Kuran’ın toplumsal sorunları çözme yöntemi

isa-tefeciler.png
İsa Tefecileri Tapınaktan Kovuyor, Garofalo (c.1481-1559)

Kuran’ın toplumsal sorunları çözme yöntemi çok ilginç. Mesela tefecilik sorunu.

Tefecilik gibi toplumsal bir probleme, Kuran’ın yani Arapların, getirdiği çözüm nedir?

Suçlama, tehdit ve yasaklama.

Yani, sorunu çözmek yerine tehdit ve yasaklama ile sorunun belirtilerini ortadan kaldırmaya çalışmak.

İnsanları korkutarak para kazanmak için yaptıkları bir işi yasaklamaya çalışmak hiçbir işe yaramaz. Zaten tefeciliğin ve faizin günümüze kadar geldiğini görüyoruz.

Kuran eğer gerçekten Allah’ın sözü olsaydı —halifelerin yazdığı bir metin olmasaydı— Allah’ın önereceği çözüm çok başka olurdu.

Ne derdi Allah?

Ey Peygamber! Tefecilik toplumsal bir sorundur. Arap toplumunda para dağılımı adil değil. Kiminizin çok parası varken bazılarınızın hiç parası yok. Parası olmayanlar parası olanlar tarafından sömürülüyor. Bu olayın din ile bir ilgisi yok.

Önce para sistemini bir düzeltin. Para dağılımını adil yapın.

İslam devleti kurdunuz. Ekonomi öğrenin. Devlet parayı nasıl kontrol eder öğrenin. Reform yapın.

Tefecilik ve faiz konusunun cehennemle bir ilgisi yok.

Yasalar çıkartın ve yasalara uymayanları cezalandırın. Verdiğiniz cezalar suça orantılı olsun. Tefecilik yaptı diye birinin ebediyete kadar cehennemde yanması adil bir ceza olamaz.

Dünya suçlarını dünyada cezalandırın… gibi akılcı öğütler verirdi.

***

Aşırı yüksek faiz ile borç para veren yani tefecilik yapan insanları cehennem ile tehdit etmek hiçbir sonuç getirmez ve getirmemiştir. Bunu Allah bilmez mi?

Bu Arap usulü sorun çözme yöntemi bugün de devam etmektedir ve maalesef bizi de etkilemiştir. Biz de İslamiyetin etkisinde kalarak Araplar gibi düşünmeye başladığımız için sorunları çözmek değil de sorunu kılıç tehditi ile ortadan kaldırmaya çalışırız.

Nedir bu Arap usulü sorun çözme yöntemi? Daha doğrusu sorun çözememe yöntemi?

Ortada bir sorun var. Arap ne yapar? Sorunu anlayıp çözmeye mi kalkar? Sorunun köküne inip sorunu yaratan ne ise o şeyi ortadan kaldırmaya mı çalışır?

Hayır.

Arapta akıl kullanma geleneği yoktur. Herşey yukardan emir ile gelir. Şunu yap derler Arap yapar. Elinde kutsal bildiği bir kitap vardır. O kitapta yazılanlara göre yaşamaya çalışır. Kitapta faiz haramdır gibi bir şeyler söylüyor. Faizi ortaya çıkartan sebepleri ortadan kaldırmak yerine faizi yasaklar ve tehditler yağdırır.

Tehditleri dinlemeyip tefecilik yapmaya devam edenleri kılıçtan geçirir. Sorunu çözmek aklına bile gelmez.

Araplar kadar ilkel kafalı bir toplumu yücelten Türkler var. Arapları kendine örnek alan Türkler var, ne yazık ki.

Sorunu çözmek Arabın aklına bile gelmez. Tehdit eder. Yasaklar. Olmazsa da Allah’ın emri der ve kılıçtan geçirir.

Notlar:

— İsa ve tefeciler resminin kaynağı. Tefecilik çok eski bir sorunmuş demek ki, İsa bile sorunu çözmek için anarşist hareketlerde bulunmuş.

