Çocuklar kendi dinlerini seçmeli mi?

[DİKKAT! ÇOK ÖNEMLİ! AŞAĞIDAKİ YAZIDA BİLİMSEL MANTIK VE AKIL YÜRÜTME KULLANILMAKTADIR. BİLİMSEL AKIL YÜRÜTME ÖZGÜRCE HER ŞEYİ SORGULAMAYA DAYANIR. EĞER SORGULANMASINDAN RAHATSIZ OLACAĞINIZ KUTSALLARINIZ VARSA DERHAL BU SİTEYİ TERK EDİN. EĞER OKUMAYA KARAR VERİRSENİZ KENDİ SORUMLULUĞUNUZ ALTINDA OKUMAYI KABUL EDİYORSUNUZ DEMEKTİR.]

………………………….

Çocuğunun iyiliğini düşünen bilinçli bir anne onu nüfusa kayıt ettirirken dinini belirtmez. “Dini nedir?” diye sorulduğunda “o alanı boş bırakın. Kendisi büyüyünce biz ona soracağız ve hangi dinin üyesi olmak istediğine kendisi karar verecek” der. Eğer böyle yapılırsa çocuk ergenlik sorunlarını yaşarken “neden bana sormadan beni müslüman yaptınız? Ben ateist olmak istiyordum,” diye anne babasını suçlayamaz. Böyle bilinçli bir annenin çocuğu ile olan diyaloğunu hayal edip yazdık ve sizinle paylaşıyoruz:

— Bak oğlum 16 yaşına geldin. Artık kendine bir din seçmenin vakti geldi.

— Olur anneciğim. Ne gibi seçenekler var?

— Seçenek çok. Eğer Hıristiyan olmak istersen her pazar kiliseye gideceksin ve oturup bir papazın vaazlarını dinleyeceksin. Şarkı falan da söyleyebilirsiniz. Veya budist olabilirsin. Turuncu çarşaflar giyinip Tibet’in görkemli dağlarında bütün gün kutsal mantraları tekrarlayıp durursun.

— Dinlerin hepsinin kendine has müzikleri mi var?

— Biraz öyle galiba.

— Öyleyse, bir gün oturup internette bütün dinlerin müziklerini bulsam ve müziğini en beğendiğim dini kabul etsem olur mu?

— Tabii oğlum, iyi fikir. Neden olmasın. Ama ben seçenekleri anlatmaya devam edeyim. Hıristiyanlığın çeşitli alt markaları vardır. Katolik markasını seçersen yine kiliseye gidip papazı dinleyeceksin ama bu markanın kurallarının ve kanunlarının çok sıkı olduğunu söylemeliyim. Papazlar; yediğini, içtiğini ve cinsel hayatını tamamen kontrol altına almak isteyeceklerdir…

— Anne, cinsel konularda kısıtlamalar koymayan hatta insanların uçkuru ile hiç ilgilenmeyen bir din yok mu?

— Yoktur. Hatta, bütün dinlerin ana hedefi insanların seks hayatını kontrol etmektir. Yani insanları kendilerine yabancılaştırarak kolayca yönetmektir. Mesela müslüman olursan…

— Müslümanlığın müziği nasıl?

— Güzel. Çok duygusal. Sufî müziği deniyor. YouTube’da bak.

— Müslümanlık da cinsiyete karışıyor mu?

— Karışmaz mı? Eğer müslümanlığı seçersen pipininin ucunu biraz keseceğiz.

— Oha! Yok artık! Din mi bu sapıklık mı? Dinin pipimle ne ilgisi olabilir? Müslümanlığı şimdiden silebilirsin.

— Öyle deme. Ülkemizde halkın yüzde 99’nun dini müslüman olarak kayıtlıdır. Çoğunluğun kabul ettiği dini kabul edersen çok rahat edersin. Müslümanlık günde 5 defa namaz kılmanı emreder ama bunu sorun yapma çünkü hayat boyu 5 vakit namaz kılmayı başarabilen kimse yoktur. Hem müslümanlığın güzel bayramları vardır. Dedene gideriz, elini öpersin, sana bayram harçlığı verir. Senin dinin henüz belli olmadığı için biz hangi dinin bayramlarını kutlayacağımızı bilmiyorduk ondan dedene bayram ziyaretine gidemiyorduk.

— Bu müslümanlık bana göre değil. Her gün işimi gücümü bırakıp beş kere namaz mı kılacağım?

— Gerek yok dedim ya. Haftada bir Cuma’ya gidersin olur biter.

— O bile fazla.

— O zaman bayramdan bayrama sabah erkenden kalkıp bayram namazı kılarsın olur bitir.

— Bu ne gevşek bir dinmiş böyle.

— Hiç namaz kılmasan da olur. Türkiye’nin yüzde doksanı müslümandır dedim ya, ama bunların sadece milyonda biri namaz kılar. Gerisi ezanı duymaz bile.

— Madem ülkenin yüzde 99’u ezanı ırgalamıyor o zaman neden ezan okunuyor?

— Oğlum, sen çok fazla soru soruyorsun. Bence, bu marka dinlerinin hiç biri sana göre değil.

