Ölüm hakkında – 2: “Ruhuna el fatiha”

Karar veremiyorum.

Her türlü batıl inanışı doğal kabul etmiş bir millet miyiz?

Yoksa, çok üstün bir felsefi soyutlama seviyesine ulaşmış bir millet miyiz?

Herhalde ikincisi.

Çünkü, ben “ruh” kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorum ve “ruhuna el fatiha” gibi bir cümle anlamsızdır diyorum ve daha ileri gidemiyorum. Soyutlama gücüm anca buna yetiyor.

Ölünün ruhuna el fatiha okumayı gayet anlamlı ve doğal bulan insanlar benim hayal edemeyeceğim seviyelerde soyutlamalar yapabiliyorlar. Soyutlama yapmak çok gelişmiş bir aklın göstergesidir.

Ruhlarla el fatiha aracılığı ile ilişki kuranların gizli varsayımlarına, yani soyutlamalarına, bir bakalım.

1. Soyutlama

Yaşayan bedende ruh diye bir şey vardır. Bu varsayım bir ön kabul olarak kabul edilmiştir. Tartışılmaz. Ama biz tartışıyoruz. Soyutlama gücümüz yok ama sorgulama gücümüz var.

Ruh nedir? Nerededir? Napar? Neder? Bilmiyorum. Bilmiyoruz. Kimse bilmiyor.

Bir sürü okulcu filozof asırlar boyu “ruh” denen olmayan şey üzerine kitaplar yazmışlar. Olmayan bir şeyi varmış gibi kabul etmek yüksek bir soyutlama yetisi gerektirir.

Olmayan bir şeyi varmış gibi kabul etmek.

2. Soyutlama

Ne olduğunu bilmediğimiz bu ruh şeysi bedenle birlikte ölmüyor. Yaşamaya devam ediyor. Bedenden çıkıp uzaya yükseliyor. Semaya yükseliyor. Denizin derinliklerinden su yüzüne yükselen bir hava kabarcığı gibi…

Ruh, dünya denen yoğunluktan, uzay denen yoğunsuzluğa doğru yükselir. Çünkü, çok yoğunluk içindeki az yoğunluk, az yoğunluğa doğru yükselir çünkü onun yeri orasıdır. Kendi de az yoğundur. O zaman beden su ise ruh da hava gibi, hatta uzay gibi yoğunluğu çok az bir şey olmalıdır.

Ruh nereye kadar yükselir? Belki yedinci semada bulunan Allah’ın tahtına kadar. Ama bilmiyoruz.

Yedinci semada Allah’ın tahtı olduğuna inanmak da yüksek soyutlama gücü gerektirir.

3. Soyutlama

Ruh yükseliyor. Bedenden çıkıyor. Yaşamaya devam ediyor. Nerede yaşıyor bilmiyoruz. Bir soyutlama daha. Bir temelsiz varsayım daha.

4. Soyutlama

Canlılar dünyası ile ruhlar alemi arasında iletişim kurulabileceği varsayımı. Soyutlaması. Ruh uçtu gitti.

Ruhun uçabilmesi için mi beden ölüyor? Yoksa ruh uçtuğu için mi beden ölmüş oluyor?

Bu dünyada henüz ruhları ile birlikte yaşayan bedenler, “el fatiha” yani “giriş” adı verilmiş bir metni okuyarak ruha ulaşacakclarına inanıyorlar. Ruha mı ulaşıyorlar? Yoksa ruhun patronuna mı? Ruhun efendisine mi? Ruhların yöneticisine mi?

Çünkü hâlâ yaşayanların amaçları, yaşarken tanıdıkları bedenin öldükten sonra “öbür dünyaya” göç eden ruhunun, ruhlar dünyasında rahat etmesini sağlamak için ruhlar dünyasının patronu kimse ondan o ruha rahatlık vermesini dilemek.

Ruhlar aleminin patronunun da Allah olduğu varsayıldığına göre, hâlâ yaşayanlar Allah ile “el fatiha” aracılığı ile iletişime geçerek bu hayatta tanıdıkları bedenin ruhu için Allah’tan torpil yapmasını istiyorlar. Yüksek bir soyutlama örneği.

El fatiha’yı Arapça tekrarlayarak Arapça kelimelerin sihirli gücünden faydalanmış oluyorlar. Ben soyutlama yapamadığım için Arapça kelimelerin sihirli gücü olduğuna inanamıyorum.

Bu “ruhuna el fatiha” işinin Türk ölüm ritüelleri ile bir ilgisi yok. Biz kendi geleneklerimizi unutup, 7. yüzyıl Arap Bedevi geleneklerini almışız. İslam ile kendi geleneklerimiz unutturulmuş ve Arap gelenekleri bize dayatılmış. Araplaşmışız yani.

Düşünün, sizin sevgili ölünüzü para için namaz kıldıran, sahtekar, yalancı, Araplaşmış “imam” denen birisi Arap ritüellerine göre defnediyor. Bir Türk olarak siz bu durumu kabul ediyorsunuz. Üstelik imam denen bu din tacirine saygı bile duyuyorsunuz. Ne kadar üzücü.

5. Soyutlama

El fatiha diye ruhun ruhuna okunan metin şu:

“Rahman ve rahim olan Allah’ın ismiyle. Hamd o alemlerin rabbi, o rahman ve rahim, o din gününün maliki. Allahım ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti ve ancak senden dileriz yardımı, inayeti. Hidayet eyle bizi doğru yola, o kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil.”

İyi de, ruh bedenden uçmuş gitmiş, ruha bu metni okumanın ne anlamı var?

Bu el fatiha denen metin, halifeler Kuran’ı tahrif edip vahiy sırasını değiştirdikten sonra kitabın başına ekledikleri uydurma bir metin. Kuran Allah’ın sözü ise “Allahım ancak sana ederiz kulluğu” sözü Allahın peygambere yolladığı bir söz olabilir mi? Olamaz. Halifelerin uydurduğu bir metin.

El fatiha bu dünyada yaşayanların Allah’tan kendilerini doğru yola sokması için bir rica olarak tasarlanmış bir seri cümle. Ruhun bu dünya ile işi bitmiş. Ruha diyeceğimiz bu mu yani? “Allahım bize doğru yolu göster”?? Ne müthiş bir soyutlama. Bu beni aşar.

6. Soyutlama

Ve bu metni okumanın, tekrarlamanın, mırıldanmanın —ama mutlaka Arapça; Türkçe mırıldanırsanız hiçbir etkisi olmaz; çünkü kutsal dil olan Arapçadır— ruha bir faydası olacağına inanmaları.

7. Soyutlama

Ve bu dünyada sevdiğimiz ama şimdi ruhu uçup gitmiş olan bir bedenin, bir ruh olarak yaşamaya devam ettiğine inanmak! Soyutlamaya bakın.

İnsanın —bedenin— ruh olarak soyutlanıp yaşamaya devam etmesi.

Ruh yaşamaya devam etmekte. Bedenden çıktı. Bunu görüyoruz. Beden geride kaldı. Toprak altında çürüyor. Ama ruh bedenin özelliklerini, o bildiğimiz insanın alışkanlıklarını, inançlarını, huylarını, bilincini ve hatta bize olan sevgisini, kendinde muhafaza etmekte. Bu sebepten biz de o ruhun gittiği yerde huzur içinde ve refah içinde “yaşamasını” istiyoruz. Hani “ışıklar içinde yatsın” derler ya?

Toprak altında yatan beden. Beden artık yok. Ruh ise bir yerde yatmıyor. Beden toprak altında çürüyor, börtü böceğe yem oluyor ama biz bu çürüyen bedenin ruhta yaşadığına inanıyoruz.

 * * *

“Ruhuna el fatiha” dendiği zaman; halifelerin Kuran’ın başına koydukları uydurma bir metni mırıldanarak ruhun ruhlar aleminde iyi yaşamasını sağladıklarını sanan insanların yüksek soyutlama yeteneklerine saygı duyuyorum.

Onlar yukarda bahsettiğim varsayımlar ve soyutlamalar zincirini hızla kafalarından geçirip el fatihalarını mırıldanıyorlar ve olmayan ruhlarla iletişim kurabiliyorlar. Saygım sonsuz.

Notlar:

Ölüm hakkında – 1

— Dikkat ettiyseniz soyutlamaları 7 başlık altında topladık. Sihir, büyü ve din geleneklerinde 7 sihirli bir sayıdır. Belki bizim batıl diye eleştirdiğimiz, küçümsediğimiz ve aşağıladığımız(!) ruhlarla ilişki kurma yeteneği gerçek olabilir. El fatihalar gerçekten 7 semayı geçip Allah’ın tahtında duyulabilir.

