Seçimsiz hayat

yaprak
Yazıyla ilgisiz güzel bir görsel.

1. Ak parti iktidarı ve Sayın Recep Tayyip Erdoğan (“Reis”) büyük işler başardılar.

2. Yollar, köprüler, tüneller yaptılar; ekonomiyi öyle büyüttüler ki kabına sığmaz oldu; İMF’ye olan borcumuzu ödediler; ülke koalisyonlarla boğuşmaktan idare edilemiyordu, 17 senedir ülkede istikrar var; İstanbul’da hava kirliliği şehri yaşanmaz hale getirmişti; su sıkıntısı vardı… Bunların hepsi çözüldü. Reis liderliğindeki AKP çözdü. Sezar’ın hakkı Sezar’a.

3. Hızlı trenler yaptılar, törenlerle açtılar.

4. Memleketin her kilometre karesine en az 3 minareli ve 9 şerefeli gösteriş camileri yaptılar. Ne kadar müslüman olduklarını Allah’a ispatlamak için. Veya inşaat rantı için… Orasını Allah bilir.

5. Ezanı siyasi islamın bayrağı yaptılar ve hiç bir imamın çıkmadığı şerefelere bağlanmış en az sekiz hoparlörden en yüksek desibelde ezan bayrağını dalgalandırdılar. “Buraları bizim” dediler.  “İstediğimiz gibi Arapça bağırırız” dediler. Yoksa ezanı duyupta namaza gelen kimse kalmadı ki… Sabah namazına giden yok çünkü halk çalışmaktan perişan olmuş, bir dakika daha uyuyayım diyor; akşam ezanını da duyan yok, halk en son model devasa ekranlı televizyonunda ya dizi ya da maç izliyor.

7. Görüyoruz ki, 17 yıl sonra halk refah içinde yaşıyor, o kadar refah içinde ki namaza gidecek vakti yok. Kendisine atılan çay paketlerini ayıp olmasın diye alıyor, ihtiyacından değil.

8. Türbanlı hatunlar, her biri bir daire fiyatı olan ciplerinde AVM’lere gidip marka türban kolleksiyonlarına yenilerini katıyorlar; marka ayakkabı, marka çanta ve marka iç çamaşırları alıyorlar… marka aşklarını Kuran’ın emirlerine uygun olarak tatmin ediyorlar. Kuran-ı Kerim, helal kazancın helal markalara harcanmasını farz bilir. Bu mealde birçok hadis de vardır der birçok cüppeli ulema. Uluslararası İslami Marka İndeksine göre Burberry, Prada, Chanel, Dolce & Gabbana, Gucci, Armani,
Louis Vuitton ve daha birçokları helal markalardır. Özellikle İngiliz Burberry. Dolabında en az bir Burberry desenli türbanı olmayan bir bayan gerçek mütedeyyin olduğunu söyleyemez.

9. Mütedeyyin insanlar olarak AVM kapılarından girerken ve elleri kolları poşetlerle dolu çıkarken “Bismillah” demeyi unutmayarak…

10. Kısacası memleket refah içinde yüzüyor. Halk mutlu. Herkesin cebi para ile dolup taşıyor…

11. Benim aklıma takılan soru şu:

Aynı dinamik ekip, aynı karizmatik liderin liderliğinde, memleketi aynı refah seviyesine —din istismarcılığı yapmadan— getiremezler miydi?

12. Dini siyasete alet etmeden… Aynı başarıya ulaşamazlar mıydı? Hayır. Ulaşamazlardı. Çünkü bu kadar sene iktidarda kalamazlardı.

13. Çünkü onların oy tabanı; yobaz, Arapçı, —önce Arap sonra Türk— dinini giyinen, gösterişçi, bağnaz, batıla tapan, el monşer takımıdır.

14. Bu kesimi destekleyip palazlandıran da iktidarın kendisidir.

15. İki taraf da karşılıklı menfaat ilişkisine dayanan örnek bir ortakyaşam birlikteliği gösterdiler ve gösteriyorlar.

16. Peki aynı karizmatik lider, aynı dinamik ekip, aynı fikirlerle yola çıkıp, Türk insanını, Türk töresi ile coşturamazlar mıydı?

17. Araplaşmış Türkleri daha da Araplaştırarak iktidarda kalmak yerine, Türkleri ve Türklüğü yüceltemezler miydi?

18. Herhalde olmazdı.

19. Çünkü Türkler bölünmüşlerdir.

