Allah Kâinatı takip ediyor mu?

img_20190620_0901462879258615747779671.jpgİlahiyat doktoru Niyazi Beki, bu yazısında Kâinatı kim yaratmış? sorusuna cevap vermiş: kâinatı Allah yaratmıştır. Sonra da, Allah yarattığı kâinatı yakından takip ediyor mu? sorusuna olumlu cevap vermiş: Allah yarattığı kâinatın gelişimini takip ediyormuş.

Aslında, Niyazi Beki, bu çok eski sorulara cevap bulmamış, sadece, Allah’ın varlığı önkabulü üzerinden tanımlamalar yapmış. Çünkü “Allah kâinatı yarattı” demek bir tanımlamadır, bir varsayımdır; bir inancın dışa vurumudur.

Fakat, ne Allah’ı bir varlık olarak bilebiliriz, ne de kâinatı bir bütün olarak bilebiliriz. O zaman, “Allah kâinatı yarattı” cümlesi aslında “bilemediğimiz bir varlık, bilemediğimiz bir sistem yaratmış” cümlesi ile eşdeğerdir. Veya, daha genel olarak, “bir bilinemez, bir bilinemez yaratmış” diyebiliriz. Aslında, “yaratmak” kelimesi de sorunlu. Nasıl yaratmış? Süreçleri mi yaratmış? Kanunları mı tanımlamış? İsimleri olan şeyleri mi yaratmış. (Kuran’da isimleri olan şeyleri yarattığı anlaşılıyor.)

Öyleyse, Allah’ın kâinatı yarattığı cümlesi bize ne söyleyebilir? Anlamlı bir şey söyleyemez. Sadece, insan aklının çok sınırlı olduğunu ve mutlak varlık olarak tanrıyı ve mutlak bütün olarak kâinatı anlayamayacağımızı kendimize hatırlatmış oluruz.

***

Asıl sormamız gereken soru şudur: Bu kısıtlı insan aklımızla, bu tip mutlak cevaplar gerektiren soruları cevaplayabilir miyiz? Bence cevaplayamayız.

***

Allah’ın, yani Arapların “İlahların İlahı” (El İlah) diye tanımladığı ve kendisi hakkında 99 isminden başka hiçbir şey bilmediğimiz bir “varlığın” kâinatı ve insanları yarattığı varsayılmış.

Bu varsayımdan sonra, bu bol isimli fakat bilinemez varlığın, kâinatın ve insanların işlerini takip ettiği ve olayların doğal akışına karıştığı varsayılmış.

Bu savı kabul etsek bile aklımıza bir soru geliyor. Kâinat bir ilişkiler ağı olarak yaratılmıştır. (Kâinat madde değildir; süreçtir.) Kâinatın bir yerinde bir ilişki değiştirilince, diğer yerlerdeki ilişkiler ve olaylar da etkilenir.

[Ama kâinattaki olaylar sürekli ve kesintisiz olarak olmaya devam ediyor. Bu olan olaylar zincirinden hangisini El İlah’ın, olayların doğal akışına ters olacak bir şekilde değiştirdiğini bilemeyiz.]

img_20190620_0904507497906026035419192.jpg

Eğer, El İlah, bir olaya karışırsa bunun ilişkiler ağı içinde beklenmedik sonuçları olabilir. Zaten El İlah her şeyi; her olayı ve bu olayları gerçekleştirecek olan her aktörü, önceden belirlemiş ve Levhi Mahfuz denen bir kitaba yazmış. El İlah, daha sonra fikrini değiştirip insan işlerine karışmak istese ve mesela “şu kulum çok dua etmiş, ona bir kıyak yapayım da zengin olsun” dese, Levhi Mahfuz’da kendi yazdıklarını değiştirmesi gerekir; bu da El İlah’ın hata yaptığı veya kendisi ile çeliştiği anlamına gelir.  (Ama zaten hiç kimse Levhi Mahfuz’da yazılı olan ve kendisi için uygun görülen dua miktarının dışına çıkamaz. Bu sebepten birisinin fazla dua etmesi ve fazla dua ettiği için Allah tarafından mükafatlandırılması söz konusu olamaz.)

Ben El İlah’ın isimleri arasında “kendisi ile çelişen” ismini bulamadım, onun için, El İlah’ın insan işlerine karışıp kendisi ile çelişeceğini ve Levhi Mahfuz’da değişiklik yapacağını zannetmiyorum. Eğer yaparsa, bütün Levhi Mahvuz’u yeniden yazması gerekirdi çünkü kesintisiz ve kopuksuz olan sebep sonuç zincirini kopartmış olurdu. Yani, El İlah, Levhi Mahfuz’da en ufak bir değişiklik yapsa gelecek olaylar zincirini değiştirmesi gerekecektir, bu da yeryüzünde hiç beklenmedik mucizeler ve saçma sapan olaylara sebep olabilir. Zaten El İlah insan işlerine karışmaya niyetli olsaydı Levhi Mahfuzu yaratmazdı.

Neyse, bu konulara hiç girmeyelim ve Niyazi Beki’nin varsaydığı gibi bir yaratıcının (El İlah veya başka bir ilahın) insan işlerine karıştığını varsayalım. (Zaten bu soru El ilah ile veya İslam ile ilgili bir soru değildir, okulcu filozofların binlerce yıldır tartıştığı en eski sorulardan biridir. Bu soruya şimdiye kadar verilmemiş cevap yoktur. Yeni bir cevap bulsanız bile alimin biri çıkar ve tam aksi bir cevap verebilir. Okulculuk bu demektir. Her yorumun bir yorumu vardır.)

