Kuran’ın anlamı var mı?

Yorum anlamlandırmak demek olduğuna göre; bir ifade çeşitli şekillerde anlamlandırılabilir ama bu anlamlardan biri doğru anlam olabilir, diyorsunuz.

Haklı olabilirsiniz. Biraz düşüneyim.

B4868E9B-E5B6-42FF-848E-2897A602D70A

Ben, anlam metinde değil okuyandadır dediğim için “doğru” anlam çoğunluğun kabul ettiği anlamdır gibi bir şey demek istemişimdir.

Bir örnek.

Bir bölük askere eğitimde “sağa dön” diye komut veren subay, 100 erden 99’unun sağa döndüğünü, bir şaşkın erin ise sola döndüğünü görüyorsa, “sağa dön” ifadesinin anlamının anlaşıldığını bilir. Ama “turn right” diye İngilizce emir verirse sadece İngilizce bilenler sağa dönebilir. Japonca emir verirse belki kimse anlamaz.

Demek istediğim, bir ifadeyi çoğunluk nasıl anlıyorsa o ifadenin anlamının çoğunluğun anladığı anlam olduğunu söyleriz. Yoksa “sağa dön” ifadesinin kendi başına bir anlamı yoktur. Olduğunu varsayalım. Bu anlam “sağa dön” harf kümesinin neresinde saklı? Hiç bir yerinde saklı değil çünkü bu harf kümesinin hiçbir anlamı yok.

Kuran’daki ayetler de harf kümesi olduğuna göre, ayetlerin de anlamı yoktur. Ayetler anlamsız harf kümeleridir.

Harflerin anlamı yoktur; anlamsız harflerden meydana gelmiş harf kümelerinin  de anlamı yoktur; anlamsız harf kümelerinden meydana gelmiş ayetlerin de anlamı olamaz.

Anlamsız işaretlerden meydana gelmiş bir işaretin anlamı olabilir mi?

Anlam renk gibidir; eşyada değil bakandadır.

Kırmızı olarak algıladığımız bir elma aslında kırmızı değildir. Elmayı kırmızı olarak algılamayı öğrenmişizdir.

Elmaya gün ışığında değil de başka bir dalga boyunda bakarsak kırmızı değil de başka bir renk olarak algılayabiliriz. Değişik ışık şartlarında elmanın rengi değişecektir.

Mesela kediler sadece grinin tonlarını görürler.

Demek ki, renk eşyada değil bakandaymış.

Öyleyse, “doğru” renkten bahsedebilir miyiz? Bahsedemeyiz.

100 kişi elmaya bakar 99’u “kırmızı” der, bir tanesi renk körüdür “yeşil” der.

Anlam da böyledir.

Bir çok kişi “doğru anlam yoktur” ifadesini okudu ama sadece siz bu ifadeyi bir problem olarak anlamlandırıp yorum yazdınız. Her okuyan ayrı bir şey anlam vermiş olabilir.

Kuran’ı okurken de ayet dediğimiz anlamsız harf kümelerini anlamlandırmak sorun oluyor tabii.

Şöyle bir önkabul var:

1) Her ayet Allah’ın sözüdür.

2) Allah her ayete, o ayetin gerçek anlamını yüklemiştir.

3) Yani, her ayetin kendine has, gerçek bir anlamı vardır.

4) Bazı ayetler açıktır ve Kuran’ı ilk defa okuyan bir çocuk bile açık ayetlerin gerçek anlamını anlar, yani ayeti doğru olarak anlamlandırabilir.

5) Bazı ayetlerin ise anlamı gizlidir. Gizli anlamı olan ayetleri sadece hayatlarını Kuran ilmine adamış, Arapça’yı Arap’tan daha iyi bilen, çember sakallı, sarıklı, cüppeli Arap monşeri din simsarları deşifre edebilirler. Bunu kim söylüyor? Din simsarlarının kendileri!

Günümüzde, her ayetin internette her açıdan yapılmış analizini bulmak mümkün. Din tacirlerinin aracılığına gerek yok.

***

Kuran’ı neden okuyalım ki? Kuran, 7. yüzyılda yazılmış, Arap kabilelerini tek bir bayrak altında toplamayı amaçlayan siyasi bir metindir. Kendi kanunları olan çağdaş Türk toplumunda Kuran’ın hiç bir işlevi yoktur.

***

Bahsettiğimiz bu önkabulün temelinde Allah’ın ayetlere net bir anlam yüklediği varsayımı var. Bu doğru değil. Ayetler harf kümeleridir ve bu sebepten ayetler anlamsızdır. Ayetleri okuyanlar anlamlandırır.

Kuran’da iki türlü anlam vardır.

1) Egemen güçlerin dayattığı anlam;

2) Çoğunluğun kabul ettiği anlam.

Ayetlerin özünde anlam olmadığına göre, birileri her ayete bir anlam tanımlayıp o anlamı satarak din simsarlığı yaparlar. Din simsarlığı, din tacirliği böyle yapılır. Din ile aldatma en eski aldatmacadır.

Egemen güçlerin beslemesi ulemanın ürettiği Kuran yorumları egemen güçler tarafından tek gerçek Kuran yorumu olarak sabit tutulur, sorgulanmaları yasaklanır ve kutsallaştırılır. Halk da bu propagandaya inanıp bu uydurulmuş kutsalları gerçek kutsallar sanır. (Gerçek kutsal diye bir şey olamaz, o ayrı konu.)

Çoğunluğun kabul ettiği anlamlar da vardır. Bunlar belki sorgulanabilir.

Özet: Ayetler anlamsızdır. Birileri ayetlere anlam verip kendi anlamlarını doğru anlam diye satarlar.

