Din düşmanlığı nedir?

Din düşmanı ne demek acaba?

Muzur tarikatının şeyhi Mor Sakallı Sümbül Hoca, Deve Sidiği tarikatının şeyhi Çakma Sakallı Nahoş Hoca’ya “sen din düşmanısın” demiş.

İslam dünyasını derinden sarsan bu vaka ne demek oluyor?

Bu demektir ki; Mor Sakallı kendini gerçek din sahibi olarak tanımlıyor ve Nahoş’un da sakalı gibi çakma müslüman olduğunu söylüyor.

Sakalının çakma olduğunu kabul etmeyen pek saygıdeğer Nahoş da, asıl Mor sakallının sakalının sahte olduğunu söylüyor ve asıl din düşmanı Mor Sakallı’dır diyor.

Ne var bunda?

Sakal boyunun ve şeklinin dindarlığın ölçüsü olduğu bir dinde, dinsizliğin de sakal ile belirlenmesi doğaldır.

Zaten, din düşmanlığı suçlaması İslam’ın en klasik suçlamasıdır.

İslam bir klonlama dinidir. Her mezhep, her tarikat İslam’ın bir klonudur. Her klonun şeyhi diğer klonların şeyhlerini “din düşmanı” ilan eder. Bu tipik çadır devleti mantalitesidir. Arapların kanında vardır bu. Çünkü İslam, Bedevi kabilelerinin dinidir. İslamın temelinde kabile töresi vardır. Bizim kabileden olmayan herkes bizim düşmanımızdır. Bizim dinimiz esas dindir; öyleyse bizden olmayan herkes, din düşmanıdır.

Araplar 1400 yıldır, birbirlerini bu şekilde din düşmanı ilan ediyorlar. Hem “müslümanlar kardeştir” diyorlar, hem de birbirlerini din düşmanı ilan edip arkadan vuruyorlar.

Bütün bu din düşmanları arasında Caner Taslaman beye “din düşmanı” denmiş, ne çıkar bundan?

Denmeseydi şaşardım.

Caner Taslaman, bildiğim kadar, hiç bir tarikatın sempatizanı değil; öyleyse bütün tarikatların gözünde o bir din düşmanıdır.

Dedik ya, “din düşmanı” demek, “bizim tarikattan değilsin” demektir. Başka da bir anlamı yoktur. Caner Taslaman bunu bilmez mi?

***

Toplumun asalak paraziti tarikatlardan birinin şeyhi, asalak parazit diğer bir tarikat şeyhine ”sen din düşmanısın” diyerek çamur atmış! Haber değeri olmayan bir vaka.

***

Bu önemsiz tartışmayı başlatan Caner Taslaman; yorum yazan ben ve diğer bütün yorum yazanlar, hepimiz, ülke yararına bir şeyler yapmak yerine tarikatların tuzağına düşmüş oluyoruz ve onların istediği bu boş din tartışmalarını yapıyoruz.

Bu sebepten din özelleştirilecek ve din toplumsal alandan tamamen silinecektir. Toplum sıkı bir din detoksuna girecek ve toksik tarikatları sisteminden atacaktır.

Özelleştirmeden sonra kimse din kisvesi altında toplumda asalak parazit olarak yaşayamayacak ve herkes ülkenin gelişmesine katkıda bulunacaktır.

Ülkede bu kadar tarikatçı parazitin bulunmasının sebebi, Tevhidi Tedrisat kanunun karşı devrimciler tarafından etkisiz hale getirilmiş olmasıdır.

Her yıl binlerce Araplaşmış asalak tarikatçı yetiştirip topluma salan İmam Hatipler hemen kapatılmalıdır. Tevhidi Tedrisat kanunu bunu gerektirmektedir.

İmam Hatip’lerden topluma salınan bu parazitler; okulda, Araplar gibi yan gelip yatmaktan ve parazitlik yapmaktan başka bir şey öğrenmedikleri için, mezun olunca da aynı minval üzerinden parazitlik yapmaya devam ediyorlar.

Zaten tarikatlar holdingleşmişler. Kendi ekosistemleri var. Her türlü sahtekarlık, düzenbazlık ve vatan hainliğini din adına yapıyorlar. Üstüne üstlük, iktidara verdikleri oyların karşılığında destek alıyorlar ve palazlandıkça palazlanıyorlar.

Din özelleşince bu tezgah bitecektir.

Notlar:

— “Din düşmanlığı” suçlaması bütün dinlerde, tarih boyunca, din sahibi güçlerin, kendi dinî otoritelerini sorgulayanları etkisizleştirmek için kullandıkları bir mazerettir. Günümüzde tarikatların silahlı gücü olmadığı için din düşmanı ilan ettikleri insanları infaz edemiyorlar. Silahlı güçleri olsa ederlerdi.

Toplumsal detoks.

Diyanet’in tarikatlar raporu.

Rapor: Dinin özelleştirilmesi

Araplaşmış Türkler ve Tevhidi Tedrisat Kanunu

Bu tarikatların dinî doktrinlerinin incelikleri hiç önemli değildir. Tarikatlar siyasi örgütlerdir. Hatta Mafyatik suç örgütleridir. Tarikat şeyhleri vatan hainidirler çünkü Türk çocuklarını devşirip Araplaştırmaktadırlar.

Tarikatın ağına düşen her çocuk ülkenin kaybıdır çünkü tarikatlar ülkesine faydalı olacak çocukların hayatını karartıp şeyhin köleleri haline getiriyor.

Aşağıdaki videoda iki adet Araplamış Türk, veya Türkçe konuşan iki Arap görülmektedir. Bunlar dedelerini kesen Arap generalini İslam’ı yaydığı için övüyorlar. Atatürk Tevhidi Tedrisat kanununu bu tip Türk düşmanı Araplaşmış Türkler oluşmasın diye çıkartmıştı. Tevhidi Tedrisat kanunu yeniden uygulanmalıdır.