***

Önce El İlah’ın insan işlerine karıştığı savına karşı çıktığımı düşündüm. Fakat sonra akvaryumdaki balıklara baktım. Balıkların tanrıları ile ilişkilerinin ne kadar insanların tanrıları ile olan ilişkisine benzediğini gördüm. Balıklarımın tanrısı benim. Onları besliyorum; sularını değiştiriyorum; sevdikleri yaşam ortamını hazırlıyorum; mutlu yaşamalarını ve üremelerini istiyorum.

Balıklar kendilerinin özgür iradeleri olduğunu zannediyorlar. Belki de bir ölçüde özgür iradeleri var, akvaryum içinde serbestçe dolaşabiliyorlar. Attığım yemlerin en iyi parçalarını seçip yediklerini zannediyorlar. Ama yanılıyorlar, özgür iradeleri olamaz çünkü onların da insanlar gibi kaderi önceden belirlenmiştir ve Levhi Mahfuz’da kayıtlıdır.

[Levhi Mahfuz’la ilgili sorular akla geliyor: Acaba Levhi Mahfuz’un sayfaları ne büyüklüktedir? Bir sayfada kaç olay yazılıdır? “Olay” nasıl tanımlanmaktadır? Çünkü her an sonsuz sayıda olay olmaktadır; hangileri levhi mahfuza yazılmıştır? Yani hangi ölçekte bakılarak olaylar seçilip Levhi Mahfuz’a kayıt ediliyor? Sayfaları kim çeviriyor? Her sayfa zamanın geçtiği hızla çevrilmeli ki sayfalardaki olaylar bu dünyada gözlemlediğimiz gibi zamanın doğal akışı içinde gerçekleşsin. El İlah ve teknolojiden sorumlu melekleri neden bilgisayar teknolojisine geçmemişler? Neden El İlah, olayları kayıt etmek için ilkel kitap teknolojisini seçmiş? Takribî bin sene sonra insanların bilgisayar teknolojisine geçeceğini bilmiyor muydu? Levhi Mahfuz defteri ne zaman açıldı ve kayıt işi ne zaman başladı? İnsanların yaratılışı ile mi? Yoksa insanın yaradılışından milyonlarca yıl önce tek hücreli organizmaların yaradılışı ile mi başladı? Levhi Mahfuz kimin için yazıldı? Bir işlevi var mı? El İlah’ın iletişim konusunda teknolojiyi takip ettiğini biliyoruz çünkü Musa’ya emirlerini kil tablette çivi yazısı ile yollamışken, daha sonra ki iletişimlerinde yeni teknoloji kullanarak kitaplarını kağıt üstünde yollamış olduğu söylenir. Gerçi biz Tevrat, İncil ve Kuran’ın ciltlenmiş kitaplar olarak indirilmediğini fakat daha sonra insanlar tarafından yazıldığını biliyoruz. Bu Levhi Mahfuz çok ilginç bir konu ve ayrı bir yazı gerektiriyor.)

***

Balıkların hür iradesi var mı? Genel olarak, canlı varlıkların hür iradesi var mı?

***

Akvaryumdaki balıklar sanki istediklerini yapıyorlar gibi görünüyorlar ama aslında biz onları istediğimiz gibi yönlendiriyoruz; hayatları bize bağlı. Ve herşey, bütün kâinat, Levhi Mahfuz’a bağlı. Hür irade diye bir şey yok. Kimse yaptıklarından sorumlu değil. Her yaptığımızdan sadece Levhi Mahfuz’un yazarı El İlah sorumlu. O zaman neden bizi yaptıklarımızdan sorumlu tutuyor acaba? İlginç bir soru. Hür irademiz yoksa ve her hareketimiz önceden belirlenmişse, suç ve ceza sistemimizin değişmesi gerekmez mi? Levi Mahfuz’da yazılı olan olayları zorunlu olarak yapıyorsak ve kendi kararlarımızı kendimiz veremiyorsak o zaman neden mahkemede yargılanıyoruz ve cezalandırılıyoruz?

***

İslam’ın en temel ilkelerinden birine göre bu dünya bir sınavdır; Liseye Geçiş veya Üniversiteye Giriş sınavları gibi; bu dünya insanlar için Cennet’e Giriş Sınavıdır (CGS). Sınavı geçemeyenler Cehenneme geçiş yapacaklardır. Bu dünyada verdiğimiz kararlar ve yaptığımız seçimler cennete gidip gidemeyeceğimizi belirleyecektir. Fakat, burada birileri bize yalan söylüyor; bizi kandırıyor, ama kim? Çünkü El İlah bütün olayları Levhi Mahfuz’a yazmış. Hür irade diye bir şey yok. Biz sadece Levhi Mahfuz’da yazan senaryoyu kelimesi kelimesine oynayan otomatlarız. Verdiğimizi zannettiğimiz bütün kararlar zaten bizim için önceden verilmiş. Nasıl bir sınav bu böyle?

***

Akvaryum konusuna geri dönersek; bu süs balıklarından birinin, Darwin’e inat, hızla evrilip akıllandığını ve hür irade vs. gibi felsefi sorular üstüne düşündüğünü varsayalım; bu akıllı balık nasıl akıl yürütürdü? Bir kere, akvaryum dışında bir dış dünyanın olduğunu görürdü. Yemlerin dış dünyadan geldiğini gözlemlerdi. Belki yemlerini veren bir tanrı kavramı bile geliştirebilirdi. Hatta, bu akıllı balık, kendini peygamber ilan edip diğer balıklara Tanrıların elçisi olduğunu söyleyebilirdi. Böylece kendine özel bir önem verip yemlerin en iyi kısmını yeme hakkı olduğunu söyleyebilirdi. Ve tanrıları balık işlerine karıştırmak için, yani tanrılardan daha çok yem koparabilmek için, tanrılarına adaklar adayabilirdi, veya onların hoşuna gidecek hareketler geliştirebilirdi. Aynı bizim tanrılarımızla kurduğumuz ilişki gibi, yani “ibadet” dediğimiz şey gibi.

