Sabit Metinler Kuramı bağlamında Kuran

Kuran’ı nasıl tanımlıyorsunuz?

Bütün mesele tanımlama meselesi ya; Kuran’ı, tartışmasız, mutlak ve tek otorite olarak tanımlıyor musunuz? Bu bir önkabuldür. Kuran’ın otoritesinin mutlak ve sorgulanamaz olduğunu kabul ediyorsunuz. Bu önkabülün Kuran’da yapılmış tanımların doğruluğu veya yanlışlığı ile ilgisi yoktur.

Zaten sadece iki tanımlama seçeneği var:

1. Kuran tek ve mutlak otoritedir ve sorgulanamaz. Akıl Kuran’dan sonra gelir.

2. Kuran sabit tutulan kadim bir metindir, başka bir özelliği yoktur ve akıl yolu ile sorgulanabilir.

Kuran’ı mutlaka otorite olarak kabul eden bir insan bunu akıl yürüterek ve Kuran’ı sorgulayarak yapmamıştır; bir tanımlama olarak yapmıştır. “Ben Kuran’ın mutlak otorite olduğunu kabul ediyorum” diye bir tanımlama yapmıştır; hiç sorgulamadan Kuran’ın otoritesini kabul etmiştir.

Bu bir önkabuldür ve tartışmaya açık değildir çünkü akıl yolu ile sorgulayarak verilmiş bir karar değildir.

Kuran’ı mutlak otorite olarak kabul etmiş birisi Kuran’da ne yazarsa yazsın bu önkabulünü değiştirmeyecektir.

Kuran’ı sorgulamak da akıl yolu ile verilmiş bir karar değil gibi gözüküyor; o da bir tanımlamadır. Kuran’ı sorgulamak akıl yolu ile yapılan bir şeydir. Çünkü akıl zaten sorgulamak demektir.

Fakat işler bu kadar basit değil.

Sabit metinler kuramı diye bir şey var.

Açıklayalım.

Sabit tutulan bütün metinlerin geçtikleri bir süreç vardır. Sabit tutulan metin Kuran olur, İncil olur, Tevrat olur, bir anayasa olur, Aristo’nun yazıları olur, Newton’un kitabı olur… hiç farketmez.

Sabit tutulan metinler, hangi alanda olursa olsun, aynı süreçten geçerler.

Bir metnin sabit tutulmasının bir amacı vardır. Bu metin değerlidir ve onu sabit tutmayı kabul etmiş insanların malıdır; onlar sahip oldukları metni sabit tutarak kutsallaştırırlar.

Bir dinin kutsal metinleri o dine inanan insanları birbirine bağlayan bağlayıcı unsurdur.

Sabit tutulmuş kutsal metinlerin sahipleri egemen güçlerdir. Kutsallaştırdıkları metni kendi siyasi amaçları için kullanırlar.

Ama egemen güç bir tüzel varlıktır. Tüzel varlık, adı üstünde, hukuktan doğmuş bedensiz bir canlı varlıktır. İnsan değildir ama insan gibi hareket eder. Tüzel varlığın işini yapan insanlardır. İnsan bedeni olmadığı için, tüzel varlık yazı yazamaz veya bir metni düzenleyemez, yorum yazamaz, metni değişen koşullara uyduramaz.

Egemen güçler kutsal metni sahiplenecek bir ruhban sınıfı kendi maaşlı adamları olarak yetiştirirler ve korurlar. Tarih boyunca bu rahipler sınıfına okulcu doktorlar denmiştir, çünkü bunlar akademik okulculardır. “Doktor” da zaten doktrini öğretmek ve yaymak için lisans almış öğretmen demektir. Doktrin de sabit tutulan metindir.

Okulcu doktorlar bir okula yerleşip orada bu kutsal metni öğrenirler, yorumlarlar ve yeni gelen müritlere öğretirler. Okulculuk askeriye gibi hiyerarşiktir ve kıdem ve rütbe çok önemlidir. Bu sebepten, doktorlar herşeyden önce kariyercidir; kariyer basamaklarında yükselerek rütbelerini ve otoritelerini arttırılar. Kuran’ın bu kariyerci profesyonel okulcu doktorların eline düşmüş olmasını bilmek önemlidir.

 * * *

Etrafında bir ruhban sınıfı oluşmamış bir sabit kutsal metin yoktur. Ruhbanlar kutsal metni öğrenirler fakat bildiklerini halktan gizlerler çünkü kendileri kutsal metin hakkında tek otorite olmak isterler.

Ruhbanlar yorumları ile kutsal metnin otoritesini bitirirler. Kutsal metnin içini boşaltırlar, anlamsızlaştırırlar ve sonunda kutsal metin sadece bir sembol olarak kalır.

Ruhbanlar bunu nasıl yaparlar? Bir gölge metin yaratarak yaparlar.

Bütün sabit metinlerin bir de gölge metni vardır. Kuran’ın da bir gölge metni vardır. Nerede bu gölge Kuran?

