Kuran’ın anlamı var mı?

Yorum anlamlandırmak demek olduğuna göre; bir ifade çeşitli şekillerde anlamlandırılabilir ama bu anlamlardan biri doğru anlam olabilir, diyorsunuz.

Haklı olabilirsiniz. Biraz düşüneyim.

B4868E9B-E5B6-42FF-848E-2897A602D70A

Ben, anlam metinde değil okuyandadır dediğim için “doğru” anlam çoğunluğun kabul ettiği anlamdır gibi bir şey demek istemişimdir.

Bir örnek.

Bir bölük askere eğitimde “sağa dön” diye komut veren subay, 100 erden 99’unun sağa döndüğünü, bir şaşkın erin ise sola döndüğünü görüyorsa, “sağa dön” ifadesinin anlamının anlaşıldığını bilir. Ama “turn right” diye İngilizce emir verirse sadece İngilizce bilenler sağa dönebilir. Japonca emir verirse belki kimse anlamaz.

Demek istediğim, bir ifadeyi çoğunluk nasıl anlıyorsa o ifadenin anlamının çoğunluğun anladığı anlam olduğunu söyleriz. Yoksa “sağa dön” ifadesinin kendi başına bir anlamı yoktur. Olduğunu varsayalım. Bu anlam “sağa dön” harf kümesinin neresinde saklı? Hiç bir yerinde saklı değil çünkü bu harf kümesinin hiçbir anlamı yok.

Kuran’daki ayetler de harf kümesi olduğuna göre, ayetlerin de anlamı yoktur. Ayetler anlamsız harf kümeleridir.

Harflerin anlamı yoktur; anlamsız harflerden meydana gelmiş harf kümelerinin  de anlamı yoktur; anlamsız harf kümelerinden meydana gelmiş ayetlerin de anlamı olamaz.

Anlamsız işaretlerden meydana gelmiş bir işaretin anlamı olabilir mi?

Anlam renk gibidir; eşyada değil bakandadır.

Kırmızı olarak algıladığımız bir elma aslında kırmızı değildir. Elmayı kırmızı olarak algılamayı öğrenmişizdir.

Elmaya gün ışığında değil de başka bir dalga boyunda bakarsak kırmızı değil de başka bir renk olarak algılayabiliriz. Değişik ışık şartlarında elmanın rengi değişecektir.

Mesela kediler sadece grinin tonlarını görürler.

Demek ki, renk eşyada değil bakandaymış.

Öyleyse, “doğru” renkten bahsedebilir miyiz? Bahsedemeyiz.

100 kişi elmaya bakar 99’u “kırmızı” der, bir tanesi renk körüdür “yeşil” der.

Anlam da böyledir.

Bir çok kişi “doğru anlam yoktur” ifadesini okudu ama sadece siz bu ifadeyi bir problem olarak anlamlandırıp yorum yazdınız. Her okuyan ayrı bir şey anlam vermiş olabilir.

Kuran’ı okurken de ayet dediğimiz anlamsız harf kümelerini anlamlandırmak sorun oluyor tabii.

Şöyle bir önkabul var:

1) Her ayet Allah’ın sözüdür.

2) Allah her ayete, o ayetin gerçek anlamını yüklemiştir.

3) Yani, her ayetin kendine has, gerçek bir anlamı vardır.

4) Bazı ayetler açıktır ve Kuran’ı ilk defa okuyan bir çocuk bile açık ayetlerin gerçek anlamını anlar, yani ayeti doğru olarak anlamlandırabilir.

5) Bazı ayetlerin ise anlamı gizlidir. Gizli anlamı olan ayetleri sadece hayatlarını Kuran ilmine adamış, Arapça’yı Arap’tan daha iyi bilen, çember sakallı, sarıklı, cüppeli Arap monşeri din simsarları deşifre edebilirler. Bunu kim söylüyor? Din simsarlarının kendileri!

Günümüzde, her ayetin internette her açıdan yapılmış analizini bulmak mümkün. Din tacirlerinin aracılığına gerek yok.

***

Kuran’ı neden okuyalım ki? Kuran, 7. yüzyılda yazılmış, Arap kabilelerini tek bir bayrak altında toplamayı amaçlayan siyasi bir metindir. Kendi kanunları olan çağdaş Türk toplumunda Kuran’ın hiç bir işlevi yoktur.

***

Bahsettiğimiz bu önkabulün temelinde Allah’ın ayetlere net bir anlam yüklediği varsayımı var. Bu doğru değil. Ayetler harf kümeleridir ve bu sebepten ayetler anlamsızdır. Ayetleri okuyanlar anlamlandırır.

Kuran’da iki türlü anlam vardır.

1) Egemen güçlerin dayattığı anlam;

2) Çoğunluğun kabul ettiği anlam.

Ayetlerin özünde anlam olmadığına göre, birileri her ayete bir anlam tanımlayıp o anlamı satarak din simsarlığı yaparlar. Din simsarlığı, din tacirliği böyle yapılır. Din ile aldatma en eski aldatmacadır.

Egemen güçlerin beslemesi ulemanın ürettiği Kuran yorumları egemen güçler tarafından tek gerçek Kuran yorumu olarak sabit tutulur, sorgulanmaları yasaklanır ve kutsallaştırılır. Halk da bu propagandaya inanıp bu uydurulmuş kutsalları gerçek kutsallar sanır. (Gerçek kutsal diye bir şey olamaz, o ayrı konu.)

Çoğunluğun kabul ettiği anlamlar da vardır. Bunlar belki sorgulanabilir.

Özet: Ayetler anlamsızdır. Birileri ayetlere anlam verip kendi anlamlarını doğru anlam diye satarlar.

Notlar:

Kuran ile ilgili diğer yazılarım.

Kuran’ı neden okuma[ma]lıyız?

Kutsal bir metin olarak Kuran

image_e6fd9bff-0902-4283-8e59-3f2628bc4f44.img_0002

Kuran metni de her metin gibi, iki parçadan meydana gelmiştir:

  1. İşaret
  2. Anlam

Kuran’ın kutsal olduğu kabul edilir. Peki kutsal olan nedir? İşaretler mi? Anlam mı?
İşaretlerin, yani harflerin, bir kutsallığı olmadığını biliyoruz. Arap alfabesinde bulunan harflerin bir kutsallığı yoktur.

Bunu nereden biliyoruz?

Arap alfabesinde bulunan harfleri kullanarak hiç bir kutsallığı olmayan kelimeler yazabiliriz. Mesela Kuran’ı rastgele açıp bir kaç cümle kopyalıyorum: “Kaynağından doldurulmuş, içenlere zevk veren billur kadehler sunulur onlara. Ne içki sarhoşluk verir, ne de onlar sersemleşirler.” Saffat, 45, 46, 47.

Bu kelimelerin hiç biri kutsal değildir.

Kaynak / Doldurmak / İçmek / Zevk vermek / Billur / Kadeh / Sunmak / Onlar / Ne / İçki / Sarhoşluk vermek / Sersemleşmek

Bunlar Kuran dışında günlük hayatta kullanılan kelimelerdir. Hatta, bu kelimelerin ve cümlelerin Kuran’dan alındığını bilmeyen birisi bu kelimelerin kutsal olduğunu bilemez.
Zaten bir kelimenin “kutsal” olduğunu söylemek kadar absürd ve bâtıl bir şey olamaz.

Kutsal olmayan işaretlerden, yani harflerden, meydana gelmiş kelimeler kutsal olamaz.

O zaman Kuran’ın cismi kutsal olamaz. Zaten bu çok açık değil mi?

Kutsal bir mekan olmayan bir matbaada; kutsal olmayan işçiler; kutsal olmayan makinelerle; kutsal olmayan kağıtlar üzerine; kutsal olmayan matbaa mürekkepleri ile; kutsal olmayan bazı işaretlerin, kutsal olmayan izlerini bırakıyor. Sonra bu kutsal olmayan kağıtlar; kutsal olmayan işçiler tarafından, kutsal olmayan ciltleme makinelerine konuluyor ve kutsal olmayan ciltli bir kitap haline geliyorlar. Bu süreçte kutsallıkla uzaktan yakından ilgisi olan hiçbir şey kullanılmıyor. Öyleyse, hiç bir kutsallığı olmayan insanlar ve hiç bir kutsallığı olmayan makinalar tarafından yaratılan ve hiçbir kutsal parçası olmayan bu kitap nasıl kutsal olabilir?

Baştan sona insan yapımı olan bu kitabın “Allah’ın sözü” olduğuna inananlar, peygamberin dillendirdiği sözlerin günümüze kadar geldiğini nasıl düşünebilirler?

1400 yıl önce peygamberin ağzından çıkan sözler o anda havada ses dalgaları oluşturdular ve peygamberin yakınındaki insanların kulak zarlarını titrettiler ve o andan itibaren peygamberin aktardığı “Allah’ın sözleri” hava olup gittiler.

“Allah’ın sözleri”nin 1400 yılı aşıp 21. yüzyılda bir matbaada basılan kağıtlara gelip yerleştiğine inanmak kadar batıl bir inanç olabilir mi?

