Faiz: Kuran’da ve Hammurabi yasalarında

Hammurabi yasalarında faiz ile ilgili bir bölüm. (Küçükkalay, s.26):

Şayet bir tüccar borç için mısır verirse, o tüccar 1 gur için mısırın 100 silesini faiz olarak alabilir. Şayet bu tüccar borç için gümüş vermişse, gümüşün bir şekeli için 1/6 şekel hububatı faiz olarak alabilir…

Şayet borcu artan bir adamın onu ödemek için gümüşü yoksa fakat mısırı varsa, tüccar bu durumda faiz için mısır alabilir (ki bu faiz kralın emriyle belirlenen orana uygun olmalıdır fakat tüccar bu oranı gümüşün 1 şekelinin üzerine çıkarırsa ve bunu alırsa, borç olarak her ne vermişse bunu kaybederdi.)

Kuran’da faiz 3 cümle ile geçiştirilirken, Kuran’dan bin sene önce yazılmış Hammurabi yasaları faizi detaylı olarak ele almış (bu iki madde dışında da faizle ilgili maddeler var).

Küçükkalay’ın yorumu:

Faizin Mezopotamya’daki en belirgin uygulaması, bu uygulamaların kanunlara da yansıtıldığı Babil Devleti’nde söz konusu oldu.

Özellikle Hammurabi Kanunları’nın 71. ve 72. maddeleri kanunla belirlenen faiz oranlarından işlem yapılabileceğini, borç verenin keyfi oran belirlemesi durumunda ise ödünç verdiğini bile geri alamayacağını ifade ediyordu.

Faiz karşılığında para ve mal vermek, M.Ö. 2000’li yılların başlangıcında Babilli tüccarların etkinlik alanının büyük bölümünü oluşturuyordu. Çünkü gerekli olan sabit sermayeye sadece onlar sahipti.

***

Demek ki, faiz ve tefecilik Kuran’ın yazıldığı döneme has bir olay değildi. Kuran’dan en az bin yıl önce Hammurabi kanunları faizi detaylı olarak anlatmış ve faizin nasıl kullanılabileceğini yasalaştırmış ve tefeciliğe karşı önlem almış.

Para ile yapılan bir işlemde, yapılan işlem karşılığında bir ücret almak, yani faiz, bin senedir biliniyor ve uygulanıyor. Faiz olayını kötüye kullananlara da tefeci deniyor. Tefeciler borç para verdikleri insanları aldatıyorlar, soyuyorlar ve mallarını ellerinden alıyorlar. Sorun faiz değil, tefecilik. Devletin görevi faizi yasaklamak değil tefeciliği önlemek.

Kuran yazıldığı dönemlerde, Arapların bir devleti yok. Yani faiz gibi sorunları çözmek için yasa çıkartıp uygulayacak bir merkezi otorite yok. Bu otorite “İslam devleti” olarak yeni yeni kurulmakta ve Kuran bu devletin uygulaması için ilahi yasalar tanımlıyor.

Aynı Hammurabi’nin yaptığı gibi. Hammurabi de kendi adını taşıyan bu yasaların adalet tanrısı Şamas’ın yasaları olduğunu ve kendisinin bu ilahi yasaları insanlara iletmek için bir taş üzerine kaydettiğini söylüyor.

Anlaşılan insanlar, eğer yasalar doğaüstü bir güçten kaynaklanmıyorsa o yasaları ciddiye almıyorlar. 3 bin senedir bu konuda hiçbir şey değişmemiş.

***

Kuran’dan bin sene önce Hammurabi yasaları diye bilinen yasaları kayıt altına alan Hammurabi ne yapıyor? “Tefecilik yapanı cehenneme yollarım” diye tefecilik yapanları tehdit mi ediyor? Hayır. Ekonomik bir işlemin kötü kullanılmasına karşı, ekonomik ceza veriyor. “Benim koyduğum faiz oranından fazla faiz alan birisini yakalarsam hem aldığı faizi hem de ana parasını alırım” diyor.

Kuran tefecilik yapanı cehennemle tehdit ediyor. Tehdit ederek toplumsal bir olayı ortadan kaldıracağını düşünüyor.

Demek ki Kuran bir yasalar kitabı değil; yasaklar kitabı. Kuran’ı yazan 7. yüzyıl çöl Araplarının aradaki farkı anlamış olmalarını bekleyemeyiz tabii ki.

Kuran faizi tanımlamıyor. Faizin ne kadarı haklıdır ne kadarı haksızdır belirtmiyor. “Faiz alanı cehenneme yollarım” diye kestirip atıyor.

Fakat faiz, sağlam ve sağlıklı bir ekonomik sistem için gerekli bir işlemdir. Faizi yasaklayarak Kuran kiralama işlemini yasaklamış oluyor. Faiz hala ekonominin temel bir işlemi olduğuna göre Kuran’ın cehennem tehditleri işe yaramamış.

***

Fakat benim asıl dikkat çekmek istediğim başka bir şey.

Hammurabi bir ekonomik soruna ekonomik bir çözüm getiriyor. Kuran ise sanki faizi anlamamış veya ciddiye almamış.

Üstelik Kuran’ın faiz için kullandığı “riba” kelimesi faiz olabilir veya tefecilik olabilir. Kuran sanki halk için değil okulcu doktorlar için yazılmış bir metin. Okulcu doktorların işi bu. Sabit tutulan ve muğlak ve çok anlamlı kelimelerden meydana gelmiş bir metni sahiplenip o metne şerh ve yorum yazarak kariyer yapmaktır işleri. Kuran da bunlara muğlak ve çok anlamlı kelimelerle dolu bir metin vermiş “alın bununla oynayın, kariyer yapın” demiş sanki. Günümüzde de Kuran’ın sahipleri hâlâ bu İslam ruhbanlarıdır.

***

Ruhbanlar sınıfı bir gölge Kuran yaratmışlar. Faizi yasaklayan Kuran değil. Bu soytarılar, yani okulcu doktorlar, yani İslam ruhbanları.

Benim gerçekten merak ettiğim, Kuran neden faizi ve tefeciliği bir ekonomik işlem olarak görüp ekonomik bir çözüm getiremiyor? Hammurabi bile bin sene önce devletin faiz oranlarını belirleyerek tefeciliğin önüne geçebileceğini anlamış ve buna göre kanunlar çıkarmış. Kuran neden, “yüzde 8 faiz verebilirsiniz, daha yüksek faiz ile para kiralayan insanlar, hem faizi hem de anaparalarını kaybederler” gibi bir şey diyememiş? Yani neden ekonomik bir soruna ekonomik bir çözüm getirememiş?

Notlar:

— En az 3 bin senedir insanlar; bir ruhban sınıfın tanrılardan aldıklarını iddia ettikleri —ama aslında kendilerinin yazdıkları— yasaların ilahi yasalar olduklarına inanıyorlar. Yasaların sahibi tanrıların insanları kayırdığına inanıyorlar. Yasaları gerçekten yazmış olan egemen güçlerin insanları sömürmek için bu yasaları yazdıklarını göremiyorlar mı? Yoksa görmek mi istemiyorlar? Görsek bir şey değişmiyor ki!

Faizle ilgili diğer yazılar.

Gölge Kuran.

Sabit Metinler Kuramı bağlamında Kuran

Kuran’ı nasıl tanımlıyorsunuz?

Bütün mesele tanımlama meselesi ya; Kuran’ı, tartışmasız, mutlak ve tek otorite olarak tanımlıyor musunuz? Bu bir önkabuldür. Kuran’ın otoritesinin mutlak ve sorgulanamaz olduğunu kabul ediyorsunuz. Bu önkabülün Kuran’da yapılmış tanımların doğruluğu veya yanlışlığı ile ilgisi yoktur.

Zaten sadece iki tanımlama seçeneği var:

1. Kuran tek ve mutlak otoritedir ve sorgulanamaz. Akıl Kuran’dan sonra gelir.

2. Kuran sabit tutulan kadim bir metindir, başka bir özelliği yoktur ve akıl yolu ile sorgulanabilir.

Kuran’ı mutlaka otorite olarak kabul eden bir insan bunu akıl yürüterek ve Kuran’ı sorgulayarak yapmamıştır; bir tanımlama olarak yapmıştır. “Ben Kuran’ın mutlak otorite olduğunu kabul ediyorum” diye bir tanımlama yapmıştır; hiç sorgulamadan Kuran’ın otoritesini kabul etmiştir.

Bu bir önkabuldür ve tartışmaya açık değildir çünkü akıl yolu ile sorgulayarak verilmiş bir karar değildir.

Kuran’ı mutlak otorite olarak kabul etmiş birisi Kuran’da ne yazarsa yazsın bu önkabulünü değiştirmeyecektir.

Kuran’ı sorgulamak da akıl yolu ile verilmiş bir karar değil gibi gözüküyor; o da bir tanımlamadır. Kuran’ı sorgulamak akıl yolu ile yapılan bir şeydir. Çünkü akıl zaten sorgulamak demektir.

Fakat işler bu kadar basit değil.

Sabit metinler kuramı diye bir şey var.

Açıklayalım.

Sabit tutulan bütün metinlerin geçtikleri bir süreç vardır. Sabit tutulan metin Kuran olur, İncil olur, Tevrat olur, bir anayasa olur, Aristo’nun yazıları olur, Newton’un kitabı olur… hiç farketmez.

Sabit tutulan metinler, hangi alanda olursa olsun, aynı süreçten geçerler.

Bir metnin sabit tutulmasının bir amacı vardır. Bu metin değerlidir ve onu sabit tutmayı kabul etmiş insanların malıdır; onlar sahip oldukları metni sabit tutarak kutsallaştırırlar.

Bir dinin kutsal metinleri o dine inanan insanları birbirine bağlayan bağlayıcı unsurdur.

Sabit tutulmuş kutsal metinlerin sahipleri egemen güçlerdir. Kutsallaştırdıkları metni kendi siyasi amaçları için kullanırlar.

Ama egemen güç bir tüzel varlıktır. Tüzel varlık, adı üstünde, hukuktan doğmuş bedensiz bir canlı varlıktır. İnsan değildir ama insan gibi hareket eder. Tüzel varlığın işini yapan insanlardır. İnsan bedeni olmadığı için, tüzel varlık yazı yazamaz veya bir metni düzenleyemez, yorum yazamaz, metni değişen koşullara uyduramaz.

Egemen güçler kutsal metni sahiplenecek bir ruhban sınıfı kendi maaşlı adamları olarak yetiştirirler ve korurlar. Tarih boyunca bu rahipler sınıfına okulcu doktorlar denmiştir, çünkü bunlar akademik okulculardır. “Doktor” da zaten doktrini öğretmek ve yaymak için lisans almış öğretmen demektir. Doktrin de sabit tutulan metindir.

Okulcu doktorlar bir okula yerleşip orada bu kutsal metni öğrenirler, yorumlarlar ve yeni gelen müritlere öğretirler. Okulculuk askeriye gibi hiyerarşiktir ve kıdem ve rütbe çok önemlidir. Bu sebepten, doktorlar herşeyden önce kariyercidir; kariyer basamaklarında yükselerek rütbelerini ve otoritelerini arttırılar. Kuran’ın bu kariyerci profesyonel okulcu doktorların eline düşmüş olmasını bilmek önemlidir.