— Doğru diyorsun. İlle kurumsal bir dine üye olmam gerekiyor mu? Bu dinler bana ne veriyor? Hep alıyorlar ama karşılığında bir şey vermiyorlar. Peki ben kendi dinimi tanımlayabilir miyim?

— Oğlum neden böyle bir şey yapmak istiyorsun? Bu tehlikeli bir iştir. Kendini peygamber mi yapmak istiyorsun? İslam peygamberinin son peygamber olduğunu bilmiyor musun?

— Öğrenmiş oldum. Anladığım kadar bu küresel marka dinlerinin hepsi aynı iş modelini kullanıyorlar: insanları, öteki dünyada cehenneme yollarız diye korkutuyorlar ve bu dünyada onları yoluyorlar. Ben insanlara faydalı yeni bir din modeli yaratmak istiyorum.

— Sen zaten bu marka dinlerden birine bağlanacak kadar aptal değilsin. Sende kendi başına düşünmek ve akıl yürütmek gibi insan sağlığına zararlı bir kusur oluşmuş. Seni bu hastalıktan kurtarmamız lazım.

— Anne, bu akıllı oğlunla gurur duyuyorsun, anlıyorum, ama beni yüceltmek için dinlere inananları aşağılaman gerekmez ki. Onlar aptal değil. Bence onlar doğru seçimi yapmışlar ve doğal olanı, yani senin dediğin gibi, çoğunluğun dinini seçmişler ve mutlu mesut yaşayıp gidiyorlar. Sen de herkes gibi benim kimliğime “Dini: İslam” yazdırsaymışsın şimdi bunları konuşmuyor olurduk.

— Eğer seni doğuştan müslüman yapsaydık bu sefer de neden öyle yaptınız diye şikayet ederdin. Baban ve ben sana sorarak en doğrusunu yaptığımızı düşünmüştük… Dinler bize ne verir diye sormuştun. Bu küresel marka dinleri ezelden beri insanların sorduğu büyük sorulara cevaplar verirler. Yani kafana takılan “Ben neden buradayım? Hayattaki amacım ne olmalı? Evrendeki yerim nedir?” gibi soruların hepsine din kesin ve mutlak doğru cevaplar verir.

— İyiymiş.

— Ama o kadar da iyi değil çünkü bu dinler birer pakettirler. Hani paket tur alıp tatile gidiyoruz ya. Paketteki otel hangisiyse orada kalmamız gerekir. “Bu oteli beğenmedik başka bir otele gidiyoruz” diyemeyiz. Bu dinler de kafanı kurcalayan sorulara cevaplar verirler ama aynı zamanda senin özel hayatını kontrol etmek isterler. Bu dinlerin “kutsal” kitaplarında insanların özel hayatını en ufak detayına kadar yasalaştırmış kurallar vardır, senin bu kurallara göre yaşamanı isterler. Mesela müslüman olursan ve domuz eti yenen bir ülkeye gidersen ve “bu insanlar domuzu ne iştahla yiyorlar ben de bir deneyeyim” diyemezsin çünkü İslam domuzu kutsallaştırıp koruma altına almıştır ve insanların domuz eti yemesini yasaklamıştır. Başka dinlerde de böyle korunmuş hayvanlar vardır. Mesela Hindu dininde inek kutsaldır ve korunur. Onların da inek eti yemesi yasaklanmıştır.

— Ne yiyeceğimizi de mi dine soracağız?

— Evet. Dinler ne yiyeceğini ve kiminle evleneceğine falan karıştığı gibi hayatının belli bir bölümünü din işlerine ayırmanı ve ibadet etmeni ister. Bu ilgiyi isteyen de dinin hiyerarşisidir. Aslında kurumsallaşmış dinlerin tanrılarla bir ilgisi yoktur. Bu marka dinlerinin amacı, bu dinleri sahiplenmiş olan hiyerarşilerin, dine inananlar tarafından beslenmesidir. Besleme işi hiyerarşinin tanımladığı merasimler ve ritüeller aracılığı ile yapılır. Özel elbiseler giyerek, sihirli kelimeler söyleyerek, ve kutsal hareketler yaparak —ki bunların hepsi hiyerarşi tarafından uydurulmuştur— bu hiyerarşiye bağlılığını her gün göstermen gerekir. Bu da epey bir vaktini alır.

— Din bir aldatmaca yani! Mesela müslümanlığı seçersem, Allah’a borçlanmış oluyorum.

— Ne borcu?

— Namaz borcu. Hayatım boyunca bu manevi borcu ödemek için namaz kılmam gerekecek.

