Faiz: Kuran’da ve Hammurabi yasalarında

Hammurabi yasalarında faiz ile ilgili bir bölüm. (Küçükkalay, s.26):

Şayet bir tüccar borç için mısır verirse, o tüccar 1 gur için mısırın 100 silesini faiz olarak alabilir. Şayet bu tüccar borç için gümüş vermişse, gümüşün bir şekeli için 1/6 şekel hububatı faiz olarak alabilir…

Şayet borcu artan bir adamın onu ödemek için gümüşü yoksa fakat mısırı varsa, tüccar bu durumda faiz için mısır alabilir (ki bu faiz kralın emriyle belirlenen orana uygun olmalıdır fakat tüccar bu oranı gümüşün 1 şekelinin üzerine çıkarırsa ve bunu alırsa, borç olarak her ne vermişse bunu kaybederdi.)

Kuran’da faiz 3 cümle ile geçiştirilirken, Kuran’dan bin sene önce yazılmış Hammurabi yasaları faizi detaylı olarak ele almış (bu iki madde dışında da faizle ilgili maddeler var).

Küçükkalay’ın yorumu:

Faizin Mezopotamya’daki en belirgin uygulaması, bu uygulamaların kanunlara da yansıtıldığı Babil Devleti’nde söz konusu oldu.

Özellikle Hammurabi Kanunları’nın 71. ve 72. maddeleri kanunla belirlenen faiz oranlarından işlem yapılabileceğini, borç verenin keyfi oran belirlemesi durumunda ise ödünç verdiğini bile geri alamayacağını ifade ediyordu.

Faiz karşılığında para ve mal vermek, M.Ö. 2000’li yılların başlangıcında Babilli tüccarların etkinlik alanının büyük bölümünü oluşturuyordu. Çünkü gerekli olan sabit sermayeye sadece onlar sahipti.

***

Demek ki, faiz ve tefecilik Kuran’ın yazıldığı döneme has bir olay değildi. Kuran’dan en az bin yıl önce Hammurabi kanunları faizi detaylı olarak anlatmış ve faizin nasıl kullanılabileceğini yasalaştırmış ve tefeciliğe karşı önlem almış.

Para ile yapılan bir işlemde, yapılan işlem karşılığında bir ücret almak, yani faiz, bin senedir biliniyor ve uygulanıyor. Faiz olayını kötüye kullananlara da tefeci deniyor. Tefeciler borç para verdikleri insanları aldatıyorlar, soyuyorlar ve mallarını ellerinden alıyorlar. Sorun faiz değil, tefecilik. Devletin görevi faizi yasaklamak değil tefeciliği önlemek.

Kuran yazıldığı dönemlerde, Arapların bir devleti yok. Yani faiz gibi sorunları çözmek için yasa çıkartıp uygulayacak bir merkezi otorite yok. Bu otorite “İslam devleti” olarak yeni yeni kurulmakta ve Kuran bu devletin uygulaması için ilahi yasalar tanımlıyor.

Aynı Hammurabi’nin yaptığı gibi. Hammurabi de kendi adını taşıyan bu yasaların adalet tanrısı Şamas’ın yasaları olduğunu ve kendisinin bu ilahi yasaları insanlara iletmek için bir taş üzerine kaydettiğini söylüyor.

Anlaşılan insanlar, eğer yasalar doğaüstü bir güçten kaynaklanmıyorsa o yasaları ciddiye almıyorlar. 3 bin senedir bu konuda hiçbir şey değişmemiş.

***

Kuran’dan bin sene önce Hammurabi yasaları diye bilinen yasaları kayıt altına alan Hammurabi ne yapıyor? “Tefecilik yapanı cehenneme yollarım” diye tefecilik yapanları tehdit mi ediyor? Hayır. Ekonomik bir işlemin kötü kullanılmasına karşı, ekonomik ceza veriyor. “Benim koyduğum faiz oranından fazla faiz alan birisini yakalarsam hem aldığı faizi hem de ana parasını alırım” diyor.

Kuran tefecilik yapanı cehennemle tehdit ediyor. Tehdit ederek toplumsal bir olayı ortadan kaldıracağını düşünüyor.

Demek ki Kuran bir yasalar kitabı değil; yasaklar kitabı. Kuran’ı yazan 7. yüzyıl çöl Araplarının aradaki farkı anlamış olmalarını bekleyemeyiz tabii ki.

Kuran faizi tanımlamıyor. Faizin ne kadarı haklıdır ne kadarı haksızdır belirtmiyor. “Faiz alanı cehenneme yollarım” diye kestirip atıyor.

Fakat faiz, sağlam ve sağlıklı bir ekonomik sistem için gerekli bir işlemdir. Faizi yasaklayarak Kuran kiralama işlemini yasaklamış oluyor. Faiz hala ekonominin temel bir işlemi olduğuna göre Kuran’ın cehennem tehditleri işe yaramamış.

***

Fakat benim asıl dikkat çekmek istediğim başka bir şey.

Hammurabi bir ekonomik soruna ekonomik bir çözüm getiriyor. Kuran ise sanki faizi anlamamış veya ciddiye almamış.

Üstelik Kuran’ın faiz için kullandığı “riba” kelimesi faiz olabilir veya tefecilik olabilir. Kuran sanki halk için değil okulcu doktorlar için yazılmış bir metin. Okulcu doktorların işi bu. Sabit tutulan ve muğlak ve çok anlamlı kelimelerden meydana gelmiş bir metni sahiplenip o metne şerh ve yorum yazarak kariyer yapmaktır işleri. Kuran da bunlara muğlak ve çok anlamlı kelimelerle dolu bir metin vermiş “alın bununla oynayın, kariyer yapın” demiş sanki. Günümüzde de Kuran’ın sahipleri hâlâ bu İslam ruhbanlarıdır.

***

Ruhbanlar sınıfı bir gölge Kuran yaratmışlar. Faizi yasaklayan Kuran değil. Bu soytarılar, yani okulcu doktorlar, yani İslam ruhbanları.

Benim gerçekten merak ettiğim, Kuran neden faizi ve tefeciliği bir ekonomik işlem olarak görüp ekonomik bir çözüm getiremiyor? Hammurabi bile bin sene önce devletin faiz oranlarını belirleyerek tefeciliğin önüne geçebileceğini anlamış ve buna göre kanunlar çıkarmış. Kuran neden, “yüzde 8 faiz verebilirsiniz, daha yüksek faiz ile para kiralayan insanlar, hem faizi hem de anaparalarını kaybederler” gibi bir şey diyememiş? Yani neden ekonomik bir soruna ekonomik bir çözüm getirememiş?

Notlar:

— En az 3 bin senedir insanlar; bir ruhban sınıfın tanrılardan aldıklarını iddia ettikleri —ama aslında kendilerinin yazdıkları— yasaların ilahi yasalar olduklarına inanıyorlar. Yasaların sahibi tanrıların insanları kayırdığına inanıyorlar. Yasaları gerçekten yazmış olan egemen güçlerin insanları sömürmek için bu yasaları yazdıklarını göremiyorlar mı? Yoksa görmek mi istemiyorlar? Görsek bir şey değişmiyor ki!

Faizle ilgili diğer yazılar.

Gölge Kuran.

Riba faiz değildir

Mustafa Öztürk, Diyanet, TOKİ, Faiz diye bir yazı yazmış. Benim dediklerime benzer şeyler söylemiş.

Özet olarak, Kuran’da faiz olarak tercüme edilen “riba” kelimesinin bugün bankacılık sisteminde kullanılan mevduat veya kredi faizi ile bir ilgisi yoktur diyor. Riba kelimesi bugün tefecilik dediğimiz şeye tekabül ediyor. Yani Kuran tefeciliği yasaklamış, faizi değil.

Buna göre “İslam’da faiz kesin olarak haramdır” diye bas bas bağıran Diyanet, Kuran’ı hiç anlayamamış ve halkı yanlış bilgilendiriyor.

M. Öztürk:

Din İşleri Yüksek Kurulu’nun TOKİ projesi kapsamında alt gelir grubundaki vatandaşların ev sahibi olmak için kamu bankalarından kredi kullanmalarını Kuran’da yasaklanan riba ve ribalı işlem kapsamında değerlendirmemesi bize göre isabetlidir.

Bürokratlar ve teoloji doktorları Kuran’ı yorumlayıp karar veriyor. Kuran zaman içinde değişen şartlara uyum sağlayamamış. Bu sebepten bir profesyonel ruhban sınıf laf cambazlığı ile Kuran’ı değişen şartlara uydurmaya çalışıyorlar. Bunu da bir gölge Kuran yaratarak yapmışlar.

