Ezan konusunda bilimsel bir araştırma

Ezan konusunda bilimsel ve tarihsel bir araştırma yapmak istiyorum ama karşıma çıkacak bu tipleri görünce keyfim kaçıyor.

Ezan bu çirkinliğin sesli halidir.

Cumhuriyet’i yıkıp şeriat düzenini getirmek istediklerini açıkça belirten bu mağara adamları ile tepişecek enerjiyi kendimde bulamıyorum. Bunlar söze sözle cevap verme alışkanlığında olan insanlar değil. Onlar barış dini İslam geleneğinden geldikleri için söze kılıçla cevap vermeyi bilirler. Söyleyecek sözleri olmadığı için size cihat açarlar. Saldırırlar. Küfür ederler ve sonunda da ihbar ederler.

Ezan hakkında bir araştırma yapılacaksa bir kurum aracılığı ile yapılmalıdır. Bir dernek kurulmalıdır. Bu bile zor gibi geliyor bana. “Gavûr” denen İzmir’de yaşadığım halde, burada bile, ezanın dinin bir parçası olduğuna inanan insanlar çoğunlukta. Bu sebepten hiç camiye gitmeyen insanlar bile ezanın okunmasına karşı çıkmazlar çünkü ezana dinin bir parçası olarak saygı duyulması gerektiğini zannederler.

Ezanı sorgulayan bir insan mağara adamları tarafından “din düşmanı” olarak damgalanacaktır. Mahalle baskısı uygulanacaktır. Bu sebepten insanlar bu gibi konulardan uzak durmayı tercih eder.

Halbuki bizim bakış açımız din düşmanlığı veya İslam düşmanlığı değil. Biz herkesin istediği dine inanmasından yanayız. Yeterki dininizi kendi özel alanınızda uygulayın. Toplumsal alanlar dinden arındırılmalıdır. Laiklik ilkesi bunu gerektirmektedir.

Yani din özelleştirilmelidir. Herkes istediği dini özel hayatında istediği gibi uygulasın. Ama toplumsal alanlar dinden arındırılsın. Kimse din uğruna mahalleleri sahiplenmesin. Kimse Arap dinini bütün Türklere dayatmasın.

Arabın dini bütün Türklere dayatılmaktadır.

Bu mağara adamlarının savunduğu din değil; dinin toplumsal alanda kalması ve bu şekilde dini istedikleri gibi sömürmek, sonra da Cumhuriyeti yıkıp şeriat düzenini getirmek.

Dinciler toplumsal alanları ve mahalleleri ezan aracılığı ile işgal ediyorlar ve laikleri ve Cumhuriyetçileri kendi ülkelerinde yabancılar haline getiriyorlar.

Bir örnek verelim.Bir kafede yandaki masadakiler sigara içip sigara dumanı ile sizi taciz edebiliyorlarsa ve siz buna hiç bir şey diyemiyorsanız, o toplumsal alanın sahibi sigara içenler demektir.

Eğer bir mahallede ezan okunuyorsa ve camiye gitmeyen çoğunluk hoparlörlerle taciz ediliyorsa, o mahalle dincilere ait demektir. Bu bir din savaşı değil; bu bir toprak kavgasıdır. Sınır tanımlama kavgasıdır.

Bunu iyi anlayalım.

Biz ezancı değiliz. Ama mahallemizi ezancılara yani dincilere çok kolay bırakmışız. Tırsmışız. Onlar örgütlenmiş ve kurumsallaşmış. Bizler örgütlenememişiz.

Biz devrimciyiz. Cumhuriyet devrimlerini savunuyoruz. Onlar karşı devrimci. Cumhuriyeti devirip yerine şeriat düzenini getirmek istiyorlar.

Bu siyasi açı. Bir de toplumsal açı var: Bireylerin yaşadıkları ortam onlara nasıl bir yaşam kalitesi sunuyor?

Ezan okunan bir yerde yaşam kalitesi yerlerde sürünüyor demektir. Ezan, okunduğu her yerde yaşam kalitesini düşüren bir Arap propagandasıdır. Türkler kendi ülkelerinde bu Arap propagandasına nasıl tahammül edebiliyorlar? Çünkü herkes ezanın dinin bir parçası olduğuna inandırılmış.

Ezan dinin bir parçası değildir. Bunu böyle bilelim.

Ezan dinin bir parçası olsa bile, Anayasasında laiklik ilkesini temel almış bir ülkede toplumsal alanda dinî bir ritüel olarak ezan okunamaz.

Ezan dinî bir ritüel olarak okunuyor ama dinî bir ritüel değil; Arap sömürgeciliğinin temel propagandası.

Ezan toplumun bir parçası olmuştur.

Ezan ve sembolü olduğu din asırlardır bu toplumun belirleyici bir parçası olmuş. Üstelik egemen güçler ezan ve din sömürücülüğünün tadına varmışlar. İslam gibi batıl bir dine inanan halkın ne kadar kolay yönetilebileceğini anlamışlar ve İslam adına halkı istedikleri gibi güdüyorlar.

Biz ezanın gerçek yüzünü şimdi göstersek bile ezan denen Arap propagandasının Türk yurdundan silinip atılması en azından üç kuşak sürebilir. Gelecek kuşaklara iyilik olsun diye bu girişimi şimdiden başlatmalıyız.

***

Türkiye’de ezan neden okunuyor?

Türkiye’de ezan neden okunuyor? Mısır’da, Arabistan’da, Malezya’da neden ezan okunur diye sormuyoruz. Laik bir ülke olan Türkiye’de neden toplumsal alanda dinî bir ritüel halka dayatılıyor, bunu soruyoruz.

İlgili kimselere ve halka, “Sizce ezan neden okunur?” diye sorarak işe başlayabiliriz.

Bu soruyu kimseye sormadan da cevapları tahmin edebiliriz.

Ezanı okuyan cami görevlisine sorsak ne cevap verir?

“Ben insanları namaza çağırmak için ezan okuyorum” der.

Cami görevlisinin ezan okumaktaki amacı mahalleliyi namaza çağırmak olabilir. Devlet ona insanları namaza çağırsın diye maaş veriyor olabilir.

İmamın ezanı namaza çağrı olarak tanımlaması ve kendisinin de insanlara namaza çağırdığını söylemesi akla yakın gelse bile gözlemler bunu desteklemiyor.

Ezanın işlevi nedir? Ezan neden okunur? diye sorduğumuzda geleneksel ve resmi cevap gerçekten de ezanın mahalledeki müslümanları namaza çağırmak için okunan Arapça bir metin olduğunu söylecektir.

Ezan nedir? Ezanın bir tanımını yapmamız gerekir. Yaparız. Ama önce ezan okunduğunda insanlar namaza geliyor mu ona bakalım. Eğer ezan insanları namaza çağırıyorsa, ezan okunduktan sonra insanların camiye akın akın geldiklerini görmeliyiz. Böyle bir şey görmüyoruz.

Sabah ezanı okunurken camiye gidiyoruz. Etrafımıza bakıyoruz. Camide 3 kişi var. Onlar da ezan okunmadan camiye gelmiş uykusu kaçmış emekli vatandaşlar. Zaten namaz vaktini biliyorlar. Sabahın köründe kalkmışlar sıcak evlerinden çıkıp camiye gelmişler. Ezanı duymaları gerekmiyor. Zaten camideler. Ezan, namaz kılmak için camiye gelmiş insanlar için bile okunmuyor.

Acı gerçek:

Türkiye’de ezanı duyup da camiye gelen tek kişi bile yok.

Zaten ezan en az üç kilometre öteden duyulacak desibelde okunduğuna göre, 3 km ötedeki vatandaşın ezanı duyduktan sonra camiye doğru yola çıkması demek namazı kaçıracağının garantisidir.

Öyleyse, ezan insanları namaza çağırmak için okunmuyor. Ezanı duyup da namaza gelen insan yok.

İmam “namaz uykudan hayırlıdır” diye bas bas bağırıyor ama ekmek parası için günde 16 saat çalışan günümüzün insanı 5 dakikacık fazladan uykuyu namazdan hayırlı görüyor. İnsanlar her sabah bu seçimi yapmaya zorlanıyor. Devlet her gün insanları namaz ile uyku arasında tercih yapmaya zorluyor. Hep uyku kazanıyor. Devlet kaybediyor. Halk mecburen ezana saygısızlık yapmaya zorlanıyor; ezanla uyandırılan insanlar yastığı kafalarının üstüne çekip ezanın bitmesini bekliyorlar.

Namusu ile çalışan emekçi insanlara böyle bir işkence yapmak ve uykusunu bölmek hangi dinin bir parçası olabilir? Allah ezanı, para karşılığı namaz kıldıran imamlar insanları tatlı uykularından uyandırsın diye mi yarattı? Buna inanmak imkansız.

 * * *

Şöyle bir hesap yapalım. Benim bulunduğum ilçede 40 bin insan yaşıyor. Her sabah bu cami görevlisi devletten aldığı maaşın hakkını vermek için 40 bin kişiyi Arapça bağırarak uyandırıyor. Ama nasıl da çirkin bir şekilde bağırıyor! Kelimelerin sonunu uzattıkça uzatıyor. Sanki ezanı en arabesk şekilde okursa cami dolup taşacak. Tam aksi oluyor. Kimse ezanı duyup camiye gelmediği için imam hoparlörün sesini daha da açıyor.

Bütün ilçe sabahın sessizliğinde Arapça bağıran (anıran dememek için kendimi zor tutuyorum) bir Arap bozuntusu tarafından uyandırılıyor. Bu olayın absürtlüğünü insanlar nasıl olur da anlayamazlar!

Namaza gitmeyen 40 bin kişi Arapça namaza çağrılıyor. Her gün. Ve her gün hiç biri namaza gitmiyor. Ertesi gün yine namaza çağrılıyorlar. Yine gitmiyorlar. Hayatları boyunca en yüksek desibelde ve Arapça namaza çağrılıyorlar ve bir kerecik bile olsun namaza gitmiyorlar.

Absürtlüğün tanımını yapmak istesek namaza gitmeyen insanları ısrarla namaza çağırmak olarak tanımlardık.

Bu ne abes bir olaydır. Bu ne kadar gereksiz, lüzumsuz, yersiz ve boş bir ısrardır. Neden? Neden? Neden, namaza gitmeyen insanları ısrarla namaza çağırırsınız? Eyy devlet! Neden namaza gitmeyen insanları hayatları boyunca namaza gitmek için uyandırırsınız?

Para için ezan okuyan imamın her sabah uyandırdığı 40 bin kişiden 39 bin 997’si kendilerini uyandıran imama küfürler edip ve lanet okuyup tekrar uykuya dalmaya çalışıyorlar. O üç istisna kişi de zaten uykusu kaçmış işsiz güçsüz emekli kişiler, ezandan önce kalkıp camiye gelmişler; içerde bağdaş kurmuşlar namaz başlayana kadar ilaç ve hastalık muhabbeti yapıyorlar.

Kimi emekçiler gün ağarmadan kalkıp işe gitmek durumundadırlar. Onlar için de ezan bir çalar saatten başka bir şey değildir. Ezanla kalkarlar ama camiye gitmezler işlerine giderler.

Öyleyse yeniden soralım: Türkiye’de ezan neden okunuyor? Kimse ezanı duyup namaza gitmediğine göre ezan neden okunur?