20. Sağcısı var, solcusu var, tarafsızı var, müslümanı var, dinsizi var, var oğlu var.

21. Bunların hepsine yüce bir Türklük fikrini nasıl aşılayacaksınız?

22. O zaman Atatürkçü olurdunuz zaten.

23. Ama hiç bir karizmatik lider, kendinden önce gelmiş güçlü bir liderin varlığını kabul etmez.

24. Halbuki din öyle değil; din istismarcılığı ile karizmanıza karizma katabilirsiniz.

25. Dindar ve dinci için din her şeyden önce gelir.

26. Bir dinci için; önce Arabın dini, ondan sonra ülkesi gelir.

27. Bunlar önce Araptır sonra Türk.

28. Türkçeyi bile Arapça gibi konuşurlar. Araplar gibi giyinirler. Başörtülerini anaları gibi değil Arap karıları gibi bağlarlar. Bu türban da Arabistandan gelmemiştir, Alman bir misyoner Türk kadınını türbana sokmuştur. Boşuna bunlara el monşer demiyoruz. Osmanlının son dönemlerinde türeyen Fransız budalası monşerlerin Arap budalası versiyonudur bunlar…

29. Din ile kandırılan insanları yönetmek çok kolaymış demek ki.

30. Yönetenle yönetilenin ortak noktası var o da İslam. Aynı dini konuşuyorlar. Kurandan ayetler, peygamberden hadisler… ve gelsin oylar… oylar gelince karşılığında gelsin ihaleler… gelsin paralar vakıflara ve cemaatlere… güzel bir sistem… bu arada memleket de ilerlemiş… ülkeye refah gelmiş… daha ne olsun.

31. Allah adına, peygamber aşkına bu kesime her türlü ekonomik yardımı yapacaksın özellikle seçimlerden önce. Allah adına. Allahın yeryüzündeki temsilcileri olarak (açıksa söylenmese bile).

***

32. Yazık olmuş aslında.

33. Çünkü ilk seçildikleri andan itibaren eğer onlara deseydik ki… “20 sene ülke size emanet… 20 sene iktidardasınız… Bütün enerjinizi ülkenin kalkınmasına verin… Ama bir şartla, dini siyasete alet etmeyeceksiniz, karşınıza çıkan her ağacı kesip yerine cami dikmeyeceksiniz ve devleti din işlerinden çıkartacaksınız, hiç kimsenin dinine karışmayacaksınız ve dinin —kamu alanının değil— özel hayatın bir parçası olduğunu kabul edeceksiniz ve dini kamusal alandan sileceksiniz… Bu şartları kabul ediyorsanız iktidar sizin…” deseymişiz… “İktidar 20 sene sizin ama kişisel özgürlüklere dokunmayacaksınız” deseymişiz… kabul ederlermiymiş acaba?..

34. Düşünün 20 sene seçim yok. İktidara gelenler uzun vade düşünebilecekler. Bütün işleri iktidarda kalmak için seçmene yalakalık yapmak değil, ülkenin ilerlemesi için projeler gerçekleştirmek olacak.

35. Muhalefet bile yeni bir görünüm kazanır ve olumlu projeler üretirdi. Ülke partilerle bölünmüş olmak yerine tek bir yönetim etrafında birleşmiş olurdu. Partiler neden var zaten?

36. Bu iyi bir sistem olurmuş. Bütün devlet erkanı tek vücut olmuş memleketin ilerlemesi için çalışıyor olurmuş.

37. Ama bu da olamaz. Sayın Cumhurbaşkanımızın, Sayın Reis’imizin, en sevdiği ve severek yaptığı ve yapmaktan hiç bıkmadığı tek şey miting yapmaktır. Hep kazandığı için, onda seçim kazanmak bir bağımlılık olmuştur. Bu yüzden seçimsiz ve mitingsiz bir sistemi kendisi kabul etmezdi. Ama bunun da çözümü var: yılda iki defa sayın Cumhurbaşkanının konuşması için Yenikapı’da miting düzenlerdik, olur biterdi.

***

38. Yani diyeceğim, eğer bu dinamik ekip, karizmatik liderin liderliğinde 20 sene ülkenin idaresinden sorumlu olsaydı ve dini özelleştirseydi ve kendini din işlerinden çıkarsaydı, Türkiye bugün ekonomide dünyanın ilk beşinde olurdu. Bundan şüphem yok.