Kuran’da bugün faiz dediğimiz kurumsal faiz ile ilgili bir düzenleme yok. Diyanet bürokratları ne uydurursa ona inanmak durumundayız. Diyanet halkın Kuran’ı açıp kendi aklını kullanarak okumayacağını biliyor.

Zira Kuran’da yasaklanan riba (cahiliye ribası) ile bugünkü bankacılık sisteminde binbir türüyle cari olan “faizi”i özellikle meşhur “altı mal hadisi”nden hareketle gelişigüzel biçimde aynileştirmek pek mümkün değildir.

Gerçekten de Kuran riba kelimesini tanımlamaz. Kuran’ın çağdaş muhatapları bu kelimenin anlamını biliyorlarmış ama biz bilmiyoruz. Kuran ribayı tanımlamıyor, çeşitlerini sıralamıyor ve ribayı neden yasakladığına dair bir gerekçe bildirmiyor. Riba’nın tanımı da, yasaklamanın gerekçeleri de hep sonradan yorumcular tarafından uydurulmuş. Yani insanlar yorumcuların uydurdukları Kuran’da olmayan şeylere Kuran söylüyormuş gibi inanmışlar. İnandırılmışlar. Çünkü hiçbiri Kuran’ı açıp okumuyor, otoritelerin yorumunu sorgulamadan kabul ediyor.

Hele de “Buğdayla buğday, misli misline vesaire” diye başlayıp ardından son derece iğreti [eğreti demek istemiş olmalı] benzerlikler kurarak bugünkü mevduat veya kredi faizini “riba”ya eşitlemek, tabir caizse şaka gibidir.

Bankaya para yatırmak demek paranı bankaya kiralamak demektir. Kiralama ücreti olarak da banka sana kira ödüyor, bu kiraya da faiz deniyor. Kiralanan şeyden kira almanın yasaklanması kadar saçma bir şey olabilir mi?

Çünkü 1400 küsur yıl öncesinin Medine pazarındaki piyasa, para, ticaret, iktisat ilişkilerinin o günden bugüne çok köklü paradigmatik evrimler geçirdiği izahtan varestedir.

Bu ne demektir? Kuran’daki tanımlar zaman ve mekanla kısıtlıdır. Mustafa Öztürk bu gerçeği kabul etmiş oluyor.

Kuran’daki faiz yasağı 1400 yıl öncesinde Medine pazarı ve o dönemin Arap toplumu için geçerlidir. Bugün için geçerli değildir.

Demek ki Kuran bir hukuk kitabı değildir. Çağlar boyu geçerli olan bir yasalar kitabı değildir.

Öyleyse, Kuran’ın yasak tanımları belli bir tarihsel dönem ve coğrafi bölge için yapılmıştır ve bugünün toplumu için geçerliliği yoktur. O zaman Kuran’daki faiz konusu neden günümüz Türkiye’sinde gündeme geliyor? İslam ile ilgisi olmayan konulara neden İslam tanımlamaları bulaştırılıyor?

Neden eski Mısır’daki borçlanma yöntemlerini tartışmıyoruz? Neden eski Çin’deki faiz anlayışını uygulamıyoruz?

1400 yıl önce tanımlanmış Bedevi Arap faiz anlayışı bize eski Mısır ve eski Çin veya Babil veya Sümer para sistemleri kadar yabancıdır. Nedir bu Arap seviciliği? Anlamak mümkün değil.

Türkiye’de devlet tarafından düzenlenmiş, ve uluslararası sistem ile uyumlu bir bankacılık sistemi vardır. 1400 yıl öncesinin ilkel Arap para sistemini günümüze taşımak, “dünya düzdür” demek gibi bir şeydir.

Kuran dünyanın düz olduğunu varsayar. Bugün bu varsayımı kabul edemeyiz. Kuran uzayın 7 semadan meydana geldiğini ve 7. semanın tepesinde Allah’ın tahtının bulunduğunu söyler. Kuran’ın kozmogoni, kozmoloji, jeoloji, coğrafya, ahlak ve para anlayışlarını insanlık çoktan aşmıştır. Bırakalım isteyenler bu ilkel varsayımlara inansınlar ama bunu modern Türk toplumuna dayatmaya kalkmasınlar.

Bu mesele bir tarafa, Kuran’da yasaklanan riba bugün “yeraltı tefeciliği” denen sistemdeki uygulamaya benzer şekilde cari olan mürekkep faizdir ki buna “temerrüt/gecikme faizi” de denebilir.

Katılıyorum. Kuran faize değil, tefeciliğe karşı. Fakat tefeciliği ortadan kaldırmak için dayattığı çözüm çok garip. Toplumsal bir olayı cehennem tehditi ile ortadan kaldırmaya çalışıyor. Başarısız olduğu kesin. Bugün faiz de tefecilik de devam etmektedir.

Öte yandan, riba, Kuran’ın nazil olduğu dönemdeki ekonomik şartlar mucibince tefeci zenginlerin yoksul ve/veya ihtiyaç sahibi insanlara verdiği borçlarda cereyan eden bir şeydir.

Tamam işte, riba o zamanın tefecilerinin yaptığı bir şey. Asıl ilginç olan, 1400 yıl önce yazılmış olan bir metinde toplumsal bir arızayı düzeltmek yerine orantısız ceza ile cezalandırmak için yazılmış bir cümlenin bu kadar ciddiye alınması.

Oysa modern bankacılık sisteminde çoğu kez zenginler kredi kullanan, küçük tasarruf sahipleri ise bankadaki mevduatları ile zenginleri fonlayan kimseler mesabesindedir.

(Mesabe: derece, mertebe, düzey.)

Öte yandan, riba, düpedüz bir sömürü aracı olarak mevcut borcu geri ödenmesi zor bir borçtan imkansız bir borca dönüştürerek uzun vadede borçluyu alacaklısının müesses manada köleleştirmesi gibi vahim bir sonuç doğurur.

Doğru tespit. Ama Kuran riba yasağı için bir gerekçe göstermiyor. Bunlar hep sonradan zamanın ahlak anlayışına uygun olarak yapılmış yorumlar. Eğer Kuran tefeciliği ortadan kaldırmak istiyorsa gerçekçi toplumsal çözümler bulması gerekirdi. Cehennem ile korkutmak bir işe yaramaz.

Modern bankacılık sisteminde ise hukuki süreçlerle borcun tahsiline çalışılır.

Zaten daha peygamberin döneminde çevresindekiler bugünkü anlamda faiz vermekten çekinmemişler. Etraftan işletmek üzere para toplayıp karşılığında kiraladıkları para için kira (faiz) ödemişler. Kimse de bunda bir sakınca görmemiş. Daha sonra Kuran’dan daha Kurancı yorumcular çıkıp faizin yasak olduğunu söylemişler.

Sonuç:

İlkel Arap faiz anlayışının 21. yüzyıl laik Türkiyesinde hortlatılıp gündem yapılmasından ne anlamalıyız?

Notlar:

Faiz harammış!

Faizle ilgili diğer yazılar.

Gölge Kuran.

Gölge Kuran

Faiz konusunda Diyanet’in son fetvası, İslam’ın sahipleri olduklarını iddia eden ruhbanların, ne kadar sahtekar, yalancı, alçak, insanlık müsveddesi yaratıklar olduğunu gösteriyor.

Osmanlı döneminde de, Diyanet’in atası olan Şeyhülislam, Padişahın istediği fetvayı verirdi. Diyanet Şeyhülislam’ın kurumsallaşmış halidir. Değişen bir şey yok, devletin beslemesi ruhbanlar devlet politikalarını Kuran’dan yansıtarak resmileştiriyorlar. Sipariş üstüne fetva veriyorlar.

 * * *

Faiz konusunda Diyanet aklımızla alay eden açıklamalar yapmış.

Her şeyden önce, Kuran bugün bildiğimiz kurumsal faizi yasaklamaz. Faizin yasak olduğu bu sahtekar ruhbanların uydurmasıdır. Daha detaylı olarak aşağıda bahsedeceğiz.

 * * *

Diyanet ne demiş?

“Faiz getirisi elde etmek amacı taşımadığı” için TOKİ sosyal konut projelerinde kullanılan kredi faizleri haram olmazmış.

Fetvayı veren Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu imiş.

Soru sormuşlar bu kuruma:

“TOKİ’nin sosyal konut projesinin dinî hükmü nedir?”

Herhalde, soruyu soranlar, “TOKİ’den ev alırsak faizle ev almış oluyoruz; faizle ev aldık diye cehennemde yanar mıyız?” diye sormak istemişler. “Bu dünyada ev sahibi olalım derken cehenneme odun olmayalım” diye düşünmüşlerdir. Bu sorunun cevabını da devletin bir kurumunda çalışan bazı bürokratların verebileceğine inanmışlar. Batılın egemenliği bu kadar yaygınlaşmış mı?