Diyanet futbola da el attı

Beklenen oldu. Türkiye’de asıl ibadethanelerin camiler değil statlar olduğunu gören Diyanet, futbolu da İslam’a uygun hale getirmek için harekete geçti.

Diyanet, önce futbolu dinsizlik olarak yasaklamak istemiş ve bu konuda bir fetva hazırlamıştı fakat bu fetva eski bir futbolcu olan Sayın Cumhurbaşkanı’nın kulağına gidince, bunu kendine bir hakaret olarak algılamış ve Diyanet Başkanı’nın kulağını ciddi şekilde bükmüştü. Başarılı bir libero olarak Türk futboluna uzun yıllar hizmet etmiş olan Sayın Cumhurbaşkanı, ”Futbolu yasaklamak yok. Futbolu Allah Teala ve Peygamber Efendimiz Sallallahu Vesalli Vesellem’in istekleri doğrultusunda şeriata uygun hale getirin” şeklinde bir devlet fetvası yayınlayarak futbolumuzun geleceğini garanti altına almıştır.

Bu emir üzerine Diyanet hemen çalışmalarına başlamıştır.

İlk iş olarak, tribünlerin haremlik selamlık olarak ikiye ayrılmasına karar verilmiştir. Bu kadar erkeğin bir arada olduğu bir ortamda kadınların türbansız stada gelmeleri düşünülemezdi. Fakat, daha sonra, türban şartı yetersiz bulunmuş ve kadınların eğer maça geleceklerse çarşaf ile gelmeleri şartı konulmuştur. Ama kadınlar isterlerse tuttukları takımın renkleri ile süslenmiş çarşaflar giyebileceklerdir.

İslam’da iki kadın bir adam ettiğine göre kadınların bilet fiyatları erkeklerininkinin iki misli olarak belirlenmiştir.

Bundan böyle maçlardan önce İstiklal Marşımız okunmayacaktır. Onun yerine Kuran’dan ayetler okunacaktır. Her takım okunmasını istediği ayetleri seçip stat yetkilisine önceden bildirecektir. Stat hafızı da istenen ayetleri okuyacaktır. Her stadın hafızı olacaktır. Böylece ülke çapında sayıları 500’ü aşkın İmam Hatip okullarından çıkanlara yeni istihdam alanları açılmış olacaktır.

Bütün hakemler İmam Hatipli olacak ve sadece gördüklerini çalacaklarına dair Kuran üstüne yemin edeceklerdir. Böylece hakiki “eyyamcı hakem” nasıl olurmuş bütün dünyaya göstereceklerdir. Çünkü bunlar İmam Hatipler’de eyyamcılığın doktorasını yapmış insanlardır. Aslında, eyyamcı hakemler, gördüklerini çalmak yerine, her pozisyonu İslam’a uygunluk açısından değerlendirecek ve İslam’a aykırı bir pozisyon gördüğünde düdük çalacaktır.

Hakem aynı zamanda imam olduğu için maçın namazını da o kıldıracaktır. Hafızın ilahi sesi ile Allah’a yaklaşan seyirciler hakemin önderliğinde namaz kılacaklardır. Seccadeler bedava dağıtılacak ve stadın bütün koltukları sahaya değil Kıble’ye bakacaktır. Namaz kılmasını bilmeyenlerin bilenlere uyarak kılarmış gibi eyyam yapmalarına göz yumulacaktır. Çünkü İslam hoşgörü dinidir; eyyam dinidir. İslam’da zorlama yoktur.

Yeni usül Diyanet futbolunda, futbolcular da şeriata uygun tesettür formaları giyeceklerdir. Tesettür forması, şalvar, sarık, cüppe ve kramponlı takunyadan oluşacaktır. Cüppelerin arkalarına oyuncuların isimleri kutsal dil Arapça ile yazılacaktır. Genel kanının aksine futbol bir kâfir icadı değildir. Futbol, Peygamber Efendimiz Sallalahu Vesselam ve 10 sahabe tarafından icat edilmiştir. Futbolu İngilizlerin bulduğu doğru değildir.

İlk futbol maçı Hendek Savaş-ı Şerifinden sonra kafası uçurulan esirlerden birinin kafası ile oynanmıştır. Barış dini İslam’ın peygamberi bu oyunu oynayan sahabeleri görünce çok hoşuna gitmiş ve o an hemen bir vahiy inmiş ve futbolun kuralları Cebrail tarafından peygambere bildirilmiş ve futbol o andan itibaren kurallarına göre oynanmaya başlanmıştır.

Bu ilk maçın İslam tarihinde büyük önemi vardır çünkü takımlardan birinin adı Sünnispor diğeri de Şiispor olarak belirlendiği için, bu maçtan sonra İslam iki mezhebe ayrılmış oldu ve bu iki mezhep arasındaki ezeli rekabet günümüze kadar devam etmektedir.

Peki futbolun kurallarını belirleyen bu Futbol Suresi neden bugünkü Kuran’da yok?

Bu soru Kuran alimlerini bin yıldır meşgul etmektedir. Cevabı basittir. İslam da her kötü şeyin suçlusu Emevilerdir. Futbol konusunda da kolayca Emevileri suçlayabiliriz.

Emeviler müslümanların hayattan zevk almalarını ve oyun oynamalarını istemedikleri için Kuran’dan futbol ile ilgili ayetleri çıkartmışlardır. Çıkarttıkları futbol ayetleri yerine Emevi halifelere karşı çıkanları cehennemde nasıl yakacaklarına dair ayetler koymuşlardır. Emeviler bu yaptıklarını Kuran’ı tahrif etmek olarak görmezler. Çünkü Kuran’da zaten cehennemde uygulanacak işkence usulleri detaylı olarak tekrar tekrar yazılmıştır. O ayetlerden birkaçını kopyalayıp Kuran’da başka bir yere eklemek tahrif sayılmaz.

