İnsanın fabrika ayarları

Sinan Canan beyi tanımıyordum. Teşekkür ederim. Önerdiği fabrika ayarları beni pek tatmin etmedi. Bir kere, “İnsanın fabrika ayarları” biraz pazarlama dili olmuş. Burada sadece insan bedeni için doğal olan 5 öğüt verilmiş.

Sinan beyin verdiği 5 öğütten üçü beden için doğal olanı söylüyor; diğer ikisi de düşünsel alanda doğal olanı söylüyor. “Düşünsel alan” dil ile ilgili olan alandır.

İnsan bedeni için doğal olan, bol hareket etmek; az, çeşitli ve aralıklı yemek ve gerilimsiz yaşamaktır, diyor. Bu değerlendirmeye ben de katılıyorum.

Düşünsel alanda ise, olumlu/zengin sosyal ilişkiler ve sınırları aşmaya çalışmak önerilmiş. Bunlar da güzel. Sınırları aşmak demek, olaylar arasında kimsenin göremediği yeni ilişkiler kurmak demek. İnsanın hoşuna giden budur. İyi bir fıkrada da bizi gülümseten söylenmeyen o ilişkiyi anlamamızdır.

Bu öğütler insan için doğal olanı belirliyor. Yani, “bunları yaparsanız bedeninizi mutlu etmiş olursunuz” demek isteniyor. İnsan bedeni bir makina olarak düşünülüp, bu makinaya nasıl iyi bakılacağı söyleniyor.

Peki, Sinan beye göre insanın tanımı nedir? İnsana öğütler verdiğine göre bir insan tanımı olmalı.

Anlayabildiğimiz kadar, insanı iki bölüme ayırmış: beden ve dil.

Dil olayına “bilinç” diyoruz. Beden dünyayı duyular aracılığı ile algılarken; bilinç kendini ve etrafını dil aracılığı ile algılar. Dili olmayan yaratıklarda bu bölünme yoktur. Onlar etrafları ile bir bütün olmuşlardır. Kendilerini çevrelerinden ayrı görmezler.

Sinan beyin sunumu bedene değil, bilince hitap ediyor. Beden görüyor, bir takım sesler duyuyor ama bu sesleri dil olarak çözümleyemiyor. Çözümleyen bilinç. O zaman, Sinan bey, bilince konuşuyor. Bilincin bedenin sahibi olduğu gizli varsayımını kabul etmiş oluyor.

Fakat dil insanın fabrika ayarlarını onarılmaz bir şekilde bozmuştur. Dil öğrendikten sonra “insan” hem kendine hem de doğaya yabancılaşmıştır. Eski fabrika ayarlarının geçerliği kalmamıştır. Yeni gerçek budur. İnsan yeniden tanımlanmalıdır.

Bir de Sinan beyin hiç bahsetmediği mikrobiyom var. Mikrobiyomdaki değişiklikler bütün fabrika ayarlarını bozabiliyor. Mesela, antibiyotikler kötü mikroplar yanında iyi mikropları da öldürdüğü için mikrobiyomda dengeler değişiyor ve fabrika ayarları bozuluyor. Zaten ilk fabrika ayarlarının annemizden aldığımız mikroplar olduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıca, Sinan bey insanın dünyanın ve doğanın efendisi olduğu gibi bir söz söylüyor. Bilmem şaka olarak mı söylemiş. Kendisinin de dediği gibi, insan güçsüz, zavallı hatta çaresiz bir yaratıktır. Dünyayı kontrol etmemektedir. Dünyayı kontrol eden, doğayı ve havayı kirletenler tüzel varlıklardır. İnsan henüz tüzel varlıkların bir kölesi olduğunu anlayamamıştır çünkü, tüzel varlıkların bir yaşam türü olduğunu ve canlı varlıklar olduğunu anlayamamıştır.

Sinan beyin de belirttiği gibi, insanın tanımı, yani fabrika ayarları veya doğal hali, derin bir konudur ve 5 başlık ile çözümlenemez, bence.

Konular – 1

Yazılarım hakkında genel bir özet yazmak istedim.

Konulara bakalım: Kozmoloji, din, ezan, Newton kültü, eğitim, tüzel varlıklar, mikrobiyom, ölüm, toplumsal konular, bireyin şahsi sınırları, kadınlar ve Cavendish deneyi.

Kozmoloji

Kozmoloji konusu var. Ben kozmoloji araştırması yapmıyorum. Kozmolojinin bir aldatmaca olduğunu söylüyorum. Yaratılış masallarını eskiden din doktorları yazarmış, şimdilerde felsefe doktorları yazıyor. İnsanlar ya aldatılmaktan memnunlar veya işi ciddiye almıyorlar. Hiç kimse kozmologların uydurduğu martavalları sorgulamıyor. Sorgulamaya vakitleri yok. Herkes geçim derdinde. Veya kozmolojinin bir bilim olduğu propagandasına inanıyorlar.

Din

Din konusu var. Din de bir aldatmaca. Çok hassas bir konu. Dini eğitim veren okullarda 2018-19 yılında yaklaşık 1 milyon 300 bin çocuk okuyormuş. Bunların dünya görüşü 7. yüzyıl Arap Bedevi kültürü ve değerleri ile oluşuyor ondan sonra modern Türkiye Cumhuriyetinde yaşamak zorunda kalıyorlar ve uyumsuz insanlar oluyor. Cumhuriyeti devirmek için gizli veya açık komplolara katılıyorlar veya destek veriyorlar. Bu konuda yazmanın sebebi ne olabilir? Bu neo-bedevilerin, Arap bozuntularının örgütlenmiş bir ordusu var. Devlet desteği de bunların yanında. Bu örgütlenmiş yobazların dinle ilgisi yok. Bunlar politik güç peşinde. Rejim değişikliği peşinde. Osmanlı’dan beri ülkeyi bölmek isteyen emperyalist güçler hep bunları kullanarak ülkede operasyon yapmışlar. Benim bunlarla uğraşmaya enerjim yok. Ben temel bir soru soruyorum, din konusunda: vahiy olmuş mu olmamış mı? Vahiy nasıl kitaplaşmış? Tarihe baktığımızda Kuran’ın da aynı İncil gibi sonradan yazıldığını görüyoruz. Vahiy olayını destekleyen Kuran’ın kendi sözünden başka hiç bir delil yok. Vahiy ben tanrının sözüyüm diyor. Buna sorgulamadan inanan milyonlarca insan var. Türkiye’yi geri bırakan tek etken dindir. Bu kesin bilgi. Ama din Türkiye’nin en büyük sektörlerinden biridir. Topluma entegre olmuş büyük bir sektör. Dine böyle bakmak gerekir.