İbadet, tabii ki, adak adamanın, kurban kesmenin, soyutlanmış halidir. İnsanlar önce kendi aralarından birini seçip adak olarak tanrılara sunarlardı. Kendileri için çok değerli bir şeyi tanrılara sunarlarsa isteklerinin yerine geleceğini zannederlerdi. (Yeryüzünde, rüşvet vererek işlerini halletmeye alışmış insanların anlayışı bu. Tanrılara da rüşvet vererek işlerini yaptırmaya çalışıyorlar.) Fakat insan kurban etmek toplum için travmatik bir olay olduğu için daha sonra hayvanları öldürüp tanrılara adamaya başladılar ve gördüler ki tanrıların umurunda değil; ha insan kurban etmişler ha hayvan sonuç aynı. Bazen isteklerine olumlu cevap geliyor bazen hiç cevap gelmiyor ve boşuna adak adamış oluyorlar. Tanrılar sanki insanların adaklarına pek önem vermiyorlar. Gerçekten de öyle. Tanrılara sunulan her adak her dua boşa gitmeye mahkumdur. Çünkü hiçbir adak Levhi Mahfuz’da yazılı olanları değiştiremez. Tanrılara sunulan adaklar bir işe yaramaz çünkü zaten ne olacağı Levhi Mahfuzda yazılmış, adak adayacağın bile yazılmış; Levhi Mahfuz diye bir şeyin olduğunu öğrenip nihilist olacağın da yazılmış.

İnsanlar daha sonra bakmışlar hayvan adamaya da gerek yok, sadece lafla adak yapsan, yani dua ederek yalvarsan, yine sonuç aynı. İnsanların tanrılarla ilişkisindeki bu son aşamada, insanlar tanrılara laf kurban etmeye başlamışlar ve bu laflara da “dua” demişler. En masrafsız kurban şeklini bulmuşlar yani. Anlayamadığım bir şey var. El İlah neden kendine bir insan kurban edilmesi yerine, dua adı altında laf salatası yollanmasını kabul ediyor? El İlah’ın umurunda değil çünkü yeteri kadar insan zaten ona kurban ediliyor. Bin yıldır, El İlah’ın yeryüzünde çıkarttığı veya çıkarttırdığı savaşlarda ölen milyonlarca suçsuz insan ona kurban edilmiş oluyor.

***

Bizim de akvaryumlardaki balıklardan bir farkımız yok. Biz de atmosfer dediğimiz bir sıvının içinde yaşıyoruz. İsmi El İlah olmasa bile, bizim göremediğimiz bir “varlık” bizi takip ediyor olabilir ve bizimle eğleniyor olabilir. Bu olasılığı kabul etmek gerekir. (Bir çok eski geleneklerde tanrıların insanları kendilerini eğlendirsinler diye yarattığı söylenir.)

***

Ama öte yandan, bizim doğa dediğimiz sistemi tasarlayan varlık —doğayı tasarlayan varlığın kâinatı yaratan yaratıcı olması gerekmez— tasarladığı sistemin kendi kendini sürdürebilmesini istemiş. Doğanın Levhi Mahfuz’u yok. Doğa’da kesin kader yok; olasılıklar var. (Bir şey olduktan sonra ancak olduğunu bilebiliriz.) Olaylar belirlenmiş düz bir çizgi üzerine gelişmiyor –sonsuz olasılıklardan– olabilecek olaylardan bazıları oluyor; olmayanlar olmuyor.

Doğanın tasarlayıcısı, bizim “yapay zeka” dediğimiz şeye benzeyen bir yazılım ile kendi varlığını ilelebet devam ettirebilecek bir sistem kurmayı denemiş. Başarılı olduğu da söylenebilir. Yapay zeka, kendi varlığını devam ettirebilmek için, bağımsız olarak, doğru karar verebilen ve yeni şartlara adapte olabilen varlıkların bu özelliğine verilen addır. Doğadaki varlıkların da bu özelliği vardır. Doğanın kendisi de devamlı değişerek varlığını devam ettirmektedir. Doğanın canlı bir varlık olduğunu söyleyenler de var.

Doğanın yaratıcısı, yarattığı sistemin kendi başına sürüp gitmesini istemiş; kendi karışmak istemiyor, ama karışmasa bile seyrediyor mu? Bilmiyorum.