Notlar:

Kuran ile ilgili diğer yazılarım.

Kuran’ı neden okuma[ma]lıyız?

Okulcu çelişki bükücülerin Kuran masalları

Kuran’ın kitap halinde mi yoksa peyderpey mi indiği eski bir konudur. Bu konuda tefsirci ulema uzun masallar yazmışlardır. Tefsirci ulemanın tefsir edemeyeceği hiçbir çelişki yoktur. Hatta bu tefsirci ulemaya “çelişki bükücüler” diye teknik bir ad bile taktım.

Tefsir “yorumlamak” demek. Bu kelime önceleri rüya yorumlamak anlamında kullanılırken daha sonra Kuran yorumlama anlamı kazanmış. Bu Kuran yorumcularının yorumları, bilimsellik açısından, hala rüya yorumlama seviyesinde kalmış; bütün yaptıkları Kuran’dan cümleler üzerine masallar yazmak.

Tefsirciler, yani çelişki bükücüler, burada da üstün yeteneklerini göstermişler.

Çelişki bükücülerin çok eski bir okulculuk geleneğinden geldiklerini unutmayalım. Okulcuların işi, o okulun kutsal doktrininde zaman içinde oluşan çatlakları macunlayıp görünmez hale getirmektir. Okulcu profesyoneller, doktrinde (yani kitapta) zaman içinde ortaya çıkan çelişkileri standart demagoji yöntemleri ile kitaba uydururlar. En popüler yöntemlerden biri, bir çelişkiyi meydana getiren lafın ve zıddının birbirlerinin zıddı olmadıklarını laf oyunları ile anlamları bükerek göstermektir. Bunu yapmak için güzel bir masal yazmanız yeterlidir. Burada da yapılan budur.

Çözülmesi gereken çelişki şu:

Kuran’daki bazı ayetlerin, Kuran’ın; hem, 1) mushaf sırasına göre, bir bütün olarak indiğini; hem de, 2) iniş sırasına göre parça parça indiğini söylüyor olmasıdır.

Bizim kısıtlı insan aklımız bir metnin hem bir bütün, hem de parça parça peygambere iletilmiş olacağını kabul edemez. Bizim aklımıza göre, bir metin ya bütün olarak yayınlanmıştır veya parça parça tefrika edilmiştir; ikisi aynı anda olamaz.

Aklımız böyle bir çelişkiye şahit olunca kısa devre yapar ve bir açıklama bulunmasını ister. Kuran herhangi bir kitap olsaydı, hiç düşünmezdik ve böyle bir çelişkinin olamayacağını ve bunu yazanın saçmaladığını veya hata yaptığını söylerdik. Ama Kuran’ın özel statüsü var çünkü Kuran’da çelişki olamayacağını bir önkabul olarak kabul etmişiz ve bu sebepten bu çelişkiyi Kuran’ı incitmeden çözmemiz gerekir.

Çözümün hem akla uygun olması hem de Kuran’ın yanlış olduğunu ima etmemesi gerekir. Bu ince dengeyi en iyi sağlayabilecek olanlar çelişki bükücülerdir; bu çelişkiyi onlara havale edip zihnimizi rahatlatmalarını isteriz.

İçinde yaşadığımız bu dünyada, bir metin hem parça parça hem de bir bütün olarak semalardan dünyaya gelmiş olamaz.

Allah, tam da bu sebepten, tefsirci ulema dediğimiz bu çelişki bükücüleri yaratmıştır.
Onlar için, Kuran’ın hem bir bütün hem de peyderpey indiğini ispatlamak basit bir iştir. Şöyle bir masal ile çelişki çözülebilir:

Kuran’ın bir bütün olarak indiğini söyleyen Kadr suresi doğrudur çünkü, Kuran en yüksek semadan (Allah’ın ve meleklerin katından -haşa-) en alçak semaya, yani biz insanların bölgesine, mushaf sırasına göre düzenlenmiş şekilde inmiştir. Orada Beytül İzzet, yani Yücelik Evi adlı bir mekanda melekler tarafından iniş sırasına göre düzenlenip raflara yerleştirilmiştir.

Kuran parça parça indi diyen İsra ve Furkan sureleri de doğrudur, çünkü Yücelik Evi’nde meleklerin parçalara ayırıp raflara kaldırdığı Kuran, zamanı gelince peygambere iniş sırasına göre servis edilmiştir.

Böylece Kuran’ın çelişkili olmadığı ispatlanmış oluyor.

Yani Kuran, Kadr suresini doğrulamak için, 7. semadan toptan olarak bizim bulunduğumuz 1. semaya iniyor; sonra da İsra ve Furkan surelerini doğrulamak için perakende olarak peygambere iletiliyor. Kuran’da çelişki yoktur.

Bu masalı beğenmeyen çelişki bükücüler de olmuştur; onlar da Kadr suresinin anlamını kindilerine göre eğip bükerek benzer yorumlar yapmışlardır. Unutmayalım ki Arapça’da sesli harf yoktur, noktalama işaretleri yoktur; “Arapça değil mi, uydur uydur söyle” lafı boşa söylenmiş bir laf değildir.

** ** **

Fakat yorumcularımız, tek seferde inen Kuran ile peyderpey inen Kuran’ın sıralamasının değişik olduğuna dikkat çekmemişler ve bu çelişkiyi açıklamak için bir masal yazmamışlardır.

Bu konunun farkında olmamalarına imkan yok; belki de ciddiye almadılar. Ama biz ciddiye alıyoruz çünkü Kadr suresi Azamet gecesinde gerektiği sayıda meleklerin Kuran ile Yücelik Evi’ne indiğini söylüyor. Bunlar katip meleklerdir ve Kuran’ı iniş sırasına göre düzenlemek için gelmişlerdir. Bu meleklerin neden geldiği de böylece açıklığa kavuşmuş oluyor.