Ezan

Bir de sanki din gibi görünen ezan konusu var. Ezanın din ile bir ilgisi yok. Toplumsal ve siyasi bir propaganda. Ezan yukarda bahsedilen bedevi mağara adamlarının Türk mahallelerini Araplaştırma aracıdır. Camiye giden 10 kişi; ezan okunuyor 10 bin kişi için. Bu siyasi değil de nedir? Peki ezan konusunda yazmanın hedefi nedir? İnsanlar ezanın ne olduğunu anlayıp ezana karşı mı çıkacaklar? Olacak şey değil. Halkın çoğunluğu ezanı duymuyor bile. Kadınlar ezanı, günlerini belirli vakitlere ayıran faydalı bir alarmlı saat olarak görüyorlar. Kadınlar için ezan okunmuş veya çan çalmış hiç farketmez. 40 bin kişilik ilçede camide sürekli olarak 5 vakit namaz kılan insanların sayısı iki elin parmaklarını geçmezken günde 5 defa bütün ilçe Arapça hoparlörlere bağıran bir Arap bozması tarafından Arap sömürgeciliğinin bu propagandasına maruz bırakılıyor. Ne kadar absürt bir şey. Üstelik ezanı Türklüğün bir sembolü yapmaya çalışan devlet büyüklerimiz var. Peki ne yapılmalı? İnsanlarla konuşmalı. Ama hiç namaz kılmayan camiye sadece caminin helasını kullanmak için giden birisi bile ezan konusu açılınca ezanı müdaafa eder. Mahalle baskısı o kadar güçlüdür ki, kimse ezanı sorgulayıp dini eleştiriyor gibi gözükmek istemez. Böyle garip bir durum var. Ben anlayamadım.

Newton kültü

Diğer bir aldatmaca da Newton kültü aldatmacasıdır. Dünyayı kim yönetiyor? Kimisi dünyayı belli iki üç ailenin yönettiğini söyler. Kimisi küresel tekellerin dünyayı yönettiğini söyler. Ama insanların aklını programlayan ve nasıl yaşayacaklarını belirleyenler okulcu alim doktorlardır. Eskiden bunlara skolastikler denirdi. Bunların iki türü vardır. Biri teoloji doktorları, veya din doktorları. Diğeri felsefe doktorları. Bunlar birbirlerine düşman gibi görünür çünkü ikisi de öğrenci pazarından kendilerine mürit toplamak için yarış halindedirler. Yaratılış masallarını bunlar yazar. Kozmoloji masallarını bunlar yazar. Uydurdukları bir sürü saçmalığı bilim diye bize yutturmaya kalkarlar. Bunlar egemen güçler tarafından desteklenir. Egemen güçler için çalışırlar. Kafanızı, aklınızı şekillendiren bunlardır. Okulcu doktorların yarattığı en büyük efsanelerden biri de Newton kültüdür. Newton kültü nedir? Bu kült Newton’un güç diye bir şey bulduğunu ve bu gücü kullanarak gezegenlerin yörüngelerini hesapladığını söyler. Burdan başlayarak Newton’u tanrılaştırır. Newton kültü bir İngiliz propagandasıdır. Newton kültü doğayı madde denen bölünemez parçalardan meydana geldiği doktrini üzerine kurmuştur. Bu doktrin dünya çapında bütün okullarda çocuklara tek doğru doğa modeli olarak öğretilir. İnsanlar Newton’un bu materyalist doktrinini gerçek doğa diye öğrenirler. Doğayı madde olarak algılamayı öğrenirler. Bu da aynı din gibi insanlara okült ve sahte bir doktrini tek gerçek doğru olarak dayatan bir öğretidir. Ne yapmalı? Nasıl ki İslamı savunan bir bedevi yobazları ordusu varsa Newton kültünü savunan bir okulcu doktorlar ordusu vardır. Bu doktorlar günümüzde kendilerine fizikçi derler ve Newton’un maddeci doktrinlerini savunurlar. Yani gerçeği öğrenmekte ve doğayı anlamamıza karşı çıkan bu felsefi yobazlar ordusudur. Ne yapmalı? Newton’un kitabını açıp okumalı ve Newton’un yaptığı hesaplarda aslında güç kavramını kullanmadığını göstermeli. Bunu yaptık. Gösterdik. Göstermeye de devam edeceğiz.

Eğitim

Kozmoloji, din, ezan ve Newton kültü konularına baktık. Daha bitmedi. Eğitim konusu var. Okullar yukarda bahsedilen okulcu doktorların üreme, yaşama ve çalışma alanlarıdır. Bütün okullar kapanmalıdır. Eğitim de din gibi kadim bir sektördür. Topluma entegre olmuştur. Beraber yaşamak zorundayız.

Tüzel varlıklar

Ana konulardan biri de tüzel varlıklardır. Tüzel varlıklar canlı varlıklardır. İnsanlık tarihi bireyin tüzel varlıkla mücadelesinin tarihidir. Birey hep kaybeder. Hep kaybetmeye mahkumdur.

Mikrobiyom

Bireyden behsetmişken, mikrobiyomdan de bahsetmeden olmaz. İnsan vücudunun bir ortakyaşam organizması olduğunu biliyoruz artık. O zaman bireyi yeniden tanımlamamız gerekiyor. Hür irade konusuna yeniden bakmamız gerekiyor.

Konuların ortak noktası var mı?

Peki bütün bu konuların ortak bir noktası var mı? Olmalı değil mi? Yoksa bu konular neden benim ilgimi çeksin ki?