Bundan sonra futbol 45 dakikalık iki devrede oynanmayacaktır. Emevilerin bu konuda haklı olduklarını kabul etmeliyiz. İslam ciddi bir dindir. İslam’da oyun oynamak haramdır. Bugün futbol oynayan yarın zina yapar. Futbol ile zina arasındaki bu açık ilişkiyi görmüyor musunuz? Oynamak yasak. Futbol bundan sonra farz ve sünnet olarak iki devrede “kılınacaktır”. Doğrusu budur. Allah böyle emretmiştir.

İlk devre farz olarak kılındıktan sonra, devre arası namazı kılınacak ve Allah nasip ederse ikinci sünnet yarısını kılmak için dua edilecektir. Eğer Allah sünnet devresinin de oynanmasını –pardon, kılınmasını– istiyorsa bu isteğini Cebrail aracılığı ile hakeme bildirecek ve hakemin düdüğü mucizevi bir şekilde kendi kendine çalacaktır.

Yani hakemler —haşa— bir çeşit peygamber olmuş oluyorlar. Bu sebepten artık futbolda hakeme itiraz olayı ortadan kalkmış oluyor. Eğer hakem bir peygamberse, hakemin verdiği hükme itiraz etmek Allah’a şirk koşmak olurdu. Şirk, İslam’da en büyük suçtur ve cezası recmdir. Yani, hakeme itiraz eden bir futbolcu hemen oracıkta taşlanarak öldürülecektir. Kuran’ın ve şeriatın emri böyledir.

Zaten bundan sonra statlarda sağlık personeli ve cankurtaran değil, recm edilenlerin cenaze namazını kıldırmak için imamlar bulunacak ve bekleyen cenaze taşıma aracına konulup son yolculuğuna uğurlanacaktır.

Bundan sonra tek tip tezahürat olacaktır. Tezahürat takımlara yapılamaz, Allah’tan başkasını sevmek, Allah’a şirk koşmaktır. Bundan sonra takımlara tezahürat yok sadece Allah’ı tesbih etmek var. Artık statlar tekbir sesleri ile inleyecektir: “Allahü ekber! Allahü Ekber!! Allahü Ekber!!”

Şeriata uygun olarak futbol oynayabilmek için bütün statlar yıkılıp şeriata uygun olarak yeniden yapılacaktır. Her stat mutlaka Kıbleye bakmalıdır. Kıbleye bakmak demek kalelerin kıble yönünde bir çizgi üzerinde olması demektir. Hangi yönün kıble olduğunu belirtmek için kalelerin birinin boyutları diğerinin yarısı kadar olacaktır. Böyle bir ayar gerekmektedir yoksa Allah’ın rüzgarını arkasına alıp kıble yönünde hucüm eden takımı durdurmak imkansız olurdu.

Statların dört köşesinde en az on şerefeli minareler olacaktır. Her şerefe ultra lüks bir loca olacak ve Arap zevkine göre her tarafı altın varak ile kaplanacaktır. Bu locaların her biri şehrin ileri gelen tarikat şeyhlerine hediye edilecektir. Onlar da şerefelerdeki özel localarını ultra zengin Arap şeyhlerine İslamî helal finans kuralları dahilinde satacaklardır.

İktidar statların yıkılıp yeniden yapılmasını hayırlı bulmaktadır çünkü kıbleye bakmayan bir statta futbol kılmak haramdır. Böyle güzel ve faydalı bir haram senelerdir durgun olan inşaat sektörüne canlılık getireceği için de iktidarın çok hoşuna gitmiştir.

Haramdan nefret eden Futbol Federasyonu da derhal önlem almış ve lig tarihinde şimdiye kadar yapılmış olan bütün maçları geçersiz saymış ve bütün şampiyonlukları iptal etmiştir. Böylece Trabzonspor ile Fenerbahçe arasında yıllardır süren husumet de sonlanmıştır. Yani, 2010-2011 sezonunun şampiyonu ne Fenerbahçe ne de Trabzonspor olmuştur çünkü maçlar haram statlarda oynandığı için bütün sezonlar oynanmamış sayılmıştır. Böylece, bu kronik sorun da en adaletli din olan İslam dini tarafından çözülmüştür.

Süper Lig’in adı da El Kebir-i Lig-i Şerif-i bin Allah olarak değiştirilmiştir.

Lig maçları ay takvimine göre oynanacaktır.

Hakem atamaları Diyanet tarafından yapılacaktır.

FİFA Diyanet’in uydurduğu bu şeriat futbolunu onaylamayacağı için, Türkiye bütün uluslararası turnuvalardan çekilecektir.

Yeşil sahaların tek hakimi; Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

Bayrak ve Ezan

ezan-bayrak

Twitter’de #EZAN başlığı altında yazılanları okuyunca nasıl bir karşı devrimci güçle karşı karşıya olduğumuzu gördüm. Çok üzüldüm.

Ezanı kutsal bir şey sanan ve ezanı bayrak ile eşdeğer bir sembol yapmak isteyen bir ezan kültü var.

Bayrağımız saldırı altındadır.

Bu karşı devrimci kitleyi görünce Türkiye’de dini özelleştirmenin ve ülkeyi gerçek anlamda laik bir ülke yapmanın imkansızlığını görüyoruz. Dinin özelleştirilmesi dinsizlik demek değildir. Ama din tacirlerinin tezgahlarını ifşa ettiğimizde, bunların ilk argümanı, hep “din elden gidiyor, vurun kahpeye” olmuştur. Eskiden de böyleydi. Bugün de böyle. “Dini özelleştirmek istiyoruz” dediğimizde de aynı yaygarayı kopartacaklardır.

