İslam usulü El Bigbang

img_20190621_1201164256432560850911448.jpg
Kuran’ın evren anlayışı: Yedi kat semadan meydana gelmiş evrenin altında sabit duran düz bir dünya; dünyanın merkezinde Kabe. Yedinci semanın tepesinde El İlah’ın tahtı. Bu evren mi Bigbang’le yaratılmış?

Niyazi Beki Kuran ile Bigbang’i ilişkilendirmiş. Bu sorunlu bir şey. Bigbang masalını uyduran fizikçiler bugün Bigbang’ı yüceltirler, yarın “Bigbang öldü; yaşasın ‘Asıl Gerçek Bigbang'” diye yeni bir masal uydururlar. Akademik merdivenleri tırmanmaya başlayan her yeni fizikçi kuşağı yeni yaradılış masalları uydurur ki kariyer yapabilsinler; onun için sabit tutulan bir metin olan Kuran’ı fizikçilerin spekülasyonlarına karıştırmamak daha iyidir. Fizik masalları ile Kuran’ı ilişkilendirmek Kuran’ın değerini arttırmaz.  Zaten tek bir Bigbang yoktur. Bigbang şemsiyesi altında fizikçiler çoğu birbiri ile çelişkili yüzlerce Bigbang sürümü yaratmışlardır.

***

Hem neyi ispat etmek istiyorsunuz? Kuran’ın, Bigbang yaradılış efsanesine uyumlu olduğunu mu? Kuran Bigbang’i bilmiş mi demek istiyorsunuz? “Bugün bilim adamlarının söylediğini Kuran 1400 sene önce söylemiş” mi demek istiyorsunuz? Bu masalları uyduranlara “bilim adamı” sıfatını yakıştırmak ne kadar doğru bu da tartışılır.
Ne yazmış Niyazi Beki:

Kâinatın ilk girizgâhından maksadımız, onun var edildiğinin ilk aşamasıdır. Güzergahı ise kâinatın ilk patlamadan sonra, takip ettiği aşamada harikülade bir misyon üstlenmesidir.

Türkçesi: Evren nasıl varolmuş; neden var; nereye gidiyor; misyonu nedir?

Niyazi Beki bu eski soruları İslam açısından halletmeye çalışmış.

Bu ve buna benzer sorular, mesela yaradılışın bir amacı veya hedefi olup olmadığı gibi sorular, skolastik felsefenin en eski sorularıdır. Bunlar İslam dini ile ilgisi olmayan ve Kuran’dan cımbızlanmış cümleler ile cevaplanamayacak sorulardır. Zaten Niyazi Beki, cevap aramıyor, Kuran’ın sözlerini önkabul olarak alıyor ve herşeyi bu önkabuller ile açıklıyor.

Bu misyon kâinatın bütün organlarının her zaman, sonsuz ilim, hikmet ve kudret sahibi olan Allah’ın iradesine boyun eğdiğini, onun tarafından idare edildiğini göstermektedir.

Burada Allah’ın iradesi, aynı fizikte kullanılan Newton’un güç kavramına benzer bir şey olarak tanımlanmış sanki. Fizik söylencesine göre bütün gezegenler, güneşten kaynaklı bu Newton gücüne boyun eğer ve güneşin etrafında ya , onun gibi bir şey. İslam’da güneş tanrısının gücü, Allah’ın iradesine dönüşmüş. Allah, Arapça “İlahların İlahı” yani “El İlah” demektir.

Peygamber, Kabe’de bulunan 360’dan fazla putun tek bir ilahı olduğunu ve bu ilahın adının da El İlah olduğunu söyleyerek tek tanrıcılığa geçiş yapmıştır. Çok ilahtan, tek bir ilaha. Ama ilah kavramı devam etmiştir.

Arapça’da ki “El” eki Türkçe’de yok. “El” bir şeyin tek ve belirli bir şey olduğunu ifade ediyor. “İlah” dersek, herhangi bir ilah olabiliyor; “El İlah” dersek, “O İlah”, “Tek İlah” “İlahların İlahı” gibi anlamlar elde etmiş oluyoruz. Yani, genel şeyleri ifade eden bir isimden bir özel isim yapmış oluyoruz. Biz Türkçe’de bunu bir kelimeyi büyük harfle yazarak da yapabiliriz. Küçük harfle “peygamber” yazarsak, belli bir peygamber anlaşılmaz, ama “Peygamber” yazarsak o zaman, tek bir insandan bahsettiğimiz anlaşılır.

İslam’dan önce Kabe’de putları bulunan en güçlü tanrılardan biri Güneş tanrısı Şems idi. Hübel ay tanrıçası idi. Bu iki ilah ve diğerleri tek bir isim altında, “El İlah” olarak birleştirildi. Dağınık şirketleri, tek bir çatı altında toplayıp bir holding kurmak gibi bir şey.

Putları kırmak, putların temsil ettiği ilahları tedavülden kaldırmaz. Zaten genel kanının aksine, insanlar putların cismine tapmıyorlardı; putların temsil ettiği ilahlara tapıyorlardı. Ay tanrıçası Hübel’in Kabe’deki taştan temsiline tapmıyorlardı, Hübel’e tapıyorlardı.

Allah’ın, yani El İlah’ın, taştan bir putu yok ama 99 tane putlaştırılmış ismi var. El İlah’la ilgili sayısız sıfatlar var (isimleri zaten El İlah’ın sıfatlarıdır).

img_20190621_0845212532197300521290826.jpg
Kuran putuna tapanlar.

Hatta, El İlah’ın sözlerini ihtiva eden Kuran kitabının cisminin bile El İlah’ın putuna dönüştürüldüğünü söyleyebiliriz. İnsanlar göremedikleri bir varlığı bir görsel ile ilişkilendirerek onu görünür yaparlar. Bir ülkeyi göremeyiz, onun için o ülkeyi temsil eden bir bayrak tasarlayıp, o bayrakla ülkeyi görünür yapıyoruz. Putlar da ilahların görünür halleridir. İlahların cisimlendirilmiş halleridir. İlah ile put arasındaki ilişki tamamen soyut bir ilişkidir. Ama insanlar putların ilah olduğu hatasını hep yaparlar. Yani cismin görüntüsünü cisim ile karıştırırlar.

***

Niyazi Beki kâinatın “büyük bang” denen bir patlama ile başladığını kabul ediyor ve Kuran’da büyük bang masalını destekleyen ayetler arıyor ve buluyor.

a. Retk ve Fetk meselesi

Retk ve fetk, ayırmak ve bitiştirmek demek.