Ölüm

Ölüm konusu var. Yaşamın bir parçası olarak görmek lazım. Bir dönüşüm olarak. Aslında ana konumuz dünyanın nasıl çalıştığını anlamaksa o zaman ölümü anlamaya çalışırak da bazı şeyler öğrenebiliriz.

Toplumsal konular

Toplumsal konular var. Neden bu kadar çirkinlik var? Neden bu kadar ilkellik var? Neden bu kadar gürültü kirliliği var? İnsanlar neden herşeyi olduğu gibi kabul ediyorlar? Neden sokakların sahibi sokak köpekleri de insanlar değil? Ülke çapında neden günde beş defa adamın biri hoparlörleri açıp Arapça bağırır? Hiç bir işlevi olmayan bu ritüel neden uygulanır?

Bireyin şahsi sınırları

Bireyin şahsi sınırları var. Bu sınırlara neden saygı duyulmaz? Bu sınırlar ülkeden ülkeye değişir. Ülkemizde nerdeyse şahsi sınırlara saygı yok gibidir. Bireyin hakları ve görevleri.

Kadınlar

Kadınlar konusu var. Kadınların bin yıl süren kölelikten kurtulma savaşları. Türk kadının türbanla imtihanı. Kadının türban dahil herşeyi modaya çevirmesi.

Cavendish deneyi

Bir de Cavendish deneyinin tekrarlanması projesi var.

Bütün bu projeler bir hayata sığmaz gibi görünüyor. Birini seçip ona odaklaşmak gerekiyor. Yazı tura mı atsam acaba??

Notlar:

— Yazdığım konularla ilgili daha önceki yazılarım:

Lüzumsuz şeyler bunlar

Dipsiz kuyuya atılan boş laflar

Ölüm hakkında – 1

Bir de ölüm konusu var.

Değişik toplumların ölüme nasıl baktıklarına bakabiliriz. Bazı toplumlar ölüme dinin bir parçası, yani doğa üstü bir olay olarak, bakıyorlar. Bazı toplumlar hayatın bir parçası yani doğal bir olay olarak bakıyorlar.

Ölümlü insanlar olarak, ölüm hakkında bazı gözlemler yapabiliyoruz. Ölümün ne olduğunu gözlemleyebiliyoruz.

Mesela, anne karnındaki bebek için doğmak demek ölmek demektir.

Biz bebek doğuyor diyoruz ama aslında bebek ölüyor.

Anne karnındaki amfibik yaratık, veya, hava solumayan, göbeğinden beslenen, annenin bir paraziti olarak yaşayan ve büyüyen bir yaratık; akciğerleri var ama hava solumuyor.

Akciğerler gelecekteki hayatı için ona lazım olacak organlar. “Öldükten sonra” ona lazım olacak.

(Öldükten sonra bize lazım olacak bir organımız var mı?)

Bu yaratık ana rahminin sıcak ortamında mutlu mesut yaşıyor. Ekmek elden su gölden. Çalışması gerekmiyor. Sadece büyüyor. Tam bir parazit.

Tabii ki bu yaratık o sıcak ortamı ve rahatlığı terketmek istemiyor. Ama ne aksi ki durmadan büyüyor ve bulunduğu yere sığmaz oluyor. Bu da onu tedirgin ediyor. Dışarda ne olduğunu bilmiyor. Dışarısı diye bir yer olduğunu bile bilmiyor. Ama ev olarak bildiği ortam artık onu dışarı atmak istiyor. Dışarı çıkmamak için direniyor. Ama mecburen çıkacak.

Elinde değil. Yapacak bir şey yok. Anne karnındaki parazit dışarı çıkıyor. Göbeği kesiliyor ve hava solumaya başlıyor. Böylece ana rahmindeki yaratık ölüyor ve yeni bir yaratık doğmuş oluyor. Hem ölümü hem doğumu görmüş oluyoruz.

Aynı tırtılın kelebeğe dönüşmesi gibi. Tırtıl ölüyor. Kelebek doğuyor.

Bu da bize ölümün yokoluş değil bir geçiş olduğunu; bir dönüşüm olduğunu söylüyor. Doğmak ve ölmek aynı şey. Bir şeyin doğması için bir şeyin ölmesi gerekiyor.

Ölüm demek bir yaratığın başka tür bir yaratığa dönüşmesi demek.

Ama tırtıl kelebeğe dönüşeceğini bilmiyor. Bilmek de istemiyor. Böyle bir soru soramıyor. O sadece yapması gerekeni yapıyor. Programlandığı şeyi uyguluyor. Seçim yapamaz.

Bebek de neye dönüşeceğini bilmiyor. Bebek kendinin farkında olmadan yaşıyor. O da aynı tırtıl gibi “Neden?” “Niçin?” diye sormuyor. Soramaz.

Bebek ana rahminden geçerken annenin mikrop kolonileri tarafından istila ediliyor. Bebek ana rahminde sterildi. Sonra mikroplarla tanışıyor ve bir mikrobiyomu oluyor. Mikroplara yem oluyor.

Biz de ölünce ölüyü toprağa gömüyoruz ve oradaki canlılara yem yapıyoruz.

Bebek doğdu ve kendinin farkında olmadan yıllarca yaşadı sonra de dil öğrendi.

Dil öğrenince onun için dünya değişti.

Dil öğrenince, dil bilmeyen yaratık ölüyor; yani konuşmayan yaratık ölüyor, konuşan yaratık doğuyor.

Dil öğrenince bebek (veya artık çocuk) kendine yabancılaşır yani kendini çevresinden ayrı görmeye başlar. Kendinin farkına vararak kendine yabancılaşır.

Dil öğrenince bu sefer her şeye isim koyar. Dünyayı isimler olarak algılar. Ölüme de isim koyduğu için “ölüm nedir?” diye sorular sormaya başlar.

Bu yazdıklarımızdan ölümün din ile bir ilgisi olmadığını anlıyoruz. Din neden ölüm kavramını sahiplenmiş ki? Sebebi basit. İnsanları ölüm ile korkutarak dine inandırmak için.

Ölüm bir doğumdur. Ölüm bir dönüşümdür. Başka da bir şey bilmiyoruz.