 * * *

Etrafında bir ruhban sınıfı oluşmamış bir sabit kutsal metin yoktur. Ruhbanlar kutsal metni öğrenirler fakat bildiklerini halktan gizlerler çünkü kendileri kutsal metin hakkında tek otorite olmak isterler.

Ruhbanlar yorumları ile kutsal metnin otoritesini bitirirler. Kutsal metnin içini boşaltırlar, anlamsızlaştırırlar ve sonunda kutsal metin sadece bir sembol olarak kalır.

Ruhbanlar bunu nasıl yaparlar? Bir gölge metin yaratarak yaparlar.

Bütün sabit metinlerin bir de gölge metni vardır. Kuran’ın da bir gölge metni vardır. Nerede bu gölge Kuran?

Gölge Kuran, fıkıhta, kelamda, hadislerde ve yüzlerce yıldır ruhbanların yazdığı yorumlarda gizlidir. Tek bir kitap olarak kendini göstermez. Gizlidir. Onu sadece ruhbanlar bilir.

Sabit metnin en büyük sorunu sabit olmasıdır. Sabit olduğuna göre değiştirilemez. Değiştirilemediği için de eskir ve yeni buluşlara ters düşer. Mesela, Kuran’ın sabit tutulan metni; dünyanın evrenin merkezinde hareketsiz durduğu varsayımının geçerli olduğu bir dönemde yazılmıştır; sonra insanlar dünyanın hareket ettiğini bulmuşlardır. Kuran metninin bu yeni buluşa uyarlanması gerekmektedir. Ama bu Kuran’ın yanlış olduğu kabul edilmeden ustaca yapılmalıdır.

Sabit metnin diğer önemli özelliği, sabit olması dışında, kesinlikle doğru olduğu ve hiçbir çelişki ihtiva etmediğidir. Tabii, bu bir önkabuldür.

Ruhbanların işi bu eskiyen metni yeni bulunan bilgilere uydurmaktır. Bu da gölge metin ile yapılır.

Gölge metin, kutsal metinde yazanların tam aksini söyleyebilir. Eski metin artık okunmaz, okunamaz. Dili eskimiştir. Sadece o dilde uzmanlaşmış ruhbanlar eski metni okuyabilir. Sivil halk eski metni okumaya çalışsa bile anlayamaz. Anlasa bile yorumları ruhbanlar tarafından kabul görmez. Herkes kutsal metin konusunda ruhbanların otoritesine boyun eğmek durumundadır.

Ruhbanlar o eski dili öğrenip, kutsal metni anladıklarını iddia ederler. Otoriteleri buradan gelir.

Eski metni okuyup anlayacak insan kalmamıştır. Ruhbanlar dışında. Ruhbanların istediği de budur işte. Bütün otorite kendilerine geçmiştir. Kutsal metni yorumlama otoritesi sadece kendilerine aittir. Artık kutsal metni istedikleri gibi yorumlarlar.

 * * *

Ruhbanlar egemen güçlerin paralı adamlarıdır. Egemen güç bunlara fetva siparişi verir, bunlar da verilen siparişe uygun bir fetva yayınlarlar.

Bir örnek olarak, egemen güç “ben artık müslüman halkımın domuz eti yemesini istiyorum; Amerikalı domuz tacirleri bizim pazara girmek istiyorlar, bana domuzu helal yapan bir fetva verin” diyebilir.

Ruhbanlar hemen bir helal domuz fetvası verirler. Bu onlar için çok kolay bir iştir. Ruhbanlar laf cambazıdır. Tanımlama otoritesi tamamen bunların elindedir. İstedikleri tanımlamaları yaparlar. Mesela, fetva şöyle olabilir: “Bugün domuz dediğimiz hayvan, Kuran’da domuz diye bahsedilen hayvanla aynı genetiği paylaşmadığı ve başka bir cins olduğu ve ortada sadece bir isim benzerliği olduğu için, domuz yemek helaldir.” Fetvanın içine Arapça kelimeler serpiştirilerek fetva çok daha ulvî ve inandırıcı yapılabilir.

Helal domuz satışları patlar; market rafları en meşhur domuz eti olan Amerikan malı Spam kutuları ile dolar. “Coke ve Spam: Tadını Çıkart” reklamları televizyonlarda dönmeye başlar. Ve Amerika bir kere daha Türklerin en zayıf tarafı İslamı kullanarak Türkiye’de başarılı bir operasyon yapmış olur.

 * * *

Kuran’ın harfleri, kelimeleri, ayetleri, tanımları ve surelerin sırası sabittir değiştirilemez. Ama bu Kuran’ın anlamı değiştirilemez demek değildir.

Kuran’ın sözü değiştirilemez ama anlamı değiştirilebilir.

Sabit metinler zaman içinde eskir. Sabit metnin tanımları eskir. Yeni buluşları açıklayamaz olur.

Ruhbanların işi sabit metne yorumlar yazarak eskiyen metni güncellemektir. Bu ustalık isteyen bir sanattır çünkü sabit metni değiştirmiyormuş gibi görünerek değiştirmeyi bilmeniz gerekir.

Kuran 1400 yıl eskidir ve gölge Kuran çoktan yaratılmıştır.

Sabit tutulan özgün Kuran metni sabittir ama artık hiçbir otoritesi kalmamıştır; otorite gölge Kuran’a geçmiştir. Gölge Kuran’ın yaratıcıları ve sahipleri de ruhbanlardır. Yani Kuran’ın otoritesi tamamen ruhbanlara geçmiştir.

Ruhbanlar Kuran’ı istedikleri gibi tahrif ederler ve kimse de bunu anlayamaz. İnsanlar Kuran’ı tahrif etmek Kuran’ın metninin değiştirmek zannederler. Hayır. Kuran’ın metni değiştirilmez. Tahrif edilmiş Kuran gölge Kuran’dır. Bu gerçeği anlayan insan uyanmış olur. Aynı 18. yüzyılda uyanan Avrupalılar gibi. Çünkü uyanmak demek, dinin ruhbanların eline geçtiğini ve ruhbanların halkı kandıran sahtekarlar olduklarını anlamak demektir.

Bütün mesele tanımlamaları iyi anlamaktır.

Kuran’da bulunan tanımlamaları kayıtsız şartsız kabul eden birisi —yani Kuran’ın otoritesini sorgulamadan kabul eden birisi— akıl yolu ile fikrini değiştirmez çünkü bu fikrine akıl yolu ile ulaşmamıştır, tanımlama yolu ile ulaşmıştır.

Fakat biz Kuran’ın halifeler tarafından kitaplaştırıldığını ve halifelerin Kuran’ı kitaplaştırırken kendi siyasi amaçları için yeniden yazdıklarını biliyoruz. İniş sırasını beğenmeyip Mekke surelerini kitabın arkasına atan halifelerin sadece bu hareketi bile Kuran’a saygısızlıktır. Sabit tutulan metin, halifelerin yazıp kitaplaştırdıkları mushaf denilen bu metindir ve artık hiçbir otoritesi kalmamıştır.

 * * *

Peki, halifelerin eseri olan Kuran’ın Allah’ın sözü olduğuna inanan bir insana ne demeli? Kuran’da yazılı olan tanımların Allah’ın aracısız sözü olmadığını kesin ve net olarak biliyoruz. Arada en az üç tane aracı var. Fakat bir iletişim kanalından geçen hiçbir mesaj bozulmadan, tam olarak geçemez; bu bir doğa yasasıdır.

Kuran’ın resmi hikayesine göre 1) Cebrail adlı melek Allah’ın sözlerini Peygamber’e sözsüz olarak nakletmiştir; 2) Peygamber de içine doğan bu ilhamı seslendirmiştir; 3) Çevresinde okuma yazma bilen birileri de Peygamber’in seslendirdiği sözleri kemik parçaları üzerine yazmış veya ezberlemişlerdir.

Arapça’da sesli harfler olmadığı için yazıya geçirilen bir sözün daha sonra aynı şekilde okunması çok sorunlu idi. “Arapça değil mi, uydur uydur söyle sözü” buradan gelmiştir.

Hayatı masal uydurmak olan bir milletin palavralarına ne kadar çabuk inanmış insanlar. Bu da Arapların zannettiğimiz kadar saf masalcılar olmadıklarını ve propaganda işinde usta olduklarını gösterir. Çünkü halifeler bu dağınık materyeli toparlayıp kendi siyasi amaçlarına uygun olarak yeniden yazıp kitaplaştırmışlardır ama önce kemik parçalarına yazılanları yakmışlardır.

Zaten Allah-Cebrail-Peygamber iletişim kanalı gerçek üstü (doğa üstü) bir iletişim kanalıdır. Bu tip bir iletişim olabileceğine isteyen inanır istemeyen inanmaz. Akıl yolu ile tartışılacak bir şey yok.

Zaten insan aklı bir peygamberin peygamber olup olmadığını akıl yolu ile bilemez. Akıl peygamberden delil ister. Fakat peygamber adayı peygamber olduğunu ispatlamak için sadece akıl dışı, doğa üstü deliller vermelidir. Çünkü doğa üstü güçleri olduğunu ispatlamalıdır. Ama akıl, akıl dışı, doğa üstü delilleri kabul etmez. Kısacası, eğer aklınızı kullanarak karar vermek isterseniz bir peygamberin peygamber olup olmadığını bilemezsiniz. Sadece onu peygamber olarak tanımlayabilirsiniz. Veya onun kendini peygamber olarak tanımlamasını kabul edersiniz.

Notlar:

— “Newton’un kitabı…”

Newton’un Principia diye bilinen kitabı Avrupa akademik okulculuğunun temel kitaplarından biridir. Aristo’nun yazılarının yerini almıştır. Einstein ve Darwin Avrupa okulculuğunun diğer akademik şeyhleridir. …

Newton’la ilgili yazılar.

Kalpazan Newton: hem suçlu, hem güçlü.

Tüzel varlıklar kuramına giriş.

— “sonunda kutsal metin sadece bir sembol olarak kalır…”

Semboller içi boşaltılmış, dekoratif objeler oldukları halde otoriteleri vardır.

— Gölge Kuran’ın kitap Kuran’ın yerini aldığını göstermek için iki örnek verebiliriz: Faiz ve zekat. Kuran’da faizle ilgili 4 ayet vardır. Bunlar da faizi tanımlamaz. Mesela Diyanet işleri faiz konusunda bir fetva vererek faizi Kuran’da olmayan bir şekilde tanımlar.

Zekat Kuran’da devlete verilen vergi demektir. Böyle bir şey artık olmadığı için gölge Kuran zekat’ı fakirlere verilen sadaka olarak tanımlamıştır. Demek ki ulemanın gölge Kuran’ı gerçek Kuran’ın zekat tanımını değiştirmiştir. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Sabit tutulan metinler kuramı: Özet

1. Metin yazılır.

2. Metin yazanlar metnin sahipleridir. Din bağlamında sabit metnin sahibi egemen güçtür.

3. Metnin sahipleri metni sabit tutma kararı alırlar.

4. Metin sabitlenir.

5. Egemen güç sabit tutulan metni bir ruhban sınıfa emanet eder. Ruhbanlar egemenlerin adamıdır.

6. Metin eskir. Yeni buluşları açıklayamaz.

7. Ruhbanlar sabit metne yorum yazarlar. Yorumlarıyla sabit metnin içini boşaltırlar. Bir gölge metin yaratırlar. Asıl metnin otoritesi gölge metne geçer; yani ruhban sınıfa geçer. Gölge metnin sahipleri ruhbanlardır.