— Ruhuna el fatiha’nın bir toplumsal gelenek olduğunu ve okuyanların kendileri ve çevreleri için okuduklarını biliyorum. Yoksa kim bir kaç Arapça cümle söyleyerek hayatın doğal akışını değiştirebileceğini düşünebilir? Yanlış mı söylüyorum? Yanlış mıyım?

 

 

Dinin insan tanımı

Nefsin ardına düşüp / Îmânı boş bırakma
Hem tahsil et ammâ / İrfânı boş bırakma

diye devam ediyor.

İyi de, bu sözler kime söyleniyor?

Nefsin ardına düşmeyecek olan kim? İmanı boş bırakmayacak olan kim?

Kim veya ne?

Bu mısralar kime hitap ediyor?

İnsan bedenine mi? Hayır. Çünkü nefisle mücadele eden beden değil. Tam aksine. Bedenin isteklerine genelde “nefis” diyoruz. Nefis aslında bağırsaklarımızda ve cinsel organlarımızda ortakyaşam kolonileri olarak yaşayan organizmaların kendi menfaatleri için bilince yolladıkları mesajlardır. Nefis içimizdeki sestir. Bu sesin kaynağı da bağırsaklardır.

O zaman bu mısralar bilinç dediğimiz farkındalık için yazılmıştır.

Yani elle tutulur, cisimsel bir şey için değil. Farkındalık elle tutulur bir şey değildir.

 * * *

İnsanın tanımı nasıl yapılıyor?

İnsanın çeşitli tanımları var. Bu tanımlar açıkça belirtilmez; bağlama göre, veya konuya göre, hangi tanım uyuyorsa o tanımı kullanırız. Karşımızdaki başka bir tanım anlamış olabilir.

“İnsan” suç işler. Suçu işleyen beden değildir; bilinç dediğimiz farkındalıktır fakat cezalandırılan bedendir. Suç işleme kararını veren de ne bedendir ne de bilinçtir. Fakat, hapse atılan bedendir. Bu işte bir yanlışlık yok mu?

Suçu işleten bedenin karar verme mekanizmasıdır. İnsanın karar verme mekanizması belirli bir organ tarafından yapılmaz. Kararlar önceden bağırsaklarda verilir ve bilince sanki kendi kararları gibi sunulur ve yaptırılır. Bu sebepten insanın hür iradesi olduğu söylenemez.

“İnsanın hür iradesi” gibi bir cümle kurarak biz de sanki insanın tanımını bildiğimizi varsaymış oluyoruz. Ama böyle bir tanım yok. “İnsan” kelimesini tanımlamadan kullanmak kötü bir alışkanlıktır. İnsan olduğumuz için insan nedir bilmemiz gerekir gibi bir varsayımla yola çıkıyoruz. Ama bir balık, balık olduğunu bilmez ki. Bir kedi kedi olduğunu bilmez ki.

İnsan bir ortak yaşam organizmasıdır. Onun için de insanı tanımlamak kolay değildir. İnsanın yeni bir tanımına ihtiyaç vardır.

Bedenin dış görünüşünü ve hareketlerini insanın kendisi olarak görürüz. Beden insanın kendisi değildir.

İnsan büyük ölçüde alışkanlıklardan meydana gelmiştir. Hareketlerinin çoğu; düşünme tarzı; dünyayı algılaması; olaylara verdiği tepkiler hep alışkanlıklarının sonucudur.

Görünüşüne göre değerlendiririz insanları. Ama “insan” kimdir, nedir bilmiyoruz.

 * * *

Karşındaki insana bir öğüt verdiğinde, veya öğüt veren bir şiiri okumalarını öğütlediğinde ne bekliyorsun? O kişi o metni okuyacak ve hareketlerini değiştirecek; bunu mu bekliyorsun?

 * * *

Nefsin ardına düşme diye bir öğüt verilmiş. Halbuki nefsin ardına düşmek yani nefsin dediklerini yapmak ve nefsin isteklerini tatmin etmek insan olmaktır.

Nefse karşı gelmeyip nefisle bir olmak ve onun istediklerini yapmak insan olmaktır.

İnsan olmayı neden inkar edelim?

Nefsin en büyük düşmanı kimdir? Nefsin en büyük düşmanı dindir.

Neden acaba?

Din insanın insan olarak yaşamasını ve dünyadaki doğal görevlerini yapmasını yani nefsin isteklerini tatmin etmesini istemez. Din devamlı doyumsuz ve kendinden nefret eden, kendine yabancılaştırılmış bireyler ister.

Din insanı kendine göre tanımlar. Ne yazık ki insanlar çocukluktan itibaren dinin insan tanımlamasını insanların gerçek ve doğru ve doğal tanımı olarak öğrenirler. İdeal insan dinin tanımladığı insan olmalıdır diye programlanırlar.

Din insanı nasıl tanımlar?

Din insanı pis ve aşağılık bir yaratık olarak tanımlar. Dinin tanımladığı insan o kadar pistir ki dinin emrettiği gibi günde beş defa yıkansa bile temizlenemez.

Bazı takıntılı insanlar vardır, her türlü mikroptan korkarlar; ellerini günde yüz defa yıkarlar, mikrop öldürücü mendiller ile ellerini devamlı silerler… Biz bunlara saplantılı ve takıntılı insanlar olarak bakıyoruz. Abdest olayına inanıp ellerini ayaklarını 7. yüzyıl Bedevi ritüellerine göre sabah akşam yıkayan insanlara ne demeli? Bu insanların pek akıllı oldukları söylenemez. Yani onlar dinin “insan pistir” tanımlamasını sorgulamadan kabul etmiş insanlardır. İnsan pis değildir. Pis olan dindir.

Ama bu kulların sadece elleri ayakları değildir pis olan, ruhları ve kalpleri de pistir. Bunlar iğrenç yaratıklardır. Yani dine göre içleri de dışları kadar pis olarak tanımlanmışlardır. Bu insanlar günahkardır. Tanımlama icabı devamlı günah işlerler. Bu sebepten devamlı tövbe etmeleri gerekir. Dünyayı günah ve tövbe arasında gidip gelen bir süreç olarak algılarlar. Onlar doğuştan suçlu olarak tanımlanmışlardır. Ve suçlu, günahkâr ve pis yaratıklar olduklarını kabul etmişlerdir.

Evet, din insanları kul olarak tanımlamıştır, yani gönüllü köle olarak.

Din insanlara bir sürü yasaklar koyar. Domuz eti insanlara zararlı bir et değildir. Tam aksine ucuz protein olduğu için Çin gibi kalabalık ülkeler protein ihtiyaçlarını domuz etinden kolayca ve ucuz olarak karşılayabilirler. Ama İslam ülkeleri domuzu kutsal hayvan statüsüne koydukları için domuz eti yiyemezler ve yeteri kadar protein alamazlar.

Dinin yasaklarının sebebi insanı kendine ve doğaya yabancılaştırmaktır. Din insanı yabancılaştırmak için elinden geleni yapar.

İnsanın en doğal hakkı bu hayattan keyif alma hakkıdır. Din insana bu hayattan keyif alarak yaşamasına yasaklar.

Dine göre insan bu hayatta nefsini tamamen körletmeli ve öldükten sonra bu dünyada yaşayamadığı keyifli hayatı yaşamak için dine yatırım yapmalıdır.

Ne kadar güzel değil mi?

İnsanları kul olarak tanımla, kendini efendi olarak tanımla, sonra insanı pis ve günahkar bir yaratık olarak tanımla ve insanın bu pislikten ve günahkarlıktan kurtulmasının tek yolunun din hiyerarşini meydana getiren profesyonel asalak parazitleri beslemek olduğunu söyle!

Çünkü dini tanımlayan bu profesyonel asalak parazitlerdir. Seni beni kul olarak tanımlayan da bunlardır. Kimin kulu? Allah’ın kulu mu? Yok ya. Ne münasebet. Bu profesyonellerin kuluyuz biz. Bizi yönetenler onlar. Bir kere kendini kul olarak tanımlayan insan herkesin kulu olur.

Din insanın nefsini bu dünyada tatmin etmesini yasaklıyor. Bütün yaratıkların doğal olarak yaptığı üreme faaliyetlerini ve onun yan etkisi olan keyif ve zevk olayını en pis ve aşağılık eylemler olarak tanımlıyor ve yasaklıyor. Dinin yasakladığı eylemleri yapanlar direk cehennem denen bir yere yollanıyorlar.