Peygamberin, Cebrail’den alıp “Allah’ın sözleri” diye dillendirip, seslendirdiği kelimeleri duyan birisinin, o kelimeleri yazı Arapçasına çevirip bir kemik parçasına yazmış olacağını düşünelim. Bu kemik parçasına kazınan işaretlerin, bazı Arapça işaretler olmaktan başka ne anlamı veya kutsallığı olabilir? Allah’tan geçtiğine inanılan şey nedir? Yok öyle bir şey.

Bu kadar bariz, açık ve net bir aldatmacaya insanlar nasıl inanabiliyorlar?

Burada peygambere vahiy gelmiş mi, nasıl gelmiş, bunu tartışmıyoruz. Vahiy geldiğini varsayıyoruz. Gelen vahyin yazıya geçtiği zaman herhangi bir metinden farkı yoktur.

O zaman, “Allah’ın sözü” denen şey, işaretlerde değil, anlamda olmalı.

Ama Allah’ın kutsal sözleri anlamda da olamaz çünkü bu işaretlerin hiç bir anlamı yoktur. Mesela, Arapça alfabeden “elif” harfini bir kağıda yazalım. Bu harfin tek başına hiç bir anlamı yoktur. Kuran’da bazı surelerin başında görülen ve Hurufu Mukattaa denilen harfler gibi.

Yani, Kuran’ın lafızının hiç bir anlamı yoktur.

Hiç bir metnin kendi başına bir anlamı yoktur.

Kuran da bir metindir ve bir metin olarak anlamı yoktur.

Bir metne anlam veren o metni okuyandır.

Öyleyse, anlamsız harflerden meydana gelmiş, anlamsız bir metin nasıl kutsal olabilir?

Eğer anlamsız bir metne kutsal deniyorsa, o zaman, o metin putlaştırılmış demektir.

Evet, yapılan budur. İnsan yapımı bir Kuran kitabının cismine kutsal diyenler Kuran’ı putlaştırmışlardır ve bir puta tapıyorlardır. Puta tapmak İslam’da en büyük suçtur. Şirktir. Cezası cehennemdir. Kuran öyle diyor.

Notlar:

— Kutsal’ın tanımı:

Kutsal, kutsal olarak tanımlanmış şey demektir. Kutsal olan şeyin kutsallığı kendinde değildir. Ona kutsallık atfeden tanımlamayı kabul edenlerdedir.

— Kuran’ın bütünü mü kutsal? Bu önemli bir soru çünkü Kuran’dan bir ayet alıp yazınca o ayetin de kutsallığı devam ediyor. Böyle bir şeyin olacağına inanmak batıla inanmaktır.

— Kuran’ın etki alanını tanımlamak gerekiyor. Benim için Kuran’ın; miyadını doldurmuş, tarihsel bir doküman olmaktan başka bir değeri yoktur.

— Yukarda bahsedilen, Saffat suresinden kelimelerden aşağıdaki hiç de kutsal olmayan başka bir metin yazabiliriz:

Billur kaynakların sunduğu içecekle kadehimi doldurdum ve içtim. Bu içki bana zevk verdi ama ne sarhoş yaptı ne de sersemleştirdi.

Bu herhangi bir kitaptan, herhangi bir yazarın yazdığı pastoral bir alıntı olabilir.

Hurufu Mukattaa.

Cemil Kılıç: Kuran ile Aldatmak

Cemil Kılıç’ın Kuran ile Aldatmak adlı kitabını okuyorum. Değerli bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Ama dikkatimi çeken bir konuda yazmak istedim. Aklıma şu soru geldi:

Cemil Kılıç’ın İslam konusunda temel ön kabulü nedir?

Cemil Kılıç önce bir gözlem yapıyor. Gözlem şu: Günümüzde İslam’ın sahibi olanlar kötü insanlar ve kötü kurumlardır ve bunlar inananları Kuran ile aldatmaktadırlar.

Bu doğru bir gözlem. İslam’ın sahibi olan egemen güçler emirlerinde çalışan ulemanın da yardımı ile bir tezgah kurmuşlar ve gerçek inananları Kuran ile aldatıyorlar. Bu aldatmacıyı nasıl yaptıklarını daha detaylı olarak öğrenmek isteyenler Cemil Kılıç’ın Kuran ile Aldatmak kitabını okuyabilirler.

Cemil Kılıç, İslam’ın kötü uygulandığını gözlemliyor ve doğru uygulansa İslam’ın çok iyi bir din olduğunu varsayıyor. Peygamberin zamanına gidersek; temiz, saf, hiç bozulmamış, insancıl ve barışçıl bir İslam olduğunu görürüz, diyor. Cemil Kılıç bu saf İslam’ı bulup çıkartmak istiyor ve insanlara bu özgün, bozulmamış İslam’ı tanıtmak istiyor.

İslam özünde iyi bir dindir ama yanlış uygulanmaktadır; iyi uygulansa bize dünyada cenneti yaşatacak bir dindir, demek istiyor.

Peki var mı böyle saf, temiz, kirlenmemiş ve bozulmamış bir İslam dini?

Bence yok.

İslam siyasi bir amaçla doğmuştur. İslam, kabile Araplarının devletleşmesi için tasarlanmış siyasi bir doktrindir. Yani bireylerin ve halkın dini değil, egemen güçlerin halkı sömürmek için kullandığı bir yönetim sistemidir. İslam siyasi bir platformdur. (Bu konuda Cemil Kılıç’ın İslam Bu kitabından faydalandım.)

Öyleyse, İslam dini yanlış kullanılmamaktadır. Amacına uygun olarak, yani siyasi bir platform olarak, kullanılmaktadır.

Cemil Kılıç, peygamberin mazlumların ve ezilmişlerin yanında olduğunu da söylüyor. Peygamberin İslamı egemen sınıflara karşı kurduğunu söylüyor. Öyleyse, din peygamberden sonra bozulmuş olmalı. Peygamberin ölümünden sonra, halifeler dini değiştirmişler ve egemen güçlerin halka karşı kullandığı bir siyasi sistem yapmışlar.

İslam sonradan bozulmuşsa, Cemil Kılıç’ın haklı olduğunu söyleyebilir miyiz? Peygamberin zamanında varolmuş olan saf bir İslam var mıydı? Olsa bile biz bu İslam’ı bilemeyiz çünkü bu İslamdan hiç bir iz kalmamıştır. Halifeler peygamberden kalan bütün ayetleri yakmışlardır. Hadisler de peygamberin ölümünden yüz yıl sonra yazılmıştır.

* * *

İslam’ın sahipleri her zaman egemen güçler olmuştur. Bugün de böyledir.

* * *

Modern dünyada, özellikle, modern Türkiye’de, Kuran’ın emirlerine göre yaşamak mümkün değildir. Mümkün olmadığı gibi gereksizdir de. Türkiye’de şeriat değil medeni kanun geçerlidir. Türkiye’de Kuran’ın hiç bir toplumsal veya yasal bir işlevi yoktur. Olamaz ve olmamalıdır. Bu konuları konuşmak bile gereksizdir ve saçmadır.

* * *

Peki, İslam ile aldatmayı önlemenin yolu nedir? Bu yolu zaten Atatürk göstermiş. Atatürk din ve eğitim devrimlerini bu sorunu çözmek için tasarlamıştı. Din devrimi, ülkede 15 Temmuzlar olmasın diye tasarlanmış bir devrimdi. Fakat Atatürk’ün ölümünden sonra, Türk devrimi güçlü bir karşı devrim ile zayıflatıldı ve din konusunda Cumhuriyetin kazanımları geri çevrildi; cemaatlar ve tarikatlar Atatürk öncesinden çok daha güçlü olarak örgütlendiler ve ahtapot kolları ile toplumun her kesimini boğmaya başladılar. Bunun neden böyle olduğu, bu güçlü karşı devrimin nereden çıktığı, bu karşı devrime kimlerin destek verdiği, tarihsel konular olarak araştırılabilir. Fakat, günümüzde bize düşen bir görev var: Atatürk’ün başlattığı ve gericilerin karşı devrimi ile yarım kalan din devrimini hedefine ulaştırmak. Bunu yapmak için de dini özelleştirmemiz gerekiyor.

Demek ki, Kuran ile aldatanlardan, İslam ile aldatanlardan, din tacirlerinden, İslam’ı siyasete alet edenlerden, kurtulmanın yolu daha iyi bir İslam aramak veya daha iyi bir İslam tasarlamak değil; dini özelleştirerek, dini toplumsal alanlardan silmektir; toplumsal alanları dinden temizlemektir. En başta eğitimi bu karşı devrimci hainlerin elinden kurtarmaktır.

* * *

Sonuç olarak, Cemil Kılıç’ın Kuran ile aldatanları ifşa etmesini ve bu konuda bizleri aydınlatmasını ve uyarmasını memnunlukla karşılıyorum. Fakat, Kuran ile aldatanlardan kurtulmanın yolunun daha iyi bir İslam arayışı olduğunu zannetmiyorum. Böyle bir İslam vardır veya yoktur, önemli değil. Bu konuyu tarihçiler ve ilahiyatçılar araştırsınlar. Din ile aldatanlardan kurtulmanın tek yolu dini özelleştirmektir.