39. Eğer oy toplama derdi olmasaydı, iktidar el monşer kesimine ve cüppelilere ve tarikatçılara hiç yüz vermezdi.

40. Bu hesaba göre ülkede seçimler 20 senede bir yapılmalı.

41. Bu vesile ile kamyonetlere bağlanmış hoparlörlerin gazabından da 20 sene kurtulmuş olurduk.

42. Politikacılar durmadan demeç vermek yerine ülkeyi yönetmeye odaklaşırlardı.

43. Büyük holdinglerimizi idare edenlere bakın. Bu holdinglerin yöneticileri ikide bir demeç veriyorlar mı? Hayır. İşlerine bakıyorlar.

44. Fakat diyebilirsiniz ki, bizim ülkemiz bir cumhuriyettir, egemenlik kayıtsız şartsız halkındır. Halk da egemenliğini seçimlerde oy kullanarak gösterir. Gerçekten mi??? Ne kadar ilkel bir yönetim anlayışı!! Önemli olan nedir? Ülkenin en iyi kadrolar tarafından en iyi yönetilmesi mi yoksa halkın seçtiği, yönetimden anlamayan fakat seçim kazanmasını bilen cahiller ve oportünistler tarafından yönetilmesi mi? Şu anda ülkeyi yönetenler acaba bir holding yönetebilirler mi?

45. Diyebilirsiniz ki, eğer 20 sene seçim olmayacaksa, ülkenin başındakiler yan gelip yatarlar, hiç bir iş yapmazlar. Rant ile kendilerini zengin ederler. Aile efradını anahtar pozisyonlara getirip güçlerine güç katarlar. Politikacıların yaptıkları zaten bu değil mi?

46. Sabancı’nın, Koç’un CEO’ları yan gelip yatabiliyorlar mı? Onların da sorumlulukları var. Zaten ülkeyi yönetenlerin sorumluluğu direk olarak halka değil, halkın seçtiği temsilcileredir.

47. Memleketi ve halkı bölmekten başka bir işe yaramayan siyasi partilerin tarihin çöplüğüne atılma zamanı geldi. Şimdiki sistem ülkenin politikacılar elinde oyuncak olması üzerine kurulmuştur. Demokrasi denilen bir aldatmacanın üzerine kurulmuştur. Herkesin ağzında bir demokrasi lafı.

48. Milletin temsilcileri partili olacak diye bir kural yok.

49. Olay, ülkenin belli coğrafi bölgelerinin menfaatlerinin mecliste korunması mı? Bu da çok saçma bir şey değil mi? Neden bir coğrafyanın mecliste temsili gerekiyor? Sanayi sektörlerinin temsilcisi olsa yetmez mi? Yani devletin faaliyet alanlarının temsilcileri olsun. Zaten var: bakanlar kurulu. Devlet ülkenin genel menfaati için gerekli olan neyse onu yapacaktır; temsilcilere gerek yoktur.

50. Yollarda hız sınırlarına uymayan insanlar çoğunluktaysa devlet yollara kasisler koyar. İnsanlar devlet zoru ile kısıtlanmaya alışmıştır. Halk, idarecilerin de kendileri gibi hiç bir kurala uymayacaklarını varsayar; bütün yöneticilerin sahtekar olduğunu varsayar; herkesin denetlenmesi gerekir, der. Seçim de ülkenin ilerleme yolunda, ilerlemesini engelleyen bir kasisten başka bir şey değildir.

51. Devlet bir şirket gibi yönetilebilir mi? Başka türlü yönetilemez ki? Devlet nasıl organize olmuştur? Bir şirket nasıl organize olmuştur? Halk ülkenin hissedarları mıdır? Yoksa ülkenin sahibi midir? Herkes kendi payı kadar ülkenin sahibi midir? Ülkenin asıl sahibi kimdir? Herkesin hissesi bir oy kadar mıdır? Yoksa herkesin hissesi kontrol ettiği paraya orantılı mıdır? Ayrıca bir devletin vatandaşları olduğu gibi, aynı ülkede yaşayan tüzel varlıklar da vardır. Tüzel Varlıklar da canlı varlıklardır. Onlar da vergi verir. Devletin gözünde Tüzel Varlıklar da vatandaştır.

52. Ülkenin asıl sahibi Tüzel Varlıklar mıdır acaba? Yani şirketler, kurumlar ve hiyerarşiler. Her hiyerarşi bir tüzel varlıktır. O zaman din hiyerarşisin de bir tüzel varlık olarak görmemiz gerekir. Yani, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” lafı maalesef lafta kalmaktadır. Millet ülkeyi başka varlıklarla, kendinden çok daha güçlü, varlıklarla paylaşmak durumundadır. Millet kelimesinin tanımı değişmiştir.