Aslında, kâinatı El İlah mı yaratmış bilemem, ama doğayı El İlah’ın yaratmadığını söyleyebiliriz. El İlah’ın mutlakçı bir tarzı var. Her şeyi önceden bilmek istiyor. Baştan sona ne olacağını bir kitaba yazıyor ve olaylar yazdığı gibi gelişiyor. El İlah olayların mutlak hakimi olarak kalmak istiyor. Kâinatta El İlah’ı şaşırtacak olağan dışı (Levhi Mahfuz’da yazılı olmayan) bir şey olması imkansızdır. El İlah’ın kâinatında tesadüf diye bir şey yok; olsa bile çakma tesadüfler olarak vardır çünkü Levhi Mahfuz’da “tesadüf” olarak araya sıkıştırılmış olaylar olabilir ama beklenmedik bir olay olamaz. Yani El İlah, “biraz da tesadüf ekleyeyim de insanlara doğal görünsün” diye tesadüf gibi görünen olaylar eklemiş olabilir. Yoksa zaten her şeyin tesadüf olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Doğanın tasarımcısı ile kâinatın yaratıcısı arasında önemli bir tarz farkı var. Doğa temel fikir olarak israfı seçmiştir. El İlah ise israftan nefret eder. İnsanlara “israf etmeyin” diye öğütler verir. El İlah sistemci değildir; herşeyi önceden kararlaştırır ve teker teker yazar. Doğa ise olacakları önceden planlamamış, sadece aktörleri yaratmış ve onları doğaya salmıştır. Daha doğrusu, bu aktörlerin varoluş oyununu oynadıkları sahneye biz “doğa” demişiz. Doğanın tasarlayıcısı değişen şartlara adapte olarak varlıklarını sürdürebilen organizmalar tasarlamış.

Ama son söz, El İlah’a veya kâinatı kim yaratmışsa ona ait olacak, çünkü bir zaman sonra güneş soğuyacak, yeryüzünde canlı kalmayacak, dünya bir taş parçası olacak sonra da yok olup gidecek. Bunlar hep Levhi Mahfuz’da yazılı. Onun için, Hayyam’ın yazmış olabileceği gibi, “herşey boş; sebepsiz coş”. Ama bunu da yapamayız ki! Sebepsiz yere coşamayız. Levhi Mahfuz’da ne yazıyorsa ancak o kadar coşabiliriz.

***

Eğer doğayı El İlah yaratmış olsaymış, çok daha değişik bir doğa yaratırmış. Mesela, ağaçlar sadece belirli miktarda tohum üretirdi ve bu tohumların hepsi ağaca dönüşürdü. Bir tanesinin bile çürümesine ve israf olmasına izin verilmezdi. Çünkü El İlah israftan nefret eder. Ayrıca doğayı El İlah yaratmış olsaydı doğada sadece hurma ağaçları olurdu. Bütün yeryüzü hurma ağaçları ile kaplı olurdu. El İlah, doğayı yaratmış olsaydı, hayvan olarak da sadece deve yaratırdı. Bir insanın deveden başka hayvana ihtiyacı var mı? (Gerçi El İlah, Kuran’da her türlü nebatatı ve hayvanatı yarattığını söyler.)

Doğayı tasarlayan tasarımcı ise, her ağacın üremesi ile tek tek ilgilenmek istememiş. Ağaçların kendi başlarına ortama adapte olup üremelerini istemiş. Bulduğu sonuç ilginç: İsraf. El İlah israfı yasaklar ama doğa dediğimiz bu sistem israf üzerine kurulmuştur. Her ağaç, milyonlarca tohum üretir ve bunların büyük çoğunluğu ağaca dönüşmez, israf olup gider. Doğanın tasarımcısı olasılık biliminde uzman birisi olmalı; olasılıkları hesaplamış ve ne kadar tohum israf ederse ağaçların kendi başlarına yeni kuşaklar yetiştirebileceklerini düşünmüş ve ona göre tohum sayısını planlamış.

Doğa ile El İlah arasındaki diğer önemli bir fark da şudur: El İlah canlıları şimdi gördüğümüz biçimleri ile bir prototip olarak yaratır, sonra da onlara kendi nefesinden üfleyerek canlandırır.

Doğa böyle çalışmaz. Doğanın yeni cinsler ve organizmalar yaratmak için kullandığı temel süreç ortakyaşam anlaşmalarıdır. Doğada, ayrı ayrı canlılar ortakyaşam anlaşmaları yaparak yeni tip canlılar yaratırlar. İnsanlar, hatta bütün canlılar, bu şekilde biçimlenmiş ortakyaşam organizmalarıdır. İnsan bedeni, ortakyaşam ortaklarından meydana gelmiş bir organizmadır.

El İlah doğa gibi sabırlı değildir. Doğa çok sabırlıdır. (Zamanın sonsuz olduğunu biliyorsanız tabii sabırlı olursunuz.) Doğa, insan bedeni dediğimiz ortakyaşam organizmasının zamanın sonsuz derinliğinde akıl almaz bir yavaşlıkta bugünkü biçimini almasını sabırla beklemiştir.

El İlah ise “Ol der ve olur”. Öyle ortakyaşammış, zaman içinde evrilmeymiş falan, El İlah’a göre değil… El İlah alıyor eline çamuru; şipşak, insanı bugünkü şekli ile yaratıyor. Bakıyor iyi olmuş, veriyor nefesi, canlandırıyor çamuru. Sonra da ikinci sınıf varlık olarak kadını yaratıyor ve bu iki prototipi de Levhi Mahfuz’da yazdığı olayları yaşasınlar diye yarattığı cennete, yani bir meyva bahçesine bırakıyor. Çöl insanları için meyva bahçesi cennet gibi bir yerdir ya, onların hayal güçlerine uygun bir meyva bahçesi yaratıp oraya cennet adını veriyor. Bunların hepsi Levhi Mahfuz’da yazılı. Bu yazdığımız yazı da Levhi Mahfuz’da her hakkı mahfuz olarak bulunmaktadır.

***

Levhi Mahuz’un kendine atıfta bulunması mümkün mü? Bu sonsuz bir özçağrı kısır döngüsü yaratmaz mıydı?

