Şeriat Medeni Kanun’a karşı

Daha doğrusu şöyle değil mi:

[Kuran’a] göre kadının şahitliği ve miras hakkı yarımdır. Kadınların seçme ve seçilme hakkı yoktur. Koca isterse kadını dövebilir. Kadın tek başına sokağa çıkamaz. Hacca bile gidemez. İşte bu nedenle laikliğin önemini bilelim! #5AralıkDünyaKadınHaklarıGünü kutlu olsun!

Bunları söyleyen Şeriat değil, Kuran. Şeriat, Kuran’anın dediklerinin bir hukuk sistemi haline getirilmiş halidir. Medeni kanuna göre kadın ve erkek kanun karşısında eşittir. Kuran ve Şeriata göre kadın ve erkek kanun karşısında eşit değildir. İlahiyatçıların görevi bu çelişkiyi Kuran’a inananları ve Medeni Kanuna inananları incitmeden açıklamaktır. Ne şiş yansın ne kebap. Hem laik olalım hem de Kuran kanunlarını uygulayalım diyor… Ama nasıl olacak bu? Olamaz. İşte günümüzdeki gibi hibrid bir din çıkar ortaya.

***

Ama asıl dikkatimi çeken, insanların artık doğa kanunlarına göre yani doğasına uygun olarak yaşamadığı, yaşayamadığı ve yaşamak istemediği. İnsanın bu dünyadan geçişi Tüzel Varlıkların yazdığı kurallara ve kanunlara göre oluyor. İnsanlar Tüzel Varlıkların koyduğu kurallara göre yaşayıp ölüyor. Zaten çoğu insanın seçim yapma hakkı yok. Doğduğu topraklarda geçerli kanunlara uymak zorunda. Kimse kendi kanunlarını tanımlayıp onlara göre yaşamayı seçemez. Şeriat varsa şeriata göre, medeni kanun varsa medeni kanuna göre yaşamak zorunda. Doğaya kaçmak isteyenler de olabiliyor. Onlar da hep başarısız oluyorlar çünkü onlar çoktan doğaya ve kendilerine yabancılaşmış insanlar olmuşlar. Zaten toplum kendi kurallarına uymayanları dışlıyor.

***

İnsanın uyması gerektiği kanunları yazan da Tüzel Varlık olduğuna göre insanların efendisinin Tüzel Varlıklar olduğunu söyleyebiliriz.

***

Dini kitaplar da Tüzel Varlıkların malı olduklarına göre din denen şeyin amacı da insanları Tüzel Varlıkların istediği gibi yaşayan köleler olmasını sağlamaktır. Din egemen güçlerin insanlarını yönlendirmek için kullandıkları etkili bir araçtan başka bir şey değildir. Tüzel Varlık insanlarını yönlendirmek için onlar direk emirler vermez.  İnsanlarına söylemek istediklerini din aracılığı ile sanki doğa üstü yüce bir varlıktan geliyormuşçasına söyler. İnsanlar da korktukları yüce bir varlıktan gelen emirlere ve yaşam tarzına uyarlar ve Tüzel Varlığın uysal insanları olurlar.

Tüzel Varlık yani egemen güç yani devlet insanlarını artık televizyon aracılığı ile de çok kolay yönlendirebiliyor. Devlet insanlarına söylemek istediği şeyleri marka olmuş şöhretli model insanlar aracılığı ile iletiyor. İnsanlar da öykündükleri bu model insanları taklit ederek onlar gibi olmaya çalışıyorlar. Bütün amaç insanları yönlendirerek Tüzel Varlık için çalışan ve vergisini veren evcilleştirilmiş uysal insanlar yapmak mı yani? Öyle gözüküyor. Bunu bilmek neye yarar? Hiç bir işe yaramaz.

***

Doğadan kopmuş ve kendine yabancılaştırılmış insan çaresizce etrafına bakınıp nasıl yaşaması gerektiğini araştırıyor. Karşısına din çıkıyor. Bilim çıkıyor. Devletin kanunları çıkıyor. Doğaya dönmesi imkansız çünkü artık yabancılaşmış…

Notlar:

— Tüzel Varlıklar ile insanların ilişkisi hakkında detaylı bilgi.

— Burada iki Tüzel Varlığın savaşı var. Pazar paylarını arttırmak için birbirleri ile takışıyorlar. Pazar dediğimiz de insanlar. Tüketiciler. Halk. Vatandaş. Kavga neyin kavgası? Bu insanlar kimin kitabına uyacaklar? Kimin kanunlarına göre yaşayacaklar. Din hiyerarşisinin kulu mu olacaklar yoksa devletin kulu mu olacaklar. İslam dininin kendi hiyerarşisi olmadığı için İslam her zaman devlet hiyerarşisini kullanmıştır. Devlet hiyerarşine sızıp parazitlik yapmıştır. Bu sebepten İslam’ı seçen devletler geri kalmaya mahkumdurlar çünkü enerjilerinin yarısını din hiyerarşisinin uydurduğu parazitliklerle uğraşmak durumunda kalacaktır. Devlet bir türlü kendini bu din parazitinden kurtarıp kendini tam olarak devlet işlerine veremez. Bu yüzden Türkiye’de şeriat olmadığı halde şeriat tartışılabilmektedir. Devlet din ile iç içedir ve devlet işleri ile uğraşacağına din işleri boğuşturmaktadır.

— Laiklik nedir? Ayrı bir yazı konusu.

Yalancı olduk şimdi…

İnternetten bir şeyler almışlığınız var mı? Vardır herhalde. Peki hiç MESAFELİ SATIŞ SÖZLEŞMESİNİ okudunuz mu? Ben hiç okumadım. Okusam da anlayamam zaten. Bu tip sözleşmeler avukatlar tarafından anlaşılmaması için yazılmış içinden çıkılmaz hukuki metinlerdir. Ama okumadığım halde “MESAFELİ SATIŞ SÖZLEŞMESİNİ OKUDUM” düğmesini hiç tereddüt etmeden tıklarım. Böylece yalan söylemiş olurum.

Bu benim için bir problem olmaz çünkü yalan söylememeyi yüksek bir otoritenin beni cezalandırmasından korktuğum için değil de ilkesel olarak reddeden biriyimdir. Ama Kuran’a göre yaşamayı şiar edinmiş ve Kuran yasakladığı için hiç yalan söylememeye çalışan mütedeyyin bir şahsın ikilemini bir düşünün. “MESAFELİ SATIŞ SÖZLEŞMESİNİ OKUDUM” diye tıklasa yalan söylemiş olacak ve Kuran ile ters düşecek. Tıklamazsa alışveriş sepetindeki siparişlerini alamayacak. “Okumadan tıklamam” deyip okumaya kalksa belki de saatlerini harcayacak ama yine anlaşmanın hukuki jargonunu çözemeyecek…

Aslında anlayıp anlamaması önemli değil… Anlaşma diyor ki,

Siparişin gerçekleşmesi durumunda SİPARİŞ VEREN/ALICI işbu sözleşmenin tüm koşullarını kabul etmiş sayılır.