8. İçi boşaltılan metin dinin sembolü olur. Artık tek değeri sembol olmasıdır. İçeriği anlamsızlaşır.

9. Ruhbanlar kendi hiyerarşilerini kurarlar ve güçlenirler. Ruhbanların tek amacı hiyerarşide yükselmek ve daha çok rütbe ve otorite kazanmaktır.

10. Ruhbanlar eğitimi ele geçirirler. Giderek güçlenirler. Ruhbanların hiyerarşisi yeteri kadar güçlenince kendisini besleyen egemen güce kafa tutmaya başlar.

Bütün bunları yaptıran güç sabit tutulan bir metinden kaynaklanmaktadır.

 

Gölge Kuran

Faiz konusunda Diyanet’in son fetvası, İslam’ın sahipleri olduklarını iddia eden ruhbanların, ne kadar sahtekar, yalancı, alçak, insanlık müsveddesi yaratıklar olduğunu gösteriyor.

Osmanlı döneminde de, Diyanet’in atası olan Şeyhülislam, Padişahın istediği fetvayı verirdi. Diyanet Şeyhülislam’ın kurumsallaşmış halidir. Değişen bir şey yok, devletin beslemesi ruhbanlar devlet politikalarını Kuran’dan yansıtarak resmileştiriyorlar. Sipariş üstüne fetva veriyorlar.

 * * *

Faiz konusunda Diyanet aklımızla alay eden açıklamalar yapmış.

Her şeyden önce, Kuran bugün bildiğimiz kurumsal faizi yasaklamaz. Faizin yasak olduğu bu sahtekar ruhbanların uydurmasıdır. Daha detaylı olarak aşağıda bahsedeceğiz.

 * * *

Diyanet ne demiş?

“Faiz getirisi elde etmek amacı taşımadığı” için TOKİ sosyal konut projelerinde kullanılan kredi faizleri haram olmazmış.

Fetvayı veren Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu imiş.

Soru sormuşlar bu kuruma:

“TOKİ’nin sosyal konut projesinin dinî hükmü nedir?”

Herhalde, soruyu soranlar, “TOKİ’den ev alırsak faizle ev almış oluyoruz; faizle ev aldık diye cehennemde yanar mıyız?” diye sormak istemişler. “Bu dünyada ev sahibi olalım derken cehenneme odun olmayalım” diye düşünmüşlerdir. Bu sorunun cevabını da devletin bir kurumunda çalışan bazı bürokratların verebileceğine inanmışlar. Batılın egemenliği bu kadar yaygınlaşmış mı?

Banka ile olan her ilişkilerinde faize bulaşan insanlar, ev alırken faize bulaşmaktan korkmuşlar.

İşin ciddiyeti şimdi anlaşıldı!

Devletin çok sevdiği bazı şeriatçı tarikatlar, halka “TOKİ’den ev almayın; faizle ev almış olursunuz cehennemde yanarsınız. Bizim tarikatın yaptırdığı helal evlerden alın direk cennete gidin” diye propaganda yapmış anlaşılan ve halkın TOKİ evlerine olan isteği azalmış. Bunun üzerine Diyanet işe el atmış ve “TOKİ faizi helaldir; hiç korkmadan TOKİ’den ev alabilirsiniz” diye fetva yayınlamış.

Araplaşan —Araplaştırılan— halk, artık tamamen batıla inanıyor; evini bile Arapların faiz anlayışına göre alıyor veya almıyor. İnşaat ve müteahhitlik ile dinin bir ilişkisi olmadığını göremiyor. Bu ülkede inşaatların ve bankacılık işlemlerinin devletin koyduğu kurallara göre yapıldığını, Kuran’ın koyduğu kurallara göre yapılmadığını anlayamıyor veya bilmiyor. Bu kadar düşmüşüz yani.

 * * *

“TOKİ’nin sosyal konut projesinin dinî hükmü nedir?”

Çok ilginç bir soru değil mi? İnşaat yapmanın nasıl bir dinî hükmü olabilir? Devletin bir kurumu halk alsın diye ucuz konut inşa ediyor. Bunun dinle, İslam’la, şeriatla ne ilgisi olabilir? Bu insanlar iyice sapıtmış. Şeriat çoktan gelmiş de haberimiz olmamış.

Diyanet’in fetvası ne diyor?

“İslam’da faiz kesin olarak haramdır. Faiz almak da faiz vermek de caiz değildir.”

Diyanet yalan söylüyor. Bu doğru değil.

Tabii Diyanet derken, bu fetvaları bir tüzel kişilik olun “Diyanet” yazmıyor, o kurumda çalışan insanlar yazıyor. Kimdir bu insanlar?

Bu insanlar okulcu doktorlardır.

Eskiden bunlara Skolastikler denirdi. Okulculuk dünyanın en eski mesleğidir. Çok çeşitli doktorlar vardır. Bu fetvaları yazanlar teoloji doktorlarıdır. Daha bilinen adıyla ilahiyatçı.

Bunlar Türkiye’ye veya İslam’a has bir meslek grubu değildir. Skolastikler, yani okulcu doktorlar, aşağılık bir insan türüdür. Sırma işlemeli cüppe ve çakma sarık gibi otorite sembollerini giyinerek ve zırhlı Mercedes’lerinin penceresini açıp halka “tutumlu olun, israf yapmayın” diye öğütler vererek halka itibarlı ve saygıdeğer görünen bu kibirli insanların aşağılık ve alçak profesyoneller olduğunu söylüyoruz. Egemen güçler için çalışıp halkı aldatan bu aşağılık insanlara başka ne diyebiliriz?

Sipariş üzerine fetva yazan bu profesyonel yalancıları başka nasıl tanımlayalım?

 * * *

Bir Katolik rahip ile bir İslam ruhbanı arasında hiçbir fark yoktur.

 * * *

Bu profesyonel doktorların işi kutsal olarak tanımladıkları bir kitabı zamana uydurmaktır.

Kutsal kitap denen şey sabit tutulan bir metindir. Bu metnin kelimeleri ve cümleleri değiştirilemez. Fakat 1.400 sene önce yazılmış bir metnin güncel konulara uyarlanması gerekir. Bu işi yapacak olanlar da bu profesyonel laf ebeleridir. Okulculuk ustalık ister. Laf ebeliği deyip geçmeyin. Lafları öyle evirip çevireceksiniz ki kutsal metinde “ak” kelimesinin “kara” anlamına geldiğini söyleyeceksiniz ve insanları buna inandıracaksınız.

Kutsal metninin metni değiştirilemez ama anlamı değiştirilebilir. Bu sahtekar ruhbanların işi yorum yazarak —yani fetva vererek— kutsal metne istedikleri anlamı vermektir.

Bütün mesele tanımlama gücünün kimde olduğudur.

Peygamber yaşarken tanımlama gücü peygamberdeydi çünkü Kuran’ı o seslendiriyordu. Yani tanımlamaları o yapıyordu. “Domuz eti yemeyin” bir tanımlamadır. Peygamber’in kayıtsız şartsız tanımlama gücü olduğu için hiçbir gerekçe göstermeden böyle bir tanımlama yapabiliyordu. Peygamber’in takipçileri de onun tanımlamalarını kabul ediyorlardı.

Peygamber öldükten sonra tanımlama gücü halifelere geçti. Onlar da Kuran’ı kitaplaştırmak adına kendi siyasi amaçlarına uygun bir metin yazıp onu kitaplaştırdılar.

Halifelik dönemi bitince her kutsal kitabın etrafında oluşan bir profesyonel ruhban sınıf Kuran’ın etrafında da oluştu. Tanımlama gücü şimdi bunlara geçti. Kendi kendilerine yok fıkıhçı yok mıkıhçı diyerek ünvanlar verdiler ama aslında bunlar profesyonel laf bükücüler yani okulcu teoloji doktorları idiler. İşte bunlar Kuran’ı yorumlayarak yeni bir “gölge” Kuran yarattılar.

Kuran’da yazılanlar değil bu sonradan tanımlanmış gölge Kuran’da yazılan tanımlamalar artık geçerlidir. Bu durumu anlamak çok önemlidir.

Bu İslam ruhbanları Kuran’da yazılmayanlardan bir Kuran üretmişlerdir. Kuran’da yazılı olsaydı bu ruhbanlara ne gerek vardı? Onlar şöyle bir masal anlatırlar: biz Kuran’ın gerçek anlamını yorumluyoruz. Sahtekarlıklarını böyle gizlemeye çalışıyorlar. Yaptıkları ise, Kuran’da olmayan şeyler tanımlamak ve bu tanımlamaları Kuran’ın gerçek anlamı gibi satmaktır. Buna da sahtekarlık denir.

Faiz konusunda Diyanet’in yaptığı da budur: Laf oyunları ile faiz’i sakıncasız hale getirmek.

Kuran’da kurumsal faiz (bugün anladığımız anlamda faiz) yasaklanmamıştır.

Fakat İslam dini Kuran’a dayalı değildir; ruhbanların yarattığı gölge Kuran’a dayalıdır.

Tekrar söyleyelim: Bu profesyonel doktorlar; profesyonel laf bükücüler; profesyonel laf ebeleri; İslam’ın ruhban sınıfı, kendi Kuran’larını yazmışlardır.

 * * *

Faiz güzel bir örnektir.

Bin sene önce tanımlama gücü bu ruhbanlara geçince bunlar Kuran’da ki dört faiz ayetini okuyup “Kuran faizi haram olarak tanımlamıştır” diye bir yorum yapmışlar. Bu yorum zamanla dogmalaşmış ve bu doktorların yazdığı gölge Kuran’a girmiş ve resmi dogma olmuş ve kemikleşmiş.

Akademik okulculuk, askeriye gibi hiyerarşiktir. Sonraki kuşaklar yerleşmiş ve dogmalaşmış bir tanımlamayı sorgulayamaz. Hiçbir ruhban Kuran’daki faiz ayetlerini okuyup “Kuran faiz haramdır demiyor ki” diyemez. Derse meslekten atılır. En azından marjinalleştirilir.

Bin sene önce ruhban sınıfın yaptığı faiz haramdır tanımlaması artık sorgulanamaz. Ama biz maaşlı ruhbanlar olmadığımız için sorgulayabiliriz. Açıp Kuran’a bakıyoruz ve görüyoruz ki, Kuran’da bahsedilen faizin bugün anladığımız faizle ilgisi yok.

Devam edelim.

Diyanet’in paralı ruhbanları demiş ki: “İslam’da faiz, kesin olarak haram kılınmıştır.”

Yalan.

Kuran’da bulunan dört faiz ayeti tefecilikten bahsediyor. Faizden değil. Üstelik Kuran “faiz” nedir tanımlamıyor. Faiz neden yasaklanmış açıklamıyor, bir gerekçe göstermiyor. Peygamber’in mutlak tanımlama gücü var ve böyle bir tanımlama yapılıyor.

Diyanet bürokratları devam ediyor:

“Bir zaruret bulunmadıkça faiz almak da vermek de caiz değildir.”