***

Bu Levhi Mahfuz kitabını yaratan Allah değil de, İslam özürcüsü okulcu ulema olmalı. Onlar bu tip absürd şeyler yaratarak kendi aralarında tartışmayı severler. Biz de Levhi Mahfuz’u ciddiye alıp bu kadar yazı yazdığımız için okulcuların tuzağına düşmüş olduk. Yoksa herşeyi bilen, olayları baştan sona yaratmış olan varlık neden bu olayları bir deftere yazma ihtiyacı duysun. Hem de bir deftere! Bilgisayara bile değil!

***

Doğa kedilerin üremesi ile de tek tek uğraşmak istememiş; kedi anne dört veya beş yavru doğursun demiş. Doğa, doğal şartlar içinde her yavrunun yaşayamayacağını biliyor. Dört yavrudan üçünü tanrılara kurban etmekte bir sakınca görmemiş. En azından bir tanesi yaşasın ve sülale devam etsin, yeter diyor. Anneye yavru sayısına göre meme vermiş. Benim kedimin dört yavrusu oldu ve dört tane memesi vardı. Ama yine de yavrular meme bulmak için kavga etmek zorunda kalıyorlardı; belki her memede bol süt yoktu veya yavrular büyüdükçe yer bulmakta zorlanıyorlardı. Doğa anneye olası yavru sayısına göre meme sayısı vermeyi bilmiş. Hep olasılık hesapları yapmış.

***

İsrafa dayalı bu sistem kendini devam ettiriyor. Kendi kendine varlığını devam ettirebilen bir sistem kurmayı hedefleyen bir yaratıcı neden yarattığı varlıkların işlerine karışmak istesin?

Karışmak istese karışabilir mi? Karışabilir herhalde.

***

Öyleyse, Niyazi Beki’nin “Allah kâinatı ve insanı yaratmıştır ve insanların işlerine karışır” demesi konuyu çok basite indirgemek olmuş. Bu en eski okulcu ve akademik sorulara ilahları işin içine karıştırmadan cevap verebiliriz.


Notlar:

— Niyazi Beki’nin yazısı. Karar gazetesi, 25 Mayıs 2019.

— …kâinatı kim yaratmış sorusuna cevap vermiş: kâinatı Allah yaratmıştır. Böyle bir soruyu akıl yolu ile bilmemize imkan olmadığına göre, yani akıl yolu ile bilinemeyeceğini biliyorsam, Niyazi Beki’nin önkabulünü neden kabul edeyim? Ben de başka bir önkabul kabul ederim; mesela “kâinatı ay tanrıçası Hübel yaratmıştır” derim. Sadece bir kelime değişikliği yapmış olurum; El İlah yerine Hübel yaratmış; inanç meselesi değil mi? Hübel de El İlah da yaratmış olabilir. Güneş tanrısı Şems da yaratmış olabilir.

— …kendisi hakkında 99 isminden başka hiçbir şey bilmediğimiz bir “varlığın”… Varlık kelimesini tırnak içine aldım çünkü Allah bizim varlık olarak tanıdığımız varlıkların hiçbirine benzemiyor. Allah’ı bilmemize imkan yok.  Bir şeyin ismini bilmek o şeyi bilmek değildir. İsmi de koyan biziz zaten. Bir şeyin 99 ismi varsa o şeyi 99 kere daha iyi biliyoruz anlamına gelmez.

Allah isminin nereden geldiği hakkında bir araştırma.

olayların doğal akışı… ne demek ola ki. Herhalde, olayların Levhi Mahfuz’da yazılı olduğu gibi akmasına deniyor.

Levhi Mahfuz’da benim akvaryumumdaki balıkların hareketleri milimetrik olarak kayıtlı olmalı. Balıkların ismi de olmalı. Levhi Mahfuz’da her balığın ismi olmalı ki doğru kayıtlar tutulabilsin. Mesela, Levhi Mahfuz’da “ismi ABC123 olan balık 30 mm yükselip bir yem parçasını yedi” diye bir kayıt olabilir. Bundan anlıyoruz ki, Levhi Mahfuz’da her insanın El İlah tarafından konmuş bir ismi olmalı. Bu dünyadaki isminiz, Ali, Mehmet, Ayşe, Fatma olabilir ama Levhi Mahfuz’da bir “veritabanı” isminiz vardır. (Gerçek isminizi kıyamet gününde öğreneceksiniz; çünkü Levhi Mahfuz melekleri sizi o isminizle çağıracak.) Bu her veritabanı için geçerlidir. Her verinin tek ve belirleyici bir ismi olmalıdır. Mesela, devletin veritabanında isminiz TC kimlik numaranızdır. Devlet sizi ailenizin verdiği isimle tanımaz, size verdiği numara ile tanır. Levhi Mahfuz bir veritabanı olduğuna göre onun için de aynı şey geçerlidir.

Meme sayısı ve yavru sayısı arasındaki ilişki.

— Allah kâinatı takip ediyor mu sorusu biraz garip değil mi? Allah herşeyi biliyor; herşeyi kendi yaratmış; bir da bütün olacakları bir deftere yazmış. Neyi takip edecek?

— Kâinat nedir? Levhi Mehfuz’da yazılmış olan senaryonun oynandığı sahnedir.