53. Bir devletin muhatabı, ülkenin vatandaşları değil, diğer devletlerdir. Devletlerin güçlü olması gerekir ki, diğer devletlerle eşitler ilişkisine girebilsin. Bu çok önemli. İyi idare edilen devlet güçlü olur. Kendinden şüphe eden, ikide bir seçime giden, ilerisini göremeyen, uzun vade yatırımlar yapamayan, devletler zayıf kalmaya mahkum olurlar.

54. Devlet insan kaynaklarını kendi menfaati için en iyi bir şekilde kullanmasını bilmelidir.

55. Günümüzde devlet kendine ölümüne bağlı vatandaşlar yetiştirmek için vatandaşlarını endoktrine etmelidir, bunu da kendine ait okullarda eğitim adı altında yapar. Bu eğitimden geçmek zorunludur. Devlet böylece vatanı için ölmeye hazır bireyler yetiştirdiğini zanneder.

56. Biz zaten devletin topraklarında doğuyoruz ve yaşıyoruz. Doğduğumuzda devlete borçlanıyoruz ve hayatımız boyunca devlet için çalışarak borcumuzu ödüyoruz. Biz borç köleleriyiz. Bu borç kölelerine devlet “vergi mükellefi” diyor. Devlet kölelerine “vergi mükellefi” diye ad taktı diye biz kölelikten çıkmış olmuyoruz. Köleyiz. Borç kölesiyiz. Halk olarak egemenlik bize ait diye de kendimizi kandırıyoruz. Devlet savaşa girerken bize mi soruyor? Bazen soruyor. Referandum yapıyor.

57. Demokrasi aldatmacası. En iyisi devlet yönetiminden halkı ve dini çıkartalım. Halkın devletin insan kaynağı olduğunu anlayalım. Egemenlik devletindir. Devlet insan kaynaklarını istediği gibi kullanır. Fakat devletin kendi insan kaynaklarını mutlu etmek ve zengin etmek kendi menfaatinedir. İyi yönetilen bir ülkede halk zengindir ve refah içinde yaşar ve bireysel özgürlüğü vardır ve insanlık görevlerini —üremek gibi, özgür olmak gibi— rahat ve refah içinde yapar ve tatmin olur ve mutlu olur.

58. Devletin halk ile bir ortakyaşam ilişkisi vardır. Devlet bireyi korumak ve mutlu etmek durumundadır. Nasıl ki bir şirket çalışanını korumak ve mutlu etmek zorunda ise.

59. Hatta, 20 sene de değil, hiç seçim yapılmamalı. Demokrasi aldatmacası ortadan kaldırılmalı. Devlet yönetimi halktan bağımsız olmalı. Diyebilirsiniz ki, o zaman padişahlık sistemine geri dönmüş oluruz. Hayır. Padişahlık sistemi ders olsun. Halkını mutlu etmeyen ve halkını küçümseyen ve halkını fakir bırakan bir yönetim sisteminin nasıl battığını gösteren bir ders. Devletin şirket gibi yönetilmesi padişahlık değildir.

60. Halkına güvenen devlet ve devletine güvenen halk varsa orada seçim denen saçmalığa gerek yoktur. Ülke zenginleştikçe halk da zenginleşecektir. Politikacı denen sefil insan tipi ortadan kalkacaktır. Politikacı oportünist bir aracıdan başka bir şey değildir. Ülkeye politikacı değil, yönetici lazımdır. Sadece ülkesinin başarısını düşünen profesyonel yöneti olacaktır ülkenin başında. Ütopya.

Notlar:

— Üsküdar’da ezan okunuyor ve markalarını giyinmiş türbanlı hatunların umurunda bile değil…

Siyasi İslamın bayrağı olarak ezan

Türbancılık.

— “Alman bir misyoner Türk kadınını türbana sokmuştur…”

hidayet

Laiklik, eğitim ve türban

20190211_133924~2473080035..jpg
Din ve devlet hiyerarşisi iç içe geçmiş ve laiklik, eğitim ve türban konularının ortak noktası olmuşlar.

Gazetelerde hep tekrar eden konular var. Bunlardan üçü ilgimi çekiyor: Laiklik, eğitim ve türban. Bu üçlünün ortak noktasının din olduğu görülüyor.

Laiklik ile din ilgilidir çünkü laiklik devletin dininin olmaması demektir.