Notlar:

— İslam’ın sahiplerinden bahsediyoruz. İslam dini, İslam’ın sahipleri tarafından halka dayatıldığı müddetçe, İslam siyasi bir doktrin olarak kalacaktır. Bunu anlamak çok önemlidir. Devlet İslam’ın sahibi ise ve halka İslam’ı dayatıyorsa; doğan her bebeğin dini İslamdır diyorsa, o İslam bir din değil, siyasi bir doktrindir. Din bireyseldir. Devlet, birey ile tanrısı arasında aracılık yapmaktan vazgeçmelidir.

Türkiye’de Dini Özelleştirme Hakkında Bir Rapor.

Diyanet futbola da el attı

Beklenen oldu. Türkiye’de asıl ibadethanelerin camiler değil statlar olduğunu gören Diyanet, futbolu da İslam’a uygun hale getirmek için harekete geçti.

Diyanet, önce futbolu dinsizlik olarak yasaklamak istemiş ve bu konuda bir fetva hazırlamıştı fakat bu fetva eski bir futbolcu olan Sayın Cumhurbaşkanı’nın kulağına gidince, bunu kendine bir hakaret olarak algılamış ve Diyanet Başkanı’nın kulağını ciddi şekilde bükmüştü. Başarılı bir libero olarak Türk futboluna uzun yıllar hizmet etmiş olan Sayın Cumhurbaşkanı, ”Futbolu yasaklamak yok. Futbolu Allah Teala ve Peygamber Efendimiz Sallallahu Vesalli Vesellem’in istekleri doğrultusunda şeriata uygun hale getirin” şeklinde bir devlet fetvası yayınlayarak futbolumuzun geleceğini garanti altına almıştır.

Bu emir üzerine Diyanet hemen çalışmalarına başlamıştır.

İlk iş olarak, tribünlerin haremlik selamlık olarak ikiye ayrılmasına karar verilmiştir. Bu kadar erkeğin bir arada olduğu bir ortamda kadınların türbansız stada gelmeleri düşünülemezdi. Fakat, daha sonra, türban şartı yetersiz bulunmuş ve kadınların eğer maça geleceklerse çarşaf ile gelmeleri şartı konulmuştur. Ama kadınlar isterlerse tuttukları takımın renkleri ile süslenmiş çarşaflar giyebileceklerdir.

İslam’da iki kadın bir adam ettiğine göre kadınların bilet fiyatları erkeklerininkinin iki misli olarak belirlenmiştir.

Bundan böyle maçlardan önce İstiklal Marşımız okunmayacaktır. Onun yerine Kuran’dan ayetler okunacaktır. Her takım okunmasını istediği ayetleri seçip stat yetkilisine önceden bildirecektir. Stat hafızı da istenen ayetleri okuyacaktır. Her stadın hafızı olacaktır. Böylece ülke çapında sayıları 500’ü aşkın İmam Hatip okullarından çıkanlara yeni istihdam alanları açılmış olacaktır.

Bütün hakemler İmam Hatipli olacak ve sadece gördüklerini çalacaklarına dair Kuran üstüne yemin edeceklerdir. Böylece hakiki “eyyamcı hakem” nasıl olurmuş bütün dünyaya göstereceklerdir. Çünkü bunlar İmam Hatipler’de eyyamcılığın doktorasını yapmış insanlardır. Aslında, eyyamcı hakemler, gördüklerini çalmak yerine, her pozisyonu İslam’a uygunluk açısından değerlendirecek ve İslam’a aykırı bir pozisyon gördüğünde düdük çalacaktır.

Hakem aynı zamanda imam olduğu için maçın namazını da o kıldıracaktır. Hafızın ilahi sesi ile Allah’a yaklaşan seyirciler hakemin önderliğinde namaz kılacaklardır. Seccadeler bedava dağıtılacak ve stadın bütün koltukları sahaya değil Kıble’ye bakacaktır. Namaz kılmasını bilmeyenlerin bilenlere uyarak kılarmış gibi eyyam yapmalarına göz yumulacaktır. Çünkü İslam hoşgörü dinidir; eyyam dinidir. İslam’da zorlama yoktur.

Yeni usül Diyanet futbolunda, futbolcular da şeriata uygun tesettür formaları giyeceklerdir. Tesettür forması, şalvar, sarık, cüppe ve kramponlı takunyadan oluşacaktır. Cüppelerin arkalarına oyuncuların isimleri kutsal dil Arapça ile yazılacaktır. Genel kanının aksine futbol bir kâfir icadı değildir. Futbol, Peygamber Efendimiz Sallalahu Vesselam ve 10 sahabe tarafından icat edilmiştir. Futbolu İngilizlerin bulduğu doğru değildir.

İlk futbol maçı Hendek Savaş-ı Şerifinden sonra kafası uçurulan esirlerden birinin kafası ile oynanmıştır. Barış dini İslam’ın peygamberi bu oyunu oynayan sahabeleri görünce çok hoşuna gitmiş ve o an hemen bir vahiy inmiş ve futbolun kuralları Cebrail tarafından peygambere bildirilmiş ve futbol o andan itibaren kurallarına göre oynanmaya başlanmıştır.

Bu ilk maçın İslam tarihinde büyük önemi vardır çünkü takımlardan birinin adı Sünnispor diğeri de Şiispor olarak belirlendiği için, bu maçtan sonra İslam iki mezhebe ayrılmış oldu ve bu iki mezhep arasındaki ezeli rekabet günümüze kadar devam etmektedir.

Peki futbolun kurallarını belirleyen bu Futbol Suresi neden bugünkü Kuran’da yok?

Bu soru Kuran alimlerini bin yıldır meşgul etmektedir. Cevabı basittir. İslam da her kötü şeyin suçlusu Emevilerdir. Futbol konusunda da kolayca Emevileri suçlayabiliriz.

Emeviler müslümanların hayattan zevk almalarını ve oyun oynamalarını istemedikleri için Kuran’dan futbol ile ilgili ayetleri çıkartmışlardır. Çıkarttıkları futbol ayetleri yerine Emevi halifelere karşı çıkanları cehennemde nasıl yakacaklarına dair ayetler koymuşlardır. Emeviler bu yaptıklarını Kuran’ı tahrif etmek olarak görmezler. Çünkü Kuran’da zaten cehennemde uygulanacak işkence usulleri detaylı olarak tekrar tekrar yazılmıştır. O ayetlerden birkaçını kopyalayıp Kuran’da başka bir yere eklemek tahrif sayılmaz.

Bundan sonra futbol 45 dakikalık iki devrede oynanmayacaktır. Emevilerin bu konuda haklı olduklarını kabul etmeliyiz. İslam ciddi bir dindir. İslam’da oyun oynamak haramdır. Bugün futbol oynayan yarın zina yapar. Futbol ile zina arasındaki bu açık ilişkiyi görmüyor musunuz? Oynamak yasak. Futbol bundan sonra farz ve sünnet olarak iki devrede “kılınacaktır”. Doğrusu budur. Allah böyle emretmiştir.

İlk devre farz olarak kılındıktan sonra, devre arası namazı kılınacak ve Allah nasip ederse ikinci sünnet yarısını kılmak için dua edilecektir. Eğer Allah sünnet devresinin de oynanmasını –pardon, kılınmasını– istiyorsa bu isteğini Cebrail aracılığı ile hakeme bildirecek ve hakemin düdüğü mucizevi bir şekilde kendi kendine çalacaktır.

Yani hakemler —haşa— bir çeşit peygamber olmuş oluyorlar. Bu sebepten artık futbolda hakeme itiraz olayı ortadan kalkmış oluyor. Eğer hakem bir peygamberse, hakemin verdiği hükme itiraz etmek Allah’a şirk koşmak olurdu. Şirk, İslam’da en büyük suçtur ve cezası recmdir. Yani, hakeme itiraz eden bir futbolcu hemen oracıkta taşlanarak öldürülecektir. Kuran’ın ve şeriatın emri böyledir.

Zaten bundan sonra statlarda sağlık personeli ve cankurtaran değil, recm edilenlerin cenaze namazını kıldırmak için imamlar bulunacak ve bekleyen cenaze taşıma aracına konulup son yolculuğuna uğurlanacaktır.

Bundan sonra tek tip tezahürat olacaktır. Tezahürat takımlara yapılamaz, Allah’tan başkasını sevmek, Allah’a şirk koşmaktır. Bundan sonra takımlara tezahürat yok sadece Allah’ı tesbih etmek var. Artık statlar tekbir sesleri ile inleyecektir: “Allahü ekber! Allahü Ekber!! Allahü Ekber!!”

Şeriata uygun olarak futbol oynayabilmek için bütün statlar yıkılıp şeriata uygun olarak yeniden yapılacaktır. Her stat mutlaka Kıbleye bakmalıdır. Kıbleye bakmak demek kalelerin kıble yönünde bir çizgi üzerinde olması demektir. Hangi yönün kıble olduğunu belirtmek için kalelerin birinin boyutları diğerinin yarısı kadar olacaktır. Böyle bir ayar gerekmektedir yoksa Allah’ın rüzgarını arkasına alıp kıble yönünde hucüm eden takımı durdurmak imkansız olurdu.