Din insanları korkutarak kandırır. Kuran’ı yazanlar, Arabistan’da yedinci yüzyılda yaşamış çöl insanlarının korku düğmelerine basmayı iyi bilmişler ama Kuran’daki korkutucu şeyler modern insana gülünç geliyor.

Dinin en temel hedefi insanı kendine yabancılaştırarak dine bağlamaktır. Kendine yabancılaşan, kendinden iğrenen insan çok kolay yönetilir. Dini tanımlayanlar bu gerçeği çok iyi anlamışlar. İnsanları yabancılaştırarak dine bağımlı hale getiriyorlar.

Aslında pis ve aşağılık olan dinin kendisidir. Ama din dediğimiz nedir ki? Yazılı yasaklar ve yasalar. Yasa nedir? Yazıdır. Metindir. Bir metin aşağılık ve pis olamaz. O metni yazanlar aşağılık ve pis propagandacılardır.

Dini kitaplaştıranlar; ritüelleri tanımlayanlar; dinin kutsallarını tanımlayanlar… suçu bunlarda aramalıyız. Dinin ritüelleri ve yasaları ve yasakları kuşaklar öncesinden belirlenmiştir. Şimdiki din hiyerarşisinin işi sadece bu yasaları uygulamaktır.

Asıl suçlu, insanlığın başına din pisliğini ören din hiyerarşisidir.

Hiyerarşi olmadan din olamaz. Çünkü hiyerarşi olmadan din kendini devam ettiremez. Hiyerarşi demek kurumsallaşma demektir.

Din insanlık tarihinin en eski kurumudur. Kurumsallaşma din ile başlamıştır. Din topluma entegre olmuş bir sektördür. Nasıl ki bankalar var; devlet var; şirketler var; din de aynı bunlar gibi bir tüzel varlıktır.

Dinin neresi kutsal o zaman?

İnsanlar tarafından insanlar için uydurulmuş ve insanları aldatarak ve sömürerek varlığını devam ettirmek için tasarlanmış bir kurumun neresi kutsal olabilir?

Ben dinin kutsal bir tarafını göremiyorum.

Zaten kutsallık saygı kelimesinden farksızdır. Kutsallık, kutsal olarak tanımlanmış şeyin sahibine duyulan saygıdır. Kutsal ile saygı birbirinden ayrılamaz.

Tanrının kutsallığına inanan, yani dine gerçekten inanan naif ve samimi insanlar aslında o tanrıyı tanımlamış olan kadim hiyerarşiye saygılarını göstermektedirler. Bu gerçek İslam dininde açık olarak görünmese de, diğer büyük kitap dini olan Katolik dininde açıkça bellidir. Katolik dininde kutsal olan hiyerarşidir ve en kutsal olan hiyerarşinin başındaki adamdır. Bu kutsallık bir sürü otorite sembolleri ile insanlara dayatılır. Sivri şapkasından beyaz çoraplarına kadar Papa denen hiyerarşinin başı kutsallık sembollerine üstüne takıp takıştırır. Palyaço gibi giyinip Latince konuşan bir insana gülmek yerine dine inananlar Papa’yı ciddiye alıp kutsal nesne olarak görürler.

Kilise propaganda ile varlığını devam ettirir.

Artık insanın yeni bir tanımı yapmamız gerekmektedir.

Notlar:

— Din nefsine uyma diyor. Ben de nefse uymak insan olmaktır diyorum.

— Dinin insan tanımını kabul etmemiz gerekmiyor. Din insanı devamlı yıkanması gereken pis, aşağılık, doğuştan suçlu ve günahkar bir yaratık olarak tanımlamıştır. İnsan hür olamaz. Doğasına göre yaşayamaz. Çünkü din onu kul —yani gönüllü köle— olarak tanımlamıştır. Bu tanımı kabul etmemiz gerekmiyor.

— Doğa içinde yaşayan yaratıklar yeni nesiller yaratsın diye, doğa üreme faaliyetlerini dayanılmaz bir zevk duygusu ile ilişkilendirmiştir. Üreme faaliyetlerini uyguladıklarında yaratıklar aşırı zevk alacaklarının bilirler. Böylece doğanın, yani nefislerinin, istediğini yapmış olurlar. Fakat İslam’ın tanrısı Allah üreme faaliyetlerinden zevk ve keyif alınmasını yasaklamıştır. Allah hata yapamayacağına göre, insanı zevk düşkünü bir yaratık olarak tasarlayan ve yaratanın Allah olmadığını biliyoruz. İnsanı Allah yaratmış olsaydı üreme faaliyetlerini zevk ile ilişkilendirmezdi. Yani insanı yaratan doğaüstü ve doğa karşıtı bir varlık değil; doğanın ta kendisidir.

Kutsal ezan

isis-mısır
Zaman aşımına uğramış bir kutsal.

Kutsal! İnsanlar en eski zamanlardan beri kutsal ile kandırılıyorlar.

Bugün bile egemen güçlerin kutsal olarak tanımladıkları kelimeleri sorgulamak yasaktır. Kelimeler diyorum; kutsal olan kelimedir.

Mesela, Ezan devletin bir markasıdır ve kutsal ilan edilmiştir.

Ama ezan bir cisim değildir. Bir kelimedir. Veya kelime kümesidir. Minarelere bağlanmış hoparlörlerden yayılan ses dalgalarıdır; kutsal bir yanı yoktur. Kutsal olan “ezan” kelimesidir.

Ezan dediğimiz nedir? Harfler mi? Kelimeler mi? Mısralar mı? Yoksa sesi mi?

Zamanında okunmamış ezan ezan mıdır?

Ezan deyince elle tutulur bir şey yok.

Hoparlörlerle yükseltilmemiş, değiştirilmemiş, doğal insan sesi ile şerefede okunan ezan ile şerefeye takılmış hoparlörlerden okunan tiz sesli, makamsız çirkin ezan aynı olabilir mi?

Ezan bir semboldür. Siyasi bir semboldür. Dinî sembol değildir. Ezan siyasi bir markadır.

Bu sebepten devlet markasını bütün gücü ile korur. Ha devletin parasını çalmışsın; ha devletin ezanını sorgulamışsın. Biz hakaret etmiyoruz. Sadece sorguluyoruz. Bilimsel sorgulama uyguluyoruz. Bilimsel sorgulama kutsal tanımaz. Herşeyi sorgular.

Bilimsel sorgulama, bir öz veya töz varsayıp o mutlak töze veya cevaba ulaşmaya çalışmaz; sorgulamak için sorgular. Bilimsel sorgulama soruları bitiren son soruya ulaşmaya çalışmaz. Cevaplar bitiren son cevaba ulaşmaya çalışmaz.

Bilimsel sorgulamanın tek bir amacı vardır. Mutlak cevaplar olarak pazarlanan ve satılan cevapların mutlak cevaplar olmadığını göstermek. Çünkü sorgulamanın sonu yoktur.

Egemen güçler ise sabit cevaplar isterler. Kendileri için çalışan profesyonel bir ruhban sınıf yaratırlar. Bu ruhbanlar için okullar yapıp onları bu okullarda konuşlandırırlar. Bu işbirlikçi, halk düşmanı, halka karşı egemen güçlerle işbirliği yapan, profesyonel sınıflara okulcu doktorlar denir. Bunlar din doktoru olabilir, fizik doktoru olabilir, felsefe doktoru olabilir… hiç farketmez. Din doktoru İncil’i hatmeder; Kuran’ı hatmeder ve bu kitaplara uygun yaratılış efsaneleri yaratır. Felsefe doktorları olan fizikçiler de, Big Bang gibi yaradılış efsaneleri uydurur. Bunları da egemen güçlere satarlar.

Egemen güçler bu okulcu profesyonelleri, halkı uyutmak için, halkı sürüleştirip gütmek için gerekli olan dinî ve “bilimsel” doktrinleri geliştirmek için kullanır. Devlet bu profesyonellere otorite vermeye özen gösterir. Akademik otorite verir. Cüppeler giydirip onlar için inşa ettiği gösterişli binalarda aldatmaca ritüelleri yaptırır. Halk da inanır.

Yani bu profesyonel sınıflar egemen güçler için sabit cevaplar üretirler.

Sonra da bu sabit cevaplar kutsallaştırılır ve sorgulanmaları yasaklanır.

Yoksa kutsal, cisimlere ait bir özellik değildir. Kelimelere ait bir özellik hiç değildir.

Kutsal, putlaştırmaktır.