Yani biz alıcıların anlaşmayı okuyup beğenmediğimiz koşulları değiştirmek gibi bir lüksümüz yok. Neden okuyalım o zaman? Okusak da bir okumasak da bir.

İnternette alışveriş yaparken karşımıza çıkan sözleşmeleri okumadan onaylamak bir internet geleneğidir. Ama hayatı boyunca yalan söylememiş birisi bu geleneğe uyarak yalan söylemiş oluyor. Peki bunun ahirette cezası olacak mı?

MELEK: (Bir masada oturmuş, önündeki amel defterine bakarak konuşur) HepsiBurada.com’dan bir sipariş vermişsin ve okumadığın halde MESAFELİ SATIŞ SÖZLEŞMESİNİ okudum diye tıklamışsın. Bu bir yalan ve senin amel defterine işlenecek.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Bir yandan telefonunu başparmakları ile tuşlar) Okusam ne olur okumasam ne olur, anlaşmayı değiştirme hakkım yoktu ki.

MELEK: Yalan söylemek için mazeret bulmak isteyen bulabilir. Yalan söyledin mi söylemedin mi?

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: İstemeyerek yalan söyledim, evet. Ama söylediğim yalan diğer bir insana söylenmiş bir yalan değildi. Ben bir tüzel varlığa yani bir şirkete yani kendisi devamlı reklamlar aracılığı ile bize yalan söyleyen ve bizi aldatan bir kuruluşa yalan söylemiş oldum. Kuran’da yasaklanan yalan Allah’a karşı söylenmiş yalandır. İşte bir örnek, Saf Suresi, 7. Ayet..

MELEK: Kuran’ı bize mi öğretiyorsun??

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Haşa. Ne haddimize… Sadece kendimi savunuyorum.

MELEK: Burası mahkeme değil.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Olsun ben yine de söyleyeyim, internetten şimdi buldum… Evet, Saf Suresi, 7. Ayet’te Allah diyor ki

Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Allah zalimler topluluğunu doğru yola ulaştırmaz.

Ben Allah’a karşı yalan söylemedim. Benim söylediğim yalan hiç bir insana zarar vermedİ.

MELEK: Bu işi milyonlarca senedir yaparım henüz karşıma yalan söylememiş bir insan gelmedi. Hepiniz yalancısınız.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Doğrudur. Kuran da bu konuya dikkat çekmek istemiş. Yusuf Suresi, 26. Ayet’te Allah diyor ki, (telefonundan okur)

Yusuf dedi ki; “O gönlünü eğlendirmek için beni kullanmak istedi.” Kadının ailesinden bir tanık da şu şekilde tanıklık etti: “Eğer erkeğin gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylüyor, bu durumda erkek yalancılardandır. Eğer erkeğin gömleği arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylemiştir. Bu durumda erkek, doğru sözlülerdendir.

Bu “gömlek testi” diye bilinir ve Arap ülkelerinde hala bir çeşit yalan dedektörü gibi kullanılıyor.

MELEK: Bu yalanını da amel defterine işliyorum.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Memure hanım bu yalan olamaz, benim tarikatımın çok muhterem şeyhi Mor Sakallı Düldül Hoca’mın bir fetvasında kendisi bu gerçeği telaffuz etmişlerdir. Allah gani gani rahmet eylesin, çok büyük bir insandı.

MELEK: Öyle mi zannediyorsun? Senin Mor Sakallı’nın Amel defterine yeni sayfalar eklemek durumunda kalmıştık, yalanları o kadar uzayıp gidiyordu. Sonunda tesadüfen doğru olarak ağzından çıkmış olan bir kaç lafı doğru hanesine yazdık ve yalan hanesine de “söylediği her şey yalandır” dedik. Onun yalanlarını teker teker yazmaya kalksak burada kuyruk uzayıp giderdi.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Nasıl da inanmışız hergeleye! Bu telefonu da o satmıştı bana “ahirette de çeker” demişti. Bir iPhone’un 3 misli para vermiştim. Bak nasıl çekiyor ama…

MELEK: Telefonu burada bırakacaksın.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: (Raflarda dizilmiş telefonları şimdi görür) Neden telefonları öyle dizmişsiniz? Madem alacaksınız, imha edin gitsin.

MELEK: BTK son bir defa inceleyecek. Ondan sonra imha ediyoruz.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: (Telefonundan ayrılacağına üzgün) Şarj aletini de bırakayım mı?

MELEK: Üryan geldik üryan gideriz diye bir laf duydun mu sen? Çıplak gireceksin içeri.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Herneyse… Konumuza geri dönersek… Kuran’da Allah’a ve diğer insanlara yalan söylemek yasaklanmıştır ama “tüzel varlıklara karşı yalan söylemeyeceksiniz” diye bir hüküm yoktur.

MELEK: Yine de yalan söylemiş oldun. Tüzel varlık müzel varlık biz anlamayız. Yalan söylememek bir ilkedir. Karşında kim olursa olsun. Yalan söylemeyeceksin. Ders olsun.

(Telefonu verir.)

###

Notlar:

— Kuran’dan alıntılar Mustafa Cemil Kılıç’ın hazırladığı Anlamak için Türkçe Kuran (Meal) kitabından alınmıştır. Kuran’da geçen kelimeleri KuranMeali.org sitesinde arayabilirsiniz.

— Tüzel Varlıklar Kuram’ı için bakınız: Filozof Kedi Niçe’nin Tüzel Varlıklar Kuramına Giriş’i.

Dipsiz kuyuya atılan boş laflar

Dipsiz kuyuya attığım boş laflar bunlar… Dipsiz kuyu tabii Google… Bu dünyada her şey boş olduğuna göre yazdıklarım da boş demektir. Dipsiz kuyu Twitter de olabilir. Bu blog da olabilir. Peki yazı yazmak bu kadar boş bir şey mi? Yazının ve sözün insanlar üzerinde hiç bir etkisi olamaz mı? Olmaz olur mu? Bazı yazıların insanlar üzerinde tartışmasız büyük etkisi olmuştur. Dünyayı değiştiren yazılar vardır. Mesela Kuran. Mesela İncil. Mesela Marx’ın yazıları. Mesela Atatürk’ün sözleri… O zaman her yazının boş laf olduğunu söyleyemeyiz. Evet, en son aşamada her şey boş, öyle bakarsak, çünkü hesap günü yazdıklarımıza değil yaptıklarımıza bakılacak. Ama yazmak da bir eylem değil mi? Şu anda yazı yazıyorum, yani bir şey yapıyorum. Fakat,

Bu söz dedikleri harf kelime cümle değil
Söz manaya derler biçim ile lafız değil.