Banka ile olan her ilişkilerinde faize bulaşan insanlar, ev alırken faize bulaşmaktan korkmuşlar.

İşin ciddiyeti şimdi anlaşıldı!

Devletin çok sevdiği bazı şeriatçı tarikatlar, halka “TOKİ’den ev almayın; faizle ev almış olursunuz cehennemde yanarsınız. Bizim tarikatın yaptırdığı helal evlerden alın direk cennete gidin” diye propaganda yapmış anlaşılan ve halkın TOKİ evlerine olan isteği azalmış. Bunun üzerine Diyanet işe el atmış ve “TOKİ faizi helaldir; hiç korkmadan TOKİ’den ev alabilirsiniz” diye fetva yayınlamış.

Araplaşan —Araplaştırılan— halk, artık tamamen batıla inanıyor; evini bile Arapların faiz anlayışına göre alıyor veya almıyor. İnşaat ve müteahhitlik ile dinin bir ilişkisi olmadığını göremiyor. Bu ülkede inşaatların ve bankacılık işlemlerinin devletin koyduğu kurallara göre yapıldığını, Kuran’ın koyduğu kurallara göre yapılmadığını anlayamıyor veya bilmiyor. Bu kadar düşmüşüz yani.

 * * *

“TOKİ’nin sosyal konut projesinin dinî hükmü nedir?”

Çok ilginç bir soru değil mi? İnşaat yapmanın nasıl bir dinî hükmü olabilir? Devletin bir kurumu halk alsın diye ucuz konut inşa ediyor. Bunun dinle, İslam’la, şeriatla ne ilgisi olabilir? Bu insanlar iyice sapıtmış. Şeriat çoktan gelmiş de haberimiz olmamış.

Diyanet’in fetvası ne diyor?

“İslam’da faiz kesin olarak haramdır. Faiz almak da faiz vermek de caiz değildir.”

Diyanet yalan söylüyor. Bu doğru değil.

Tabii Diyanet derken, bu fetvaları bir tüzel kişilik olun “Diyanet” yazmıyor, o kurumda çalışan insanlar yazıyor. Kimdir bu insanlar?

Bu insanlar okulcu doktorlardır.

Eskiden bunlara Skolastikler denirdi. Okulculuk dünyanın en eski mesleğidir. Çok çeşitli doktorlar vardır. Bu fetvaları yazanlar teoloji doktorlarıdır. Daha bilinen adıyla ilahiyatçı.

Bunlar Türkiye’ye veya İslam’a has bir meslek grubu değildir. Skolastikler, yani okulcu doktorlar, aşağılık bir insan türüdür. Sırma işlemeli cüppe ve çakma sarık gibi otorite sembollerini giyinerek ve zırhlı Mercedes’lerinin penceresini açıp halka “tutumlu olun, israf yapmayın” diye öğütler vererek halka itibarlı ve saygıdeğer görünen bu kibirli insanların aşağılık ve alçak profesyoneller olduğunu söylüyoruz. Egemen güçler için çalışıp halkı aldatan bu aşağılık insanlara başka ne diyebiliriz?

Sipariş üzerine fetva yazan bu profesyonel yalancıları başka nasıl tanımlayalım?

 * * *

Bir Katolik rahip ile bir İslam ruhbanı arasında hiçbir fark yoktur.

 * * *

Bu profesyonel doktorların işi kutsal olarak tanımladıkları bir kitabı zamana uydurmaktır.

Kutsal kitap denen şey sabit tutulan bir metindir. Bu metnin kelimeleri ve cümleleri değiştirilemez. Fakat 1.400 sene önce yazılmış bir metnin güncel konulara uyarlanması gerekir. Bu işi yapacak olanlar da bu profesyonel laf ebeleridir. Okulculuk ustalık ister. Laf ebeliği deyip geçmeyin. Lafları öyle evirip çevireceksiniz ki kutsal metinde “ak” kelimesinin “kara” anlamına geldiğini söyleyeceksiniz ve insanları buna inandıracaksınız.

Kutsal metninin metni değiştirilemez ama anlamı değiştirilebilir. Bu sahtekar ruhbanların işi yorum yazarak —yani fetva vererek— kutsal metne istedikleri anlamı vermektir.

Bütün mesele tanımlama gücünün kimde olduğudur.

Peygamber yaşarken tanımlama gücü peygamberdeydi çünkü Kuran’ı o seslendiriyordu. Yani tanımlamaları o yapıyordu. “Domuz eti yemeyin” bir tanımlamadır. Peygamber’in kayıtsız şartsız tanımlama gücü olduğu için hiçbir gerekçe göstermeden böyle bir tanımlama yapabiliyordu. Peygamber’in takipçileri de onun tanımlamalarını kabul ediyorlardı.

Peygamber öldükten sonra tanımlama gücü halifelere geçti. Onlar da Kuran’ı kitaplaştırmak adına kendi siyasi amaçlarına uygun bir metin yazıp onu kitaplaştırdılar.

Halifelik dönemi bitince her kutsal kitabın etrafında oluşan bir profesyonel ruhban sınıf Kuran’ın etrafında da oluştu. Tanımlama gücü şimdi bunlara geçti. Kendi kendilerine yok fıkıhçı yok mıkıhçı diyerek ünvanlar verdiler ama aslında bunlar profesyonel laf bükücüler yani okulcu teoloji doktorları idiler. İşte bunlar Kuran’ı yorumlayarak yeni bir “gölge” Kuran yarattılar.

Kuran’da yazılanlar değil bu sonradan tanımlanmış gölge Kuran’da yazılan tanımlamalar artık geçerlidir. Bu durumu anlamak çok önemlidir.

Bu İslam ruhbanları Kuran’da yazılmayanlardan bir Kuran üretmişlerdir. Kuran’da yazılı olsaydı bu ruhbanlara ne gerek vardı? Onlar şöyle bir masal anlatırlar: biz Kuran’ın gerçek anlamını yorumluyoruz. Sahtekarlıklarını böyle gizlemeye çalışıyorlar. Yaptıkları ise, Kuran’da olmayan şeyler tanımlamak ve bu tanımlamaları Kuran’ın gerçek anlamı gibi satmaktır. Buna da sahtekarlık denir.

Faiz konusunda Diyanet’in yaptığı da budur: Laf oyunları ile faiz’i sakıncasız hale getirmek.

Kuran’da kurumsal faiz (bugün anladığımız anlamda faiz) yasaklanmamıştır.

Fakat İslam dini Kuran’a dayalı değildir; ruhbanların yarattığı gölge Kuran’a dayalıdır.

Tekrar söyleyelim: Bu profesyonel doktorlar; profesyonel laf bükücüler; profesyonel laf ebeleri; İslam’ın ruhban sınıfı, kendi Kuran’larını yazmışlardır.

 * * *

Faiz güzel bir örnektir.

Bin sene önce tanımlama gücü bu ruhbanlara geçince bunlar Kuran’da ki dört faiz ayetini okuyup “Kuran faizi haram olarak tanımlamıştır” diye bir yorum yapmışlar. Bu yorum zamanla dogmalaşmış ve bu doktorların yazdığı gölge Kuran’a girmiş ve resmi dogma olmuş ve kemikleşmiş.

Akademik okulculuk, askeriye gibi hiyerarşiktir. Sonraki kuşaklar yerleşmiş ve dogmalaşmış bir tanımlamayı sorgulayamaz. Hiçbir ruhban Kuran’daki faiz ayetlerini okuyup “Kuran faiz haramdır demiyor ki” diyemez. Derse meslekten atılır. En azından marjinalleştirilir.

Bin sene önce ruhban sınıfın yaptığı faiz haramdır tanımlaması artık sorgulanamaz. Ama biz maaşlı ruhbanlar olmadığımız için sorgulayabiliriz. Açıp Kuran’a bakıyoruz ve görüyoruz ki, Kuran’da bahsedilen faizin bugün anladığımız faizle ilgisi yok.

Devam edelim.

Diyanet’in paralı ruhbanları demiş ki: “İslam’da faiz, kesin olarak haram kılınmıştır.”

Yalan.

Kuran’da bulunan dört faiz ayeti tefecilikten bahsediyor. Faizden değil. Üstelik Kuran “faiz” nedir tanımlamıyor. Faiz neden yasaklanmış açıklamıyor, bir gerekçe göstermiyor. Peygamber’in mutlak tanımlama gücü var ve böyle bir tanımlama yapılıyor.

Diyanet bürokratları devam ediyor:

“Bir zaruret bulunmadıkça faiz almak da vermek de caiz değildir.”

Caiz değildir, uygun değildir demektir. Neye uygun değilmiş? Kuran’a uygun olabilir veya olamaz.

Zaten bu da yalan.

Kuran’da “bir zorunluluk varsa faiz alıp verebilirsin” diye bir istisna verilmemiş. Bu Diyanet ruhbanlarının bir başka uydurması.