— “Suçlama, tehdit ve yasaklama…”

Toplumsal sorunları, suçlama, tehdit, yasaklama ve cezalandırma ile çözmeye çalışmak Araplardan bize geçmiş bir alışkanlıktır. İlkel bir yöntemdir. Ama devletin önderliğinde toplum İslamlaştıkça ve Araplaştıkça bu ilkel yöntemler de gelenek haline gelmektedir. Üstelik yabancı güçler devlet kadrolarına sızmış olduğu için İslamlaşma ve geri zekalılaştırma sürecini onlar da desteklemektedirler.

Ezan-ı Hoparlörî

Yine Ezan-ı Muhammedî! Muhammed’in ezanı desek olmuyor mu? Olmaaaaz! Arapça kutsal dildir ya. Olmaz.

Ezan, Arapça A-D-N kökünden türetilmiş bir kelime. Duyurma, anons demek. Yani bir Arap ezan veya (adan) dediğinde bildiğin “anons” demiş oluyor. Ama biz ezana anons desek kıyamet kopar. Ne anonsu; kutsal Ezan-ı Muhammedî’ye nasıl anons dermişiz? Ama Arap anons diyor! İşte bu sebepten dinciler din ile ilgili hiçbir şeyin Türkçeye çevrilmesini istemezler. Sonra insanlar uyanır. Ezan diyorduk meğer anonsmuş derler.

İbadet kelimesi de Arapça kulluk, yani kölelik, yapmak demek. İbadet ediyorum demek, “senin kölen olduğumu sana gösteriyorum” demek. Doğa üstü bir varlığa köle olduklarını kabul eden insanlar, hiç gocunmadan yeryüzü güçlerinin de köleliğini kabul ederler. Egemen güçler bunu çoktan anlamışlar. Ondan dini bu kadar severler.

İbadet ayni zamanda ritüel demektir. Standartlaşmış ritüelleri tekrarlayarak kendine ve herkese köle olduğunu göstermiş oluyorsun.

Hasan Yavaş ne yazmış:

Dinimize uygun okunan ezana karşı tazîm ve hürmette bulunmak, bir ibadettir.

Bu bir tanımlama. Kim yapmış bu tanımlamayı? Kuran’da böyle bir ibadet şekli yok, bunu biliyoruz, çünkü ezan Kuran’da yok.

Tazîmin birinci derecesi, ezanın şeklini ve kelimelerini değiştirmemek, onu bozmamaktır.

Bu dincilerde anons fetişi var!

Madem namazı anons ediyoruz, “Dikkat ahali! Namaz vakti geldi. Hadi koşun namaza!” dense yetmiyor mu?

Yetmiyor. Neden? Buna kim karar veriyor?

Bu insanlar anonsu fetiş yapmışlar. Yoksa anonsu putlaştırmışlar mı desek daha doğru olurdu?

Demek ki amaç namaza çağırmak değil. Amaç ezan aracılığı ile mahalleleri ele geçirmek ve Araplaştırmak.

***

Ezan diye bir şey varmış. Var mı?

Nedir bu ezan? Ezanı ezan yapan nedir?

Sözleri mi?

Bestesi mi?

Yoksa namaz vakitlerinde okunması mı? Namaz vakti dışında okunan ezan ezan olur mu?

Sesi mi? Sessiz okunan ezan ezan olur mu?

Kağıtta yazılı ezan metni ezan sayılır mı?

Müezzinler ezanın kelimelerini uzatarak okurlar. Bu uzatılan Arabesk yalelliler ezanın bir parçası mıdır? Allahü ekber, tamam. Allahü ekbeeeeeeeeeeeeeeeeeeer diye okununca bu fazladan “e”ler ezanın bir parçası mı yoksa müezzinlerin ezana ekledikleri, yani ezanı tahrif ettikleri, fazlalıklar mı?

Bunlara kim karar verecek? Ezanın doğru okunmasını denetleyen bir kurum var mı? Yok. Diyanet İşleri demeyeceksiniz herhalde.