— …hangi ölçekte bakılarak olaylar yazılmış? Bu çok derin bir felsefi sorudur. Mesela bir balığın hareket ettiği hangi ölçekte ölçülüyor? Milimetrik yer değiştirmeler mi kaydedilmiş yoksa atomik ölçekte mi bakılmış. Neden balığın hareketleri kayıt edilmiş de, balığın midesinde yaşayan mikropların, yani mikrobiyom’un hareketleri kayıt edilmiyor? Belki ediliyordur. Ama bu dünya sonsuz boyutlardan (veya sonsuz ölçeklerden) meydana geldiği için, olan her olay kayıt edilemez; mutlaka bir seçim yapılmalıdır ve sadece belli olaylar seçilmelidir. Seçim yapmak demek de tanımlamak demektir. Yani, bir olay sadece biz tanımladığımızda vardı. (Aynı bir yüzeyin sadece biz tanımladığımızda var olduğu gibi.) O zaman, Levhi Mahfuz, herşeyin kayıt edildiği defter olamaz. Sadece seçilmiş olayların kayıt edildiği defter olabilir. Ama Levhi Mahfuz olaylar olmadan önce yazılmıştır. Her olay Levhi Mahfuz’da yoktur dedik, olamaz; o zaman Levh Mahfuz’da yazılı olmayan olaylar olmaktadır.

İnsanlara “israf etmeyin” diye öğütler verir. İslam çöl ortamında doğmuştur. Kaynakların çok kıt ve kısıtlı olduğu bir ortamda israf etmemek önemlidir. Kaynakların bol olduğu ortamlarda ise israf etmek güzeldir.

Doğanın canlı bir varlık olduğunu söyleyenler de var. Gaia Hipotezi.

— Kuran’da Allah’ın hayvanları da yarattığını söylediği bazı ayetler:

Yasin (71)

Görmediler mi ki biz onlar için, ellerimizin (kudretimizin) eseri olan hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar.

Mümin (79)

Allah, bir kısmına binesiniz, bir kısmını da yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratandır.

Nahl (5)

hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için bir ısınma ve birçok faydalar vardır. Hem de onlardan yersiniz.

— Dil olmadan din olmaz. Dil dinden önce gelir. Dil olmazsa Allah’ın isimlerini bilemeyiz mesela. Dil olmazsa bize kimse Cennet vaad edemez. Hayvanların dili olmadığı için dinleri de yoktur. Bizim suçumuz neymiş de dinimiz var?

Laiklik, eğitim ve türban

20190211_133924~2473080035..jpg
Din ve devlet hiyerarşisi iç içe geçmiş ve laiklik, eğitim ve türban konularının ortak noktası olmuşlar.

Gazetelerde hep tekrar eden konular var. Bunlardan üçü ilgimi çekiyor: Laiklik, eğitim ve türban. Bu üçlünün ortak noktasının din olduğu görülüyor.

Laiklik ile din ilgilidir çünkü laiklik devletin dininin olmaması demektir.

Türban ile din ilgilidir çünkü türban dinin modaya sızmasıdır. Kadınlar da bu fırsattan yararlanıp türban sembolizmini toplumdaki yerlerini iyileştirmek için kullanmayı başarmışlardır. Türban din ile ilgili bir sembol olarak tedavüle sokulmuş olabilir ama artık moda olarak hayatına devam ediyor.

Eğitimin kendisi zaten seküler bir din örgütlenmesidir. Yapılanma olarak organize dinlerden farkı yoktur. Zaten eskiden beri eğitim “hocaların” kontrolünde olmuştur. Bu hocalar eskiden din kurumlarının emrinde iken daha sonra “öğretmen” adını alıp devletin emrine girmişlerdir. Müfredat da görünüşte seküler olmuştur. Ama günümüzde eğitim seküler midir, dînî midir, tartışılabilir. Ama bu önemsiz bir tartışma olurdu çünkü eğitim de aynı din gibi eline geçirdiği talebeleri belli doktrinlerle programlamak için var olan bir örgütlenmedir. Hoş olmayan budur. Müfredatın içeriği hiç de önemli değildir.

Bu üç konunun diğer ortak noktası da devlettir.

Laiklik devletin bir dininin olmamasıdır demiştik. Ama Türkiye’de devletin dini vardır ve bu din İslam dinidir. Bunu nereden anlıyoruz? Devlet kendi inşa ettiği ve sahibi olduğu Arap özentisi nostaljik mimarili gösterişli camilerin hoparlörlerle donatılmış minarelerinden kendi memurları aracılığı ile kendi dininin Arapça bir tekerlemesini vatandaşlara günde beş defa dayatır.

Vatandaşın kullandığı takvim de devlet tarafından dini aralıklara bölünmüş bir takvimdir.

Devletin en üst kademesindeki memurlar sosyal medyada açıkça din içerikli paylaşımlar yapabilmektedirler ve bu da çok doğal karşılanmaktadır. Bir cumhurbaşkanı yardımcısı “hayırlı cumalar” diye paylaşım yapabilmektedir. Yapmasa garip kaçardı zaten. Devletin dini olmasaydı devlet memurları din içerikli paylaşımlar yapamazlardı.

Devlet büyükleri sêlâtin camilerde cuma namazına gidip eski bir devlet geleneğini devam ettiriyorlar ve devletin dinini her cuma teyit etmiş oluyorlar. Osmanlı sultanları cumaya gittiklerinde devletin dini resmi olarak İslamdı ama artık devletin bir dininin olmaması gerekir. Anayasa böyle diyor. Ama fiili olarak devletin dini vardır.

Bütün bu gözlemler devletin bir dini olduğunu ve bu dinin İslam olduğunu gösteriyor.

Devletin bir dininin olması iyidir veya kötüdür demiyorum. Sadece devletin dininin olması ve devletin bunu açıkça ilan etmesi Anayasadaki laiklik ilkesini dekoratif bir ilke durumuna düşürmüş oluyor.

Eğitim zaten devletin kontrolündedir. Öğretmenler devletin ajanlarıdır/memurlarıdır ve devletin tanımladığı müfredatı/doktrini olduğu gibi talebelere aşılamak/dayatmak durumundadırlar.