Notlar:

— Pınar Kaftancıoğlu, Meksiko City’de ölüm anlayışı hakkında yazmış:

Biz “Ölüler Günü”nü görmek için geldik. İlginç ki ne ilginç… Antik çağlardan beri ölümü uzak ve soğuk değil bilakis yakın ve yaşamın içinde tutmuşlar. Çiçekli, süslü, neş’eli iskeletler; iskeletler arası aşk, bol yemek sunulan iştahlı ölüler her yerdeler. Maskeler, taçlar, kılıklar ile mezarlıklarda parti var. Bence kesinlikle harika ve doğru bir bakış. Yaşam kadar gerçek kendisi… Bir yerden bir yere yolculuk. Sonunda buluşmak olsa da ayrılık her zaman zor. Kabullenmek ise şart.

Oğlum, kızım, torunum… Dünyadaki ayak izimi bıraktığımı görüyorum, ötesi vız geliyor açıkçası. Bütün iş biçilen ömrü sağlıkla tamamlamakta. İnşallah o nasip olur bizlere. 🙂 Yaşamak zaten çok güzel. Çok çok güzel ve olağanüstü güzel.

Rüyalar, özgür irade ve mikrobiyom

Ali Sebetçi yine ilginç bir konu ortaya atmış. Rüyalar ile bireylerin özgür iradesini ilişkilendirmiş. Ama rüyaların akıl tarafından üretildiğini söylemiş ben buna katılmıyorum:

ALİ SEBETÇİ: Kendi rüyalarımızda başka insanların konuştuğunu, kararlar aldığını görürüz. Tüm bu rüyaları “yaratanın” kendi aklımız olduğunu düşünelim…

BEN: Rüyaları yaratanın aklımız olduğu varsayımına katılmıyorum. En azından bu kadar basit değil.

Uyku demek aklın yani bilincin aradan çekilmesi demek. (Akıl ve bilinç kelimelerini eş anlamlı olarak kullanıyorum.) Uykuda olan bilinçtir. Uyku süresinde bilinç bedende olup bitenden haberdar değildir. Duyular da belli eşikler seviyesinde kapalıdır. Ondan bilinci uyandırmak için uyuyan birisini dürtüklememiz gerekir. Veya biz uyurken yatak odasında ısı düşerse uyanıkken hemen farkına varabileceğimiz soğuğun uykuda iken farkına varamayız.

Peki aklın aradan çekilmesi neden gerekiyor?

İnsan bedeni bir ortak yaşam organizmasıdır. Akıl da bu ortak yaşam organizmasının kendinin farkında olma halidir. Bilinç aktif olduğu müddetçe bedenin hareketlerinde pay sahibi olabiliyor. Bilinç uyku ile aradan çekilince meydan ortak yaşam organizmalarına kalıyor ve onlar da vücudu tamir etme ve yenileme işlemlerini yapabiliyorlar. Bu ortak yaşam organizmaları mikroplardır. Çoğunluğu bağırsaklarda yaşayan ve mikrobiyom diye adlandırılmış olan mikro organizmalardır.

Rüya diye gördüğümüz görüntüler aklın değil bu mikro organizmaların işidir. Akıl uykudadır. Bedende olup bitenin farkında değildir.

Zaten bizim rüya diye hatırladığımız görüntüler sadece uyanmadan önce gördüğümüz veya farkına vardığımız görüntülerdir. Biz uzun bir rüya gördüğümüzü zannedebiliriz ve gördüklerimizi bir mantık sırasına koyabiliriz ama bu görüntüler uyanmadan hemen önce farkına vardığımız görüntülerdir.

Peki bu görüntüler bilinci uyandırmak için mi yaratılıp bilince servis edilir? Yoksa uyku süresince devamlı üretilirler de biz uyanmadan hemen önce mi farkına varırız? Belki de bu görüntüleri bilincin farketmemesi gerekir. Bilmiyorum. Ama bilinç uyanınca görüntülerin kaybolduğu kesin. Bilinç de uyanık olduğu müddetçe rüya göremez çünkü rüya görüntülerini yaratan kendi değildir.

Rüyaların uyandırma görevi olduğunu biliyoruz. Mesela gece çişe kalkmak için bilinci dürtüp uyandırmak gerekir. O zaman bu organizmalar çocuklukta tuvalet eğitimi ile eğitilebiliyorlar ve hayat boyunca bizi tuvalet ihtiyacı olunca uyandırabiliyorlar. Uykuda iken bilinç bedenden gelen duyulara kapalı olduğu için özel olarak uyarılması gerekir.

Bu mikro organizmalar acıktıklarında da bilinci uyandırıp onları doyurmasını isterler.

Mikropların açısından baktığımızda, akıl veya bilinç onlara nasıl görünüyor acaba? Ben bu mikroorganizmaların bedeni bütünü ile tanıdıklarını düşünmüyorum. Onlar sadece kendi çevrelerinin farkındalar. Birçok şeyi genetik olarak bildiklerini düşünüyorum çünkü yaşam süreleri kısıtlı. Bu rüya dediğimiz görüntüleri nasıl ürettiklerini de bilmiyorum.

Ama bilinci uyandıran veya uyandırmaya çalışan bu organizmalar olduğuna göre, rüyaları gösterenlerin de onlar olması doğal gibi geliyor bana. Yoksa uyuyan bilincin kendi kendini uyandırmaya çalışması gibi absürd bir şeye inanmamız gerekirdi.

ALİ SEBETÇİ: Bu düşünceye göre rüyalarımızdaki insanların bizden bağımsız kararlar alma imkanını sağlayan kendi aklımızdır.

BEN: Akıl olamaz çünkü akıl uykuda. Rüya diye algıladığımız görüntüleri yaratanlar bizim ortak yaşam organizmalarımızdır.

ALİ SEBETÇİ: Şimdi rüyayı göreni metaforik olarak Tanrı’ya, rüya içindekileri de insanlara benzetelim. İnsanların özgür iradeleri işte böyle bir şey olsa gerek.