Ezan, yeryüzünde söylenen sözlerin en doğrusudur.

Vay be! İşkembeden atmak diye buna denir işte.

Ezan neden doğru oluyor ki? Anons yahu! Anonsun doğrusu yanlışı mı olur? Bir anonsu amma büyüttünüz be! Anons işte. Anons-u Muhammedî de olsa sonuçta anons.

Ezan-ı Muhammedi, yani sünnete uygun okunan ezan büyük bir nimettir.

Nimet mi? Anonsu şimdi de nimet yaptı.

Bence tam aksi. Ezan-ı Hoparlörî insanları gıcık eden çok sinir bir gürültü kirliliğidir.

İbni Abidin, namaz bahsinin başında diyor ki

(Oturarak, teganni ederek, cami içinde, vaktinden evvel [ve hoparlör] ile okunan ezan, İslam ezanı değildir.)

Bunlar sünnete uygun olarak tekrar okunmalıdır.

Abidinoğlu denen zat 1784 yılında doğmuş olduğuna göre hayatında hoparlörle ezan okunduğunu duymamıştır ama Hasan Yavaş, Abidinoğlu’nun söylediği sözün içine, köşeli parantezler içinde, kendi sözlerini eklemekte hiç bir sakınca görmemiş. Sanki Abidinoğlu söylemiş gibi.

Teganni etmek, şarkı söylemek olduğuna göre, ezanı şarkı söyler gibi okumayın diyor. Yani yalelli gibi ezan okumayın diyor. Yukardaki sorumuza da cevap vermiş oluyor. Teşekkür ederiz.

Ezan-ı Muhammedîciler bile hoparlörle okunan ezandan rahatsız olduklarına göre bu işte bir iş var demektir.

Yine de değişen bir şey yok. Namaza gidenler azaldıkça, imamlar ezanın desibelini biraz daha yükseltiyorlar; sadece komşu köyden değil bir kaç köy öteden de ezan duyulsun istiyorlar. Her köyün kendi camisi var! Olsun ezanın fazlası helâldir.

Yakında camiler iyice boşalınca ne yapacaklar? Her eve bir ezan hoparlörü mü takacaklar?

***

Biz de aşağıdaki masalı aktaran bu adamın ezan konusunda dediklerini ciddiye alıp yorum yazıyoruz:

Nişâpurda yetişen evliyadan Ebû Hafs Haddâd “rahimehullahü teâlâ” (v. 264) demircilik yapardı. Her ne zaman ezânı işitse, çekici yukarı kaldırmış ise, aşağıya indirmez, eğer çekiç aşağıda ise, yukarı kaldırmazdı… Nihâyet bu zât merhum oldu. Dostları, cenazesini götürürlerken, müezzin minâreden “Allahü ekber” diyerek ezân okumaya başladı. Cenazeyi götürenlerin ayakları yürüyemez oldu. Nihâyet ezân bittikten sonra, cenazeyi götürmek mümkün oldu.

Vay be! Güzelmiş. Demek bu masalları okuyup inanlar var ki, bunlar yazılıyor. Batıl toplumun her köşesini ve bucağını istila etmiş bunu biliyorum ama bu kadar olduğunu da bilmiyordum.

Hasan Yavaş zaten açıkça Arap olduğunu ve Türk olmaktan utanç duyduğunu ifade ediyor:

[Türkçe ezan ve ibadet] fikrinin tekrar gündeme gelmesi ve dillendirilmesi, II. Meşrutiyet ile güçlenen Türkçülük akımı ile başlamıştır. Kur’ân-ı kerîme, İslâmiyete saygısızca saldıran aşırı reformculardan Ziya Gökalp, Ezânın Türkçeleştirilmesi ve ibadet dilinin Türkçe olması gerektiğini (Vatan) adlı şiirinde şöyle ifade ediyordu:
“Bir ülke ki, câmiinde Türkçe ezan okunur/Köylü anlar manasını namazdaki duanın./Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kur’ân okunur./Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüdâ’nın./Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın!”

Ezan-ı Muhammedî.