Gölge Kuran, fıkıhta, kelamda, hadislerde ve yüzlerce yıldır ruhbanların yazdığı yorumlarda gizlidir. Tek bir kitap olarak kendini göstermez. Gizlidir. Onu sadece ruhbanlar bilir.

Sabit metnin en büyük sorunu sabit olmasıdır. Sabit olduğuna göre değiştirilemez. Değiştirilemediği için de eskir ve yeni buluşlara ters düşer. Mesela, Kuran’ın sabit tutulan metni; dünyanın evrenin merkezinde hareketsiz durduğu varsayımının geçerli olduğu bir dönemde yazılmıştır; sonra insanlar dünyanın hareket ettiğini bulmuşlardır. Kuran metninin bu yeni buluşa uyarlanması gerekmektedir. Ama bu Kuran’ın yanlış olduğu kabul edilmeden ustaca yapılmalıdır.

Sabit metnin diğer önemli özelliği, sabit olması dışında, kesinlikle doğru olduğu ve hiçbir çelişki ihtiva etmediğidir. Tabii, bu bir önkabuldür.

Ruhbanların işi bu eskiyen metni yeni bulunan bilgilere uydurmaktır. Bu da gölge metin ile yapılır.

Gölge metin, kutsal metinde yazanların tam aksini söyleyebilir. Eski metin artık okunmaz, okunamaz. Dili eskimiştir. Sadece o dilde uzmanlaşmış ruhbanlar eski metni okuyabilir. Sivil halk eski metni okumaya çalışsa bile anlayamaz. Anlasa bile yorumları ruhbanlar tarafından kabul görmez. Herkes kutsal metin konusunda ruhbanların otoritesine boyun eğmek durumundadır.

Ruhbanlar o eski dili öğrenip, kutsal metni anladıklarını iddia ederler. Otoriteleri buradan gelir.

Eski metni okuyup anlayacak insan kalmamıştır. Ruhbanlar dışında. Ruhbanların istediği de budur işte. Bütün otorite kendilerine geçmiştir. Kutsal metni yorumlama otoritesi sadece kendilerine aittir. Artık kutsal metni istedikleri gibi yorumlarlar.

 * * *

Ruhbanlar egemen güçlerin paralı adamlarıdır. Egemen güç bunlara fetva siparişi verir, bunlar da verilen siparişe uygun bir fetva yayınlarlar.

Bir örnek olarak, egemen güç “ben artık müslüman halkımın domuz eti yemesini istiyorum; Amerikalı domuz tacirleri bizim pazara girmek istiyorlar, bana domuzu helal yapan bir fetva verin” diyebilir.

Ruhbanlar hemen bir helal domuz fetvası verirler. Bu onlar için çok kolay bir iştir. Ruhbanlar laf cambazıdır. Tanımlama otoritesi tamamen bunların elindedir. İstedikleri tanımlamaları yaparlar. Mesela, fetva şöyle olabilir: “Bugün domuz dediğimiz hayvan, Kuran’da domuz diye bahsedilen hayvanla aynı genetiği paylaşmadığı ve başka bir cins olduğu ve ortada sadece bir isim benzerliği olduğu için, domuz yemek helaldir.” Fetvanın içine Arapça kelimeler serpiştirilerek fetva çok daha ulvî ve inandırıcı yapılabilir.

Helal domuz satışları patlar; market rafları en meşhur domuz eti olan Amerikan malı Spam kutuları ile dolar. “Coke ve Spam: Tadını Çıkart” reklamları televizyonlarda dönmeye başlar. Ve Amerika bir kere daha Türklerin en zayıf tarafı İslamı kullanarak Türkiye’de başarılı bir operasyon yapmış olur.

 * * *

Kuran’ın harfleri, kelimeleri, ayetleri, tanımları ve surelerin sırası sabittir değiştirilemez. Ama bu Kuran’ın anlamı değiştirilemez demek değildir.

Kuran’ın sözü değiştirilemez ama anlamı değiştirilebilir.

Sabit metinler zaman içinde eskir. Sabit metnin tanımları eskir. Yeni buluşları açıklayamaz olur.

Ruhbanların işi sabit metne yorumlar yazarak eskiyen metni güncellemektir. Bu ustalık isteyen bir sanattır çünkü sabit metni değiştirmiyormuş gibi görünerek değiştirmeyi bilmeniz gerekir.

Kuran 1400 yıl eskidir ve gölge Kuran çoktan yaratılmıştır.

Sabit tutulan özgün Kuran metni sabittir ama artık hiçbir otoritesi kalmamıştır; otorite gölge Kuran’a geçmiştir. Gölge Kuran’ın yaratıcıları ve sahipleri de ruhbanlardır. Yani Kuran’ın otoritesi tamamen ruhbanlara geçmiştir.