Statların dört köşesinde en az on şerefeli minareler olacaktır. Her şerefe ultra lüks bir loca olacak ve Arap zevkine göre her tarafı altın varak ile kaplanacaktır. Bu locaların her biri şehrin ileri gelen tarikat şeyhlerine hediye edilecektir. Onlar da şerefelerdeki özel localarını ultra zengin Arap şeyhlerine İslamî helal finans kuralları dahilinde satacaklardır.

İktidar statların yıkılıp yeniden yapılmasını hayırlı bulmaktadır çünkü kıbleye bakmayan bir statta futbol kılmak haramdır. Böyle güzel ve faydalı bir haram senelerdir durgun olan inşaat sektörüne canlılık getireceği için de iktidarın çok hoşuna gitmiştir.

Haramdan nefret eden Futbol Federasyonu da derhal önlem almış ve lig tarihinde şimdiye kadar yapılmış olan bütün maçları geçersiz saymış ve bütün şampiyonlukları iptal etmiştir. Böylece Trabzonspor ile Fenerbahçe arasında yıllardır süren husumet de sonlanmıştır. Yani, 2010-2011 sezonunun şampiyonu ne Fenerbahçe ne de Trabzonspor olmuştur çünkü maçlar haram statlarda oynandığı için bütün sezonlar oynanmamış sayılmıştır. Böylece, bu kronik sorun da en adaletli din olan İslam dini tarafından çözülmüştür.

Süper Lig’in adı da El Kebir-i Lig-i Şerif-i bin Allah olarak değiştirilmiştir.

Lig maçları ay takvimine göre oynanacaktır.

Hakem atamaları Diyanet tarafından yapılacaktır.

FİFA Diyanet’in uydurduğu bu şeriat futbolunu onaylamayacağı için, Türkiye bütün uluslararası turnuvalardan çekilecektir.

Yeşil sahaların tek hakimi; Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

Kuran’da bilim arama çabaları…

“Günümüzde insanların hayatlarına yön vermede iki alanın yüksek derecede otoritesi olduğunu görmekteyiz. Bunlar din ve bilimdir.”

Bu içinde yaşadığımız dünya, tanımlamalar dünyasıdır. Bu dünya maddeler dünyası değil ilişkiler dünyasıdır. Gerçek olan ilişkilerdir. Yani tanımlamalardır. Biz bir tanımlamalar dünyasında yaşıyoruz diyebiliriz. Herhangi bir şeyi yeteri kadar derinlemesine analiz edersek en sonunda temel bir tanımlamaya ulaşırız. Bilimde de bu böyledir. Bilimsel araştırma da temel tanımlar üzerine inşa edilir.

Kuran ve Bilimsel Zihnin İnşası adlı kitaplarında Caner Taslaman ve Enis Doko bilimsel araştırmacıların ister istemez kabul ettikleri 7 temel tanımlama olduğunu söylüyorlar. Onlar temel tanımlama yerine “ön kabul” diyorlar, ben de onların bu terminolojisini kullanacağım.

Ön kabulleri anlarsak, bu ön kabullerden çıkartılan çıkarımları daha iyi anlamış oluruz.

***

Bu ön kabullerin ne olduğuna bakalım. (Eğik yazılar kitaptan alıntılar; arada benim yorumlarım.)

Sayfa 19-21

Kuran’ın oluşturduğu zihin yapısının bilim için gerekli ön kabulleri desteklediğini yedi tane bilimsel faaliyeti destekleyen ön kabule dikkat çekerek göstereceğiz.

Kuran’ın oluşturduğu zihin yapısı ne demek? Kuran’ın her okuyanda oluşturduğu tek bir zihin yapısı var mı? Yazarlara bu soruyu sordum ama cevap alamadım.

Bunların birincisi,

(1) Evrenin rasyonel, anlaşılabilir yapısı olduğuna dair ön kabüldür; bilim insanları evrenin rasyonel, yani zihnin anlamasına uygun bir yapısı olduğuna dair ön kabüle sahip olmasalar, bilimsel faaliyete girişmeleri anlamsız olurdu.

Bu açıklamada “evren” kelimesi dikkatimi çekti. Evren kelimesini kullanırken kozmologların kabul ettiği gizli bir varsayım vardır. Bu varsayımı da açığa çıkartmakta fayda var. Kozmologlar evren kelimesini iki anlamda kullanırlar:

(1) evrenin tümü, kâinat;

(2) evrenin gözlemlenebilir bölümü.

Kozmologlar bu iki tamamen ayrı anlamı aynı kelime ile ifade ederek anlam kargaşası yaratırlar. Bu tip bir anlam kargaşasını önlemek için “evren” ile “kozmos” kelimeleri arasındaki farkı açıklamak istiyorum.

Kozmos eski Yunancadan dilimize girmiş bir kelimedir. Bu kelimenin anlamı, “bilinebilir evren” demektir. Kozmos, evrenin tümü değildir; sadece evrenin bilinebilir bir parçasıdır. Kozmos evrenin tanımlanmış bir parçasıdır. Bu tanımlamayı yapanlar, evrenin küçük bir parçasını izole edip kozmos olarak tanımladıktan sonra, bu kozmosu evrenin tümü olarak tanımlarlar. Mesele bu.

Peki kozmosu tanımlayanlar kimler?

Kozmoloji, evrenin bütününü inceleyen bir bilim dalı değildir. Tanımlanmış bir kozmosu inceleyen bir bilim dalıdır. Tarihin başlangıcından beri kozmoloji, yazı ve matematik bilen bir rahip sınıfının kontrolünde olmuştur. Bu rahip sınıfının hamisi ve işvereni de egemen güçlerdir. Kozmoloji egemen sınıfların malıdır; önemli bir sömürü ve aldatmaca aracıdır. Aldatılan halktır.

Rahip sınıfının uydurduğu masallar egemen güçler tarafından, din olarak, (seküler din de olabilir) halkı yönlendirmek ve sömürmek için kullanılır. Profesyonel rahipler, egemen güçler ve halk arasındaki bu ilişki hiç değişmemiştir. Günümüzde de aynı sömürü tezgahı başarı ile uygulanmaktadır. Sadece isimler değişmiştir.

Bir zamanlar, Avrupa’da, kilise hiyerarşisi egemen güçtü ve astronomi ve kozmoloji kilisenin malı idi. Kilise derken din hiyerarşisini anlamamız gerekir. Bugün kozmoloji din hiyerarşisinden kopmuş ve devlet egemenliğine girmiştir. Yani günümüzde kozmoloji devlet hiyerarşisinin malıdır.

İşte bu rahip sınıfının işi ve görevi egemen güçler için kozmoslar yaratmaktır.

Kozmolojinin temel ilkesi bu cümle olmalıdır:

Evrenin tümünü bilmemize imkan yoktur.

Dört bin yıl önce de bütün evreni bilmemize imkan yoktu, bugün de yok.

Astronomlar uzayın derinliklerine baktıklarında, bir görüş ufkumuz olduğunu görüyorlar. Bu ufkun ötesinden bize ışık, yani bilgi, gelmiyor. Ufkumuzun dışında kalan evreni bilmiyoruz ve hiç bir zaman da bilemeyeceğiz. Demek ki evrenin bütününü bilmemize pratik olarak imkan yoktur.

Ama bu kozmos tasarlayıcısı rahipler —günümüzde felsefe doktorları olan akademik fizikçiler— evrenin tümünü bir bütün olarak bildiklerini söylemek zorundadırlar. Kozmologların işvereni onlardan bütün evren için yaradılış hikayeleri yazmalarını isterler. Egemen güçler evrenin bir parçası ile ilgilenmez; sömürü ancak muhataplarınızı bilmediğiniz bir şeyi bildiğinize inandırabilirseniz mümkündür.

İşte bu sebepten, kozmoloji rahipleri, evrenin bilebilecekleri bir bölümünü izole edip bir kozmos yaratırlar. Sonra da bu kozmosu evrenin bütünü olarak tanımlarlar.

O zaman, kozmos, en gelişmiş gözlem aletlerinin sınırları ile belirlenmiş, düzenli ve insan aklının anlayabileceğinden daha karmaşık olmayan, çağın matematik kuralları ile modellenebilen, ahenkli ve uyumlu bir bütündür.

Ne tesadüftür ki, kozmos hep bu rahiplerin bildikleri matematik seviyesine uyar, hiç daha komplike ve karmaşık olamaz; güncel fizik kitaplarında yazılmış kanunların dışına çıkmamaya büyük özen gösterir; ve bu rahiplerin en son gözlem araçları ile görebilecekleri en uzak nokta ile kendini sınırlar; bu rahiplerin anlayabileceğinden ne daha büyüktür ne de daha komplike ve anlaması zordur. Ne ilginç değil mi?

Rahiplerin gözlem ve analiz teknolojileri geliştikçe, kozmos da büyür ama hiç bir zaman bütün evren olamaz.

Kozmologların bu bilinen aldatmacasını astronomi tarihinde görmek mümkündür. Teleskopun icadından önce, çıplak gözle görülebilen evren kozmos olarak tanımlanmıştı ve bütün evren çıplak gözle görülebilen evren olarak tanımlanmıştı.