Oturduğum ilçedeki verileri bütün Türkiye’ye genellersek, 82 milyon nüfusun 80 milyonu namaz kılmıyor ve ezanı duyup camiye gitmiyor. Yani devlet namaz kılmayan 80 milyon insanı ısrarla ve inatla günde beş defa namaza çağırıyor. 80 milyon insan çağrılıyor ama namaza gitmiyor. Bu insanlar hayatları boyunca namaza gitmemişler ve gitmeyecekler. Ama devletin inadı inat; 80 milyon Türkü Arabın ezanı ile taciz etmekten büyük keyif alıyor. Namaza gitmeyen 80 milyonun da inadı inat; onlar da ezanı duymuyorlar bile. Bu konuda bir çok video çektim. Uydurmuyorum. İnsanlar artık ezanı duymuyorlar bile. Peki ezan neden okunur?

Hiç kimse sabah ezanının duyup namaza gitmediğine göre ezan neden okunuyor?

Bu sorunun cevaplarını da tahmin edebiliriz.

1- “Ezan dinî bir yükümlülüktür ve kimse ezanı duyup da camiye gelmese bile ezan okunmalıdır” diyen militan dinci bir grup insan var. Bunlar ezanı, “Muhammed’in ezanı” diye kutsallaştırmışlardır ve ezanı dinin bir parçası olarak görürler. Tabii onlar “Ezan-ı Muhammedî” derler çünkü Arapçamsı bir şekilde ifade ettiklerinde Araptan daha Arapçı olduklarını gururla ifade etmiş olurlar. Yobaz olmanın en önemli şartı Araptan daha Arapçı olmaktır.

2- “Ezan siyasi bir semboldür” diyenler var. Bu görüşe göre, devletin dini İslamdır. Devletin şu anki yöneticileri de dincilerdir ve ezanı dinin ve ülkenin en önemli sembolü yapmışlardır. Bu sebepten onlar ezanı bayrağımız gibi bir sembol olarak tanımlama gayretindedirler ve kısmen de başarılı olmuşlardır. Hatta ülkenin sembolü onlar için önce ezan sonra bayraktır. Onlar önce ezana biyat ederler. “Allah ezanları susturmasın” diye dua ederler. Onlar Arab’ın dinine biat etmişlerdir. Saygıları ezanadır. Bayrak ikinci plandadır.

Öyleyse ezan, devletin kendi dinini vatandaşlara dayatmak için kullandığı bir semboldür. Bir araçtır. Nasıl ki cumhuriyetçiler bayrağa saygı duyarsa, dinciler de ezana saygı duyarlar.

Bundan çıkan sonuç, öyleyse, ezanın işlevi insanları namaza çağırmak değil, devletin dininin bayrağı olmaktır. Bu sebepten devlet ezanını okutmakta ısrarlı olacaktır.

3- “Ezan devletin dininin sembolü olduğu kadar tarikatların, cemaatlerin ve diğer dinî örgütlenmelerin bulundukları mahalleleri ‘kurtarılmış bölge’ olarak tanımlamak için kullandıkları bir araçtır” diyenler de var. Hoparlörü sonuna kadar açıp 5 kilometre kare alandaki insanları Arapça bağırarak yani Arap propagandası yaparak taciz eden Arap sömürgeciliğinin bir ajanı bu işi insanları namaza çağırmak için yapmaz. “Bu mahalle dincilerindir. Buralarda bizim sözümüz geçer. Beğenmeyen çeksin gitsin” demek için yapar.

Başka birkaç soruyu daha not edelim:

Ezanın sahibi kimdir?

Laik bir ülkede ezan okunabilir mi? Veya ezan okunan bir ülkenin laik olduğu söylenebilir mi?

Ezan kutsal bir şey mi?

Kutsalsa neresi kutsal? Kutsal nedir?

Ezan neden hoparlörlerden okunuyor? İmamın şerefeye çıkıp hoparlörsüz okuması gerekmez mi? Bu nasıl “Ezan-ı Muhammedî” oluyor? Peygamberin zamanında ezan hoparlörle okunmuyordu ki. Dine uygun olan hoparlörsüz okumaktır.

Sokaktaki insan ezan hakkında ne düşünüyor? Sormadım ama halkın büyük çoğunluğu batıla inandığı için ezanın da dinin bir parçası olduğuna inanmaktadır.

***

Ezan konusunda aktörler, paydaşlar veya ilgili kişiler ve kurumlar kimlerdir? Bunların bir listesini yapalım.

1- Ezanın sahibi devlettir. Devletin ezanın sahibi olduğunu nasıl anlıyoruz? Devletin memuru, devletin tesislerinde, devletin ezanını okuyor. Demek ki ezanın sahibi devlettir.

2- Ezanın İslam’ın bir parçası olduğunu inananlar. Bu gruba göre “müslüman bir ülkede” ezanın okunması dinî bir zorunluluktur. Ezan dinî bir görevdir ve günde beş defa okunmalıdır. Bunlara ezan polisi de diyebiliriz çünkü kendilerini ezanın koruyucuları olarak tanımlamışlardır. Ezanın uzun uzun ve en yüksek desibelde okunmasını isterler ve bunu istemeyenlere “dinsiz” damgası vurup onlara cihat açarlar. Bunlar kendilerini dinci, İslamcı ve şeriatçı olarak tanımlamışlardır. Araplar gibi giyinirler. Araptan daha Arapçıdırlar. Türkçeyi bile Arap gibi konuşmaya çalışırlar. Cumhuriyet devrimlerine karşıdırlar. Türklüklerini unutup Araplaşmışlardır. Çünkü bir insan Araplaşmadan müslüman olamaz.

3- Bir başka grup da ezanı duymayan ve duysa da aldırmayan ve “böyle gelmiş böyle gider” deyip ezanı kabullenmiş insanlardır. Bu sınıfın çoğunlukta olduğunu düşünüyorum. Bu grup ezanı kaçınılmaz bir gürültü kirliliği olarak kabullenmiştir. Nasıl ki havaalanının yakınlarında yaşayan bir insan uçakların sesini kabullenip alışacaktır; Türkiye’de yaşayan insan da ezan denen gürültü kirliliğini kabullenecektir diye düşünürler. Yani dinin ve ezanın yaydığı doğu usulü kadercilik, eylemsizlik ve şükürcülük tavrını kabul etmişlerdir ve kendilerini sabah akşam taciz eden Arabın ezan dediği gürültü kirliliğini kaderleri olarak kabul etmişlerdir. Ezan, Türkiye’de yaşamanın bir parçasıdır ve kıçını yırtarak Arapça bağıran bir çığırtkanın çirkinliğini Türkiye’de yaşamak için ödenecek bir bedel olarak kabul etmişlerdir. Ne acı değil mi?

4- Başka bir grup da ne camiye gider; ne namaz kılar; ne Araplar gibi giyinir; dinî bayramlarda Ege’ye kaçar; Araplarla bir ilgisi yoktur; her üç kelimesinden biri Arapça değildir; Arap dininin kısıtlamalarına aldırmadan bir Cumhuriyet aydını gibi yaşar… Ama soracak olursanız bu insan bile müslüman olduğunu ve ezanını okunması gerektiğini savunur. Belki “Türkçe okunsa iyi olur” der ama ezanın okunmamasını tasvip etmez. Belki mahalle baskısından korkmaktadır ve ezana laf söyleyecek olsa “dinsiz” diye damgalanacağından korkmaktadır.

5- Başka bir grup insan da —bunlar dinci de olabilir— ezanın hoparlörsüz okunması gerektiğini savunurlar. Bunlara da nostaljik dinciler diyebiliriz.

6- Başka bir sınıf da ezanın hiç okunmaması gerektiğine inanır. Bunlar ezanı Türkiye’nin başına gelmiş bütün kötülüklerin sebebi olarak görürler. Ezanın susturulmasını isterler. Ezancılar ezan susarsa memleketin batacağını iddia ederlerken; ezansızlar ezan okunmadığı zaman Türkiye’nin Türkiye olacağını söylerler.

Türkiye’nin geri kalmasının yegane sebebi ezandır. Ezanın sembolü olduğu dindir.

Gerçi bu konuda eğitimin hakkını yemeyelim. Eğitim denen suç örgütü ve din aldatmacası ülkeyi geri bıraktıran iki ana etkendir. Ezan ülkenin semalarını kirlettiği müddetçe ve eğitim çocukların içindeki cevheri öldürdüğü müddetçe Türkiye “muasır medeniyetler seviyesine” ulaşamayacaktır.

Türkiye’nin Cumhuriyet devrimleri ile başlattığı sanayileşme atağı dine rağmen olmuştur. Dinin ve dincilerin yarattığı yapay ortaçağ gündemleri ile uğraşmak zorunda olmasaydık Türkiye çoktan sanayide çağ atlamış olacaktı. Bizim de dünya çapında markalarımız olacaktı.

Ezan okunduğu müddetçe Türkiye geri kalmaya mahkum olacaktır. Bütün ilerleme dine rağmen olacaktır. Devletin ve insanların enerjilerinin yarısı dinin koyduğu engellerle savaşmaya gidecektir.

Biz bile, yaratıcı bir şeyler yapmak yerine, mağara adamlarının ortaçağ sembolü Arap propagandası ezan hakkında yazı yazıyor olmayacaktık.

Ezan okunduğu müddetçe sokaklar sokak köpekleri ile dolu olacaktır. İnsanlar batıla inanmaya devam edeceklerdir. Araplar gibi, miskin ve kalleş insanlar olarak küçük hesapları için birbirleri ile kavga etmeye devam edeceklerdir. Kimse işini doğru dürüst yapmayacaktır. Dış güçler dini kullanarak insanları istedikleri gibi yönlendirip sömüreceklerdir. Ezan olduğu müddetçe Türk insanı aynı Araplar gibi batılılar tarafından sömürülmeye mahkum olacaktır.

Ezan insanları şartlandırır. Akılları ile oynar. Her gün beş defa aynı Arapça tekerlemeye maruz kalan insanlar giderek akıllarını kaybederler.

Ezanı savunanları bir odaya kapatıp sabah akşam ezan dinletsek bu işkenceye 2 günden fazla dayanamazlar ve delirirler. Aynı işkence bize hayatımız boyunca ağır ağır uygulanmaktadır. Türk insanının bu kadar gerilmiş olmasının temel sebebi ezan işkencesidir. Sürekli taciz edilen insanlar gerilir, gerilir ve sonunda patlar. Her sabah ezanla uyandırılan insanlar hayattan zevk alamaz.

8- Bir de ezanın rahatsız edemediği zenginler sınıfı olduğunu söyleyelim. Bunların yaşadığı sitelerde ve rezidanslarda ezan sesi duyulmaz. Yakınlarda cami yoktur, olsa bile hoparlörün sesi kısıktır. Ezan halk için vardır. Halkın aklı ile oynamak için vardır. Zenginler ezanı ne yapsınlar.