Katip melek bunlar. Kitab’ı iniş sırasına göre düzenliyorlar.

Fakat bu masal da tarihsel süreç ile çelişiyor. Biliyoruz ki, Kuran iniş sırasına göre inip, ondan sonra, yeryüzündeki editörler tarafından mushaf sırasına konulmuştur. Mushaf sırasına göre inip daha sonra iniş sırasına konmamıştır.

** ** **

Aslında en iyisi Kuran’ı olduğu gibi bırakmaktır. Çünkü Kuran’daki bu sözde çelişkileri masallar ile insan aklına uydurmaya çalışmak –Kuran’ı insan aklına uydurmaya çalışarak azametini insan aklına indirgemek– Kuran’ın yanlış olduğu ve masallarla düzeltilmesi gerektiğini söylemektir; Kuran’a hakarettir ve Kuran’ı tahriftir.

Kuran’a şerh yazamazsınız. Ama bu okulcu akademik yorumcuların işi Kuran’a şerh yazıp Kuran’ın anlamına değiştirmeye çalışmaktır.

Nedir işleri?

Bunlar yıllarca Kuran’ı inceleyip, ezberleyip, Kuran metni üzerine kariyer yapmış, kariyerci okulcu akademiklerdir. Bütün profesyonel sınıflar gibi, din ulemasının da tek bir hedefi vardır, o da kariyer yapmaktır; bunlar kariyerleri için Kuran’ı malzeme yapmaktan çekinmezler.

Bunlar Kuran’ı eleştirerek Kuran’a şerh yazarak kariyer yaparlar; kendi uydurdukları yorumların tek doğru yorum olduğunu iddia ederler. Bunlar Kuran’da hata bulduklarını söylerler sonra da yazdıkları masallarla Kuran’ın hatalarını düzelttiklerini iddia ederler. Bir de bizden saygı beklerler. Bu profesyonel rahip sınıfı kariyer yapacak diye, Kuran’ın hatalı olduğuna mı inanacağız?

İslam’da rahip sınıfı yoktur, olmamalıdır. Bahsettiğimiz bu profesyonel yorumcular, ne kadar reddetseler de, İslam’ın rahip sınıfıdırlar. Müminlerin bunlardan uzak durması gerekir.

** ** **

Eğer tarihsel gerçekleri esas alıyorsak, Kuran’ın kendisinden “Kuran” diye bahsetmesinin de bir açıklama gerektirdiğini görürüz.

Daha Kuran’ın sadece yarısı inmişken, Cebrail Yücelik Evi’den Kadr suresini peygambere iletiyor ve Kadr suresinde Allah, “Biz Kuran’ı Kadir gecesinde indirdik” diyor. Kuran henüz bir kitap olarak ortada yok; o zamana kadar gelmiş ayetler sadece hafızların hafızalarında saklanıyor. Kemik parçalarına ve yapraklara yazılmış ayetler de olabiliyor. Ama kitap yok.

Bu durumda Peygamber’e biz Kuran’ı bir kitap olarak indirdik diye bir ayet geliyor. Peygamber belki de kendisine gelen ayetlerin ilerde “Kuran” adlı bir kitapta toplanacağını Kadr suresinden öğrenmiş oluyor çünkü kendisi yaşarken gelen ayetleri kitaplaştırmak için girişimlerde bulunmamış.

Bu konu neden önemli?


Notlar:

Ali Sebetçi’ye, bu konu ile ilgili link için teşekkür ediyorum.

Tefsir kelimesinin etimolojisi.

— Okulculuk, o okulun kutsal kitabını korumak, yorumlamak ve okullarda bir sonraki kuşağa aktararak kariyer yapmaktır. Okulcular kitap bilgisini yüceltirler ve kendilerini kitaplardan öğrendikleri gizli bilgileri biz cahil halka açıklayan rahipler olarak gösterirler.

— Kuran bize bir tanımlamalar dünyasında yaşadığımızı da gösteriyor. Bir şey tanımlanınca varoluyor. Çelişki bükücüler Yücelik Evi diye bir yer tanımlıyorlar ve öyle bir var oluyor. Allah cennet ve cehennemi tanımlıyor ve cennet ve cehennem var oluyor. Allah Azalet Gecesi’ni tanımlıyor, ve böyle bir gece var oluyor. Varlık tanımlamadır.

Evrimle ilgili yanlışlar…

Mustafa Acungil’in bu paylaşımı dikkatimi çekti:

Ve bu cümle:

Oysa yaratımın en büyük araçlarından biri bence evrim. Allah’ın eşsiz sanatlarından bir sanat.

Bunu okuduktan sonra, tesadüfen Fârâbî’nin felsefesini anlatan bir kitapta şu cümleye rastladım:

Tanrı, tek ve gerçek sebeptir. O, herşeyin ve bütün varlığın kaynağıdır.

Mustafa Acungil de aynı varsayımı yapmış bence: Tanrı tek ve gerçek sebep olduğuna göre, evrim varsa onun sebebi de Tanrı’dır (Allah’tır).

Zaten bu çok eski skolastik bir tartışmadır. “Hareketsiz hareket veren” veya “ilk hareket veren” diye de geçer.

Fakat burada gizli bir varsayım var, o da Tanrı’nın var olduğu varsayımıdır. Yani “Tanrı, tek ve gerçek sebeptir…” ifadesi bir tanımlamadan başka bir şey değildir. Fakat bu tanımlama Tanrı’nın varlığı ile ilgili hiç bir şey söylemez.