Ruhbanlar Kuran’ı istedikleri gibi tahrif ederler ve kimse de bunu anlayamaz. İnsanlar Kuran’ı tahrif etmek Kuran’ın metninin değiştirmek zannederler. Hayır. Kuran’ın metni değiştirilmez. Tahrif edilmiş Kuran gölge Kuran’dır. Bu gerçeği anlayan insan uyanmış olur. Aynı 18. yüzyılda uyanan Avrupalılar gibi. Çünkü uyanmak demek, dinin ruhbanların eline geçtiğini ve ruhbanların halkı kandıran sahtekarlar olduklarını anlamak demektir.

Bütün mesele tanımlamaları iyi anlamaktır.

Kuran’da bulunan tanımlamaları kayıtsız şartsız kabul eden birisi —yani Kuran’ın otoritesini sorgulamadan kabul eden birisi— akıl yolu ile fikrini değiştirmez çünkü bu fikrine akıl yolu ile ulaşmamıştır, tanımlama yolu ile ulaşmıştır.

Fakat biz Kuran’ın halifeler tarafından kitaplaştırıldığını ve halifelerin Kuran’ı kitaplaştırırken kendi siyasi amaçları için yeniden yazdıklarını biliyoruz. İniş sırasını beğenmeyip Mekke surelerini kitabın arkasına atan halifelerin sadece bu hareketi bile Kuran’a saygısızlıktır. Sabit tutulan metin, halifelerin yazıp kitaplaştırdıkları mushaf denilen bu metindir ve artık hiçbir otoritesi kalmamıştır.

 * * *

Peki, halifelerin eseri olan Kuran’ın Allah’ın sözü olduğuna inanan bir insana ne demeli? Kuran’da yazılı olan tanımların Allah’ın aracısız sözü olmadığını kesin ve net olarak biliyoruz. Arada en az üç tane aracı var. Fakat bir iletişim kanalından geçen hiçbir mesaj bozulmadan, tam olarak geçemez; bu bir doğa yasasıdır.

Kuran’ın resmi hikayesine göre 1) Cebrail adlı melek Allah’ın sözlerini Peygamber’e sözsüz olarak nakletmiştir; 2) Peygamber de içine doğan bu ilhamı seslendirmiştir; 3) Çevresinde okuma yazma bilen birileri de Peygamber’in seslendirdiği sözleri kemik parçaları üzerine yazmış veya ezberlemişlerdir.

Arapça’da sesli harfler olmadığı için yazıya geçirilen bir sözün daha sonra aynı şekilde okunması çok sorunlu idi. “Arapça değil mi, uydur uydur söyle sözü” buradan gelmiştir.

Hayatı masal uydurmak olan bir milletin palavralarına ne kadar çabuk inanmış insanlar. Bu da Arapların zannettiğimiz kadar saf masalcılar olmadıklarını ve propaganda işinde usta olduklarını gösterir. Çünkü halifeler bu dağınık materyeli toparlayıp kendi siyasi amaçlarına uygun olarak yeniden yazıp kitaplaştırmışlardır ama önce kemik parçalarına yazılanları yakmışlardır.

Zaten Allah-Cebrail-Peygamber iletişim kanalı gerçek üstü (doğa üstü) bir iletişim kanalıdır. Bu tip bir iletişim olabileceğine isteyen inanır istemeyen inanmaz. Akıl yolu ile tartışılacak bir şey yok.

Zaten insan aklı bir peygamberin peygamber olup olmadığını akıl yolu ile bilemez. Akıl peygamberden delil ister. Fakat peygamber adayı peygamber olduğunu ispatlamak için sadece akıl dışı, doğa üstü deliller vermelidir. Çünkü doğa üstü güçleri olduğunu ispatlamalıdır. Ama akıl, akıl dışı, doğa üstü delilleri kabul etmez. Kısacası, eğer aklınızı kullanarak karar vermek isterseniz bir peygamberin peygamber olup olmadığını bilemezsiniz. Sadece onu peygamber olarak tanımlayabilirsiniz. Veya onun kendini peygamber olarak tanımlamasını kabul edersiniz.

Notlar:

— “Newton’un kitabı…”

Newton’un Principia diye bilinen kitabı Avrupa akademik okulculuğunun temel kitaplarından biridir. Aristo’nun yazılarının yerini almıştır. Einstein ve Darwin Avrupa okulculuğunun diğer akademik şeyhleridir. …

Newton’la ilgili yazılar.

Kalpazan Newton: hem suçlu, hem güçlü.

Tüzel varlıklar kuramına giriş.

— “sonunda kutsal metin sadece bir sembol olarak kalır…”

Semboller içi boşaltılmış, dekoratif objeler oldukları halde otoriteleri vardır.

— Gölge Kuran’ın kitap Kuran’ın yerini aldığını göstermek için iki örnek verebiliriz: Faiz ve zekat. Kuran’da faizle ilgili 4 ayet vardır. Bunlar da faizi tanımlamaz. Mesela Diyanet işleri faiz konusunda bir fetva vererek faizi Kuran’da olmayan bir şekilde tanımlar.