Devlet din işinde olduğu için de türban konusunda aktif rol oynamıştır ve türbanı bir üniforma olarak tanımlayarak kendisine oy verecek bir ordu kurmuştur.

Bütün bunlar ne demektir peki?

Devlet neden din işleri ile uğraşır?

Bana ne bu konulardan! Vatandaş olarak bizim değiştirebileceğimiz bir şey yok. Bu konulara hiç girmemek en iyisi.

Fakat, laikliğin tanımının doğru yapılmadığını düşünüyorum. Laiklik, fanatik kökten aydınlanmacıların sahiplendiği bir konu olduğu için onlar laikliği “aydınlanma” olarak tanımlamışlardır. Çünkü fanatik aydınlanmacılar için her iyi şey aydınlanmadır. Laiklik de iyi olduğuna göre aydınlanmadır.

Laiklik aydınlanma ile ilgili bir şey değildir. Laiklik devletin din işlerinden çıkmış olması demektir. Devletin kendi dininin olmaması demektir. Laik devlet, dinin kamu alanına ait olmadığını ve özel alana ait olduğunu bir ilke olarak kabul eder ve bunu gerçekleştirmek için kanunlar çıkartır ve bu kanunları uygular.

Din kamu alanında yaşamıyorsa ülkede tarikatlar ve cemaatlar gibi özel dini örgütlenmeler olamaz. İbadethaneler özel ve gösterişsiz olur. Evet, eğer din kamu alanının değil de özel hayatın bir parçası olsaydı şehirlerimiz bu devasa ve gösterişli camilerle donatılmamış olurdu. Devlet sonuna kadar açılmış hoparlörlerle günde beş defa kendi dinini vatandaşa dayatmazdı. “Görmemişin dini olmuş her yere cami dikmiş” gibi bir laf bile söyleyebiliriz. Türkler sonradan görme müslümanlar oldukları için de bu lafımızda gerçek payı olurdu. Türkiye’de müslümanlığı Allah’tan daha Allahçı ve Araptan daha Arapçı olmak diye anlayan bir kesim vardır.

Eğitim zaten bir suç örgütüdür. Eğitim gençlerin içindeki cevheri öldüren bir suç örgütüdür. Bu suç örgütünü destekleyen ve palazlandıran da devletin ta kendisidir. Devlet eğitim işinden de çıkmalıdır.

Kitap bilgisine dayalı bir kaç alan dışında (matematik ve hukuk gibi) eğitim usta-çırak ilişkisi olarak yerinde öğrenilmelidir. Öğretilmelidir demiyorum. Yaparak öğrenilmelidir diyorum. Öğretmenin olduğu yerde öğrenme yoktur. Eğitim yerinde olmalıdır. Pilot simülatörde, futbolcu sahada, kimyager laboratuvarda, doktor hastanede, tamirci tamirhanede işini öğrenir. Bu işlerin hiç birinin okullarda öğretilmesi gerekmez.
Tek amacı devletin hocalarına iş yaratmak olan bu okul denen toplama kamplarında talebelerin toplanıp sınavlara tabii tutulmaları gençlere yapılan çok büyük haksızlıktır.

Okullar toplama kamplarıdır ve hemen kapatılmalıdırlar.

Türban konusu da görüldüğü gibi değildir. Türban kadınların toplumda ilerlemek ve durumlarını güçlendirmek için kullandıkları bir araçtır. Türbanın kadınlar için başka bir anlamı yoktur. Türban dediğimiz araç işlevini yitirince kapalı kadınlar hızla açılacaklardır. Türbanın/saçörtüsünün din ile uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur.

Laiklik, eğitim ve türban konularının ortak noktasının hem din hem de devlet olduğunu söyledik. Ama daha dikkatli bakınca din ile devletin ayrı şeyler olmadığını  ama aynı hiyerarşinin parçaları olduğunu görüyoruz.

İslam dininin kendi ruhban sınıfı ve dolayısıyla bir hiyerarşisi yoktur. Peygamber bunun böyle olmasını istemiştir çünkü ruhban sınıfın dini ele geçireceğini ve kendi doktrinlerini dinin esası diye satacaklarını öngörmüştür.

İslamda bir ruhban sınıf yasak olduğu halde mollalar ve hocalardan meydana gelen bir ruhban sınıf oluşmuştur. Bunlar örgütlenip hiyerarşi kuramadıkları için de devletin içine sızmışlar ve devletin hiyerarşisini kullanmışlardır. Başından beri bu böyle olmuştur. Devletin içinde örgütlendikleri gibi, “özel din örgütlenmesi” diyebileceğimiz bir şekilde tarikatlar ve cemaatler şeklinde de devletin dışında örgütlenmişlerdir.
Devlet kendini bu parazitleşmiş dini örgütlenmelerden kurtaramadığı müddetçe de enerjisinin büyük bir kısmı bu dini örgütlerinin yarattığı yapay gündemlerle uğraşmakla geçecektir. Dış güçler de bu dinî örgütlenmeler aracılığı ile devlete karşı operasyonlar düzenleyeceklerdir. Devlet ile dinî örgütlenmelerin ortakyaşam ilişkisi içinde oldukları da söylenebilir. Çünkü devlet de onlardan oy almaktadır.

***

Eğitim ve türban: Türbanlıların eğitim kurumlarına alınmaması. Bunun laikliği savunmak için yapılması. Fakat laiklik zaten yok ki. Devletin dini var. Eğitim de devlete ait. Neyin kavgası yapılmış bu kadar sene? Laikliği savunmak isteyen her şeyden önce ezan dayatmasına karşı çıkmalıdır.