Bu konuda Fârâbî’nin aşağıda kopyaladığım fikirleri (Doç. Dr. Fahrettin Olguner’in anlatımı ile) çok aydınlatıcı. Fârâbî Tanrı’nın “hiçbir surette tarifi yapılamaz” diyor. Biz Tanrı’yı “gerçek bir benzerlik olmamakla birlikte, […] insana has olan şeylerle mukayese etmek suretiyle anlamaya çalışırız.”

Yani Fârâbî, insanların Tanrı’yı bilemeyeceğini söylüyor. Tanrı’yı bilemeyiz, sadece onu bildiğimiz şeylerle mukayese ederek anlamaya çalışırız, diyor. Bu ne demek? Tanrı’nın var olup olmadığını bilmiyoruz, bilemeyeceğimizi de biliyoruz, fakat bu bilgilere rağmen, Tanrı’nın var olduğunu varsayıyoruz. Tanrı’yı varsaydıktan sonra, onu bilemeyiz diyoruz. Bilimsel bir düşünceye bağlı bir sonuç gibi gelmiyor bana. Tanrı’nın varolup olmadığını bilemeyeceğimizi biliyorsak, onun varlığını nasıl varsayıyoruz?

Zaten, Tanrı kavramını sadece dilimiz aracılığı ile bilebiliriz. Duyularımızla bilemeyiz. Fârâbî’nin, Tanrı’yı “insana has olan şeylerle mukayese etmek suretiyle anlamaya çalışırız” cümlesindeki “anlamak” dil ve akıl aracılığı ile anlamaktır, duyularla anlamak değil.  Yani, Tanrı’ya isimler vererek onu bildiğimizi zannederiz.

Evrim konusunda ise, ben ne “ateist saiklerle [güdülerle]… evrimi inat ve ısrarla ispatlamaya” çalışıyorum ne de dindarlar gibi “acayip bir bağnazlıkla” evrim karşıtlığı yapıyorum. Ben iki aşırı kutuptan bağımsız olarak olaya bakıyorum ve Darwin’in yazdığı kitaptaki her kelime için okulcu akademiklerin milyonlarca kelime yorum yazarak onu anlamsız bir kutsal doktrin haline getirdiklerini görüyorum. Bu okulcu akademikler “evrim” kelimesine o kadar çeşitli ve birbirine zıt anlamlar yüklemişler ki, kelimenin hiç bir anlamı kalmamış. Üstelik, bu okulcu akademikler bu doktrini sahiplenmişler ve dışardan birinin bu konuda katkı yapması imkansızlaşmış.

Evrim, Okulcu Doktorların (seküler ulemanın) malı olduğu için ve gizli bir doktrin olduğu için, ulema olmayan birinin evrimi kendi başına anlaması da mümkün değildir. Sadece ulemanın bize öğrettikleri arasında seçim yapabiliriz belki. Bu sebepten,

…evrimin var olması ya da olmaması itikadi bir konu değil. Bilimsel araştırmayla bulunacak bir bulgu

olduğuna katılmıyorum. Kuşaklar boyudur ulemanın kutsal bir doktrin haline soktuğu gizli bir bilgi sistemi bilimsel yöntemlerle anlaşılamaz; sadece bir inanç sistemi olarak varolur.

***

Bahsettiğim yazıyı aşağıya kopyalıyorum.

***
Fârâbî, Doç. Dr. Fahrettin Olguner, Akademi Kitapevi, İzmir, 1993.
Sayfa 89.

C – FELSEFENİN ANA PROBLEMLERİ

1. Varlık – Varlığın Ortaya Çıkışı ve Varlık Kademeleri

Acaba günlük hayatta “var” dediğimiz şeyler, gerçekten var mıdır ve bunlar hangi türden varlıklardır? Şayet bunlar “gerçekten var” iseler, nasıl oluşmuşlardır?.. gibi, varlığın gerçekliği, kaynağı ve mahiyeti hakkında sorular, Fârâbî’nin düşüncesinde son derece belirgin, cevapları da açık ve kesindir. Söylemek gerekirse her kademedeki varlık konusunda Fârâbî, tam bir “realist” dir. Yani, varlıkları aynı olmamakla birlikte her kademedeki varlık, Fârâbî’ye göre, belli bir gerçekliği ifâde eder. Sözgelimi bu dünyadaki bizler gerçek birer varlıklarız ve biz asla hayâl ve gölgeler aleminde yaşıyor değiliz.

Fârâbî’ye göre varlıkların zirvesinde “Tanrı” bulunmaktadır. Fârâbî’nin dili ile bu “ilk” dir. Varlık bütün olgunluğu ve dolgunluğu ile O’nda bulunur. O’nda “yokluğun” hiçbir izi, hiçbir surette, bulunmaz. O, her türlü noksandan arınmıştır. O’nun varlığının mertebesinde olan ve O’na benzeyen bir başka varlık mevcud değildir. O’nun ne zıddı, ne de benzeri vardır. O, her bakımdan “bir” ve “ilk” tir. O hangi mânâda olursa olsun, çeşitli unsurlardan meydana gelmiş bir terkip (bir kompozisyon) değildir. O, kelimenin tam mânâsıyla “bir” dir, “tek” dir. O; bilen, irâde eden, yapan… “bir tek zat”dır. Yani, O’nun varlığı ile zatı, mahiyeti ve sıfatları “aynı”dır. Dolayısıyla O’nun hiçbir surette tarifi yapılamaz ve gerçek bir benzerlik olmamakla birlikte, biz O’nu insana has olan şeylerle mukayese etmek suretiyle anlamaya çalışırız.