Putların ille taş olması gerekmez. Kelimeler ve kelimelerin ifade ettiği kavramlar da putlaştırılır.

Put, sabit tutulmuş bir şeye veya bir kavrama, o şey ait olmayan değerler yüklemektir.

Öyleyse bize kutsal olarak dayatılmış şeyleri sorgulamak, bir insan olarak, en doğal hakkımızdır.

Peygamber, Mekke’deki putları yıkarken, o zamanın kutsallarını sorgulamış oluyordu.

Görünür veya görünmez kutsalları sorgulamak hakkımızı kullanıyoruz.

Ama içinde yaşadığımız toplumda devletin tanımladığı kutsalları sorgulama hakkımız olmadığını görüyoruz.

Notlar:

Kutsal nedir?

Kuran kitabının cismi kutsal mı?

Kutsal dil olarak Arapça.

İlahi, kutsal ve saygı.

Kutsal bir metin olarak Kuran

image_e6fd9bff-0902-4283-8e59-3f2628bc4f44.img_0002

Kuran metni de her metin gibi, iki parçadan meydana gelmiştir:

  1. İşaret
  2. Anlam

Kuran’ın kutsal olduğu kabul edilir. Peki kutsal olan nedir? İşaretler mi? Anlam mı?
İşaretlerin, yani harflerin, bir kutsallığı olmadığını biliyoruz. Arap alfabesinde bulunan harflerin bir kutsallığı yoktur.

Bunu nereden biliyoruz?

Arap alfabesinde bulunan harfleri kullanarak hiç bir kutsallığı olmayan kelimeler yazabiliriz. Mesela Kuran’ı rastgele açıp bir kaç cümle kopyalıyorum: “Kaynağından doldurulmuş, içenlere zevk veren billur kadehler sunulur onlara. Ne içki sarhoşluk verir, ne de onlar sersemleşirler.” Saffat, 45, 46, 47.

Bu kelimelerin hiç biri kutsal değildir.

Kaynak / Doldurmak / İçmek / Zevk vermek / Billur / Kadeh / Sunmak / Onlar / Ne / İçki / Sarhoşluk vermek / Sersemleşmek

Bunlar Kuran dışında günlük hayatta kullanılan kelimelerdir. Hatta, bu kelimelerin ve cümlelerin Kuran’dan alındığını bilmeyen birisi bu kelimelerin kutsal olduğunu bilemez.
Zaten bir kelimenin “kutsal” olduğunu söylemek kadar absürd ve bâtıl bir şey olamaz.

Kutsal olmayan işaretlerden, yani harflerden, meydana gelmiş kelimeler kutsal olamaz.

O zaman Kuran’ın cismi kutsal olamaz. Zaten bu çok açık değil mi?

Kutsal bir mekan olmayan bir matbaada; kutsal olmayan işçiler; kutsal olmayan makinelerle; kutsal olmayan kağıtlar üzerine; kutsal olmayan matbaa mürekkepleri ile; kutsal olmayan bazı işaretlerin, kutsal olmayan izlerini bırakıyor. Sonra bu kutsal olmayan kağıtlar; kutsal olmayan işçiler tarafından, kutsal olmayan ciltleme makinelerine konuluyor ve kutsal olmayan ciltli bir kitap haline geliyorlar. Bu süreçte kutsallıkla uzaktan yakından ilgisi olan hiçbir şey kullanılmıyor. Öyleyse, hiç bir kutsallığı olmayan insanlar ve hiç bir kutsallığı olmayan makinalar tarafından yaratılan ve hiçbir kutsal parçası olmayan bu kitap nasıl kutsal olabilir?

Baştan sona insan yapımı olan bu kitabın “Allah’ın sözü” olduğuna inananlar, peygamberin dillendirdiği sözlerin günümüze kadar geldiğini nasıl düşünebilirler?

1400 yıl önce peygamberin ağzından çıkan sözler o anda havada ses dalgaları oluşturdular ve peygamberin yakınındaki insanların kulak zarlarını titrettiler ve o andan itibaren peygamberin aktardığı “Allah’ın sözleri” hava olup gittiler.

“Allah’ın sözleri”nin 1400 yılı aşıp 21. yüzyılda bir matbaada basılan kağıtlara gelip yerleştiğine inanmak kadar batıl bir inanç olabilir mi?

Peygamberin, Cebrail’den alıp “Allah’ın sözleri” diye dillendirip, seslendirdiği kelimeleri duyan birisinin, o kelimeleri yazı Arapçasına çevirip bir kemik parçasına yazmış olacağını düşünelim. Bu kemik parçasına kazınan işaretlerin, bazı Arapça işaretler olmaktan başka ne anlamı veya kutsallığı olabilir? Allah’tan geçtiğine inanılan şey nedir? Yok öyle bir şey.

Bu kadar bariz, açık ve net bir aldatmacaya insanlar nasıl inanabiliyorlar?

Burada peygambere vahiy gelmiş mi, nasıl gelmiş, bunu tartışmıyoruz. Vahiy geldiğini varsayıyoruz. Gelen vahyin yazıya geçtiği zaman herhangi bir metinden farkı yoktur.

O zaman, “Allah’ın sözü” denen şey, işaretlerde değil, anlamda olmalı.

Ama Allah’ın kutsal sözleri anlamda da olamaz çünkü bu işaretlerin hiç bir anlamı yoktur. Mesela, Arapça alfabeden “elif” harfini bir kağıda yazalım. Bu harfin tek başına hiç bir anlamı yoktur. Kuran’da bazı surelerin başında görülen ve Hurufu Mukattaa denilen harfler gibi.

Yani, Kuran’ın lafızının hiç bir anlamı yoktur.

Hiç bir metnin kendi başına bir anlamı yoktur.

Kuran da bir metindir ve bir metin olarak anlamı yoktur.

Bir metne anlam veren o metni okuyandır.

Öyleyse, anlamsız harflerden meydana gelmiş, anlamsız bir metin nasıl kutsal olabilir?

Eğer anlamsız bir metne kutsal deniyorsa, o zaman, o metin putlaştırılmış demektir.

Evet, yapılan budur. İnsan yapımı bir Kuran kitabının cismine kutsal diyenler Kuran’ı putlaştırmışlardır ve bir puta tapıyorlardır. Puta tapmak İslam’da en büyük suçtur. Şirktir. Cezası cehennemdir. Kuran öyle diyor.

Notlar:

— Kutsal’ın tanımı:

Kutsal, kutsal olarak tanımlanmış şey demektir. Kutsal olan şeyin kutsallığı kendinde değildir. Ona kutsallık atfeden tanımlamayı kabul edenlerdedir.

— Kuran’ın bütünü mü kutsal? Bu önemli bir soru çünkü Kuran’dan bir ayet alıp yazınca o ayetin de kutsallığı devam ediyor. Böyle bir şeyin olacağına inanmak batıla inanmaktır.

— Kuran’ın etki alanını tanımlamak gerekiyor. Benim için Kuran’ın; miyadını doldurmuş, tarihsel bir doküman olmaktan başka bir değeri yoktur.

— Yukarda bahsedilen, Saffat suresinden kelimelerden aşağıdaki hiç de kutsal olmayan başka bir metin yazabiliriz:

Billur kaynakların sunduğu içecekle kadehimi doldurdum ve içtim. Bu içki bana zevk verdi ama ne sarhoş yaptı ne de sersemleştirdi.

Bu herhangi bir kitaptan, herhangi bir yazarın yazdığı pastoral bir alıntı olabilir.

Hurufu Mukattaa.

Kutsal nedir?

Kutsal bir taş, taş olarak kalmaktadır.
—Lutfi Kaçan

KUTSAL NEDİR?

Özet

1. Her kutsal bir tanımlamadır.

2. Her kutsalın bir sahibi vardır.

3. Kutsal bir metadır ve her meta gibi alınıp satılabilir.

4. Kutsal, varlığını kuşaklar boyu devam ettirebilir.

5. Kutsal değişik alanlarda değişik isimler alır.

6. Saygı isteyen kutsal değil kutsalın sahibidir.

7. İnsanların ve egemen güçlerin kutsala ihtiyaçları vardır.

8. Her kuşak, geçmiş kuşakların kutsallarının sahte kutsallar olduğuna inandırılır.

9. Kutsalı sorgulayanlar cezalandırılır.

** ** ** ** **

I. TANIMLAMA

Her kutsal bir tanımlamadır.