Türban ile din ilgilidir çünkü türban dinin modaya sızmasıdır. Kadınlar da bu fırsattan yararlanıp türban sembolizmini toplumdaki yerlerini iyileştirmek için kullanmayı başarmışlardır. Türban din ile ilgili bir sembol olarak tedavüle sokulmuş olabilir ama artık moda olarak hayatına devam ediyor.

Eğitimin kendisi zaten seküler bir din örgütlenmesidir. Yapılanma olarak organize dinlerden farkı yoktur. Zaten eskiden beri eğitim “hocaların” kontrolünde olmuştur. Bu hocalar eskiden din kurumlarının emrinde iken daha sonra “öğretmen” adını alıp devletin emrine girmişlerdir. Müfredat da görünüşte seküler olmuştur. Ama günümüzde eğitim seküler midir, dînî midir, tartışılabilir. Ama bu önemsiz bir tartışma olurdu çünkü eğitim de aynı din gibi eline geçirdiği talebeleri belli doktrinlerle programlamak için var olan bir örgütlenmedir. Hoş olmayan budur. Müfredatın içeriği hiç de önemli değildir.

Bu üç konunun diğer ortak noktası da devlettir.

Laiklik devletin bir dininin olmamasıdır demiştik. Ama Türkiye’de devletin dini vardır ve bu din İslam dinidir. Bunu nereden anlıyoruz? Devlet kendi inşa ettiği ve sahibi olduğu Arap özentisi nostaljik mimarili gösterişli camilerin hoparlörlerle donatılmış minarelerinden kendi memurları aracılığı ile kendi dininin Arapça bir tekerlemesini vatandaşlara günde beş defa dayatır.

Vatandaşın kullandığı takvim de devlet tarafından dini aralıklara bölünmüş bir takvimdir.

Devletin en üst kademesindeki memurlar sosyal medyada açıkça din içerikli paylaşımlar yapabilmektedirler ve bu da çok doğal karşılanmaktadır. Bir cumhurbaşkanı yardımcısı “hayırlı cumalar” diye paylaşım yapabilmektedir. Yapmasa garip kaçardı zaten. Devletin dini olmasaydı devlet memurları din içerikli paylaşımlar yapamazlardı.

Devlet büyükleri sêlâtin camilerde cuma namazına gidip eski bir devlet geleneğini devam ettiriyorlar ve devletin dinini her cuma teyit etmiş oluyorlar. Osmanlı sultanları cumaya gittiklerinde devletin dini resmi olarak İslamdı ama artık devletin bir dininin olmaması gerekir. Anayasa böyle diyor. Ama fiili olarak devletin dini vardır.

Bütün bu gözlemler devletin bir dini olduğunu ve bu dinin İslam olduğunu gösteriyor.

Devletin bir dininin olması iyidir veya kötüdür demiyorum. Sadece devletin dininin olması ve devletin bunu açıkça ilan etmesi Anayasadaki laiklik ilkesini dekoratif bir ilke durumuna düşürmüş oluyor.

Eğitim zaten devletin kontrolündedir. Öğretmenler devletin ajanlarıdır/memurlarıdır ve devletin tanımladığı müfredatı/doktrini olduğu gibi talebelere aşılamak/dayatmak durumundadırlar.

Devlet din işinde olduğu için de türban konusunda aktif rol oynamıştır ve türbanı bir üniforma olarak tanımlayarak kendisine oy verecek bir ordu kurmuştur.

Bütün bunlar ne demektir peki?

Devlet neden din işleri ile uğraşır?

Bana ne bu konulardan! Vatandaş olarak bizim değiştirebileceğimiz bir şey yok. Bu konulara hiç girmemek en iyisi.

Fakat, laikliğin tanımının doğru yapılmadığını düşünüyorum. Laiklik, fanatik kökten aydınlanmacıların sahiplendiği bir konu olduğu için onlar laikliği “aydınlanma” olarak tanımlamışlardır. Çünkü fanatik aydınlanmacılar için her iyi şey aydınlanmadır. Laiklik de iyi olduğuna göre aydınlanmadır.

Laiklik aydınlanma ile ilgili bir şey değildir. Laiklik devletin din işlerinden çıkmış olması demektir. Devletin kendi dininin olmaması demektir. Laik devlet, dinin kamu alanına ait olmadığını ve özel alana ait olduğunu bir ilke olarak kabul eder ve bunu gerçekleştirmek için kanunlar çıkartır ve bu kanunları uygular.