Yani önemli olan anlamdır. Öyleyse, hesap günü ne yaptığımıza değil yaptıklarımızın anlamına bakacaklar. Yaptıklarımızın anlamı da “neden yaptın?” sorusunun cevabı olacaktır. Eğer bir dilencinin önüne cebimdeki bozuklukların ağırlığından kurtulmak için sadaka verirsem bu amel defterime iyilik olarak kaydedilecek mi bakalım? Yoksa görevli melek olayın nedenine bakıp bu eylemi iyilik hanesine yazmayacak mı? Hesap gününde kendimizi savunma ve pazarlık yapma imkanımız olacak mı acaba? Yukardaki bürokrasinin karşısına çıktığımızda bize söz hakkı verecekler mi?

MELEK: Sen cebindeki bozuk paralardan kurtulmak için dilenciye 1 TL vermişsin. Bu iyilik sayılmaz.

BEN: Öyle olsa bile, dilenci 1 TL’yi aldı mı almadı mı? Aldı. O zaman iyilik yapmış oldum.

MELEK: (Önündeki İyilikler Hukuku adlı kalın kitabı açar, biraz karıştırır ve “Sadakalar” ana bölümünde “Dilencilere verilen sadakalar” cüzünü bulur ve kelimeleri eli ile tek tek göstererek okur) “Dilenciye verilen sadakalarda niyet ve anlam çok önemlidir. Burada amaç dilencinin iyiliği değil, sadaka verenin kendinden fedakarlık yapmasıdır. Cebindeki son 1 lirası ile ekmek almaya giden bir insan, o son 1 lirasını dilenciye verip kendi aç kalırsa o amel iyilik hanesine yazılır. Hem de iki iyilik olarak yazılır. Ama eğer cebinde 5 kuruş, 10 kuruş gibi hiç bir işe yaramayan bozukluk olan bir kişi, cebindeki bu ağırlıktan kurtulmak için onları bir dilencinin önüne atarsa bu iyilik sayılmaz. Dilencinin “Allah razı olsun. Allah kazadan beladan saklasın” gibi lafları da geçerlilik kazanmaz.” Görüyorsun kanun çok açık. Sen dilenciye değil kendine iyilik yapmış oldun.

BEN: İyi o zaman, sen de kabul ediyorsun, ben de iyilik yapmışım. Ben de bir insan olduğuma göre ve kendime iyilik yaptığıma göre bunun da iyilik hanesine işlenmesi gerekir. Üstelik kendime iyilik yaparken başka bir garibana da bir ekmek parası vermişim ve kazan kazan bir durum olmuş. Aslında bu durumda bana iki iyilik yazman gerekir.

MELEK: Kanun çok açık, iyilik yazamam.

BEN: Aslında bu iyilik olayına bakış açınız yanlış…

MELEK: Allah’ın kanununa saygılı olalım…

BEN: Saygıda kusur etmeyiz ama bu iyilik olayına evrensel açıdan bakmanız gerekirdi. Yani iyilik yapanın ve iyilik yapılanın dışından tarafsız olarak bakmanız gerekir. Siz iyilik yapanın açısından bakıyorsunuz. Eğer tarafsız bakarsak, son parasını dilenciye verip kendini aç bırakan adamın kendine kötülük yaptığını görürüz. Bu da onun kötülük hanesine yazılmalıdır. Karnını doyurmak için ayırdığı son parasını dilenciye verdi ve kendi aç kaldı. Evrensel ve tarafsız açıdan baktığımızda –ki tanrıların bakış açısı bu olmalıdır– bir kişi aç kaldı, bir kişi karnını doyurdu. Halbuki her insanın ilk görevi kendine iyi bakmaktır. Kendi bedenine iyi bakmaktır. Bu adam, ise sizin yeryüzündeki ajanlarınızın din propagandasına kanmış, ve kendini feda edip, başkasına iyilik yaparak, sizin gözünüze girmek istemiş. Yani onun yaptığı bencillik ve yalakalık. Anlatabiliyor muyum? O aslında zavallı bir dilenciye iyilik yapmayı düşünmüyor, kendi menfaatini yani bu hesap günü için takva puanı toplama hesapları yapıyordu. O son parasını dilenciye verip kendi aç kalarak duble takva puanı alacağını biliyordu. Ondan dilenciye son parasını verdi. O buraya geldiğinde ona ne diyeceksiniz? “Bravo! Son paranı dilenciye vermişsin. Al sana iki takva puanı” mı diyeceksiniz?

MELEK: Evet.

BEN: Bu işlerin böyle olduğunu bilseydim ben de hayatım boyunca kendime işkence ederdim. Kendimi bir mağaraya kapatıp inzivaya çekilirdim; aç dururdum; kimseyle konuşmazdım. Yani hem kendime kötülük yapmış olurdum, hem de kimseye iyilik yapmamış olurdum. Amel defterime yazılacak tek bir iyiliğim olmazdı. Bütün yaptığım kötülükler de kendime yaptığım kötülükler olurdu. İdeal insan olarak tanımladığınız insan tipi bu mu?

MELEK: Kendine yaptığın kötülükleri amel defterine iyilik olarak yazardık.

BEN: Demek çile çeken tasavvuf erbabı bu işi biliyorlarmış. Çile çektikçe iyilik yapmış oluyorsun. Ama ne bu dünyaya ne de başka insanlara bir iyiliğin dokunmamış oluyor.

MELEK: Bir mağarada bir lokma bir hırka hayatı sürsen bile bir insana olmasa bile bir canlıya iyilik yapmış olurdun. Mesela aç bir kediyi beslemişsindir.

BEN: Besledim belki ama yemek artıkları ile besledim. Yani niyete bakarsanız siz bunu da iyilik olarak saymazsınız.

MELEK: Saymayız.

BEN:Kendim açken lokmamın yarısını kediye vermişsem… o zaman sayarsınız.

MELEK: O zaman sayarız.

BEN: Öyleyse, anlama değil amele baksaymışsınız daha iyi olurmuş. Hem bunun adı amel defteri değil mi? Bir de ayrıca anlam defteri mi var?

MELEK: Yok.

BEN: O zaman siz tam dünyadaki kaypak hukukçular gibi davranıyorsunuz! İşinize geldiğinde anlama bakıyorsunuz işinize geldiğinde eyleme bakıyorsunuz.