Nasıl olsa kimse Kuran’ı açıp okumaz diye “faiz” kelimesini işlerine geldiği gibi tanımlıyorlar ondan sonra da kendi tanımlarının Kuran’ın tanımı olduğunu iddia ediyorlar.

Bu okulcu sahtekarların hep kullandıkları bir yöntemdir. Kendi otoritelerini Kuran’ın üstünde tutuyorlar.

Palavraya bak:

“İş kurmak veya genişletmek; ev, araba satın almak üzere kişi, kuruluş veya bankalardan alınan faizli krediler de bu kapsamdadır ve caiz [uygun] değildir.”

Yalan!

Kuran’da kurumlar faiz veremez diye bir kural yok. Kuran’da kurumlardan faiz karşılığı borç almak yasaklaması yok. Nasıl olabilir ki? O zaman zaten borç veren kurumlar, yani bankalar yok; bugün bildiğimiz finans sistemi yok.

Üstelik, faiz finans sisteminin temelinde vardır. Faiz, kiraya verilmiş paradan alınan kiradır. Bunda ne kötülük olabilir ki? Para kiralamak suç ise, hem de cehennemlik bir suç ise, evini para karşılığı kiraya vermek de cehennemlik bir suç olurdu çünkü para kiralamakla gayrimenkul kiralamak arasında hiçbir fark yok.

Yani Diyanet’in paralı ruhbanlarının ve profesyonel laf ebelerinin sorgulamadan kabul ettikleri “faiz haramdır” dogması Kuran’da yoktur. Faizin uygunsuz olduğunu İslam’ın sahipleri olduklarını iddia eden yorumcular uydurmuşlardır.

Kuran’ın yasakladığı, paradan alınan kira değil, tefeciliktir.

Gayrimenkul kiralama benzetmesini kullanırsak; Kuran’ın karşı çıktığı, aylık 100 dinar değeri olan bir kulübeyi günlük 100 dinar ile kiraya veren ve bu yolla çaresiz insanları sömüren Arap tefecilere karşı getirilmiş bir yasaklamadır.

Ruhban yorumcular bin sene önce faizi yasaklamışlar ama faiz ekonomik hayatın bir gerçeğidir. Faizsiz finans olmaz.

Bu laf ebeleri faizi yasaklamışlar ama şimdi modern gerçeklerle karşılaşınca bir istisna yaratıp bu istisna için faizin yasak olmadığını söyleyecekler. Yani laf cambazlığı yapacaklar.

“TOKİ aracılığı ile devreye alınan son uygulama ise devletin, alt veya orta gelirli vatandaşlarına yönelik olarak ürettiği bir sosyal konut projesidir.”

“Bu projede, peşinat haricindeki tutar, kamu bankaları vasıtasıyla kredilendirilmekte olup devletin söz konusu borçlandırmaktaki amacı, faiz geliri elde etmek değil, aksine ödeme güçlüğü içindeki vatandaşlarının ev sahibi olmalarına yardımcı olmaktır.”

Demek ki, burada bir kurum yani bir banka, devlet garantisi altında, vatandaşa borç para veriyor. Hiçbir banka hayır olsun diye kira almadan (faiz almadan) para kiralamaz. Banka hayır kurumu değildir. Banka para kiralayarak para kazanır.

Diyanet ne diyor? Bu borç ve faiz iyilik amaçlı olduğu için, Diyanet’e göre, uygundur. Fakat Kuran’da, böyle amaca bağlı bir istisna yoktur. Kuran, “eğer aldığınız faiz ile hayırlı bir iş yapacaksanız, faiz helaldır” demiyor. Yok böyle bir şey. Diyanet resmen yalan söylüyor. Kuran adına konuştuğunu iddia ediyor ama Kuran’da olmayan masallar uydurup satıyor.

Tefeci aldığı aşırı faizi, kendi kullanmayıp fakirlere dağıtacak olsa, yani faizi “iyilik amaçlı” kullanacak olsa, “faiz uygundur” diye Kuran’da bir istisna belirtilmemiş. Zaten Kuran bir hukuk kitabı değildir. Kuran’dan hukuk çıkarmaya çalışanlar kendi tanımlamalarını yapıp Kuran’a mal etmeye çalışıyorlardır.

Diyanet laf cambazlığı yapıyor.

Kendisinin uygun bulduğu şeyleri, Kuran’ın sözü gibi satıyor.

Diyanet halkın cahilliğine güveniyor. Ruhbanların en eski sahtekarlığıdır bu. Halkı bilinçli olarak cahil bırakırlar sonra da cahil halka istedikleri tanımlamayı kutsal kitabın tanımlaması diye satarlar. Diyanet’in yaptığı da budur.

Diyanet’in TOKİ fetvasının son paragrafı da şöyle:

“Bu itibarla, devlet TOKİ’nin bu uygulamasında başka bir yolla konut alma imkanı tanımadığından, belirtilen niyetler ve amaçlar doğrultusunda söz konusu projeden yararlanmak caizdir.”

Çocuk mu kandırıyorsunuz? Devlet size faiz kullanmaktan başka yol bırakmadığı için faiz kullanmak caiz olmuştur. Mantığa bak?

Ama evet çocuk kandırıyorlar. Din zekaları 5 yaşında kalmış insanları kandırıyorlar. Kuran kurslarında akıllarını çürüttükleri insanları kandırıyorlar. İmam okullarında akıllarını bunlara ipotek edip şeyhlerinin her söylediğine inanmaya hazır kandırılmaya hazır insanları kandırıyorlar.

Bir devlet kurumunda çalışan maaşlı ruhbanların, din tacirlerinin, bürokratların bir devletin bir inşaat projesini faizden muaf olarak tanımladıkları için bu din tacirlerine inanan insanlara ne diyebiliriz ki?

Kuran’da kurumların bireylere para kiralamaları ve kira (faiz) almaları yasaklanmamıştır.

 * * *

Aslında önemli bir konu çünkü Kuran diye bilinen ve sabit tutulan ve kutsallaştırılmış bir kitap olduğunu görüyoruz. Çünkü bu kitabı bir kitap olarak elimize alıp tutabiliyoruz. Ondan Kuran deyince bu kitabı anlıyoruz. Faizi yasaklayanın bu kitap olduğunu zannediyoruz.

Ama bu kitabın içeriğinin hiçbir değeri kalmamıştır. Çünkü bu kitabın sahipleri yani İslam ruhbanları, alternatif bir Kuran yazmışlardır. Bu kitaba gölge Kuran diyoruz. Gölge Kuran akademik bir metindir çünkü bu akademik okulcu doktorlar tarafından yaratılmıştır.

Gölge Kuran ruhbanların yarattığı ve sadece kendilerinin bildiği görünmeyen gizli bir kitaptır.

Ayrıca bu Kuran’a has bir durum değildir. Bu profesyonel doktorlar aynı bir leşe üşüşen akbabalar gibi nerede bir sabit tutulmuş bir metin görseler oraya üşüşürler.

Faiz kavramı, bu gölge Kuran’ın gerçek otorite olduğunu ispatlıyor. Çünkü insanlar gerçek Kuran’da yazana değil gölge Kuran’da yazdığı söylenenlere inanıyorlar. Söyleyen kim? Ruhbanlar.

İşte, Diyanet ve Diyanet’ten maaş alan ruhbanlar, gerçek Kuran’ı hiçe sayarak, kendi faiz anlayışlarını tanımlayabiliyorlar ve Kuran’ın kendilerinin uydurduğu bu sahte faiz kavramını desteklediğini söyleyebiliyorlar.

Notlar:

Diğer faiz yazıları.

Din İşleri Yüksek Kurulu, TOKİ tarafından uygulanan “Sosyal Konut Projesi”yle ilgili görüşü üzerine çıkan haberlerle ilgili açıklama yaptı

Aynı lafları tekrarlamışlar. Faiz haramdır ama faizi iyi bankalar veriyorsa haram değildir. Kimi kandırdıklarını zannediyorlar acaba.

Kuran’ı nasıl okumalı?

İnananlar Kuran’ı akıl ile okuyamazlar. Yani sorgulayamazlar. Onlara göre —tanımlama olarak; önkabul olarak— Kuran doğrudur, eksiği yoktur; eksik gibi görünen şeyler biz anlayamadığımız için eksik görünüyordur, derler.

Mesela Kuran’da faiz gibi karmaşık bir konu 3-4 cümle ile geçiştirilmiştir. Faiz nedir tanımlanmamış; Kuran’a göre kaç çeşit faiz vardır, bilmiyoruz. Faiz haramdır denmiş ve faizcilik yapmakta ısrar edenler cehennemde sonsuza dek yanmakla tehdit edilmiş.