  • Herhangi bir şey kutsal olarak tanımlanabilir; fikirler, eşyalar, kavramlar, davranışlar; soyut veya somut herşey kutsal olarak tanımlanabilir.
  • Kendiliğinden kutsal olan bir şey yoktur.
  • Kutsal, kutsal olarak tanımlanmış şeyin özünde olan bir şey değildir. Öyle olsaydı ölçülebilirdi. Fakat kutsal ölçülemez; fiziki bir şey değildir ve derecesi yoktur.
  • Bir şey kutsal olarak tanımlandığında, onu kutsal yapan şey de tanımlanmalıdır. Daha doğrusu, kutsalı tanımlayan, kutsalının gerçek kutsal olduğuna müşterilerini inandırmak zorundadır; bunu, müşterilerine inandırıcı gelebilecek deliller sunarak yapar.
  • Mesela, doğa üstü bir varlık, kutsalın sahibini kutsamıştır, o da doğaüstü varlıktan aldığı bu güçle, kutsal olarak tanımladığı şeyi kutsar ve o şeyi kutsal yapmış olur.
  • Fakat kutsalı tanımlamak ve kutsalın kaynağını isimlendirmek yetmez; yeni tanımlanan bu muhtemel kutsal ciddi bir pazarlama kampanyası ile hedef kitleye, yani kutsalın müşterilerine, kabul ettirilmelidir. Bu da kolay bir iş değildir. Ama hedef kitle bir kere kabul etti mi, kutsalın sahibi o kitleyi istediğini yaptırabilir. Çünkü, yaptırmak istediği şeyi kutsalın bir parçası olarak tanımlar. Bütün kitap dinleri böyle çalışır. Televizyon reklamları da böyle çalışır.
  • Kutsal fiziki bir şey değildir, bir tanımlamadır, eşyadan eşyaya geçemez. Mesela, bir Kuran kitabının hiç bir kutsallığı olamaz çünkü ona kutsal bir kaynaktan fizik olarak geçen bir kutsallık yoktur. Kutsallık ölçülebilir bir şey değildir. Soyut bir tanımlamadır. Bu tanımlamaya inananın, inandığı bir şeydir. Kutsallık inanandadır, cisimde değil.

II. TANIMLAYICI

Her kutsalın bir sahibi vardır.

  • Kutsal bir tanımlama olduğuna göre bir tanımlayıcısı olmalıdır.
  • Bir kutsalı ilk tanımlayan ve kutsal olarak kabul ettiren onun ilk sahibi olur.
  • Kutsal, o kutsalın sahibinin sorgulanmasını yasakladığı bir tanımlamadır.
  • Kutsalın sahibi, kutsalını önemli bir marka gibi korur. Kutsalını sorgulayanları cezalandırır.

III. META

Kutsal bir metadır ve her meta gibi alınıp satılabilir.

  • Kutsal olan eşyanın kendisi değildir; kutsal bir fikrî mülkiyettir. Alınıp satılan fikrî mülkiyet hakkıdır. Aynı bir marka gibi.

IV. DEVAMLILIK

Kutsal, varlığını kuşaklar boyu devam ettirebilir.

  • Kutsal eskidikçe, onun sadece bir tanımlama olduğunu hatırlayan kalmaz ve kutsallığın gerçek kutsal olduğuna inananlar artar; kutsalın sorgulanması güçleşir; toplumun yerleşik ve saygı duyulan değerlerinden biri olur.

V. İSİMLERİ

Kutsal değişik alanlarda değişik isimler alır.

  • “Kutsal sabit tutulan şey” olarak tanımlandığı için, bir alanda sabit tutulan şeylere bakarsak o alanda neyin kutsal olduğunu anlamış oluruz.
  • Dinde sabit tutulan şeylere kutsal denir. Bir toplumda sabit tutulan şeylere töre denir. Egemen güçlerin tanımladığı ve insanların uymasını istediği sabitlere yasalar denir. Fizikte sabit tutulan şeylere birim denir. Matematikte sabit tutulan şeylere aksiyom denir… gibi. Bunların hepsi sabit tutuldukları için kutsal olarak tanımlanmış şeylerdir. Bu sabitlerin zaman içinde birer tanımlama oldukları unutulur ve tek doğru ve gerçek değerler olarak algılanırlar.

VI. SAYGI

Saygı isteyen kutsal değil kutsalın sahibidir.

  • Kutsala saygı duyulmaz; kutsalın sahibine saygı duyulur.

VII.  İŞLEVİ

İnsanların kutsala ihtiyacı vardır.

  • Kutsallar, sabit olduğu sorgulanmadan kabul edilmiş değerlerdir.
  • İnsanlar değişimden korkarlar; özellikle sonu belli olmayan değişimlerden korkarlar. Devamlı değişen bu dünyada sabitlere ihtiyacımız vardır. Belirsizliklerden korkarız.
  • Uzay istasyonunda her yön aynıdır. Aşağı yukarı yoktur. Bu insanları çok rahatsız eder. Bir iş yapabilmek için astronotun kendini bir yere sabitlemesi gerekir. Yeryüzündeki insanlar da, sabitler tanımlayarak kendilerine bir referans çerçevesi tanımlarlar ve onun içinde kendilerini emniyette hissederler. Kutsalın bir işlevi budur.
  • Devamlı değişen bu dünyada sabitlere ihtiyacımız vardır. Dünyadaki yerimizi bu sabitlerle tanımlarız.

Egemen güçlerin kutsala ihtiyacı vardır.

  • Tarihin başlangıcından beri kutsal, egemen güçlerin, insanları kolayca idare etmesini sağlayan güçlü bir araç olmuştur.
  • Egemen güçler kutsal olarak tanımladıkları tanrılar ile özel ilişkileri olduğunu iddia ederler ve kendi yasalarını tanrıların yasaları olarak halka sunarak onlara istediklerini yaptırırlar.
  • Egemen güçler artık açık olarak “biz tanrıların yeryüzündeki temsilcileriyiz” demeseler bile, kendilerini dinin gerçek sahipleri olarak göstererek aynı şeyi başarırlar.Egemen güçlerin kutsala ihtiyacı vardır.

VIII. ALDATMACA

Her kuşak, geçmiş kuşakların kutsallarının sahte kutsallar olduğuna inandırılır.

  • Kutsalın sahipleri, kendi kutsallarının hak, geçmiş kutsalların batıl olduğuna halkı inandırırlar.
  • Her kuşak, geçmiş kuşakların saf, kendinin akıllı olduğuna inanır. Eskiler, batıla ve aptalca kutsallara inanırken, kendisi akıl yolu ile vardığı ve bilim ile ispatlanmış kutsallara inanmaktadır. Kendisinin de ne kadar saf olduğu ona hiç söylenmez.
  • Bu manipülasyonları yapan kutsalların sahipleridir. Çünkü onlar, en değerli markaları olan kutsallarını korumak için gereken her şeyi yaparlar ve kutsallarını çağın gerçeklerine ve müşterilerinin entelektüel seviyelerine göre ayarlarlar.
  • İnsanlık tarihinin bir döneminde, halkın çoğunluğunun okuma yazma bilmediği zamanlarda, Latince bilen bir rahip sınıfının okuma yazma bilmeyen halkı Latince ile kandırmaları çok kolaydı. Halk okuma yazma öğrendi diye, profesyonel rahip sınıflarının halkı aldatmaktan vazgeçtiğini sanmak saflık olmaz mı?
  • Halk okuma yazma öğrenince, kutsalın sahipleri de çıtayı yükseltirler ve yeni gizli diller yaratarak insanları kandırmaya devam etmenin bir yolunu bulurlar. Onların işi budur.

IX. CEZA

Kutsalı sorgulayanlar cezalandırılır.

  • Kutsalı sorgulayanlar, kutsalın sahipleri tarafından cezalandırılırlar. Kutsalın sahibi ne kadar güçlü ise verdiği ceza da o kadar ağır olur. Bu sebepten, devletin kutsallarını sorgulayanlar en ağır cezalara çarptırılırlar.
  • Bir kutsalı sorgulamanın, sorgulayana ne kazandırdığı şüphelidir. Sorgulayan kazanırsa, o da yeni kutsal tanımlamaları yapma hakkı kazanır ve halkı kutsallar ile kandırma işine kendi tanımlamaları ile devam eder.

** ** ** **

Yukardakinin tekrarı:

Kutsal nedir? İnsanlar neden bazı şeyleri kutsal kabul ederler? Neden bazı şeyleri kutsal olarak tanımlayıp ondan sonra o tanımladıkları kutsalın koruyuculuğunu üstlenirler?