MELEK: Defterde ne yazıyorsa o.

BEN: Siz hala bu kayıt işlemlerini defterlerde mi tutuyorsunuz? Aşağıda artık bu işler bilgisayarlarda yapılıyor. Teknoloji iyice ilerledi. Böyle büyük defterler kalmadı.

MELEK: Bu deftere büyük defter değil, Defter-i Kebir deriz.

BEN: Sizin bürokrasinin resmi dili Arapça mı yani?

MELEK: Evet.

BEN: Bak buna çok şaşırdım. Aşağıda biz Türkler kendi aramızda ikiye ayrılmış durumdaydık. Bir yanda Arapça’nın kutsal olduğuna inananlar vardı. Bunlar ibadetlerini Arapça yapmazlarsa dualarının kabul olunmayacağına inanırlardı;  Türkçe’yi bile Arap aksanı ile konuşurlar ve kullandıkları kelimelerin yarısından fazlası Arapçadır. Osmanlı döneminde Fransız hayranı bir Monşer tiplemesi vardı, Fransız gibi giyinip Fransız gibi konuşurlardı, bunlara da Arap özentisi El-Monşer diyebiliriz. Diğer tarafta da benim gibi “dinin dili yoktur; Arapça kutsal değildir; istediğiniz dilde ibadet edebilirsiniz,” diyenler vardı. Şimdi Arapça’nın kutsal olmadığına inanmam benim aleyhime mi yazılacak?

MELEK: Hayır. Böyle önemsiz ıvır zıvır konuları biz ciddiye alıp değerlendirmiyoruz. Boşuna kendinizi kasmışsınız.

BEN: Şu işe bak sen yaa! Amma büyütmüşüz olayı. Arapça ezan, Türkçe ezan diye birbirimize girmişiz. Peki madem öyle, böyle yanlış anlamaları önlemek için neden biz insanlara daha net ve açık talimatlar yollamadınız?

MELEK: Kafanızı kullansaydınız. Akıl verdik ya.


Notlar:

— Kuran’da yazılanlar hem insanları etkilemiş hem de yeryüzünün şeklini etkilemiştir. Uzaydan gelip dünyaya bakan dikkatli bir uzaylı, milyonlarca binanın neden hep bir noktaya bakacak şekilde yapıldığını farkederdi. Bu noktanın da Kabe olduğunu bulurdu. Bu binaları lep aynı döndürenin de Kuran’ın gücü olduğunu bulması zor olmazdı. Bu tabii tanrının varlığının da bir ispatı olurdu.

— Arapça ezan/Türkçe ezan konusu hakkında bakınız.

İnsanın anlayış kapasitesi ve zina

Nûr sûresi, 1. ayeti okuyalım:

Bu, bizim indirdiğimiz ve (hükümlereni) farz kıldığımız bir sûredir. Düşünüp öğüt almanız için onda apaçık ayetler indirdik.

Galiba Allah yarattığı bu insanın anlama kapasitesinin ne kadar düşük olduğunu tam hesaplayamamış. İnsanın dünyanın hareket ettiğini anlaması bile 50 bin yıl falan gibi bir süre almıştır. Veya Allah her şeyi bildiğine göre ve yanlış hesap yapamayacağına göre, insanın anlama kapasitesi Kuran’ın indiği zamandan beri çok gerilemiş olmalı.

Veya anlama kapasitesi zamana ve mekana göre değişen görece bir şeydir.

Tabii Allah için apaçık olan bir ayet, mesela bu sûrenin 31. ayeti, son 1400 yıldır insanların –en usta Kuran alimleri dahil olmak üzere– çözemediği ve belki de hiç çözemeyeceği bir ayettir. Eğer “apaçık” buysa, Kuran’daki ayetler açık olmasaymış nasıl olurmuş diye insan merak ediyor.

Eğer Allah insanların anlamasını isteseydi ayetleri çok daha basit bir dille yazardı ve bütün dünya dillerinde tedavüle sokardı. Belki de Allah Kuran’ın anlaşılmasını istemiyor. İnsanın anladığı bir şeyi küçümseyeceğini ve umursamayacağını mutlaka Allah biliyor çünkü Allah her şeyi bilendir.

Şimdi de 2. ayete bakalım. Burada da zina denen olaydan bahsediliyor:

Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın din(inine koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun.

Bu ayet de, Kuran’ın muhatap aldığı Kureyş kabilesinin fertleri için, kişilere ve zaman ve mekana özel indirilmiş bir ayet özelliğini taşıyor. Bu ayeti bizim anlamamız mümkün değil.

Yüz değnek vurun denmiş. Muhakkak ki bunu okuyan bir Kureyşli, 100 değnek vurun’dan ne anlaması gerektiğini biliyordu. Kureyş kabilesinde bu işi yapan değnek vurma ustaları vardı; bu iş için özel değnekler ve herkesin bildiği değnekle dövme gelenekleri vardı.

Ama “100 değnek vurun” cümlesinin bizim için anlamı yok. Ne tür bir değnekle vuracaz? Kalınlığı ne olmalı? Hangi güçle vuracağız? Hangi aralıklarla vuracağız? Vücudun hangi bölgesine vuracağız? Çıplak tene mi vuracağız, yoksa kişi giyinik mi olacak? Kuran’ın bu hükmü halka açık mı uygulanacak yoksa, gizli olarak mı? Dövdükten sonra ne yapılacak? Cezalının iyileşmesi için çaba gösterilecek mi yoksa kaderine terk mi edilecek? Bunların hiç birini bilmiyoruz, bilemeyiz.

Bir laf vardır, onu bu bağlama uygularsak, “100 değnek vurun diyen ya saymayı bilmiyor veya hiç değnek yememiş”. Yüz tane okkalı değnek yiyip de yaşamaya devam edecek bir insan zor bulunur. Tabii değneğine göre değişir. Vurana göre de değişir.

1. ayette ne diyordu Allah, “apaçık ayetler” indirdik diyordu. Biz bu ayeti anlayamadığımıza göre, bu ayet bizim için indirilmemiştir çünkü bizim için apaçık değil. Ama Kureyşliler için apaçıkmış, çünkü onlar için indirilmiştir.

Hatta bu ayetteki değnek miktarı temsili de olabilir. Yani zina suçunun ne kadar ağır bir suç olduğunu anlatmak ve insanları zinadan vazgeçirmek için konulmuş bir kural olabilir. Öte yandan zina yapmak için gözünü karartmış iki aşığın 100 değnek umurunda olmaz, o da ayrı bir konu.

Peki zina neden bu kadar ağır bir suç olarak tanımlanmış? Hatta neden bir suç olarak tanımlanmış?