Fârâbî, varlıkların “ilk” i olarak ortaya koyduğu Tanrı’yı “Vacib’ül-Vücûd — Zaruri Varlık” diye nitelendirir. Bu; “yokluğu düşünülemeyen; dâima ve her şartta varlığı zârurî olarak düşünülen” demektir. Fârâbî, “imkân” ve “sebep” kavramlarından bu sonuca ulaşmış bulunmaktadır. O’na göre mademki Tanrı’nın dışındaki varlıklar “mümkün”dür ve mademki mümkün olan şey, herhangi bir sebep ve tesir olmadan ortaya çıkamaz, öyleyse mümkün olan şu âlemin de var olup ortaya çıkması için mutlak surette bir sebebe ihtiyaç vardır. Ancak, mümkünü var eden, onu ortaya koyan sebebin kendisi “imkan” ile sıfatlanamaz, ona “mümkün” denemez. Çünkü, böyle olursa onun da bir başka sebebe ihtiyacı olur ve hiçbir surette “mümkün” olan şey “var” olamaz. Mademki “mümkün” olan şeyler “var” dır. Öyleyse, onlara sebep olan ve varlık veren bir şey vardır ve bu şeyin kendisi, “mümkün” değil “zarûrî”dir. O’nun varlığının ortaya çıkışı söz konusu değildir. O, sebepsiz olarak ve dâimâ vardır. İşte bundan dolayı kendisine “Zarurî Varlık — Vacibü’l Vücûd” denir. Bu ise “Tanrı”dır.

Tanrı, tek ve gerçek sebeptir. O, herşeyin ve bütün varlığın kaynağıdır.

Notlar:

— Fârâbî’nin, Tanrı’yı “varlıkların “ilk” i olarak” tanımlaması da ilginç geldi. Bu yazıda “varlık” kelimesinin bir kaç değişik anlamda kullanıldığı anlaşılıyor. Bu konuda incelenmeli.

Mustafa Acungil’in kitapları.

— Bu yazı ile ilgili bir kaç not daha eklemek istiyorum (italik yazılar Mustafa Acungil’in paylaşımından alıntılardır):