— Öyle düşünebilirsin. Ama dinin faydası da vardır. Din toplumu birleştiren önemli etmenlerden biridir. Aynı toplumda aynı dinin ritüellerini tekrarlayan, aynı dine göre giyinen, aynı duaları eden, aynı tanrılara inanan, kısaca bir dinin düzenlediği bir toplumda yaşayan insanlar topluluğu gayet mutlu bir hayat yaşarlar. Sen bunların arasında başka bir dine inandığını söylersen, Fener tribününde Beşiktaş forması giymiş bir taraftar muamelesi görürsün. Sistem seni ne yapacağını bilemez, seni dışına atmaya çalışır. İnsanlar kendi dinlerinden olmayan insanlara şüphe ile yaklaşırlar. Çünkü onlar içinde bulundukları düzenin inandıkları tanrı tarafından yaratılmış, değişmez bir düzen olduğuna inanırlar. Düzeni kuranların ve bu insanları sömürenlerin istediği de budur zaten. Senin için en iyisi, şu sorgulama huyundan vazgeçip, inanmasan bile, çoğunluğun dinine bağlıymış gibi görünmektir.

— Ama anne, bu dinlerin astarı yüzünden pahalıya gelir. Bir kaç soruya cevap alacam diye ruhumu bu dinlere satmamı mı istiyorsun? Hem dinin verdiği bu cevaplar ne kadar bilimsel acaba!

— Bilimsel nedir oğlum? Ne sorarsan sor dinin verdiği cevapların hepsi aynıdır. Evreni kim yaratmış? Evreni bizim dinin tanrısı yaratmıştır. İnsanı kim yaratmış? Bizim dinin tanrısı. Neden yağmur yağıyor? Bizim dinin tanrısı istediği için. Biz bu savaşı neden kazandık? Dinimizin tanrısı bizim yanımızda olduğu için. Neden yağmur yağmadı, kuraklık oldu? Tanrımızın sözünün dışına çıktığımız için. Anladın mı?

— Böyle dairesel mantığa dayalı cevapları istemem, kendilerine kalsın. Benim kendi aklım var. Araştırıp cevaplarımı kendim bulurum.

— Din demek inanç demektir, oğlum. İnanç sorgulanamaz. İnancın tanımı budur. Sorgulamamayı kabul ettiğimiz şeylere inanç deriz. Sen inançsızsın çünkü sende sorgulama hastalığı var. Hayatında sabitler, yani inançlar, henüz oluşmamış. Her şeyi sorguluyorsun. Hayata sorgulayarak anlam veriyorsun. Yaşın ilerledikçe sorguladığın şeyler azalacaktır ve sabit ve sorgulanamaz şeylerin de güzel olduğunu anlayacaksın.

— Anne sen filozof musun?

— Beni boşver asıl sende filozofluk var; hiç bir cevapla tatmin olmuyorsun. Siz ergenler dünyayı sorgulayarak anlayabileceğinizi zannedersiniz. Fakat dünya anlaşılamaz, tanımlanır. Bulduğun her cevabın yüzlerce, binlerce hatta sonsuz sayıda yeni sorular yaratacağını göremiyorsun. Cevap kuyusunun dibini bulmaya ömrün yetmez. Din ise kendi cevabını son cevap olarak tanımlar ve sonsuz soru silsilesine bir son verir. Din, kendi cevabını yüce bir varlığın buyruğu olarak tanımlayarak cevaplara son noktayı koyar. Yüce bir varlıktan geldiği için de biz bu cevaba inanırız. Tabii, bu bir oyundur. Sahtedir. Ama dinin cevaplarına inanırsan mutlu olursun. Sen de bu marka dinlerin paketlerinden birini kabul et; pazar mı olur, cuma mı olur, gidersin ibadethanene, ritüellerini yaparsın, şarkını söylersin, vaazını dinlersin, o kadar. Dinî görevlerini topu topu bir iki saat içinde halledersin ve geri kalan zamanın sana ait olur.

— Cumartesi niye yok.

— Cumartesi yahudilerin kutsal günüdür. Sen yahudiliği seçemezsin çünkü yahudilik diğer dinlerin aksine genetik bir dindir ve anneden geçer. Annen yahudi ise yahudi olabilirsin. Ben yahudi olmadığıma göre sen Cumartesi günlerini rahat geçirebilirsin.

— Genetik din olur mu?

— Niye olmasın? Sen daha iyi mi bilecen? Yahudilerin tanrısı, yahudiliğin genetik olarak anneden çocuğa geçtiğini buyurmuş ve böyle de oluyor. Oğulcuğum, sen vazgeç bu sorgulama işinden. Seç müslümanlığı, toplumla uyumlu bir hayatın olsun. Evleneceğin zaman da aynı dinden bir kızla evlenmek her zaman daha iyidir. Kimliğine “Dini: İslam” yazdırırız olur biter.

— Anne, bu kimliğinde “Dini: İslam” yazanların sadece milyonda birinin İslam’ın kurallarını tam tamına ve samimi olarak uyguladıklarını söylemiştin. Ben, halkın çoğunluğu gibi, sadece görünüşte müslüman olmak istemem.

— Müslümanlıkta mezhepler vardır. Mesela, İranlılar Şii mezhebindendir ve orada sadece üç vakit namaz kılınır. Türkiye’de uygulanan müslümanlık resmî olarak sunnî mezhebi olarak bilinse de, bizim asıl mezhebimiz Müşrikler mezhebidir. Çünkü müşrik zaten müslüman görünüp de müslümanlığın gereklerini yerine getirmeyen insan demektir.