Zekat Kuran’da devlete verilen vergi demektir. Böyle bir şey artık olmadığı için gölge Kuran zekat’ı fakirlere verilen sadaka olarak tanımlamıştır. Demek ki ulemanın gölge Kuran’ı gerçek Kuran’ın zekat tanımını değiştirmiştir. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Sabit tutulan metinler kuramı: Özet

1. Metin yazılır.

2. Metin yazanlar metnin sahipleridir. Din bağlamında sabit metnin sahibi egemen güçtür.

3. Metnin sahipleri metni sabit tutma kararı alırlar.

4. Metin sabitlenir.

5. Egemen güç sabit tutulan metni bir ruhban sınıfa emanet eder. Ruhbanlar egemenlerin adamıdır.

6. Metin eskir. Yeni buluşları açıklayamaz.

7. Ruhbanlar sabit metne yorum yazarlar. Yorumlarıyla sabit metnin içini boşaltırlar. Bir gölge metin yaratırlar. Asıl metnin otoritesi gölge metne geçer; yani ruhban sınıfa geçer. Gölge metnin sahipleri ruhbanlardır.

8. İçi boşaltılan metin dinin sembolü olur. Artık tek değeri sembol olmasıdır. İçeriği anlamsızlaşır.

9. Ruhbanlar kendi hiyerarşilerini kurarlar ve güçlenirler. Ruhbanların tek amacı hiyerarşide yükselmek ve daha çok rütbe ve otorite kazanmaktır.

10. Ruhbanlar eğitimi ele geçirirler. Giderek güçlenirler. Ruhbanların hiyerarşisi yeteri kadar güçlenince kendisini besleyen egemen güce kafa tutmaya başlar.

Bütün bunları yaptıran güç sabit tutulan bir metinden kaynaklanmaktadır.

 

Müslümanlık tanımlamadır

Müslümanlık bir tanımlamadır dedik.

Kimin hangi dinden olduğu sadece bir tanımlamadır.

Nasıl bir duvarı yeşile boyarsınız —yeşil olarak tanımlarsınız— din de öyledir. Birini müslüman olarak tanımlarsınız o kişi müslüman olmuş olur. Bir kişiyi müslüman olarak “renklendirmiş” olursunuz. Veya Hıristiyan olarak. Farketmez.

Tabii işin içine tanımlama girince mutlaka güç de girer. Her konunun bir sahibi vardır. O konunun sahibi de gerekli ve ilgili tanımlamaları yapar ve halka dayatır.

Türkiye’de dinin sahibi devlettir. Dinin tanımlamalarını yapan devlet kurumu da Diyanettir.

İşte görüyoruz, Diyanet başkanı Ali Erbaş, kim müslüman kim müslüman değil kendi kafasına göra tanımlıyor.

Bakalım.

Bizim İslam’ı çok iyi temsil etmemiz lazım.

“Biz” dediği kim? Diyanet’ten mi bahsediyor?

Diyanet’in “İslam” diye tanımladığı dini halka dayatmalıyız demek istiyor. Anayasasında laik olduğu yazan bir ülkede bu tip fetvalar üreten ve din üzerinden toplum mühendisliği yapan bir kurumun derhal kapatılması gerekir(di). Ama kapatılmadığı gibi, bütçesi Milli Eğitim’in bütçesinden büyük olabiliyor.

Âhirete inanmıyor insanlar, çok önemli bir noktadır. Dünyanın başına gelen kötülüklerin en büyük sebebi insanların âhirete inanmaması.

Bu lafa zaten Twitter’de cevap verilmiş.

Diyanet aklımızla alay ediyor.

***

Türkiye’de ankette soruyorlar, müslüman mısın? Müslümanım diyenler yüzde 98.

Anketlere bir örnek:

Âhirete inanıyor musun? İnanıyorum diyenler yüzde 90.

Bu nasıl bir şey?

Nasıl müslümanlık.

Âhirete inanmayan birisi Müslüman olamaz zaten.

Kimin müslüman olup olamayacağı sizi ne alakadar eder Sayın Erbaş?

Din özel alanda varolan bir şeydir. Birey ile tanrısı arasındadır. Kimse kimsenin dinini sorgulayamaz veya tanımlayamaz. Böyle olmalıdır, laik bir ülkede. Fiiliyatta böyle olamıyor. Oldurmuyorlar.

Sarık ve sırmalı cüppe gibi otorite sembolleri giyindiniz diye kimsenin dinine karışma hakkınız olamaz.

***

Herşey inanmak kelimesine gelip dayanmış. İnanmak ne demek? İnanınca ne oluyor? Din ile inancın ilişkisi nedir?

İnanmak nasıl bir şey acaba?

“Ahirete inanıyorum” diyen birisi ne yapmış oluyor da müslüman oluyor?

“Âhirete inanmıyorum” diyen birisi neden müslüman olamıyor? Bazı sihirli kelimeleri tekrarlayarak insanüstü olaylara sebeb olunacağına inanmak batıla inanmaktır.

“İnanıyorum” diyen birisi inandığını nasıl biliyor acaba? İnsanın hür iradesi var mı ki, inanıp inanmadığına karar verebilsin.