  • Aslında Mustafa Acungil “evrimle ilgili yanlışlar” hakkında yazmamış, çünkü evrim teorisi hakkında hükümlerde bulunmuyor; evrim teorisi ile ilgili yanlış yorumlar ve algılardan bahsediyor.
  • Allah’a gerek kalmayacak” ne demek? Bir sebep olarak Allah’a gerek kalmayacak demek. Bu ifade bana Napolyon ile Laplace anektotunu hatırlattı. Laplace’ın Newton mekaniğinden ilham alarak yazdığı kitabını inceleyen Napolyon, “Neden Evrendeki hareketleri belirleyen bir kitapta Tanrı’nın adı geçmiyor?” diye sorunca, Laplace, “böyle bir hipoteze ihtiyacım yok” diye cevap vermiş. Laplace’ın kitabı mutlak ve ilk sebeplerle ilişkili olmadığı için, bir ilk yaratıcı fikrine ihtiyacı yok. Gözlemlenen olaylardan matematik aracılığı sonuçlar çıkarmış.
  • İtikat” Arapça’dan dilimize girmiş ve ilk anlamı “düğümlenip kalma, bağlanma” olarak verilmiş (Ötüken Osmanlı Türkçesi Sözlüğü). Bu da inanç kavramını güzel açıklamış bence.
  • Kuran ayetlerini insanlar yazmış olsaydı, onlarda bilimle yaman çelişkiler olurdu.” Ben Kuran’ın içeriğini ve güncel yorumunu, bilimin güncel hükümleri ile karşılaştırmaya karşıyım. Böyle bir karşılaştırmanın ne bilime faydası vardır ne de Kuran’a. Bilim bugün “doğru” dediğine yarın “yanlış” diyebilir. Kuran’da kelimeler aynı kalır ama yorumlar yani anlam, çağlara göre değişiklik gösterebilir. Kuran’ın bilim diye adlandırdığımız alanda tavsiyeleri yoktur; örnek olarak, Kuran gezegenlerin yörüngelerinin nasıl hesaplanacağını bildirmez.
  • Hiç endişe etmeye gerek yok, yeter ki gerçek bilimsel saiklerle bilimsel çalışmalarla dünyaya bakalım. Orada bulduklarımız Kuran ayetleriyle kol kola giden ayetler olacaktır. Şu ana kadar da zaten öyle oldu.” Kuran’la bilim ayrı alanlarda hüküm verirler. Mesela, Kuran cennet ve cehennemden bahseder; bunlar bilimi ilgilendiren konular değildir.
  • “…evrim, günümüzde sıradan insanın anlaması gereken bir konu haline geldi.” Evrim kelimesi burada sanki “Darwin’in Evrim Teorisi”nin içeriği veya ana fikri hakkında bilgi veren bir kelime gibi kullanılmış. Ama öyle değil. Tek bir kelimenin, “Evrim” kelimesinin, okullarda en az 4-5 yıl ders olarak okutulan ve bu konuda akademik uzmanların bile tam olarak anlayamadığı bir doktrinin içeriğini anlatması mümkün olabilir mi? Olamaz. O zaman “Evrim” kelimesi sadece bir etikettir. Mesela, “Ceza Hukuku” bir bilgi sisteminin ismidir; o bilgi sisteminin içeriği hakkında hiç bir bilgi vermez. “Evrim” de öyledir. Bir doktrinin ismidir. Bu doktrinin içeriği hakkında hiç bir bilgi vermez. Peki, bu doktrini, uzman olmayanlar için, bir kaç cümle ile özetlemek mümkün olabilir mi?
  • Kuran’daki ve doğadaki (Sunnetullah) ayetlerini kullanarak O’nunla ilgili izlenimler oluşturabileceğimizi düşünüyorum.” Bu bana pek inandırıcı gelmedi. Kuran’da 4 tane Sünnetullah ayeti buldum. Bunlarda sadece Allah’ın kanunlarının değişmez olduğunu söylüyor. Yani, bu ayetlerden alabileceğimiz tek izlenim Allah’ın insanlara, Allah’ın kanununun değişmez olduğunu söylediğidir.İsra 77: […] asla bulamazsın bizim yasamızda bir değişiklik
    Ahzab 38: […] ve emri Allah’ın bir kaderdir takdir edilmiş [yani değiştirilemez]
    Fatır 43: […] bulamazsın yasasında Allah’ın bir değişme ve bulamazsın yasasında Allah’ın bir sapma
    Fetih 23: sünnetidir (yasasadır) Allah’ın öyle ki süregelir ötedenberi ve asla bulamazsın yasasında Allah’ın bir değişme
  • Sünnetullah kelimesi, Allah’ın sünneti demek. Sünnet de Arapça, “işlek yol” demek. Başka anlamları da var. “İyi ya da kötü yol” gibi. Yani sünnetullah “Allahın yolu” demek. Böylece Arapça’da, İslam dini bağlamında, sünnet kelimesinin hem “Allahın yolu” hem de “Peygamberin yolu” anlamına geldiğini anlamış oldum. Ama bu 4 ayette gördüğümüz gibi, Kuran’da sünnet sadece Allah’ın yolu olarak geçiyor, Peygamberin yolu anlamı Kuran’da yok. Herhalde hadisçiler böyle bir kavram kargaşası yaratmayı uygun görmüşler.
  • Bu Allah’ın yolu ayetlerini okuyanlar, Allahın yolu kavramını önce Allah’ın kanunları olarak anlamlandırıyorlar, ondan sonra da bir ileri gidip Allah’ın yolunun doğanın yolu olduğunu söylüyorlar. Yani, Allah’ın yolu, Allah’ın yarattığı doğa kanunları oluyor. Böylece gözlemlenen bütün doğa olaylarına Allah’ın sebep olduğunu söyleyebiliyorlar.
  • Fakat bu yararlı bir açıklama değil. Bilimsel olarak hiç bir işe yaramıyor. Bir açıklama bile değil. Bilimsel bir açıklama hiç değil. Tam aksine, bu bilim öncesi insanlarının, şamanların, ve rahiplerin kullandığı açıklama türü. Eskiler, bilim öncesi insanları, doğa olaylarını nasıl açıklarlarmış? Her olayı bir tanrı ile ilişkilendirirlermiş. Yıldırım olayını gözlemlediler; merak ettiler ve sordular: Neden yıldırım düşer? Cevap hazır. Hemen yıldırım olaylarından sorumlu bir tanrı tanımlayalım ve yıldırımı o tanrının yolladığını söyleyelim. Böylece yıldırım tanrısı Zeus doğmuş olur. “Anne, yıldırım neden düşer?” Çok basit, oğlum. Zeus yıldırım tanrısıdır, o bize yollar.” O zamanlar İnternet olmadığı için çocuk açıp bakamıyor tabii, Zeus’a inanmak zorunda.
  • Fakat artık biz insanlar olarak bu seviyeyi aşmışız. Artık her doğa olayı için bir tanrı yaratmak gibi düşük randımanlı bir entellektüel seviyeyi aşmışız. Her doğa olayı için yeni bir tanrı yaratıp tanrı enflasyonu yaratmaya ne gerek var; zaten bu tanrılar sonra birbirleri ile kavga edip duruyorlar. Artık tek bir tanrımız var ve bütün doğa olaylarını onun yarattığına inanıyoruz.
  • Bu devirde doğa olaylarını tanrının işi diye açıklamayı seçen insanların olması da ilginç tabii. Sanki bilimsel devrim hiç olmamış gibi.
  • Ama bazı insanlar, Arapça olan her kelimenin, her cümlenin, her Arapça sesin, kutsal olduğuna ve direk olarak Allah’ın kelamı olduğuna inanırlar. Onun için “sünnetullah” Arapça kökenli bir kelime olduğuna göre Allah’ın kutsal bir sözü olmalı ve bunu sorgulayan birisi de kafir olmalı. Ama ne kadar Kuran okursanız okuyun, Kuran’da Ay’a bir uzay aracı yollamak için gerekli olan bilgiyi bulamazsınız. Acaba bu sebepten mi, Çin bile, hatta İsrail bile, Ay’a gidebiliyorlar ama biz gidemiyoruz? Hala sünnetullahı tartışıyoruz da ondan mı?

Kuran kitabının cismi kutsal mı?

IV. (X.) yüzyıla ait ceylan derisi üzerine kûfî hatla yazılmış bir Kur’an sayfası.

Kağıt üstüne Arapça veya Türkçe harflerle basılmış ve çoğaltılmış bir Kuran kitabının kutsallığı nereden geliyor? Kuran metninin basılarak çoğaltılmış halini kutsal sayan insanlar var. Ben bu kutsallığın nereden geldiğini anlamaya çalışıyorum.

Herşeyden önce şunu belirtelim. “Kutsal” bir tanımlamadır ve isteyen herkes “bu Kuran kitabı kutsaldır” diye Kuran kitabının cismini kutsal olarak tanımlayabilir. Ben buna saygı duyuyorum. Kitabın neden kutsal olduğunu açıklaması gerekmez çünkü bir cismi kutsal olarak tanımlayarak onu kutsal yapmış oluruz. Zaten kutsallaştırmanın başka yolu yoktur.