— Böyle sahte dindar olmak yerine hiç dindar olmam daha iyi. Sahte dindarlık kendi kendini aldatmaktan başka bir şey değil.

— Oğlum sen nasıl böyle idealist bir insan olmuşsun! Biz nerede yanlış yaptık acaba? Bu toplumda nasıl tutunacaksın? Bu doğruculukla ekmek paranı nasıl çıkartacaksın? Evlen türbanlı bir kızla, yazıl o partiye, dinin icabına uygun bıyık bırak; ihalelere gir ve kazan, kendini kurtar. Bu hayata bir kere geliyoruz.

— Ben kendi yolumda gitmek istiyorum. O partiye bu partiye yaranacam diye bıyık bırakamam. Bu marka dinler bana göre değil.

— Kararın nedir o zaman?

— Şimdilik bir seçim yapmıyorum. Kimliğe “kendi özel dini var” diye yazamıyoruz herhalde?

— Yok. Biz insanlar devletin köle veritabanına kayıtlı kölleleriz. Bir insan kimin veritabanında kayıtlı ise onun efendisi o veritabanının sahibidir. Bizim efendimiz de veritabanına “Dini: İslam” yazdırmamızı tercih ediyor.

— …

Varlığın özünü bilebilir miyiz?

Ali Sebetçi’nin bir paylaşımına yazdığım yorumlardan esinlenerek bu yazıyı yazdım.

Not: Önceden belirtmek isterim ki bu yazının tek amacı aşağıdaki soruyu anlamaya çalışmaktır. Yoksa herkesin kendi fikirlerine saygılıyım ve kimsenin de inançlarını sorgulamak veya fikirlerini değiştirmek gibi bir amacım yoktur. Yazıda “fizikçiler” kelimesinin kapsamına giren fizikçiler genellikle Amerika’nın marka üniversitelerinde yerleşip kendilerini dahi olarak tanımlayan ve yaratılış mitleri ve masalları tasarlayıp bunları yazdıkları kitaplar ile pazarlayan günümüzün bilim adamı görünümlü sahtekarlarıdır.

***

Konu şu: Analiz yöntemini kullanarak varoluş hakkında “nihai ve evrensel bir açıklamaya” ulaşabilir miyiz? Ali Bey ulaşabiliriz diyor. Ben ulaşamayız diyorum.

1. Analiz ile nihai açıklamaya ulaşılamaz

Ali Bey’in paylaşımı şöyle:

Özel bir konuda uzmanlaşırken bütünlük duygusu gitgide kayboluyorsa orada bir sorun var demektir. Uzmanlaşma artık neredeyse tamamen analitik derinleşme olarak anlaşılıyor. Halbuki analiz yoluyla nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşılacağı, sırf bir zan ve naif bir ümitten ibaret.

Benim yorumlarım da böyle başlıyor:

Aslında siz sadece akademyadaki aşırı uzmanlaşma trendinden bahsediyordunuz herhalde. Ben sizi yanlış anlamış olabilirim. “Nihai ve evrensel” kelimelerini onların gerçek anlamlarında kullanıyorsunuz diye düşünmüştüm. Ama siz sadece belli bir akademik disiplin içinde, mesela fizik disiplini içinde, nihai ve evrensel olarak kabul edilebilecek açıklamalardan bahsediyordunuz, herhalde. Mesela fizikçilerin “Theory of Everything” diye adlandırdıkları şey gibi.

Halbuki analiz yoluyla nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşılacağı, sırf bir zan ve naif bir ümitten ibaret.

Ben bu sözünüzü daha da genelleştiriyorum ve diyorum ki, “Sadece analiz yolu ile değil ama herhangi bir yolla nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmayı hayal etmek, sırf bir zan ve naif bir ümitten ibarettir.

2. Nihai açıklamaya ulaşmanın yolu var mı?

Size sorum şu: “Nihai ve evrensel bir açıklamaya” ulaşmanın bir yolu var mı? Varsa nedir?

3. Nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşan bir yol vardır

Nihai ve evrensel bir açıklamaya analiz yoluyla ulaşmak mümkün değildir, tıpkı belirsiz bir serinin toplamının analitik yöntemle bitirilemeyişi gibi. Fakat bu nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmanın hiçbir yolunun olmadığı anlamına gelmez,