***

Benim düşündüğüm gibi ezan hakkında tarafsız araştırma yapmak çok güçtür. Yukarda bahsettiğimiz dinci militanlar anında size karşı cihat başlatır. Bu dincilerin söze karşı sözle cevap verecek kapasiteleri yoktur. Bunlar İslam geleneğinden gelirler ve söze kılıçla cevap vermeye alışmışlardır. Belki günümüzde kılıç çekip üstümüze yürüyemezler ama yine de saldırırlar. Yazdıklarımıza cevap vermek yerine hakaret ederler, tehdit ederler ve sonunda da ihbar ederler. Yani Araplıklarını yaparlar. Onlardan beklenen de budur.

 * * *

“Ben müslümanım” diyen herkes müslümandır. Yani bir söz söyleyerek insanların din değiştirebileceklerine inanılıyor. Bundan daha batıl ve absürt ne olabilir? “Ben Napolyon’um” diyen insanı tımarhaneye koyuyoruz ama “ben müslümanım” diyen insanın aniden müslüman olduğuna inanıyoruz.

Bazı sihirli Arapça kelimeleri tekrarlayarak müslüman olunuyormuş. Bilim öncesi insanları kelimelerin sihirli gücü olduğuna ve kelimeler ile büyü yapılabileceğine inanıyorlardı. Demek ki aynı inanç hâlâ devam ediyor. Bu devirde Arapça kelimelerin sihirli ve büyülü etkisi olduğuna inanmak nasıl bir zavallılıktır!

***

Ezan bu ülkede çok hassas bir konudur. “Ezan neden okunuyor?” sorusunu soruyorum. Ezanın ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Aslında sonu olmayan ve başarısızlığa mahkum olmuş bir projedir bu. Din ve onun sembolü olan ezan topluma entegre olmuştur ve dine ve ezana inanan ve hayatlarını din ve ezana göre tanımlamış milyonlarca insan vardır.

Türkiye’de ezanın absürtlüğünün anlaşılıp ezan denen şeyden kurtulmak ve ülkeyi bu Arap propagandasından kurtarmak imkansızdır. O zaman neden böyle bir projeye girişip kendimizi üzelim? Asıl absürt olan bu!

 * * *

Zaten ezan konusu bir tanımlama konusudur. Ben tanımlamacılık felsefesine inanıyorum. Her konuya tanımlama ve güç açısından bakabiliriz. Biz eşyaları gördüğümüzü sanırız ama aslında o eşyaları temsil eden kelimeleri birbirimize aktarırız. İki tarafın da aynı kelimeye aynı anlamı mı yoksa başka bir anlam mı yüklediği hiç bir zaman açıkça belirtilmez ve bilinmez ve insanlar farkında olmadan o kelimeyi tanımlamak için birbirleri ile kavga ederler.

Kelimeler ile yazarız. Kelimeler ile konuşuruz. Önemli olan kelimelerin tanımıdır. Kelimelere tanımlayarak anlam verdiğimize göre önemli olan kelimelerin anlamıdır. Yani tanımıdır.

Bütün kavgalar tanımlama kavgasıdır. Ezan konusu da bir tanımlama kavgası olacaktır.

 * * *

Ezanın herhangi bir markadan farkı yoktur. Ezan markasının sahibi kimse markasını koruyacaktır.

Eğer ezanın sahibi ezanı “Muhammed’in ezanı” olarak kutsal bir şey olarak tanımlamışsa; birisi çıkıp da ezanın kutsallığını sorgularsa, ezanın sahibi bundan hiç hoşlanmaz.

Ezanın sahibi devlettir. Çünkü ezan devletin tesislerinde devletin maaşlı elemanı tarafından icra edilen bir şarkıdır. Tabii ezancılar ezanın “şarkı” olarak tanımlanmasına çok kızarlar. Bizi hemen ihbar edebilirler. Ne kadar komik ve absürt bir durum? Ezan bestesi ve güftesi olan ve birisinin hoparlörle okuduğu bir şeydir. Bu tip şeylere “şarkı” denir.

Ama ezan kutsal olarak tanımlanmıştır. O zaman ezan kutsal bir şarkıdır. Ama kutsallık kavramı da zaten çok yanlış anlaşılan bir kavramdır. Ezanın nesi kutsal olabilir? Ezan havada ses dalgalarıdır. Ses dalgalarını mı kutsal olarak tanımlayacağız?

Kutsal bir tanımlamadır. Hiçbir şeyin kutsal olma özelliği yoktur. Hiçbir şey özünde kutsal değildir. Yani hiçbir objenin, hiçbir kavramın kutsal olma özelliği yoktur ve olamaz. Kutsal olarak bilinen her şey kutsal olarak tanımlanmıştır. Bir şahıs veya bir kurum o şeyi kutsal olarak tanımlamıştır. Kutsal olarak tanımlamak demek o şeyin sabit tutulacağı ve saygı duyulacağı demektir.

Kutsal ölçülebilir bir şey değildir. Derecesi yoktur. Birimi yoktur. Kutsal bir tanımlamadır. Bir tanımlamayı kabul edenler çoğaldıkça ve gelecek kuşaklara aktarıldıkça kutsallığı artar ve sanki kendinden kutsal bir şeymiş gibi kabul edilir.

Kutsal olarak tanımlanmış bir şeyi savunmayı hayatlarının amacı olarak tanımlamış fanatik ve militan insanlar vardır. Futbol takımı tutan fanatikler ile dinci militanların hiçbir farkı yoktur.

Din fanatik militanların en çok bulunduğu ve ürediği yerdir.

Onun için ezan konusunda bilimsel, toplumsal ve tarihsel bir araştırma yaptığımızı gören dinciler bize karşı cihat başlatacaklardır.

Fanatik militanın söze söz ile karşılık verme kapasitesi yoktur. Ezan konusunda bilgisi yoktur. İnancı vardır. O inancını savunmaktadır. Bilimsel ve tarihsel deliller onu hiç ilgilendirmez. Sadece bağırmayı ve saldırmayı bilir.

İnanç diye savunduğu da, holdingleşmiş bir tarikatın şeriatçı düzeni getirme kavgasıdır.

Notlar:

Arslan Tekin’in ezan konusundaki yazılarını hayretle okudum. Bu konuda yazdığı için kendisine teşekkür ederim. Demek ki bu konuda düşünen başka insanlar da varmış.

https://www.yenicaggazetesi.com.tr/dibden-ezan-genelgesi-54026yy.htm

Sonunda Resul Tosun dostumuz Diyanet’i dize getirdi. Çünkü o “parti” içinden. Saray Mukîmi’yle başından beri birlikte! Star’da, köşesinde ezan meselesini işledi. Diyanet İşleri Başkanı Resul Tosun’u bir özel toplantıya davet etmiş, ezan sesinin rahatsız etmeyecek seviyeye indirileceğini söylemiş. Sokak arası mescitlerde okunmayacakmış.
Kaynak Yeniçağ: DİB’den ezan genelgesi – Arslan TEKİN

Bu da sâlâ ile ilgili bir yazı:

https://www.yenicaggazetesi.com.tr/bir-de-sala-meselesi-var-54039yy.htm

Bunun adına gürültü kirliliği de diyebilirsiniz. / Lütfen bu konuyu da dillendirin.”
Kaynak Yeniçağ: Bir de salâ meselesi var – Arslan TEKİN

Şeriat düzenine hazırlanıyorlarmış.

Tanımlamacılık felsefesi.

— Her şey tanımlamadır dedik ya. Tanımlarken bir de sınıflandırırız. Tasnif ederiz. Tasnif, aynı cinsten şeyleri gruplandırmak demektir. Yani, her şeyden önce iki şeyin aynı cinsten olduğunu tespit etmemiz gerekir. Hatta çoğu zaman sınıflandırmayı tanımlama zannederiz veya tanım olarak kabul ederiz.

Ben ezanı dinin kutsal bir parçası olarak sınıflandırmadığım için ezanı bilimsel olarak sorgulayabilirim.

Ama ezanı kutsal bir şey olarak sınıflandırmış insanlar ezanın bilimsel olarak araştırılabileceğini reddederler. Çünkü, kutsal, sabit tutulması kabul edilmiş şey demektir. Yani, kutsal olarak tanımlanmış bir şey, sorgulanması yasaklanmış şey demektir. Bilim ise sorgulamak demektir. Kutsal, ise sorgulanamayan şey demektir.

Açıkça görüyoruz işte. Karşımızda bir tanımlama anlaşmazlığı var. Bir kelimenin tanımı (anlamı) üzerinde anlaşamayan iki grup insan var: 1) Şeriatçı karşı devrimci dinciler; 2) Laik devrimci cumhuriyetçiler.

Genel bir kural olarak, tanımlama savaşlarını güçlü olan kazanır. Zaten güçlü olmak demek, tanımlama yapma hakkı olmak demektir.

Bunu çok iyi bilen dinciler, söze söz ile cevap vererek doğru tanımlamayı bulmaya çalışmazlar; örgütlenip güçlenirler ve kendi tanımlarını tek doğru tanım olarak dayatırlar. Onların tanımı Allah tarafından onaylanmış tanım olur. Bir de böyle derler. Allah ile aralarında çok iyi bir iletişim kanalı varmış gibi…

Güçlü oldukları için, ve ezanın sahibi olduklarını düşündükleri için ezanın kutsallığını sorgulayan birisinin kılıçtan geçirilmesi gerektiğini söylerler. Dini korumak için. Ezanın tarihi, amacı, doğru tanımı, onları hiç ilgilendirmez. Güçleri ile kendi tanımlarını dayatırlar.

Bu konuda onların güçlü olduklarını kabul etmeliyiz çünkü onlar devletin resmi ezan tanımını savunmaktadırlar. Arkalarında devletin gücü var.

Eğer güçlü olan istediği tanımı yapabiliyorsa; ki yapabiliyor, biz istediğimiz kadar ezanı bilimsel yöntemlerle sorgulayalım, ezanın yerleşmiş tanımını değiştiremeyiz.

Ama bizim de gücümüz var. Bizimle aynı fikirde olan ve ezanın Arap propagandası olduğunu anlamış, laik, devrimci ve cumhuriyetçi bir kitle var. Bu kitlenin çoğunlukta olduğunu biliyoruz.

Ezan, nüfusun çok küçük bir azınlığı istiyor diye okunuyor.

Ezan, devletin dininin sembolü olduğu için okunuyor.

Fakat ezanı duymak istemeyen çoğunluk sessiz kalmayı tercih ediyor. Bu çoğunluk sessizliğini bozduğunda, Arapçı, şeriatçı azınlığın sesi —ezanla birlikte— kısılacaktır.

— Bir de batılı din sananlar var. İslam’ın batıl olduğunu bilmeden samimi olarak bu alaturka mahalle İslamına inananlar var. Bunlar genelde kadınlardır. Örtünmeyi müslümanlık zannederler. Kurşun döktürürler; mevlit okuturlar; nazara inanırlar; Arapça kelimelerin sihirli gücü olduğuna inanırlar; her eşikten geçerken Arapça bir kelimeyi mırıldanırlar. Bu batıl inanışları din zannederler. Bu kadınlar ezanı dinin temeli sanırlar. Kendileri camiye gitmezler; ezanı da günlerini uygun bölümlere bölen bir çalar saat olarak görürler.