İslamdan önce Kabe’nin etrafında putlar vardı. Bunlar kutsal olarak tanımlanmış taşlardı. Bir cismi kutsal olarak tanımlamak demek o cismi putlaştırmak demektir. İslam dininde putlaştırmak yasaktır. Bir kitabın putlaştırılması da İslam’a aykırıdır.

Kuran kitabını kutsal kabul eden birine Kuran kitabının neden kutsal olduğunu sorsak, kitabın sayfalarında bulunan harflerin ve kelimelerin Allah’ın sözü olduğu ve bu yüzden kutsal olduğu söylerdi.

Kuran’ın metnini oluşturan harflerin ve kelimelerin Allah’ın sözü olduğunu kabul edersek, ve Allah’ın sözünün kutsal olduğunu kabul edersek, bu kutsallığın Allah’tan nasıl bu gördüğümüz kağıt parçasına geçtiğini araştırmamız gerekiyor.

Bu analizi sadeleştirmek açısından, Kuran’ın bütününe bakmak yerine, Kuran’ın ilk kelimesi olan “ikra” kelimesine bakalım.

“İkra” kelimesinin, Allah tarafından Cebrail’e iletildiğini ve Cebrail’in de peygambere ilettiğini kabul edelim. Peygamberin de Cebrail’den aldığı bu kelimeyi seslendirdiğini ve sahabelerden birinin de bu sesi duyup yazıya çevirdiğini ve bir kemik üzerine Arap harfleri ile kazıdığını varsayalım. Böylece peygamberin seslendirdiği “ikra” kelimesi yazıya dökülmüş oluyor.

Bu süreç doğru olabilir ama ben Allah’ın Cebrail’e Arapça kelimeler değil de anlamlar verdiğini düşünüyorum. Cebrail bu anlamları peygambere kelime olarak değil ilham olarak yani anlam olarak aktarmıştır. Peygamber bu anlamları dillendirip seslendirmiştir. Öyle ya da böyle, kutsalın, bir kişiden başka bir kişiye veya bir şeyden diğerine nasıl geçtiğini anlamak istiyoruz.

Ban bu süreçte, Allah’tan Cebrail’e, Cebrail’den peygambere, peygamberden sahabeye geçen sesler ve işaretlerde “kutsal” diye adlandırabileceğimiz bir değer göremiyorum. Hatta, ne sesler ne de işaretler, bir kişiden diğerine geçmiyor.

Peygamberin ölümünden 80 yıl sonra, bu kemik parçalarına, ağaç kabuklarına ve diğer maddelere yazılan ayetler toplanıp, düzenlenip kitaplaştırılmıştır. Bu Kuran kitabı, ayetlerin iniş sırasına göre değil, başka bir sıraya göre düzenlenip kitaplaştırılmıştır. Kuran metni bu şekilde düzenlenmiş haliyle günümüze kadar gelmiştir.

Günümüzde de, Kuran kitabı bu düzene uygun olarak modern matbaalarda basılıp kitap halinde çoğaltılmaktadır. Bu kitapların kutsal olduğuna inanılmaktadır.

Yine sadece “ikra” kelimesine bakarsak, bugün kitapçıdan aldığımız bir Kuran kitabında okuduğumuz “ikra” kelimesinin, ne Allah’la, ne Cebrail ile, ne peygamberle, ne de sahabeyle bir ilgisi olmadığını görüyoruz.

“İkra” kelimesi bir cisim değildir, yani bir cisim gibi zaman içinde devamlılğı yoktur.

Her kelime bir anlamın görünür halidir.

Mesela, ben buraya “ikra” kelimesini yazdım. Daha sonra bir daha yazdım: “ikra”. Bu kelimelerin hiçbiri peygamberin sahabelere seslendirdiği “ikra” sesi değildir. Zaten o ses, peygamber söyledikten sonra, havada bir ses dalgası olarak bir an varoldu, sonra da kayboldu gitti.

Yani, Cebrail’in Allah’tan alıp peygambere ilettiği ve peygamberin seslendirdiği “ikra” sesi, peygamber seslendirdikten sonra, havada yokolup gitti. Kutsallığı vardı ise, o kutsallık da havaya karıştı gitti.

Bu süreç sadece “ikra” kelimesi için değil, Kuran’ın metnini meydana getiren bütün kelimeler için geçerlidir. Peygamberin seslendirdiği kelimelerin hepsi havada ses dalgaları olarak var olup kayboldular. Peygamberin kelimeleri kutsallık ile yüklü olsalarmış bile, kutsallık zinciri orada kopmuştur. Kelimeler aracılığı ile peygamberden bize ulaşan bir kutsallık zinciri yoktur.

Peki kutsallık nerede olabilir? Kutsallık kelimenin harflerinde olmadığına göre, kelimenin anlamında olabilir.

Öyleyse, “ikra” kelimesinin anlamında bir kutsallık var mı ona bakalım.

Fakat “ikra” kelimesinin anlamı, “ikra” kelimesinde saklı değildir. Hiç bir kelimenin kendisinin bir anlamı yoktur. Hiç bir kelimenin “anlam” diye bir özelliği yoktur. Hem harfler, hem de sıralanmış harfler olan kelimeler, anlamsızdır. Kelimelere anlam veren, o kelimeleri okuyan insandır. Kelimeler anlamlar için yertutuculardır.

“İkra” kelimesini okuyan herkes ona kendi bilgi birikimine göre bir anlam verecektir. Mesela, ben halktan biri olarak, Kuran’ın “ikra” kelimesi ile, bol bol kitap okumamızı öğütlediğini düşünebilirim. Ama Kuran’ı hayatı boyunca incelemiş ve Arapça’nın inceliklerini bilen bir ilahiyatçı, “ikra” kelimesine onlarca anlam yükleyebilir ve sayfalar dolusu yorum yazabilir.