Diyanet, “inanmak” kelimesini, sanki “sorgulamamak” olarak tanımlamış. Yani Diyanet’in her dediğine sorgulamadan inanırsanız siz inançlı bir insan olmuş oluyorsunuz.

Tarafsız olanlar da var. Ne ahirete inanıyorlar, ne de inanmıyorlar. Böyle bir konu ile ilgileri yok.

Âhiret neymiş?

Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Âhiret, kıyamet koptuktan sonra, bütün varlıkların ve insanların devamlı kalacakları yerdir. Orada ölüm yoktur, hayat sonsuzdur; dinin emirlerine bağlı olanlar için cennet; dine bağlı olmayanlar için de cehennem vardır. Âhirete inanmayan insan müslüman olamaz. Kuran ve peygamberi inkar etmiş olur. İnsan ölüp toprak olduktan sonra onu kim diriltecek diyenlere Kuran’ın pek çok cevaplarından biri mealen şudur: “Onu ilkin kim yarattı ise, öldükten sonra da yine o diriltecektir.”

Ahiret’in bu tanımından anlıyoruz ki bu kavram binlerce yıllık bir çalışma sonucu İslam rahipleri olan din doktorları yani “ulema” tarafından geliştirilmiş skolastik yani akademik bir kavramdır.

Karşımızda iki seçenek var.

Ya dincilerin bu skolastik absürd tanımını hiç sorgulamadan kabul edeceğiz yani onların dediği gibi âhirete inanacağız yani aklımızı bu hödüklere satmış olacağız; veya aklımızı kullanmaya karar verip sorgulayacağız.

“Neymiş bu ahiret kavramı?” diye sorup, âhiret tanımını sorgulayacağız. Ortalama aklı olan ve soru sormasını bilen bir insanın bu din doktorlarının, din sömürücülerinin âhiret tanımına inanmasına imkan varmı? Yok. Neresinden tutmaya kalksak elimizde kalıyor. Tutarsız ve absürt bir tanımlama.

Bu tanımlamaya neden inanalım?

***

“İnanıyorum” demek başka, inanmak başka.

“İnanıyorum” diyen insan ne yapmış oluyor?

Yani, adamın biri “inanıyorum” diyor. Bu “inanıyorum” kelimesini söyleyince ne oluyor?

Hiç de basit bir konu değil.

Müslümanlığın tanımı inanmaya bağlanıyor.

***

Ayrıca Diyanet Başkanı kendisi, sırmalı cüppe giyip, kafasına fabrikasyon sarma yani devamlı sarılı duran sarılmayan sahte bir sarık taktığı için; ve din işlerinden sorumlu devlet memuru olduğu için; kimin müslüman olup olamayacağına karar verme yetkisi olduğunu varsayıyor.

Tanımlama güçtür; güç tanımlama hakkıdır, dedik ya, Diyanet’in başı da kimin müslüman olduğunu tanımlama hakkını kendinde buluyor. Müslüman kelimesinin sahibi biziz demeye getiriyor. Kim müslümandır, kim değildir, biz tanımlarız diyor:

Âhirete inanmayan müslüman olamaz” diyor.

***

Peki anketlerde “Müslüman mısın? sorusuna “müslümanım” diye cevap veren insanlar, gerçekten müslüman mı acaba?

Değil. Çünkü “müslüman” kelimesinin yüzlürce tanımı var. Herkes işine geldiği gibi tanımlıyor.

İnanmak diye bir şey yok. Tanımlamak, tanımlanmak var.

Kutsal ezan

isis-mısır
Zaman aşımına uğramış bir kutsal.

Kutsal! İnsanlar en eski zamanlardan beri kutsal ile kandırılıyorlar.

Bugün bile egemen güçlerin kutsal olarak tanımladıkları kelimeleri sorgulamak yasaktır. Kelimeler diyorum; kutsal olan kelimedir.

Mesela, Ezan devletin bir markasıdır ve kutsal ilan edilmiştir.

Ama ezan bir cisim değildir. Bir kelimedir. Veya kelime kümesidir. Minarelere bağlanmış hoparlörlerden yayılan ses dalgalarıdır; kutsal bir yanı yoktur. Kutsal olan “ezan” kelimesidir.

Ezan dediğimiz nedir? Harfler mi? Kelimeler mi? Mısralar mı? Yoksa sesi mi?

Zamanında okunmamış ezan ezan mıdır?

Ezan deyince elle tutulur bir şey yok.

Hoparlörlerle yükseltilmemiş, değiştirilmemiş, doğal insan sesi ile şerefede okunan ezan ile şerefeye takılmış hoparlörlerden okunan tiz sesli, makamsız çirkin ezan aynı olabilir mi?

Ezan bir semboldür. Siyasi bir semboldür. Dinî sembol değildir. Ezan siyasi bir markadır.

Bu sebepten devlet markasını bütün gücü ile korur. Ha devletin parasını çalmışsın; ha devletin ezanını sorgulamışsın. Biz hakaret etmiyoruz. Sadece sorguluyoruz. Bilimsel sorgulama uyguluyoruz. Bilimsel sorgulama kutsal tanımaz. Herşeyi sorgular.