Teleskopun icadı ile evren büyüdü; galaksiler gözlemlendi ve galaksiler bütün evren olarak tanımlandı. Günümüzde de durum aynıdır. Gözlemlenen evren evrenin tümü olarak tanımlanmıştır. Profesyonel kozmoscu rahipler bizi hâlâ uydurdukları yaradılış masalları ile aldatıyorlar.

Günümüzün yaradılış masalı Bigbang de bir kozmos masalıdır; bütün evrenin yaradılış masalı değildir. Bigbang’e göre 13 küsür milyar yıl olarak hesaplanan “evrenin” yaşı da tüm evrenin yaşı değil, kozmologların tanımladığı bir kozmosun yaşıdır.

O zaman, birinci ön kabul doğru değil; daha doğrusu, yazarların kurdukları cümle içinde yaşadığımız dünyayı anlatmıyor. Evrenin, bir bütün olarak, “rasyonel ve anlaşılabilir bir yapısı” olduğunu söyleyemeyiz çünkü evrenin tümünü bilemeyiz.

Bilim, mutlak bilgi olmadığını kabul ettiğimiz zaman başlar.

Zaten bilimsel yöntem, yani bilmek, bir model inşa edip o modeli gözlemlerle mukayese etmek demektir:

Model — Gözlem = Hata

Yani bilgi dediğimiz şey aslında hatadır. Hatayı biliriz.

O zaman, bilim dediğimiz yöntemle öğrenebileceğimiz şeyler çok kısıtlıdır. Bilimsel yöntemle, yani model eksi gözlem eşittir hata yöntemiyle, bir birim seçeriz ve bu birimle gözlemleri sayarız. Yani seçtiğimiz birimin, ölçtüğümüz şeyin içinde kaç defa olduğunu sayarız.

Zaten “rasyonel” kelimesi “ratio” yani oran kelimesinden geliyor. Bilimin temeli oranlardır.

Onun için evrenin bir bütün olarak bilinebileceğini söyleyemeyiz. Ama “sadece bilebildiğimiz şeyleri bilebiliriz” gibi totolojik bir cümle kurabiliriz. Veya “ölçebiliyorsak bilebiliriz” diyebiliriz. Ama ölçmek de bir birimle saymaya dayandığı için ve biz istediğimiz birimi seçebildiğimiz için, (birimi biz tanımlıyoruz, yani biliyoruz) o zaman zaten bildiğimiz şeyi bilmiş oluyoruz.

Şimdi ikinci ön kabule bakalım.

(2) İkincisi, insan zihninin evrenle ilgili doğru bilgilere ulaşabileceğiyle ilgili ön kabuldür; zihnin doğruya ulaşma kapasitesi mümkün görülmezse bilimsel çaba anlamsız olur.

Mutlak doğru bilgilere ulaşamayız ki. Burada yazarların “doğru” kelimesini böyle mutlak doğru anlamında kullandıklarını düşünüyorum.

Bu ön kabul için de birinci ön kabul ile ilgili yorumumuz geçerli. Modelimizi gözlemlerimizle karşılaştırdığımızda kabul edebileceğimiz ölçüde az bir hata çıkıyorsa biz buna doğru bilgi diyoruz. Yani doğru bilgi mutlak bilgi olamaz. Ölçüm aletlerimizin, çözünürlüğü ve analiz teknolojimizin sınırları içinde bir bilgiye varırız. Yarın, aletlerin çözünürlüğü arttığında bilginin özü değişebilir.

Zaten doğada doğru ve yanlış diye iki ayrı değer yoktur; doğada doğru/yanlış yoktur. Biz insanlar doğruyu ve yanlışı tanımlarız.

Bilim sorduğumuz bazı sorulara cevap aramaktır. Mesela, dünya hareket ediyor mu etmiyor mu? Bu sorunun doğru cevabını bulabileceğimizi varsayıyoruz. Yazarların demek istediği böyle bir şey olmalı. O zaman, evren kelimesini kullanmayalım ve doğa diyelim, uzay diyelim, gezegenler, yıldızlar diyelim, ama evrenin bütününü bilebileceğimizi varsaymıyalım. “Doğa ile ilgili bilebileceğimiz oranlar vardır” diyebiliriz.

(3) Üçünçüsü, bilimsel faaliyetin objesi olan evrenin keşfedilebilir olduğuna dair ön kabuldür; evrenin yapısının keşfedilmeye imkan tanımadığı düşünüldüğünde de bilimsel faaliyet anlamsızlaşır.

Evren kelimesi burada da sorunlu bence. Evren, yani evrenin tümü, bilimsel faaliyetlerin objesi olamaz. Evrenin tümü bilinemez. Biz sadece ölçebileceğimiz şeyleri bilebiliriz. Ölçmek demek seçtiğimiz bir birimle gözlemleri mukayese etmek demektir. Bütün evreni ölçebileceğimiz bir birim tanımlayamayız. Öyleyse, evrenin tümünü bilimsel olarak bilemeyiz. Evreni bir bütün olarak ölçemeyeceğimize göre bilimsel olarak bilemeyiz.

Doğa keşfedilebilir tabii. Coğrafi keşifler yapabileceğimiz gibi, sorular sorarak kavramlar dünyasında da keşifler yapabiliriz. Kavramları da biz kendimiz tanımlayıp isimlendirdiğimiz için, burada da bir dairesel mantık olabilir.

(4) Dördüncüsü, bilimsel faaliyetle ulaşılan yasaların evrensel olduğuna dair ön kabuldür; eğer bilim insanları buldukları yasaların, dünyanın farklı yerlerinde farklı olmasını ve zamandan zamana bu yasaların değişmesini bekleselerdi bu yasaları bulma faaliyeti anlamsızlaşırdı.

Burada da, evren kelimesi bu cümleyi anlamsızlaştırıyor. Doğada fizikçilerin yasa dedikleri temel oranlardır. Mesela, Kepler’in 3. yasası diye bilinen ilişki bir oranların eşitliğidir. Böyle bir ilişkinin evrenin tümünde geçerli olduğunu söyleyen bir kimse yalan söylüyordur çünkü evrenin tümünü bilemeyiz.

Fizikçiler bu konuda çok yalan söylerler. “Newton’un Evrensel Çekim Gücü Sabiti G” derler. Halbuki, G fizikçilerin kendi tanımladıkları bir birimdir ve evrenin tümünde geçerlidir demek yalancılık yapmaktır.

Newton kitabında gezegenlerin hareketleri ile ilgili sadece 6 tane hesap yapmıştır. Bu 6 basit hesaptan —üstelik Newton hesaplarını bir güç terimi kullanmadan yapmıştır— Newton’un yerçekimi kanununun evrensel olduğu sonucu çıkmaz. Newton’un çekim gücünün evrensel olduğunu söylemek yalancılıktır. Newton kültünün bir propagandasıdır.

Bu yasalar geçerli oldukları yerlerde geçerlidir. Hepsinin geçerli olduğu bölgeler, sınırlı bölgeler vardır. Neden evrensel olsunlar ki? Burada yapılan da bir kozmos yapmaktır yani yerel gözlemleri evrensel ve her yerde geçerli, kanunlar olarak satmaya çalışmaktır. Bu bir aldatmaca ve bilimsel sahtekarlıktır.

“Tek sabit değişimdir” gibi genel bir ifade evrensel olarak geçerli olabilir. Ama böyle bir cümle kurmak bile anlamsız olabilir çünkü evrenin bütünü ile ilgili bir yargıda bulunan her ifade bilimin dışında kalan bir ifadedir. Bilimsel olarak anlamı yoktur.

(5) Beşincisi, bilimin objesi olan evrenin, maddenin ve canlıların incelenmesinin değerli bir uğraş olduğuna dair ön kabuldür; eğer yapacağınız faaliyette sarf edeceğiniz emeğe ve vakte değmediğini düşünüyorsanız, bu uğraşı değerli bulmuyorsanız, ona başlamazsınız bile.

Yine aynı hata yapılıyor. Bilimin objesi evren değildir. Ama, evet, eğer yapacağımız incelemenin değerli bir uğraş olduğuna inanmıyorsak, boşuna vakit harcamayız.

Yalnız, ikinci ön kabule yorumumda bahsettiğim gibi, mutlak doğrulara ulaşamayız. Araştırmalarımıza mutlak doğrulara ulaşmak hedefi ile başlarsak hayal kırıklığı mutlaka bizi bekliyor olacaktır. Zaten bu konularda yeterli zaman harcayan herkes, doğa araştırmacıları olsun, filozoflar olsun, sonunda hiç bir şey bilmedikleri sonucuna varırlar. Bu kaçınılmaz gibi gözüküyor.

(6) Altıncısı, evren hakkında bilgi elde etmede gözlemin önemli olduğuna dair ön kabuldür; eğer masa başında sırf aklımızı çalıştırarak bilim yapmanın mümkün olduğu düşünülürse bilimsel başarıların en önemli destekçisi olan gözlem gereğince yapılamaz. (Örneğin bu madde Kuran’ın gözleme davet etmesi gibi hususlarla ilgilidir ve teist inancın bu şıkkı desteklemediğine dikkat edilmelidir.)