Peki bu anlamlardan hangisi Allah’ın bu kelimeye yüklediği ve bizim anlamamızı istediği gerçek anlamdır? Bunu hiç bir zaman bilemeyiz. Burada çok yaman bir çelişki var. Allah kullarına bir mesaj yolluyor ama kullarının o mesajı anlamaları için gerekli araçları onlara vermiyor! Allah kullarının kullandığı dilin gönderdiği mesajı deşifre edip anlamak için yetersiz olduğunu bilmez mi? Mutlaka bilir. O zaman neden bu çelişkiye fırsat veriyor?

İşte her dinde parazit olarak çoğalıp o dini ele geçiren aracı sınıfı ulemanın varoluş sebebi bu çelişkidir. Ulemanın (genel olarak rahipler sınıfının) sahtekâr olduğu ve bizi aldattığı açıkça görülüyor. Çünkü onlar, anlamı hiç bir zaman bilinemeyecek bir mesajın anlamını bildiklerini ve bize bildirdiklerini söylerler. Asıl yaptıkları, tanımladıkları anlamlardan birini seçip, o anlamın gerçek olduğuna bizi inandırmaktır.

Öyleyse, iki şeyi kesin olarak anlamış olduk.

Bir, Kuran kitabını oluşturan, kağıt, mürekkep ve kağıt üzerindeki (harfler olarak algıladığımız) mürekkep izlerinin hiç birinin kutsallığı yoktur. Bu işaretlerin kutsal şeylere veya kişilere ulaşan tarihleri yoktur; Allah’la, Cebrail ile ve peygamberle ilişkileri yoktur. Bu harfler, her seferinde yazılıp yokolan anlamsız işaretlerdir.

Öyleyse, Kuran kitabının cisminin hiç bir kutsallığı yoktur. Bir cisme kutsallık vermek onu putlaştırmaktır; bu da İslam’ın ruhuna aykırıdır.

İki, kutsallık anlamda olmalıdır. Fakat anlam kelimede değil, kelimeyi okuyandadır. Öyleyse, anlam da Kuran kitabının cisminde bulunan bir şey değildir.

Bu analizimizden Kuran kitabının cisminin kutsal olmadığı anladık. Fakat Kuran kitabını “bu cisim kutsaldır” diye tanımlayıp kutsallaştırabiliriz veya putlaştırabiliriz. Bunu yapanlara saygı duyuyoruz ama putlaştırmanın bir batıl itikat olduğunu ve dinin dışında olduğunu belirtiyoruz.


Notlar:

— Kuran’ın “Allah’ın sözü” olduğunu varsaymak, yani Allah’ın söz söylediğini varsaymak, Arapça konuştuğunu varsaymak, Allah’a insan özellikleri vermek olurdu. Bu da Allah’ı aşağılamak olmaz mıydı?

Kutsal ve saygı ilişkisi ile ilgili bir yazı.

height=”1061

Klasik kamyoncu batılı…

— Batıl “boş, geçersiz ve yanlış” demekmiş. Ama ben daha değişik anlamda kullanıyorum. Mesela, bir kelimeye sihirli güçler yükleyip o sihirli kelimenin doğanın doğal akışına etki edebileceğine inanmak batıl bir hareket oluyor. Mesela kamyonuna “maşallah” yazıp bu kelimenin koruyucu gücüne güvenen kamyoncu batıl hareket etmiş olur. Her eşikten geçerken “bismillah” diyen insanlar da sihirli bir kelimenin doğanın doğal akışını kendi menfaatleri için değiştireceği umudu ile yaşarlar. Onlar da batıla inanmış oluyorlar. Kimisi uzay cisimlerinin sihirli güçlerinin dünyadaki insanların hayatlarının doğal akışına etki edebileceğine inanırlar. Her sabah astroloji sütunlarını okuyup hayatlarını ona göre ayarlarlar (bu da astrolojiyi doğrulamış olur mu?) Bu insanlar da batıla inanıyorlar demektir. Kara kedi görünce irkilen ve kara kedinin doğanın doğal akışını değiştirecek güçlere sahip olduğuna inananlar da batıla inanıyor demektir. Bu açıdan bakıldığında herhangi bir cismi kutsallaştırıp onu yücelten ve putlaştıran herkes batıla inanıyor demektir. Hatta dinin kendisi ve ritüelleri de batıl olmuş oluyor. Zaten din bunu bildiği için batıldan çok korkar ve kendi ritüellerini “hak” fakat halkın varolan geçmiş ritüellerinin hepsini “batıl” olarak tanımlar. Yatıra gidip ondan doğanın doğal akışını değiştirmesini istemek batıldır. Ama yatıra adak adamak halkın bir geleneğidir onun için de saygı duyulmalıdır. Ama dinin kendi kitabında olmayan batıla tahammülü yoktur. Sadece kendi batılı haktır. Ne çok batıl varmış hayatımızda!

Batıl kelimesinin etimolojisi.

Hak kelimesinin etimolojisi. Tezimizi doğruluyor. Hak yasal olan demekmiş. Din kendi batıllarını yasal batıllar yani hak olarak tanımlamış. Halkın eskiden beri hak bildiği ritüellerini de yasal olmayan batıllar olarak tanımlamış.

Kuran kutsal kitap değildir, İhsan Eliaçık.

— CHP’li Bolu Belediye Başkanı Kuran’ı öperek göreve başlamış. Önce Türk bayrağını öpmüş sonra da her ikisine el basarak yemin etmiş. İlginç. Bunu kendi kafasına göre mi yapmış, yoksa böyle bir kanun mu var? Batıl itikat.