Bir lafı Arapça söyleyince kutsal ve ilahi oluyor ya, Niyazi Beki ondan “retk ve fetk meselesi” diyor; yani ayırmak ve bitiştirmek meselesi.

Biz Arapça yerine Türkçe ayırmak ve bitiştirmek dedik, hiç de ilahi bir anlatım olmadı. Arap ilahı El İlah hiç bitiştirip ayırır mı ancak retk ve fetk eder!

Niyazi Beki Enbiya suresi, 30. Ayet’i örnek olarak vermiş:

İnkar edenler görmedi mi: Gökler ve yer bitişik idi. Biz onları birbirinden ayırdık. Her canlı şeyi de sudan yarattık. Hâlâ mı inanmıyorlar?

İnandırıcı bir şey söylemiyor ki inanalım! Kendi kendine şahitlik yapıp bir de inanmıyoruz diye bize fırça atan bir ilaha nasıl inanalım?

“Ben yalan söylemedim” diyen ve delil olarak da “Ben yalan söylemedim, hâlâ inanmıyor musunuz?” diyen birine inanır mısınız? Kendi sözünü delil gösteren bir şüpheliye hangi mahkeme inanır? Ama El İlah’ı sorgulayacak veya yargılayacak bir mahkeme olmadığına göre insanlar inanmak zorunda kalıyorlar.

Üstelik elimizdeki Kuran’ı yazanların Arap halifeler olduğunu biliyorsak Kuran’ın sözlerine inanmamız iyice zorlaşır. Kuran’da kabul edilen evren düzeni Tevrat’tan alınmıştır. Peygamberi, “eskilerin masalları”nı anlatıyor diye eleştiren çağdaşları haksız sayılmazlarmış.

Kuran, gökler ve yer bitişikti, diyor. Bu ne demek ki? Resmini çizsek, şöyle bir şey mi olurdu acaba:

img_20190621_0850471892059271136166158.jpg
El İlah gök ve yeri böyle ayırmadı.

Hayır. Böyle ayırmamış. Önce, kaosu yaratmış. Ondan sonra kaosun içinden yer ve göğü ayırmış. Yer ve göğü ayırdık demek, kaosu düzenledik demek. Şöyle bir grafik daha doğru olabilir:

img_20190621_1046318860894290337335293.jpg
El İlah, önce kaosu yarattı. Sonra kaostan dünyayı yarattı. Diyorlar.

1400 yıldır, bu ayete kitaplar dolusu yorum yazılmış. Şöyle bir şey düşünelim: Aynı sözleri, İslam’dan önce Kabe’de bulunan en önemli putlardan biri olan ay tanrıçası Hübel söylemiş olsa… El İlah’ın söylediğine mi inanacağız, yoksa Hübel’in mi? Hangisinin otoritesi daha fazla acaba? Hangisi daha inandırıcı? Hübel bir tanrıça olduğu için onun sözleri eril El İlah’ın ki kadar değerli olamaz mı diyeceğiz?

Hübel:

Merhaba, ey insanlar! Ben ay tanrıçası Hübel. İnkar edenler görmedi mi? Gökler ve yer bitişikti. Ben onları birbirlerinden ayırdım. Her canlı şeyi de sudan yarattım. Hâlâ mı inanmıyorsunuz?

Hübel, yerle gök birleşikti, ben onlar ayırdım, diyor. El İlah’ın söyledikleri ile aynı. Kime inanacağız?

Hübel, El İlah’tan daha samimi konuşmuş. El İlah kendine “biz” diye hitap ederek büyüklük taslamış. Hübel “ben” diye samimi konuşuyor.

Eğer Mekke’nin iki eski ve aynı derecede saygıdeğer ilahı aynı şeyi söylüyorsa, El İlah’ın sözünü Hübel’in sözüne tercih etmek için bir sebep göremiyorum. İkisi de kendi sözlerinin doğruluğunu ispatlamak için kendi sözlerini delil olarak gösteriyorlar.

Neyse, biz Niyazi Beki’nin yazdıkları ile devam edelim:

Bu ayette, gökler ve yerin önce —tek bir elden çıktığına, yaratıcının bir tek olduğuna işaret etmek üzere— ontolojik bir hamur veya kozmik bir çorbanın içindeki tanelerin (kâinatın organlarını oluşturacak nüvelerin) birbirinden ayrıştırıldığını ve her birisinin farklı yerlere yerleştirildiğine dikkat çekilmiştir.

Çok zorlama bir açıklama olmuş. Ayet’in kendisi ontolojik (yani, varlıksal) bir hamurdan bahsetmiyor. İlgisi yok. Niyazi Beki, hayal gücünü kullanarak ayete ayette olmayan anlamlar yüklüyor.

Varlıksal çorba pişiyor. Daha çok pekmez kazanına benzemiş!

İslam dininin “tek yaratıcı” saplantısı var.

Kuran’ın Mekkî ayetleri ısrarla tek tanrı vurgusu yapıyor çünkü hedef çok tanrılı Bedevi kabilelerini tek tanrı altında toplayıp peygamberin kuracağı İslam devletine bağlamaktı. Peygamber ölmeden önce bu hedefe ulaşılmıştı ve bütün Arabistan yarımadası İslamlaşmıştı; Mekke alınmıştı. Yani Kuran’da Mekke’li müşrikleri muhatap alarak indirilmiş ayetlerin hepsi zaman aşımına uğramıştır. Bugün artık Kuran’ın bu tek tanrı vurgusu yapan ayetleri sadece tarihi öneme sahiptir. (Her ayetin bir muhatabı vardır ve o muhataba yollanmıştır. Mekke’li müşriklere indirilmiş ayetlerin mesela İstanbul’da yaşayan Türklerle ne ilgisi olabilir?)

7. yüzyılda Mekke’de yaşamış, İslamı kabul etmeyi reddeden, bir grup Arabın Kuran’la olan sorunlarını 21. yüzyıl insanlarına ısıtıp ısıtıp servis etmenin ne anlamı var? Anlamak mümkün değil. Artık “Mekke’li müşrikler” diye Kuran’da ölümsüzleştirilmiş insanlar yok; hepsi çoktan müslüman olmuş ve çoktan ölmüşler ve mezarlarında kıyamet gününde diriltilmeyi bekliyorlar.

***

İçinde bulunduğumuz bu dünyayı kimin, ne zaman ve neden yarattığı bizim bilebileceğimiz bir şey değildir.