— Burada da açıkça görüyoruz ki, ezan kavgası bir tanımlama kavgasıdır. Ezan kelimesinin kim tarafından nasıl tanımlanacağının bir kavgasıdır. Dikkatinizi çekerim, ezan kelimesini tanımlamaya çalışıyoruz. İşimiz kelimeyle. Kelimenin temsil ettiği bir şey var mı? Varsa o şey nedir? Bilmiyoruz. Bu yanılgı genel bir yanılgıdır. İnsanlar kelimeyi değil kavramı tanımladıklarını zannederler. Halbuki tanımladıkları kelime kavram olur.

Dinciler, ezanın resmi tanımını kabul etmişler. Kendileri yeni bir tanım getirmiyorlar. Yeni bir tanım getirecek kapasiteleri yok. Eski terimi sorgulamadan kabul ediyorlar. Bu yerleşmiş tanımı sorgulayan herkese karşı kendi tanımlarını savunuyorlar. Savunma derken, ezanın eski tanımını sorgulayanları “din düşmanı” ilan edip üstüne çullanıyorlar. Hepsi kalemşör. Gazete sayfalarında, sosyal medyada linç gürühları oluşturup ezanlarını savunuyorlar. İşleri bu. Aslında ezanı kullanarak işgal ettikleri mahalleler ellerinden gitmesin diye savaşıyorlar.

Tanımlama savaşı dedik. Güç kimdeyse onun tanımlaması kabul edilir. Güç devlette. Devletin ezan tanımlaması kabul edilmiştir. Bu değişmez. Hiç kimse bunu değiştiremez. Eğer Cumhuriyetçi, Atatürkçü, laik çoğunluk örgütlenip, devlete “Biz hiç camiye gitmiyoruz; hiç gitmedik; hiçbir zaman da gitmeyeceğiz. Bu şartlar altında bizi neden ısrarla camiye namaz kılmaya çağırıyorsun?” diye soracak olsa, o zaman bu bir başlangıç noktası olabilir. Ama henüz o noktaya bile gelemedik. Cumhuriyetçilerin yani laiklerin bile kendilerin toplayıp ezanın işlevi hakkında devleti sorgulamaları bile üç kuşak alabilir. Onun için biran evvel başlasak iyi olur.

Herşeyden önce ezan denen Arap propagandasının sorgulamanın bir suç olmaktan çıkartılması lazım.

— Resimdeki şeriatçılar hakkında bir yazı: “Tarikat, siyaset, ticaret ağları…” Zülal Kalkandelen.

Adam yine başladı bağırmaya…

img_20190620_1144002266980329667900848.jpg

Düşünün, günde en az beş defa adamın biri gelip size küfür etse… elinde bir megafonla gelip yüzünüze Arapça küfürler sallasa… hatta Arapça olmasına da gerek yok; hatta küfür de olmasın… günde beş defa gelsin ve sonuna kadar açılmış bir megafonla kulağınızın dibinde bağırıp dursun. Ne dediği önemli değil. Günde beş defa birisi gelip özel hayatınızın içine giriyor ve yaptığınız işi bölüyor. Hem de sebepsiz yere. Böyle bir şeyi nasıl kabul edebilirsiniz?

***
Ülkemizde bir konuya kesintisiz odaklanıp çalışmak haram sayılmıştır. Bir işe odaklanan insanın mutlaka dikkati dağıtılmalıdır. Bir kitaba dalmışken ezanın çirkin sesi ile yerinden sıçramış hiç mi insan yok? Ders çalışmaya dalmışken, tam bir problemin sonucunu bulmak üzereyken, Arapça bağıran bir adam tarafından dikkati dağıtılan hiç bir talebe yok mu? Sabahın köründe sadist bir imam bütün mahallenin uykusunu bölmekten zevk alacak diye bebeği ezan ile uyandırılan hiç mi anne yok bu ülkede?

Neden ezanın sabah akşam taciz ettiği insanlar sessiz kalırlar? Ezanın kutsal bir şey olduğunu ve hoparlörlerden halkı taciz etmek için okunması gerektiğini ve dinin bir gereği olduğunu falan mı zannediyorlar acaba?

Elinde megafonla gelip işinizi bölen bu insana nasıl tepki verirdiniz? Onu hayatınıza isteyerek kabul eder miydiniz?

Her sabah, sabahın köründe, yine aynı adam, elinde megafonla, sizi bağırarak uyandırsa ve en az 7 dakika bağırmaya devam etse; kulağınızın dibinde anlamadığınız çirkin bir dille, küfür eder gibi bir tonda, bağırıp dursa, ve alay eder gibi bir de “tatlı uykundan kalk ve Arapların El İlah’ına secdeye dur, namaz uykudan hayırlıdır” dese, ne yapardınız? “İstemiyorum, git başımdan” diyorsunuz anlamıyor. “Git namaz kılmıyorum, kılmayacağım, kılmasını da bilmem” diyorsunuz, duymuyor ve bağırmaya devam ediyor. Üstelik her kelimeyi uzatıyor, uzatıyoooooooooooooooooor, her kelimeyiiiiiiiiiiiiiiiiiii, aynen böyleeeeeeeeeeeeeee…. Para için din satan birisi bu adam. Çirkin bir dilde bağırdığı çirkin şeyleri uzatarak daha da çirkinleştiriyor. “Seni laftan anlamaz rezil herif, çek git yatak odamdan” diyorsunuz ama 7 dakikası dolmadan bir yere gitmiyor. “Namaz kılmıyorum, senin bu bıktırıcı ezanın yüzünden müslümanlıktan istifa ettim, ateist oldum; defol git uğursuz herif diyorsunuz…” dinlemiyor… “Allah büyüktür,” diyor. “Allah büyüktüüüüür… Allah büyüktüüüüüüüüüür…” “Allahu ekbeeeeeeeeeeeeeeeer…” Ekberi uzattıkça El İlah’ın büyüklüğü artıyor sanki. Aynı lafları durmadan tekrarlıyor. Her gün günde beş defa aynı lafları tekrar tekrar bağırarak tekrarlıyor. Sonunda 7 dakikası doluyor megafonunu alıp zıkkım olup gidiyor.

Kaçış yok. 2-3 saat sonra tekrar gelecek ve bağırmaya başlayacak. Mahallenin bütün ateistlerini namaza çağıracak. Mahallede sadece 3-5 emekli cehennem korkusundan namaz kılıyor ama geriye kalan 40 bin kişi ezan ile taciz ediliyor.

***

Adam gitti ama siniriniz bozuldu, uykunuz kaçtı, psikolojiniz bozuldu. Neden böyle bir şey olmalı? Neden insanlara bu şekilde işkence edilmeli? diye kendinize soruyorsunuz? Neden? Neden?

***

Bu megafonlu adamdan kurtuluş yok. Çin işkencesi gibi her gün aynı anlamsız tekerlemeyi en yüksek desibelde tekrarlayıp duruyor. Neden? Neden? Cevabı yok. Neden devlet —halkın mutlu yaşamasını güvence altına alması gereken devlet— halkın her 3 saatte bir taciz edilmesine izin veriyor? Devlet izin vermiyor! Tacizi yapan zaten devlet. Devlet, güçlü olduğunu ve her an yatak odanıza girebileceğini size hatırlatmak istiyor. Devlet “benim dinim İslamdır; senin dinin de İslam olacaktır” diye hatırlatıyor. Peki daha az hatırlatsa olmaz mı? Mesela, haftada bir gün, sadece Cuma günleri? Geri kalan günlerde kafa dinlesek, taciz edilmesek, işimize gücümüze her 3 saatte bir bölünmeden devam edebilsek… Ne güzel olurdu… Gürültü kirliliği de çevre kirliliğidir. Temiz ortamlarda yaşama hakkımızı savunalım.

Neden devlet —halkın mutlu yaşamasını güvence altına alması gereken devlet— halkın her 3 saatte bir taciz edilmesine izin veriyor? Devlet izin vermiyor! Tacizi yapan zaten devlet. Devlet, güçlü olduğunu ve her an yatak odanıza girebileceğini size hatırlatmak istiyor. Devlet “benim dinim İslamdır; senin dinin de İslam olacaktır” diye hatırlatıyor. Peki daha az hatırlatsa olmaz mı? Mesela, haftada bir gün, sadece Cuma günleri? Geri kalan günlerde kafa dinlesek, taciz edilmesek, işimize gücümüze her 3 saatte bir bölünmeden devam edebilsek… Ne güzel olurdu… Gürültü kirliliği de çevre kirliliğidir. Temiz ortamlarda yaşama hakkımızı savunalım.

* * *

Her gün günde beş defa devlet özel hayatınızın içine girip sizi taciz ediyor. Ve siz hiç bir şey söylemiyorsunuz.

Ve siz bin yıldır, bu megafonlu adamın tacizini normal kabul ediyorsunuz. Siz, biz, hepimiz; Arap sömürgeciliğinin simgesi olan ezanı sanki doğal bir şeymiş gibi kabul etmişiz.

* * *

Evet, bu bahsettiğimiz megafonlu tacizci, şahsen elinde megafonla, evinize girmiyor, ama girmesine de gerek yok; bu ülkede her kilometrekareye en az iki cami düşüyor; her caminin üç minaresinde 3’er adetten 24 tane hoparlör olsa, memlekette herkes her an ezan ile eşit olarak taciz edilmekten payını almaktadır.

Dikkat ettiyseniz, ezanın duyulmadığı etrafı duvarlarla çevrili siteler en pahalı yerler oluyor. Ezanı duymak istemiyorsanız, ya dağ başında yaşayacaksınız ya da en zenginlerin oturduğu sosyetik mahallelerde oturacaksınız. (Levent, Etiler, Ulus, Nişantaşı, Teşvikiye gibi en sosyetik yerlerde ezan en düşük desibelde okunur, zenginler ezanla rahatsız edilemezler, imamın gücü sadece bizim gibi gariban halka yeter.)

***

Bu Arapça ses kirliliği yatak odanızı, salonunuzu, işyerinizi, kafanızı, bilincinizi kirletiyor; içinize işliyor; ve sizi geriyor. İsteseniz de istemeseniz de çocukluktan beri bu absürt işkenceyle büyüyorsunuz. Ezan sizi tanımlıyor. Karakterinizi belirliyor. “Sen doğulusun, doğulu kalacaksın” diyor. “Arap senden üstündür; senin dinin yoktur, sen Arabın dinini seveceksin,” diyor. “Sen Türk değil, Arapsın” diyor. “Devletin dayattığı dindensin” diyor.

Bu kadar bariz bir din propagandasına 7/24 maruz bırakılan insanlar, buna rağmen, laik bir ülkede yaşadıklarını zannediyorlar. Bu kadar bariz bir din dayatması nasıl olur da doğal karşılanabilir?