Bu çok garip.

Neden acaba toplumsal bir suç –faiz suç mu değil mi bilmiyoruz ya– dinî bir suçmuş gibi cezalandırılıyor?

Düşünün, futbol sahasında bir futbolcu diğer bir oyuncuya faul yapıyor (futbol suçu işliyor), ve yakalanıp cezaevine götürülüyor ve asılıyor! Veya faul yapmanın cehennemlik bir suç olduğu söylense… Ne kadar saçma.

Bir bağlamda işlenen bir suçun başka bir bağlamın yasalarına göre cezalandırılması hiç bir hukuk sisteminde yoktur. Topluma karşı bir suç işlemişsen, yasalar ne diyorsa ona göre cezalandırılırsın. Dinî bir suç işlemişsen —namaz kılmamışsan mesela— o zaman din cezalandırsın seni. (Gerçi namaz kılmamanın cezası yoktur.)

Arapların medeniyet ve hukuk anlayışı bu kadar olur. Tefeciyi cehennemde yakmakla tehdit ediyorlar!

Tefeciyi cehennemde sonsuza kadar yakmakla tehdit etmek şaka gibi bir şey. Ama insanlar gülmüyor. Ciddiye alıyorlar.

Farzedelim ki tefecilik kötü bir şey. Toplum için zararlı bir şey. Öyleyse, devlet yasa çıkartır ve tefecileri cezalandırır. Zaten bir şeyin suç olması için o şeyi suç olarak tanımlayan bir yasa olması gerekir. Eğer tefecilik bir suç olarak tanımlanmışsa, devlet tefecileri cezalandırır. Bu işe cehennemi karıştırmaya ne gerek var? Ne kadar çocukça bir suç ve ceza kavramı.

Bu ne ilkellik!

Toplumsal bir suç işleyen neden din tarafından cezalandırılıyor ve sonsuza kadar cehennemde yanma cezası alıyor?

İnanılmaz bir şey.

Orantısız ceza diye buna denir.

Laiklik kavramının, yani dinin toplumsal alandan çıkartılması işinin, ne kadar önemli olduğunu da anlamış oluyoruz. Din ile toplumsal işleri birbirine karıştıran toplumlar böyle absürd cezalar tanımlarlar.

Ayrıca bu durum, Kuran’ın ilk muhataplarının zeka seviyesini de açıklığa kavuşturmuş oluyor.

Arapların arasından birisi çıkmış, “El İlah’tan şimdi mesaj geldi, faiz yerseniz cehennemde sonsuza dek yanacaksınız” diyor. Bunu duyan faizci Arap korkuyor, “aman ha,” diyor, “cehennemde yanmaya niyetim yok, ben tefeciliği bıraktım” diyor.

Bu faizci arkadaş, gülüp geçeceğine, “ne cehennemi, ne yanması; şunun şurasında para kiralayıp, kirasını alıyoruz, bunun neresi suç olabilir” diyeceğine, işi ciddiye alıyor ve mesleğini bırakıp müslüman oluyor.

Halbuki müslüman olmasa, Kuran’ın bu fevrî ve absürd yakarak cezalandırma tehditleri onu bağlamayacak.

Notlar:

— Faizle ilgili diğer yazılar:

Tanımlamacılık / Faiz

Ben her konuya tanımlamacılık açısından bakıyorum. Bu dünya bir tanımlamalar dünyasıdır.

Kuran’daki ayetlere baktığımda onları tanımlamalar olarak görüyorum. Kuran’da geçen “faiz haramdır” cümlesi bir tanımlamadır.

Bu tanımlamanın gerekçesi de yoktur. Tanımlamacı yeteri kadar güçlü ise gerekçe göstermesi gerekmez. Bir tanımlama yapar ve bu tanımlamayı “kullarına” veya “kölelerine” dayatır ve kabul ettirir. Kölelerin efendilerinin tanımlamalarını sorgulama hakları yoktur, sadece kabul edebilirler.

Faiz, toplumu ilgilendiren bir konudur. Devleti ilgilendiren bir konudur. Din ile bir ilgisi yoktur. Ama devlet İslam devleti olunca işler değişiyor. Medine ayetleri inerken, faiz ayetleri dahil, Peygamber bir İslam devletinin temellerini atmıştı. Yönetim İslam devletinin elindeydi.

İslam devletinin, seküler bir devlet gibi, bir yasa yapıcı meclisi yoktu. Yasalar Allah’tan yansıtılarak Kuran’da tanımlanıyordu.

İlginç bir yöntem.

Mesela, aşırı kira (faiz) ile para kiraya vermek, yani tefecilik, 7. yüzyıl Arap toplumunda bir sorun olarak kendini belli ediyor. Yöneticiler tefeciliği bir sorun olarak görüyorlar.

Yasama organı olan bir devlet ne yapar? Tefeciliği önleyecek yasalar çıkartır. Tefeciliği yaratan toplumsal şartları ortadan kaldırmaya çalışır. Ama Arap aklını kullanarak sorunları çözmeyi denemez. Aklına kullanmak enerji ister. Arap miskindir. Kolaycıdır. Sorunları şipşak çözmek ister.

Tefecilik mi var? “Tefecilik yapanı cehenneme yollayacağız” diye Allah adına bir yasak tanımlarsın olur biter.

Tabii böyle bir tehdit bir işe yaramaz. Tefecilik devam eder gider. Çünkü tefeciliği yaratan toplumsal şartlar ortadan kaldırılmadığı müddetçe tefecilik ortadan kalkmaz.

İşin komiği, egemen güçlerin Allah’tan yansıtılarak tanımladığı bu tip yasalara insanlar inanır. Aradan bin yıl da geçse insanlar bu gerekçesiz tanımlamalara sorgulamadan inanır.

Mesela, Türkiye’de faiz ve para alışverişini düzenleyen, bütün dünya sistemine uyumlu, bir finans sistemi geçerlidir. Para sistemimiz Kuran’a göre ayarlanmamıştır. Zaten Kuran’da bir para sistemi, bir finans sistemi, geliştirilmemiştir. Yoktur.

Bu iki sistemi —dinden bağımsız modern finans sistemini ve Kuran’dan esinlenmiş bir para sistemini— birbirine karıştırmak komik sonuçlar doğurur. Helal faiz kavramı gibi. Helal faiz kavramı da helal domuz kavramı kadar gülünçtür.

Kuran’da faiz yemek cehennemlik bir suçtur. O kadar. Başka detay yok. Bundan bir finans sistemi çıkmaz.

Notlar:
Tanımlamacılık felsefesi.

— “Faiz haramdır” bir tanımlamadır. Kim yapmış bu tanımlamayı? Bana göre Kuran’ı kitaplaştırırken vahyi kendi siyasi amaçları doğrultusunde yeniden yazan halifeler yapmıştır. Ama çoğunluk “faiz haramdır” gibi bir sözü El İlah’ın elçisine Cebrail aracılığı ile ilettiğini ve elçinin de bu sözleri seslendirdiğine inanırlar.

Kuran’ın toplumsal sorunları çözme yöntemi

isa-tefeciler.png
İsa Tefecileri Tapınaktan Kovuyor, Garofalo (c.1481-1559)

Kuran’ın toplumsal sorunları çözme yöntemi çok ilginç. Mesela tefecilik sorunu.

Tefecilik gibi toplumsal bir probleme, Kuran’ın yani Arapların, getirdiği çözüm nedir?

Suçlama, tehdit ve yasaklama.

Yani, sorunu çözmek yerine tehdit ve yasaklama ile sorunun belirtilerini ortadan kaldırmaya çalışmak.

İnsanları korkutarak para kazanmak için yaptıkları bir işi yasaklamaya çalışmak hiçbir işe yaramaz. Zaten tefeciliğin ve faizin günümüze kadar geldiğini görüyoruz.

Kuran eğer gerçekten Allah’ın sözü olsaydı —halifelerin yazdığı bir metin olmasaydı— Allah’ın önereceği çözüm çok başka olurdu.

Ne derdi Allah?

Ey Peygamber! Tefecilik toplumsal bir sorundur. Arap toplumunda para dağılımı adil değil. Kiminizin çok parası varken bazılarınızın hiç parası yok. Parası olmayanlar parası olanlar tarafından sömürülüyor. Bu olayın din ile bir ilgisi yok.

Önce para sistemini bir düzeltin. Para dağılımını adil yapın.

İslam devleti kurdunuz. Ekonomi öğrenin. Devlet parayı nasıl kontrol eder öğrenin. Reform yapın.

Tefecilik ve faiz konusunun cehennemle bir ilgisi yok.

Yasalar çıkartın ve yasalara uymayanları cezalandırın. Verdiğiniz cezalar suça orantılı olsun. Tefecilik yaptı diye birinin ebediyete kadar cehennemde yanması adil bir ceza olamaz.