Caiz değildir, uygun değildir demektir. Neye uygun değilmiş? Kuran’a uygun olabilir veya olamaz.

Zaten bu da yalan.

Kuran’da “bir zorunluluk varsa faiz alıp verebilirsin” diye bir istisna verilmemiş. Bu Diyanet ruhbanlarının bir başka uydurması.

Nasıl olsa kimse Kuran’ı açıp okumaz diye “faiz” kelimesini işlerine geldiği gibi tanımlıyorlar ondan sonra da kendi tanımlarının Kuran’ın tanımı olduğunu iddia ediyorlar.

Bu okulcu sahtekarların hep kullandıkları bir yöntemdir. Kendi otoritelerini Kuran’ın üstünde tutuyorlar.

Palavraya bak:

“İş kurmak veya genişletmek; ev, araba satın almak üzere kişi, kuruluş veya bankalardan alınan faizli krediler de bu kapsamdadır ve caiz [uygun] değildir.”

Yalan!

Kuran’da kurumlar faiz veremez diye bir kural yok. Kuran’da kurumlardan faiz karşılığı borç almak yasaklaması yok. Nasıl olabilir ki? O zaman zaten borç veren kurumlar, yani bankalar yok; bugün bildiğimiz finans sistemi yok.

Üstelik, faiz finans sisteminin temelinde vardır. Faiz, kiraya verilmiş paradan alınan kiradır. Bunda ne kötülük olabilir ki? Para kiralamak suç ise, hem de cehennemlik bir suç ise, evini para karşılığı kiraya vermek de cehennemlik bir suç olurdu çünkü para kiralamakla gayrimenkul kiralamak arasında hiçbir fark yok.

Yani Diyanet’in paralı ruhbanlarının ve profesyonel laf ebelerinin sorgulamadan kabul ettikleri “faiz haramdır” dogması Kuran’da yoktur. Faizin uygunsuz olduğunu İslam’ın sahipleri olduklarını iddia eden yorumcular uydurmuşlardır.

Kuran’ın yasakladığı, paradan alınan kira değil, tefeciliktir.

Gayrimenkul kiralama benzetmesini kullanırsak; Kuran’ın karşı çıktığı, aylık 100 dinar değeri olan bir kulübeyi günlük 100 dinar ile kiraya veren ve bu yolla çaresiz insanları sömüren Arap tefecilere karşı getirilmiş bir yasaklamadır.

Ruhban yorumcular bin sene önce faizi yasaklamışlar ama faiz ekonomik hayatın bir gerçeğidir. Faizsiz finans olmaz.

Bu laf ebeleri faizi yasaklamışlar ama şimdi modern gerçeklerle karşılaşınca bir istisna yaratıp bu istisna için faizin yasak olmadığını söyleyecekler. Yani laf cambazlığı yapacaklar.

“TOKİ aracılığı ile devreye alınan son uygulama ise devletin, alt veya orta gelirli vatandaşlarına yönelik olarak ürettiği bir sosyal konut projesidir.”

“Bu projede, peşinat haricindeki tutar, kamu bankaları vasıtasıyla kredilendirilmekte olup devletin söz konusu borçlandırmaktaki amacı, faiz geliri elde etmek değil, aksine ödeme güçlüğü içindeki vatandaşlarının ev sahibi olmalarına yardımcı olmaktır.”

Demek ki, burada bir kurum yani bir banka, devlet garantisi altında, vatandaşa borç para veriyor. Hiçbir banka hayır olsun diye kira almadan (faiz almadan) para kiralamaz. Banka hayır kurumu değildir. Banka para kiralayarak para kazanır.

Diyanet ne diyor? Bu borç ve faiz iyilik amaçlı olduğu için, Diyanet’e göre, uygundur. Fakat Kuran’da, böyle amaca bağlı bir istisna yoktur. Kuran, “eğer aldığınız faiz ile hayırlı bir iş yapacaksanız, faiz helaldır” demiyor. Yok böyle bir şey. Diyanet resmen yalan söylüyor. Kuran adına konuştuğunu iddia ediyor ama Kuran’da olmayan masallar uydurup satıyor.

Tefeci aldığı aşırı faizi, kendi kullanmayıp fakirlere dağıtacak olsa, yani faizi “iyilik amaçlı” kullanacak olsa, “faiz uygundur” diye Kuran’da bir istisna belirtilmemiş. Zaten Kuran bir hukuk kitabı değildir. Kuran’dan hukuk çıkarmaya çalışanlar kendi tanımlamalarını yapıp Kuran’a mal etmeye çalışıyorlardır.

Diyanet laf cambazlığı yapıyor.

Kendisinin uygun bulduğu şeyleri, Kuran’ın sözü gibi satıyor.

Diyanet halkın cahilliğine güveniyor. Ruhbanların en eski sahtekarlığıdır bu. Halkı bilinçli olarak cahil bırakırlar sonra da cahil halka istedikleri tanımlamayı kutsal kitabın tanımlaması diye satarlar. Diyanet’in yaptığı da budur.

Diyanet’in TOKİ fetvasının son paragrafı da şöyle:

“Bu itibarla, devlet TOKİ’nin bu uygulamasında başka bir yolla konut alma imkanı tanımadığından, belirtilen niyetler ve amaçlar doğrultusunda söz konusu projeden yararlanmak caizdir.”

Çocuk mu kandırıyorsunuz? Devlet size faiz kullanmaktan başka yol bırakmadığı için faiz kullanmak caiz olmuştur. Mantığa bak?

Ama evet çocuk kandırıyorlar. Din zekaları 5 yaşında kalmış insanları kandırıyorlar. Kuran kurslarında akıllarını çürüttükleri insanları kandırıyorlar. İmam okullarında akıllarını bunlara ipotek edip şeyhlerinin her söylediğine inanmaya hazır kandırılmaya hazır insanları kandırıyorlar.

Bir devlet kurumunda çalışan maaşlı ruhbanların, din tacirlerinin, bürokratların bir devletin bir inşaat projesini faizden muaf olarak tanımladıkları için bu din tacirlerine inanan insanlara ne diyebiliriz ki?

Kuran’da kurumların bireylere para kiralamaları ve kira (faiz) almaları yasaklanmamıştır.

 * * *

Aslında önemli bir konu çünkü Kuran diye bilinen ve sabit tutulan ve kutsallaştırılmış bir kitap olduğunu görüyoruz. Çünkü bu kitabı bir kitap olarak elimize alıp tutabiliyoruz. Ondan Kuran deyince bu kitabı anlıyoruz. Faizi yasaklayanın bu kitap olduğunu zannediyoruz.

Ama bu kitabın içeriğinin hiçbir değeri kalmamıştır. Çünkü bu kitabın sahipleri yani İslam ruhbanları, alternatif bir Kuran yazmışlardır. Bu kitaba gölge Kuran diyoruz. Gölge Kuran akademik bir metindir çünkü bu akademik okulcu doktorlar tarafından yaratılmıştır.

Gölge Kuran ruhbanların yarattığı ve sadece kendilerinin bildiği görünmeyen gizli bir kitaptır.

Ayrıca bu Kuran’a has bir durum değildir. Bu profesyonel doktorlar aynı bir leşe üşüşen akbabalar gibi nerede bir sabit tutulmuş bir metin görseler oraya üşüşürler.

Faiz kavramı, bu gölge Kuran’ın gerçek otorite olduğunu ispatlıyor. Çünkü insanlar gerçek Kuran’da yazana değil gölge Kuran’da yazdığı söylenenlere inanıyorlar. Söyleyen kim? Ruhbanlar.

İşte, Diyanet ve Diyanet’ten maaş alan ruhbanlar, gerçek Kuran’ı hiçe sayarak, kendi faiz anlayışlarını tanımlayabiliyorlar ve Kuran’ın kendilerinin uydurduğu bu sahte faiz kavramını desteklediğini söyleyebiliyorlar.

Notlar:

Diğer faiz yazıları.

Din İşleri Yüksek Kurulu, TOKİ tarafından uygulanan “Sosyal Konut Projesi”yle ilgili görüşü üzerine çıkan haberlerle ilgili açıklama yaptı

Aynı lafları tekrarlamışlar. Faiz haramdır ama faizi iyi bankalar veriyorsa haram değildir. Kimi kandırdıklarını zannediyorlar acaba.

Konular – 1

Yazılarım hakkında genel bir özet yazmak istedim.

Konulara bakalım: Kozmoloji, din, ezan, Newton kültü, eğitim, tüzel varlıklar, mikrobiyom, ölüm, toplumsal konular, bireyin şahsi sınırları, kadınlar ve Cavendish deneyi.

Kozmoloji

Kozmoloji konusu var. Ben kozmoloji araştırması yapmıyorum. Kozmolojinin bir aldatmaca olduğunu söylüyorum. Yaratılış masallarını eskiden din doktorları yazarmış, şimdilerde felsefe doktorları yazıyor. İnsanlar ya aldatılmaktan memnunlar veya işi ciddiye almıyorlar. Hiç kimse kozmologların uydurduğu martavalları sorgulamıyor. Sorgulamaya vakitleri yok. Herkes geçim derdinde. Veya kozmolojinin bir bilim olduğu propagandasına inanıyorlar.

Din

Din konusu var. Din de bir aldatmaca. Çok hassas bir konu. Dini eğitim veren okullarda 2018-19 yılında yaklaşık 1 milyon 300 bin çocuk okuyormuş. Bunların dünya görüşü 7. yüzyıl Arap Bedevi kültürü ve değerleri ile oluşuyor ondan sonra modern Türkiye Cumhuriyetinde yaşamak zorunda kalıyorlar ve uyumsuz insanlar oluyor. Cumhuriyeti devirmek için gizli veya açık komplolara katılıyorlar veya destek veriyorlar. Bu konuda yazmanın sebebi ne olabilir? Bu neo-bedevilerin, Arap bozuntularının örgütlenmiş bir ordusu var. Devlet desteği de bunların yanında. Bu örgütlenmiş yobazların dinle ilgisi yok. Bunlar politik güç peşinde. Rejim değişikliği peşinde. Osmanlı’dan beri ülkeyi bölmek isteyen emperyalist güçler hep bunları kullanarak ülkede operasyon yapmışlar. Benim bunlarla uğraşmaya enerjim yok. Ben temel bir soru soruyorum, din konusunda: vahiy olmuş mu olmamış mı? Vahiy nasıl kitaplaşmış? Tarihe baktığımızda Kuran’ın da aynı İncil gibi sonradan yazıldığını görüyoruz. Vahiy olayını destekleyen Kuran’ın kendi sözünden başka hiç bir delil yok. Vahiy ben tanrının sözüyüm diyor. Buna sorgulamadan inanan milyonlarca insan var. Türkiye’yi geri bırakan tek etken dindir. Bu kesin bilgi. Ama din Türkiye’nin en büyük sektörlerinden biridir. Topluma entegre olmuş büyük bir sektör. Dine böyle bakmak gerekir.