Zinanın nasıl tanımlandığını, tam bilmiyorum. Ama detayları önemli değil. Önemli olan, Allah’ın doğal bir olayı cezalandırmaya karar vermiş olması.

Evli bir kadının evli bir erkekle cinsel ilişkiye girmesi mi zina oluyor? Zinacılardan sadece birinin evli olması cinsel ilişkinin zina statüsü alması için yeterli mi?

Cinsel ilişki nasıl tanımlanıyor? Bakışmak, öpüşmek, koklaşmak, okşaşmak gibi sevgi gösterileri de zinaya giriyor mu? Yoksa cinsel organların amaçlarına uygun olarak kullanılmaları mı gerekiyor? Bilmiyorum. Önemli de değil. Benim için önemli olan başka bir şey: Bir erkek ve bir kadın, birbirlerini beğenmişler ve bu fani dünyada birbirleri ile yakınlaşmak istemişler… bunda ne suç olabilir ki?

Kullarını bu kadar sevdiği söylenen bir Allah’tan tam aksi bir ayet beklerdim ben:

Erkek ve kadın kullarım! Size verdiğim organları amaçlarına ve doğanıza uygun olarak rahatça, keyfinize göre kullanın, birbirinizi sevin, birbirinizi mutlu edin, bol bol çoğalın!

gibi bir ayet yollaması gerekmiyor muydu?

Bu zina denen olay zaten çok karanlık bir olay. İşin aslı başka. Zina, yani evli kadının kocasından başka birisi ile cinsel ilişkiye girmesi, kadını erkeklerin egemenliği altına almak için erkekler tarafından uydurulmuş bir töredir. Zina; kadınların doğal içgüdülerini ve istediğini özgürce yapabilme ve özgürce eşini seçebilme haklarını elinden almak için erkekler tarafından töreselleştirilmiş bir kuraldır. Amacı kadınları köleleştirmektir. Kuran zaten varolan bu töreyi resmileştirmiştir.

Allah’tan tam tersi, yani insan haklarını koruyan, bir ayet beklerdim. Töreye uyup kadına 100 değnek atmaya kalkanlara 200 değnek vurmayı emretseymiş daha rahman ve rahim olurmuş.

Notlar:

— İslamda, evlilik dışı her ilişkiye zina deniyormuş. Her mezhebin zina konusunu kendine göre ve derinlemesine incelediği bütün kitapları okumaya kalksak ömrümüz yetmezdi. Bu cinsel ilişkilerin düzenlenmesi konusu ulemanın en sevdiği konulardan birisi olagelmiştir. Zaten ülkemizde şeriat değil de medeni kanun uygulandığı için, insanlar artık değnekle dövülmemektedir. Yani, bu konularda Kuran’ın hükmü yoktur. İslam ülkemizde, seçmeli ders gibi, içinden istenilen hükümler alınarak, gerisi, şeriat uygulayan Arap ülkelerine bırakılarak uygulanmaktadır. Bu da yeni bir –gizli– mezhep olmalı.

— Kuran’ın anlaşılmazlığı en temel sebeplerinden biri Arapça kelimelerin çok anlamlı olmasından kaynaklanıyor. Mesela, Cengiz Özakıncı bu yazısında konuyu D-R-B kelimesi açısından incelemiş. D-R-B kökünden türetilmiş kelimelerin o kadar çok anlamı var ki artık bu kelimeler anlamsızlaşmış.

— Bu dünyada bir imtihandan geçtiğimizi unutmayalım. Onun için Kuran’da Nisa 34’ü okuyup onu “Kuran size itaatsizlik eden karılarınızı dövebilirsiniz” diyor diye yorumlayıp karısın döven birisi yargı günü bir sürprizle karşılaşabilir.

Çok yorum kaldıran laflar…

okulcu

Caner Taslaman:

ALLAH görünmez, fakat her şey Onunla görünür olmuştur.

Ne demektir bu acaba? Bilinmeyeni bilinmeyenle açıklamanın çok güzel bir örneğidir. Bu söz o kadar yorum kaldırır ki doktora tezleri yazılır bu söz üzerine akademik kariyerler yapılabilir.

Tamamen anlamsız bir laf. İnsan duyularından bahsediyoruz. İnsanın görme duyusundan.

“ALLAH görünmez”in açılımı şöyledir: İnsanın görme uzvu olan gözün çözünürlüğü ile “ALLAH” diye adlandırdığımız şey görülemez. Biz gözümüzle görürüz ama bu göremediğimiz şeyin “görünmez” olduğu anlamına gelmez. Sadece insan olarak bizim görebilme eşiğimizin dışında kaldığını gösterir. Göremediğimiz şeyin görünür olup olmadığını hatta varolup olmadığını bile bilemeyiz. Biz radyo dalgalarını göremeyiz ama radyo cihazı radyo dalgalarını “algılar” yani görür. Radyo dalgalarını keşfeden Hertz “Allah radyo dalgalarını görünür yapar” deseydi ve radyo cihazını geliştirmek yerine kiliseye gidip dua etseydi bugün hala Allah’ın radyo dalgalarını görünür yapmasını bekliyor olurduk.

Bilinmeyeni bilinmeyenle açıklamak okulcu akademiklerin çok sevdiği bir açıklama yöntemidir ama kısır bir açıklamadır. Hiç bir buluşa yol açmaz.

“Allah görünmezdir” bir tanımlamadır. Bir önkabuldür. Yani bir aksiyomdur. Aksiyom doğruluğu kabul edilmiş bir tanımlama demektir. Doğru veya yanlış değildir. Sadece doğru olduğu kabul edilmiştir. Bütün sonuçlar aksiyomdan çıkartılır. Aksiyomun kendisi ispatlanamaz. Nasıl ispatlansın doğruluğu zaten kabul edilmiştir.

Her şey Onunla görünür olmuştur.

Bu ne demek? Bir kere “O” harfinin büyük harfle yazılmış olması dikkatimizi çekiyor. Neden? Allah kelimesinin özel isim olarak kabul edildiği için “O” büyük harfle yazılmış herhalde. Belki saygı icabı öyle yazılmış. Tipografi incelikleri ile saygı göstermek aslında çok yeni bir olay çünkü Arapça’da büyük harfler olmadığı için Kuran’da Allah’ın ismi hep küçük harfle yazılmıştır. Yani Allah kelimesini allah olarak küçük harfle yazarsak kimseye saygısızlık yapmış olmazdık. Kuran herhalde Allaha saygısızlık yapmış olamazdı.

Peki “her şey [Allah] ile görünür olmuştur” lafını anlam olarak nasıl çözümleyebiliriz?