Belirsiz sayı dizisi ile nihai ve evrensel açıklama arasındaki ilişkiyi göremedim. Biri, sayılardan meydana gelmiş bir dizi; gözümüzün önünde duran ve kendi yarattığımız bir şey, bir sayılar kümesi; diğeri ne olduğunu bile tanımlayamadığımız ama adına “varlık” dediğimiz bir tanımlanamaz. Burada olay nihai açıklamaya ulaşmak için kullanılan yöntem değil. Buna analiz deyin başka bir şey deyin farketmez. Soru şu: Varlığın en temel formülünü, yani varoluş nedenini, anlayabilir miyiz? Böyle bir sorunun cevabını bulabilmek için en azından varlığın ne olduğunu anlıyor olmamız gerekir. Ama hangi boyutta bakarsak bakalım varlık hakkında görebildiğimiz tek şey sonsuzluk oluyor. Geriye doğru baktığımızda sadece zamanın sonsuzluğunun farkına varıyoruz. Hiç bir başlangıç göremiyoruz. Amerikalı şarlatan fizikçilerin devletin resmi bir kozmolojisi olsun diye uydurdukları yaratılış efsanelerine inanmak içimden gelmiyor doğrusu. Tarih boyunca uydurulmuş en salakça ve en açıkça şarlatanlık olan yaratılış mitolojisi Big Bang olmalı. İleriye baktığımızda ise sonsuzluk bile göremiyoruz, sonunu falan görmek ne haddimize. Fakat, yine Amerikalı şarlatanların uydurduğu “evrenin sonu” masalları ile karşılaşıyoruz. Bir de bu masalları, “Made in Amerika! En bilimsel yöntemlerle uydurulmuş ve kullanımınıza sunulmuştur” diye paketliyor bu sahtekarlar. Kendilerini de dahi olarak tanımlayıp yazdıkları kitaplar ile şöhret oluyorlar. Uzaya baktığımız da ise, gözlemleyebildiğimiz küçücük bölgenin dışında, bize hiç ışık gelmeyen ve gelmeyecek olan bir bölge var. Bu ne demek? Bu bölge hakkında hiç bir fikrimiz yok. Bu bölgede ne var, ne olup bitiyor, hiç bilmiyoruz ve bilemeyeceğiz. Varoluşa hangi boyutta bakarsak bakalım, sadece aklımızın almadığı bir sonsuzluk görüyoruz. Fakat insanların sonsuzluktan ve bilinmezlikten korkusu o kadar büyük ki, bütün bu gözlemlere rağmen, fizikçilerin uydurduğu varoluş masallarını olduğu gibi kabul ediyorlar ve “nihai ve evrensel çözümler” bulduklarına inanıyorlar.

tıpkı belirsiz bir serinin toplamının analitik yöntemle bitirilemeyişi gibi. Fakat bu nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmanın hiçbir yolunun olmadığı anlamına gelmez..

Bu cevap benim soruma cevap vermek yerine konuyu dağıtmaya, topu taca atmaya yönelik bir cevap olmuş. Soru nedir? “Nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmanın bir yolu var mı? Varsa nedir?” Siz var veya yoktur diye bir cevap vermek yerine “belirsiz seriler” konusunu açıyorsunuz. Sonra bu benzetmeye dayanarak konuyu daha da belirsiz yapıyorsunuz ve “nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmanın hiçbir yolunun olmadığı anlamına gelmez” diyorsunuz. O zaman, bir yolun var olduğunu söylemiş oluyorsunuz. Peki nedir o yol?

“Anlamak istediğiniz şeyin büyük bir kısmını bilmediğinizi ve bilemeyeceğinize biliyorsanız, nasıl olur da “nihai ve evrensel” bir açıklama bulmayı ümit edebilirsiniz?” sorumu tamamen görmezden geliyorsunuz ve cevap vermiyorsunuz.

4. Nihai açıklama olmayabilir

Nihai ve evrensel bir açıklamanın olamayacağı ihtimalini de düşünmemiz lazım değil mi? İnsanın sınırlı duyuları ile nihai bir açıklamaya ulaşması belki de imkansızdır.

5. Varlık var olduğuna göre…

Varlık var olduğuna göre bunun nihai ve evrensel bir açıklaması olmalı.

Her kelime bir sınırlamadır. Siz, insana sadece bir sonsuzluk olarak gözüken bir fikre “varlık” diyerek zaten onu gizlice sınırlamış oluyorsunuz. Böylece “Varlık var; öyleyse varlığın neden var olduğunu bilebiliriz” mantığı size mantıklı geliyor. Halbuki değil. Varlık bizim için sonsuzluktur ve bilinemez. Ancak akademik fizikçiler sonsuzluğu doğrayıp doğrayıp onlara yeni adlar takarlar ve bu sonsuzluk dilimlerini yeni fizik buluşları diye halka satarlar.

Bağırsaklarımızda yaşayan mikroplar var. Bu mikropların bazılarının ömürleri bir hafta kadar bir şey. Bu mikroplardan biri evrenin sırlarını anlamak istese sizce Samanyolu’ndan haberi olabilir miydi? Galaksilerden haberi olabilir miydi? Bence hiç bir zaman bizim bildiğimiz bu şeyleri bilemezdi. Hatta bir insanın bağırsaklarında yaşadığını bile bilemezdi. Onun bütün evreni bağırsaklar olurdu. Bizim bu bağırsak mikrobundan farkımız ne? Evrenin tümü hakkında bilgisizliğimiz aynı, o konuda hiç bir fark yok. Ama biz bilmediğimiz ve hiç bir zaman bilemeyeceğimiz bir sonsuzluğun içinde olduğumuzu biliyoruz. Ama bu konuları sahiplenmiş olan profesyonel sınıflar evreni bilemeyeceklerini  hiç bir zaman kabul etmemişlerdir. İşleri egemen güçler için kozmoloji mitleri üretmek olan profesyonel doktorlar, her devirde, sonsuzluğun bir parçasını sınırlayıp onu “bütün evren” diye tanımlamışlardır. Bence siz de sonsuzluğun bir kısmını evren olarak kabul edip onun “nihai ve evrensel açıklamalarını” bulmayı ümit ediyorsunuz.