Ezan

Bir de sanki din gibi görünen ezan konusu var. Ezanın din ile bir ilgisi yok. Toplumsal ve siyasi bir propaganda. Ezan yukarda bahsedilen bedevi mağara adamlarının Türk mahallelerini Araplaştırma aracıdır. Camiye giden 10 kişi; ezan okunuyor 10 bin kişi için. Bu siyasi değil de nedir? Peki ezan konusunda yazmanın hedefi nedir? İnsanlar ezanın ne olduğunu anlayıp ezana karşı mı çıkacaklar? Olacak şey değil. Halkın çoğunluğu ezanı duymuyor bile. Kadınlar ezanı, günlerini belirli vakitlere ayıran faydalı bir alarmlı saat olarak görüyorlar. Kadınlar için ezan okunmuş veya çan çalmış hiç farketmez. 40 bin kişilik ilçede camide sürekli olarak 5 vakit namaz kılan insanların sayısı iki elin parmaklarını geçmezken günde 5 defa bütün ilçe Arapça hoparlörlere bağıran bir Arap bozması tarafından Arap sömürgeciliğinin bu propagandasına maruz bırakılıyor. Ne kadar absürt bir şey. Üstelik ezanı Türklüğün bir sembolü yapmaya çalışan devlet büyüklerimiz var. Peki ne yapılmalı? İnsanlarla konuşmalı. Ama hiç namaz kılmayan camiye sadece caminin helasını kullanmak için giden birisi bile ezan konusu açılınca ezanı müdaafa eder. Mahalle baskısı o kadar güçlüdür ki, kimse ezanı sorgulayıp dini eleştiriyor gibi gözükmek istemez. Böyle garip bir durum var. Ben anlayamadım.

Newton kültü

Diğer bir aldatmaca da Newton kültü aldatmacasıdır. Dünyayı kim yönetiyor? Kimisi dünyayı belli iki üç ailenin yönettiğini söyler. Kimisi küresel tekellerin dünyayı yönettiğini söyler. Ama insanların aklını programlayan ve nasıl yaşayacaklarını belirleyenler okulcu alim doktorlardır. Eskiden bunlara skolastikler denirdi. Bunların iki türü vardır. Biri teoloji doktorları, veya din doktorları. Diğeri felsefe doktorları. Bunlar birbirlerine düşman gibi görünür çünkü ikisi de öğrenci pazarından kendilerine mürit toplamak için yarış halindedirler. Yaratılış masallarını bunlar yazar. Kozmoloji masallarını bunlar yazar. Uydurdukları bir sürü saçmalığı bilim diye bize yutturmaya kalkarlar. Bunlar egemen güçler tarafından desteklenir. Egemen güçler için çalışırlar. Kafanızı, aklınızı şekillendiren bunlardır. Okulcu doktorların yarattığı en büyük efsanelerden biri de Newton kültüdür. Newton kültü nedir? Bu kült Newton’un güç diye bir şey bulduğunu ve bu gücü kullanarak gezegenlerin yörüngelerini hesapladığını söyler. Burdan başlayarak Newton’u tanrılaştırır. Newton kültü bir İngiliz propagandasıdır. Newton kültü doğayı madde denen bölünemez parçalardan meydana geldiği doktrini üzerine kurmuştur. Bu doktrin dünya çapında bütün okullarda çocuklara tek doğru doğa modeli olarak öğretilir. İnsanlar Newton’un bu materyalist doktrinini gerçek doğa diye öğrenirler. Doğayı madde olarak algılamayı öğrenirler. Bu da aynı din gibi insanlara okült ve sahte bir doktrini tek gerçek doğru olarak dayatan bir öğretidir. Ne yapmalı? Nasıl ki İslamı savunan bir bedevi yobazları ordusu varsa Newton kültünü savunan bir okulcu doktorlar ordusu vardır. Bu doktorlar günümüzde kendilerine fizikçi derler ve Newton’un maddeci doktrinlerini savunurlar. Yani gerçeği öğrenmekte ve doğayı anlamamıza karşı çıkan bu felsefi yobazlar ordusudur. Ne yapmalı? Newton’un kitabını açıp okumalı ve Newton’un yaptığı hesaplarda aslında güç kavramını kullanmadığını göstermeli. Bunu yaptık. Gösterdik. Göstermeye de devam edeceğiz.

Eğitim

Kozmoloji, din, ezan ve Newton kültü konularına baktık. Daha bitmedi. Eğitim konusu var. Okullar yukarda bahsedilen okulcu doktorların üreme, yaşama ve çalışma alanlarıdır. Bütün okullar kapanmalıdır. Eğitim de din gibi kadim bir sektördür. Topluma entegre olmuştur. Beraber yaşamak zorundayız.

Tüzel varlıklar

Ana konulardan biri de tüzel varlıklardır. Tüzel varlıklar canlı varlıklardır. İnsanlık tarihi bireyin tüzel varlıkla mücadelesinin tarihidir. Birey hep kaybeder. Hep kaybetmeye mahkumdur.

Mikrobiyom

Bireyden behsetmişken, mikrobiyomdan de bahsetmeden olmaz. İnsan vücudunun bir ortakyaşam organizması olduğunu biliyoruz artık. O zaman bireyi yeniden tanımlamamız gerekiyor. Hür irade konusuna yeniden bakmamız gerekiyor.

Konuların ortak noktası var mı?

Peki bütün bu konuların ortak bir noktası var mı? Olmalı değil mi? Yoksa bu konular neden benim ilgimi çeksin ki?

Ölüm

Ölüm konusu var. Yaşamın bir parçası olarak görmek lazım. Bir dönüşüm olarak. Aslında ana konumuz dünyanın nasıl çalıştığını anlamaksa o zaman ölümü anlamaya çalışırak da bazı şeyler öğrenebiliriz.

Toplumsal konular

Toplumsal konular var. Neden bu kadar çirkinlik var? Neden bu kadar ilkellik var? Neden bu kadar gürültü kirliliği var? İnsanlar neden herşeyi olduğu gibi kabul ediyorlar? Neden sokakların sahibi sokak köpekleri de insanlar değil? Ülke çapında neden günde beş defa adamın biri hoparlörleri açıp Arapça bağırır? Hiç bir işlevi olmayan bu ritüel neden uygulanır?

Bireyin şahsi sınırları

Bireyin şahsi sınırları var. Bu sınırlara neden saygı duyulmaz? Bu sınırlar ülkeden ülkeye değişir. Ülkemizde nerdeyse şahsi sınırlara saygı yok gibidir. Bireyin hakları ve görevleri.

Kadınlar

Kadınlar konusu var. Kadınların bin yıl süren kölelikten kurtulma savaşları. Türk kadının türbanla imtihanı. Kadının türban dahil herşeyi modaya çevirmesi.

Cavendish deneyi

Bir de Cavendish deneyinin tekrarlanması projesi var.

Bütün bu projeler bir hayata sığmaz gibi görünüyor. Birini seçip ona odaklaşmak gerekiyor. Yazı tura mı atsam acaba??

Notlar:

— Yazdığım konularla ilgili daha önceki yazılarım:

Lüzumsuz şeyler bunlar

Dipsiz kuyuya atılan boş laflar

Kozmos evren değildir

Kozmos-Çiçeği

Din de bilim de insanları aldatıyor. Bu o kadar açık ki. Ve aldatanlar aynı insanlar: Felsefe Doktorları ve Teoloji Doktorları. İsmleri değişik olsalar bile bunlar aynı meslektendirler. Bunlar profesyonel okulcu doktorlardır

Bu bağlamda “bilim” dediğim kozmoloji gibi bilim diye satılan sahte bilimlerdir.

Evet, kozmolojiye yakından bakalım. İnsanlar bütün evrenin “Big Bang” adı verilmiş bir patlama ile başladığına inandırılmışlar. Bu yaratılış masalını anlatanlar da Felsefe Doktorları. Yani skolastikler. Türkçesini söyleyecek olursak, okulcular.

Kurgu olduğu bu kadar açık olan bir masala insanlar nasıl inanıyorlar? İnanmak istiyorlar, herhalde ondan.

Big Bang masalına inanan insanlar, Big Bang masalını dikkatlice inceledikten sonra ona inanmayı seçmiyorlar; Felsefe Doktorları’nın otoritesini kabul ettikleri için, sorgulamadan inanıyorlar.

Aynı şey din için de geçerli. İnsanlar Kuran’ı okuyup anlayıp İslam’ı seçmiyorlar. Mahalle baskısı ve devlet baskısı ile doğuştan İslam dinine kaydoluyorlar. Kuran’ı okuyup anlayan zaten dinden çıkıyor.

Bize ilkokuldan profesyonellere körü körüne, sorgulamadan inanmamız aşılanır. Hayatımıza ilk giren profesyonel öğretmendir. Hayatımıza giren diğer profesyoneller arasında avukatlar, doktorlar, akademikler sayılabilir. Hatta askerler ve politikacılar bile profesyonel sınıfa dahil edilebilir. Bunların hepsi insanları müşteri olarak görürler. Onlar için önemli olan, uzun yıllar okuyup öğrendikleri bir kitap bilgisini dış dünyadan gizlemek ve perakende olarak satmaktır.

Bu yazıda bizi ilgilendiren akademik profesyoneller olduğuna göre onlara bakalım. Akademik profesyonellere “doktor” denir. Doktor, doktrini öğrenmiş ve onu yeni gelen nesillere öğretmek için lisans verilmiş profesyonel kişi demektir. Bunlar bilim adamı değildir çünkü doktrini sorgulayamazlar, sadece öğretebilirler. Halbuki bilim adamı rütbesini kazanabilmek için her doktrini sorgulamakta serbest olunmalıdır. Akademik doktorlar ikiye ayrılır: Felsefe Doktorları ve Teoloji Doktorları.

Bu profesyoneller doktrinin sahibidirler. Doktrin üzerinde tekelleri vardır. Dışardan hiç kimse bunların sahiplendiği doktrini eleştiremez.

19. yüzyıla kadar yaratılış masalları yazma işi Teoloji Doktorlarının tekelinde idi. Bunlar binlerce yıl bize dünyanın evrenin merkezinde sabit olduğunu söylediler. Bunun aksini iddia edenleri direk cehenneme yolladılar. İşkence ettiler. Meydanlarda canlı canlı yaktılar. Buna Avrupa medeniyeti denir.

Foyaları meydana çıkınca Teoloji Doktorlarının karizmaları çizildi ve artık kimse dünyanın evrenin merkezinde sabit olduğuna inanmaz oldu. Madara oldular. Otoriteleri kalmadı.

Bu otorite boşluğunu, Teoloji Doktorları’nın akademik kuzenleri Felsefe Doktorları doldurdu. Böylece yaratılış masalları yazma işi Felsefe Doktorlarına geçti.

Teoloji Doktorları kutsal kitaplarında bahsedilen yaratılış hikayelerini alıp, yorumlayıp, güncelleyip ve de kutsallaştırıp piyasaya sürüyorlardı.

Felsefe Doktorlarının yöntemi daha değişikti. Onlar masallarını kutsal kitaplardan almadıklarını fakat bilimsel yollarla keşfettiklerini söylüyorlardı. Kendilerine de Felsefe Doktoru değil, bilim adamı ve fizikçi diyorlardı.

Halkın kozmoloji masallarına ihtiyacı vardır. İnsan aklı boşluktan, belirsizlikten ve bilinmezden nefret eder. Nerede olduğunu bilmek ister. Bu konularda otorite sahibi birilerinin ona evrendeki yerini ve koordinatlarını söylemesini ister.