Evet, gözlem önemlidir ama gözlem yapmak yetmez, yapılan gözlemleri toplayıp analiz ederiz. Yorumlarız.

(7) Yedincisi, evreni anlamada matematiğin önemli olduğuna dair ön kabuldür; eğer evreni anlamada matematikten faydalanmazsanız evrene gereğince nüfuz edemezsiniz ve geçmiş ile gelecek hakkında öngörüde bulunmanız mümkün olmaz.

Matematik gözlemleri yorumlamakta yardımcı olabilir. Burada “matematik” kelimesi tanımlanmadığı için ve matematik bilimi devamlı değiştiği için, matematiğin neden önemli olduğu anlaşılamıyor.

Doğayı anlamak için sadece saymayı bilmek yeter. Akademik matematik bilimini daha derinlemesine öğrendikçe doğa hakkında daha derin bilgiler elde edebiliriz diye bir şey yok.

Doğayı bilmek için gözlem yaparsınız, yani mesela, astronomi gözlemi yapmak demek, belli aralıklarla, bir gezegenin pozisyonunu ölçmek demektir. Ondan sonra bu gözlemlerinizden bir liste yaparsınız; listeleri birleştirip tablolar yaparsınız. Bu tablolarda gizlenmiş örüntüleri ararsınız; oranları ve oranların eşitliğini ararsınız. Bu kadar basit. Sümerler de bunu yapmışlardır. Bugün de yapılan budur. Başka türlü bilemeyiz.

Okullarda yüzyıllardır öğretilen kalkül, türev, tümlev, standart algoritmalar, geometri, cebir vs. vs. bunlar sadece kolaylaştırıcılardır. Matematiği yüceltmeye gerek yok.

Yazarların verdiği örnek ayetten gördüğümüz gibi (sayfa 82), Allah sadece bir şeyler sayıyor. Yazarlar, Allah bir şeyler saydı diye “Kuran’ın doğayı matematik olarak inceleyin” dediği sonucunu çıkartıyorlar. Hiç böyle bir sonuç çıkmıyor.

Basit, gündelik matematik bilgisi kullanarak da “geçmişi de geleceği de” görebiliriz. Önce liste yapın. Sonra tablo yapın ve geçmişi de geleceği de görün.

Gözlem noktalarının hepsinin en yakınından geçen bir çizgi size geçmişi de geleceği de gösterecektir. Böyle bir çizgiyi kolayca çizebilmek için bazı algoritmalar bilseniz iyi olur. Genel olarak matematik demeyelim o zaman, algoritmaların önemli olduğunu söyleyelim.

Bu ön kabullerle bilim yapan bir çok natüralist (ateist ya da materyalist de denilebilir) de elbette vardır, fakat Kuran’a inananlar (ve birçok maddede diğer teistler) için bilimsel faaliyete girişirken bunlara inanmanın rasyonel temeli vardır. (Buradaki temel amacımız Kuran’la bilimsel faaliyet arasındaki ilişkiyi değerlendirmek olsa da Kuran, teist varlık anlayışını ortaya koyduğu için burada söylenenlerin önemli bir kısmının teizm-bilimsel faaliyet ilişkisi açısından da önemli olduğunu belirtmeliyiz.

Kitabın ikinci bölümünde ise Kuran’ın bilimsel uğraş için motivasyon sağladığı gösterilecektir. Dünyada geniş kitleler üzerinde etkili olan hiçbir dinsel metinde; evreni, canlı ve cansız varlık ve süreçleriyle doğayı tanımaya, bunlar üzerinde derin derin düşünmeye, doğadaki fenomenlerden sonuçlar çıkarmaya Kuran’daki kadar yoğun teşviğe rastlanmaz.

Kuran’ın işi insanların bilimsel sorgulama yaparak doğayı anlamalarını teşvik etmek mi? Kuran’ın bilimi teşvik etmek gibi bir misyonu mu var? Hiç zannetmiyorum. Kuran’da bugün bizim anladığımız anlamda bilim kavramı yoktur. Kuran’ın iki misyonu vardı:

(1) Bedevi Arapları ehlileştirip tek devlet ve tek din altında toplamak;

(2) Bu hedefe ulaşılınca da Kuran’ı kullanarak Arap olmayan komşu devletleri Arapların egemenliği altına almak.

Kuran siyasi bir belgedir ve bilimi teşvik etmek gibi bir hedefi yoktur.

Bu hedeflerin ilki, Mekkî ayetler aracılığı ile yapıldı; ikincisi de Medenî ayetler aracılığı ile yapıldı. Kuran’ın misyonu, dini yaymaktır, bilimi yaymak değil. Dini yaymak demek, komşuların zenginliklerini Allah adına yağmalamak, topraklarını sahiplenmek ve halkını köleleştirmektir. Kuran bir sömürge aracı olarak kılıçtan daha etkili olmuştur.

İslam devletinde gücü ele geçiren halifeler Kuran’ı kendi ideolojilerine göre yeniden yazdırıp kitap haline getirmişlerdir. Yani Kuran’ı fetih ve sömürge aracı olarak kullanmışlardır. Kuran siyasi bir bildiridir; onun içinde bilimsel motivasyon aramak çok komik ve absürd bir faaliyet olurdu.

Sayfa 21

Kısacası bu bölümde aktarılanlar açısından Kuran’ın diğer dinlerin metinlerinden daha farklı bir konumda olduğuna dikkat edilmelidir. Kuran açısından evreni anlamayla ilgili her türlü faaliyet Allah’ın gücünü, kudretini, sanatını, ahireti yaratmasının ne kadar kolay olduğunu anlamaya hizmet etmektedir.

Bunlar mı bilimsel konular?

İslam açısından Allah’ı tanımak, olabilecek en önemli bir hedef olduğu için bilimsel faaliyet bu hedefe hizmet eden yararlı bir faaliyettir.

Ayrıca bu faaliyet Allah’ın birçok Kuran ayetindeki emirlerinin yerine getirilmesiyle alakalıdır. İslam düşüncesini benimseyen biri için bunlar olabilecek en üst seviyede motivasyon kaynaklarıdır.

Bilimsel faaliyetlerinde böylesi bir motivasyon etkili olmuş olan, kendi çağının en iyi astronomu olarak gösterilen ve aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Battani (858-929) şöyle demektedir:

“Astronomiyle ilgili fenomenlere dikkatimizi vererek, gözlem yaparak ve onlar hakkında derinlemesine düşünerek Allah’ın birliğini ispatlamak ve Yaratıcının gücünün boyutunu, engin bilgeliğini ve hassas tasarımını fark etmek mümkündür.”

Elbette Kuran’ın bu motivasyonunun dışında bilimsel faaliyetin karşılığında para, şöhret veya karizma kazanılması gibi başka motivasyon kaynaklarının bilim yapılmasını teşvik edici gücü hepimizce malumdur ve bir Müslümanın da bu tip motivasyonlara sahip olmasında bir sorun yoktur ama Kuranî paradigma içerisinde Allah’ı tanımak ve Allah’ın emirlerini yerine getirmek, tüm bunlardan çok daha önemli bir hedef olduğu için, bir Müslüman açısından daha üst seviyede bir motivasyon kaynağıdır.

Allah’ı tanımak ve Allah’ın emirlerini yerine getirmek gibi faaliyetlerin bilimsel faaliyetler olarak tanımlanabileceğini düşünmüyorum.


Notlar:

— Bahsi geçen kitap: Kuran ve Bilimsel Zihnin İnşası, Caner Taslaman, Enis Doko, İstanbul Yayınevi, 13. Baskı.

— “Yazarlar, Allah bir şeyler saydı diye…” 92. sayfada bahsedilen ayet, Cin suresi, 28. ayettir:

Allah onların yaptıklarını tümüyle kuşatmıştır ve her şeyi sayıyla tespit etmiştir.

Bir önceki sayfada da, Rahman suresi, 5. ayeti örnek vermişler:

Güneş ve ay bir hesaba bağlıdır.

Bunlar çok kolay ve yüzeysel yorumlar. Bu devirde Kuran’ı okuyup da matematik öğrenmeye heves etmiş bir talebe var mıdır acaba? Yoktur. Olamaz. Ama, Matematik Köyü’nü duyup da oranın sihirine kapılıp matematiği seven binlerce genç var. İlham böyle verilir. Ortam yaratarak. Matematiği eğlenceli yaparak. Kuran “matematik bilmeyenler cehenneme gidecektir” deseymiş bile matematik öğrenenlere motivasyon olmazdı.