Atatürk 15 temmuzu daha o zamandan gördüğü için bu bayrak düşmanı cemaatları ve tarikatları kapatmıştı. Eğitimi bu cumhuriyet düşmanlarının elinden almıştı. Bunun üzerine bu gericiler ve Arapçılar yeraltına geçtiler ve Atatürk’ün ölmesini beklediler. Atatürk ölünce de hortladılar ve şimdi hiç bir zaman olmadıkları kadar güçlüler.

Devletin beslediği ve palazlandırdığı cemaatlar, devleti devirmek ve ülkeyi ele geçirmek için harekete geçtiler ama başarılı olamadılar. Bu büyük tehlikeyi atlatan devletin ilk tepkisi ne olmalıydı? Devletin, din kisvesi altında örgütlenmiş olan bu siyasi örgütleri hemen kapatması gerekirdi; Atatürk’ün çıkarttığı ve zaten varolan kanunları uygulaması gerekirdi. Ama devlet hiç bir şey olmamış gibi cemaatları ve tarikatları beslemeye devam ediyor.

#EZAN başlığı altında yazılanlara baktığımız zaman devletin cemaatları neden kapatamadığı anlaşılıyor. Çünkü cemaatlarda konuşlanmış bu din sömürücülerinin yalanlarına inanan bir kitle var. Devlet bu kitleyi sadece din sömürüsü yaparak elinde tutabiliyor. Devlet cemaatlardan gelecek oylar için bu hainleri besliyor ve kendi kuyusunu kazıyor.

Türkiye’de din özelleşemez. Din, yani dinciler, ülkeyi batırana kadar ve şeriatı getirene kadar çalışacaklardır.

Bir ezan tarikatı var. Bu tarikatın amacı bayrağı atıp ezanı ülkenin tek sembolü yapmak. Bu süreç şu anda bütün hızıyla devam ediyor.

Cumhuriyetin sembolü olan bayrağı alaşağı etmek isteseniz ve yerine şeriatın bir sembolünü getirmek isteseniz ne yapardınız? Önce kendi sembolünüz ile bayrağı aynı cümlede telaffuz etmeye başlardınız. Onların sembolü ezandır. Ezan ile bayrak eşitlenince de yavaş yavaş bayrağı arka plana iterdiniz ve ezanı ülkenin tek sembolü yapardınız. Son aşamada da bayrağın üstüne Arapça bir laf yazardınız. Cumhuriyeti yıkıp şeriat düzenini getirmiş olurdunuz. En azından sembolik olarak. Yapılmak istenen budur.

Bu Arapçıların ve İslamcıların dillerinden düşürmedikleri bir laf vardır. Kuran’da en büyük günah olarak belirtilen nedir? Allah’a şirk koşmak. Yani Allah’ın ortağı olduğunu iddia etmek. Allah’ın gücünü birileri ile paylaştığını söylemek. Aynı şekilde, bayrak ve ezanı eşit tutmak bayrağa şirk koşmaktır ve kabul edilemez bir suçtur. Vatana ihanettir.

Bir ülkenin tek bir bayrağı vardır. Bizim bayrağımız bellidir. Arap bayrağı ezan ile Türk bayrağı ay yıldızın eşit olduğunu iddia etmek vatan hainliğidir.

Ama öyle bir ortamda yaşıyoruz ki, bayrağın tek olduğunu ve bayrağa şirk koşulamayacağını söylemek bile suç unsuru olarak algılanabilir. Yani şeriatçılar o kadar güçlü olmuşlar ki bayrağı müdafaa edenleri “ezana hakaretten” sorguya çekebilirler.

Ne yapabiliriz? Din özelleştirilmelidir. Toplumsal alanlarda din unsurları olmamalıdır. Ama güçlü bir ezan kültünün egemen olduğu bir ülkede dinin özelleştirilmesinden konuşmak kadar komik bir şey olamaz.

Din özelleştirilince, devlet günde beş defa Arap propagandası yapamayacak. Ezan kültüne mensup ümmetine  yaranamayacak. Bu olacak şey değil. Eski tas eski hamam. Devlet, kendini devirmeye çalışan karşı devrimcilere ve Cumhuriyet düşmanlarına onlardan gelecek bir kaç oy için yardım etmeye devam edecek. Ediyor.

15 Temmuzun olma nedeni, Atatürk’ün din devriminin Cumhuriyet düşmanı karşı devrimciler tarafından bertaraf edilmiş olmasıdır. Eğer Atatürk’ün din devrimi başarılı olsaydı ve bu din görünümlü siyasi örgütlenmeler kapalı kalsalardı ve ülkenin yakasından düşselerdi 15 temmuz olmayacaktı. Olamazdı. Ama bunu hiç bir dış güç istemez. Türkiye üstüne emelleri hiç bitmeyen dış güçler hep din üstünden operasyonlarını yaparlar. Hep cemaatları ve tarikatları kullanırlar. Atatürk bunu gördüğü için bu ihanet yuvalarını kapatmıştı.

Cemaatları ve tarikatları tekrar açan ve açtıran ve eğitimi tekrar bu Arapçılara verenler; 15 temmuzda devlete karşı ayaklanan karşı devrimciler değil mi? Evet aynı insanlar. Aynı siyasi İslamcılar. Aynı irtica yanlıları. Aynı ümmet. Eğer Atatürk’ün din ve eğitim devrimlerine dokunulmasaydı ve karşı devrim yapılmasaydı, bu cemaatlar bu kadar palazlanıp devletin ve askerin içine sızamazlardı. Bu parazitler ülkenin enerjisini ememezlerdi.