Bilimsel sorgulama, bir öz veya töz varsayıp o mutlak töze veya cevaba ulaşmaya çalışmaz; sorgulamak için sorgular. Bilimsel sorgulama soruları bitiren son soruya ulaşmaya çalışmaz. Cevaplar bitiren son cevaba ulaşmaya çalışmaz.

Bilimsel sorgulamanın tek bir amacı vardır. Mutlak cevaplar olarak pazarlanan ve satılan cevapların mutlak cevaplar olmadığını göstermek. Çünkü sorgulamanın sonu yoktur.

Egemen güçler ise sabit cevaplar isterler. Kendileri için çalışan profesyonel bir ruhban sınıf yaratırlar. Bu ruhbanlar için okullar yapıp onları bu okullarda konuşlandırırlar. Bu işbirlikçi, halk düşmanı, halka karşı egemen güçlerle işbirliği yapan, profesyonel sınıflara okulcu doktorlar denir. Bunlar din doktoru olabilir, fizik doktoru olabilir, felsefe doktoru olabilir… hiç farketmez. Din doktoru İncil’i hatmeder; Kuran’ı hatmeder ve bu kitaplara uygun yaratılış efsaneleri yaratır. Felsefe doktorları olan fizikçiler de, Big Bang gibi yaradılış efsaneleri uydurur. Bunları da egemen güçlere satarlar.

Egemen güçler bu okulcu profesyonelleri, halkı uyutmak için, halkı sürüleştirip gütmek için gerekli olan dinî ve “bilimsel” doktrinleri geliştirmek için kullanır. Devlet bu profesyonellere otorite vermeye özen gösterir. Akademik otorite verir. Cüppeler giydirip onlar için inşa ettiği gösterişli binalarda aldatmaca ritüelleri yaptırır. Halk da inanır.

Yani bu profesyonel sınıflar egemen güçler için sabit cevaplar üretirler.

Sonra da bu sabit cevaplar kutsallaştırılır ve sorgulanmaları yasaklanır.

Yoksa kutsal, cisimlere ait bir özellik değildir. Kelimelere ait bir özellik hiç değildir.

Kutsal, putlaştırmaktır.

Putların ille taş olması gerekmez. Kelimeler ve kelimelerin ifade ettiği kavramlar da putlaştırılır.

Put, sabit tutulmuş bir şeye veya bir kavrama, o şey ait olmayan değerler yüklemektir.

Öyleyse bize kutsal olarak dayatılmış şeyleri sorgulamak, bir insan olarak, en doğal hakkımızdır.

Peygamber, Mekke’deki putları yıkarken, o zamanın kutsallarını sorgulamış oluyordu.

Görünür veya görünmez kutsalları sorgulamak hakkımızı kullanıyoruz.

Ama içinde yaşadığımız toplumda devletin tanımladığı kutsalları sorgulama hakkımız olmadığını görüyoruz.

Notlar:

Kutsal nedir?

Kuran kitabının cismi kutsal mı?

Kutsal dil olarak Arapça.

İlahi, kutsal ve saygı.

Allah’ın kanunları herdaim geçerli…

herdaim

Sosyal medyadan:

Allah ‘ın kanunları herdaim heryerde geçerlidir.

Affınıza sığınarak söylemek istediğim bir şey var. Ben “Allah” kelimesini değil de “Marduk” kelimesini kullanmayı tercih ediyorum. Benim için sizin yazdığınız cümlenin doğrusu şöyledir:

Marduk‘un kanunları herdaim heryerde geçerlidir.

Evet, doğrudur, Allah’ın 99 tane ismi olduğu halde, Marduk’umuzun sadece 50 tane ismi vardır. Bu Marduk’un Allah’tan daha düşük rütbeli olduğunu göstermez.

Sizden ricam, benim gibi Marduk kanunlarına inanan bir insana neden Marduk’un değil de, Allah’ın kanunlarının geçerli olduğunu akla uygun ve hukuki deliller sunarak ispatlayabilir misiniz?

Akla uygun derken, eğer “ben öyle diyorsam öyledir” gibi bir argümanı dayatmaya çalışırsanız bu akla uygun bir delil olmaz.

Delilin hukuk kurallarına da uygun olması gerekir. Allahçıların klasik savunması Kuran’ı kendine şahit olarak göstermektir. Fakat, kendi kendine şahitlik etmek hukuka uymaz. Yani eğer, “Kuran, Allah’ın kanunları herdaim geçerlidir diyor; öyleyse Allah’ın kanunları herdaim geçerlidir” derseniz bu da hukuk açısından geçersiz olur; sadece dairesel bir mantık yürütmüş olursunuz.

Allahçıların diğer favori yöntemi, Allahçı olmayanları gördükleri yerde öldürmektir. Kuran böyle emreder. Fakat Türkiye gibi şeriatın geçerli olmadığı bir ülkede bu uygulama zor olduğu için karşı tarafın sözüne söz ile cevap vermek yerine ağır küfürler edilir. Sizden de beklenen budur.