Yani kozmolojinin ve dinin insan toplumunda çok önemli bir işlevi vardır. Kozmoloji bugün dinin eski işlevini görmektedir. Bu da insanlara uzay ve zamanda nerede olduklarını söylemektir.

Bilinmeyen ve bilinemez bir evren çoğu insanı korkutur. Bu sebepten insanlar, kapalı ve sonlu bir evren içinde yaşadıklarına inanmak isterler. Ama ne yazık ki evren, ucu açık ve bilinemezdir.

Ne yapmalı?

Çok basit.

Kapalı bir evren yaratmalı. Bu kapalı ve bilinebilir evrene “kozmos” denir.

Bu kozmosu yaratanlar tabii ki Felsefe Doktorlarıdır. Yani kendilerine fizikçi ve kozmolog diyen okulcu profesyonellerdir.

Kozmos nedir? Kozmos, Felsefe Doktorlarının icadıdır ve onların malıdır. Kozmos, bütün evren değildir. Kozmos evrenin bir parçasıdır. Fizikçilerin özenle seçtiği bir parçadır. Neden özenle? Çünkü dikkat ederseniz kozmos, Felsefe Doktorlarının, çağın teknolojisi ile bilebilecekleri ile sınırlı olan bir kapalı sistemdir. Günün en gelişmiş teleskopları nereye kadar görebiliyorsa kozmosun sınırı orası olarak tanımlanır.

Kozmos aynı zamanda matematik ile incelenebilmelidir. Bu konuda kozmos fizikçilerin bildikleri matematiğe ve bildikleri fizik kanunlarına uyan bir kapalı sistem olarak tanımlanır. Yani kozmos hiçbir zaman fizikçilerin bildikleri matematiğin seviyesini aşamaz. Mesela, 17. yüzyılda Kepler gezegenlerin yörüngelerini kağıt üstünde tüy kalemle hesaplıyordu. Bir gezegenin yörüngesini hesaplamak sayfalar alıyordu. Kepler’in elindeki teknoloji oydu. Bugün gezegenlerin yörüngeleri bilgisayarda Kepler’in hayal edemeyeceği hassasiyette hesaplanabiliyor. Günümüzün kozmosu da fizikçilerin ellerindeki en son teknolojiler ile incelenebilecek zorlukta bir kapalı sistem olarak tanımlanır. Kozmosun karmaşıklığı hiçbir zaman Felsefe Doktorlarının güncel teknolojilerini aşmaz. Aşsa bilinemez olurdu.

Kozmosun bilinmeyen bazı detayları olabilir fakat bir bütün olarak kozmos bilinebilir bir kapalı sistem olarak tanımlanır ki fizikçiler bu sistem ile oynayabilsinler.

Öyleyse fizikçiler evrenin bir parçasını bilinebilir bir kapalı sistem olarak tanımlıyorlar. Bu tanımlanmış kapalı sistemi kozmos denir. Evren değil. Dikkat edin, fizikçiler kozmos ve evren kelimelerini eşanlamlı olarak kullanırlar. Çünkü onların niyeti kozmos olarak tanımladıkları evrenin bir parçasını evrenin tümü olarak satmaktır.

Sahtekarlığı anladınız değil mi?

Fizikçiler, evrenin sadece bir bölümünü kesip bir kozmos tanımlıyorlar sonra da bu kozmosu bütün evren diye pazarlıyorlar.

Kozmos bütün evren değildir. Kozmoloji bütün evreni incelemez. Bütün evren bilinemez. Kozmos fizikçilerin uydurduğu evreninin bilinebilir bir parçasıdır. Bütün gözlemler astronomi gözlemleridir. Astronomi gözlemleri kozmoloji yani bütün evren hakkında bilgi içermezler.

Kozmosu bütün evren diye satan bu sahtekarlara neden inanalım?

 

Nobel fizik ödülü yanlışlıkla edebiyatçıya verilmiş…

Ne kadar saygıdeğer ve tonton bir bilim adamına benziyor değil mi? Bu adam şarlatan olabilir mi?

Peebles
Jim Peebles. 2019 Fizik Nobel’ini kazanan kozmolog.

Dünyanın en prestijli üniversitelerinden birinde çalışıyor. Ama bu adamın ortaçağa kadar uzanan akademik ataları da, ki biz onlarla “skolastikler” diye alay ediyoruz, aynı derecede saygıdeğer ve oturaklı insanlardı.  Çağdaşlarına saygıdeğer ve inandırıcı gözüküyorlardı. Onların saygıdeğerliği bir teleskop tarafından alaşağı edildi. Kendi sahtekarlıkları açığa çıkmasın diye Galileo’nun teleskopundan aya bakmak istemediler. Çünkü ayın yüzeyinin pürüzsüz ve kusursuz olduğuna inanıyorlardı. Aristo öyle demiş diye bunlar da sorgulamadan inanmışlardı. Foyaları meydana çıkınca alay konusu oldular.

Avrupa okulculuğu “Bilimsel Devrim” diye bir tarihsel kurgu uydurdu. Avrupa’da okulculuğun bittiğini ve halkın uyandığı propagandasını yaydılar. Peki skolastikler dediğimiz bilgi düşmanı okulcu sahtekar şarlatanlar nereye gitti? Yeryüzünden yok mu oldular? Hayır. Sadece isimlerini değiştirdiler. Eskiden Aristo’nun kitaplarını kutsal doktrinleri yapmışlardı; Aristo’ya yorum yazarak akademik kariyer merdivenlerini tırmanıyorlardı. Sonra hepsi Newtonca oldular ve Newton’u kutsallaştırıp ona yorum yazmaya başladılar. Sonra okulculuğa Einstein da eklendi.

Jim Peebles da bir okulcu skolastik doktordur; işi yaratılış mitleri uydurmaktır.

Yaratılış mitleri uydurma işini eskiden Teoloji Doktorları yapardı; şimdi Felsefe Doktorları yapıyor. Çünkü insanlar artık uyandılar ve kitap dinlerinin kozmoloji masallarına inanmıyorlar. Bu iş artık Felsefe Doktorlarının sorumluluğu altında çünkü onlar kendilerini bilim insanı olarak pazarlıyorlar. Masallar aynı masallar ama artık kendilerini bilim insanı olarak tanıtan insanlar pazarlayıp satıyor diye halk da bu masalları bilimsel kuramlar zannediyor. Günümüzde yaratılış mitleri üreticileri Felsefe Doktorları yani fizikçilerdir.

Bu fizikçiler, kozmoloji diye bir akademik alan uydurmuşlar. Kozmolojiye “evren tarihçiliği” desek daha iyi olurdu. Ama tarihçilik dersek tarihçilere haksızlık yapmış oluruz. Felsefe Doktorları tarihçilik yapmıyor. Tarih önceden olmuş olayları delillere ve belgelere dayanarak anlamaya çalışmak demektir. Olmamış bir olayın tarihi olmaz.

Peebles gibi felsefe doktorları, Big Bang diye bir sıfır noktası uydurmuşlar ve bu hayali nokta üzerine inşa ettikleri kumdan kalelerin mimarisi ve fiziği hakkında detaylı hesaplar yapıyorlar. Hayali şeylerin fiziğini inceliyorlar. Olay bu. Bir takım hesaplar yaptıkları için de kendilerine bilim insanları diyorlar. Ama varsayımınız yanlışsa, varsaydığınız olay hiç olmamışsa, ne kadar hesap yaparsanız yapın gerçekçi sonuçlar alamazsınız.

Peebles denen bu adamın masum görüntüsüne aldanmayalım. Kendisi hem şarlatan hem de sahtekardır. Böyle diyerek ona hakaret etmiş olmuyoruz gerçekleri söylüyoruz. Profesyonel hayatı dışında, özel hayatında, eminim çok iyi bir insandır. Biz sadece profesyonel hayatına bakıyoruz. Uydurduğu sahte varsayımlara dayanarak bizi nasıl aldattığına bakıyoruz.

Peebles’ın aynı okulda meslekdaşı olan fizikçi ve kozmolog bayan Jo Dunkley ne demiş:

Bugün şahane bir gün. Jim Peebles’ın Nobel ödülünü Michel May ve Didier Quelez ile paylaştığı açıklandı.

Jim, Princeton Physics’de “Yerçekimi Grubu”nda meslekdaşımdır (aslında grubun 50 yıl öncesinden orijinal üyesidir.)

Bu sahte bilim insanları evrenin bütününü “yerçekimi” ile açıkladıklarını sanan naif insanlardır. Ama naif olamazlar. Bunlar çok akıllı olduklarını iddia ediyorlar. O zaman bunlara mecburen sahtekar dememiz gerekir.

Jim, bizim evrenimizin, sıcak Big Bang’den bugün gördüğümüz galaksilerle dolu uzaya nasıl evrildiğini çözmüştür. [Jim’in peri masalı bu.]

Kozmolojiye yaptığı diğer katkılar dışında, Jim bugün hâlâ incelediğimiz, kozmosun ilk resmi olan Kozmik Fon Işınımı’nın varlığı ve özellikleri hakkında çok önemli tahminlerde bulunmuştur.

Jim, inanılmaz derecede zeki olmakla birlikte, çok da iyi bir insandır. Haberi duyunca bu sabah mutfakta sevinçten havalara zıpladım.

Bu kadın kozmos ile evren kelimelerini eşanlamlı olarak kullanıyor. Bu bütün kozmologların bilerek ürettikleri bir kavram kargaşasıdır. Bu konuyu daha önce detaylı olarak yazmıştım.

Bayan Jo bir de “bizim” evrenimiz demekten hoşlanıyor. Sanki başka bir evren olabilirmiş gibi. Tanımlama olarak evren “bütün” demektir. Eğer bütünün dışında bir şey varsa o bütün diye tanımladığınız şey bütün değildir. Bu basit mantığı anlayamayan veya anlamak istemeyen sözde bilim insanları bize evrenin başlangıcını bildiklerini söylüyorlar. Evrenin bütününü bildiklerini söylüyorlar.

“Bizim evrenimiz” sözü bir de sanki bu evren bizim için yaratılmış gibi bir anlam da çağrıştırıyor. Saçma bir düşünce tabii. Kendilerini bilim insanları olarak tanımlayan bu okulcu doktorların teknik anlamı olması gereken kelimeleri çok lakayt ve dikkatsiz bir şekilde kullandıklarını görüyoruz.

Kendilerine bilim insanı diyen bu insanlar aslında okulcu akademiklerdir. Bunların yaptıklarına da “okulcu bilim” diyebiliriz. Okulcu bilimin en önemli kavramlarından biri “bilinene dayanan tahmin” yapmaktır. Bu kavramın İngilizcesi “prediction”dır. Fakat bu kavramın bazı incelikleri var. (İlişkili kelimeler: Önceden hesaplama; kestirim; kehanet; öngörü; tahmin.)

Bu okulcu doktorların bilimden anladığı şu: Eldeki verilere bakıp bir hesap yapacaksınız ve bir tahmin yürüteceksiniz. Mesela, ayın haraketlerini gözlemlediniz ve yörüngeyi hesapladınız ve ayın ne zaman nerede olacağını tahmin ettiniz. Tahmininiz de daha sonra doğru olarak gözlemlendi. Bilim yapmış oldunuz. Bravo.