Cemaatlar ve tarikatlar olmasaydı ve eğitim laik olsaydı ülke şimdi Güney Kore gibi bir sanayi atılımı yapmış olurdu. Bundan elli sene önce Güney Kore ve Türkiye ayni ekonomik düzeyde iki ülke idi. Türkiye içerde vermekte olduğu din kavgaları yüzünden enerjisinin çoğunu karşı devrimcilerin ve Atatürk düşmanlarının yarattığı ortaçağ gündemleri ile uğraşmakla harcadı. İçerde din ile boğuşmak durumunda olmayan Güney Kore aldı yürüdü gitti. Bir sürü dünya markası yaratabildi. Ama biz hala başörtüsünü tartışıyoruz; hala Bedevi Araplarının 7. yüzyıldan kalma sorunları ile uğraşıyoruz, “ciklet çiğnemek orucu bozar mı?” seviyesinde takılıp kalmışız.

Atatürk’ün din devrimine, kendi gerici karşı devrimleri ile saldıranlar; bugün Türk bayrağı ile Araplığın sembolü olan ezanı eşit yapmaya çalışıyorlar. Ve başarılı da oluyorlar. Twitter’da #EZAN başlığı altında yazılanları okumak ezan kültünün, yani bâtıl inançların, Türkiye’de ne kadar yaygın ve güçlü olduğunu gösteriyor.

Türklüğü aşağılayan ve Arapçılığı ve ezanı yücelten; Cumhuriyetten ve Atatürk’ten nefret eden; ezan kültünün şalvarlı, takkeli, cüppeli, destekçileri ve bunlara inanan normal halk, yeni 15 temmuzlar hazırladıklarını göremiyorlar mı?

Karşımızda ülkeyi ele geçirmek isteyen cemaat, adını değiştirmiş olarak ama aynı insanların kontrolü altında, hâlâ duruyorsa halk bu insanları nasıl destekler? Karşımızda çok güçlü bir propaganda aracı var. Kim yönlendiriyor, nerden yönlendiriliyor bilmiyorum ama çok güçlü bir propaganda ile bayrağımıza saldırılıyor. Ve biz, bayrağı sevenler, aynı güçte cevap veremiyoruz. Bayrağa ortak koşamazsınız diyemiyoruz. Bayrağı ve ezanı aynı cümlede telaffuz edemezsiniz diyemiyoruz. Bir ülkenin iki bayrağı olamaz diyemiyoruz. Ülkenin tek bir bayrağı vardır o da ay yıldızdır diyemiyoruz.

#EZAN başlığı altında paylaşılanları okuyunca bayrağımızın nasıl bir saldırı altında olduğunu gördüm. Üstelik bu saf insanlar, ezan ile bayrağı eşit tutan insanlar, bayrak sevgisi ile, ülke sevgisi ile bunu yaptıklarını zannediyorlar. Ülkeye Arapçılığı ve şeriatı getirmeye hizmet ettiklerini anlayamıyorlar. Onların dili ile konuşalım: Allaha şirk koşamazsınız. Bayrağa da şirk koşamazsınız.

Ezan, bayrak ile eşdeğerde bir sembol yapılmaya çalışılıyor. Ondan sonraki aşamada ise ezan bayrağın üstüne çıkartılacak ve ezan ülkenin tek sembolü yapılacaktır. Böylece halk şeriat düzenine hazırlanmaktadır.

Bayrak cumhuriyetin sembolüdür. Ezan şeriatın sembolüdür.

Onların amacı önce bayrak ile ezanı eşit göstermek, halkı buna inandırmak ve alıştırmak, ondan sonra da bayrağı ve cumhuriyeti yok etmektir.

Yani irtica ve şeriatı getirmek. İstiklal marşı yerine ezanı okutmak. Ay yıldızın altına Arapça bir şeyler yazmak ve “bu yeni bayrağınız” demek.

Atatürk bütün bunları gördüğü için irticanın kafasını ezmeye çalıştı. 15 temmuzu gördüğü için tarikat ve cemaat denen siyasi örgütlenmeleri kapattırdı. Atatürk’ün ölümünden sonra irtica hortladı ve daha da güçlü olarak ülkenin başına bela olmaya devam ettiler ve ediyorlar. Bu karşı devrimcilerin sembolü ezandır. Ezan karşı devrimcilerin sembolü ve bayrağı olmuştur. Ezan irticanın ve cumhuriyet düşmanlarının sembolü olmuştur. Bu sebepten iş çok ciddidir. Bayrak ve ezanı aynı yapmaya çalışmak masumane bir iş değildir. Planlı bir operasyondur.

Ezan Arap emperyalizminin sembolüdür. Türklerin ülkesinde bir Bedevi Arap geleneğinin ne işi var?

Ezan batılın ve bilim düşmanlığının simgesidir. Ezanı kutsal zanneden, kelimelerin sihirli gücü olduğuna inanan, Arapça bir tekerlemeyi tekrarlayarak kutsal bir şey yaptığını sananların ülkesinde batıl inanışın olması ve bilim düşmanlığının olması gayet doğaldır. Batıla inanan ümmetleşmiş kitleler, ümmetliği benimsemiş gönüllü köleler, egemen güçler tarafından kolayca yönlendirilirler.

Ezan Türklüğün sembolü değildir. Olamaz da. Ezan Arapların ve cumhuriyet düşmanlarının bir sembolüdür.

Türklüğün sembolü bayrağımızdır. Türklüğün sembolü ay yıldızdır.

Dinciler Allah’a şirk koşmayın derler. Hala Mekke müşriklerinden bahsederler. Ama bayrağımıza şirk koşmaktan çekinmezler.

Allah’a ortak koşmayın derler. Yani El İlah’a yani The Allah’a ortak bulmayın; El İlah’ın gücünü sorgulamayın derler. Hala bu savaşı vermeye devam ederler. Allah’a şirk koşan mı kalmış? Ama bayrağa şirk koşanlar var. Ezanı kendi bayrakları yapmışlar ve ay yıldızın yanında göndere çekiyorlar. Doğuda terör örgütünün paçavrasına sarılmış tabutlar görürüz. Bu bir suç. Neden? Bazı kendini bilmezler ülkenin bayrağına başka bir bayrağı ortak koşuyorlar. Türk bayrağının yanında ezan bayrağını açanlar neden aynı şekilde suçlu görülmüyor?