Ama her çağda, bu tip yaradılış masallarını uydurup satanlar olmuştur. Eskiden bu yaratılış masallarını uydurmak din hiyerarşisinin işiydi, yani Niyazi Beki gibi ilahiyat doktorlarının. Şimdi ise seküler doktorlar bu konuların sahibi oldular. Yani modern yaradılış masallarını Amerikan üniversitelerinde konuşlanmış felsefe doktorları (fizikçiler) tasarlayıp satıyorlar.

Kime satıyorlar? Tarih boyunca alıcı hep aynı olmuştur: egemen güçler. Yani firavunlar, krallar, şimdi de devletler.

Egemen güçler bu masalları halkı uyutmak için kullanırlar. Halkın kendini bir kozmik çerçeve içinde görmek ihtiyacı vardır. Ama bu masallar halka bilimsel gerçekler olarak sunulmalıdır, yoksa inandırıcı olmazlar. Felsefe doktorlarının yaptığı da budur. Devlet onlara akademik otorite verir onlar da devlete yaradılış senaryoları tasarlarlar. Halk da bu kadar derin otoritesi olan, altın sırmalı cüppesinden otorite damlayan, sarıklarından otorite fışkıran insanların uydurduğu masallara inanırlar. Halk eskiden de şamanların otorite sembollerine inanırdı. Gösterişli bir şapka ve püsküllü urbalar giymiş bir şamanın evreni bildiğine inanırdı. Halk akıllandıkça şamanlar da otorite sembollerini geliştiriyorlar. Bu tezgah binlerce yıldır sürüp gidiyor.

Varlıksal bir hamur ne demek acaba? (İçinde varoluşu saklayan çorba demek istiyor herhalde.) El İlah, çok sıkıldığı ve kendini çok yalnız hissettiği bir gün, “çok sıkıldım, bir varlıksal çorba yapayım da vakit geçsin; belki sonra bu çorbadan insanları yaratırım da onların maceralarına bakar eğlenirim” gibi bir şeyler dediğini hayal edebilir miyiz? Bu doğru olur mu? Ama Niyazi Beki’nin yaptığı esasında budur.

img_20190621_1143097745850897546969300.jpg
Varlıksal çorba pişiyor. Daha çok pekmez kazanına benzemiş!

Ayete biraz —biraz değil, çok— zorlama bir yorum getirmiş. Anladığım kadar, El İlah önce kaosu yaratmış —klasik yaradılış efsanelerinde olduğu gibi— ondan sonra yarattığı bu kaostan sıkılıp bütün evreni sıfır çaplı fakat sonsuz yoğun bir noktaya sıkıştırmış (salt böyle absürt bir şeyi yapabileceğini kendine ispatlamak için), sonra da o —olmayan— noktayı patlatmış. Yani El İlah’ın yarattığı kâinatın sıfır noktası —aynı fizikçilerin dediği gibi— sıfır yarıçaplı ve sonsuz yoğunlukta bir nokta imiş. Böyle bir noktanın varlığına inansınlar diye de sıfır zekalı insanlar yaratmış.

Şöyle de diyebiliriz: Bigbang masalı sadece sıfır zekalı insanların anlayabileceği bir absürtlüktür. Kuran’ın Bigbang masalını öngördüğüne inanabilmek için de, zekanızın eksi seviyelerde olması gerekir.

Gerçek dünyada sıfır çaplı fakat sonsuz kütleli absürt bir şey olamayacağına göre bu Bigbang denen şey ancak Allah’ın hikmeti ve onayıyla varolmuş bir mucize olabilir. Veya, okulcu fizikçilerin yarı tanrı ilan ettikleri Einstein’a ibadetleri kapsamında, onun meşhur denklemlerini kıble alarak uydurdukları masallar olabilir…

Niyazi Beki devam ediyor:

Son zamanlarda keşfedilen Bigbang teorisinde olduğu gibi, Kuran’ın yaklaşık 14 asır önce çok açık ifade ettiği bu hakikatin modern bilim dünyası tarafından anlaşılmış olması, insanlık camiası adına takdire şayandır.

Kuran’ın Bigbang masalını “çok açık” ifade ettiğini söyleyemeyiz. Kuran’daki “yeri göğü ayırdık” lafını alıp bunu Bigbang olarak yorumlamak Kuran’a söylemediği şeyler söyletmektir.

Eğer El İlah, dünyayı Bigbang tarzı bir patlamayla başlatmış olsaydı, bunu açıkça belirtirdi:

İnkar edenler görmedi mi? Evreni önce sıfır çaplı, sonsuz yoğun bir nokta olarak yarattık; sonra onu patlattık. Her canlı şeyi de sudan yarattık. Hâlâ mı inanmıyorlar?

Aynen böyle yazardı.

Niyazi Beki diyorki, Kuran 14 asır önce bu Bigbang masalını açıklamış, bilim adamları daha yeni anlıyorlar.

Bence Bigbang masalı Kuran’ın kozmolojisine hiç uymuyor. Kuran’da bahsedilen diğer astronomi ve kozmoloji beyanlarına bakarsak Kuran’ın, evrenin merkezinde sabit duran, düz bir dünya modelini kabul ettiğini görürüz. Kuran, kendi zamanının kozmoloji anlayışına uygun düz ve sabit bir dünya görüşünü kabul ediyor. Kuran, uzay 7 kat semadan meydana gelmiştir diyor. En tepede, 7. semada da El İlah’ın tahtı bulunur. Bu kozmoloji anlayışını, günümüzün anlayışına ters düşse bile, kabul edebilirim; ama Kuran’ın Bigbang’i önceden haber verdiği martavalını kabul edemem.

Kuran’ın muhatapları bu ilkel kozmolojiye inandıkları için Kuran onlara bildikleri kozmolojiyi anlatıyor. “Dünya yuvarlaktır, güneşin etrafında döner” dese, peygamberi sorgulayan müşrikler iyice İslam’dan kopacaklar. Ama Kuran’ın; Avrupalı okulcu doktorların uydurduğu ve daha sonra da Amerikan devletinin kendi resmi kozmolojisi olarak seçtiği bir devlet propagandasını önceden haber verdiğini söylemek, Kuran’a saygısızlık ve hakaret olurdu.

***

Herşeyin bir de İslamcı versiyonu olduğuna göre, Bigbang’ın da bir İslamcı versiyonu olduğu belki de kaçınılmazdır. Bilemiyorum. Ama Bigbang’ı İslam adına sahiplenmek isterken Niyazi Beki Kuran’a Kuran’da olmayan şeyler atfederek ona saygısızlık yapmış oluyor.