***

Ülkenin Arap özentisi yobazlarla dolu olduğunu biliyoruz. Bunlar 7. yüzyıl çöl Arapları gibi giyinmeyi dindar olmak zannederler. Bunlar ezanı putlaştırmışlar ve putlarını koruyacaklardır. Din bunların umurunda değil, bunlar gösteriş peşinde; ezan ne kadar yüksek desibelde okunursa bunlar o kadar dindar olduklarını sanırlar. Bir de kendilerini din ve ezan zabıtası yerine koymuşlar; “din elden gidiyor, vurun kahpeye” diye yaygara koparırlar. Arap bozması bu “Türkler” Arapça’yı kutsal bir dil zannettikleri için de ezanı kutsal bir şey zannederler. “Ezana saygı duyun” diyorlar. Bir de ezanı Türklük’le ve bayrakla eşit bir sembol olarak tanımlamaya kalkıyorlar. Bu güruhu tanıyoruz, biliyoruz, bunların değişmesi beklenemez. Ama ya İzmir gibi laikliğin kalesi olduğunu iddia eden bir şehirde ezanın ne işi var? İzmirliler her fırsatta İzmir marşını çalarlar; “Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa” demekten hiç bıkmazlar, gurur duyarlar; hiç biri camiye gitmez; namaz kılmaz; türban takmaz; hacı sakalı bırakmaz; ama hergün beş defa kendilerine dayatılan yobazlığın sembolü ezana da laf söyletmezler. “Neden bu din propagandası ile günümüz bölünüyor?” diye sormazlar. Ezanı duymazlar, ciddiye almazlar ama ezanın okunmasına da karşı çıkmazlar. Bu nasıl bir çelişkidir.

Belki de namaz kılan hemşerilerine saygı duydukları içindir. Ama ezanı duyup da namaza giden yok ki! Namaz vaktini bilmek isteyen telefonuna indiriyor uygulamayı ve telefonunda kendi özel ezanını dinliyor. Üç beş kişi namaz kılacak diye 40 bin kişi taciz ediliyor. Bir de “ezandan rahatsız oluyor” diye isminiz çıktı mı yandınız. Mahalle baskısı altında ezilirsiniz. Ondan sonra da “halkın büyük bölümünün benimsediği bir geleneği aşağılamak” suçundan doğru hakim karşısına çıkartılırsınız. Halkın çoğunluğu mu ezanı benimsemiş? Komik. Halkın çoğunluğu ezanı duymuyor bile. Üstelik aşağılama nerde? Biz sadece olguları ve gözlemleri paylaşıyoruz. Herkes istediği gibi inansın; evinde namazını kılsın. Ama devletin dini olmasın. Doğrusu bu. Bizim istediğimiz bu. Yani laiklik Anayasa’da bir laf olarak kalmasın, gerçek hayatta uygulansın. Her ezan okunduğunda Anayasa’nın laiklik ilkesi ihlal edilmektedir.

***

Hem laikiz diyorlar, hem de devletin dininin günde beş defa kendilerine dayatılmasına sessiz kalıyorlar. Kuzu gibi kabulleniyorlar. İzmirliler de ezanın kutsal bir şey olduğunu zannediyorlar herhalde. Ezanın bu devirde bir işlevi olduğunu zannediyorlar.

***

Peki ne yapmalı? Halkın bilinçlenmesi ve ezana karşı çıkması; ezanı bir gürültü kirliliği olarak görmesi; ezanın Türklerin bir geleneği olmadığını, bir Arap safsatası olduğunu ve Türklerin ülkesinde ezanın yerinin olmadığını görmeleri mümkün mü? Bence mümkün değil. Tam aksine, ezan bin senedir arka planda okunup duruyor ve insanlar alışmışlar. Ezana karşı çıkarak kazanacakları hiç bir şey yok. Katlanmayı tercih ediyorlar. Çünkü karşılarında mahalle baskısı var, “gâvur” diye yaftalanmak var; karşılarında devletin desteği ile zenginleşmiş, palazlanmış bir organize yobazlar ordusu var. En iyisi ezanı, hava kirliliği, çevre kirliliği gibi hayatın bir parçası olarak kabul edip hiç duymamaktır. Çoğunluğun yaptığı da budur zaten. Ama eskiden ezan bir müezzin tarafından şerefeye çıkarak hoparlörsüz okunurmuş. En azından bir insan sesi… Ezanın sesi uzaktan hoş gelirmiş, davul sesi gibi… Ama şimdi ezanı uzaktan duyma şansımız yok. Sonuna kadar açılmış hoparlörlerden, küfür eder gibi bağıran bir insanın tacizi ile karşı karşıyayız. Yapacak bir şey yok.

İnsanı rahatsız eden ezanın sesi değil; bir Arap sömürgesinde yaşadığımızın her gün 5 defa yüzümüze vurulması.

***
Aslında yapılacak bir şey var: yapılması gereken, dinin özelleştirilmesidir. Bu da başka bir yazının konusu olsun.

 


Notlar:

— Arap özentisi yobazın biri çıkıp “ezan duymak istemiyorsan çek git” diyecektir. Asıl sen o kadar özendiğin Arabistan’a git. Burası Türklerin ülkesi; burada Arap sömürgeciliğinin sembolü olan ezanın ne işi var?

— “ezan ne kadar yüksek desibelde okunursa bunlar o kadar dindar olduklarını sanırlar…”

Aslında, bu yobaz takımının bu kadar naif olduğu doğru değil. Onlar için ezan bir bölgeyi sahiplenme aracıdır. Üsküdar’da ezanı en yüksek desibelde nerdeyse 15 dakika uzatarak okuyarak ezan bayrağını Üsküdar’a dikiyorlar ve “Üsküdar bizimdir; kurtarılmış bölgemizdir” diyorlar.

img_20190620_1256087261902288763068898.jpg
Bayrağı ibadete çağırma tekerlemesi olan bir din!!

— “Çoğunluk ezanı duymaz.

Ezanın bir Türk geleneği olmadığını söylemek, gerçeği söylemektir. Türkiye’de halkın yüzde doksan dokuzunun kimlik kartında “Dini: İslam” yazabilir ama bunlar kimlik müslümanıdır. Ne beş vakit namaz kılarlar ne de İslam dininin diğer gereklerini yerine getirirler. Bu sebepten “halkın yüzde doksan dokuzunun müslüman olduğu bir ülkede ezan tabii ki okunacaktır” sözü hiç inandırıcı bir argüman değildir. Burası bir İslam ülkesi de değildir.

— “ezanın çirkin sesi…”

Ezanın sesinin çirkin olduğunu söylemenin İslam dinine, peygambere ve Allah’a hakaret olduğuna inanan insanlar var. Ezanın din ile hiçbir ilişkisi yok ki. Ezan ses dalgalarından ibarettir. Havada yayılıp kaybolur. Ses dalgalarının, Arapça ses dalgaları olduğu için kutsal olduğuna inanan batıl mantaliteli insanlar olması bu devirde tabii üzücü. Yok eğer, kutsallık ses dalgalarında değil, ezanın anlamında diyen olursa onun da cevabı var. Anlam ses dalgalarında değil, ezanı duyan insandadır. Yani ses dalgaları anlamsızdır; ona anlam veren insandır.

— “Ezan-ı Muhammedî” imiş!

Bir de ezana “Ezan-ı Muhammedî” diyenler var. Zaten bütün İslam özürcülüğü kelime oyunlarına dayanır. Ezanın hiç bir kutsallığı yoktur ama İslam özürcüsü ezana bir kutsallık vermelidir. Nasıl verecek? “Ezan-ı Muhammedî” diyerek onu kutsal ve dokunulmaz yaparsın. “Muhammed” kelimesi kutsal ya, ezan ve Muhammed kelimesini yan yana koyunca “Muhammed” kelimesinin kutsallığı “ezan” kelimesine de geçiyor ve “ezan” kelimesi de kutsal olmuş oluyor. Çocuk mu kandırıyorlar?

— “Elinde megafonla gelip işinizi bölen bu insana nasıl tepki verirdiniz?

Yolda yürürken “bir dakikanız var mı?” diye yolunuzu kesen Greenpeace anketçisine verdiğiniz tepkiyi verirdiniz? “Git başımdan, beni rahatsız etme!” anlamına bir şeyler söylerdiniz.

— “Bu nasıl bir absürtlüktür.”

İşin absürtlüğü devletin namaz kılmayan çoğunluğu inatla ve ısrarla namaza çağırmasıdır. Bu nasıl bir mantalitedir? Devletin bu hareketi, devletin sizi birey olarak değil de sürü olarak gördüğünün ispatıdır. Devlet sizi birey olarak görmez, güdülmesi gereken bir sürü olarak görür. Yoksa neden, sürüden 1 kişi namaz kılacak diye 10 bin kişiyi namaza çağırsın? Ayrıca devletin namaza çağırmak gibi bir görevi yok. 7. yüzyıl Arabistan’nında namaz saatlerini bulabilmek için astronomi bilmek gerekirmiş, çoğunluğun okuma yazma bilmediği bir toplumda namaz vakitlerini güneş saatinden okumak bile zor bir iştir; yani o zamanlar ezanın bir faydası varmış. Ama günümüzde herkesin cebine namaz vakitlerini söyleyen bir uygulama indirmesi mümkün. Ezan okutmaya gerek yok. Ama devlet için ezan bir propagandadır. Ezan namaza çağırmaz; halka devletin dininin İslam olduğunu hatırlatır.

Arap sömürgeciliğinin simgesi

Ezan bir simge olmuş, tamam, çünkü işlevini yitiren herşey ya çöpe atılır veya kutsal bir simgeye dönüştürülür. Ezan da simge yapılmış ama neyin simgesi? Bence Arap sömürgeciliğinin simgesi. Ezan Araplar’ın kültür sömürgeciliğinin simgesi olmuş. Türkiye’de bu kadar çok Arap özentisi Türk varsa bunun sebebi ezandır. Arap gericiliğinin simgesi. Arapların kadın düşmanlığının simgesi. Türklerin ülkesinde günde 5 defa halk Arapça bir tekerleme ile taciz ediliyorsa bu Arap sömürgeciliğidir. Ezana İslam’ın bayrağı diyenler de var.

— “Linç gelecek ama 120 desibel Arapça ezan ve Sela’dan rahatsız olmadan laik olmayı nasıl başarıyorsunuz ?” Yorumları da okuyun!

TÜRKÇE EZAN İSLAMÎ BİR UYGULAMADIR, Cemil Kılıç

Diyanet’ten ezana yeni düzenleme

İlk Türkçe hutbe bundan 82 yıl önce okunmuştu.

Kılıçdaroğlu: Ezan dünyanın her yerinde Arapça okunur.

Türbanla gelen özgürlük

kadem
KADEM’in propaganda filminden. Okula alınmayan Fraulein Rotraud Sheer’in müritleri “özgürlük” pankartı açıyor. Ne özgürlüğü?

Dinin özelleştirilmesi hakkında bir proje başlatmıştım. KADEM’in bu propaganda filmini görünce aşağıdaki yazıyı yazdım.

* * *

Din özelleşince, türban da dinî bir sembol olduğu için, kamusal alanda var olamaz. Yani, dinini giyinen insanlar okul gibi toplumsal bir alanda bulunamazlar. Dinin sadece özel alanda var olduğu laik bir ülkede bu böyle olmalıdır.

Türban şüphesiz dinî bir semboldür ve toplumsal alana girmiştir. Peki, ne olmuştur?

Hiç bir şey olmamıştır.

Türbanlılar ve türbansızlar karışıp okullarda okumaya devam ediyorlar. Ne eğitim çürüdü (zaten çürüktü) ne de toplum irticaya sürüklendi.

Neden?

Çünkü türban takan kadınlar türbanı dinî bir sembol olmaktan çıkartıp bir moda sembolü haline getirdiler. Türban şu anda bir moda ifadesinden başka bir şey değildir.