Muhammed’in ezanı diye Türkçe söylesek olmuyor mu? Olmuyor. Öyle “aşırı reformcu” olup Türkiye’de Türkçe konuşamazsınız. Arapça kutsal dildir. Ezan-ı Muhammedî okunurken saygı duruşuna geçeceksiniz. Yoksa tazîm duruşuna mı geçeceksiniz demeliyiz???

!!!

Notlar:

— Bahsi geçen yazı: Gönül Sohbetleri, Hasan Yavaş, Türkiye Gazetesi, 25.12.2019

— “Hasan Yavaş zaten açıkça Arap olduğunu ve Türk olmaktan utanç duyduğunu ifade ediyor:

 Türkiye’nin gizli Arap misyonerleri.

— “Ondan dini bu kadar severler.

İslamiyet, halka köleliği öğreten, sevdiren ve kabullendiren bir araçtır.

İslamiyet: En ucuz koyun sürüsü yetiştirme yöntemi.

— “yani sünnete uygun okunan ezan...”

Sünnete uygun ne demek? Peygamber zamanında ne cami vardı ne de minare. Peygamber zamanında ezan okunduğuna dair bir efsane uydurulmuş ama tarihsel gerçekliği şüpheli. Bugün ezanı Muhammed’in okuduğu gibi okumak gibi bir şey söz konusu değil.

Ama ezanın hoparlörsüz okunmasını destekliyorum. Türkiye’de yaşam kalitesini yükselten bir uygulama olurdu.

Diğer ezan yazıları.

Ezan büyük bir sorun.

İslamiyet: En ucuz disiplin üretim yöntemi…

Tarihin Bilinmeyen Yüzü‘nün bu bölümünde Sayın Cengiz Özakıncı İblisin Kıblesi kitabından 12 Eylül döneminde Genel Kurmay’ın ATASE (Askerî Tarih ve Stratejik Etüdler Dairesi) için hazırlanmış bir rapordan bahsediyor. Bu raporu yazan General Mahmut Boğuşlu (1927-2012), Türkiye için siyasi İslam’ın çok uygun olduğu ve siyasi İslam’ın getirilmesi ve İmam Hatiplerin sayısının arttırılması ve devletin imamlar tarafından yönetilmesi gibi tavsiyelerde bulunuyor. Bunlar tabii, gerçekleştirildi. Ama benim dikkatimi çeken, bana çok ilginç gelen başka bir şey daha söylüyor. Bu general İslamiyetin, halkı uysal bir koyun sürüsüne çevirip kolayca idare etmenin en kolay ve en ucuz yolu olduğunu söylüyor ve bu yüzden İslam’ı Türklere layık görüyor. Ve bu insan Türk Silahlı Kuvvetlerinde bir general!

İslam’ın disiplinle ilgisi ne? Bu konuda daha detaylı yazacağım için, Cengiz Özakıncı’nın ATASE raporundan yaptığı bu alıntının hepsini referans olsun diye buraya kopyalıyorum.

Cengiz Özakıncı: 1980, 10 Mart tarihli ATASE Jeopolitik Raporunu yazan Mahmut Boğuşlu’nun imzasını taşıyan bir ikinci belge de şunu söylüyor:

Türkiye’de Laiklik ve İrtica Üzerine Psikolojik Harekat, imza Mahmut Boğuşlu, general, ATASE generali.

İstiklal harbine ve Lozan Anlaşmasına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti ile eski Osmanlı İmparatorluğu arasında başta laiklik olmak üzere bazı noktalarda sanki hâlâ sürüp giden bir psikolojik savaş hali mevcuttur. Bu savaş siyasi haritalarda görülüp gösterilmeyen sınırlarda Türkiye Cumhuriyeti ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki siyasi, sosyal ve ekonomik sınırlar üzerinde sanki hâlâ devam eden psikolojik hudut muharabeleridir.