***

Kuran, konudan konuya atlamayı seviyor. İslam usulü El Bigbang’dan bahsederken aniden, canlıları sudan yarattığını söylüyor.

***

Yarın birgün, fizikçiler “Bigbang diye bir şey olmamıştır,” diyip yeni bir yaradılış masalı uyduracaklardır. O zaman, Niyazi Beki ne diyecek? Kuran yanlış söylemiş mi diyecek? Ne Niyazi Beki ne de fizikçiler yanlış söyleyemeyeceklerine göre…

***

Niyazi Beki Kuran’da Einstein’ın deklemlerini de arayıp bulacak mı? Bigbang’ın kaynağı Einstein’ın kutsal denklemleri olduğuna göre, Kuran’da da bir şifre olarak bulunması hiç de şaşırtıcı olmaz. Allah Bigbang’i Einstein denklemlerini kullanarak mı yaratmış? (Evet. Notlar bölümünde, Einstein denklemlerini Kuran’da gizlendikleri yerlerden söküp çıkardık ve değerlendirmenize sunuyoruz.

Devam:

Enbiya 31 ve 32: Onları sarsmasın diye yeryüzünde bir takım dağlar diktik. Orada geniş geniş yollar açtık; ta ki maksatlarına ulaşsınlar. Göğü de korunmuş bir tavan yaptık. Yine de onlar gökyüzünün âyetlerine aldırmıyorlar.

Bu ayette bahsedilen “onlar”, yani bu ayetin muhatapları, çöl Araplarıdır, yani Bedevilerdir. Bunlar okuma yazma bilmeyen, ontolojiden, kozmolojiden, astronomiden anlamayan; akıllarını sadece bitmez tükenmez kan davası güttükleri komşu kabilelerdeki akrabalarını nasıl kılıçtan geçirebileceklerini düşünen, geri kalan vakitlerinde de çöl korsanlığı yapan, haydutlardır. Bedeviler’i küçümsemek (veya yüceltmek) değil amacımız, sadece tarihi gerçekleri yazıyoruz. Ayrıca Bedeviler Arapça’yı en güzel konuşan Araplarmış. Şehir Arapları güzel Arapça öğrenmesini istedikleri çocuklarını Bedevilerin yanına yollarlarmış.

Bedeviler bu ayetleri duyunca “vay be! Şu El İlah dağları yükseltecek kadar güçlüymüş. Valla Billa bizim taptığımız Hübel’i fena döver… Biz El İlah’tan korktuk, hemen müslümanlığa geçiyoruz…” diyebilirler. Belki de demişlerdir ama Bedevi Arab’ın dinden istediği, komşusunu kılıçtan geçirmek için ona izin vermesidir; hatta komşusunu kılıçtan geçirmesini ona ödev olarak vermesidir. Barış dini İslam’ın kitabı Kuran, “müşrikleri gördüğünüz yerde öldürün” diyerek her türlü kılıçtan geçirmeyi desteklediğini göstermiştir. Çünkü sizden olmayan herkes müşrik değil midir zaten? Komşu kabileyi müşrik diye tanımlayıp kılıçtan geçirebilirsiniz diyor El İlah. Bu da Bedevilerin hoşuna gitmiş ki hepsi müslüman olmuşlar.

Tam Arap katakullileri bunlar. Merkezi otoritenin olmadığı, yaşam şartlarının çok zor ve kaynakların çok kıt olduğu zorlu çöl ortamında, güçlünün zayıfı istediği gibi ezme hakkı vardı. Bireyin değil, kabilenin esas birim olarak alındığı vahşi yerlerdi buralar. Kuran, bu “ahlaksız” Bedevileri ehlileştirip onları şehirlere yerleştirip, düzenin bir parçası yapmak için iniyor zaten. Hedef, düzensiz ve vahşi ortamı, dini kullanarak bir düzene sokmak.

Kuran’ın muhatap aldığı insanların entelektüel kapasitesi bu kadar. “Dağlar yükselttik; yürüyesiniz diye üstlerine geniş geniş yollar yaptık…” diyen bir ayetten ancak onlar etkilenir. Ama Bedevilerin bile etkileneceği şüpheli çünkü peygamber böyle genel peygambervari laflar söylemiş ama bunların kimseyi kandıramayacağını bildiği için de, İslam’a katmak istediği gruplara hep stratejik tavizler vermiştir. Bedeviler’in gazve adı altında yağma yapma gelenekleri vardı ve bundan da vazgeçmeye hiç niyetleri yoktu. Peygamber gazveyi gaza yaptı ve Bedevilerin hem de Allah’ın izni ile yağmacılık geleneklerini devam etmelerini sağlamış oldu. Gayet pragmatik siyasi uygulamalar bunlar.

Niyazi Beki ve benzeri yorumcuların miyadı dolmuş bu ayetleri unutmak ve unutturmak yerine sanki bilimsel bir gerçeği ortaya koyuyorlarmış gibi 2019 yılında yaşayan ve ellerinin altında internet gibi bir kaynak olan insanlara sunmaları ve inanmamızı istemeleri çok garip.

Devam:

4. Kâinat’ın güzergahı

Bu güzergâhtan maksadımız, kâinatın ilk patlamadan sonra, takip ettiği aşamada harikülade bir misyon üstlenmesidir.

Bu misyon kâinatın bütün organlarının her zaman, sonsuz ilim, hikmet ve kudret sahibi olan Allah’ın iradesine boyun eğdiğini, onun tarafından idare edildiğini göstermektedir. Çünkü bütün organlarının cansız, cahil, şuursuz, kör ve sağır olduğu ilmen sabittir.

Böyle olmasına rağmen, bu varlıkların bilgili, şuurlu, akıllı, birbirinin seslerini işiten, birbirinin yardımına koşan, birbirine cevap veren bir tarzda bu güzergâhı takip etmesi, bu harika işlerin perde arkasında, Allah’ın ilim, hikmet, kudret ve iradesinin bulunduğunu göstermektedir.

Bu düşünce tarzı —herşeyi El İlah’a bir önkabul olarak bağlayan mantık— ne El İlah’ı anlamamıza yardımcı olur, ne de bu dünyayı anlamamıza yardımcı olur. Herşeyi El İlah yaratmış; El İlah herşeyi biliyor… Belki doğrudur. Ama ne işe yarar? Bu tamamen kısır bir mantıktır. Yeni hiç bir şey bulmamıza fırsat vermez. Soru sormamıza imkan vermez.