“Her şey” ne demek? Görünen her şey demek. Daha doğrusu insan gözünün gördüğü her şey demek. Mesela, Twitter’de gördüğüm bu yazı “her şeye” dahil olduğu için “Allah ile görünür” olmuştur. Daha doğrusu Allah görünür yapmıştır. Yoksa Allah ile görünür olmuştur ne demek? Allah’ın görünür yapması ne demek? Anlaşılır bir laf değil. Radyo cihazının görünmeyen radyo dalgalarının görünür yapması gibi, Allah da cisimleri insanlara görünür mü yapmış? Nasıl yapmış bunu? Neden yapmış? Zaten insan gözünü yaratarak ve ışığı yaratarak cisimleri görünür kılmamış mı? Daha fazla açıklama gerekiyor mu?

Korkarım buradan Allah’ın varlığını ispatlamaya gidecek. “Herşeyi Allah görünür yaptığına göre, Allah’ın varlığı şüphesizdir” diyecek. Bu mantık varmak istediğini varsayan çürük bir mantık değil mi?

Hala anlayamadım. Allah neden ve nasıl mesela bu elimdeki kalemi görünür kılmış. Ve bunun Allah’ın görünmezliği ile ne alakası var? Elimde tuttuğum kalem ışık onun yüzeyinden yansıdığı için görünür oluyor. İnsan gözünün nasıl gördüğünü açıklamak için Allah’ı neden olarak sunmak hiç bir şey açıklamaz. Sadece böyle bir açıklama yapanın tembel bir okulcu akademik filozof olduğunu gösterir. “Elimde tuttuğum kalem Allah ile görünür olmuştur…” Bu cümle görünürlük hakkında ne açıklamış oldu? Hiç bir şey. Allah ne yapıyor da kalem görünür oluyor? Eşyayı görünür yapmak Allah’ın Kuran’da açıklanmış özelliklerinden biri mi? Dünyayı yaratmış olması zaten görünür yapmış anlamına gelmez mi? Işığı da yaratan o. İnsan gözünü de yaratan o. Ayrıca neden sadece insana görünür yapıyor? Eğer insanlar yeryüzünden silinip gitse herşey görünmez mi olacak?

Görüntülerden söz açılmışken, zaten her şeyin görüntü olduğunu biliyoruz. Kalem de mi görüntü? Cisimler de mi görüntü? Her yüzey sadece tanımlanırsa vardır. Kalem de öyle. Duvardan ben geçemem ama radyo dalgaları geçer.

Bilinmeyeni bilinmeyenle açıklamak okulcu akademik filozofların (Caner Taslaman gibi) en sevdiği açıklama yöntemlerinden biri olmuştur tarih boyunca. Hatta okulcu akademik filozofları “bilinmeyeni bilinmeyenle açıklayan sonra da bilinmezliğin en derinlerine kadar kılı kırk yararak tartışan akılsavar kişilerdir” diye tanımlayabiliriz. Sonra başka bir okulcu filozof aynı söze yorum yazar ve yeni bilinmeyenler ekler sonra orijinal üstâd bir cevap yazar böylece insanlığın sahip olduğu bilgi hazinesi artıp durur. Yoksa bilinmezler mi artar bunun tartışmasını üstatlara bırakıyoruz.

Notlar:

Caner Taslaman’ın tweet’i.

— Okulcu akademik filozofların çeşitli akademik seviyeleri vardır. İlk başlayan çaylak akademikler bilinmeyeni bilinenlerle açıklamak gibi basit işlerle uğraşırlar. Daha sonra Master yaparlar ve artık bilineni bilinmeyenle açıklarlar. Bu işte usta olunca en yüksek seviyeye çıkmak için doktoralarını verirler ve artık bilinmeyeni bilinmeyenle açıklama sanatında üstatlaşırlar. Bu seviyeye ulaşmış olanlara da “Prof. Dr.” denir ve asıl bunlardan korkulmalıdır. Bu Prof. Doktor titri ölümcül bir titrdir ve bunun sahibi öyle herkesle muhatap olmaz. Her sözü bir anlaşılmazlık abidesidir ve bu yüzden hiç bir dedikleri anlaşılamadığı için mutlak doğrudur, aksini iddia eden gafiller de ağızlarının payını alırlar.

 

Mushaf Kuran’ı Kerim midir?

Mushaf
Kuran’ın bize olduğu gibi ulaştığı konusunda tereddüt vardır.

Faruk Beşer, Yeni Şafak’ta şöyle demiş:

Kuranıkerim’in bize olduğu gibi ulaştığı konusunda tereddüt yoktur. Onunla ilgili mesele sadece doğru anlaşılması meselesidir.

***

Faruk bey,

Kuran metninin Hz. Peygamber’in katiplerine dikte ettiği şekilde bize ulaştığı konusunda tereddüt yoktur, diyorsunuz. Bir ilahiyatçı olarak Kuran’ın yazıya dökülme sürecinin ne kadar tartışmalı olduğunu bilmemeniz mümkün değil diye düşünüyorum. Bu konuda benim bildiğim en önemli kaynak Tunay Bayrak’ın Mushaf (bugünkü Kur’an) Kuran’ı Kerim midir? adlı kitabıdır. Bu kitabın “Peygambere gelen vahiylerin kitaplaşma (mushaflaşma) süreci sorunludur” adlı bölümünde, yazar bu sorunlar hakkında 20 tane saptama yapıyor.

Ben bu saptamaları dikkatle okudum ve peygambere indirilen metnin bugün elimizde bulunan mushafla aynı olmadığı konusunda inandırıcı deliller sunduğunu düşünüyorum.

***

Bazı kesin tarihsel olgular var. Peygamber öldüğünde bilinen ayetler henüz kitaplaşmış değildi. İlk derleme çalışması Zeyd bin Sabit tarafından yapılmıştır. Halife Ebu Bekir Zeyd’e “Sen Kuran’ın izini sür ve tamamını bir araya getir” der. S.19.

Ebu Bekir Kuran’ı nasıl derleyeceğini Zeyd’e şöyle izah eder: “Peygamberin mescidinin girişine otur. Biri sana Allah’ın kitabından bir ayeti iki şahitle getirdiği takdirde onu kaydet.”