Veya, aşağılama olmadığı halde, “dinimi aşağılıyorsun” diye şahsıma küfür edersiniz. Bu Allah’ın kullarının Allahlarını savunmak için kullandıkları en bilinen yöntemdir çünkü kulluk dini olan İslam’da akıl kullanmak, sorgulamak ve söze söz ile cevap vermek yasaktır. Arap/İslam geleneği söze kılıçla cevap vermektir.

Fakat, Marduk bize akıl ile hareket etmemezi söyler onun için eğer akla uygun deliller ileri sürebilirseniz biz hemen “Marduk” yerine “Allah” demeyi kabul ederiz.

Tabii, bir insan “Allah” demiş “Marduk” demiş hiç farketmez; bizim söylediklerimiz ne Marduk’un ne de Allah’ın umurunda olamaz.

Allah’ın insan işlerine karışmadığını net olarak biliyoruz çünkü Allah alemin senaryosunu yazıp Levhi Mahfuz’a kaydetmiş ve aradan çekilmiştir. Biz sadece Allah’ın yazdığı bu senaryoyu oynuyoruz; başka seçeneğimiz yok. İnsan işleri ile uğraşmayan Allah da belki şimdi başka alemler yaratma planları yapıyordur.

Bu arada, size Türklerin İslamlaştırılma süreci ile ilgili bir hikaye anlatmak istiyorum:

Oğuzlardan bir Türk, birlikte yola çıktıkları İslam misyoneri İbni Fadlan’a yakınmış: “Başbuğ (Halife) bizden ne istiyor? Öldürecek bizi bu soğukta! Ne istediğini bilsek, hemen verir kurtulurduk” demiş. İbni Fadlan buna cevap olarak, “Bütün istediği, ‘Allah’tan başka tanrı yoktur’ demeniz”, diye karşılık verince, Türk gülmüş: “Doğru olduğunu bilsek, söylerdik” demiş.

Gördüğünüz gibi, Türkler hep akılcı, şüpheci ve sorgulayıcı insanlar olmuşlardır. Araplar ve Araplaşmış Türkler ise; kendilerini “sürü” olarak tanımlayan bir dine körü körüne inanıp, bu Arap dinini körü körüne savunan ve Allah yerine Marduk diyenleri de taşlayan insanlardır.

Notlar:

Allahçıların diğer favori yöntemi, Allahçı olmayanları gördükleri yerde öldürmektir. Kuran böyle emreder…

Bakara, 191: Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi yurtlarınızdan çıkardıkları gibi siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür.

— İbni Fadlan hikayesi hakkında bir yazı.

Marduk’un 50 ismi.

Allah’ın 99 ismi.

— Türk Dil Kurumu “her daim” ve “her yerde” olarak yazmayı tercih ettiği halde ben paylaşımda kullanılan bitişik olarak yazmayı tercih ettim.

Allah insan işlerini takip ediyor mu?

Güzeli güzel yapan kusurudur

Ali Sebetçi yazdı:

Cevabım:

Eğer “öncül”; “araştırmaya konu edilmeksizin doğru sayılan önerme” ise, benim tavrım öncül veya önkabul değil. “Kuran’da yanlış olamaz, çelişki olamaz; Kuran kayıtsız şartsız doğrudur,” deseydim bu bir önkabul olurdu. Bu duruma göre, sizinki önkabul olmuş oluyor, benimki değil. Ben sorgulayarak anlamayı tercih ediyorum. (Kuran’ı anlamadan kabul etmenin, Arapça bilmeyen birisinin Kuran’ı anlamadan okumasından ne farkı olabilir?)

Sorgulamak Allah’ın biz insanlara verdiği bir yetenektir ve kitapta bu yeteneğimizi kullanmamızı yasaklayan bir yasa yoktur. Sorgulamayı yasaklayan kitabın kendisi değil, hep dini sahiplenmiş olan rahipler sınıfı, yani hiyerarşi, olmuştur. Çünkü onlar her sorgulamayı, kendi kabul ettikleri ve tek gerçek doğru anlam olarak sattıkları anlama karşı bir tehdit olarak görürler; yani kitabı sorgulama, onların varoluş nedenini sorgulamaktır ve cezalandırılmalıdır.

Perinçek’in kitabında detaylandırılan yeryüzündeki efendi/kul ilişkisinin, yeryüzündeki efendiler tarafından gökyüzüne yansıtılıp, sonra kendilerini tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olarak tanımlamaları hikayesi bir tarihsel gerçek olarak aklıma yatıyor. İslamdan önceki bütün dinlerin, özellikle eski Mısır’ın tek tanrılı dinlerinin, bu şekilde gerçekleştirilip halka dayatılan dinler olduğunu siz de kabul edersiniz.