Niyazi Beki devam ediyor:

Bu konuyu birkaç madde halinde açıklamaya çalışacağız.

a. Her göğe işlevi ilham edilmiştir

“Böylece (Allah) onları iki evrede yedi gök olarak yarattı, her göğe işlevini ilham etti. Biz yakın semayı kandillerle donattık ve onu koruduk. İşte bu, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.” (Fussilet 12)

img_20190621_1530265789400982509488319.jpgYani El İlah evreni yedi kat gök olarak yaratmış. Yedinci kat da dupleks olmalı, oraya da kendi tahtını kurmuş. Ama Niyazi Beki bizim, bu devirde, göğün yedi kat olduğuna inanmazı istiyor. Yani “gördüğünüze inanmayın; Kuran’ın 7. yüzyıl bilgisine dayanarak söylediği astronomi bilgilerine inanın” diyor.

Niyazi Beki bu ayeti nasıl yorumluyor?

Bu ayette yaratanın sonsuz ilim ve kudretine vurgu yapıldığı gibi, burada yer alan ”Allah her göğe işlevini ilham etti” cümlesi, kozmik sistemlerin Allah’ın iradesiyle kurulup işlediğine işaret etmektedir.

Yani mecaziymiş, bu ayette bahsedilen 7 kat gök! Kozmik sistemler demekmiş. Siz Kuran’ın 7 kat gök dediğine bakmayın aslında o bugün bizim gözlemlediğimiz gibi bir evrenden bahsediyor, kozmik sistemlerden bahsediyor…

Yazı bu minvalde devam edip gidiyor…

“Biz yakın semayı kandillerle donattık ve onu koruduk…” derken, atmosferden bahsediyormuş, atmosfer bizleri ışınlardan koruyor ya…

Bu arada, çağın gerçeklerine uymadığı için Kuran özürcülerine zorluk çıkartan ayetlerin mecazi olduğunu söylemek en eski ve en güvenilir Kuran yorumudur. Hiç şaşmaz.


Notlar:

Prof. Dr. Niyazi Beki’nin yazısı.

— Kainat kelimesinin etimolojisine baktım:

Kainat (Arapça) k-w-m kökünden [çoğul] Varolanlar. Tüm varlıklar. Evren.
“Varolan varlık” sözcüğünün çoğuludur. Arapça kana “var idi, mevcut idi, oldu” fiilinin failidir.

Arapça’da “varolma anlamını taşıyan k-w-n kökü İbranice’de “ayağa kalkma, ayakta durma” anlamındadır.

— “Her canlı şeyi de sudan yarattık…”

Buradaki “su” kelimesinin bildiğimiz su olduğu şüpheli. Alak Suresinde bahsedilen alak, yani meni, veya, Kuran’ın deyimiyle, “yapışkan su” olabilir. El İlah insanı iki şekilde yarattığını söylüyor. Önce insanı, bugünkü görünüşünde, çamurdan yarattığını söylüyor; yani adını Adem koyduğu bir insan prototipi yaratmış; sonra eşi Havva’yı yaratmış; ondan sonra insanlar seri üretime geçip “alak” yolu ile üremeye başlamışlar. El İlah, alak’ı da ben yarattım diyerek, doğan her bebeği de sahiplenmiş oluyor. Ama su dediği meninin yaratıcı etkeninin spermler olduğunu bilmiyor veya bilmezden geliyor, çünkü yoksa alak yerine spermlerden bahsederdi, her şeyi spermden yarattık derdi.

— “...kâinatın bütün organlarının...”

Kâinatın bütün organlarını yaratan zaten El İlah değil mi? El İlah’ın iradesine karşı çıkabilirler mi? Çıkabilirler! Şeytan El İlah’a karşı gelmiş ya. İlginç bir durum.

— “İnkâr edenler görmedi mi?

İnkâr edenler görmedi tabii ki. Kimse görmedi. Göklerin ve yerin bitişik olduğunu sadece El İlah görmüş, kendi öyle diyor. Ama ne göklerin ve yerin bir zamanlar bitişik olduğuna inanmamız gerekiyor, ne de El İlah’ın ikisini ayırdığına… çünkü hiç bir delil sunmuyor. Kendi sözüne karşı kendi sözü var, başka bir şey yok.

— “Merhaba, ey insanlar! Ben ay tanrıçası Hübel…”

Hübel’in bize kadar gelen başka bir sözü şöyle:

“Ey insanlar! Benim burdan bakınca ne kadar küçük görünüyorsunuz, bir bilseniz. Önemli zannettiğiniz şeyler için birbirinizi yiyorsunuz… El İlah’ın gazına gelip birbirinizi El İlah adına öldürüyorsunuz. Yazık değil mi size? Benimle El İlah arasında seçim yapmanız gerekirse, bana inanmanızı tavsiye ederim. Ben tanrıçayım. Dişiyim. Hayattan yanayım. Kimseye başka birisini benim adıma öldür demem. El İlah ise evrende erilliği temsil eder. O size “onları bulduğunuz yerde yakalayıp öldürün” diye ajitasyon yaratarak sizi birbirinize düşürmeyi çok sever. Benim zamanımda dünya tanrıçalarla yönetilirken ve anaerkil düzen hakimken dünyada barış vardı. İnsanlar barış içinde yaşıyorlardı. Ama siz, erkeklerin hakim olduğu bir dünya seçtiniz. El İlah’ınızı seçtiniz. Ey kadınlar! size de sesleniyorum. Bu kadar açıkça kadın düşmanı olan bir ilaha nasıl inanıyorsunuz? Nasıl sevebiliyorsunuz? İslam’ı El İlah’ın emirlerine göre uygulayan ve El İlah’ın emirlerine göre yaşayan Arap ülkelerine bir bakın. El İlah’ın istediği toplum işte öyle bir toplumdur. Öyle bir toplumda kadına yer yoktur. Halbuki, ey kadınlar! Siz doğal olarak benim tarafımdansınız. Dişiliğin en önemli fonksiyonlarından birini benim ritmime göre her ay yaşamıyor musunuz? Ben Hübel! Sizi uyarmak benim görevim. Üstelik başınızı kaldırınca beni görebilirsiniz. El İlah’ı hiç gördünüz mü? Onun Kuran’ı olabilir. Benim bir kitabım yok; ama bu devirde kitaba ne gerek var? Beni tanımak isteyen, YouTube kanalıma abone olsun. Videolarımı beğenmeyi unutmayın! ”

— “skolastik felsefenin en eski soruları…”

Skolastik felsefenin boş soruları. Bunları sorsak ne olur, sormasak ne olur? Cevap arasak ne olur? Cevap bulsak ne olur? Zaten bulamayız. Bu sorularla uğraşmak vakit kaybıdır. Bu dünyada mutlu yaşamamıza hiç bir katkıda bulunmazlar. Tam aksine mutlu olmamıza engel olurlar. En iyisi bu konulardan uzak durmaktır.