Bu genel bir kaidedir. Kadınlar ellerine geçirdikleri herşeyi mutlaka yozlaştırıp moda haline getirirler. Yani kendi malları yaparlar. (Kötü bir şey olarak söylemedim. Bu bir gözlem.)

Kadınlar “yeni”ye taparlar. Devamlı yeni şeyler isterler ve yeni şeyler denemekten büyük keyif alırlar. Bu sebepten kadınlar kendilerini tehlikeli ortamlara sokup sonra da doğaçlama yalanlar söyleyerek bu zor ortamlardan çıkmaktan büyük heyecan duyarlar. Kadınlar için bu spor gibi bir şeydir.

Kadınların “yeni” tutkusunu tatmin etmek için bir tesettür sektörü oluştu çünkü hep aynı renk türbanı takıp durmak ve devamlı yeni ve değişik türbanlar alamamak kadınlara hiç de çekici gelmedi. Yaratıcı ve ince zevkli Türk kadını üstelik tesettürü çok modern görünüşlü bir tarz haline bile getirdi. Marka aksesuarlarla desteklenen bir tesettür modası yarattı. Arap kadını bunu yapamamıştır mesela. Onların tesettürleri hep aynı ve tekdüzedir.

Kadınların dini moda; tanrısı markadır. Kadınların İslam’la bir ilgisi yoktur. İslamı ciddiye bile almazlar. Kadına, “sen erkeğin tarlasısın” diyen bir dini hangi kadın ciddiye alabilir? Sadece ciddiye alırmış gibi görünür çünkü kadınlar kesinlikle ortama uymak isterler ve sivrilmeyi sevmezler. (Moda konusu hariç. Onun da çok kesin kuralları vardır. Yani giydiklerinizle ne kadar göze batacaksınız? Nasıl, hem ortama uyup hem de kendinize göre bir dokunuş yapacaksınız? Bu konular en derin matematik ve felsefe konularından bile daha derin konulardır ve hiç bir erkeğin aklı bu konuları alacak kapasitede değildir. Erkekler ancak hangi arabanın motorunun kaç beygir olduğu gibi konularla yetinmelidirler.)

Türban konusunda kadınlar aldatıldılar, hem de başka bir kadın tarafından aldatıldılar. Ama çabuk toparlandılar. Türban ile din özgürlüğü arayan kadınlar, bir Alman misyonerin taktığı gibi türban takmayı müslüman olmak zannettiler. Ama türbanın kadın özgürlüğü için ne kadar faydalı bir araç olduğunu fark edince işler değişti ve türbanı kendilerini güçlendirmek için kullandılar.

Türban iş bulmaya ve karılarını altın takılarla donatacak zengin koca bulmaya yarıyorsa hangi kadın türban takmayı red edebilir? Zaten kankaları türban takan bir kadının türban takması için, dinî olsun olmasın, başka bir sebep gerekmez.

Kadınlara zorla bir şey dayatabileceğini zanneden erkek egemen güçler rezil oldular. Kadınlara ne giyecekleri üstünden din dayatabileceklerini zanneden erkek egemenlerin gözleri önünde kadınlar dinî sembolleri moda sembolleri haline getirdiler. Yani kendi malları yaptılar.

Moda kadının malıdır. Erkekler oraya giremez. Kadının modasına karışan erkekler böyle rezil olup kalırlar.

Kadınların ellerine “özgürlük” yazan pankartlar verip onları okullara girmeye zorlayan erkekler, kadınların din için savaştıklarını ve dindar olacaklarını zannettiler. Aslında kadınlar kendi özgürlükleri için savaşıyorlardı. Erkekleri yine kandırdılar.

Onun için, hiç bir erkek egemen güç, birey veya kurum, kadınlara zorla bir şey dayatmasın. Kadınlara zorla bir şey yaptırmanın imkansız olduğunu anlasın. Kadınların dine biat edeceklerini sanan saf kocalar, hocalar, hacı sakallılar, cüppeliler de uyansın artık. Kadınların elinde oyuncaksınız.


Notlar:

— KADEM’in kendi kendini tebrik eden propaganda videosu:

KADEM’in sitesi.

Dinin özelleştirilmesi ile ilgili proje.

— Biz bir tanımlamalar dünyasında yaşıyoruz. Her şey gibi, türban da bir tanımlama konusudur. Eğer devlet tahriklere kapılmayıp, “ben türbanı dinî bir sembol değil, bir moda sembolü olarak tanımlıyorum” diyebilseydi, türban ülkeyi yıllardır meşgul eden bir ortaçağ gündemi haline gelmezdi. Kötü bir moda olarak başlayıp biterdi.

— Cengiz Özakıncı Türbanın Türkiye’ye nasıl bir Alman projesi olarak girdiğini anlatıyor:

— İslam kurulduğundan beri, İslam şablonunu devlet düzeni olarak kullanan şeriat devletlerinin çok iyi anladığı bir şey var: İslam kelimesi teslim olmak demektir. Dinin ismi bu. İslam dinini seçen birisi “ben teslim oldum” demektedir. “Boynumu büktüm ve teslim oldum.” Ama kime? İnanan kişi Allah’a teslim olduğunu zannetmektedir ama aslında devlete teslim olmaktadır. Çünkü, devlet veya egemen güç kendini Allah’ın dünyadaki temsilcisi olarak tanıtmaktadır.

Aynı tezgah evde de kurulmuştur.

Dinini giyinen ve üstünü başını dinî sembollerle dolduran yobaz kocanın karısına İslamı dayatmasının sebebi budur. Karısının kendisine teslim olmasını istiyor. Gerçi bu zaten açık açık söyleniyor. Dine göre, kadın kocasının resmi cariyesi imiş. Kocasına karşı çıkan kadın dine aykırı hareket etmiş oluyor. Devlet bu aldatmacayı sadece daha gizli olarak uyguluyor.

— Kadınlar modanın sahibidir. Kadınlar birbirleri için giyinir. Fakat kocalarını ve sevgililerini onlar için giyindiklerini söyleyerek aldatırlar. Bunun ispatı çok basit. İki kadın buluşunca, ilk olarak birbirlerinin kıyafetlerine bakarlar ve hemen bir yorum getirirler. Bir kadın giyinirken hem modaya ve ortama uygun giyinmek ister hem de kendine has bir dokunuş yapmak ister. Karşılaştıklarında birbirlerini yıldırım hızıyla süzen kadınlar hemen diğerinin dokunuşunu anlayıp ona atıfta bulunur: “Çok beğendim. Çok yakışmış” der. Böylece diğerini anlamış olur. Aralarında bir dayanışma olur. Lak lak başlar. Fakat benim henüz çözemediğim şu: kadınlar önce saçlara mı bakarlar yoksa, kıyafete mi? Saçın önemi ve kutsallığı tartışılamaz. Bunun için, en önemli ziyneti olan saçını türban altına sokarak diğer kadınlardan saklamak gibi inanılmaz bir fedakarlık yapan bir kadının cennete gideceğine mutlak gözüyle bakılır. “Cennet annelerin ayakları altındadır” denir. Ama, kadının saçları konusunda yaptığı bu fedakarlık çocuğu yetiştirirken yaptığı fedakarlıklar yanında hiç kalır. Eğer cennete gitme olasılığı kadının bu dünyada yaptığı fedakarlığa oranlıysa, o zaman türban modasına uyan bir kadın için cennetin garanti olduğunu söyleyebiliriz.

Türbansızlaşmada geri sayım başladı. Her moda gibi türban modası da unutulup gidecektir. Dini semboller kalıcı olabilir ama kadınlar türbanı bir moda sembolü yaparak onu geçici olmaya mahkum ettiler. Kadınlar en değerli ziynetleri olan saçlarını daha ne kadar teşhir etmekten mahrum kalacaklardır? Çoğu kadın saçlarının açık olduğu ve saçlarını yaptırdığı ve herkesin “saçların ne güzel olmuş” dediği eski açık günlerini özlüyor. Türbanın sonu yakın.

— Özgürlük mü önce gelmelidir? Laiklik mi?

— Türban din özgürlüğü arayışı mıydı? Yoksa, toplum alanlarında dini sembolleri teşhir etme özgürlüğü arayışı mıydı? Yoksa kadınları din ile siyasileştirme operasyonu muydu?

Kadınların dini moda, tanrısı markadır.

— “Türban iş bulmaya ve karılarını altın takılarla donatacak zengin koca bulmaya yarıyorsa…”

Türbanlı bacıların altınları:

— Soner Yalçın’ın türbanla ilgili bir yazısı. Şule Yüksel Şenler’in kapanış (hidayet) hikayesin anlatıyor. Kapanarak hidayete ermek ilginç bir yol olmalı.

Laik Türkiye

img_20190531_2238243059080617301498863.jpg

Bir hakim işbaşında “biz müslüman bir ülkeyiz” deyip bir avukatın etek boyuna laf edince mi Türkiye’nin laik bir ülke olmadığına uyanıyorlar?

Hatta, daha kötüsü, Anayasa’da laiklik ilkesi var diye ülkenin de laik olduğunu zannediyorlar. Ya da, eskiden ülkede laiklik vardı da, mevcut yönetim laikliği bozdu zannediyorlar. Hayır, Türkiye’de devletin dini günde beş defa halka dayatılıyorsa burası laik bir ülke olamaz. Laiklik demek, dinin özel hayatın bir parçası olması demektir. Laik bir ülkede kamu alanında dinin hiçbir izi olamaz.

Devletin dini yoktur. Olamaz. Olmamalıdır.

Bir ülkede ezan okunduğu müddetçe orada laiklik olamaz. İnsanların aklı almıyor bu durumu. Ezanı kutsal bir nakarat zannedenler bile var.

Adamın namazla ilgisi yok ama ezanın kutsallığına toz kondurmaz. Mahalle baskısı olmalı. Kim komşular tarafından “gâvur” olarak yaftalanmak ister.

Hanımefendi ezanı sadece sesli meydan saati olarak kullanır, zamanını ezana göre ayarlar —“ikindi okundu hala yemeğe başlamadım” gibi— ama ezanı yine de kutsal bir şey zanneder.

Namaza gidenler bile ezanı duyup da namaza gitmez. Herkesin cebinde akıllı telefon var. Namaz saatini bilmek isteyenler indiriyorlar uygulamayı ve kendi özel ezanlarını dinliyorlar.

Çöl Araplarının bin yıl önce uydurduğu bir gelenek, neden 21. yüzyıl Türkiyesinde hâlâ masum halka dayatılır? Aynı Arapların kitabı “Allah evreni 7 kat gök olarak yarattı; dünya düzdür…” dedi diye bu saçmalıkları okullarda çocuklarımıza öğretiyor muyuz? Hayır, öğretmiyoruz. Arap geleneği ezanın da Türk semalarında yankılanmasına gerek yoktur.

Ezan en fazla, haftada bir kere, Cuma günleri okunabilir. O da nostalji olsun diye, yoksa ezanın hiçbir işlevi kalmamıştır. Ezanı kutsallaştırmak zaten ezanı putlaştırmaktır. İslam putlara karşı çıkmış bir dindir. Ezanı kutsallaştıranlar müşriklerdir. Allah’a ibadet edeceklerine kendi yarattıkları ezan putuna ibadet ediyorlar.