Allah’a ortak bulmak ne kadar affedilemezse, bayrağa ortak bulmak da o kadar affedilemez.

Ülkenin bir tek bayrağı vardır. Ezan bu ülkenin bayrağı değildir. Ezan ile bayrağı bir tutmaya çalışanlar yakında cumhuriyeti yıkıp şeriat getirmek isteyenlerdir.

Ülkenin tek bir sembolü vardır o da ay yıldızdır. Türkiye’de başka bayrak açmak suçtur. Ezan karşı devrimcilerin bayrağıdır ve Türk bayrağının yanında ezan bayrağını açmak da suçtur.

İki bayraklı bir devlet olamaz. İki bayrak bir arada yaşayamaz. Bayrağımız planlı bir saldırı altındadır.

Saldırı sadece silahla olmaz. Psikolojik savaş diye bir şey vardır. Bu günlerde ümmet lafı yine hortladı. Ümmet bayrak için ve ülke için savaşmaz. Ümmet ezan için savaşır. Ümmet sadece ve sadece ümmetin patronu kimse, ümmetin şeyhi kimse, onun için savaşır. Şeyhleri ne diyorsa onu yaparlar. Dün “Yunan gelsin daha iyi olur çünkü onlar bizim dinimizi serbest bırakır” diyen ümmetçiler, bugün de ezanı en yüksek desibelde kim okutacaksa onun tarafına geçerler. “Gelsinler bizi işgal etsinler ama ezanımızı rahat bıraksınlar” derler. Ezan kültünün en büyük düşmanı cumhuriyet ve Atatürk ve onun devrimleridir. Bunu unutmayalım. Ezan ile bayrağı sanki vatan sevgilerini gösteriyormuş gibi aynı cümlede telaffuz eden insanlar ya çok saf ya da karşı devrimci cüppelilerin arkasından giden ümmet erbabıdır.

Ezan ve bayrak aynı cümlede telaffuz edilemez. Bayrak bir psikolojik savaş ile tehdit edilmektedir.

Ezan ve bayrak diye ülkenin iki sembolü olduğu söylemi; millet kavramının ümmet ile değiştirilmesi; ismi “İstiklal” olan bir caddenin ismini bir Arap siyasetçinin ismi ile değiştirme girişimi; “türban sadece bir Arap geleneğidir, dinsel bir zorunluluk değildir” diyen Atatürkçü bir ilahiyatçının sorgulanması; “türban bir modadır” diyen bir gazeteciye dava açılması; tesadüf olamaz. Bayrağı ezan olan bir ülkede bunlar normal şeylerdir ama bayrağı ay yıldız olan bir ülkede böyle şeyler olmamalıdır.

Bayrağımız saldırı altındadır. Bayrak ve cumhuriyet ezan ve şeriatla değiştirilmek istenmektedir. Bu operasyona karşı durmamız ve bayrağımızı korumamız gerekmektedir.


Notlar:

https://twitter.com/hashtag/ezan

İslam dünyası neden geri?

Ali Sebetçi yazmış:

İslam dünyasının modern zamanlarda neden geri kaldığı ve bu geri kalmışlıkla nasıl baş edileceği son bir kaç yüzyılda hemen hemen tüm müslüman entelektüellerin temel problemi. Bu can yakıcı sorun üzerinde şimdiye kadar çok yazılmış çok söylenmiş.

Cevabı sorunun içinde bence. Bu toplumlar “İslam toplumları” olarak kendilerini tanımlamışlar. Bu toplumlarda devletin bir dini var ve bu din İslam dini. Din ile devlet hiyerarşisi iç içe geçmiş. Ama din toplumun ekonomik olarak ilerlemesi ve zenginleşmesi için hiç bir reçete sunmaz. Tam aksine insanların bütün vakitlerini dinle ve ibadet etmekle geçirmelerini ister. “Bu dünyayı boşverin öteki dünyaya bakın” der. Yani dine inanan birisi zaten geri kalmayı kabul etmiş ve geri kalmayı yüceltmiş olur. İlerleme dine rağmen olmak durumundadır. İlerlemek isteyen dine karşı gelmiş olur.

Eğer bir devletin dini varsa enerjisi ikiye bölünmüş demektir. Devlet din hiyerarşisinden ayrı çalışamaz. Din özel alanın değil kamusal alanın bir olgusu olmuştur. Halbuki din ve inanç özel alana ait olmalıdır ve devlet dinin özel alanda kalmasını kanunlarla korumalıdır. Bu hem devletin hem de halkın menfaatinedir.

Devletin dini varsa, devlet din hiyerarşisinin sürekli olarak yarattığı yapay gündemlerle uğraşmak zorunda kalır. Din hiyerarşisi kendine anlam vermek için durmadan din konulu yapay gündemler yaratır. Kendi varlığını sadece böyle haklı çıkartmış olur.

Devlet de dini halkı kolayca yönetmek için kullandığı için devlet dışında örgütlenmiş dinî kurumlara izin verir hatta destekler. Din içinde din oluşturan özel din örgütlenmeleri yani cemaatler güçlenir ve devletin işine karışır.

Hem halkın hem devletin zamanının büyük bir kısmı dinî konularla uğraşmakla geçer. Şu anda bizim yaptığımız gibi. Ama bu konular ülkenin ilerlemesine hiç bir katkı sağlamaz.

Din hiyerarşisinin yarattığı yapay gündemlerin tek amacı dinî hiyerarşinin kendi varlığını devam ettirmesini sağlamaktır.