Kuran temel mesajı itibarı ile hiç bir dünyevi işi teşvik etmez. Kuran, bu dünyayı unutun, öbür dünyaya hazırlanın diyor. Öbür dünyaya nasıl hazırlanacağız. Bu dünyadaki bütün vaktimizi takva puanları toplamaya harcayarak. Yani, sabah akşam namaz kılacağız. Sonra Kuran’ı ezberleyip devamlı tekrar edeceğiz. Geri kalan zamanımızı da evimize kapanıp inzivada geçireceğiz. İnsanlardan uzak duracağız. Çünkü, Allah muhafaza, kaza ile birine bir yalan söylemiş oluruz, ters bir hareket yaparız, biri bize beddua okur ve hiç suçumuz olmadan kendimizi cehennemde buluruz. En iyisi eve kapanıp sabahtan akşama Kuran okumak…. Mesajı bu olan kitap mı insanlara bilim yapma motivasyonu verecek? Taslaman ve Doko hocalar ya bizimle alay ediyor veya Kuran’ın mesajını hiç anlamamışlar.

— “aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Battani…” Battani neden örnek verilmiş anlamak mümkün değil. Battani’nin en temel ön kabulü zaten Allah’ın büyüklüğü. Allah’ın büyüklüğünü, eşsizliğini ve yaratıcılığını kabul ederek işe başlamış. Bu ön kabullere delil mi arıyor? Karşı delil bulma ihtimali yok ki. Allah ne yaptıysa güzel yapmıştır ön kabulü ile yola çıkıyor zaten: Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler, derler ya…

Kuran metninin anlamı var mı?

TANIMLAR:

Lafız: Kuran’ın metnini meydana getiren işaretler.

Mânâ: Kuran’ın yazıldığı işaretleri çözümleyen okuyucunun bu işaretlere verdiği anlam. Anlam işaretlerde değil; okuyandadır.

Vahiy: İlham. Peygambere Cebrail aracılığı ile gelen ilham. Cebrail’in peygamber ile nasıl bir iletişim kurduğunu bilmiyoruz ve bilemeyiz.

Mushaf: Kuran’ın sonradan düzenlenmiş bugünkü metni.

Kuran: Bugün Kuran dediğimiz metin aslında mushaftır. Kuran, peygambere inen ayetlerin toplamı olan bir kitap olarak hiç bir zaman varolmamıştır. Yani eğer, peygamber gelen ayetleri kitaplaştırsaydı ve “bu bana gelen ayetlerin eksiksiz kitaplaşmış halidir” deseydi ve nasıl okunacağını insanlara öğretseydi, o Kuran olurdu.

***

Niyazi Beki, Kuran’ın yazıldığı işaretler ile anlamı arasındaki ilişkiyi bir ilahiyatçı olarak inceleyen bir yazı yazmış.

Niyazi Beki, “Kuran” ve “vahiy” kelimelerini eşanlamlı olarak kullanıyor. Bence iki kelime arasında anlam farkı var. Kuran kelimesi yerine vahiy kelimesini kullanmayalım.

***

Bu benim de ilgilendiğim bir konu. Kuran bu şekilde lafız ve anlam olarak ikiye ayrıldığı zaman, onu kutsal bir metin olarak değil de normal bir metin olarak okuyup analiz edebiliriz. Çünkü Kuran’ın metni bir metindir, ama kutsallığı ona insanlar tarafından verilmektedir ve bu kutsallığın metin ile bir ilişkisi yoktur.

Kuran’ın bir metin olması, Allah’ın sözü olmasından veya kutsal olmasından bağımsızdır. İnsanlar herhangi bir metni nasıl anlıyorlarsa Kuran’ı da aynı şekilde anlarlar. Aynı kısıtlamalar geçerlidir. Bir metnin anlamı nerede? Bir metinden nasıl anlam çıkartabiliriz?

Niyazi Beki: “Kuran’ın sadece manasıyla Kuran olduğunu iddia etmek anlamsızdır.”

Demek ki, Kuran’ın sadece manası ile Kuran olduğunu iddia edenler varmış. O zaman anlam nedir ona bakmamız gerekir. Kuran bir metin olduğuna göre bu metnin anlamı nerededir?

***

Kuran’a vahiy demesi doğru değil. Vahiy ilham demek. Peygamberin içine doğan sözler. Kuran ise peygamberin ölümünden 80 sene sonra sırası değiştirilerek yeniden düzenlenip –belki eklemeler ve düzeltmeler yapılarak– kitap haline getirilmiş bir metindir.

Peygamber ile bugünkü Kuran’ı, yani mushafı, ayıran çeşitli katmanlar var. Kuran, peygamberin direk sözü olamaz. Peygamber söylediği anda söyledikleri kağıda geçirilmiş olsaydı bile, Arapça’nın özelliklerinden dolayı, okuma değişiklikleri olabilirdi; mushafın metni peygamberin sözlerinden çok farklıdır.

Şöyle bir tarihsel süreç olduğunu biliyoruz:

1. Bir vahiy gelince peygamber ayeti, yani gelen ilhamı, Arapça’ya çeviriyor, ve yanındakilerin duyması için seslendiriyor.

2. Etrafındakiler bu ayeti ezberliyor.

3. Ayetler arttıkça, bu ayetleri ezberleyip ezberinde tutan hafızlar oluşuyor. Her hafız aynı Kuranı aynı şekilde okumuyor. Bu aşamada bile, insanların dille olan karmaşık ve duygusal ve belirsizliklerle dolu ilişkisinden dolayı ayetlerin okunuşunda, yani anlamında, farklılıklar oluşuyor.

4. Bazı ayetler kemik parçaları ve tahta parçaları üzerine yazılarak korunuyor. Arapça’da sessiz harfler olmadığı için ve o dönemde henüz hareke sistemi olmadığı için, yazılı bir ayet çeşitli şekillerde okunabiliyordu. Arapça dilinin bu özelliğinden ötürü bu durum kaçınılmazdı. Ayet yazılmış olsa bile okunması değişik olabiliyordu.

5. Peygamber hayattayken Kuran’ı toplayıp kitaplaştırmak için girişimler yapmamıştır. Peygamber yaşarken yani vahiyler gelirken ortada bir Kuran kitabı yoktu. Bu sebepten Kuran’ın birçok ayetinde kendinden “Kuran”, veya “kitap” diye bahsetmesi bu ayetlerin Kuran kitaplaştırılırken eklenmiş olabileceğine işaret ediyor.

6. Peygamber öldükten sonra değişik coğrafyalarda değişik Kuranlar ortaya çıkıyor. Yani artık kimsenin Kuran’daki hangi ayetlerin peygamberin direk sözü olduğunu bilmesi imkansız oluyor.

7. Peygamberin ölümünden 80 sene sonra değişik kopyalar yakılıyor. Ayetlerin sırası yeniden düzenleniyor ve bugünkü mushafın metni sabitleniyor. Kuran’ı kitaplaştırmak için insanlardan bildikleri ayetleri iki şahit getirerek Kuran’ı toplayan editörlere sunması isteniyor. Kuran bu şekilde toparlanıyor. Yani birisi geliyor, “filan filan bu ayeti peygamberden duymuş ben de ondan duydum” diyor. Editörün aklı yatarsa bu ayeti Kuran’a alıyor ve uygun bir yere ekliyor. Veya eklemiyor.

***

Kuran’ın kitaplaşma süreci bu. Bu süreç tarihsel olarak biliniyor. Gizemli, veya gizli saklı bir durum yok. Peki durum buysa Kuran’ın peygamberin, dolayısıyla Allah’ın, direk sözleri olduğunu söylemek mümkün olabilir mi? Olamaz. Eğer bu tarihsel süreci inkar edip, Kuran’ın peygamberin direk sözleri olduğunu söylersek kendimizi aldatmış oluruz.

***

Bu yazıda Kuran’da lafız/anlam ilişkisine değinemedik, bir dahaki yazıya kalsın.

Notlar:

— Niyazi Beki’nin bu konuda yazıları: Vahiyde lafız ve mânâ ilişkisi-1, Vahiyde lafız ve mânâ ilişkisi-2Vahiyde lafız ve mânâ ilişkisi-3

— Kuran’ın kitaplaşması süreceni anlatan kaynak kitap: Mushaf (Bugünkü Kuran) Kuran’ı Kerim midir? Kuran tarihine metin odaklı eleştirel bir bakış, Tunay Bayrak. Berfin Yayınları, 2015. Tunay Bayrak’ın kitabı ile ilgiyi yazım.

— Faydalandığım diğer 2 kitap: Vahyin Tarihsel Mahiyeti, Hamdi Tayfur, Ankara Okulu Yayınları, 2017. Kuran’ın Metinleşme Süreci, Doç. Dr. Ziya Şen, Düşün Yayıncılık, 2014.

Kuran ile ilgili diğer yazılarım.

Okulcu çelişki bükücülerin Kuran masalları

Kuran’ın kitap halinde mi yoksa peyderpey mi indiği eski bir konudur. Bu konuda tefsirci ulema uzun masallar yazmışlardır. Tefsirci ulemanın tefsir edemeyeceği hiçbir çelişki yoktur. Hatta bu tefsirci ulemaya “çelişki bükücüler” diye teknik bir ad bile taktım.

Tefsir “yorumlamak” demek. Bu kelime önceleri rüya yorumlamak anlamında kullanılırken daha sonra Kuran yorumlama anlamı kazanmış. Bu Kuran yorumcularının yorumları, bilimsellik açısından, hala rüya yorumlama seviyesinde kalmış; bütün yaptıkları Kuran’dan cümleler üzerine masallar yazmak.