Ezanı duymazlarsa namaz kılamayacaklarını zannediyorlar. Dini nasıl böyle batıl bataklığına batırabilirler? Hoparlörden çirkin çirkin bağıran bir adamın sesini kutsal zannediyorlar. Hatta Arapça olduğu için ezanın kutsal olduğunu zannedenler bile var. Bunlar dini batıl yapıyorlar. Hacıların hocaların, tarikatların, cemaatlerin oyuncakları olmuşlar. Memleketin iyiliği için hiç bir iş yapmazlar; yan gelip yatarlar ve hafızladıkları Arapça bir metni birbirlerine okuyup dururlar; boş zamanlarında da toplumu karıştırmak ve ayrıştırmak için fitne fesat üretirler.

Gerçek laiklik dinin özelleştirilmesi demektir. Dinin sadece özel alanda varolduğu bir toplumda tarikatlar gibi siyasi dini örgütlenmelerinin yeri yoktur.


Notlar:

— İşgüzar bir hakim “biz müslüman bir ülkeyiz…” demiş. Hayır. Biz müslüman bir ülke değiliz. Suudi Arabistan müslüman bir ülke. Biz bu kadar senedir namaz kılmayı bile öğrenemedik gitti:

— Anayasa’da laiklik: Laiklik Anayasa’ya na zaman, nasıl girdi?, Özdemir İnce.

Laiklik ve Sekülerizm, Özdemir İnce.

Defterden notlar 1

1. Parçacık ve dalga ikiliği… Fizikçilerin uydurduğu bir hukukî kavram kargaşası… Akademik fizik bilim değil bir hukuk sistemidir. Fizikte çelişki yasaldır… Yasal olan herşey doğrudur… Yani, fizikte bir şey hem “kendisi” hem de “kendisi-değil” olabilir aynı anda. Yasal olduğu müddetçe.

2. Fizikte, ifade edilemez olarak tanımlanmış kavramların bir şekilde (matematiksel el çabukluğu ile) ifade edilebilmeleri… Ve bu sahtekarlığı yapanların Nobel ödülüne layık görülmeleri..

3. Fizikçiler neden, kuarklar gibi, ne dalga ne de parçacık olarak tanımladıkları şeyleri parçacık olarak görselleştirmeyi severler? Atomik maddecilik doktrinine bir din olarak bağlı oldukları için mi?

4. Eğer fizikçilerin deneylerinde kullandıkları ışık huzmesi bir akışkan ise, tabii ki, hem dalga hem de parçacık özellikleri gösterecektir. Çünkü bir kum kümesi, aktığı zaman, akışkan özellikleri gösterir ve hem dalga hem de parçacık gibi hareket edebilir. Bir hortumdan geçirilerek hızlandırılan ve yoğunluğu arttırılan bir su huzmesi de bir ışık huzmesinin özelliklerini gösterir. Huzmeleştirilen suyun yoğunluğu artıyor mu?

5. Biz insanlar devletin veritabanına kayıtlı köleleriz. Bir yaratık kimin veritabanına kayıtlı ise o yaratığın efendisi o veritabanının sahibidir. Biz devletin veritabanına kayıtlı olduğumuza göre bizim efendimiz de devletimiz olmalı. Devletin veritabanında hangi dine bağlı olduğumuzu kayıt altına alan bir alan var. Devletin kendi dini İslam olduğu için bizim de bu alana “İslam” yazdırmamızı tercih ediyor. Ama başka din yazdırırsak onu da kabul ediyor. İnsanlar, ve devlet, dinin genetik olarak anneden babadan geçtiği gibi bir batıla inanıyorlar.

6. Sonuçta biz insanlar Tüzel Varlıkların borç köleleriyiz. Çünkü devletin topraklarında devlete borçlu olarak doğuyoruz ve hayatımız boyunca çalışıp borcumuzu ödüyoruz. Bu kadar olumsuz ve acı bir gerçeği hangi insan duymak ister ki? Kimse ne duymak ister ne de kabul etmek ister.

7. Laiklik konusu var. “Devletin dini İslamdır” anayasanın ikinci maddesinden çıkartıldı ama devlet hiçbir zaman din işlerinden çıkmadı. Devletin dini hala var. Yani bu ülkeye laiklik hiçbir zaman gelmedi. Bu işin tarihine bakmak gerekiyor. “Devletin dini İslamdır” anayasadan çıkarıldı ama “devletin dini yoktur” ifadesi anayasaya konulmadı. Anayasa var ama devletin anayasaya uyması gerektiği gibi bir zorunluluk yok.

8. Laikliğin çeşitli tanımları olabilir. Bu tanımlardan biri devletin her dine eşit davranmasıdır. Bir hıristiyan vatandaş devlet kapısında bir müslüman vatandaşla aynı haklara sahiptir. Tamam. Böyle bir laiklik Türkiye’de var. Ama laikliğin bir tanımı da devletin bir dininin olmamasıdır. Bu tanımlamaya göre Türkiye’de laiklik yoktur çünkü devletin bir dini vardır. Devletin bir dini olduğunu nereden biliyoruz? Devletin dini vardır ne demektir? Devlet bir tüzel varlıktır. Din ise sadece organik varlıklar veya bedeni olan varlıklar için vardır ama özellikle bilinci olan insan için vardır. Tüzel varlıkların bedeni yoktur. Tüzel varlık yaşayan bir organizmadır ama ölünce onu cennete veya cehenneme yollayamazsınız. O zaman devletin dini olması ne demektir? Devletin din işlerinde olması demektir. Devlet yöneticilerinin açıkça dinlerini ifade edip devlet ile din işlerini karıştırmaları demektir. Bir devlet görevlisinin “hayırlı cumalar” diye twit atması devletin dininin olduğunu gösterir. Devletin cemaatleri ve tarikatları desteklemesi devletin dini olduğunu gösterir.

9. Dinin kitabı ile dinin hiyerarşisini birbirinden ayırmak gerekir. Dinin kitabı ile hiyerarşisi aynı şey değildir.

10. İnsanlar ile tüzel varlıklar arasındaki ilişki; kedilerle insanlar arasındaki ilişkinin aynısıdır. Tek fark, kedilerin efendisi olarak insanlar kedileri sadece pet olarak tanımlamışlardır. Kedilerin iş yapmasını beklemezler. Sokak kedileri de vardır ama onlar da insanların dünyasında yaşamak zorundadırlar. İnsanlar ise pet ve köle olarak iki gruba ayrılmışlardır. Profesyonel sınıflara Tüzel Organizmanın petleri diyebiliriz. Gerçi profesyonel sınıflar da çalışmak zorundadırlar. Ama köleler gibi ağır işçilik yapmazlar. Profesyonel sınıfların dışında kalanlar efendi/köle ilişkisi ile Tüzel Varlıklara bağlıdırlar. İnsanlar arasında da egemen güçlerin kölesi olmayı reddedip toplum dışında yaşamayı seçenler vardır. Onlar da belki sokak kedilerine benzerler. Ama hiç bir zaman toplumdan tamamen kaçamazlar. Hangi insan böyle bir gerçeği duymak ister veya kabul eder? Boş laflar bunlar.

11. Tanımlamacılık felsefesi. Biz bir tanımlamalar dünyasında yaşıyoruz. Varoluş tanımlamadır. Varolan herşey bir tanımlama olarak vardır

Kutsal dil olarak Arapça

Türkiye’de İslama inananlar için yapılan namaza çağrının hangi dilde okunacağının neden birdenbire tartışma konusu olduğunu anlayabilmiş değiliz.

Bu ezan işini ne kadar yanlış anlıyor bu insanlar. Ezan sadece “İslam’a inananlar” için mi okunuyor? Olur mu hiç. Kamu alanlarında mümkün olan en yüksek desibelde okunuyor. Hangi dinden olduğunuz önemli değil. Ayrıca ezan insanları namaza çağırmak için okunan bir şey değil. Öyle olsaydı ezanı duyan insanlar namaza giderdi. Ezan okunurken etrafınıza bir bakın. Özellikle büyük şehirlerde. Ezanı duyup da namaza giden insan görüyor musunuz? Ezanı duyan her yüz bin kişi içinde belki en fazla 10 kişi gidiyor. Onlar da zaten namaz vaktini biliyorlar. Caminin avlusunda oturup laklak yapan emekliler oluyorlar. Camilerin asıl müşterileri onlar. Ezanın namaza çağırmak gibi bir işlevi yok. Ezanın sadece ideolojik ve propaganda işlevleri var. Bu sebeplerden okunuyor.

İşi gücü dini siyasete bulaştırmak isteyen çevrelerin, yaratılan bu ortamın üstüne atlamaları çok doğaldı, öyle de oldu…

“Dini siyasete bulaştırmak” isteyen çevrelerden bahsediliyor. Din zaten köküne kadar siyasete batmış. Neden? Çünkü İslam dinini siyasetten ayrılamaz. İslam dininin kendi hiyerarşisi yoktur. Bu sebepten devletin hiyerarşisine sızmıştır ve devletin bir parçasıdır. Yani Türkiye’de devletin bir dini vardır. Yani din devletin işlerinden biridir. Devlet din işinden çıkmadığı müddetçe laiklikten söz edilemez. Devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkmalıdır.

Atatürk’ün, 1932’de namaza çağrıyı Türkçeleştirmesi, tarihsel bir reform atılımıdır. Reform diyoruz, çünkü Atatürk, Martin Luther’den yaklaşık 400 yıl sonra İslamda reformun ilk adımını atan devrimcidir.

Atatürk’ü Martin Luther’e benzetmek sorunlu bir benzetme bence. Bir kere ezan dinin bir parçası değildir. Ne Arapça ne Türkçe okunması gerekmiyor. Eğer laiklikten bahsediyorsak devletin dini olmaması gerekir. Devletin yapılarından, devletin memurları tarafından kamu alanlarında halka dayatılan özenti bir Arapça tekerlemeyi okutan bir devletin din ve devlet işlerini ayrı tutması beklenilebilir mi?

Martin Luther, nasıl İncil’i, dini çıkarları uğruna kullanan Papa’nın ve ortaçağ papazlarının elinden kurtarıp Almancaya çevirerek Batı dünyasını yeni bir sürece soktuysa, Atatürk’ün yaptığı da benzeri bir dönüşümdür.

Bu örnek hep veriliyor. Luther Papa’nın başında olduğu Katolik kilisesinin hiyerarşisine karşı bir hareket başlatmış. Peki Atatürk kime karşı bir hareket başlatmıştır? Hangi hiyerarşiye karşı? Katolik kilisesinin bir hiyerarşisi vardı ve bu hiyerarşi halkı sömürüyordu. Latinceyi kutsal dil yapmışlardı ve halkı cahil bırakarak kendilerini yüceltiyorlardı ve Tanrı adına halkı yoluyorlardı. Ama İslamın böyle bir hiyerarşisi yoktur. Kuran net olarak İslam dininde bir rahipler sınıfı oluşmasını istememiştir. Ama hiyerarşisi olmayan bir kurum varlığını devam ettiremez. Bu sebepten, kendi hiyerarşisi olmayan İslam dini devletin hiyerarşisine sızarak devletin hiyerarşisini kullanır. İslam başlangıcından beri bir devlet dini olmuştur. Bugün de öyledir. İnsanlar yavaş yavaş devletin dini olarak İslam’ın aynı Luther’in zamanındaki Katolik kilisesi gibi halkı aldatmakta ve sömürmekte olduğunu anlıyorlar. Kilise Latinceyi kutsal dil yapmış, bunlar Arapçayı kutsal dil yapmışlar. Katolik kilisesi kendi icatları bazı ritüelleri kutsallaştırmışlar, bunlar ezanı kutsallaştırmışlar.