Lakilik ilkesinin yürürlüğe girmesi ile güdülen maksat İslamiyetin siyasi olmayan bir yörüngeye oturtulmasıdır. Laikliğin siyasi hedefleri dışında kalan diğer hedefleri ise aslında İslamiyetin de hedefleri paralelindedir. Herhalde bu sebepledir ki, rahmetli Atatürk “Türk milleti daha dindar olmalıdır” diyor.

Dinin, İslamiyetin en azından disiplin meselesi olarak ele alınması ile ilgili hususlar:

Bilindiği gibi din, İslamiyet, öteki dünya ile ilgili hükümleri dışında, en azından bir disiplin, disiplin kuralları kümesidir. Zamanın çok çeşitli ve zor şartları içersinde toplumda ve bilhassa aile seviyesinde disiplin ihtiyacı daha da artmaktadır. Disiplin dünyanın en pahalı üretimidir. Disiplini kolaylıkla üreten ve de ucuza mal edebilen bir düzen, asker ocağı, kışlalar, ve bazı eğitim kuruluşları dışında, henüz icat edilmemiştir. Türk tarihinde disiplini en ucuza imal edebilen düzenlerden birisi ise İslamiyettir. Kuranı Kerim’i ezbere bilen hafızların yanında, Türkler bu mukaddes kitabı, 10-15 dakikada, ve 3-5 sahifede özetleyebilecek derecede bilgi sahibi olmalıdır. Din adamı tipinde değişikliğe gidilmeli, her türlü meslekten; hakimden, savcıdan, avukattan, lise öğretmeninden, doktordan, gemi kaptanından, pilottan, astronota varıncaya kadar, her kesimden yeni din adamları yetiştirilmelidir. Bu arada sayıları son yıllarda artan İmam Hatip okulları reorganize edilmeli [yeniden örgütlenmeli] ve bu okullara endüstriyel, ticari, turistik vs. hüviyetler de kazandırılmalıdır.

diyor.

Levent Yıldız: Her yer İmam Hatip olmalıdır diyor yani.

C.Ö.: Evet. Kim bu? 12 Eylül’ü,

L.Y.: Darbeci komutan.

C.Ö.: Darbeci, darbe yönetiminde Askeri ve Stratejik Etütler Komutanlığı yapmış bir komutan.

L.Y.: Raporu nereye yazıyor? Yönetime.

C.Ö.: Evet. Şimdi efendim, uygulanıyor mu? Evet.

L.Y: İşte uygulanıyor bir de.

C.Ö.: Yani her iki rapor da uygulanıyor. Dikkat. Yani 1981 tarihli, aradan önce okuduğum..

L.Y: Federasyon raporu…

C.Ö.: … raporu da uygulanmakta,

L.Y: Meclise sunuldu en azından…

C.Ö.: Evet. Şey de uygulanmakta, bu psikolojik harekat, din üzerinden psikolojik harekat, az önce okuduğum şeyler de bugün, uygulanmakta, nerdeyse gerçekleşmiş durumda.

C.Ö.: Bu da, birazdan göreceğiz, küreselci emperyalizmin ulus devletleri, ulusçu ideolojiden koparıp, ulusal egemenlik ideolojisindan koparıp, din, siyasal dinci, yönetimlere dönüştürerek, uluslıktan uzaklaştırmak.

L.Y: Ki kendine bağlasın.

C.Ö.: Tabii. Reçetesinin bir uygulamasıdır bu da. Ve ondan sonra bakın, sayfa 475’e gelelim, şurada…….


Notlar:

— Bu konu ile ilgili 2. yazım: İslamiyet: En ucuz disiplin üretim yöntemi 2.

— Mahmut Boğuşlu biyografisi, Yeni Akit .

— Mahmut Boğuşlu “İslamizasyonun teorisyeni” olarak biliniyormuş.

Generallarin İmam Hatip Sevdası, Ahmet Çınar, 2016.