Kutsal saygı ile ilgili. Çünkü hiç bir şeyin veya kavramın kendi özünde kutsal olma özelliği yoktur. O şeyi kutsal olarak tanımlayan insanlar vardır. Ondan sonra bu insanlar (veya kurumlar) kutsal olarak tanımladıkları şeye diğer insanların saygı duymalarını isterler.

Bir kutsala saygı nasıl gösterilir? Saygı aslında kutsala gösterilmez, kutsalın sahibine gösterilir. Saygı isteyen kutsal değil, kutsalın sahibidir.

Kutsala veya sahibine saygı göstermek demek kutsalı sorgulamamak demektir. “Şu kutsal dediğin şey neden kutsal acaba?” diye sorgulanmayacak; kutsalın kutsal olduğuna inanılacak. Kutsalın olduğu yerde inanç vardır. Kutsala olan inanç sorgulanmayacaktır.

Kutsal ile ilgili ritüeller vardır; bunlar da sorgulanmayacaktır. Kutsalın kutsal olduğunu tekrar tekrar onaylamak için kutsalın sahibi ritüeller yaratmıştır. Bu ritüeller sorgulanmayacak, onların kutsalın bir parçası olduğuna inanılacak ve onlar gerektiği zamanda ve yerde usülüne uygun olarak ve usülüne uygun giysiler ile uygulanacaktır.

Bunlardan çıkan sonuç şu herhalde: kutsal, hep saygı, inanç ve sorgulamamak ile beraber bulunuyor.

Kutsalı sorgularsanız, sorguladığınız kutsalın sahibinin elinde bulunan güçlere orantılı olarak cezalandırılacaksınız. Bir kutsalı sorgulamadan önce cezalandırılabileceğinizi bilmeniz ve kabul etmeniz gerekir.

Devletin sahibi olduğu kutsallara saygısızlık yaptığınızda –bütün güç devlette olduğu için– devlet tepenize biner ve sizi keyfine göre orantılı veya orantısız cezalandırır. Onun için devletin kutsallarına saygı duymak mutlu bir hayat sürmek için gerekli önemli bir unsurdur. Devletin kutsallarını en ufak bir saygınız olmasa bile, saygınız varmış gibi görünmeniz menfaatiniz icabıdır.

Kurumlar dışında bireylerin de kutsalları vardır. Bireyler genelde kurumların kutsallarını sahiplenirler ve bu kutsalları savunan askerler olurlar. Bunlardan da korkulur. Çünkü bunlar genelde tek olmazlar, cemaatler, örgütler, tarikatlar kurarlar ve kutsallarına saygısızlık yapanlara karşı cezalandırma girişimlerinde bulunurlar.

Sosyal medyada iyi örgütlenmişlerdir ve bunların kutsallarına bir laf edecek olursanız sizi linç ederler.

Bütün bu saygısızlıkların hep sözlü olması ne garip. Kutsal, söz söyleme hürriyetini engelleyen bir şey olmalı. Kutsala söz söylemek saygısızlık olabiliyor.

Örgütlenmiş kutsal koruyucuları ve kutsalın askerleri sizi belki devlet gibi cezalandıramayabilirler ama uğraştırırlar.

Aslında saygı nedir ona bakmamız gerekiyor. Çünkü saygı ile kutsalı birbirinden ayırt edemiyoruz.

Saygı nedir? Rütbeye, otoriteye, yaşlıya saygı vardır. Saygı bir davranış biçimi olmalı. Saygı güç ile de ilgili bir şey olmalı. Güçlüye veya güçlü olduğuna inandığımız birine veya kuruma saygı duyarız. Gelenekler de bazı şeylere saygı duymamızı emreder. Biz güçlendikçe saygı duyduğumuz şeyler, kurumlar ve kişiler azalır.


NOTLAR:

— Lütfi Kaçan, Kitab-ı Mukaddes ve İslam Geleneğinde Ahid Sandığı‘ndan kutsal ile ilgili alıntılar:

Önsöz, s.7
Herhangi bir nesne kutsalı açığa çıkartırken, kendi olmaya son vermeksizin başka bir şey haline gelmektedir. Çünkü etrafındaki kozmik ortama katılmaya devam etmektedir. Kutsal bir taş, taş olarak kalmaktadır. Görünüşte —daha kesin olarak, din dışı bir bakış açısından— hiçbir şey onu diğer taşlardan farklılaştırmamaktadır. Bir taşın kutsal olarak göründüğü kişiler için, onun hemen o andaki gerçeği, yukarıdakinin tersine olarak, doğa üstü bir gerçek haline dönüşmektedir. Başka terimlerle ifade edersek; dinsel bir deneyimi olanlar için doğanın tümü kendini kozmik kutsallık olarak açığa çıkarma yeteneğine sahiptir. Evrenin tümü, bütünü itibariyle bir kutsalın tezahürü haline dönüşebilir.

S.36-37
Hayatın manevi yüzü yalnız maddi tezahürlerle açıklanabilir. Nasılki rüzgarın varlığı çayırların titremesiyle anlaşıldığı gibi, İlahi gerçeğin anlaşılması da, Mutlakın tecrübesi de, görünen nesnelerden başlamakla olur. Kutsalın merkezi varlığını bir ışık kaynağına benzetirsek, merkezden aydınlanan diğer varlıklar da ışıkla ilişkileri oranında kutsallık kazanırlar. Nitekim putperestlikteki put objesi olan taş, ağaç gibi nesnelerin kutsallığı, kendilerinden değil, içlerinde barındırdıklarına inanılan tanrısal ruh veya güçten kaynaklanmaktadır. Taşa taş, ağaca ağaç olarak tapan tarihte hiçbir topluluk yoktur. Kutsal nesneler, objeler, derûni kutsalla, yani tanrıyla ilişkisi derecesinde kutsal sayılır.

… Mesela Mana’da tabiatüstü güç ve kuvvet vardır. Bu güç içine girdiği her nesneyi etkin ve üstün kılar. Aynı zamanda Mana’ya sahip olan bir nesnenin taşıyana güç verdiğine inanılırdı. Tabi sayılması gereken bir nesneye dokunulması yasak olduğu gibi Tabu olan yiyeceklerinde yenmesi yasaktır.

… İlahi dinlerde kutsalın belirleyicisi bizzat kutsalın kendisidir.

… Eski Ahid’de kutsallık en yüce anlamda Tanrı’ya verilmiştir. Tanrı’nın mutlak kutsallığı onun yaratıklardan farklılığını ve yüceliğini ifade eder.

… Ahid Sandığı, kutsallığın asıl nedeni olan Tanrı’yla bir çok ilişkisinden dolayı kutsallık vasfını kazanmıştır.

Hırka-i-saadet dairesi ve kutsal emanetler.

Hindistan’ın kutsal inekleri. İslamın kutsal hayvanı: domuz.

Kuran kitabının cismi kutsal mı?

IV. (X.) yüzyıla ait ceylan derisi üzerine kûfî hatla yazılmış bir Kur’an sayfası.

Kağıt üstüne Arapça veya Türkçe harflerle basılmış ve çoğaltılmış bir Kuran kitabının kutsallığı nereden geliyor? Kuran metninin basılarak çoğaltılmış halini kutsal sayan insanlar var. Ben bu kutsallığın nereden geldiğini anlamaya çalışıyorum.

Herşeyden önce şunu belirtelim. “Kutsal” bir tanımlamadır ve isteyen herkes “bu Kuran kitabı kutsaldır” diye Kuran kitabının cismini kutsal olarak tanımlayabilir. Ben buna saygı duyuyorum. Kitabın neden kutsal olduğunu açıklaması gerekmez çünkü bir cismi kutsal olarak tanımlayarak onu kutsal yapmış oluruz. Zaten kutsallaştırmanın başka yolu yoktur.

İslamdan önce Kabe’nin etrafında putlar vardı. Bunlar kutsal olarak tanımlanmış taşlardı. Bir cismi kutsal olarak tanımlamak demek o cismi putlaştırmak demektir. İslam dininde putlaştırmak yasaktır. Bir kitabın putlaştırılması da İslam’a aykırıdır.

Kuran kitabını kutsal kabul eden birine Kuran kitabının neden kutsal olduğunu sorsak, kitabın sayfalarında bulunan harflerin ve kelimelerin Allah’ın sözü olduğu ve bu yüzden kutsal olduğu söylerdi.

Kuran’ın metnini oluşturan harflerin ve kelimelerin Allah’ın sözü olduğunu kabul edersek, ve Allah’ın sözünün kutsal olduğunu kabul edersek, bu kutsallığın Allah’tan nasıl bu gördüğümüz kağıt parçasına geçtiğini araştırmamız gerekiyor.