Kilisenin kutsal dil gibi gösterdiği Latinceden sıyrılıp herkesin anlayabileceği bir dile kavuşunca, İncil ortacağ karanlığının halkı sömürme aracı olmaktan kurtarılmıştı.

Ezanın dili önemli değil ama Kuran’ın Türkçe okunması önemli. Ama Kuran’ın zaten neredeyse başlangıcından beri Türkçe tercümesi var. Hacı hoca takımı yani ulema halkı kandırmakta o kadar ustalaşmışlardır ki Kuran’ın Türkçe olması bir engel değildir.

…Kuran’ı ve namaz çağrısını Türkçeleştirmesindeki amaç, İslama inananların, Tanrı’nın kendilerine neyi ilettiğini, dini tekelinde tutan imamlardan, şıhlardan, şeyhlerden, seyitlerden ve tarikatlardan bağımsız öğrenmelerini sağlamaktı.

Notlar:

Alıntıların alındığı yazı: Ezan – Doğu reformunu bastırmak, Işık Kansu, 17 Kasım 2018

Ezan ile ilgili diğer yazılarım.

Laiklik, eğitim ve türban

20190211_133924~2473080035..jpg
Din ve devlet hiyerarşisi iç içe geçmiş ve laiklik, eğitim ve türban konularının ortak noktası olmuşlar.

Gazetelerde hep tekrar eden konular var. Bunlardan üçü ilgimi çekiyor: Laiklik, eğitim ve türban. Bu üçlünün ortak noktasının din olduğu görülüyor.

Laiklik ile din ilgilidir çünkü laiklik devletin dininin olmaması demektir.

Türban ile din ilgilidir çünkü türban dinin modaya sızmasıdır. Kadınlar da bu fırsattan yararlanıp türban sembolizmini toplumdaki yerlerini iyileştirmek için kullanmayı başarmışlardır. Türban din ile ilgili bir sembol olarak tedavüle sokulmuş olabilir ama artık moda olarak hayatına devam ediyor.

Eğitimin kendisi zaten seküler bir din örgütlenmesidir. Yapılanma olarak organize dinlerden farkı yoktur. Zaten eskiden beri eğitim “hocaların” kontrolünde olmuştur. Bu hocalar eskiden din kurumlarının emrinde iken daha sonra “öğretmen” adını alıp devletin emrine girmişlerdir. Müfredat da görünüşte seküler olmuştur. Ama günümüzde eğitim seküler midir, dînî midir, tartışılabilir. Ama bu önemsiz bir tartışma olurdu çünkü eğitim de aynı din gibi eline geçirdiği talebeleri belli doktrinlerle programlamak için var olan bir örgütlenmedir. Hoş olmayan budur. Müfredatın içeriği hiç de önemli değildir.

Bu üç konunun diğer ortak noktası da devlettir.

Laiklik devletin bir dininin olmamasıdır demiştik. Ama Türkiye’de devletin dini vardır ve bu din İslam dinidir. Bunu nereden anlıyoruz? Devlet kendi inşa ettiği ve sahibi olduğu Arap özentisi nostaljik mimarili gösterişli camilerin hoparlörlerle donatılmış minarelerinden kendi memurları aracılığı ile kendi dininin Arapça bir tekerlemesini vatandaşlara günde beş defa dayatır.

Vatandaşın kullandığı takvim de devlet tarafından dini aralıklara bölünmüş bir takvimdir.

Devletin en üst kademesindeki memurlar sosyal medyada açıkça din içerikli paylaşımlar yapabilmektedirler ve bu da çok doğal karşılanmaktadır. Bir cumhurbaşkanı yardımcısı “hayırlı cumalar” diye paylaşım yapabilmektedir. Yapmasa garip kaçardı zaten. Devletin dini olmasaydı devlet memurları din içerikli paylaşımlar yapamazlardı.

Devlet büyükleri sêlâtin camilerde cuma namazına gidip eski bir devlet geleneğini devam ettiriyorlar ve devletin dinini her cuma teyit etmiş oluyorlar. Osmanlı sultanları cumaya gittiklerinde devletin dini resmi olarak İslamdı ama artık devletin bir dininin olmaması gerekir. Anayasa böyle diyor. Ama fiili olarak devletin dini vardır.

Bütün bu gözlemler devletin bir dini olduğunu ve bu dinin İslam olduğunu gösteriyor.

Devletin bir dininin olması iyidir veya kötüdür demiyorum. Sadece devletin dininin olması ve devletin bunu açıkça ilan etmesi Anayasadaki laiklik ilkesini dekoratif bir ilke durumuna düşürmüş oluyor.

Eğitim zaten devletin kontrolündedir. Öğretmenler devletin ajanlarıdır/memurlarıdır ve devletin tanımladığı müfredatı/doktrini olduğu gibi talebelere aşılamak/dayatmak durumundadırlar.

Devlet din işinde olduğu için de türban konusunda aktif rol oynamıştır ve türbanı bir üniforma olarak tanımlayarak kendisine oy verecek bir ordu kurmuştur.

Bütün bunlar ne demektir peki?

Devlet neden din işleri ile uğraşır?

Bana ne bu konulardan! Vatandaş olarak bizim değiştirebileceğimiz bir şey yok. Bu konulara hiç girmemek en iyisi.

Fakat, laikliğin tanımının doğru yapılmadığını düşünüyorum. Laiklik, fanatik kökten aydınlanmacıların sahiplendiği bir konu olduğu için onlar laikliği “aydınlanma” olarak tanımlamışlardır. Çünkü fanatik aydınlanmacılar için her iyi şey aydınlanmadır. Laiklik de iyi olduğuna göre aydınlanmadır.

Laiklik aydınlanma ile ilgili bir şey değildir. Laiklik devletin din işlerinden çıkmış olması demektir. Devletin kendi dininin olmaması demektir. Laik devlet, dinin kamu alanına ait olmadığını ve özel alana ait olduğunu bir ilke olarak kabul eder ve bunu gerçekleştirmek için kanunlar çıkartır ve bu kanunları uygular.

Din kamu alanında yaşamıyorsa ülkede tarikatlar ve cemaatlar gibi özel dini örgütlenmeler olamaz. İbadethaneler özel ve gösterişsiz olur. Evet, eğer din kamu alanının değil de özel hayatın bir parçası olsaydı şehirlerimiz bu devasa ve gösterişli camilerle donatılmamış olurdu. Devlet sonuna kadar açılmış hoparlörlerle günde beş defa kendi dinini vatandaşa dayatmazdı. “Görmemişin dini olmuş her yere cami dikmiş” gibi bir laf bile söyleyebiliriz. Türkler sonradan görme müslümanlar oldukları için de bu lafımızda gerçek payı olurdu. Türkiye’de müslümanlığı Allah’tan daha Allahçı ve Araptan daha Arapçı olmak diye anlayan bir kesim vardır.

Eğitim zaten bir suç örgütüdür. Eğitim gençlerin içindeki cevheri öldüren bir suç örgütüdür. Bu suç örgütünü destekleyen ve palazlandıran da devletin ta kendisidir. Devlet eğitim işinden de çıkmalıdır.

Kitap bilgisine dayalı bir kaç alan dışında (matematik ve hukuk gibi) eğitim usta-çırak ilişkisi olarak yerinde öğrenilmelidir. Öğretilmelidir demiyorum. Yaparak öğrenilmelidir diyorum. Öğretmenin olduğu yerde öğrenme yoktur. Eğitim yerinde olmalıdır. Pilot simülatörde, futbolcu sahada, kimyager laboratuvarda, doktor hastanede, tamirci tamirhanede işini öğrenir. Bu işlerin hiç birinin okullarda öğretilmesi gerekmez.
Tek amacı devletin hocalarına iş yaratmak olan bu okul denen toplama kamplarında talebelerin toplanıp sınavlara tabii tutulmaları gençlere yapılan çok büyük haksızlıktır.

Okullar toplama kamplarıdır ve hemen kapatılmalıdırlar.

Türban konusu da görüldüğü gibi değildir. Türban kadınların toplumda ilerlemek ve durumlarını güçlendirmek için kullandıkları bir araçtır. Türbanın kadınlar için başka bir anlamı yoktur. Türban dediğimiz araç işlevini yitirince kapalı kadınlar hızla açılacaklardır. Türbanın/saçörtüsünün din ile uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur.

Laiklik, eğitim ve türban konularının ortak noktasının hem din hem de devlet olduğunu söyledik. Ama daha dikkatli bakınca din ile devletin ayrı şeyler olmadığını  ama aynı hiyerarşinin parçaları olduğunu görüyoruz.

İslam dininin kendi ruhban sınıfı ve dolayısıyla bir hiyerarşisi yoktur. Peygamber bunun böyle olmasını istemiştir çünkü ruhban sınıfın dini ele geçireceğini ve kendi doktrinlerini dinin esası diye satacaklarını öngörmüştür.

İslamda bir ruhban sınıf yasak olduğu halde mollalar ve hocalardan meydana gelen bir ruhban sınıf oluşmuştur. Bunlar örgütlenip hiyerarşi kuramadıkları için de devletin içine sızmışlar ve devletin hiyerarşisini kullanmışlardır. Başından beri bu böyle olmuştur. Devletin içinde örgütlendikleri gibi, “özel din örgütlenmesi” diyebileceğimiz bir şekilde tarikatlar ve cemaatler şeklinde de devletin dışında örgütlenmişlerdir.
Devlet kendini bu parazitleşmiş dini örgütlenmelerden kurtaramadığı müddetçe de enerjisinin büyük bir kısmı bu dini örgütlerinin yarattığı yapay gündemlerle uğraşmakla geçecektir. Dış güçler de bu dinî örgütlenmeler aracılığı ile devlete karşı operasyonlar düzenleyeceklerdir. Devlet ile dinî örgütlenmelerin ortakyaşam ilişkisi içinde oldukları da söylenebilir. Çünkü devlet de onlardan oy almaktadır.

***

Eğitim ve türban: Türbanlıların eğitim kurumlarına alınmaması. Bunun laikliği savunmak için yapılması. Fakat laiklik zaten yok ki. Devletin dini var. Eğitim de devlete ait. Neyin kavgası yapılmış bu kadar sene? Laikliği savunmak isteyen her şeyden önce ezan dayatmasına karşı çıkmalıdır.

Eğitim ve laiklik: Eğitimin dinden bağımsız olması iyi bir şey ama eğitimin kendisi özünde çürümüş bir kurumdur ve bir toplama kampıdır. Ülkenin en önemli kaynağı olan gençlerin eğitim sistemi tarafından etkisizleştirilmesi önlenmelidir.

Laiklik ve türban: Ülke laik olsaydı yani din kamu alanında değil de özel alanda yaşıyor olsaydı zaten insanlar dinlerini giyinmek gibi bir hevese kapılmazlardı.

Notlar:

Türbanla ilgili yazılar.