— “taştan bir putu yok ama 99 tane putlaştırılmış ismi var.”

İnsanların soyutlama yeteneği giderek artar. Önce, soyut tanrılar hayal edip tanımlarlar ve onlara isimler verirler; sonra aynı isimleri bazı taşlara vererek bu taşların tanımladıkları tanrıların görüntüleri olduğuna inanırlar. Soyutlama yetenekleri bir seviye daha artınca bu sefer de taşları soyutlayıp isimleri putlaştırmışlardır. El İlah’ın yani, bugün bize Allah adı altında pazarlanan eski Ay Tanrısı (veya tanrıçasının) bir putu yoktur, ama 99 ismi putlaştırılmıştır. Onun sözlerini ihtiva ettiği söylenen kitabın cismi putlaştırılmıştır. Namaza çağırma ritüeli bile putlaştırılmıştır. İnsanı “put yapan hayvan” olarak tanımlarsak pek de yanlış yapmamış oluruz bence.

— “Hübel bir tanrıça olduğu için onun sözlerini eril El İlah’ın ki kadar değerli olamaz mı diyeceğiz?

Araplar, eski Sümerlerden geleneğin aksine, Ay tanrıçasını erkek yapmışlar. Güneş’i kadın yapmışlar.

— “Varlıksal hamur…”

Aslında bir çorbanın önce malzemesi toplanır sonra çorbası yapılar. Yani El İlah veya başka bir çorbacı önce bu malzemeleri teker teker yaratıp kaosu çorbasını yaratmıştır. Daha sonra, kaosun içindeki malzemeyi ayırıp bu dünyayı yaratmıştır. Bizim içinde yaşadığımız ve entropi kurallarının geçerli olduğu bu dünyada, çorbayı yaptıktan sonra çorbanın içinde erimiş havucu havuç olarak çorbadan çıkartamazsınız. Ama anlaşılan El İlah Termodinamik yasaları ile kısıtlı değildir. Belki o yasaları yaratan da odur.

— “‘Dağlar yükselttik; yürüyesiniz diye üstlerine geniş geniş yollar yaptık‘ diyen bir ayetten ancak onlar etkilenir.”

Bedeviler biraz da bize benziyorlarmış. Biz de oyumuzu “geçesiniz diye köprüler yaptık; ibadet edesiniz diye koca koca camiler yaptık” diyerek gönlümüzü alanlara veriyoruz ya.

— Prof. Dr. Niyazi Beki, Kuran’da Bigbang yaradılış masalının Enbiya Suresinin 30. Ayetinde gizli olduğunu bulmuş. Fakat, Bigbang teorisi Einstein’ın denklemlerinden çıkartıldığı için, Kuran’da Einstein denklemlerinin de gizli olduğunu tahmin etmek zor değil. Gerçekten de Einstein denklemlerinin Rad Suresinde gizlendiğini bulduk. Hadi beraber bakalım:

  1. Elif, Lam, Mim, Ra. İşte bunlar o kitabın ayetleri ve sana Rabbinden indirilen gerçektir. Fakat insanların çoğu iman etmezler.

  2. Görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten Allah’tır. Sonra o arşa egemen olmuş, güneşi ve ayı buyruğu altına almıştır. Bunlardan her biri belli bir süreye kadar akıp gider. O bütün işleri düzenliyor, ayetleri açıklıyor. Umulur ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanırsınız.

  3. Yeri yayıp döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar meydana getiren ve onda her çeşit meyvadan iki çift yaratan O’dur; geceyi gündüzün üzerine örtüp duruyor. İşte bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.

İkinci ayet için genel olarak verilen yorum şöyle: “Ayetteki ‘direksiz’ ifadesi gök cisimleri arasında gözle görülemeyen çekme ve itme gücüne işaret eder.” Tabii bu yorumu yazan ulema Einstein’ın kuramından haberdar değillermiş; Kuran’ın Newton kuramına atıf yaptığını zannediyorlar. Halbuki atıf Einstein’ın General İzafiyet Teorisinedir. Allah mutlaka ki herşeyin doğrusun bilendir. Her kelimesi doğru olan Kuran’da Einstein tarafından bertaraf edilen Newton’un okült çekim gücüne dayanan bir fizik açıklaması olduğu düşünülemez. Fakat izafiyet teorisinde çekim gücü yoktur. Bu ayetin doğru yorumu da bu olmalıdır. Şöyle ki: ayeti, “görmekte olduğunuz gökleri [çekim gücü olmadan] yükselten [Einstein’ın Genel İzafiyet Teorisidir]” diye okumak mümkündür. Arşa egemen olan da Einstein’ın denklemleridir. Einstein’ın denklemlerini Einstein’a yazdıran da Allah olduğuna göre bütün büyüklük ve azim Allah’a aittir.

Ama bizi asıl ilgilendiren, bu sureyi başlatan, Elif, Lam, Mim, Ra harfleridir. Kuran’da 29 surenin başında bulunan bu harflere Hurufu Mukattaa denir. Yani, bu kelimeler harf olarak okunur, kelime olarak okunmaz. Bu harflerin ne anlama geldiğini kimse bilmemektedir. İşte biz ne anlama geldiklerini açıklıyoruz. Elif, Lam, Mim ve Ra, Einstein denklemlerinin dört terimine tekabül eder. Şöyle ki:

Şimdi Einstein denklemini yazalım:

Açıkça,

olduğuna göre, terimleri değişimini yaparak, tekrar Einstein denklemlerini elde edebiliriz:

Böylece, Kuran’da Einstein denklemlerinin gizlendiğini bulmuş olduk. Şimdi anlıyorsunuz değil mi, Genel İzafiyet Teorisinin neden bir türlü çürütülemediğini. Yüz seneden fazladır fizikçiler Genel İzafiyet Teorisini çürütmek için deneyler yapıp duruyorlar. Genel İzafiyet Teorisi gelmiş geçmiş en fazla çürütülemeyen teoridir. Ben fizikçilere buradan duyuruyorum. Artık Genel İzafiyet Teorisini çürütmek için uğraşmayın, çürütemezsiniz. Çünkü Allah’a karşı gelemezsiniz. Kuran’da yazılı olan bir denklemin çürütülmesi mümkün değildir. Einstein’ın da Hz. Muhammed’den önce gelmiş bir peygamber olduğunu söyleyebiliriz. Hz. Muhammed en son peygamber olduğuna göre Einstein ondan önce gelemezdi zaten.