Bu analizi sadeleştirmek açısından, Kuran’ın bütününe bakmak yerine, Kuran’ın ilk kelimesi olan “ikra” kelimesine bakalım.

“İkra” kelimesinin, Allah tarafından Cebrail’e iletildiğini ve Cebrail’in de peygambere ilettiğini kabul edelim. Peygamberin de Cebrail’den aldığı bu kelimeyi seslendirdiğini ve sahabelerden birinin de bu sesi duyup yazıya çevirdiğini ve bir kemik üzerine Arap harfleri ile kazıdığını varsayalım. Böylece peygamberin seslendirdiği “ikra” kelimesi yazıya dökülmüş oluyor.

Bu süreç doğru olabilir ama ben Allah’ın Cebrail’e Arapça kelimeler değil de anlamlar verdiğini düşünüyorum. Cebrail bu anlamları peygambere kelime olarak değil ilham olarak yani anlam olarak aktarmıştır. Peygamber bu anlamları dillendirip seslendirmiştir. Öyle ya da böyle, kutsalın, bir kişiden başka bir kişiye veya bir şeyden diğerine nasıl geçtiğini anlamak istiyoruz.

Ban bu süreçte, Allah’tan Cebrail’e, Cebrail’den peygambere, peygamberden sahabeye geçen sesler ve işaretlerde “kutsal” diye adlandırabileceğimiz bir değer göremiyorum. Hatta, ne sesler ne de işaretler, bir kişiden diğerine geçmiyor.

Peygamberin ölümünden 80 yıl sonra, bu kemik parçalarına, ağaç kabuklarına ve diğer maddelere yazılan ayetler toplanıp, düzenlenip kitaplaştırılmıştır. Bu Kuran kitabı, ayetlerin iniş sırasına göre değil, başka bir sıraya göre düzenlenip kitaplaştırılmıştır. Kuran metni bu şekilde düzenlenmiş haliyle günümüze kadar gelmiştir.

Günümüzde de, Kuran kitabı bu düzene uygun olarak modern matbaalarda basılıp kitap halinde çoğaltılmaktadır. Bu kitapların kutsal olduğuna inanılmaktadır.

Yine sadece “ikra” kelimesine bakarsak, bugün kitapçıdan aldığımız bir Kuran kitabında okuduğumuz “ikra” kelimesinin, ne Allah’la, ne Cebrail ile, ne peygamberle, ne de sahabeyle bir ilgisi olmadığını görüyoruz.

“İkra” kelimesi bir cisim değildir, yani bir cisim gibi zaman içinde devamlılğı yoktur.

Her kelime bir anlamın görünür halidir.

Mesela, ben buraya “ikra” kelimesini yazdım. Daha sonra bir daha yazdım: “ikra”. Bu kelimelerin hiçbiri peygamberin sahabelere seslendirdiği “ikra” sesi değildir. Zaten o ses, peygamber söyledikten sonra, havada bir ses dalgası olarak bir an varoldu, sonra da kayboldu gitti.

Yani, Cebrail’in Allah’tan alıp peygambere ilettiği ve peygamberin seslendirdiği “ikra” sesi, peygamber seslendirdikten sonra, havada yokolup gitti. Kutsallığı vardı ise, o kutsallık da havaya karıştı gitti.

Bu süreç sadece “ikra” kelimesi için değil, Kuran’ın metnini meydana getiren bütün kelimeler için geçerlidir. Peygamberin seslendirdiği kelimelerin hepsi havada ses dalgaları olarak var olup kayboldular. Peygamberin kelimeleri kutsallık ile yüklü olsalarmış bile, kutsallık zinciri orada kopmuştur. Kelimeler aracılığı ile peygamberden bize ulaşan bir kutsallık zinciri yoktur.

Peki kutsallık nerede olabilir? Kutsallık kelimenin harflerinde olmadığına göre, kelimenin anlamında olabilir.

Öyleyse, “ikra” kelimesinin anlamında bir kutsallık var mı ona bakalım.

Fakat “ikra” kelimesinin anlamı, “ikra” kelimesinde saklı değildir. Hiç bir kelimenin kendisinin bir anlamı yoktur. Hiç bir kelimenin “anlam” diye bir özelliği yoktur. Hem harfler, hem de sıralanmış harfler olan kelimeler, anlamsızdır. Kelimelere anlam veren, o kelimeleri okuyan insandır. Kelimeler anlamlar için yertutuculardır.

“İkra” kelimesini okuyan herkes ona kendi bilgi birikimine göre bir anlam verecektir. Mesela, ben halktan biri olarak, Kuran’ın “ikra” kelimesi ile, bol bol kitap okumamızı öğütlediğini düşünebilirim. Ama Kuran’ı hayatı boyunca incelemiş ve Arapça’nın inceliklerini bilen bir ilahiyatçı, “ikra” kelimesine onlarca anlam yükleyebilir ve sayfalar dolusu yorum yazabilir.

Peki bu anlamlardan hangisi Allah’ın bu kelimeye yüklediği ve bizim anlamamızı istediği gerçek anlamdır? Bunu hiç bir zaman bilemeyiz. Burada çok yaman bir çelişki var. Allah kullarına bir mesaj yolluyor ama kullarının o mesajı anlamaları için gerekli araçları onlara vermiyor! Allah kullarının kullandığı dilin gönderdiği mesajı deşifre edip anlamak için yetersiz olduğunu bilmez mi? Mutlaka bilir. O zaman neden bu çelişkiye fırsat veriyor?

İşte her dinde parazit olarak çoğalıp o dini ele geçiren aracı sınıfı ulemanın varoluş sebebi bu çelişkidir. Ulemanın (genel olarak rahipler sınıfının) sahtekâr olduğu ve bizi aldattığı açıkça görülüyor. Çünkü onlar, anlamı hiç bir zaman bilinemeyecek bir mesajın anlamını bildiklerini ve bize bildirdiklerini söylerler. Asıl yaptıkları, tanımladıkları anlamlardan birini seçip, o anlamın gerçek olduğuna bizi inandırmaktır.

Öyleyse, iki şeyi kesin olarak anlamış olduk.

Bir, Kuran kitabını oluşturan, kağıt, mürekkep ve kağıt üzerindeki (harfler olarak algıladığımız) mürekkep izlerinin hiç birinin kutsallığı yoktur. Bu işaretlerin kutsal şeylere veya kişilere ulaşan tarihleri yoktur; Allah’la, Cebrail ile ve peygamberle ilişkileri yoktur. Bu harfler, her seferinde yazılıp yokolan anlamsız işaretlerdir.

Öyleyse, Kuran kitabının cisminin hiç bir kutsallığı yoktur. Bir cisme kutsallık vermek onu putlaştırmaktır; bu da İslam’ın ruhuna aykırıdır.

İki, kutsallık anlamda olmalıdır. Fakat anlam kelimede değil, kelimeyi okuyandadır. Öyleyse, anlam da Kuran kitabının cisminde bulunan bir şey değildir.

Bu analizimizden Kuran kitabının cisminin kutsal olmadığı anladık. Fakat Kuran kitabını “bu cisim kutsaldır” diye tanımlayıp kutsallaştırabiliriz veya putlaştırabiliriz. Bunu yapanlara saygı duyuyoruz ama putlaştırmanın bir batıl itikat olduğunu ve dinin dışında olduğunu belirtiyoruz.


Notlar:

— Kuran’ın “Allah’ın sözü” olduğunu varsaymak, yani Allah’ın söz söylediğini varsaymak, Arapça konuştuğunu varsaymak, Allah’a insan özellikleri vermek olurdu. Bu da Allah’ı aşağılamak olmaz mıydı?