BEN: Tam anlayamadım ama insanın özgür iradesi olup olmadığı tartışılabilir çünkü bireyin bütün kararları bu mikroorganizmaların yönlendirmesi altında veriliyor.

Varlığın özünü bilebilir miyiz?

Ali Sebetçi’nin bir paylaşımına yazdığım yorumlardan esinlenerek bu yazıyı yazdım.

Not: Önceden belirtmek isterim ki bu yazının tek amacı aşağıdaki soruyu anlamaya çalışmaktır. Yoksa herkesin kendi fikirlerine saygılıyım ve kimsenin de inançlarını sorgulamak veya fikirlerini değiştirmek gibi bir amacım yoktur. Yazıda “fizikçiler” kelimesinin kapsamına giren fizikçiler genellikle Amerika’nın marka üniversitelerinde yerleşip kendilerini dahi olarak tanımlayan ve yaratılış mitleri ve masalları tasarlayıp bunları yazdıkları kitaplar ile pazarlayan günümüzün bilim adamı görünümlü sahtekarlarıdır.

***

Konu şu: Analiz yöntemini kullanarak varoluş hakkında “nihai ve evrensel bir açıklamaya” ulaşabilir miyiz? Ali Bey ulaşabiliriz diyor. Ben ulaşamayız diyorum.

1. Analiz ile nihai açıklamaya ulaşılamaz

Ali Bey’in paylaşımı şöyle:

Özel bir konuda uzmanlaşırken bütünlük duygusu gitgide kayboluyorsa orada bir sorun var demektir. Uzmanlaşma artık neredeyse tamamen analitik derinleşme olarak anlaşılıyor. Halbuki analiz yoluyla nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşılacağı, sırf bir zan ve naif bir ümitten ibaret.

Benim yorumlarım da böyle başlıyor:

Aslında siz sadece akademyadaki aşırı uzmanlaşma trendinden bahsediyordunuz herhalde. Ben sizi yanlış anlamış olabilirim. “Nihai ve evrensel” kelimelerini onların gerçek anlamlarında kullanıyorsunuz diye düşünmüştüm. Ama siz sadece belli bir akademik disiplin içinde, mesela fizik disiplini içinde, nihai ve evrensel olarak kabul edilebilecek açıklamalardan bahsediyordunuz, herhalde. Mesela fizikçilerin “Theory of Everything” diye adlandırdıkları şey gibi.

Halbuki analiz yoluyla nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşılacağı, sırf bir zan ve naif bir ümitten ibaret.

Ben bu sözünüzü daha da genelleştiriyorum ve diyorum ki, “Sadece analiz yolu ile değil ama herhangi bir yolla nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmayı hayal etmek, sırf bir zan ve naif bir ümitten ibarettir.

2. Nihai açıklamaya ulaşmanın yolu var mı?

Size sorum şu: “Nihai ve evrensel bir açıklamaya” ulaşmanın bir yolu var mı? Varsa nedir?

3. Nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşan bir yol vardır

Nihai ve evrensel bir açıklamaya analiz yoluyla ulaşmak mümkün değildir, tıpkı belirsiz bir serinin toplamının analitik yöntemle bitirilemeyişi gibi. Fakat bu nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmanın hiçbir yolunun olmadığı anlamına gelmez,

Belirsiz sayı dizisi ile nihai ve evrensel açıklama arasındaki ilişkiyi göremedim. Biri, sayılardan meydana gelmiş bir dizi; gözümüzün önünde duran ve kendi yarattığımız bir şey, bir sayılar kümesi; diğeri ne olduğunu bile tanımlayamadığımız ama adına “varlık” dediğimiz bir tanımlanamaz. Burada olay nihai açıklamaya ulaşmak için kullanılan yöntem değil. Buna analiz deyin başka bir şey deyin farketmez. Soru şu: Varlığın en temel formülünü, yani varoluş nedenini, anlayabilir miyiz? Böyle bir sorunun cevabını bulabilmek için en azından varlığın ne olduğunu anlıyor olmamız gerekir. Ama hangi boyutta bakarsak bakalım varlık hakkında görebildiğimiz tek şey sonsuzluk oluyor. Geriye doğru baktığımızda sadece zamanın sonsuzluğunun farkına varıyoruz. Hiç bir başlangıç göremiyoruz. Amerikalı şarlatan fizikçilerin devletin resmi bir kozmolojisi olsun diye uydurdukları yaratılış efsanelerine inanmak içimden gelmiyor doğrusu. Tarih boyunca uydurulmuş en salakça ve en açıkça şarlatanlık olan yaratılış mitolojisi Big Bang olmalı. İleriye baktığımızda ise sonsuzluk bile göremiyoruz, sonunu falan görmek ne haddimize. Fakat, yine Amerikalı şarlatanların uydurduğu “evrenin sonu” masalları ile karşılaşıyoruz. Bir de bu masalları, “Made in Amerika! En bilimsel yöntemlerle uydurulmuş ve kullanımınıza sunulmuştur” diye paketliyor bu sahtekarlar. Kendilerini de dahi olarak tanımlayıp yazdıkları kitaplar ile şöhret oluyorlar. Uzaya baktığımız da ise, gözlemleyebildiğimiz küçücük bölgenin dışında, bize hiç ışık gelmeyen ve gelmeyecek olan bir bölge var. Bu ne demek? Bu bölge hakkında hiç bir fikrimiz yok. Bu bölgede ne var, ne olup bitiyor, hiç bilmiyoruz ve bilemeyeceğiz. Varoluşa hangi boyutta bakarsak bakalım, sadece aklımızın almadığı bir sonsuzluk görüyoruz. Fakat insanların sonsuzluktan ve bilinmezlikten korkusu o kadar büyük ki, bütün bu gözlemlere rağmen, fizikçilerin uydurduğu varoluş masallarını olduğu gibi kabul ediyorlar ve “nihai ve evrensel çözümler” bulduklarına inanıyorlar.

tıpkı belirsiz bir serinin toplamının analitik yöntemle bitirilemeyişi gibi. Fakat bu nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmanın hiçbir yolunun olmadığı anlamına gelmez..