Böyle bir ortamda devletin insan kaynaklarının büyük bir kısmı kutsal bir kitabı ezberleyip hayatları boyunca tekrarlamaktan başka bir iş yapmazlar. Ülke ekonomisine katkıları sıfırdır.

Devlet teknoloji girişimleri yapmak istese elinin kolunun din hiyerarşisi tarafından bağlanmış olduğunu görür ve bütün gücünü kalkınmaya veremez.

Felsefe yapmak sorgulamak demektir. Ama devlet bir inanç devleti olduğu için sorgulanmayı sevmez. O zaman nasıl filozof çıksın bu ülkeden?

Çözüm basit ama imkansız. Devlet din işlerinden çıkarsa sorun çözülür. Devletin dini özelleştirip kendini içindeki asalak din hiyerarşisinden kurtarması gerekir. Yani devletin Arap dini İslamdan vazgeçip kendi esasına, yani eski geleneksel Türk devlet anlayışına, dönmesi gerekir. Eski Türk devlet anlayışında devlet kendini dini ile tanımlamaz; devlet kendini devlet karakteri ile tanımlar.

Günümüzde ise devlet kendini dini ile tanımlamaktadır. Ezan ile bayrağın eşit derecede devletin sembolü olduğu söylemi de devletin kendini bayrak ile değil din ile tanımladığının bir göstergesidir.

Peki devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkar mı? Cehenneme kar yağdığında belki çıkar. Ondan önce çıkamaz. Yani yakın gelecekte devletin din işlerinden çıkması gibi güzel bir şey olabilir mi? Olamaz. Onun için İslam ülkeleri geri kalmaya devam edeceklerdir.

Allaha şükür ki, Türkiye bir İslam ülkesi değildir. “Yüzde doksanı müslüman olan ülke” olarak tanımlanmasına rağmen bu yüzde doksan sadece kimlik müslümanıdır; hiçbiri ezanı duymaz bile. Hepsi de görüntü olarak müslümandır. (Hadi, çoğunluğu diyelim.)

Türkler isim olarak müslüman oldukları halde İslam öncesi dinlerini terketmemişlerdir. Eski kültürel din, bazı İslam ritüellerinin benimsenmesi ile, devam etmektedir, sadece isim olarak İslamdır. Türkiyenin İslam ülkelerinden ileri gitmesinin sebebi de budur: Türkiye bir islam ülkesi değildir.

Notlar:

— İranlılar da İslam’ı eski dinlerinin bir devamı olarak görmüşlerdir ondan İslam’a geçmeleri zor olmamıştır. Ahura-Mazda, Allah ve Ehrimen de Şeytan olmuştur. Zerdüştlüğün kutsal kitabı Avesta da günde beş defa ibadet edin diyordu. Cennet ve cehennem kavramları de aynıydı. İranlıların Müslümanlığa geçişi “Muhammed, Zerdüşt’ün varisi oldu” diye açıklanır. (Bilgiler İsmail Hami Danişmend’in Türklük ve Müslümanlık adlı kitabından, s. 35.)

— Dinin özel alanda kalması hem devletin hem de bireyin menfaatinedir. Bu konuda Güney Kore iyi bir örnektir.

— Ay yıldızlı bayrağımızı Arabın ezanı ile bir tutmaya kalkışmak bayrağa karşı yapılmış en sinsi bir aşağılamadır.

Dinden korkma! Hiyerarşiden kork!

Devlet ve dinin hiç bitmeyen kavgası hakkında bir yazı yazmıştım. Bu da ona bir ek niteliğinde bir yazı.

Kavga ne hakkında?

İnsan pazarını ele geçirmek hakkında. İnsan kendisini dinin mi yoksa devletin mi yolmasına izin verecek! İnsan hür iradesi ile kendini kime sömürteceğini seçecek!

İnsan dine mi borçlu olacak devlete mi? İnsan vergisini dine mi verecek yoksa devlete mi verecek?

Bu tarafta cüppeliler, diğer tarafta ceketliler akbabalar gibi bekliyorlar. Birbirleri ile döğüşürmüş gibi yapıyorlar, ama aslında pazar payı için pazarlık yapıyorlar. Sonunda kaybeden hep insanlar oluyor.

Devletle din bazı konularda anlaşıyorlar; bazen birbirlerini kullanıyorlar, bazı noktalarda anlaşamıyorlar… Şu anda fiili güç devletin elinde, cemaat sözde devletin denetiminde faaliyet gösteriyor… ama cemaatler devleti sıkıştırıyor… çünkü devletin cemaatin kontrol ettiği insanların oylarına ihtiyacı var.

Devlet için din cemaatlerdir çünkü tüzel organizmalar sadece diğer tüzel organizmalarla aynı seviyede muhatap olurlar.

Al dini vur devlete… Ama cemaat beterin beteri. Din Allahın bu memlekete verdiği en büyük ceza. Cemaat din bile değil. Cemaat dini kullanan bir hiyerarşi. Korkmamız gereken dinin kendisi değil… dinin kendi başına hiç bir zararı yoktur. Ancak bir hiyerarşi dini sahiplenip onu kendi varlığını devam ettirmek için kullanmaya başlayınca, din insanları sömürme aracı olmuş oluyor. Bilenen en eski sömürme aracıdır din.

Türk milleti ne yapmış ki, Allah onları dinle cezalandırmış? Müslüman olmuşlar! Daha ne yapsınlar! Güzelim barışçıl dinlerini bırakıp Arapların intikamcı tanrısının buyruğunun altına girmeyi seçmişler. Allah da, isimlerinden biri olan “en büyük intikam alıcı”yı kullanarak, Türklerden Müslüman olmalarının intikamını almaya devam ediyor.