Din kamu alanında yaşamıyorsa ülkede tarikatlar ve cemaatlar gibi özel dini örgütlenmeler olamaz. İbadethaneler özel ve gösterişsiz olur. Evet, eğer din kamu alanının değil de özel hayatın bir parçası olsaydı şehirlerimiz bu devasa ve gösterişli camilerle donatılmamış olurdu. Devlet sonuna kadar açılmış hoparlörlerle günde beş defa kendi dinini vatandaşa dayatmazdı. “Görmemişin dini olmuş her yere cami dikmiş” gibi bir laf bile söyleyebiliriz. Türkler sonradan görme müslümanlar oldukları için de bu lafımızda gerçek payı olurdu. Türkiye’de müslümanlığı Allah’tan daha Allahçı ve Araptan daha Arapçı olmak diye anlayan bir kesim vardır.

Eğitim zaten bir suç örgütüdür. Eğitim gençlerin içindeki cevheri öldüren bir suç örgütüdür. Bu suç örgütünü destekleyen ve palazlandıran da devletin ta kendisidir. Devlet eğitim işinden de çıkmalıdır.

Kitap bilgisine dayalı bir kaç alan dışında (matematik ve hukuk gibi) eğitim usta-çırak ilişkisi olarak yerinde öğrenilmelidir. Öğretilmelidir demiyorum. Yaparak öğrenilmelidir diyorum. Öğretmenin olduğu yerde öğrenme yoktur. Eğitim yerinde olmalıdır. Pilot simülatörde, futbolcu sahada, kimyager laboratuvarda, doktor hastanede, tamirci tamirhanede işini öğrenir. Bu işlerin hiç birinin okullarda öğretilmesi gerekmez.
Tek amacı devletin hocalarına iş yaratmak olan bu okul denen toplama kamplarında talebelerin toplanıp sınavlara tabii tutulmaları gençlere yapılan çok büyük haksızlıktır.

Okullar toplama kamplarıdır ve hemen kapatılmalıdırlar.

Türban konusu da görüldüğü gibi değildir. Türban kadınların toplumda ilerlemek ve durumlarını güçlendirmek için kullandıkları bir araçtır. Türbanın kadınlar için başka bir anlamı yoktur. Türban dediğimiz araç işlevini yitirince kapalı kadınlar hızla açılacaklardır. Türbanın/saçörtüsünün din ile uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur.

Laiklik, eğitim ve türban konularının ortak noktasının hem din hem de devlet olduğunu söyledik. Ama daha dikkatli bakınca din ile devletin ayrı şeyler olmadığını  ama aynı hiyerarşinin parçaları olduğunu görüyoruz.

İslam dininin kendi ruhban sınıfı ve dolayısıyla bir hiyerarşisi yoktur. Peygamber bunun böyle olmasını istemiştir çünkü ruhban sınıfın dini ele geçireceğini ve kendi doktrinlerini dinin esası diye satacaklarını öngörmüştür.

İslamda bir ruhban sınıf yasak olduğu halde mollalar ve hocalardan meydana gelen bir ruhban sınıf oluşmuştur. Bunlar örgütlenip hiyerarşi kuramadıkları için de devletin içine sızmışlar ve devletin hiyerarşisini kullanmışlardır. Başından beri bu böyle olmuştur. Devletin içinde örgütlendikleri gibi, “özel din örgütlenmesi” diyebileceğimiz bir şekilde tarikatlar ve cemaatler şeklinde de devletin dışında örgütlenmişlerdir.
Devlet kendini bu parazitleşmiş dini örgütlenmelerden kurtaramadığı müddetçe de enerjisinin büyük bir kısmı bu dini örgütlerinin yarattığı yapay gündemlerle uğraşmakla geçecektir. Dış güçler de bu dinî örgütlenmeler aracılığı ile devlete karşı operasyonlar düzenleyeceklerdir. Devlet ile dinî örgütlenmelerin ortakyaşam ilişkisi içinde oldukları da söylenebilir. Çünkü devlet de onlardan oy almaktadır.

***

Eğitim ve türban: Türbanlıların eğitim kurumlarına alınmaması. Bunun laikliği savunmak için yapılması. Fakat laiklik zaten yok ki. Devletin dini var. Eğitim de devlete ait. Neyin kavgası yapılmış bu kadar sene? Laikliği savunmak isteyen her şeyden önce ezan dayatmasına karşı çıkmalıdır.

Eğitim ve laiklik: Eğitimin dinden bağımsız olması iyi bir şey ama eğitimin kendisi özünde çürümüş bir kurumdur ve bir toplama kampıdır. Ülkenin en önemli kaynağı olan gençlerin eğitim sistemi tarafından etkisizleştirilmesi önlenmelidir.