Kutsal ve saygı ilişkisi ile ilgili bir yazı.

height=”1061

Klasik kamyoncu batılı…

— Batıl “boş, geçersiz ve yanlış” demekmiş. Ama ben daha değişik anlamda kullanıyorum. Mesela, bir kelimeye sihirli güçler yükleyip o sihirli kelimenin doğanın doğal akışına etki edebileceğine inanmak batıl bir hareket oluyor. Mesela kamyonuna “maşallah” yazıp bu kelimenin koruyucu gücüne güvenen kamyoncu batıl hareket etmiş olur. Her eşikten geçerken “bismillah” diyen insanlar da sihirli bir kelimenin doğanın doğal akışını kendi menfaatleri için değiştireceği umudu ile yaşarlar. Onlar da batıla inanmış oluyorlar. Kimisi uzay cisimlerinin sihirli güçlerinin dünyadaki insanların hayatlarının doğal akışına etki edebileceğine inanırlar. Her sabah astroloji sütunlarını okuyup hayatlarını ona göre ayarlarlar (bu da astrolojiyi doğrulamış olur mu?) Bu insanlar da batıla inanıyorlar demektir. Kara kedi görünce irkilen ve kara kedinin doğanın doğal akışını değiştirecek güçlere sahip olduğuna inananlar da batıla inanıyor demektir. Bu açıdan bakıldığında herhangi bir cismi kutsallaştırıp onu yücelten ve putlaştıran herkes batıla inanıyor demektir. Hatta dinin kendisi ve ritüelleri de batıl olmuş oluyor. Zaten din bunu bildiği için batıldan çok korkar ve kendi ritüellerini “hak” fakat halkın varolan geçmiş ritüellerinin hepsini “batıl” olarak tanımlar. Yatıra gidip ondan doğanın doğal akışını değiştirmesini istemek batıldır. Ama yatıra adak adamak halkın bir geleneğidir onun için de saygı duyulmalıdır. Ama dinin kendi kitabında olmayan batıla tahammülü yoktur. Sadece kendi batılı haktır. Ne çok batıl varmış hayatımızda!

Batıl kelimesinin etimolojisi.

Hak kelimesinin etimolojisi. Tezimizi doğruluyor. Hak yasal olan demekmiş. Din kendi batıllarını yasal batıllar yani hak olarak tanımlamış. Halkın eskiden beri hak bildiği ritüellerini de yasal olmayan batıllar olarak tanımlamış.

Kuran kutsal kitap değildir, İhsan Eliaçık.

— CHP’li Bolu Belediye Başkanı Kuran’ı öperek göreve başlamış. Önce Türk bayrağını öpmüş sonra da her ikisine el basarak yemin etmiş. İlginç. Bunu kendi kafasına göre mi yapmış, yoksa böyle bir kanun mu var? Batıl itikat.

Laf söyleme özgürlüğü

fes
İkisi de fesli değil mi?? Birisi fesin üstüne tülbent sarmış, diğeri sarmamış.

Türkiye’de laf söyleme özgürlüğü var mı? Belki vardır. Var herhalde. Ama lafların etkisi abartılıyor bence. Entellektüel olması gereken tartışmalar hemen taraftar tartışmasına dönüşüyor. Herkes futbol takımı tutar gibi bir fikri tutuyor ve o fikri müdafaa ediyor. Karşı tarafı duymuyor.

***

Fesli bir yazar var. Artık ihtiyarlamış. Hasta. Diyanet işleri başkanı resmi cüppesini kuşanıp sarığını takıp hasta ziyaretine gitmiş. Aydınlanmacı takımı Cumhuriyet’teki, Aydınlık’taki sütunlarında olayı büyütüp orantısız tepkiler vermişler. Bu fesli şahıs “İstiklal savaşını Yunan kazansaydı daha iyi olurdu” demiş. Der. Bu bir laf değil mi? Laf söyleme özgürlüğü olduğuna göre söyler. Belki kitaplarını satmak için provokasyon yapıyordur. Neyse ne. İstiklal savaşı kazanılmış. Bitmiş. Geçmişte kalmış. Kazanan belli. Kaybeden belli. Bu laf neyi değiştirebilir? Hiç bir şeyi değiştiremez. Fesli yazar bir fesliler ordusu kurup İstiklal harbini geri mi çevirecek? Yapamaz. Bu adamın devletin bekasına ne zararı var? Sıfır zararı var. Kitap yazıyor. Ben hiç bir kitabını okumadım. Belki yararlı bilgiler vardır. Söylediği bir cümle için adam böyle linç edilir mi? Ciddiye alınacak bir laf mı bu? Değil. Adam Atatürk düşmanıymış. Olabilir. Atatürk’e hakaret etmeme kanunu var. Eğer gerekiyorsa yetkililer ona göre ceza verir. Bu fanatik aydınlanmacı takımı böyle komik bir lafa aşırı tepki vererek adamın reklamını yapmış oluyorlar. Aydınlanmacıların düğmeleri belli, yobaz takımı istediği zaman bu düğmelere basıp tepki almasını çok iyi biliyor. Sonra da bu tepkileri seçimlerde servis edip oy topluyorlar. Aslında, araştırma yapan, kitap yazan herkese değer verilmeli. Bir cümle üzerinden adamı linç eden fanatik aydınlanmacıların acaba kaçı fesli yazarın kitaplarını okumuşlardır? Okumadıklarını düşünüyorum. Kimseye zararı olmayan, geçmişe hayran, geçmişte yaşayan, hasta ve yaşlı bir adama devlet değer vermiş ve gitmiş geçmiş olsun demiş. Ne var bunda? Şimdi diyanet işleri başkanı da “keşke Yunan kazansaydı…” lafına destek vermiş mi oluyor?

Böyle değişik laflar söyleyen insanlar desteklenmeli. Ama bunun için insanların kendilerine ve devletlerine güveni olması gerekir. Belki Cumhuriyetin 200.yılında bu da olur…

***

Peki, tehlike nedir? UltraAydınlanmacılar hangi tehlikeden bizi korumaya çalışıyorlar? Eğer diyanetin bu ziyaretini görmezden gelselermiş ne gibi bir tehlike doğacaktı? Gericilik yayılacak mıydı? Düşünüyorum da hiç bir tehlike aklıma gelmiyor. Tam aksine bu olayın reklamı yapılmamış olacaktı. Unutulup gidecekti.

***

Demek ki laf söyleme özgürlüğü var. Herkes laf söylüyor. Gazete köşelerini dolduruyorlar her türlü lafla. Ama çoğu boş laf. Olmayan tehlikeleri lafla müdafaa eden sözler. Tuttukları takımın doktrinlerini müdafaa eden boş laflar.

***

Peki devletin diyanet işleri başkanı resmi üniformasını giyip bazı tarihsel olayların daha değişik şekilde gelişmiş olmasını arzu ettiğini söyleyen ve modası geçmiş Osmanlı özentisi şapkalar giyen bir hastayı ziyarete gitmişse ne olur? Aslında bu iki insanın giyinişlerine bakarsak zaten aynı geçmiş devrin özlemi içinde olduklarını görüyoruz. Biri fes takıyor biri sarık. Sarığın altına cüppe giyiyor. Cüppesinin altında da takım elbisesi var. Öteki de öyle. Fesin altında herkesin giydiği gündelik elbiseler giyiyor. Kafa yapıları da aynı. Bunlar Araplaşmış Türkler. Konuştukları dil Türkçe’den çok Arapça’ya benziyor. Arapça’yı kutsal bir dil zannediyorlar. Zaten sarıklı olan devletin memuru. Bu ne demek? Devletin bir dini var demek. Anayasada devlet laiktir diyor ama devlet laik değil. Kamu alanlarında günde beş sefer Arapça yalelli okutan bir devlet nasıl laik olabilir. Devletin dinini halka dayatan memurları var. Dine karşı laf söyleyenleri linç etmeye hazır bir yobazlar ordusu var. Şalvarlı cüppeli Arap üniforması giymiş bu orduyu devlet destekliyor. Devletin özel din ordusu bu. Bunlar da devlete desteği için teşekkür ediyorlar ve oylarını iktidar için kullanıyorlar. Din hiyerarşisi devlet hiyerarşisinin içine sızmış. Devlete istediğini yaptırıyor.

Devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkmadığı müddetçe daha çoook sarıklı devlet memurlarının fesli veya cüppeli veya hacı sakallı hocalara ziyaretini izleriz.

***

İslam dininin kendi hiyerarşisi yoktur. Kuran bir rahipler hiyerarşisi oluşmasını yasaklamıştır. Bu yüzden İslam devlet hiyerarşisine sızar ve devletin hiyerarşisini kullanır. Yani İslam egemen güçlerin emrindedir. Başından beri bu böyle olmuştur. Ancak devlet din işinden çıkarsa İslam bireylerin dini olabilir. Şimdi devletin dinidir. Ondan camiler siyasetin tam ortasındadırlar. Şaşılacak bir şey yok bunda. Bir imamın, egemen güçleri eleştirebileceğini aklınız alıyor mu? Unutmayın devletin memuru bu adam.

Notlar:

— Fesli yazarın belki de benim yazdığım kadar naif olmadığına dair böyle bir video var. Yine de sorun devletin bir dini olması. Bu sebepten dış güçler din üzerinden istedikleri gibi operasyon yapabiliyorlar.