İslamı kendi resmi dini olarak seçen devletler olduğu için İslam bir din olarak varolmaya devam edebilmiştir ve devam etmektedir. Devlet de bir hiyerarşidir; devlet de İslam dinini kendi hiyerarşisinin dini olarak seçmiş! Bu ne demek? Devlet dini halkını sömürmek için kullanıyor demek.

Dinden korkma! Hiyerarşiden kork!

Notlar:

— Din kul ile Allah arasındadır. İslam budur. Din kul ile devlet arasında değildir. Din kul ile tarikat şeyhi arasında değildir. Yukardaki yazının açıklamak istediği budur. Eğer din özel olursa, devletin dini yoktur demektir. Devletin dini olmayınca tarikatlar da olmaz. İşin doğrusu budur. Şu anda tarikatların devletin elinden aldığı on binlerce çocuk ülkenin ve kendilerinin geleceği için faydalı bir şey yapacaklarına bir kutsal kitabı ezberleyip hayatları boyunca aynı şeyi ezberden okuyacaklar. Yani tembel, uyuşuk ve amaçsız bir hayatları olacak ve şeyhlerinin emirlerini yerine getirmek için yaşayacaklar.

Din ve devletin hiç bitmeyen kavgası.

 

Herkes kendi yolunu tanımlar…

folon
Doğru yolu gösterenler…

Mürşid, doğru yolu gösteren demekmiş.

Ama teknik anlamda, bu mürşid, sokakta yol sorduğunda yol tarifi veren ve doğru yolu gösteren kişi değildir. Mürşid bir tarikat şeyhidir.

Tarikat da dinin doğru yolunu göstermek için kurulmuş bir hiyerarşidir. İnsanların doğru yolu bulabilmek için sarfettikleri bu samimi gayret şayan-ı takdirdir. Ama bu tarikatların doğru yolu bildikleri veya müritlerine doğru yolu gösterebildikleri hakkında şüphelerim var.

Burada bahsedilen yol soyut bir yoldur. Yol aslında gösterilmez tanımlanır. Herkes kendi yolunu tanımlar, şeyhe mürşide ihtiyaç yoktur.

Eğer mürşid doğru yolu gösteren kişi ise, müritlerine doğru yolu gösterir ve “haydi yolunuz açık olsun. Selametle gidin” der.

Mürid de, “sağol hocam. Artık doğru yolu buldum. Sana ihtiyacım kalmadı. Haydi eyvallah!” deyip çıkar gider.

Ama gerçek hayatta işler böyle yürümüyor. Tarikat yol geçen hanı değil ki mürit bir kaç gün kalıp gitsin. Tam aksi, tarikat yol kesen hanıdır. Bir giren bir daha çıkamaz.

Mürşidler ve şeyhler müritlerine doğru yolu gösterip “haydin yallah yürüyün gidin” demezler. Mürşide gücünü veren müritlerin sayısıdır. Tarikatın ne kadar çok müridi varsa mürşidin de o kadar çok gücü olur. Mürit gönüllü köleliği kabul etmiş kişi demektir.

Müritler hayat boyu doğru yolu arayıp dururlar ama hiç bulamazlar. Mürşitlerine tapınmayı doğru yol arayışı ile karıştırırlar. Onun elini eteğini öperler. Her lafını sosyal medyada paylaşıp tarikatın marka değerini arttırmaya çalışırlar ama mürşitlerinin çıkmaz sokak olduğunu asla göremezler.

Hatta bazı müritler doğru yolun tarikat hiyerarşisinde yükselmek olduğunu zannederler ve hiyerarşinin merdivenlerini tırmanmayı kendilerini şiar edinirler. Sonra da, yeterli müşteri tutunca yeni dükkan açan berber kalfaları gibi kendi tarikatlarını açarlar.

Neden bu işler böyle ilerliyor acaba?  Bu tarikatçılık da bir çeşit saadet zinciri mi?

Notlar:

İlüstrasyon Folon’dan esinlenmiştir.

— Mürşid Arapça r-ş-d kökünden geliyor ve yol gösteren ve kılavuz demek. Ama, durduğu yerden yol gösteren birisi ile, önden gidip kılavuzluk yapan birisi arasında fark olmalı.

Bu kökten gelen diğer bazı kelimeler:

İrşad, yol gösterme.
Rüşd, doğru yolu izleme, akil olma, olgunluk, büluğ.
Reşid, doğru yolda olan, olgun.

Biz bu kelimeleri, irşat, rüşt ve reşit olarak “t” harfi ile yazıyoruz ama Arapça’da “t” harfi olmadığı için “d” harfi ile yazılıyorlar.

İnsanın rüştüne erince yani büluğ çağına (ergenlik çağına) girince “doğru yolu izleme” becerisini kazandığı varsayımı da çok ilginç. Belki eskiden öyleymiş ama şimdiki ergenlere bakınca doğru yolu bulmak için tarikat tarikat dolaştıklarını ve yine de bulamadıklarını görüyoruz. Seks, içki, sigara, esrar, hap tarikatlarından bahsediyorum. O zaman ergenlik çağını sadece “doğru yolu arayışın başladığı çağ” olarak tanımlamak daha doğru olurdu. Çünkü bazı insanlar hiç bir zaman rüşdüne eremeyebilirler. Bir insanın rüştüne erip ermediğini anlamak için de devlet bir sınav yapmalı bence. Çünkü sınav yapmadan devlet hiç bir şey anlayamaz. Mesela bu sınava, Rüşte Dikey Geçiş Genel Değerlendirme Sınavı (RDGGD) olabilir. Rüştünü ispatlama sınavında ne sorular sorulacağını ÖSYM’ye bırakıyorum.

— Bir de “en hakiki mürşit ilimdir” sözü var. Gazi Mustafa Kemal Samsun’da, İstiklal Ticaret Mektebi’nde öğretmenlerle yaptığı konuşmada: “Dünyada her şey için medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlmin ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir” dedi.