İnsan aklının bu açıklamaya ulaşıp ulaşamayacağı başka bir soru. Ben ulaşabileceğini düşünüyorum, daha doğrusu ona bu bilginin verilebileceğini. Fakat bu bilgiyi alabilmek ile onu kuşatmak aynı şeyler değil.

“Varlık neden var?” sorusunun cevabını arıyoruz galiba. Sizce bu sorunun cevabı bulunabilir. Ve insan aklı bu sorunun cevabını bulmaya yeter. Hem bulabilir hem de bulduğunu bilebilir, size göre. Ama bir açık kapı daha bırakıyorsunuz ve insan bu nihai cevabı bulamazsa, Varlık ona bu cevabı verebilir, diyorsunuz. “Ey insan! Sen çok merak ettin, ‘neden bir şey var da hiç bir şey yok?’ diye bana soruyorsun, hadi ben de sana söyleyeyim” diyebilir ve insana bu nihai varoluş nedenini söyleyebilir. Bu nasıl olur? Vahiy yoluyla olur. Başka bir yol bilmiyoruz. Ama Muhammed son peygamber olduğuna göre vahiy yolu da insanlara kapalı olmalı.

6. Mutlak bilinemez

Daha önce sizinle bu konuya girmiştik, yani mutlak’ın bilinip bilinemeyeceği konusuna.

7. Dünyayı dil yolu ile algılarız

Her şeyden önce, insanın dünyayı dil yolu ile algıladığını herhalde kabul edersiniz. Ama siz insana nihai ve evrensel bir açıklamanın vahiy yolu ile de gelebileceğini kabul ediyorsunuz. “Ona bu bilginin verilebileceğini düşünüyorum” lafınızdan ben bunu anlıyorum.

8. İnsanın varlıklar içinde özel bir statüsü yoktur

Varlığın bütünü içinde, insan özel bir statüye sahip değildir. Aksini iddia etmek insan merkezli düşünmek olur. İnsan merkezli düşünce ile bilimsel sonuçlar alamayız.

9. Evrenin ışık gelmeyen bölümü

Sadece dil yolu ile dünyayı anlayabildiğimiz için, anlayışımız tanımlamalarımızla kısıtlı olacak.

Ayrıca, bildiğiniz gibi, gözlemlenen evrenin dışında, bizim hiç bir zaman bilemeyeceğimiz bir sonsuzluk var. Çünkü oradan bize ışık gelmiyor ve gelmeyecek.

10. Bilmediğinizi bildiğiniz bir şeyi bildiğinizi nasıl söylersiniz?

Anlamak istediğiniz şeyin büyük bir kısmını bilmediğinizi ve bilemeyeceğinize biliyorsanız, nasıl olur da “nihai ve evrensel” bir açıklama bulmayı ümit edebilirsiniz?

11. Akıl, ruh ve öz dilden bağımsızdır

İnsanın aklı, ruhu, özü dille kayıtlı olamaz.

Akıl, ruh ve öz’ün anlamları asırlardır hiç bitmeyen tartışmaların konusu olduğu için zaten dil ile ifade edilemeyecekleri doğru olabilir.

Duygularımız, hislerimiz kelimelerden bağımsız örneğin.

Bu ilginç bir konu. Duygular akıldan bağımsız olabildiği oranda kelimelerden bağımsız olabilir. Kelimeler, yani dil, bilinç dediğimiz şeyin etki alanına giriyor. Dil aklın bir ürünüdür ve aracıdır. Onun için aklı, ruh ve öz ile aynı tutmak bence yanlış. Akıl her zaman kendini dil ile ifade eder. Akıl dil demektir. Ruh ve öz ise bağırsaklarımızda yaşayan ve akıl ile ortak yaşam ilişkisi olan varlıklar ile ilgilidir. Bunu kedilere baktığımızda çok güzel anlayabiliriz. Kedilerin dili olmadığı için, onlar mideyi tatmin edince, yani bağırsaklardaki ortakyaşam organizmalarını besleyerek mutlu edince kendileri de uykuya dalarlar ve mutlu olurlar. İnsanlar için böyle bir seçenek yoktur çünkü dünyayı dil yani akıl yolu ile algılamak durumundayız. Akıl sadece uyku sırasında aradan çekilir. Yoksa dil, devamlı kayan ışıklı yazılar gibi aklın önünden sürekli kayıp geçer ve onu devamlı uyarır.