Bu cevap benim soruma cevap vermek yerine konuyu dağıtmaya, topu taca atmaya yönelik bir cevap olmuş. Soru nedir? “Nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmanın bir yolu var mı? Varsa nedir?” Siz var veya yoktur diye bir cevap vermek yerine “belirsiz seriler” konusunu açıyorsunuz. Sonra bu benzetmeye dayanarak konuyu daha da belirsiz yapıyorsunuz ve “nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmanın hiçbir yolunun olmadığı anlamına gelmez” diyorsunuz. O zaman, bir yolun var olduğunu söylemiş oluyorsunuz. Peki nedir o yol?

“Anlamak istediğiniz şeyin büyük bir kısmını bilmediğinizi ve bilemeyeceğinize biliyorsanız, nasıl olur da “nihai ve evrensel” bir açıklama bulmayı ümit edebilirsiniz?” sorumu tamamen görmezden geliyorsunuz ve cevap vermiyorsunuz.

4. Nihai açıklama olmayabilir

Nihai ve evrensel bir açıklamanın olamayacağı ihtimalini de düşünmemiz lazım değil mi? İnsanın sınırlı duyuları ile nihai bir açıklamaya ulaşması belki de imkansızdır.

5. Varlık var olduğuna göre…

Varlık var olduğuna göre bunun nihai ve evrensel bir açıklaması olmalı.

Her kelime bir sınırlamadır. Siz, insana sadece bir sonsuzluk olarak gözüken bir fikre “varlık” diyerek zaten onu gizlice sınırlamış oluyorsunuz. Böylece “Varlık var; öyleyse varlığın neden var olduğunu bilebiliriz” mantığı size mantıklı geliyor. Halbuki değil. Varlık bizim için sonsuzluktur ve bilinemez. Ancak akademik fizikçiler sonsuzluğu doğrayıp doğrayıp onlara yeni adlar takarlar ve bu sonsuzluk dilimlerini yeni fizik buluşları diye halka satarlar.

Bağırsaklarımızda yaşayan mikroplar var. Bu mikropların bazılarının ömürleri bir hafta kadar bir şey. Bu mikroplardan biri evrenin sırlarını anlamak istese sizce Samanyolu’ndan haberi olabilir miydi? Galaksilerden haberi olabilir miydi? Bence hiç bir zaman bizim bildiğimiz bu şeyleri bilemezdi. Hatta bir insanın bağırsaklarında yaşadığını bile bilemezdi. Onun bütün evreni bağırsaklar olurdu. Bizim bu bağırsak mikrobundan farkımız ne? Evrenin tümü hakkında bilgisizliğimiz aynı, o konuda hiç bir fark yok. Ama biz bilmediğimiz ve hiç bir zaman bilemeyeceğimiz bir sonsuzluğun içinde olduğumuzu biliyoruz. Ama bu konuları sahiplenmiş olan profesyonel sınıflar evreni bilemeyeceklerini  hiç bir zaman kabul etmemişlerdir. İşleri egemen güçler için kozmoloji mitleri üretmek olan profesyonel doktorlar, her devirde, sonsuzluğun bir parçasını sınırlayıp onu “bütün evren” diye tanımlamışlardır. Bence siz de sonsuzluğun bir kısmını evren olarak kabul edip onun “nihai ve evrensel açıklamalarını” bulmayı ümit ediyorsunuz.

İnsan aklının bu açıklamaya ulaşıp ulaşamayacağı başka bir soru. Ben ulaşabileceğini düşünüyorum, daha doğrusu ona bu bilginin verilebileceğini. Fakat bu bilgiyi alabilmek ile onu kuşatmak aynı şeyler değil.

“Varlık neden var?” sorusunun cevabını arıyoruz galiba. Sizce bu sorunun cevabı bulunabilir. Ve insan aklı bu sorunun cevabını bulmaya yeter. Hem bulabilir hem de bulduğunu bilebilir, size göre. Ama bir açık kapı daha bırakıyorsunuz ve insan bu nihai cevabı bulamazsa, Varlık ona bu cevabı verebilir, diyorsunuz. “Ey insan! Sen çok merak ettin, ‘neden bir şey var da hiç bir şey yok?’ diye bana soruyorsun, hadi ben de sana söyleyeyim” diyebilir ve insana bu nihai varoluş nedenini söyleyebilir. Bu nasıl olur? Vahiy yoluyla olur. Başka bir yol bilmiyoruz. Ama Muhammed son peygamber olduğuna göre vahiy yolu da insanlara kapalı olmalı.

6. Mutlak bilinemez

Daha önce sizinle bu konuya girmiştik, yani mutlak’ın bilinip bilinemeyeceği konusuna.

7. Dünyayı dil yolu ile algılarız

Her şeyden önce, insanın dünyayı dil yolu ile algıladığını herhalde kabul edersiniz. Ama siz insana nihai ve evrensel bir açıklamanın vahiy yolu ile de gelebileceğini kabul ediyorsunuz. “Ona bu bilginin verilebileceğini düşünüyorum” lafınızdan ben bunu anlıyorum.

8. İnsanın varlıklar içinde özel bir statüsü yoktur

Varlığın bütünü içinde, insan özel bir statüye sahip değildir. Aksini iddia etmek insan merkezli düşünmek olur. İnsan merkezli düşünce ile bilimsel sonuçlar alamayız.

9. Evrenin ışık gelmeyen bölümü

Sadece dil yolu ile dünyayı anlayabildiğimiz için, anlayışımız tanımlamalarımızla kısıtlı olacak.

Ayrıca, bildiğiniz gibi, gözlemlenen evrenin dışında, bizim hiç bir zaman bilemeyeceğimiz bir sonsuzluk var. Çünkü oradan bize ışık gelmiyor ve gelmeyecek.

10. Bilmediğinizi bildiğiniz bir şeyi bildiğinizi nasıl söylersiniz?

Anlamak istediğiniz şeyin büyük bir kısmını bilmediğinizi ve bilemeyeceğinize biliyorsanız, nasıl olur da “nihai ve evrensel” bir açıklama bulmayı ümit edebilirsiniz?

11. Akıl, ruh ve öz dilden bağımsızdır

İnsanın aklı, ruhu, özü dille kayıtlı olamaz.