Bu derleme çalışması, başka bir rivayete göre Halife Osman tarafından yaptırılmıştır: “Osman bir konuşma yaptı ve şöyle dedi: ‘İnsanlar kıraatlerinde ayrılığa düştüler ve ben her kim Peygamberin bizzat kendisi tarafından yazdırılmış bir ayet metnine sahipse bana getirmesini istiyorum.’ Bunun üzerine insanlar kağıt, kemik, ve yapraklar üzerine yazılmış ayetlerini getirdiler.” S.22

Peki bu kağıt, kemik ve yapraklar üzerine yazılmış olan ayetler nasıl yazılmışlardı? Elimizdeki mushafın hattı ile mi yazılmışlardı? Elimizdeki mushafa benziyorlar mıydı? Hayır! “Osman mushafının ilk nüshaları geniş oranda sessiz harflerle yazılmış, sıklıkla ünlüler düşürülmüş ve hiç bir nokta içermemektedir. Daha çok… Hicazi hatla yazılmış bir mushaftan alınmış resme benzemektedir….”

“Yani b, y, t, s, n, aynı harf işaretiyle; s ve ş aynı harf işaretiyle gösterilmektedir. Yani bir sözcükteki bir harf işareti b olarak okunabildiği gibi t, y, s, n olarak da okunabilir. Başka bir sözcükte bir harf işareti hem d hem z; yine başka bir sözcükteki aynı işaret hem s hem de ş harfleri olarak okunabilir.” S.23

Bu alıntı sanki, “Arapça değil mi, uydur uydur söyle…” sözünü kanıtlar niteliktedir. Bu belirsizlik Arapça’nın özünde vardır çünkü “Arap alfabesinde 28 harf vardır; buna karşın yalnızca 15 işaret çeşidi bulunmaktaydı ve geri kalan 13 işareti tahmin etmek gerekmekteydi.” S.30

Öyleyse, Kuran’ın nasıl yazıldığı değil nasıl okunduğu önemlidir. Yani Kuran metninin anlamı işaretlerden değil, işaretlerin nasıl okunduğundan çıkar. Unutmayalım ki Kuran Arapça dilinde yazılmış ilk yazılı metindir! Arapça ile yazı yazma Mekke’ye peygamberin zamanında gelmiştir. Zaten okuma yazma bilen kişiler yok denecek kadar azdır. Kuran’ı doğru telaffuz etmeyi bilen tek kişinin ölümünden 20 yıl sonra, sadece sessiz harflerle yazılmış ve türlü türlü anlamlar verilerek okunabilen bir metin nasıl “tartışmasız” peygambere inen metin olabilir?

Ama daha bitmedi.

“Hz. Osman bu mushafların dışında kimin elinde Kuran’dan ne varsa yakılması için emir çıkardı.” S.23 Yani daha o zaman, Osman zamanında, birden fazla Kuran vardı ve bunlardan hangisinin Peygamberin ağzından çıkan sözlerin yazıya dökülmüş hali olduğunu bilen yoktu. Kimsenin de bilmesine imkan yoktu.

“Hz. Osman’ın farklı nüshaları yok edip Medine nüshasını resmileştirmesi akabinde bazı ‘kurra’ Osman’ın bu girişimine şiddetle karşı koydular.” S.25 Peygamberin inen ayetleri okuduğu ve yazdırdığı katiplerden (kurralardan) bazıları Osman’ın derlediği Kuran’ı asıl Kuran olarak kabul etmiyorlar. Ama siz, bütün bunlara rağmen, Kuran’ın günümüze kadar peygamberin kayda geçirilmiş sözleri olarak, ve bir bütün olarak, eksiksiz ve fazlası olmadan, günümüze kadar geldiğini söyleyebiliyorsunuz!

Hikaye devam ediyor. Peygamber “Kim Kuran’ı indirildiği gibi okumak isterse İbn Ummi Abd’nin kıraati üzre okusun,” demiş. S.26 Halbuki Kuran’ı derleme görevi Zeyd’e verilmiş, Ummi Abd’a değil. Peygamber’in sözünden, yine, anladığımız önemli husus, Kuran’ın yazıldığı harflerden çok o harflerin nasıl okunacağı, nasıl kıraat edileceğidir. Yani kaybolan, ve bize kadar gelemeyen, Kuran’ın nasıl okunacağıdır. Daha Peygamberin zamanında Kuran’ın tek bir okunuşu yoktu; her okunuş bir Kuran olduğuna göre, daha Peygamber yaşarken, birden fazla Kuran vardı.

Nihayet, 8. yüzyılın başlarında, Haccac İbn Yusuf “seslendirme işaretleri olan harekeler ile” Kuran’ın yeni bir nüshasını yazdırır ve Medine dahil olmak üzere büyük İslam kentlerine birer kopya yollar.” S.30 Bu Kuran’ın bilenen en az 3. yeniden yazılışıdır. Fakat Haccac’ın kopyası da değiştirilmiş ve “yerine el-Mehdi tarafından Bağdat’tan gönderilen nüsha konmuştur. Maalesef Haccac’ın nüshası hakkında ayrıntılı bilgi mevcut değildir.” S.30 Yani, “Peygamberin ölümünden yaklaşık 150 yıl sonra bile Kuran’a böyle keyfi müdahaleler olabiliyordu.” S.30 Fakat siz bütün bu ilmi görmezden gelip, Kuran’ın hiç değişmeden günümüze geldiğini söylüyorsunuz.

“Mushafın tek lafız ile okunuşunun sağlanması VIII.-IX. asırlarda Müslüman toplumunda yapılan bilimsel tartışmaların sonucunda oturmuştur.” S.31 Yani bu ne demek, bugünkü mushaf Peygamberin kurralarına dikte ettiği metin değil, peygamberin ölümünden bir buçuk asır sonra “bilimsel tartışmalar sonunda” tanımlanmış ve karara bağlanıp “resmileştirilmiş” bir metindir.

Şimdi de 32. sayfadan durumun özetini alıntılıyorum: “Hz. Muhammed’e geldiği kabul edilen vahiyler kesin olmamakla birlikte önce Halife Ebu Bekir, sonra Halife Osman döneminde derlenip düzenlenip bir kitaba dönüştürülüyor. Bu kitaba mushaf deniliyor. Bu kitap noktasız ve harekesiz Arap harfleriyle yazıldığı için okuma dolayısıyla anlamlandırma farklılıkları oluşuyor. Hem bu yüzden hem de İbni Mesud gibi, Ubey b. K’ab gibi bazı sahabelerin yazdığı kitaplar yüzünden Mushaf üzerinde ihtilaflar oluşuyor, tartışmalar çıkıyor. … Mushaf’la ilgili bu tartışmalar tahminen 900’lü yıllarda sona eriyor ve bütün Müslümanların üzerine ittifak ettiği bir metin bu dönemlerde ortaya çıkıyor.”

Bugünkü mushaf 900’lü yıllarda sabitlenmiş olan metindir. Araplar nihayet Kuran’ın tek lafız ile okunmasını sağlamışlarıdır ama peygamberin lafızı ile okunuşunu sağlayamamışlardır.