Laiklik ve türban: Ülke laik olsaydı yani din kamu alanında değil de özel alanda yaşıyor olsaydı zaten insanlar dinlerini giyinmek gibi bir hevese kapılmazlardı.

Notlar:

Türbanla ilgili yazılar.

Örtünme modası

20180616_170234-1084230249.jpg
Kadınların örtünmesini emreden Işık Bölümü 31. Sözü kendine göre yorumlamış bir kadın…

Nevşin Mengü İran’daki kadınları yazmış:

Hayat kadınlar için hayli zor. Bir yandan İslam polisi habire elleri sopalı kadınların tepesinde. Bir yandan da kendi üstlerine vazife bilen rejim yanlıları kadınları itip kakmayı kendileri marifet sanıyor. 2009’dan bu yana peyder pey başörtüsüne karşı kadınların gerçekleştirdiği eylemlerde artış var. 2017’de başlayan beyaz çarşamba eylemlerine destek büyüyor. Kadınlar kamuya açık yerlerde başörtüsüz geziyorlar. Genellikle bu kadınlar rejim yanlısı kadın ve erkekler tarafında sözlü ve fiziksel saldırıya uğruyor, bazen çevredeki insanlar bu kadınlara destek veriyor.

40 yıl önce zorla başörtüsüne sokulan kadınlar, başörtüsünden çıkma mücadelesi veriyor.

Başörtüsü rejimin sembolü, o nedenle kadınların işi zor

Türkiye’de ise kadınlar kendi istekleri ile kapanıyorlar. Tabii buna kapanmak denir mi bilemiyorum. Kapanmak değil, moda.

Notlar:

Nevşin Mengü’nün yazısı.

Saçörtüsü ile ilgili diğer yazılarım.

— Işıl Özgentürk de türban hakkında yazmış: Yeni kuşak türbanlılar

Önce şunu söylemek mümkün, türban artık bir dini sembol değil daha çok bir moda enstrümanı. Öğrencilerimden biliyorum, başlarını kapatan gencecik kızlara soruyorum: “Neden?” Kiminin babası istemiş, kimi kendiliğinden başını kapatmış. Ama türbanın nereden geldiğini bilmiyorlar. Kuran’da yazıp yazmadığını bilmiyorlar. Onlara türbanın Sümerlere dayandığını, bu uygarlıkta zengin ailelerin ilk kızlarını fahişelik görevi yapmaları için belli bir süre tapınaklara yollamak zorunda olduğunu anlatıyor, halk karıştırmasın diye de bu kızların başını örtmesinin zorunlu kılındığını söylüyorum. İlk baş örtünme onlarda, ardından Yahudiler de bu geleneği değiştirerek almışlar ve kiliselerde yaşayan rahibelerin bu biçimde örtünmeleri herkes tarafından kabul edilmiş. Bu bilgiyi verdiğim için bana teşekkür edenler bile var.

Öte yandan ülkemizde İmam Hatiplerde de dahil okullarda gerçek bir din eğitimi verilmediğinden, din felsefesi yok sayıldığından şekilcilik alıp başını gidiyor, sonuç hem başını örten hem de çok makyajlı, sivri topuklarıyla yürümekte zorlanan yeni bir model ortaya çıkıyor. Yani dinin önerdiği mütevazı olmak, göze batmamak, merhametli olmak, dayanışma içinde olmak, yani insana ait tüm duygular bu karmaşa içinde hiç tartışılmıyor.

Gerçi, bahsedilen kızlar başlarını kapatmıyorlar, saçlarını kapatıyorlar. Saç fetişizmi var yani.

— 31.3.19 En son yazısında belirttiğine göre, yukardaki yazısından dolayı Işıl Özgentürk’e dava açılmış. Haberle ilgili başka bir yazı: ‘Yeni kuşak türbanlılar’ı yazdı, savcılık ifadeye çağırdı…

Türbanını çıkartan kadınlar.

— Güven Gürkan Öztan da Türban konusunda yazmış: #10YearsChallenge

Türbandan vazgeçenler eski fotoğraflarıyla şimdiki başı açık hallerini birlikte paylaştı. Kimisi ilk karede çocukluk evresindeydi, kimi ise gençliğinin baharındaydı. Aralarında aile baskısıyla başını örtenler de vardı, muhafazakâr ailelerden gelip kendi isteğiyle kapananlar da. Birçoğu başını örttüğünde türbanın bir “özgürlük” olduğu iddiası dolaşımdaydı. 28 Şubat sürecinde uygulanan yasakların yarattığı tepki bu iddiayı destekliyordu. Liberaller, muhafazakâr çevrelerden gelen kadınların kamusal alanda var olmasının “türban özgürlüğüne” saygı göstermekle mümkün olduğunu ileri sürüyorlardı. O dönemde gerçek insan hikayelerine değmeyen, yalnızca soyut bir fantezinin izdüşümü olan “türban eşittir özgürlük” söylemi neticede İslamcı siyasetin etki alanını arttırıyordu.