Akıl, ruh ve öz’ün anlamları asırlardır hiç bitmeyen tartışmaların konusu olduğu için zaten dil ile ifade edilemeyecekleri doğru olabilir.

Duygularımız, hislerimiz kelimelerden bağımsız örneğin.

Bu ilginç bir konu. Duygular akıldan bağımsız olabildiği oranda kelimelerden bağımsız olabilir. Kelimeler, yani dil, bilinç dediğimiz şeyin etki alanına giriyor. Dil aklın bir ürünüdür ve aracıdır. Onun için aklı, ruh ve öz ile aynı tutmak bence yanlış. Akıl her zaman kendini dil ile ifade eder. Akıl dil demektir. Ruh ve öz ise bağırsaklarımızda yaşayan ve akıl ile ortak yaşam ilişkisi olan varlıklar ile ilgilidir. Bunu kedilere baktığımızda çok güzel anlayabiliriz. Kedilerin dili olmadığı için, onlar mideyi tatmin edince, yani bağırsaklardaki ortakyaşam organizmalarını besleyerek mutlu edince kendileri de uykuya dalarlar ve mutlu olurlar. İnsanlar için böyle bir seçenek yoktur çünkü dünyayı dil yani akıl yolu ile algılamak durumundayız. Akıl sadece uyku sırasında aradan çekilir. Yoksa dil, devamlı kayan ışıklı yazılar gibi aklın önünden sürekli kayıp geçer ve onu devamlı uyarır.

Aşık olmak için aşk kelimesini bilmeye gerek yok ki 🙂

Bu dediğiniz bence doğru değil. Aşk sonradan öğrenilen bir şeydir. Bize öğretilir. Aşk sevgi duygusunun öğrenilmiş ideal halidir. Yani asıl olan sevgidir. Sevgi nedir? Sevmek için sevgi kelimesini bilmeye gerek yok mu? Belki de yoktur. Mesela köpeklerin bazı hareketlerini biz sahibine sevgi gösterisi olarak algılarız. Fakat köpek sevgi kelimesini bilmez. Peki bu sizin teziniz doğruluyor mu? Hayır. Sevgi bazı hareketlerimize ve davranış biçimlerimize verdiğimiz bir ad olmuş oluyor. Bu davranışlara bir ad vermeden de o davranışları sergileyebilirsiniz.

Bilmek ille de dinlemek ya da okumakla olmaz. Öyle hakikatler var ki dile, söze gelmez ama insan bilir.

Ama buna da bir örnek veremiyorsunuz.

12. Dil ile ifade edilemeyen hakikatler…

Bildiğimiz fakat dile, söze gelmeyen hakikatlere birkaç örnek verebilir misiniz?

13. Aşk ile konumuzun bir ilgisi yok

Siz de mutlaka çelişkiyi görüyorsunuzdur. Aşık olduğunuzun farkına vardığınızda artık aşkı tanımlayamazsınız. Mutluluk da böyledir. “Ne kadar mutluyum” dediğinizde mutluluğunuz uçar gider.

14. Dil ile anlatılamayan şeyler

Mutlaka dil ile anlatılamayan şeyler vardır. Ama bunları bilemeyiz. Burada bahsettiğimiz konu bu değil.

15. Vahiy yolu ile bilgi almak artık mümkün değil

Siz varlığın temel bir formülü olduğunu ve bunun bir fizik denklemi gibi bir şey olduğunu ve varoluşun insanı yeteri kadar ciddiye alıp bu gizli denklemi insanın kulağına fısıldayacağını düşünüyorsunuz belki de. Veya buna benzer bir vahiy olayı düşünüyorsunuz diye anlıyorum.

16. Sınırları bilinmeyen hakikat olur mu?

Sınırlarını bilmediğiniz bir hakikatin farkında olabilirsiniz.

Sizin verdiğiniz örneğe benzer bir örnek vereyim. Pi sayısının bütününü bilmemize imkan yok. Yani Pi sayısının sınırlarını bilmiyoruz ve bilemeyiz. Pi sayısının “hakikatini” –yani aynı sayı dizisinin neden hiç tekrarlamadığını– bilemeyiz. Ama Pi sayısı diye bir şey olduğunu biliyoruz. Yani, eğer “hakikat” kelimesini kullanıyorsanız o zaman sınırlarını biliyorsunuz demektir. Çünkü sınırlarını bilmediğiniz için Pi sayısının hakikatını hiç bir zaman bilemeyeceksiniz. Ama her zaman sınırları belli olmayan bir şeye bir sınır tanımlayabilirsiniz. Pi sayısını “3.1416” diye tanımlarsınız ve bu da bütün pratik uygulamalar için yeterlidir. Fizikçiler dahil olmak üzere bütün profesyonel sınıfların en eski numarası bu tanımladıkları sınırın “nihai ve evrensel sınır” olduğunu iddia etmektir. “Hakikat” sınırı belli olan demek, sınırını bildiğimiz şey demek. “Sınırlarını bilmediğimiz bir hakikat” cümlesini kurarak hakikat kelimesini maalesef uygunsuz ve anlamına aykırı bir şekilde kullanmış oluyorsunuz.

Varlığın fiziksel ya da matematiksel değil de metafiziksel bir “formülü” olduğunu düşünüyorum ki o formül, varlığın nihai açıklamasının herşeye gücü yeten tek bir Tanrı fikrinden başka birşey. [DAHA SONRA DÜZELTTİĞİNİZ TWİT AŞAĞIDA]

“Metafiziksel formül” nasıl bir şey olabilir? Bir fizikçi olarak bu dünyanın “fiziksel” olduğuna inandığınızı düşünüyorum. Newtonun mutlak maddeci doktrinlerinin gözlemlenen doğayı tam ve doğru olarak açıkladığına inanıyorsunuz. Bu materyalist ve “fiziksel” dünyanın dışında da “fizik ötesi” bir dünya olduğuna inanıyorsunuz. Gözlemlediğimiz doğa veya Varlık asıl bu doğa ötesi dünyada varlığını devam ettiriyor ve insanlar ile de özel bir ilişkisi var ve eğer isterse bir gün insanlara da bu dünyanın “nihai ve evrensel” sırlarını açıklayabilir, diyorsunuz. Sizin dediğiniz gibi, analiz yöntemi ile dünyanın sırlarını bulmaya çalışmak “sırf bir zan ve naif bir ümitten ibaret” olabilir ama, doğa üstü bir varlığın doğa içinde diğer yaratıklardan hiç bir farkı olmayan bir yaratık olan insana tenezzül edip varlığın özel sırlarını açıklamasını beklemek de bence “sırf bir zan ve naif bir ümitten ibaret” olmalı.