***

Kuran metninin tarihsel gelişiminin de Allah’ın bir emri olduğunu ve Allah’ın peygambere indirdiği metnin değil, bu metnin nihayi metin olmasını istediğini söyleyebilirsiniz, ama “tartışmasız” peygamberin ağzından çıkan metin olduğunu söyleyemezsiniz.

Kuran’ın metninin Peygamberin kusursuz diktesi olduğu görüşünün Türkiye’de resmi akademik görüş olmaktan başka bir değeri yoktur: “Kuran tarihi ile ilgili kitaplar, yazılar yazan Türk ya da Türkiyeli ilahiyat akademisyenlerin bir çoğu Dr. Tayyar Altıkulaç, Prof. İsmet Ersöz örneklerinde olduğu gibi hem vahiylerin kitaplaşma sürecinin ne kadar sancılı olduğunu anlatan bu rivayetleri aktarırlar hem de bunlar yokmuş gibi Kuran’ın hiçbir değişikliğe uğramadığını iddia ederler.” … “Hem Osman mushaflarının kaybolduğunu, günümüzde bunlarla ilgili hiçbir kalıntı bulunmadığını söyleyeceksiniz hem de bugünkü Mushafın yani Kuran’ın korunmuşluğundan hiç kuşku duyulmaması gerektiğini söyleyeceksiniz… Düşüncelerindeki bu paradoksu niçin görmüyorlar ve neden bu kadar kesin konuşup yazabiliyorlar?” S.33

***

Evet, Faruk bey, tarihsel olayların aksine nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorsunuz?

***

Aslında bu kadar söze bile gerek yok. Elimizdeki metnin kendisi zaten asıl Kuran olmadığını tartışmasız bir şekilde belli ediyor. Elimizde en az iki tane Kuran var. Biri iniş sırasına göre diğeri ise “Kuran’ı Kerim” olarak kitapçılardan aldığımız ve “Açan bölümü” ile başlayan metin. Bu mushafın inen metin olmadığını zaten biliyoruz çünkü surelerin isimleri sonradan konulmuştur ve sure isimleri kutsal metnin bir parçası değildir.

Orijinal metin harekesiz ve noktasız yazılmıştır. Elimizdeki metin hareke ve noktalarla yazılmıştır. Daha bundan net bir farklılık olabilir mi? Bu okuma işaretlerini koyanlar mutlaka harekesiz okumalardan çıkan çeşitli anlamlar arasında seçim yapmak durumunda kalmışlardır. Her zaman doğru seçimi mi yaptılar? Peygamberin ölümünden bir asır sonra doğru telaffuzu bilecek durumda mıydılar? Tabii ki hayır.

Bu konuda kitapta verilen bir örnek 2. Surenin 248. ayeti ile ilgili: “Zeyd ‘buradaki kelime TABUH’tur, Eban ise hayır TABUT’tur’ dedi. Bunun üzerine biz Hz. Osman’a müracaat ettik ve o da bu kelimeyi “tabut” olarak yazdırdı.” S.28

Bugün bile Kuran’ı anlamlandırma zorlukları devam etmektedir. “Hımar” kelimesinin anlamının bir ideolojiyi desteklemek için uygun olarak seçilmesi sonucunda milyonlarca kadın başını örtmüştür. Hala kimse “hımar” kelimesinin ayetin bağlamında ne anlamda kullanıldığını bilememektedir. Zeyd için de Eban için de “hımar” kelimesinin net bir anlamı vardı belki de, ama zamanla unutuldu.

Eban ve Zeyd’in, okuma yazma seviyesi şüpheli insanların getirdiği kemik parçaları ve yapraklardan derlediği ve Osman’a sorarak yazdığı bir metin mi peygamberin katiplerine dikte ettirdiği “tereddütsüz” kutsal metin oluyor?? Hiç zannetmiyorum. Zaten elimizde bu erken metin bile yok.

Kuran’ın “doğru anlaşılması meselesi”ne de başka bir yazıda bakarız!

###

Notlar:

— Faruk Beşer’in bahsedilen yazısı: Büyük zatların söylediklerinin dini değeri

— İslam Ansiklopedisinde mushaf ile ilgili bilgilendirici bir yazı.

— Yazıda bir kaç yerde vahiylerden bahsederken “peygambere inen metin” demişim. Bu tabii doğru bir söz değil. Vahiy metin olarak inmemiştir. Peygamberin içine doğmuştur. Cebrail’in vahiyleri peygamberin kulağına Arapça fısıldadığı gibi bir düşünce yanlıştır. Ayetlerin özgün şekli peygamberin katiplerine dikte ettiği kelimelerdir.

İçinde “HIMAR” kelimesinin geçtiği yazılarım.

— Bakara suresinin 248. ayetinde Osman’ın TABUT olarak yazdırdığı kelime, çeşitli Türkçe meallerde, tabut, sandık ve Ahit Sandığı olarak geçiyor.

— Ebubekir Zeyd’e “…biri sana Allah’ın kitabından bir ayeti iki şahitle getirdiği takdirde onu kaydet” demiş. Ebubekir’in daha kitaplaşmamış bir metne “Allah’ın kitabı” demesi de ilginç değil mi? “Kuran” ismi sonradan konduğu halde Kuran’ın kendisine “Kuran” olarak hitap etmesi de ilginç. Bebeğin kendi isimini bilmesi gibi.

— Faruk Beşer, “Kuranıkerim’in bize olduğu gibi ulaştığı konusunda tereddüt yoktur” diyor, ama “900’lü yıllarda sabitlenmiş ve resmileştirilmiş Kuran’ın bilmem kaçıncı yazılışının bize olduğu gibi ulaştığı konusunda tereddüt yoktur” demek daha doğru olurmuş.

— Ama dediğim gibi, Kuran’ın tarihsel gelişimini görmezden gelip, bugünkü mushafa bakıp, “Allah’ın indirdiği Kuran” budur diyebilirsiniz. Yani Allah Kuran’ın son halinin elimizdeki mushaf olmasını istediğini söyleyebilirsiniz. Buna diyecek bir şey olamaz.

— Bu kitap da çok aydınlatıcı: Kur’an’ın Metinleşme Süreci, Doç. Dr. Ziya Şen, İstanbul, 2014. 2. Baskı. “Metinleşme süreci ile; Kur’an’ın Hz. Peygamber’e vahyedilmesinden sonra yazılması, Hz. Ebu Bekir döneminde yazılı dokümanların bir araya getirilmesi ve kıraat birliğinin sağlanması için Hz. Osman’ın hilafeti esnasında çoğaltılması süreçlerini ve bu zaman zarfında ortaya çıkan problemlerin tahlil edilmesini kast ediyoruz.” S.19