Bu tahmin sadece iki türlü yapılabilir. Standard matematiksel veri analiz yöntemleri vardır. Bunlar salt matekatiksel yöntemlerdir. Doktrin değildirler. Bir de doktrin vardır. Aslında doktrinle hesap yapılmaz. Bu okulcu doktorların doktrin, yani doğa yasası, dediği şeyler aslında formüllerdir. Bir formül vardır o formülü verilere uygulayarak hesap yaparsınız. Başka türlü tahmin yapamazsınız. Ama okulcu doktorların, okulcu, yani skolatik, olduklarını unutmayalım. Bunların derdi bilim yapmak değildir. Bilgiyi saklayarak kendi statülerini yüceltmektir. Ondan bu basit hasaplama işlemini yüceltmişler ve sadece kendileri gibi dahilerin yapabileceği acaip zor ve sokaktaki insan tarafından anlaşılamayacak gizemli matematik işlemler olarak tanımlamışlardır.

Fizikçi bayan Jo Dunkley:

Evrenin en erken anlarından bugün gördüğümüz güzel ve zengin kozmos haline nasıl geldiğini anlatan bir hikayemiz var. Jim Peebles aslında o hikayeyi yazmıştır ve hikayenin bütününe temel katkılarda bulunmuştur.

Ne demek istiyor burada? Evren diye bir bütün tanımlamışlar. Ama bunu açıkça söylemiyorlar; gizli olarak varsaymışlar. Gerçekte, böyle bilinebilir bir bütün yok. Evren dedikleri bütünün başlangıcını bildiklerini söylüyorlar. Nerden biliyorlar bunu? Bilmiyorlar. Uyduruyorlar.

Evrenin hikayesi dedikleri bir peri masalı. Bu peri masalını yazan da Jim Peebles ve arkadaşlarıymış.

Jim Peebles’a Nobel ödülü, “fiziksel kozmolojide kuramsal buluşlar yaptığı için” verilmiş.

“Bu yılın ödülü, evrenimizin evrimine ve dünyanın kozmostaki yerini anlamamıza yönelik katkılar yapanlara gidiyor” demiş, Nobel ödülünü veren kurumun yetkilisi Göran K. Hansson.

Burada “evren” kelimesi varlığın tümü anlamında kullanılmış. Ama bu mutlak bütünü insanın kavraması ve bilmesi imkansız.

Bir örnek:

Yaşamının tümünü bir evin bir odasında bir akvaryumda geçiren bir süs balığının galaksileri bilmesine imkan var mı? Bu balıklardan biri fizikçi olduğunu iddia etse ve bütün evrenin aynı içinde yaşadıkları akvaryum gibi düzgün ve homojen bir yapıya sahip olduğunu iddia etse; diğer saf balıklar belki bu şarlatan fizikçi balığa inanabilir ama bizler dışardan bakan gözlemciler olarak fizikçi balığın saçmaladığını biliriz. Peki büyük üstad Peebles da aynı varsayımdan yola çıkmıyor mu?

balık
Ben kasenin içindeyim. / Kasenin dışında oda var. / Ve oda sonsuz olmalı… / Çünkü odanın dışında ne olabilir ki?

Peebles, kozmolojinin temel ilkesi evrenin düzgün ve homojen olduğudur, diyor. Ee, hani kimse gülmüyor! Fizikçi balığa güldünüz, alay ettiniz. Ne kadar saf bütün evreni sudan yapılmış zannediyor dediniz. Ha, ha, ha… Peebles da aynı martaval ile bizi kandırıyor. Herkes de kabul ediyor. Çünkü Peebles balık değil koskoca Princeton Üniversitesinde prof. Hiç Princeton Üniversitesinde profluk yapan bir prof yalan söyler mi? Bize yanlış bilgi verir mi? Verir. Veriyor.

Yani bütün evren, Peebles efendi, masallar uydurabilsin diye, Peebles’ın yaşadığı bölgenin aynısı olarak yaratılmış. Komik.

Evrenin bize hiç ışık gelmeyen yeri var. Bu ulaşamadığımız yerde ne var bilmiyoruz. Ben de bilmiyorum; Peebles da bilmiyor. Bizim evin dışında kalıyor orası. Hiçbir zaman oraya gidip gözlem yapamayacağız.

Fakat Peebles bu bilmediğimiz ve bilemeyeceğimz bölgenin de, aynı Peebles’ın yaşadığı bu bölge gibi olduğunu varsayıyor.. Orda da galaksiler varmış. Aynı burdaki gibi birbirlerinden uzağa gidiyorlarmış. Burada ne varsa orada da o varmış.

Nasıl böyle bir varsayım yapabiliyor? Bu varsayımın tek bir amacı var: Peebles bilmediği bir şeyi kendi otoritesi ile biliyormuş gibi gösteriyor. Çünkü o bir Princeton Üniversitesi Profu. Gaipten haberler alıyor. Siz bilmezsiniz.

James Peebles kendine konu olarak milyarlarca galaksi ve galaksi kümelerinden meydana gelmiş olan kozmosu seçti. Onun yirmi yıldan fazla bir sürede tanımladığı kuramsal çerçeve evren tarihini —Big Bang’den günümüze— anlamamızı sağlamıştır.

Peebles, “1964’te kozmoloji alanında çalışmaya başladığımda kozmolojinin deneysel gözlemsel temeli çok mütevazi idi” demiş.

Ne demek bu? O zamandan beri ne değişti. Evrenin bilinmeyen ve bilenemeyen bölümünü bilir mi olduk? Hayır. Hiçbir şey değişmedi. Sadece Peebles ve avanesi bizi aldatmanın yolunu bulmuşlar.

Jim Peebles evrenin yapısı hakkında çok derin ve açık olarak düşünmüştür.

Hayır. Peebles görünen evrenin, gözlemlenen evrenin, bilinebilir evrenin yapısını incelemiş olabilir. Yoksa evrenin tümü hakkında hiçbir şey bilmiyor.

Hiç kimse evren hakkındaki temel anlayışımızı Peebles’dan daha fazla ilerletmemiştir. Hesaplardan yaptığı bir çok tahminlerin (predictions) daha sonra yapılan ölçümler ile doğru olduğu gösterilmiştir.

Prediction: önceden hesaplama, kestirim, kehanet, öngörü, tahmin.

Peebles’ın “insanlığın, insanların evrendeki yerinin anlaşılmasındaki katkılarını abartmak mümkün değildir.” Bill Jones demiş. Başka bir okulcu fizikçi.

Yani ne demek istiyor? Peebles, insanların evrendeki yerini anlamış ve bunu insanlığa bildirmiş. Fakat Peebles insanların bütün evrendeki yerini bilmiyor çünkü evrenin bütünün bilmiyor. Peki, soralım:  gözlemlenebilen evrende, yani bizim ufacık mahallemizde, insanların yani dünyanın yeri hakkında bir şeyler söylemiş diye Peebles’a Nobel verirler miydi? Hayır. O zaman Peebles’ın neden bütün evreni bildiğini iddia ettiğini anlıyoruz.

Bill Jones devam ediyor:

Jim, kozmolojiyi bir öngörüsel bilim dalı yapan yöntemlerin çoğunun öncülüğünü yapmıştır. Bu yöntemler kuramlarımızı veriler ile test etmemizi sağlamıştır.

Jim Peebles’ın kendisi ne demiş?

1960’larda kariyerime başladığımda kozmoloji bilinene dayanan uzun kestirimler ile yapılıyordu.”

Yani işkembeden atmaya kozmoloji diyorduk, diyor.

Kullandığı İngilizce söz “long extrapolation”. Ne demek yani? Uzun kestirim, mesela, Hubble’ın yaptığı gibi, 24 galaksinin hareketlerine bakıp bütün evrenin genişlediğini söylemektir. Bu işkembeden kestirimler değişti mi? Hayır. Aynen devam.

Peebles kariyerine başladığında genişleyen evrenin fiziği çok zayıf ampirik yani gözlemsel deliller ile destekleniyordu, demiş.

Tamamen yanlış anlamış. Gözlemler yani astronomik gözlemlerden kozmolojik gözlemlere geçiş yoktur. Evrenin bütünü hakkında gözlemsel deneyler delil olamaz.

Jim Peeples bütün evrene bir uydudan bakarmış gibi bakabiliyormuş. Bütün evrenin kapsamını ve ihtişamını kafasında tutabiliyor ve aynı zamanda en ince detaylarına kadar inip onları tarif edip yorumlayabiliyormuş.

Varsayımlara bakmak lazım. Bu insanlar bir sürü yanlış ve gerçek dışı varsayımlardan yola çıkarak doğru hesaplar yaptıklarını iddia ediyorlar. Şu lafa bakın (meslekdaşı Paul Steinhardt söylemiş): Jim Peebles’ın çalışmaları bizim genişleyen sıcak evrenimizi anlayışımızı nitelikselden kesine doğru değiştirmiştir.

Bilimsel kuramlar yanlış olabilir. Yanlış olduğu sonradan ispatlanan bir kuramın üstünde çalışıyor diye bir insana sahtekar ve şarlatan diyemeyiz. Ama bu okulcu kozmologlar öyle değil. Evrenin bütününü bilemeyeceklerini biliyorlar. Evrenin bilinmeyen bir bölümünün olduğunu ve oradan bize ışık gelmediğini biliyorlar. Buna rağmen kariyer yapmak ve meşhur olmak adına evrenin bütününü bildiklerini iddia ediyorlar. Buna sahtekarlık denir.

Aynı okuldan başka bir meslekdaşı da benzer şeyler söylemiş. Jim Peebles modern kuramsal kozmolojinin gerçek kurucu babalarından biridir. Onun çalışmaları, kurgusal ve spekülatif bir alanı  saygıdeğer bir kesin bilim dalına dönüştürmüştür.

Kozmoloji hâlâ kurgusal ve spekülatif bir sahte bilimdir.

Peebles’ın meslekdaşlarının söylediklerinin özeti nedir? Jim Peebles’dan önce kozmoloji, yani bütün evrenin tarihini inceleyen akademik dal tamamen kurgusal ve spekülatif ve tahmine ve atmasyona dayalı idi. Peebles geldi ve kozmolojiyi deneysel bir bilim haline dönüştürdü.

Fakat bu hikaye doğru değil. Kozmologlar, yani evren tarihçileri, Peebles’dan önce de evrenin bütününü bilmiyorlardı; Peebles’dan sonra da bilmiyorlar. Bir gizli varsayım üzerine çalışıyorlar. Bu gizli varsayım da evrenin bütününü bildikleri varsayımıdır.

Notlar:

— İngilizce “prediction” kelimesi akademik bilimin temel kavramını ifade eder. Eldeki verilerin gelecekte hangi değeri alacağını gizemli matematik yöntemleri kullanarak analiz ettiğini iddia edeceksin ve bir öngörüde bulunacaksın. Deneyselci fizikçiler bir deney yapacak veya astronomlar gözlem yapacak ve öngörünüzü doğrulayacak. Böylece fizik tarihine geçeceksiniz.

Fakat bu kavramın bazı incelikleri var. En genel olarak gelecek hakkında kehanette bulunmak demek. Bu da insanlık kadar eski bir şeydir. Bu işi yapan bir rahipler sınıfı hep olmuştur. Fakat eskiden bu rahipler bir veriyi analiz ederek kehanette bulunmazlardı. Doğaüstü güçlerle iletişime geçerek kehanetlerini aldıklarını söylerlerdi.