“Çoğunluğu müslüman olan bir ülke…”

İslamcıların ülkede şeriat yolunu açmak için sık sık kullandıkları basmakalıp bir söz:

Çoğunluğu müslüman olan bir ülke…

Bunu söyleyenler “müslüman” kelimesini nasıl tanımlıyorlar acaba? Kendi kafalarında bir tanım yapmışlar ve Türkiye’de yaşayan 82 milyon insandan 80 milyonunun müslüman olduğunu varsayıyorlar. Bundan da çok eminler. Çünkü “müslüman” kelimesini tanımlamaya gerek görmüyorlar.

Hiç de öyle değil.

“Çoğunluğu müslüman olan ülke” ifadesine bir anlam verebilmek için her şeyden önce “müslüman” kelimesini tanımlamamız gerekiyor.

Bu cümleyi ağızlarından düşürmeyen siyasi İslamcılar ve din tacirleri “müslüman” kelimesini tanımlama ihtiyacını duymazlar.

Sanki anlamı çok açıkmış gibi. Sanki “müslüman” kelimesini okuyan veya duyan herkes bu kelimeye aynı anlamı yüklermiş gibi.

Kime müslüman denir? Sormamız gereken soru bu.

Kime müslüman denir?

Din genetik değildir

Müslümanlık genetik bir şey değildir. Anneden babadan geçmez. Müslümanlık geni diye bir şey yoktur. Annesi babası müslüman olan bir bebeğin kendisi de müslüman olacak diye bir şey yoktur.

Müslümanlık kanda da değildir. Hiç bir kimyasal test yaparak birinin dinini bulamazsınız.

Bunlar tartışmasız kabul edilmesi gereken bilimsel gerçeklerdir.

Din tanımlamadır

O zaman müslümanlık, her din gibi, bir tanımlamadır.

Ya birisi sizi müslüman olarak tanımlar; ya da siz belli bir yaşa gelip kendinizi tanımlama ihtiyacı duyunca, kendinizi müslüman olarak tanımlarsınız. Veya ateist olarak tanımlarsınız. Veya “Budist olacağım” dersiniz. Veya “benim dinle ilgim yok” deyip kendinizi bu işlerin dışında birisi olarak tanımlarsınız.

Müslüman olmak demek müslüman olarak tanımlanmış olmak demektir. Müslümanlığın başka bir tanımı yoktur.

Din diye sihire inananlar çok

İnsanlığın komik bir alışkanlığı vardır. İnsanlar bir tanımlama yaparken, bazı sihirli olarak tanımlanmış kelimeler tekrarlanırsa, tanımlamayı o kelimelerin gerçekleştirdiğine inanırlar.

Arapça sihirli bir dildir ya, kendini imam olarak tanımlamış biri size bazı Arapça tekerlemeler tekrarlattırırsa müslüman olacağına inanmak işte böyle bir şeydir. Batıla inanmaktır. Sihire inanmaktır.

Bu videoda görüyoruz, kendini müslüman olarak tanımlamak isteyen birisi bazı sihirli tekerlemeleri tekrarlayarak bu sihirli tekerlemelerin onu müslüman yaptığına inanıyor.

Yani “ben kendimi müslüman olarak tanımlıyorum” dese müslüman olmayacak. Ama bir din taciri imamın söylediği Arapça tekerlemeleri tekrar edince müslüman olacak.

Müslüman olarak tanımlanan kimselerin çok çeşitli tanımları olabilir:

1. Devletin veritabanında “Dini: İslam” yazan herkes müslüman sayılır. Ama bu nasıl olabilir? Aynı veritabanında, “Dini: Katolik” yazsa aynı insan katolik mi olacak? Yani, bir bürokrat sizin dosyanıza girip, veritabanındaki kaydınızı değiştirse ve “Dini: İslam” ibaresini silip, “Dini: Katolik” yazsa siz Katolik mi olacaksınız? Hayır. O zaman, devletin veritabanında kayıtlı olan “resmi” dininiz sizi o dinden yapmaz.
2. Müslüman bir toplumda müslüman anne babadan doğduğu için bir bebeğin müslüman olduğu varsayılır. Bunun saçma olduğunu gördük. Toplumsal gelenekler veya genetik ilişkiler sizi müslüman yapamaz.
3. Bazı Arapça kelimeleri tekrarlayarak müslüman olduğunu sananlar var. Tabii “doğuştan” müslüman olanların veya “kafa kağıdında” müslüman yazanların Arapça kelimeler tekrarlayarak müslüman olmaları gerekmez. Onlar zaten müslümandırlar ya. Düşünün, Arapça, “Allah tektir” diyorsunuz ve anında müslüman oluyorsunuz. Peki ben Hıristiyan biriyim diyelim ve kazayla “Allah tektir” dedim. Anında Hıristiyanlığım yok olacak ve ben müslüman olacağım, öyle mi? Kelimelerin sihirli gücü olduğuna inanan insanlar ancak böyle şeylere inanır. Kelimelerin sihirli gücü olduğuna inanmak da batıla inanmaktır.
4. Bir de inanmak diye bir şey var. Kimisi de ben müslüman olduğuma inanıyorum, öyleyse müslümanım diyor. Bunlar bence en doğrusunu yapıyorlar çünkü kendilerini müslüman olarak tanımlamış oluyorlar. Bir taşı kutsal olarak tanımladığınızda o taşın hiç bir özelliği değişmez. Taş aynı taştır. Kendinizi müslüman olarak tanımladığınızda da sizde hiçbir şey değişmez. “Allah büyüktür” demeden önce neydiyseniz, “Allah büyüktür” dedikten sonra da osunuz.

Öyleyse, Türkiye çoğunluğu müslüman olan bir ülke değildir. Devlet bu mazereti kullanarak şeriatı bu ülkeye getiremez.

Notlar:

— Daha da ilginci, sakal şeklinin bir insanı müslüman yaptığına inananlar var. 7. yüzyıl çöl Araplarının modasına göre giyilen giysilerin insanı müslüman yaptığına inananlar var. Bıyık şekli de sizi devrimci yapardı bir zamanlar.

Kutsal taş.

Cemil Kılıç’ın müslüman tanımı: İslam’ın beş şartı diye bilinen şeyler, şart değil, sadece ritüeldir. Bunları yaparak müslüman olunmaz. Cemil Kılıç “Müslüman kimdir?” sorusunu daha da bulandırmak istemiş galiba.

Allah’ın kanunları herdaim geçerli…

herdaim

Sosyal medyadan:

Allah ‘ın kanunları herdaim heryerde geçerlidir.

Affınıza sığınarak söylemek istediğim bir şey var. Ben “Allah” kelimesini değil de “Marduk” kelimesini kullanmayı tercih ediyorum. Benim için sizin yazdığınız cümlenin doğrusu şöyledir:

Marduk‘un kanunları herdaim heryerde geçerlidir.

Evet, doğrudur, Allah’ın 99 tane ismi olduğu halde, Marduk’umuzun sadece 50 tane ismi vardır. Bu Marduk’un Allah’tan daha düşük rütbeli olduğunu göstermez.

Sizden ricam, benim gibi Marduk kanunlarına inanan bir insana neden Marduk’un değil de, Allah’ın kanunlarının geçerli olduğunu akla uygun ve hukuki deliller sunarak ispatlayabilir misiniz?

Akla uygun derken, eğer “ben öyle diyorsam öyledir” gibi bir argümanı dayatmaya çalışırsanız bu akla uygun bir delil olmaz.

Delilin hukuk kurallarına da uygun olması gerekir. Allahçıların klasik savunması Kuran’ı kendine şahit olarak göstermektir. Fakat, kendi kendine şahitlik etmek hukuka uymaz. Yani eğer, “Kuran, Allah’ın kanunları herdaim geçerlidir diyor; öyleyse Allah’ın kanunları herdaim geçerlidir” derseniz bu da hukuk açısından geçersiz olur; sadece dairesel bir mantık yürütmüş olursunuz.