Dünya suçlarını dünyada cezalandırın… gibi akılcı öğütler verirdi.

***

Aşırı yüksek faiz ile borç para veren yani tefecilik yapan insanları cehennem ile tehdit etmek hiçbir sonuç getirmez ve getirmemiştir. Bunu Allah bilmez mi?

Bu Arap usulü sorun çözme yöntemi bugün de devam etmektedir ve maalesef bizi de etkilemiştir. Biz de İslamiyetin etkisinde kalarak Araplar gibi düşünmeye başladığımız için sorunları çözmek değil de sorunu kılıç tehditi ile ortadan kaldırmaya çalışırız.

Nedir bu Arap usulü sorun çözme yöntemi? Daha doğrusu sorun çözememe yöntemi?

Ortada bir sorun var. Arap ne yapar? Sorunu anlayıp çözmeye mi kalkar? Sorunun köküne inip sorunu yaratan ne ise o şeyi ortadan kaldırmaya mı çalışır?

Hayır.

Arapta akıl kullanma geleneği yoktur. Herşey yukardan emir ile gelir. Şunu yap derler Arap yapar. Elinde kutsal bildiği bir kitap vardır. O kitapta yazılanlara göre yaşamaya çalışır. Kitapta faiz haramdır gibi bir şeyler söylüyor. Faizi ortaya çıkartan sebepleri ortadan kaldırmak yerine faizi yasaklar ve tehditler yağdırır.

Tehditleri dinlemeyip tefecilik yapmaya devam edenleri kılıçtan geçirir. Sorunu çözmek aklına bile gelmez.

Araplar kadar ilkel kafalı bir toplumu yücelten Türkler var. Arapları kendine örnek alan Türkler var, ne yazık ki.

Sorunu çözmek Arabın aklına bile gelmez. Tehdit eder. Yasaklar. Olmazsa da Allah’ın emri der ve kılıçtan geçirir.

Notlar:

— İsa ve tefeciler resminin kaynağı. Tefecilik çok eski bir sorunmuş demek ki, İsa bile sorunu çözmek için anarşist hareketlerde bulunmuş.

— “Suçlama, tehdit ve yasaklama…”

Toplumsal sorunları, suçlama, tehdit, yasaklama ve cezalandırma ile çözmeye çalışmak Araplardan bize geçmiş bir alışkanlıktır. İlkel bir yöntemdir. Ama devletin önderliğinde toplum İslamlaştıkça ve Araplaştıkça bu ilkel yöntemler de gelenek haline gelmektedir. Üstelik yabancı güçler devlet kadrolarına sızmış olduğu için İslamlaşma ve geri zekalılaştırma sürecini onlar da desteklemektedirler.

Faiz harammış!

Faiz

Bugün bizim “faiz” kelimesinden anladığımız nedir?

Faiz, verilen borç için istenen ücrettir. Biri size borç satıyor; bu bir alışveriş olduğuna göre aldığınız borç için bir ücret ödemeniz gerekiyor. Bu ücrete “faiz” diyoruz.

Aslında, “satmak” demesek daha iyi çünkü para kiralanıyor. Borç parayı alan; parayı kullandıktın sonra kirası (faizi) ile birlikte aldığı kişiye iade ediyor. Çok basit bir işlem.

Toplumda ve insan ilişkilerinde, bu kadar kadim ve temel bir işlem nasıl haram olarak tanımlanıp yasaklanır? Anlamak mümkün değil.

Eğer para kiralamak haram ise; bir evi kiralamak da haram olmalı; çünkü ikisi aynı şeydir. Kendiniz çalışmadan oturduğunuz yerde para kazanıyorsunuz. Ha evinizi kiralamışsınız, ha paranızı kiralamışsınız, hiç farketmez.

Tefecilik

Kuran’da yasaklanan tefeciliktir, yani, kötü niyetli olarak para kiralayan; aşırı kira isteyen; paranın çok kısa zamanda geri ödenmesini isteyen; borç verdiği kişinin borcunu ödemesini değil de ödeyememesini isteyen ve ödeyemediği zaman onun diğer mallarına da el koymak için pusuda bekleyen, sahtekar tefecilere karşı bu ayetler inmiştir.

Tefecilik en eski mesleklerden biridir. İsa da tapınak avlusunda tefecilik yapanlarla karşı çıkmış ve onların tezgahlarını ters çevirmiştir.

Peygamber de tefecilere karşı savaş açmış. Yoksa para kiralamanın, eğer doğru olarak yapılırsa ne zararı olabilir? Borç vermeyi bir takım sahtekar insanlar kötüye kullanıyor diye neden borç vermek ve almak toptan kötülensin ve haram olarak tanımlansın?

Para kiralamanın da iyi tarafı var, kötü tarafı var.

* * *

Faiz nedir? Kuran faizi nasıl tanımlamış? Bu konuda bir karışıklık yok. Kuran’da bizim “faiz” dediğimiz kavram “ribâ” kelimesi ile ifade ediliyor.

Çok açık ve net. En ufak bir kavram karışıklığı yok. Kuran’ın “ribâ” dediği yerde biz faiz anlayacağız.

Kuran’da bir de “feyz” kökünden gelen bir “faiz” kelimesi kullanılıyor. Bu faiz bizi hiç ilgilendirmiyor. Zaten, bizi ilgilendiren faiz (ribâ) ayetlerinde feyz köklü faiz kelimesi kullanılmıyor. Bir karışıklık yok.

Faizle (ribâ) ile ilgili ayetler şunlar:

Bakara 275, 276, 278;
Al-i İmran 130;
Nisa 161;
Rum 39.

Bu ayetlerin sırası da önemli değil. Bazı ulema faizin adım adım yasaklandığı gibi saçma açıklamalar ileri sürmüşlerdir. Kuran’dan daha Kurancı olan ulema çoktur. Para kiralamak gibi doğal ve yasal bir toplumsal işlemi “haram” olarak tanımlamak için ellerinden geleni yapmış bu ulema.

Şimdi bu ayetlerin kelime kelime tercümelerini yazalım:

2.275 Bakara
o kimseler ki yerler riba kalkamazlar ancak gibi kalkarlar kimse çarptığı şeytanın dokunup bu onların demelerindendir şüphesiz alışveriş de gibidir riba oysa helal kılmıştır allah alışverişi ve haram kılmıştır ribayı kime gelir de bir öğüt -nden rabbi- (ribadan) vazgeçerse kendisinindir ne varsa geçmişte ve işi de kalmıştır allah’a kim tekrar (ribaya) dönerse onlar halkıdır ateş onlar orada ebedi kalacaklardır

2.276 Bakara
mahveder allah ribayı ve arttırır sadakaları allah sevmez hiçbir inkarcıları günahkar

2.278 Bakara
ey kimseler iman eden(ler) korkun allah’tan ve bırakın (almayın) ne varsa geri kalan -dan riba- eğer idiyseniz inanıyor

3.130 Al-i İmran
ey kimseler inanan(lar) yemeyin riba kat kat arttırarak ve korkun allah’tan umulur ki kurtuluşa erersiniz

4.161 Nisa
(yahudilerden bahsediliyor) ve almalarından ötürü riba rağmen menedilmelerine ondan ve yemelerinden ötürü mallarını insanların haksız yere ve hazırladık inkar edenlere içlerinden bir azab acı

30.39 Rum
ne ki verdiniz riba artması içinde malları insanların asla artmaz katında allah ama verdiğiniz -tan zekat- isteyerek yüzünü (rızısını) allah’ın işte onlar kat kat artıranlardır

Kuran’da faiz olayından bahsedilen ayetler bunlar.

Bu ayetlere bakarak Kuran yorumcuları Kuran’ın para karşılığı borç vermeyi yasakladığı gibi bir anlam çıkartmışlar.

Bu ayetlerde ilk dikkatimizi çeken şu:

Bu ayetler inanan insanlar için yazılmış. Bu ayetler sadece insanları ve İslamiyete inanan insanları bağlar.

Burada kurumları bağlayıcı hiçbir şey yok. Olamaz da çünkü bu ayetler yazıldığı zaman borç para veren kurumlar yoktu. Bugünkü para sistemi yoktu. Bugünkü finans sistemi yoktu.

Parayı kiralayanlar hep insanlardı. Adamın biri pazar yerinde bağdaş kuruyor ve kendisine gelip para isteyen adama içinde madeni paralar olan bir kese veriyor. Bu paralara Dinar dendiğini varsayarsak, bu adam da bildiğimiz tefeci ise, diyor ki, “Sana 10 dinar verdim; haftaya bana 100 dinar getirip vereceksin.” O ekstra 90 Dinar da riba oluyor.