10YearsChallenge etiketiyle türbanlarını nasıl terk ettiklerini anlatan kadınlar bu kararı AKP’nin tüm toplumu İslamcı tezler üzerinden dönüştürmeye çalıştığı bir dönemde alarak kelimenin tam manasıyla meydan okudular. Böylesine bir kararı almak cesaret işiydi, bedeli ağırdı. Türbanını çıkaran kadınlar çoğu kez ailelerini, yakın arkadaşlarını karşısına aldılar. Evini, mahallesini terk etmek zorunda kalan da oldu eşinden, işinden ayrılan da… Birçok örnekte en sert tepki babalardan, kocalardan, sevgililerden gelmişti ki bu tablo dahi tek başına manzarayı açıklar nitelikteydi. Türbanlı bir kadının başını açması kimilerine göre yolunu şaşırma kimilerine göre ise düpedüz ihanetti. Ancak onlar bütün bu karalama kampanyasına rağmen kendi hikâyelerini, kendi nedenlerini anlatmayı sürdürdüler.

İran’da zorunlu saçörtüsü yasağı

iran-başörtüsü

Kadınları anlamak zor! Türkiye’de kadınlar isteyerek kendilerini çarşaflara sokuyorlar, bir başkaldırı olarak, fakat İran’da kadınlar başlarını açma savaşı veriyorlar, yine başkaldırı olarak.

Türkiye’de de saçörtüsü zorunlu olsaydı ve devlet saçörtüsünün sadece siyah olacağını emretseydi bugün saçlarını en son moda rengarenk şallarla kapatan kadınlardan kaçı hala saçlarını kapatırdı?

Kadınlara zorla hiç bir şey yaptıramazsınız ama her türlü zehiri moda şekeri ile kaplayıp kadınlara yutturabilirsiniz… diye bir laf vardır. Doğru bence.

Notlar:

Bahsi geçen twitter yazısı.

Saçörtüsü ile ilgili yazılarım.

— Saçlarını zorla kapattırmadan saçı açık olarak cezaevine yollamaları da ilginçmiş.

— Tabii bu yalan haber değilse…

Kapalı hanımdan açık topluma methiye

20180624_172345-1693258713.jpg
Ayşe Kara hanım gururla poz vermiş.

Absürdün peşindeyiz ya, bundan daha absürd ne olabilir diye dikkatimi çekti paylaşmak istedim. Ayşe Kara isimli bir yazar İstanbul’un Çağrısı adlı bir kitap yazmış. Star gazetesinde röportaj yapıyorlar ve şöyle bir soru cevap olmuş:

— Kitabı yazarken keşfettiğiniz bir bakış ya da konu oldu mu?

— Fatih’in büyük oğlu Şehzade Mustafa’nın vefat konuşmasını 14 yaşındaki kızı Nergis Şah yapıyor. Erkeklerin karşısına çıkıp hitap ediyor. Ölen şehzadenin maiyetinde üst düzey yönetici konumunda pek çok erkek var. Ama meclislerde şiirleri de okunan, iyi yetiştirilmekte olan bu genç kız yapıyor konuşmayı. Yani bizim zannettiğimiz gibi bir kadın erkek ayrımı yok. Üstünlük yetenek ve çalışmayla gelen bir şey.

“Kapalı hanımdan açık topluma methiye” yazısını okumaya devam et

Türban modasının sonu

Şöyle bir tweet gördüm:

screenshot_2018-06-19-17-56-08-11767889330.png

Arapça “hımar” kelimesinin sadece “başörtüsü” olarak kullanıldığı tabii büyük bir yalan. Hımar’ın başörtüsü olduğunu iddia eden her Kuran uzmanı için “hımar” başörtüsü değildir diyen bir Kuran uzmanı vardır. Zaten Erdem Uygan’ın Kuran’ı Tahrife Modern Bir Örnek yazısının propaganda amaçlı samimiyetsiz bir yazı olduğunu detaylı olarak anlatmıştım. Burada tekrarlamaya gerek yok.

“Türban modasının sonu” yazısını okumaya devam et