17. Bilmek tanımlamak mıdır?

Siz bilmeyi o şeyi tanımlamak gibi anlıyorsunuz sanırım, oysa bilme o şeyin farkında olma olarak da anlaşılabilir. Bence yine aynı yere geliyoruz: tanımlama bir çerçeve çizme demek, halbuki farkında olma ille de sınırlarını tespit etmeyi gerektirmez.

Bu konuyu Pi sayısını örnek göstererek açıklamaya çalışmıştım. Pi sayısı diye bir sayının olduğunun farkındayız. Ama sınırlarını bilmiyoruz. Farkında olmak ile “nihai ve evrensel bir açıklamaya” sahip olmanın ne ilgisi var? Öyleyse siz, nihai ve evrensel bir açıklamanın –o açıklamanın ne olduğunu bilmediğiniz halde– farkında olabileceğinizi düşünüyorsunuz.

18. Aşk

Artık aşkı tanımlayamıyorsam işte bu söze gelmeyen bir hakikat olmuyor mu? Aşık olduğumun farkındayım ama onu tanımlayamıyorum.

Aşk konusunun bu konu ile bir ilgisi olduğunu düşünmüyorum.

19. Söze gelmeyen hakikat söze getirilebilir mi?

Dile söze gelmeyen hakikatlere örnek verirsem dile söze gelmiş olmaz mı? Ama yine de ne demek istediğimi biraz daha açıklamaya çalışayım: sözsüz bir beste de bizimle “konuşur” örneğin ama hiçbir sözlü tarif o bestenin uyandırdığı hissin yerini tutamaz.

Asıl soruya cevap veremediğiniz veya vermek istemediğiniz, için bazı benzer olduğunu düşündüğünüz örnekler veriyorsunuz. Ama soruyu hatırlayalım: “’nihai ve evrensel bir açıklamaya’ ulaşmanın bir yolu var mı? Varsa nedir?” Bu sorunun cevabını vermek yerine aşk kavramından bahsettiniz, matematikteki seri kavramından bahsettiniz, şarkılardan bestelerden bahsettiniz… ama bu sorunun cevabını vermediniz. Siz dediniz ki, analiz yolu ile “nihai ve evrensel bir açıklamaya“ ulaşılamaz. Bu sözünüzden analiz dışında başka bir yöntemle insan aklı nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşabilir sonucu çıkıyor. Ben de size bunu sordum. Nedir bu yöntem? Böyle bir yöntem varsa ben de o yöntemi kullanarak varlığın sırlarını çözmek isterim. Ama böyle bir yöntemin ismini koyamadınız. Onun yerine insanın vahiy yolu ile varlığın en temel formülüne ulaşabileceğini söylediniz. Böyle diyerek topu doğaüstü bölgelere yani taca atmış oldunuz. Bizim yapacağımız bir şey kalmadı. Mutlak varlığın içimizden birine sırlarını ifşa etmesini bekleyeceğiz. İşte tam da bu sebepten bilimsel araştırmanın mutlak kavramlarla ilgilenmediğini ve sadece ölçülerek bilinebilen şeylerle uğraştığını söylüyorum. Bizim doğaüstü olarak sınıflandırdığımız şeylerin mutlaka doğal bir açıklaması vardır. Şimdi yoksa ilerde meydana çıkar.

20. Nihai açıklama Tanrıdır

Düzeltme: Sınırlarını bilmediğiniz bir hakikatin farkında olabilirsiniz. Varlığın fiziksel ya da matematiksel değil de metafiziksel bir “formülü” olduğunu düşünüyorum ki o formül, varlığın nihai açıklamasının herşeye gücü yeten tek bir Tanrı olduğu fikrinden başka birşey değil.

O zaman boşuna tartışıyormuşuz! Siz burada “formül” kelimesini anlamı dışında kullanmış oluyorsunuz. Nihai açıklama “Tanrı” ise o zaman zaten doğa bilimcilerinin dükkanı kapatıp gitmeleri gerekir. Gözlemlenen her şey Tanrının eseridir, diyorsunuz. Bunu kabul edebilirsiniz. Ama bunun hiç bir doğa olayını açıklamadığını mutlaka siz de anlıyorsunuz. “Tanrı nihai açıklamadır” bir açıklama değildir, sadece bir tanımlamadır, çünkü hiç bir şeyi açıklamamaktadır.

Notlar:

Ali Sebetçi’nin web sitesi

Ali Sebetçi’nin bahsedilen paylaşımı

Uzaylılar

Uzaylılar binlerce senedir gidip geliyorlarmış dünyamıza. Paul Hellyar adlı kanadalı eski bir bürokrat öyle demiş:

Burasını bizim gezegenimiz olduğunu ve burayı yönetmenin bizim işimiz olduğunu kabul ettiler. Ama gezegenimize iyi bakmadığımız konusunda endişeliler. Gezegenimizi mahvediyoruz. Yapmamamız gereken her şeyi yapıyoruz, onlar da bundan hoşlanmıyor. Bunu çok net belirttiler, bize uyarıda bulundular.

Eğer uzaylılar gerçekten böyle konuşmuşlarsa onlar da bizden akıllı değillermiş demek ki. Baksanıza bu gezegenin insanlara ait olduğunu sanıyorlarmış. İnsanlar bu gezegenin sahibi imiş ve gezegenlerine iyi bakmıyorlarmış. İnsanlar yapmamaları gereken her şeyi yapıyorlarmış.

“Uzaylılar” yazısını okumaya devam et