Bugün böyle haraç keser gibi borç verme işi sadece dizilerde mafya tipli adamlar tarafından uygulanıyor. 7. yüzyıldaki zulümcü tefeci artık yok. Varsa bile tefeciye giden bilerek gidiyor. Kuran’da yasaklanan işte bu tip gaddar tefecilik.

Kuran başka türlü borç para nasıl veriler bilmiyor. Banka yok. Finans sistemi yok. Para sistemi yok. EFT, Havale, ATM gibi şeyler yok. Dolar yok. Altına bağlı para sistemi bilinmiyor. Günümüzde uygulanan altından bağımsız para sistemi hiç bilinmiyor.

Demek ki, bu ayetlerde, günümüzde borç veren bankalar hakkında hiç bir yasaklama yok.

“Kurumlar, bankalar, riba alamazlar” gibi bir yasaklama yok.

O zaman, İslamî Finans denen sözde faizsiz borç verme yöntemi uygulayan bankacılık sistemi tamamen bir aldatmacadır. Çünkü Kuran’da bir kurumun başka bir kuruma faiz ile borç para vermesini yasaklayan bir ayet yok.

Ayetler insanlardan bahsediyor ve bu insanların da İslamiyeti kabul etmiş insanlar olması gerekiyor. Yasaklamalar sadece İslamiyete inanmış insanları bağlıyor.

Üstelik Kuran’ın amacı tefecilik yaparak fakirlerin kanını emen insanları engellemek. Kuran, Arap toplumunda uygulanan bir geleneği değiştirmek istediği zaman o geleneği “haram” olarak tanımlar. Kuran’da haram olarak tanımlanan bireylerin yaptığı zulumcü tefeciliktir.

Kuran zulmü engellemek istiyor. Paralı para tacirlerinin ezdiği parasız insanları korumak istiyor.

Bugün bankaların yaptığı gibi, borcunu ödeyemeyeceğini bildiğiniz insanlara bol bol borç para verirsiniz; borçlarını ödeyemeyince de tarlalarını, iş yerlerini ellerinden alırsınız. Bu da kurumsal tefecilik oluyor.

Kuran’da kurumsal tefecilik haramdır diyen bir ayet yok. Çünkü kurumlar tüzel varlıklardır ve tüzel varlık müslüman olamaz. Tüzel varlıkların dini yoktur. Tüzel varlıkları cehennemle korkutamazsınız.

Peki kendi parasını faize yatırıp bankadan faiz alan bir banka müşterisi Kuran’a aykırı mı hareket etmiş oluyor?

Hayır.

Kuran’da bahsedilen faiz bu değil.

Kuran’da bugün tüketici faizi olarak adlandırabileceğimiz; bir kurum ile tüketici arasındaki faiz ilişkisinden bahsedilmiyor. Kuran böyle bir şeyi bilmiyor.

Tefeci profesyonel para kiralayıcısıdır. Adamın işi bu. O kabilede, o bölgede, parayı stoklamış bir adamdır bu. Para ihtiyacı olan birisi bu adama gelir. Bu tefeci de elindeki gücü kullanarak borç verdiği kişiyi sömürür. Olay bu. Kuran bu işi yapanları korkutarak onları tefecilikten vazgeçirmek istiyor. “Bu işi yapmayın, yaparsanız sizi cehenneme yollarız” diyor.

Şimdiki durum böyle değil. Birey bir kuruma kendi parasını kiraya veriyor. Kurum parayı işletiyor ve bireye kira ödüyor. Hem kurum hem de birey kazanmış oluyor. Ortada zulüm yok. Herşey kağıt üstünde yazılı. İki taraf anlaşma yapıyor. Kimse kimseyi aldatmıyor.

Kuran’da, birey ile kurum arasındaki para ilişkisinden bahsedilmiyor. Çünkü o zaman banka yok.

İnsanlar, kelimelerin zaman içinde anlam değiştirdiklerini anlayamıyorlar veya anlamak istemiyorlar. Kuran’da bahsedilen faiz kavramı ile bugün bizim bildiğimiz faiz aynı şey değil. Kuran’daki faiz ayetlerinin günümüz insanına söyleyecek hiç bir şeyi yok.

Kuran’daki tefeci borç verdiği insanla anlaşma imzalıyor mu? Hayır. Zaten kimsenin okuma yazma bildiği yok. Kabile kültüründen bahsediyoruz. Bugünkü gibi bir finans sistemi yok.

Özet olarak: Kuran’da o zamanlar para stoklayıp para kiralayarak paradan para kazananların yani bugün tefecilik olarak tanımladığımız meslek erbabının bu mesleği icra etmeleri yasaklanmıştır.

Kurumsal para kiralamak konusunda Kuran hiçbir şey söylemez.

Bankaya kiraya verdiğiniz para için bankanın size ödediği kira haram olamaz. Olsaydı, evinizi kiralamak haram olurdu. Araba kiralamak haram olurdu.

Kurumlar arasında kira almadan para kiralamak için İslamî Finans denen bir sistem geliştirmişler. Böyle bir şeye ne gerek var? Kurumlar arası para kiralama işleri hiç bir şekilde Kuran’a aykırı olamaz, çünkü Kuran’ın yasakları insanlar içindir kurumlar için değildir. İslamî Finans bankaların uydurduğu bir aldatmacadır.

Bütün olay zaten çok komik.

Kuran’ın tefecilere karşı cehennem tehditlerinden korkan paralı insanlar, Kuran’ın paralarını kiraya vermelerini yasakladığını zannediyorlar ve bir takım finansal sahtekarlıklar yaparak kira parası almadan parayı kiraya verme sistemleri geliştiriyorlar. Kimi aldatıyorlar? Kendilerini aldatmış oluyorlar.

* * *

Faiz konusunda kemikleşmiş bir Kuran yorumu var. Kuran faizi haram kılmış diye yerleşmiş bir yorum geleneği var. “Faiz haramdır” kavramı nerdeyse İslam’ın bir şartı olmuş. Ama Kuran’ı açıp okuduğumuzda böyle bir yasağın olmadığını görüyoruz. Kuran’ın “riba” diye bahsettiği faiz ile günümüzde banka sisteminde uygulanan faizin ilgisi yok. Kelimelerin anlamı değişmiş. Para sistemi değişmiş. Toplumlar değişmiş. Kuran’da geçen faiz ayetleri tamamen o zamanın şartları için yazılmış ayetlerdir. Geçirliliği kalmamış ayetlerdir.

Notlar:

—- Kuran’ın faizi yasaklaması; bir mesleği kötüye kullanan insanlar var diye, bütün mesleği yasaklamaya benziyor. Kötü ahçılar var diye, ahçılık mesleğini yasaklamaya benziyor. Kötü doktorlar var diye tıp bilimini yasaklamaya benziyor. Bazı insanlar tefecilik yapıyor diye bankacılık sistemini yasaklayacak mıyız? Çok saçma.

— “Çok açık ve net. En ufak bir kavram karışıklığı yok. Kuran’ın “ribâ” dediği yerde biz faiz anlayacağız.

Kuran’da herhangi bir kelimenin –daha genel olarak, Arapça herhangi bir kelimenin– tek, kesin ve net bir anlamı olabileceğini düşünmek biraz saflık olmuş.

Arapça’da tek anlamlı kelime yoktur. Öyleyse Kuran’da da tek anlamlı kelime yoktur.

Öyleyse, faiz kelimesinin de mutlaka birden çok anlamı olmalıdır. Tekrar bakalım.

Faizi; “para kirası” olarak tanımladık.

Kuran’da “Riba” kelimesi para kirası anlamında kullanılmış dedik. Bakara, Al-i İmran ve Nisa ayetlerinde bir sorun yok. Bu ayetlerde “riba” paradan alınan kira olarak kullanılmış gibi gözüküyor. Ama bir de Rum 39’a bakıyoruz ve burada “riba” kelimesine anlam veremiyoruz. Bu ayette peygamber “riba” kelimesini çevresindeki Araplar’ın anlayabileceği bir anlamı varmış gibi kullanmış ama bize gelene kadar bu anlam kaybolmuş gitmiş.

Ne diyor Rum 39?

30.39 Rum
ne ki verdiniz riba artması içinde malları insanların asla artmaz katında allah ama verdiğiniz -tan zekat- isteyerek yüzünü (rızasını) allah’ın işte onlar kat kat artıranlardır

Burada riba yani faiz hiç de para kirası anlamında kullanılmamış. “Riba vermek” gibi bir şeyden bahsediliyor.

Biraz daha Türkçeleştirirsek, bu ayet diyor ki,

İnsanların mallarında artış (bereket) meydana gelsin diye verdiğiniz ribâ (faiz), Allah katında hiçbir kazanç sağlamaz.

(Kur’an Aydınlığı, Kronolojik Kur’an Meali, Tuncer Namlı, s.677.)