İslam dini de, Arap yarımadasında devamlı kendi aralarında kavga eden çok tanrılı kabileleri tek bir tanrı ve tek bir devlet altında toplamak için tanımlanmış bir din gibi gözüküyor. İslam, ticareti güven altına almak; kabileleri silahsızlaştırıp, silahlanmayı devlet tekeline almak; yeni bir kutsal töre tanımlayarak davranış standartları belirlemek, yani, kabileleri tanımlayan aile bağlarını kopartıp insanları devlete biat etmiş kullar olarak tanımlamak; gibi toplumsal değişiklikler yapabilmek için gereken gücün göklerden geldiğini söylemek için yaratılmış bir ideoloji gibi gözüküyor. Yani, İslam, tarihsel açıdan, yeryüzündeki efendilerin gücünü resmileştirmek için yaratılmış yeni bir düzen tanımlaması gibi gözüküyor. Aynı eski uydurulmuş dinler gibi.

Peki İslam’ı eski uydurulmuş dinlerden farklı yapan nedir? Kuran’ın bu konuda kendi hakkında söyledikleri dışında başka deliller var mı? Hukukta kendine şahitlik yapmak geçerli değildir; Kuran’ın da kendine şahitlik yapması şüphe ile karşılanmalıdır.

Kuran kendisinin tek hak dini olduğunu söylüyor. Bunu kabul edebiliriz veya sorgulayabiliriz; ben şu anda sorgulamayı tercih ediyorum.

Benim için soru şu: Kuran’ı okurken, aklımı kullanarak sorduğum soruları hiç bir sınır koymadan sorabilecek miyim? Yoksa bazı soruların sorulmasının yasak olduğunu kabul ederek sadece cevapları bilinen sorular mı sorabileceğim? Şu anda sorularıma sınır koymuyorum.

Fakat aslında, sorgulamadan kabul etmenin, yani inancın, en doğru felsefi duruş olduğunu düşünüyorum çünkü bu dünya bir tanımlamalar dünyasıdır –varoluş tanımlamadır– öyleyse tanımlamalar arasından birini seçip onu doğru tanımlama olarak tanımlayabiliriz. Önemli olan inanmaktır; inanmak da zaten sorgulanması yasak olan şeyleri sorgulamamayı kabul etmek demektir.

Öte yandan, inandığımız şeyi anlayamayız, çünkü anlamak için soru sormanız gerekir ama inanan birisi soru sormamayı –en azından yasak soruları sormamayı– kabul etmiştir. İnanan için anlamak yasaklanmıştır; halbuki ben anlamak istiyorum. Kuran’da da sorgulanacak çok şey var.

Filolojik ilişkiler var; Kuran’ın diline bakarak, Kuran’ın açıkça söylemediği çıkarsamalar yapabiliriz.

Kuran’ın dedikleri ile çelişen tarihsel olgular var. Kuran’ın kendisinin bir gecede indiğini söylemesi, fakat tarihsel olarak 23 yılda perdeypey inmiş olması.

İbrahim peygamberin dünyanın hareket ettiğini bilmiyormuş gibi konuşması.

Bunlar açıklanması gereken çelişkiler yaratıyor. Eğer aklımızı kullanarak bakarsak bu çelişkileri, masallarla değil fakat sorgulayarak çözmeye çalışmalıyız.

Kimse korkmasın, sorgulamaktan Kuran’a zarar gelmez; kimsenin Kuran’ı onu sorgulayanlardan korumaya çalışması da gerekmez.

Kuran’ın lafızı Kuran değildir; Kuran sadece anlamlar aleminde varolan bir anlamlar kümesidir. Anlam kelimelerde değildir, okuyandadır.

Peki, benim yaptığım gibi, sorgulayarak Kuran’ı anlamak mümkün mü? Hiç zannetmiyorum.

Kuran neden kusursuz olmalı? Kuran sabit tutulan bir metindir, kusursuz değildir; ama kusurlu olmak da bir kusur değildir. Nedir bu insanların kusursuzluk saplantısı? Güzeli güzel yapan kusuru değil midir?

Kuran bir metindir; anlam metinde değil, metni okuyandadır; bu kural Kuran için de geçerlidir. Bu sebepten, bir anlam tanımlayıp o anlama inanmak en doğrusudur.


Notlar:

Doğu Perinçek, Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, Nisan 2019.

Kuran’ın bir gecede indiğini söylemesi tarihsel gerçekle çatışıyor. Kadr suresinde Kuran’ın bir kitap olarak indiği söyleniyor, bu da tarihi gerçekle çelişiyor. Bir ihtimal de, bu gibi ayetlerin, Kuran kitaplaştıktan sonra, Kuran’ı kitaplaştıran editörler tarafından eklendiği olabilir. Kuran bu şekilde tahrif edilmiş midir bilmiyorum. Ama daha sadece 28 ayet inmişken, ortada kitap yokken, Kuran sadece hafızalarda saklanıyorken, 29. ayette, Kuran’ı kitap olarak tek bir kerede indirdik, anlamına gelen bir ayet ne anlama gelebilir? Sorgulamak gerekmiyor mu?

İbrahim’in dünyanın hareket ettiğini bilmemesi hakkında