Allahçıların diğer favori yöntemi, Allahçı olmayanları gördükleri yerde öldürmektir. Kuran böyle emreder. Fakat Türkiye gibi şeriatın geçerli olmadığı bir ülkede bu uygulama zor olduğu için karşı tarafın sözüne söz ile cevap vermek yerine ağır küfürler edilir. Sizden de beklenen budur.

Veya, aşağılama olmadığı halde, “dinimi aşağılıyorsun” diye şahsıma küfür edersiniz. Bu Allah’ın kullarının Allahlarını savunmak için kullandıkları en bilinen yöntemdir çünkü kulluk dini olan İslam’da akıl kullanmak, sorgulamak ve söze söz ile cevap vermek yasaktır. Arap/İslam geleneği söze kılıçla cevap vermektir.

Fakat, Marduk bize akıl ile hareket etmemezi söyler onun için eğer akla uygun deliller ileri sürebilirseniz biz hemen “Marduk” yerine “Allah” demeyi kabul ederiz.

Tabii, bir insan “Allah” demiş “Marduk” demiş hiç farketmez; bizim söylediklerimiz ne Marduk’un ne de Allah’ın umurunda olamaz.

Allah’ın insan işlerine karışmadığını net olarak biliyoruz çünkü Allah alemin senaryosunu yazıp Levhi Mahfuz’a kaydetmiş ve aradan çekilmiştir. Biz sadece Allah’ın yazdığı bu senaryoyu oynuyoruz; başka seçeneğimiz yok. İnsan işleri ile uğraşmayan Allah da belki şimdi başka alemler yaratma planları yapıyordur.

Bu arada, size Türklerin İslamlaştırılma süreci ile ilgili bir hikaye anlatmak istiyorum:

Oğuzlardan bir Türk, birlikte yola çıktıkları İslam misyoneri İbni Fadlan’a yakınmış: “Başbuğ (Halife) bizden ne istiyor? Öldürecek bizi bu soğukta! Ne istediğini bilsek, hemen verir kurtulurduk” demiş. İbni Fadlan buna cevap olarak, “Bütün istediği, ‘Allah’tan başka tanrı yoktur’ demeniz”, diye karşılık verince, Türk gülmüş: “Doğru olduğunu bilsek, söylerdik” demiş.

Gördüğünüz gibi, Türkler hep akılcı, şüpheci ve sorgulayıcı insanlar olmuşlardır. Araplar ve Araplaşmış Türkler ise; kendilerini “sürü” olarak tanımlayan bir dine körü körüne inanıp, bu Arap dinini körü körüne savunan ve Allah yerine Marduk diyenleri de taşlayan insanlardır.

Notlar:

Allahçıların diğer favori yöntemi, Allahçı olmayanları gördükleri yerde öldürmektir. Kuran böyle emreder…

Bakara, 191: Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi yurtlarınızdan çıkardıkları gibi siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür.

— İbni Fadlan hikayesi hakkında bir yazı.

Marduk’un 50 ismi.

Allah’ın 99 ismi.

— Türk Dil Kurumu “her daim” ve “her yerde” olarak yazmayı tercih ettiği halde ben paylaşımda kullanılan bitişik olarak yazmayı tercih ettim.

Allah insan işlerini takip ediyor mu?

Doğru olduğunu bilsek…

Oğuzlardan bir Türk, birlikte yola çıktıkları İslam misyoneri İbni Fadlan’a yakınmış: “Başbuğ (Halife) bizden ne istiyor? Öldürecek bizi bu soğukta! Ne istediğini bilsek, hemen verir kurtulurduk” demiş. İbni Fadlan buna cevap olarak, “Bütün istediği, ‘Allah’tan başka tanrı yoktur’ demeniz”, diye karşılık verince, Türk gülmüş: “Doğru olduğunu bilsek, söylerdik” demiş.

İbni Fadlan’ın Seyahatname’sinden, (Aktaran Arthur Koestler, Onüçünçü Kabile, s.39)

Notlar:

— Prof. Dr. Ramazan Şeşen’in hazırladığı İbn Fadlan Seyahatnamesinde, böyle bir hikaye bulamadım.