Şimdi, “riba” kelimesinin Kuran’da tek anlamda kullanıldığı varsayımımızı çürütmek için, Tuncer Namlı’nın 678. sayfada başlayan 25. notunu okuyalım:

“Riba’ kelimesi, şer’i ıstılahta ödenen faiz anlamıyla meşhur olsa da faiz getirsin diye yatırılan anapara anlamında da kullanılmaktadır.

[Riba hem alınan kira hem de kiralanan anapara için kullanılıyormuş. Araplar mali konularda net olmaktan çok korkuyorlarmış anlaşılan. Düşünün, günümüze uyarlarsak, bankaya faiz oranını soruyorsunuz, size anapara miktarını söylüyorlar. Hemen bir Hacivat Karagöz yanlış anlamalar diyaloğu oluşuveriyor. Anapara mı? Faiz mi? İkisi de aynı kelime ile belirtilmiş.]

Kelime ayrıca yapılan mali işlemin hem maddi kazanç hem de manevi bereket getirmesi anlamını da ifade etmektedir.

[Bu da çok ilginç. Mali işlemlerin bir de manevi değeri varmış. Aynı hayali sayılar gibi. Hayali sayıların bir reel değeri var bir de i ile ifade edilen hayali yani manevi tarafı var. İslamiyet ne kadar derin bir soyutlama yeteneği gerektiriyor! Mali bir işlem yapıyorsunuz ve bu işlemin bir de manevi değeri olduğu varsayılıyor. Bir dilenciye para verdiğiniz zaman sadece mali bir işlem yapmış olmuyorsunuz. Cebinizden çıkan para bir de manevi işlem tetikliyor. Mesela, manevi tatmin almış oluyorsunuz. Hatta melekler not alıyor ve amel defterinize işleniyor ve hesap günü geldiğinde sizin menfaatinize işleme konacak… diye umuyorsunuz en azından.]

Ayet ahlakî anlamda faizi olumsuzlamış olabilir. Fakat kavramsal anlamda faiz ödemek anlamı ayet bütünlüğüne uymadığı için tefsirciler “ribâ” kelimesini ya faiz almak için verilen ana mal ya da menfaat umarak verilen bağış, hibe, bahşiş şeklinde çevirmişlerdir.

[Tefsirciler müthiş insanlar. “Anlamak” kelimesinin anlamını anlayamamışlar. “Bilmiyoruz; anlayamadık; bu ayetin bir anlamı yok” diyemezler. İlle bir anlam verecekler. Kuran’da anlamsız bir ayetin olabileceği ihtimali yoktur onlar için. Zorlayarak anlamlandırmak için de saçmalamayı mübah sayarlar. Burada riba kelimesi paradan alınan kira anlamında kullanılmamış. Başka bir anlamda kullanılmış. O anlam da artık kaybolmuş.]

Çünkü ayette, verilen ribanın insanların malı artsın diye verildiği fakat Allah katında kabul görmediği dile getirilmektedir.

[İnsanların malı artsın diye verilen bir faiz! Buna faiz denmez. Burada faizden bahsedilmiyor. Bu ayetin geleneksel olarak “faiz ayeti” olarak kabul edilmesi tefsircilerin zaman içinde kelimelerin anlam kaymasına uğradığı gerçeğini kabul etmemelerinden kaynaklanıyor. Ayet burada riba kelimesini faiz anlamında kullanmıyor.]

Oysa faiz veren hiç kimse böyle bir beklenti içinde olamaz, sadece faiz ödemek zorunda kaldığı için öder.

Bu nedenle çoğu tefsirci kastedilen şeyin faiz olmadığını, hibe ve hediye olduğunu söylemişlerdir. Fakat onlar da diğerleri gibi ayetin indiği bağlamı tespit edemedikleri için sıradan bir hediyeye indirgemişlerdir.

[Bağlamı bilmeden ayeti anlayamıyoruz. Bu Kuran’ın bütünü için geçerlidir. Bu da Kuran’ın hem zaman hem de mekan içinde sınırlı olduğunu gösteriyor. Kuran 7. yüzyıl Arap toplumunun yerel sorunlarına yorum getirmek için yazılmıştır. O çağ bitince, Kuran’ın işlevi de bitmiştir. En azından bu ayetlerin işlevi bitmiştir.]

Üstelik her iki görüş sahipleri de bu ribanın haram olmadığı, sevabının da bulunmadığını yönünde yorumlar yapmışlardır.

Dolayısıyla bereket anlamına gelen riba, Allah için verilen zekat ve sadakayla mukayese edildiğine göre müşriklerin putlarına sunduğu hediyeler olabilir.

[Artık müşrik diye kimse yok. İslamiyetin müşriklerle kavgası çoktan bitti. Ama Kuran hâlâ aynı kavgayı sayfalarında vermeye devam ediyor. Böyle bir kavga artık yok. İslam üç büyük kitap dininden biri olmuş. Ama ayetler hâlâ müşriklerle uğraşıyor.]

[Aşağıdaki yorum bence bu ayetin anlamını çok güzel açıklıyor:]

Çünkü ayetin öncesi ve sonrasında müşriklerin putlarıyla bağlantı kurulduğu gibi 6/Enam 136. ayette müşriklerin, mali ibadetlerin bir kısmını Allah’a, bir kısmını da putlara hediyeler sunarak yerine getirdikleri dile getirilmektedir.

Tabii ki bunu da putlardan medet ve bereket umarak yapıyorlardı

29/Ankebut 17. ayette de buna benzer bir eleştiri yer almaktadır.

“Riba” kelimesinin kavramsal anlamda faiz karşılığı borç vermek manası da burada işaret edilen çıkar beklentisiyle hediye vermek anlamından hareketle türetilmiş olabilir.

Manevi bereket beklentisi, dünyevileşme süreçlerinde maddi bereket beklentisine dönüşmüş, daha sonra da yerini faiz beklentisine bırakmış olabilir.

***

Burada bahsi geçen Enam 136’yı da kopyalayalım:

Allah’ın yarattığı mahsullerden ve hayvanlardan Allah’a pay ayırarak, şu iddiada bulundular: “Bu Allah’a, bu da koştuğumuz ortaklara!” dediler. Fakat Allah için ayırdıkları şeyler koştukları ortaklara gittiği halde ortaklar için ayırdıkları şeyler Allah’a gitmiyor! Ne kadar da kötü hüküm veriyorlar.

Bu ayeti açıklayan 81. not, s. 412:

Bu ayette verilen bilgiler, zekatın Mekkeli müşrikler tarafından yozlaşmış olarak uygulandığını göstermektedir. Allah için ayırdıklarını misafirlere ve yoksullara ikram ediyor, putlar için ayırdıklarını ise tapınakların hazinelerine dolduruyorlardı. Dolayısıyla onların kullanım hakkı din adamlarına aitti. Bundan dolayı fakirlere gidecek olan Allah hakkının, kendilerine dönecek olan putların hakkına katılmasına izin veriyorlardı. Fakat bunun aksinin olmasına izin vermiyorlardı.

[Dini hiçbir zaman o dinin rahiplerinden ayırmak mümkün değildir. İsa zamanında da mercimek yiyen fakir halk tanrıya adak sunuyoruz diye kıymetli hayvanlarından birini tapınaktaki rahiplere veriyorlardı. Rahipler hayvanın en iyi etlerini mideye indirip geri kalanını, kemikleri, bağırsakları falan tanrılara adak olarak yakıyorlardı. Tapınaktan çıkan duman kilometrelerce öteden görünüyordu. Mercimeğe talim eden halk sıska ve hastalıklı iken etobur tapınak rahipleri maşallah kırmızı yanaklı tosuncuklar oluyorlardı. Din aldatmacası eskiden de buydu, şimdi de budur. Altın sırmalı kaftanını giyip Mercedes makam arabasıyla dolaşan şahıs vatandaşa “israf haramdır; israf etmeyin” diye riyakar riyakar fetva verebiliyor. Din cephesinde değişen bir şey yok. Rahipler –altın sırmalı kaftan giyen kişi de bir rahiptir– inananları sömürerek semirirler. Yanlış anlaşılmasın her dinin rahibi vardır. İslam’ın rahipleri de, yani ruhban sınıfı, bu kaftanlı, sarıklı, Mercedesli bürokratlardır.]

Resmi Gazetede şeriat.

Resmi Gazete’de şeri karar yayınlandı.

— Yasakla kutsalın ilişkisi. Haram = yasak, dokunulmaz. Dinen yasak. Yani haram olarak tanımlanan şey kutsallaştırılmış ve korunmuş oluyor. Domuzun kutsallaştırıldığı gibi.

— Kuran alışverişin riba GİBİ olduğunu söylüyor. Yani aradaki ilişkiyi görüyor.