“Prediction” tam olarak nasıl çevrilir bilmiyorum, herhalde “öngörü” olmalı ama eldeki verileri analiz ederek gelecekte bu değerlerin hangi değeri alacaklarını kestirmek.

Fizikteki en meşhur öngörülerden biri Einstein’ın yaptığı öngörüdür denir. Einstein bir hesap yapmış; İngiliz astronomlar uzak diyarlara gidip gözlem yapmışlar ve Einstein’ın hesabını doğrulayıp Einstein’ı dünya çapında deha yapmışlar.

O zaman bu öngörünün bir kuram ile ilgisi de olabilir. İki kuramı test edebiliriz. Newton’un çekim gücü ile hesaplarsak ne sonuç alırız; Einstein’ın kuramına göre hesaplarsak ne sonuç alırız. Akademik fizikçiler bu tip oyunlar oynayarak mesleklerini icra ederler.

— Jim Peebles’ın Nobel ödülünü kutlamak için Princeton Üniversitesinde yapılan basın toplantısı https://www.youtube.com/watch?v=JiPZrRcdgfU

— Peebles kozmolojinin verilerinin gözlemlere dayanmadığını söylediği bir video. Anlaşılan kariyerine ilk başladığında şüpleleri varmış sonra şüphesi kalmamış. Veriler mi arttı? Hayır. Kozmaloji hala astrolojiden daha az bilimsel bir alan.

Princeton Üniversitesinin Nobel duyurusu

— Peebles’ın evrenin pürüzsüz ve homojen olduğunu söylediği video, aynı akvaryumdaki bir balık saflığında!

Galaksilerin gökyüzünde dağılımı. Kümeler var. Okla işaretlenmiş bu kümeye dikkatinizi çekeceğim. Başka kümeler var. İlginç dokular var. Dünyanın bu parçası, dünyanın diğer parçası gibi. Bu gözlem de kozmolojinin ilk yasasına bizi getiriyor. Daha doğrusu ilk varsayım. Evren büyük ölçekte tekdüzedir. Merkezi yoktur ve kenarı yoktur. İkinci yasa. Evren genişlemektedir. Uzak galaksilerden gelen ışık kırmızıya doğru kaymıştır. Doppler kayması. Bu gözlemi evrenin genişlediği olarak yorumluyoruz.

— Fizikçinin biri, fizikçi balık alegorisine bir yorum yazmış. Vaktim olursa tercüme edebilirim.

Meta olarak bilimsel teoriler…

Alper Bilgili’nin, Darwin ve Osmanlılar kitabından:

Bu kitabın temel hedeflerinden birisi … bilimsel bir teorinin ideolojik ve metafizik amaçlarla nasıl istismar edildiğini örneklemektir.

Neden acaba bilimsel teoriler devletlerin ve dinlerin eline düşüp istismar edilirler?

Aslında basit bir nedeni var. Açıklayalım.

Eskiden bu konuların sahibi kimdi? diye sorarak başlayalım. Bugün kozmoloji, kozmogoni ve doğa bilimleri olarak sınıflandırdığımız bilgi alanlarının sahibi dindi. Dinin bu konularda devlet destekli tekeli vardı. Dinin sahibi de dini kendi menfaatleri için kullanan bir hiyerarşi idi. Yani din bir doktrin etrafında örgütlenmiş bir şirket gibiydi. Bu şirketin sahibi de gösterişli törensel urbalar giyinmeyi seven ve böylece müşterilerini aşağılamayı hedefleyen bir hiyerarşi idi. Bunlar genellikle kendilerini teoloji doktoru titri ile şereflendirirler.

Eğitim de din hiyerarşisinin elinde idi. Yazı ve bilgi ile üretilen soyut konular dinin kontrolünde idi ve dinin resmi ideolojisine uygun ve onu destekleyecek şekilde üretiliyordu. Bir toplumu ele geçirmiş olan hakim din, insanlara bu dünyada nasıl yaşamaları gerektiğini bildiren, tanımlayan, emreden ve dayatan bir paket sunuyordu. Bu paketin içinde, dinî emirlerle iç içe geçmiş astronomi ve kozmoloji modelleri; bugün doğa bilimlerine dahil ettiğimiz konuların kesin açıklamaları, mucizeler, tanımlamalar, ritüeller; insanların bazı stratejik uzuvlarını sebepsiz yere sakatlama emirleri ve beslenme ve moda tavsiyeleri gibi insanları ilgilendiren herşeyi en doğru şekilde açıkladığını iddia eden kutsal bir metin olurdu.

Eğer bu kutsal metnin ilerki tarihlerde bazı konularda eksik veya yanlış olduğu farkedilirse, dinin ulemaları bu eksikleri metne şerhler ilave ederek giderirlerdi. Ulema şerh yazmakta o kadar ustadır ki, “dünya sabittir” doktrini üzerine kurulmuş bir din, her an dünyanın her hareketi ile yanlışlandığı halde, hala kendisini en doğru din diye satabilmektedir ve insanlar da hala o dine inanmaktadır.

Eskiden din de devlet kadar güçlü idi, bazı ülkelerde kendi ordusu ve mahkemeleri bile vardı. Din hiyerarşisinin uydurduğu kutsal paketi olduğu gibi sorgulamadan kabul etmeyen insanlar dinin mahkemelerinde yargılanabiliyorlardı. Fakat, bilindiği üzere, 17. yüzyılda Avrupa’da halk uyandı ve kendisini kutsal metin üzerinden sömüren ve yolan din hiyerarşisine karşı ayaklandı. Matbaanın da yardımı ile okuma yazma öğrenen halk kendine kutsal diye satılan metni sorgulamaya başladı. Halkın gözünde dinin otoritesi çöktü. Dinin eğitim üzerindeki tekeli de sona erdi. Eğitim kurumları teoloji doktorlarından felsefe doktorlarının eline geçti.

Nasıl piyasalarda bir tekel çökünce önce bir kaos ortamı olursa, eğitim ve öğretim alanında da aynı durum oldu. Eskiden dinin uydurduğu tek bir kozmoloji, tek bir doğa doktrini varken şimdi ortaya çeşitli kozmolojiler ve çeşitli doğa tasvirleri çıktı. İnsanlar dinin açıklamalarını sorgulayıp doğa olaylarını akıl yolu ile açıklamaya başladılar.

Felsefe doktorları, eskiden dinin dayattığı felsefe konularını dinin tekelinden kurtarmış oldular. Doğa felsefesi yapmak suç olmaktan çıktı. Bu sürece daha sonraları, “bilimsel devrim” diye bir de ad konulmuştur.

***

Dinin devlet ile olan özel ilişkisinden de bahsetmeliyiz. Din de devlet de en eski iki hiyerarşidir. İkisi de tüzel varlıklardır. Ve ezelden beri birbirleri ile güç savaşı vermektedirler. Halk üzerinde güç sahibi olmak için hem birbirleri ile kavga ederler hem de ortak hareket ederler. Din kontrolünde tuttuğu okullarda devletin ve dinin otoritesini sorgusuz kabul eden, kolay yönetilebilen vatandaşlar yetiştirirdi. Din bu eğitim için gerekli kutsal dünya görüşünü de tanımlayıp tek doğru gerçek diye öğretirdi. Karşılığında devletten destek alır ve bu konulardaki tekeli devlet tarafından korunurdu.

Kozmoloji ve bilimsel teoriler de birer metadır. Diğer metalar gibi alınır satılır ve sahipleri bunları markalaştırıp güç kaynağı olarak kullanırlar.

Devlet, dinin uydurduğu kozmoloji ve doğa teorilerini tek doğru ve kutsal teoriler olarak halka dayatmaktaydı. Hem devlet hem de din bu metinlerin kutsallığını kullanarak halkı aldatmakta ve sömürmekteydi.

***

İnsanlar belirsizlikten ve boşluktan korkarlar. Nerede olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini bilmek isterler. Bunlar bilinemez ama çok kolay uydurulabilir. Teoloji doktorlarının işi bu teorileri uydurmaktır. Sadece uydurmak yetmez. Uyduranın inandırıcı bir otoritesinin de olması gerekir. Devlet teoloji doktorlarına bu otoriteyi verir. Onların ünvanlarını resmileştirir. Gösterişli yapılarda şaşalı törenlerle da teoloji doktorlarının otoritesine otorite katılır. Halk da onların uydurduklarına inanır ve mutlu olur. Dinin işi budur.

Dinin kozmoloji ve bilim konularındaki tekeli yıkılınca, ortaya yeni teoriler çıkmaya başladı ve bu teoriler tartışmaya açıldı. Çünkü artık bu teoriler kutsal olarak tanımlanmıyorlardı. Devlet de din de piyasaya sürülen bu yeni teorileri sahiplenmek ve satın almak için birbirleri ile mücadele etmek durumundaydılar. Bir teoriyi ya kötülediler veya doktrinlerine uygun bulup sahiplenmeye çalıştılar. Dinin kötülediği teoriye devlet sahip çıktı; devletin kötülediği teoriye din sahip çıktı.

Artık dinin tekeli olmadığı için; piyasaya çıkan her yeni teori tartışmaya açık oluyordu. Eskiden teoloji doktorları dinin kutsal metinlerine şerhler yazarak onları yeni gelişmelere uydururken şimdi felsefe doktorları yeni teorilere şerhler yazarak onları sahipleniyordu. Darwin 500 sayfalık bir kitap yazdıysa, bir asır sonra aynı kitap herhalde 500 milyon sayfa şerh ile desteklenmektedir. Böylece Darwincilik diye bir akademik doktrin geliştirilmiştir. Bu metin dini olarak kutsal olmasa bile seküler kutsal bir metindir. Hiç bir akademisyen Darwinciliği sorgulayamaz. Sorgularsa da akademik kariyeri biter.

Aynı süreç kozmoloji için de geçerlidir. Eskiden dinin üstlendiği kozmoloji mitleri uydurma işini bugün NASA ve üniversitelerde çalışan okulcu akademikler yapmaktadırlar ve halka inandırıcı kozmoloji senaryoları sunmaktadırlar.

Doğa bilimlerinde de tanrılaştırılmış başka bir İngiliz’ın kodlaştırdığı sözde kanunlar hala okullarda tek doğru gerçek doğa anlayışı olarak okutulmaktadır.

Kısaca, doğa teorileri ve kozmoloji senaryoları her zaman siyasi birer meta olmuşlardır. Eskiden bu metinlerin tek üreticisi din iken bugün okulcu felsefe doktorları tarafından üretilmektedirler. Bu metinler kutsal olmadıkları için de tartışmaya açıktırlar. Önce tartışmaya açık olan bu metinler zamanla felsefe doktorları tarafından sabitlenir ve akademik kutsallık kazanır. Devlet de din de bu teorileri serbest piyasadan satın almak ve sahiplenmek durumundadırlar.

Yeni çıkan bilimsel teorilerin etrafında oluşan kavganın sebebi, kısaca, teoloji doktorları ile felsefe doktorları arasındaki ezeli rekabetin sonucudur.

Notlar:

— Alper Bilgili’nin Darwin ve Osmanlılar kitabını zevkle okuyorum, herkese tavsiye ederim.