Eğitim ve laiklik: Eğitimin dinden bağımsız olması iyi bir şey ama eğitimin kendisi özünde çürümüş bir kurumdur ve bir toplama kampıdır. Ülkenin en önemli kaynağı olan gençlerin eğitim sistemi tarafından etkisizleştirilmesi önlenmelidir.

Laiklik ve türban: Ülke laik olsaydı yani din kamu alanında değil de özel alanda yaşıyor olsaydı zaten insanlar dinlerini giyinmek gibi bir hevese kapılmazlardı.

Notlar:

Türbanla ilgili yazılar.

Rüyalar, özgür irade ve mikrobiyom

Ali Sebetçi yine ilginç bir konu ortaya atmış. Rüyalar ile bireylerin özgür iradesini ilişkilendirmiş. Ama rüyaların akıl tarafından üretildiğini söylemiş ben buna katılmıyorum:

ALİ SEBETÇİ: Kendi rüyalarımızda başka insanların konuştuğunu, kararlar aldığını görürüz. Tüm bu rüyaları “yaratanın” kendi aklımız olduğunu düşünelim…

BEN: Rüyaları yaratanın aklımız olduğu varsayımına katılmıyorum. En azından bu kadar basit değil.

Uyku demek aklın yani bilincin aradan çekilmesi demek. (Akıl ve bilinç kelimelerini eş anlamlı olarak kullanıyorum.) Uykuda olan bilinçtir. Uyku süresinde bilinç bedende olup bitenden haberdar değildir. Duyular da belli eşikler seviyesinde kapalıdır. Ondan bilinci uyandırmak için uyuyan birisini dürtüklememiz gerekir. Veya biz uyurken yatak odasında ısı düşerse uyanıkken hemen farkına varabileceğimiz soğuğun uykuda iken farkına varamayız.

Peki aklın aradan çekilmesi neden gerekiyor?

İnsan bedeni bir ortak yaşam organizmasıdır. Akıl da bu ortak yaşam organizmasının kendinin farkında olma halidir. Bilinç aktif olduğu müddetçe bedenin hareketlerinde pay sahibi olabiliyor. Bilinç uyku ile aradan çekilince meydan ortak yaşam organizmalarına kalıyor ve onlar da vücudu tamir etme ve yenileme işlemlerini yapabiliyorlar. Bu ortak yaşam organizmaları mikroplardır. Çoğunluğu bağırsaklarda yaşayan ve mikrobiyom diye adlandırılmış olan mikro organizmalardır.

Rüya diye gördüğümüz görüntüler aklın değil bu mikro organizmaların işidir. Akıl uykudadır. Bedende olup bitenin farkında değildir.

Zaten bizim rüya diye hatırladığımız görüntüler sadece uyanmadan önce gördüğümüz veya farkına vardığımız görüntülerdir. Biz uzun bir rüya gördüğümüzü zannedebiliriz ve gördüklerimizi bir mantık sırasına koyabiliriz ama bu görüntüler uyanmadan hemen önce farkına vardığımız görüntülerdir.

Peki bu görüntüler bilinci uyandırmak için mi yaratılıp bilince servis edilir? Yoksa uyku süresince devamlı üretilirler de biz uyanmadan hemen önce mi farkına varırız? Belki de bu görüntüleri bilincin farketmemesi gerekir. Bilmiyorum. Ama bilinç uyanınca görüntülerin kaybolduğu kesin. Bilinç de uyanık olduğu müddetçe rüya göremez çünkü rüya görüntülerini yaratan kendi değildir.

Rüyaların uyandırma görevi olduğunu biliyoruz. Mesela gece çişe kalkmak için bilinci dürtüp uyandırmak gerekir. O zaman bu organizmalar çocuklukta tuvalet eğitimi ile eğitilebiliyorlar ve hayat boyunca bizi tuvalet ihtiyacı olunca uyandırabiliyorlar. Uykuda iken bilinç bedenden gelen duyulara kapalı olduğu için özel olarak uyarılması gerekir.

Bu mikro organizmalar acıktıklarında da bilinci uyandırıp onları doyurmasını isterler.

Mikropların açısından baktığımızda, akıl veya bilinç onlara nasıl görünüyor acaba? Ben bu mikroorganizmaların bedeni bütünü ile tanıdıklarını düşünmüyorum. Onlar sadece kendi çevrelerinin farkındalar. Birçok şeyi genetik olarak bildiklerini düşünüyorum çünkü yaşam süreleri kısıtlı. Bu rüya dediğimiz görüntüleri nasıl ürettiklerini de bilmiyorum.

Ama bilinci uyandıran veya uyandırmaya çalışan bu organizmalar olduğuna göre, rüyaları gösterenlerin de onlar olması doğal gibi geliyor bana. Yoksa uyuyan bilincin kendi kendini uyandırmaya çalışması gibi absürd bir şeye inanmamız gerekirdi.

ALİ SEBETÇİ: Bu düşünceye göre rüyalarımızdaki insanların bizden bağımsız kararlar alma imkanını sağlayan kendi aklımızdır.

BEN: Akıl olamaz çünkü akıl uykuda. Rüya diye algıladığımız görüntüleri yaratanlar bizim ortak yaşam organizmalarımızdır.

ALİ SEBETÇİ: Şimdi rüyayı göreni metaforik olarak Tanrı’ya, rüya içindekileri de insanlara benzetelim. İnsanların özgür iradeleri işte böyle bir şey olsa gerek.

BEN: Tam anlayamadım ama insanın özgür iradesi olup olmadığı tartışılabilir çünkü bireyin bütün kararları bu mikroorganizmaların yönlendirmesi altında veriliyor.