Tefsirciler, yani çelişki bükücüler, burada da üstün yeteneklerini göstermişler.

Çelişki bükücülerin çok eski bir okulculuk geleneğinden geldiklerini unutmayalım. Okulcuların işi, o okulun kutsal doktrininde zaman içinde oluşan çatlakları macunlayıp görünmez hale getirmektir. Okulcu profesyoneller, doktrinde (yani kitapta) zaman içinde ortaya çıkan çelişkileri standart demagoji yöntemleri ile kitaba uydururlar. En popüler yöntemlerden biri, bir çelişkiyi meydana getiren lafın ve zıddının birbirlerinin zıddı olmadıklarını laf oyunları ile anlamları bükerek göstermektir. Bunu yapmak için güzel bir masal yazmanız yeterlidir. Burada da yapılan budur.

Çözülmesi gereken çelişki şu:

Kuran’daki bazı ayetlerin, Kuran’ın; hem, 1) mushaf sırasına göre, bir bütün olarak indiğini; hem de, 2) iniş sırasına göre parça parça indiğini söylüyor olmasıdır.

Bizim kısıtlı insan aklımız bir metnin hem bir bütün, hem de parça parça peygambere iletilmiş olacağını kabul edemez. Bizim aklımıza göre, bir metin ya bütün olarak yayınlanmıştır veya parça parça tefrika edilmiştir; ikisi aynı anda olamaz.

Aklımız böyle bir çelişkiye şahit olunca kısa devre yapar ve bir açıklama bulunmasını ister. Kuran herhangi bir kitap olsaydı, hiç düşünmezdik ve böyle bir çelişkinin olamayacağını ve bunu yazanın saçmaladığını veya hata yaptığını söylerdik. Ama Kuran’ın özel statüsü var çünkü Kuran’da çelişki olamayacağını bir önkabul olarak kabul etmişiz ve bu sebepten bu çelişkiyi Kuran’ı incitmeden çözmemiz gerekir.

Çözümün hem akla uygun olması hem de Kuran’ın yanlış olduğunu ima etmemesi gerekir. Bu ince dengeyi en iyi sağlayabilecek olanlar çelişki bükücülerdir; bu çelişkiyi onlara havale edip zihnimizi rahatlatmalarını isteriz.

İçinde yaşadığımız bu dünyada, bir metin hem parça parça hem de bir bütün olarak semalardan dünyaya gelmiş olamaz.

Allah, tam da bu sebepten, tefsirci ulema dediğimiz bu çelişki bükücüleri yaratmıştır.
Onlar için, Kuran’ın hem bir bütün hem de peyderpey indiğini ispatlamak basit bir iştir. Şöyle bir masal ile çelişki çözülebilir:

Kuran’ın bir bütün olarak indiğini söyleyen Kadr suresi doğrudur çünkü, Kuran en yüksek semadan (Allah’ın ve meleklerin katından -haşa-) en alçak semaya, yani biz insanların bölgesine, mushaf sırasına göre düzenlenmiş şekilde inmiştir. Orada Beytül İzzet, yani Yücelik Evi adlı bir mekanda melekler tarafından iniş sırasına göre düzenlenip raflara yerleştirilmiştir.

Kuran parça parça indi diyen İsra ve Furkan sureleri de doğrudur, çünkü Yücelik Evi’nde meleklerin parçalara ayırıp raflara kaldırdığı Kuran, zamanı gelince peygambere iniş sırasına göre servis edilmiştir.

Böylece Kuran’ın çelişkili olmadığı ispatlanmış oluyor.

Yani Kuran, Kadr suresini doğrulamak için, 7. semadan toptan olarak bizim bulunduğumuz 1. semaya iniyor; sonra da İsra ve Furkan surelerini doğrulamak için perakende olarak peygambere iletiliyor. Kuran’da çelişki yoktur.

Bu masalı beğenmeyen çelişki bükücüler de olmuştur; onlar da Kadr suresinin anlamını kindilerine göre eğip bükerek benzer yorumlar yapmışlardır. Unutmayalım ki Arapça’da sesli harf yoktur, noktalama işaretleri yoktur; “Arapça değil mi, uydur uydur söyle” lafı boşa söylenmiş bir laf değildir.

** ** **

Fakat yorumcularımız, tek seferde inen Kuran ile peyderpey inen Kuran’ın sıralamasının değişik olduğuna dikkat çekmemişler ve bu çelişkiyi açıklamak için bir masal yazmamışlardır.

Bu konunun farkında olmamalarına imkan yok; belki de ciddiye almadılar. Ama biz ciddiye alıyoruz çünkü Kadr suresi Azamet gecesinde gerektiği sayıda meleklerin Kuran ile Yücelik Evi’ne indiğini söylüyor. Bunlar katip meleklerdir ve Kuran’ı iniş sırasına göre düzenlemek için gelmişlerdir. Bu meleklerin neden geldiği de böylece açıklığa kavuşmuş oluyor.

Katip melek bunlar. Kitab’ı iniş sırasına göre düzenliyorlar.

Fakat bu masal da tarihsel süreç ile çelişiyor. Biliyoruz ki, Kuran iniş sırasına göre inip, ondan sonra, yeryüzündeki editörler tarafından mushaf sırasına konulmuştur. Mushaf sırasına göre inip daha sonra iniş sırasına konmamıştır.

** ** **

Aslında en iyisi Kuran’ı olduğu gibi bırakmaktır. Çünkü Kuran’daki bu sözde çelişkileri masallar ile insan aklına uydurmaya çalışmak –Kuran’ı insan aklına uydurmaya çalışarak azametini insan aklına indirgemek– Kuran’ın yanlış olduğu ve masallarla düzeltilmesi gerektiğini söylemektir; Kuran’a hakarettir ve Kuran’ı tahriftir.

Kuran’a şerh yazamazsınız. Ama bu okulcu akademik yorumcuların işi Kuran’a şerh yazıp Kuran’ın anlamına değiştirmeye çalışmaktır.

Nedir işleri?

Bunlar yıllarca Kuran’ı inceleyip, ezberleyip, Kuran metni üzerine kariyer yapmış, kariyerci okulcu akademiklerdir. Bütün profesyonel sınıflar gibi, din ulemasının da tek bir hedefi vardır, o da kariyer yapmaktır; bunlar kariyerleri için Kuran’ı malzeme yapmaktan çekinmezler.

Bunlar Kuran’ı eleştirerek Kuran’a şerh yazarak kariyer yaparlar; kendi uydurdukları yorumların tek doğru yorum olduğunu iddia ederler. Bunlar Kuran’da hata bulduklarını söylerler sonra da yazdıkları masallarla Kuran’ın hatalarını düzelttiklerini iddia ederler. Bir de bizden saygı beklerler. Bu profesyonel rahip sınıfı kariyer yapacak diye, Kuran’ın hatalı olduğuna mı inanacağız?

İslam’da rahip sınıfı yoktur, olmamalıdır. Bahsettiğimiz bu profesyonel yorumcular, ne kadar reddetseler de, İslam’ın rahip sınıfıdırlar. Müminlerin bunlardan uzak durması gerekir.

** ** **

Eğer tarihsel gerçekleri esas alıyorsak, Kuran’ın kendisinden “Kuran” diye bahsetmesinin de bir açıklama gerektirdiğini görürüz.

Daha Kuran’ın sadece yarısı inmişken, Cebrail Yücelik Evi’den Kadr suresini peygambere iletiyor ve Kadr suresinde Allah, “Biz Kuran’ı Kadir gecesinde indirdik” diyor. Kuran henüz bir kitap olarak ortada yok; o zamana kadar gelmiş ayetler sadece hafızların hafızalarında saklanıyor. Kemik parçalarına ve yapraklara yazılmış ayetler de olabiliyor. Ama kitap yok.

Bu durumda Peygamber’e biz Kuran’ı bir kitap olarak indirdik diye bir ayet geliyor. Peygamber belki de kendisine gelen ayetlerin ilerde “Kuran” adlı bir kitapta toplanacağını Kadr suresinden öğrenmiş oluyor çünkü kendisi yaşarken gelen ayetleri kitaplaştırmak için girişimlerde bulunmamış.

Bu konu neden önemli?


Notlar:

Ali Sebetçi’ye, bu konu ile ilgili link için teşekkür ediyorum.

Tefsir kelimesinin etimolojisi.

— Okulculuk, o okulun kutsal kitabını korumak, yorumlamak ve okullarda bir sonraki kuşağa aktararak kariyer yapmaktır. Okulcular kitap bilgisini yüceltirler ve kendilerini kitaplardan öğrendikleri gizli bilgileri biz cahil halka açıklayan rahipler olarak gösterirler.

— Kuran bize bir tanımlamalar dünyasında yaşadığımızı da gösteriyor. Bir şey tanımlanınca varoluyor. Çelişki bükücüler Yücelik Evi diye bir yer tanımlıyorlar ve öyle bir var oluyor. Allah cennet ve cehennemi tanımlıyor ve cennet ve cehennem var oluyor. Allah Azalet Gecesi’ni tanımlıyor, ve böyle bir gece var oluyor. Varlık tanımlamadır.