Bir detaya daha dikkatinizi çekmek isterim: Sağ taraftaki terim, yani, enerji-momentum stres tensörü, “Ra” harfi ile temsil edilmiştir. Ra, bildiğiniz gibi, eski Mısır’ın güneş tanrısıdır. Genel İzafiyet Teorisinde de uzayzamanı Enerji-momantum tensörü ile en çok geren Güneştir. Daha anlamıyorlar mı? Aklı olanlar için bu ayetlerde ne incelikler vardır. Ama insanların çoğunluğu aldırmaz.

Kuran kitabının cismi kutsal mı?

IV. (X.) yüzyıla ait ceylan derisi üzerine kûfî hatla yazılmış bir Kur’an sayfası.

Kağıt üstüne Arapça veya Türkçe harflerle basılmış ve çoğaltılmış bir Kuran kitabının kutsallığı nereden geliyor? Kuran metninin basılarak çoğaltılmış halini kutsal sayan insanlar var. Ben bu kutsallığın nereden geldiğini anlamaya çalışıyorum.

Herşeyden önce şunu belirtelim. “Kutsal” bir tanımlamadır ve isteyen herkes “bu Kuran kitabı kutsaldır” diye Kuran kitabının cismini kutsal olarak tanımlayabilir. Ben buna saygı duyuyorum. Kitabın neden kutsal olduğunu açıklaması gerekmez çünkü bir cismi kutsal olarak tanımlayarak onu kutsal yapmış oluruz. Zaten kutsallaştırmanın başka yolu yoktur.

İslamdan önce Kabe’nin etrafında putlar vardı. Bunlar kutsal olarak tanımlanmış taşlardı. Bir cismi kutsal olarak tanımlamak demek o cismi putlaştırmak demektir. İslam dininde putlaştırmak yasaktır. Bir kitabın putlaştırılması da İslam’a aykırıdır.

Kuran kitabını kutsal kabul eden birine Kuran kitabının neden kutsal olduğunu sorsak, kitabın sayfalarında bulunan harflerin ve kelimelerin Allah’ın sözü olduğu ve bu yüzden kutsal olduğu söylerdi.

Kuran’ın metnini oluşturan harflerin ve kelimelerin Allah’ın sözü olduğunu kabul edersek, ve Allah’ın sözünün kutsal olduğunu kabul edersek, bu kutsallığın Allah’tan nasıl bu gördüğümüz kağıt parçasına geçtiğini araştırmamız gerekiyor.

Bu analizi sadeleştirmek açısından, Kuran’ın bütününe bakmak yerine, Kuran’ın ilk kelimesi olan “ikra” kelimesine bakalım.

“İkra” kelimesinin, Allah tarafından Cebrail’e iletildiğini ve Cebrail’in de peygambere ilettiğini kabul edelim. Peygamberin de Cebrail’den aldığı bu kelimeyi seslendirdiğini ve sahabelerden birinin de bu sesi duyup yazıya çevirdiğini ve bir kemik üzerine Arap harfleri ile kazıdığını varsayalım. Böylece peygamberin seslendirdiği “ikra” kelimesi yazıya dökülmüş oluyor.

Bu süreç doğru olabilir ama ben Allah’ın Cebrail’e Arapça kelimeler değil de anlamlar verdiğini düşünüyorum. Cebrail bu anlamları peygambere kelime olarak değil ilham olarak yani anlam olarak aktarmıştır. Peygamber bu anlamları dillendirip seslendirmiştir. Öyle ya da böyle, kutsalın, bir kişiden başka bir kişiye veya bir şeyden diğerine nasıl geçtiğini anlamak istiyoruz.

Ban bu süreçte, Allah’tan Cebrail’e, Cebrail’den peygambere, peygamberden sahabeye geçen sesler ve işaretlerde “kutsal” diye adlandırabileceğimiz bir değer göremiyorum. Hatta, ne sesler ne de işaretler, bir kişiden diğerine geçmiyor.

Peygamberin ölümünden 80 yıl sonra, bu kemik parçalarına, ağaç kabuklarına ve diğer maddelere yazılan ayetler toplanıp, düzenlenip kitaplaştırılmıştır. Bu Kuran kitabı, ayetlerin iniş sırasına göre değil, başka bir sıraya göre düzenlenip kitaplaştırılmıştır. Kuran metni bu şekilde düzenlenmiş haliyle günümüze kadar gelmiştir.

Günümüzde de, Kuran kitabı bu düzene uygun olarak modern matbaalarda basılıp kitap halinde çoğaltılmaktadır. Bu kitapların kutsal olduğuna inanılmaktadır.

Yine sadece “ikra” kelimesine bakarsak, bugün kitapçıdan aldığımız bir Kuran kitabında okuduğumuz “ikra” kelimesinin, ne Allah’la, ne Cebrail ile, ne peygamberle, ne de sahabeyle bir ilgisi olmadığını görüyoruz.

“İkra” kelimesi bir cisim değildir, yani bir cisim gibi zaman içinde devamlılğı yoktur.

Her kelime bir anlamın görünür halidir.

Mesela, ben buraya “ikra” kelimesini yazdım. Daha sonra bir daha yazdım: “ikra”. Bu kelimelerin hiçbiri peygamberin sahabelere seslendirdiği “ikra” sesi değildir. Zaten o ses, peygamber söyledikten sonra, havada bir ses dalgası olarak bir an varoldu, sonra da kayboldu gitti.

Yani, Cebrail’in Allah’tan alıp peygambere ilettiği ve peygamberin seslendirdiği “ikra” sesi, peygamber seslendirdikten sonra, havada yokolup gitti. Kutsallığı vardı ise, o kutsallık da havaya karıştı gitti.

Bu süreç sadece “ikra” kelimesi için değil, Kuran’ın metnini meydana getiren bütün kelimeler için geçerlidir. Peygamberin seslendirdiği kelimelerin hepsi havada ses dalgaları olarak var olup kayboldular. Peygamberin kelimeleri kutsallık ile yüklü olsalarmış bile, kutsallık zinciri orada kopmuştur. Kelimeler aracılığı ile peygamberden bize ulaşan bir kutsallık zinciri yoktur.

Peki kutsallık nerede olabilir? Kutsallık kelimenin harflerinde olmadığına göre, kelimenin anlamında olabilir.

Öyleyse, “ikra” kelimesinin anlamında bir kutsallık var mı ona bakalım.