Aşık olmak için aşk kelimesini bilmeye gerek yok ki 🙂

Bu dediğiniz bence doğru değil. Aşk sonradan öğrenilen bir şeydir. Bize öğretilir. Aşk sevgi duygusunun öğrenilmiş ideal halidir. Yani asıl olan sevgidir. Sevgi nedir? Sevmek için sevgi kelimesini bilmeye gerek yok mu? Belki de yoktur. Mesela köpeklerin bazı hareketlerini biz sahibine sevgi gösterisi olarak algılarız. Fakat köpek sevgi kelimesini bilmez. Peki bu sizin teziniz doğruluyor mu? Hayır. Sevgi bazı hareketlerimize ve davranış biçimlerimize verdiğimiz bir ad olmuş oluyor. Bu davranışlara bir ad vermeden de o davranışları sergileyebilirsiniz.

Bilmek ille de dinlemek ya da okumakla olmaz. Öyle hakikatler var ki dile, söze gelmez ama insan bilir.

Ama buna da bir örnek veremiyorsunuz.

12. Dil ile ifade edilemeyen hakikatler…

Bildiğimiz fakat dile, söze gelmeyen hakikatlere birkaç örnek verebilir misiniz?

13. Aşk ile konumuzun bir ilgisi yok

Siz de mutlaka çelişkiyi görüyorsunuzdur. Aşık olduğunuzun farkına vardığınızda artık aşkı tanımlayamazsınız. Mutluluk da böyledir. “Ne kadar mutluyum” dediğinizde mutluluğunuz uçar gider.

14. Dil ile anlatılamayan şeyler

Mutlaka dil ile anlatılamayan şeyler vardır. Ama bunları bilemeyiz. Burada bahsettiğimiz konu bu değil.

15. Vahiy yolu ile bilgi almak artık mümkün değil

Siz varlığın temel bir formülü olduğunu ve bunun bir fizik denklemi gibi bir şey olduğunu ve varoluşun insanı yeteri kadar ciddiye alıp bu gizli denklemi insanın kulağına fısıldayacağını düşünüyorsunuz belki de. Veya buna benzer bir vahiy olayı düşünüyorsunuz diye anlıyorum.

16. Sınırları bilinmeyen hakikat olur mu?

Sınırlarını bilmediğiniz bir hakikatin farkında olabilirsiniz.

Sizin verdiğiniz örneğe benzer bir örnek vereyim. Pi sayısının bütününü bilmemize imkan yok. Yani Pi sayısının sınırlarını bilmiyoruz ve bilemeyiz. Pi sayısının “hakikatini” –yani aynı sayı dizisinin neden hiç tekrarlamadığını– bilemeyiz. Ama Pi sayısı diye bir şey olduğunu biliyoruz. Yani, eğer “hakikat” kelimesini kullanıyorsanız o zaman sınırlarını biliyorsunuz demektir. Çünkü sınırlarını bilmediğiniz için Pi sayısının hakikatını hiç bir zaman bilemeyeceksiniz. Ama her zaman sınırları belli olmayan bir şeye bir sınır tanımlayabilirsiniz. Pi sayısını “3.1416” diye tanımlarsınız ve bu da bütün pratik uygulamalar için yeterlidir. Fizikçiler dahil olmak üzere bütün profesyonel sınıfların en eski numarası bu tanımladıkları sınırın “nihai ve evrensel sınır” olduğunu iddia etmektir. “Hakikat” sınırı belli olan demek, sınırını bildiğimiz şey demek. “Sınırlarını bilmediğimiz bir hakikat” cümlesini kurarak hakikat kelimesini maalesef uygunsuz ve anlamına aykırı bir şekilde kullanmış oluyorsunuz.

Varlığın fiziksel ya da matematiksel değil de metafiziksel bir “formülü” olduğunu düşünüyorum ki o formül, varlığın nihai açıklamasının herşeye gücü yeten tek bir Tanrı fikrinden başka birşey. [DAHA SONRA DÜZELTTİĞİNİZ TWİT AŞAĞIDA]

“Metafiziksel formül” nasıl bir şey olabilir? Bir fizikçi olarak bu dünyanın “fiziksel” olduğuna inandığınızı düşünüyorum. Newtonun mutlak maddeci doktrinlerinin gözlemlenen doğayı tam ve doğru olarak açıkladığına inanıyorsunuz. Bu materyalist ve “fiziksel” dünyanın dışında da “fizik ötesi” bir dünya olduğuna inanıyorsunuz. Gözlemlediğimiz doğa veya Varlık asıl bu doğa ötesi dünyada varlığını devam ettiriyor ve insanlar ile de özel bir ilişkisi var ve eğer isterse bir gün insanlara da bu dünyanın “nihai ve evrensel” sırlarını açıklayabilir, diyorsunuz. Sizin dediğiniz gibi, analiz yöntemi ile dünyanın sırlarını bulmaya çalışmak “sırf bir zan ve naif bir ümitten ibaret” olabilir ama, doğa üstü bir varlığın doğa içinde diğer yaratıklardan hiç bir farkı olmayan bir yaratık olan insana tenezzül edip varlığın özel sırlarını açıklamasını beklemek de bence “sırf bir zan ve naif bir ümitten ibaret” olmalı.