Fakat “ikra” kelimesinin anlamı, “ikra” kelimesinde saklı değildir. Hiç bir kelimenin kendisinin bir anlamı yoktur. Hiç bir kelimenin “anlam” diye bir özelliği yoktur. Hem harfler, hem de sıralanmış harfler olan kelimeler, anlamsızdır. Kelimelere anlam veren, o kelimeleri okuyan insandır. Kelimeler anlamlar için yertutuculardır.

“İkra” kelimesini okuyan herkes ona kendi bilgi birikimine göre bir anlam verecektir. Mesela, ben halktan biri olarak, Kuran’ın “ikra” kelimesi ile, bol bol kitap okumamızı öğütlediğini düşünebilirim. Ama Kuran’ı hayatı boyunca incelemiş ve Arapça’nın inceliklerini bilen bir ilahiyatçı, “ikra” kelimesine onlarca anlam yükleyebilir ve sayfalar dolusu yorum yazabilir.

Peki bu anlamlardan hangisi Allah’ın bu kelimeye yüklediği ve bizim anlamamızı istediği gerçek anlamdır? Bunu hiç bir zaman bilemeyiz. Burada çok yaman bir çelişki var. Allah kullarına bir mesaj yolluyor ama kullarının o mesajı anlamaları için gerekli araçları onlara vermiyor! Allah kullarının kullandığı dilin gönderdiği mesajı deşifre edip anlamak için yetersiz olduğunu bilmez mi? Mutlaka bilir. O zaman neden bu çelişkiye fırsat veriyor?

İşte her dinde parazit olarak çoğalıp o dini ele geçiren aracı sınıfı ulemanın varoluş sebebi bu çelişkidir. Ulemanın (genel olarak rahipler sınıfının) sahtekâr olduğu ve bizi aldattığı açıkça görülüyor. Çünkü onlar, anlamı hiç bir zaman bilinemeyecek bir mesajın anlamını bildiklerini ve bize bildirdiklerini söylerler. Asıl yaptıkları, tanımladıkları anlamlardan birini seçip, o anlamın gerçek olduğuna bizi inandırmaktır.

Öyleyse, iki şeyi kesin olarak anlamış olduk.

Bir, Kuran kitabını oluşturan, kağıt, mürekkep ve kağıt üzerindeki (harfler olarak algıladığımız) mürekkep izlerinin hiç birinin kutsallığı yoktur. Bu işaretlerin kutsal şeylere veya kişilere ulaşan tarihleri yoktur; Allah’la, Cebrail ile ve peygamberle ilişkileri yoktur. Bu harfler, her seferinde yazılıp yokolan anlamsız işaretlerdir.

Öyleyse, Kuran kitabının cisminin hiç bir kutsallığı yoktur. Bir cisme kutsallık vermek onu putlaştırmaktır; bu da İslam’ın ruhuna aykırıdır.

İki, kutsallık anlamda olmalıdır. Fakat anlam kelimede değil, kelimeyi okuyandadır. Öyleyse, anlam da Kuran kitabının cisminde bulunan bir şey değildir.

Bu analizimizden Kuran kitabının cisminin kutsal olmadığı anladık. Fakat Kuran kitabını “bu cisim kutsaldır” diye tanımlayıp kutsallaştırabiliriz veya putlaştırabiliriz. Bunu yapanlara saygı duyuyoruz ama putlaştırmanın bir batıl itikat olduğunu ve dinin dışında olduğunu belirtiyoruz.


Notlar:

— Kuran’ın “Allah’ın sözü” olduğunu varsaymak, yani Allah’ın söz söylediğini varsaymak, Arapça konuştuğunu varsaymak, Allah’a insan özellikleri vermek olurdu. Bu da Allah’ı aşağılamak olmaz mıydı?

Kutsal ve saygı ilişkisi ile ilgili bir yazı.

height=”1061

Klasik kamyoncu batılı…

— Batıl “boş, geçersiz ve yanlış” demekmiş. Ama ben daha değişik anlamda kullanıyorum. Mesela, bir kelimeye sihirli güçler yükleyip o sihirli kelimenin doğanın doğal akışına etki edebileceğine inanmak batıl bir hareket oluyor. Mesela kamyonuna “maşallah” yazıp bu kelimenin koruyucu gücüne güvenen kamyoncu batıl hareket etmiş olur. Her eşikten geçerken “bismillah” diyen insanlar da sihirli bir kelimenin doğanın doğal akışını kendi menfaatleri için değiştireceği umudu ile yaşarlar. Onlar da batıla inanmış oluyorlar. Kimisi uzay cisimlerinin sihirli güçlerinin dünyadaki insanların hayatlarının doğal akışına etki edebileceğine inanırlar. Her sabah astroloji sütunlarını okuyup hayatlarını ona göre ayarlarlar (bu da astrolojiyi doğrulamış olur mu?) Bu insanlar da batıla inanıyorlar demektir. Kara kedi görünce irkilen ve kara kedinin doğanın doğal akışını değiştirecek güçlere sahip olduğuna inananlar da batıla inanıyor demektir. Bu açıdan bakıldığında herhangi bir cismi kutsallaştırıp onu yücelten ve putlaştıran herkes batıla inanıyor demektir. Hatta dinin kendisi ve ritüelleri de batıl olmuş oluyor. Zaten din bunu bildiği için batıldan çok korkar ve kendi ritüellerini “hak” fakat halkın varolan geçmiş ritüellerinin hepsini “batıl” olarak tanımlar. Yatıra gidip ondan doğanın doğal akışını değiştirmesini istemek batıldır. Ama yatıra adak adamak halkın bir geleneğidir onun için de saygı duyulmalıdır. Ama dinin kendi kitabında olmayan batıla tahammülü yoktur. Sadece kendi batılı haktır. Ne çok batıl varmış hayatımızda!

Batıl kelimesinin etimolojisi.

Hak kelimesinin etimolojisi. Tezimizi doğruluyor. Hak yasal olan demekmiş. Din kendi batıllarını yasal batıllar yani hak olarak tanımlamış. Halkın eskiden beri hak bildiği ritüellerini de yasal olmayan batıllar olarak tanımlamış.

Kuran kutsal kitap değildir, İhsan Eliaçık.

— CHP’li Bolu Belediye Başkanı Kuran’ı öperek göreve başlamış. Önce Türk bayrağını öpmüş sonra da her ikisine el basarak yemin etmiş. İlginç. Bunu kendi kafasına göre mi yapmış, yoksa böyle bir kanun mu var? Batıl itikat.