17. Bilmek tanımlamak mıdır?

Siz bilmeyi o şeyi tanımlamak gibi anlıyorsunuz sanırım, oysa bilme o şeyin farkında olma olarak da anlaşılabilir. Bence yine aynı yere geliyoruz: tanımlama bir çerçeve çizme demek, halbuki farkında olma ille de sınırlarını tespit etmeyi gerektirmez.

Bu konuyu Pi sayısını örnek göstererek açıklamaya çalışmıştım. Pi sayısı diye bir sayının olduğunun farkındayız. Ama sınırlarını bilmiyoruz. Farkında olmak ile “nihai ve evrensel bir açıklamaya” sahip olmanın ne ilgisi var? Öyleyse siz, nihai ve evrensel bir açıklamanın –o açıklamanın ne olduğunu bilmediğiniz halde– farkında olabileceğinizi düşünüyorsunuz.

18. Aşk

Artık aşkı tanımlayamıyorsam işte bu söze gelmeyen bir hakikat olmuyor mu? Aşık olduğumun farkındayım ama onu tanımlayamıyorum.

Aşk konusunun bu konu ile bir ilgisi olduğunu düşünmüyorum.

19. Söze gelmeyen hakikat söze getirilebilir mi?

Dile söze gelmeyen hakikatlere örnek verirsem dile söze gelmiş olmaz mı? Ama yine de ne demek istediğimi biraz daha açıklamaya çalışayım: sözsüz bir beste de bizimle “konuşur” örneğin ama hiçbir sözlü tarif o bestenin uyandırdığı hissin yerini tutamaz.

Asıl soruya cevap veremediğiniz veya vermek istemediğiniz, için bazı benzer olduğunu düşündüğünüz örnekler veriyorsunuz. Ama soruyu hatırlayalım: “’nihai ve evrensel bir açıklamaya’ ulaşmanın bir yolu var mı? Varsa nedir?” Bu sorunun cevabını vermek yerine aşk kavramından bahsettiniz, matematikteki seri kavramından bahsettiniz, şarkılardan bestelerden bahsettiniz… ama bu sorunun cevabını vermediniz. Siz dediniz ki, analiz yolu ile “nihai ve evrensel bir açıklamaya“ ulaşılamaz. Bu sözünüzden analiz dışında başka bir yöntemle insan aklı nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşabilir sonucu çıkıyor. Ben de size bunu sordum. Nedir bu yöntem? Böyle bir yöntem varsa ben de o yöntemi kullanarak varlığın sırlarını çözmek isterim. Ama böyle bir yöntemin ismini koyamadınız. Onun yerine insanın vahiy yolu ile varlığın en temel formülüne ulaşabileceğini söylediniz. Böyle diyerek topu doğaüstü bölgelere yani taca atmış oldunuz. Bizim yapacağımız bir şey kalmadı. Mutlak varlığın içimizden birine sırlarını ifşa etmesini bekleyeceğiz. İşte tam da bu sebepten bilimsel araştırmanın mutlak kavramlarla ilgilenmediğini ve sadece ölçülerek bilinebilen şeylerle uğraştığını söylüyorum. Bizim doğaüstü olarak sınıflandırdığımız şeylerin mutlaka doğal bir açıklaması vardır. Şimdi yoksa ilerde meydana çıkar.

20. Nihai açıklama Tanrıdır

Düzeltme: Sınırlarını bilmediğiniz bir hakikatin farkında olabilirsiniz. Varlığın fiziksel ya da matematiksel değil de metafiziksel bir “formülü” olduğunu düşünüyorum ki o formül, varlığın nihai açıklamasının herşeye gücü yeten tek bir Tanrı olduğu fikrinden başka birşey değil.

O zaman boşuna tartışıyormuşuz! Siz burada “formül” kelimesini anlamı dışında kullanmış oluyorsunuz. Nihai açıklama “Tanrı” ise o zaman zaten doğa bilimcilerinin dükkanı kapatıp gitmeleri gerekir. Gözlemlenen her şey Tanrının eseridir, diyorsunuz. Bunu kabul edebilirsiniz. Ama bunun hiç bir doğa olayını açıklamadığını mutlaka siz de anlıyorsunuz. “Tanrı nihai açıklamadır” bir açıklama değildir, sadece bir tanımlamadır, çünkü hiç bir şeyi açıklamamaktadır.

Notlar:

Ali Sebetçi’nin web sitesi

Ali Sebetçi’nin bahsedilen paylaşımı

Mutlak kavramı üzerine…

Ali Sebetçi’nin bir paylaşımına yorum yapmıştım. Paylaşım şu idi:
Sebetçi

En sonunda Ali bey bana Ezeli Hikmet Perspektifinin Merkezi Bir Kavramı Olarak Metafiziksel Sonsuzluk adlı makalesinin linkini yolladı ve okumamı istedi.

Ali Sebetçi beye sormuştum, “mutlak olarak tanımladığınız bazı şeyler nelerdir?” diye. Somut örneklerden giderek mutlak kavramını anlamanın daha kolay olacağını düşünmüştüm. Benim mutlak olarak tanımladığım birkaç örnek:

“Mutlak kavramı üzerine…” yazısını okumaya devam et