Evrimle ilgili yanlışlar…

Mustafa Acungil’in bu paylaşımı dikkatimi çekti:

Ve bu cümle:

Oysa yaratımın en büyük araçlarından biri bence evrim. Allah’ın eşsiz sanatlarından bir sanat.

Bunu okuduktan sonra, tesadüfen Fârâbî’nin felsefesini anlatan bir kitapta şu cümleye rastladım:

Tanrı, tek ve gerçek sebeptir. O, herşeyin ve bütün varlığın kaynağıdır.

Mustafa Acungil de aynı varsayımı yapmış bence: Tanrı tek ve gerçek sebep olduğuna göre, evrim varsa onun sebebi de Tanrı’dır (Allah’tır).

Zaten bu çok eski skolastik bir tartışmadır. “Hareketsiz hareket veren” veya “ilk hareket veren” diye de geçer.

Fakat burada gizli bir varsayım var, o da Tanrı’nın var olduğu varsayımıdır. Yani “Tanrı, tek ve gerçek sebeptir…” ifadesi bir tanımlamadan başka bir şey değildir. Fakat bu tanımlama Tanrı’nın varlığı ile ilgili hiç bir şey söylemez.

Bu konuda Fârâbî’nin aşağıda kopyaladığım fikirleri (Doç. Dr. Fahrettin Olguner’in anlatımı ile) çok aydınlatıcı. Fârâbî Tanrı’nın “hiçbir surette tarifi yapılamaz” diyor. Biz Tanrı’yı “gerçek bir benzerlik olmamakla birlikte, […] insana has olan şeylerle mukayese etmek suretiyle anlamaya çalışırız.”

Yani Fârâbî, insanların Tanrı’yı bilemeyeceğini söylüyor. Tanrı’yı bilemeyiz, sadece onu bildiğimiz şeylerle mukayese ederek anlamaya çalışırız, diyor. Bu ne demek? Tanrı’nın var olup olmadığını bilmiyoruz, bilemeyeceğimizi de biliyoruz, fakat bu bilgilere rağmen, Tanrı’nın var olduğunu varsayıyoruz. Tanrı’yı varsaydıktan sonra, onu bilemeyiz diyoruz. Bilimsel bir düşünceye bağlı bir sonuç gibi gelmiyor bana. Tanrı’nın varolup olmadığını bilemeyeceğimizi biliyorsak, onun varlığını nasıl varsayıyoruz?

Zaten, Tanrı kavramını sadece dilimiz aracılığı ile bilebiliriz. Duyularımızla bilemeyiz. Fârâbî’nin, Tanrı’yı “insana has olan şeylerle mukayese etmek suretiyle anlamaya çalışırız” cümlesindeki “anlamak” dil ve akıl aracılığı ile anlamaktır, duyularla anlamak değil.  Yani, Tanrı’ya isimler vererek onu bildiğimizi zannederiz.

Evrim konusunda ise, ben ne “ateist saiklerle [güdülerle]… evrimi inat ve ısrarla ispatlamaya” çalışıyorum ne de dindarlar gibi “acayip bir bağnazlıkla” evrim karşıtlığı yapıyorum. Ben iki aşırı kutuptan bağımsız olarak olaya bakıyorum ve Darwin’in yazdığı kitaptaki her kelime için okulcu akademiklerin milyonlarca kelime yorum yazarak onu anlamsız bir kutsal doktrin haline getirdiklerini görüyorum. Bu okulcu akademikler “evrim” kelimesine o kadar çeşitli ve birbirine zıt anlamlar yüklemişler ki, kelimenin hiç bir anlamı kalmamış. Üstelik, bu okulcu akademikler bu doktrini sahiplenmişler ve dışardan birinin bu konuda katkı yapması imkansızlaşmış.

Evrim, Okulcu Doktorların (seküler ulemanın) malı olduğu için ve gizli bir doktrin olduğu için, ulema olmayan birinin evrimi kendi başına anlaması da mümkün değildir. Sadece ulemanın bize öğrettikleri arasında seçim yapabiliriz belki. Bu sebepten,

…evrimin var olması ya da olmaması itikadi bir konu değil. Bilimsel araştırmayla bulunacak bir bulgu

olduğuna katılmıyorum. Kuşaklar boyudur ulemanın kutsal bir doktrin haline soktuğu gizli bir bilgi sistemi bilimsel yöntemlerle anlaşılamaz; sadece bir inanç sistemi olarak varolur.

***

Bahsettiğim yazıyı aşağıya kopyalıyorum.

***
Fârâbî, Doç. Dr. Fahrettin Olguner, Akademi Kitapevi, İzmir, 1993.
Sayfa 89.

C – FELSEFENİN ANA PROBLEMLERİ

1. Varlık – Varlığın Ortaya Çıkışı ve Varlık Kademeleri

Acaba günlük hayatta “var” dediğimiz şeyler, gerçekten var mıdır ve bunlar hangi türden varlıklardır? Şayet bunlar “gerçekten var” iseler, nasıl oluşmuşlardır?.. gibi, varlığın gerçekliği, kaynağı ve mahiyeti hakkında sorular, Fârâbî’nin düşüncesinde son derece belirgin, cevapları da açık ve kesindir. Söylemek gerekirse her kademedeki varlık konusunda Fârâbî, tam bir “realist” dir. Yani, varlıkları aynı olmamakla birlikte her kademedeki varlık, Fârâbî’ye göre, belli bir gerçekliği ifâde eder. Sözgelimi bu dünyadaki bizler gerçek birer varlıklarız ve biz asla hayâl ve gölgeler aleminde yaşıyor değiliz.

Fârâbî’ye göre varlıkların zirvesinde “Tanrı” bulunmaktadır. Fârâbî’nin dili ile bu “ilk” dir. Varlık bütün olgunluğu ve dolgunluğu ile O’nda bulunur. O’nda “yokluğun” hiçbir izi, hiçbir surette, bulunmaz. O, her türlü noksandan arınmıştır. O’nun varlığının mertebesinde olan ve O’na benzeyen bir başka varlık mevcud değildir. O’nun ne zıddı, ne de benzeri vardır. O, her bakımdan “bir” ve “ilk” tir. O hangi mânâda olursa olsun, çeşitli unsurlardan meydana gelmiş bir terkip (bir kompozisyon) değildir. O, kelimenin tam mânâsıyla “bir” dir, “tek” dir. O; bilen, irâde eden, yapan… “bir tek zat”dır. Yani, O’nun varlığı ile zatı, mahiyeti ve sıfatları “aynı”dır. Dolayısıyla O’nun hiçbir surette tarifi yapılamaz ve gerçek bir benzerlik olmamakla birlikte, biz O’nu insana has olan şeylerle mukayese etmek suretiyle anlamaya çalışırız.

Fârâbî, varlıkların “ilk” i olarak ortaya koyduğu Tanrı’yı “Vacib’ül-Vücûd — Zaruri Varlık” diye nitelendirir. Bu; “yokluğu düşünülemeyen; dâima ve her şartta varlığı zârurî olarak düşünülen” demektir. Fârâbî, “imkân” ve “sebep” kavramlarından bu sonuca ulaşmış bulunmaktadır. O’na göre mademki Tanrı’nın dışındaki varlıklar “mümkün”dür ve mademki mümkün olan şey, herhangi bir sebep ve tesir olmadan ortaya çıkamaz, öyleyse mümkün olan şu âlemin de var olup ortaya çıkması için mutlak surette bir sebebe ihtiyaç vardır. Ancak, mümkünü var eden, onu ortaya koyan sebebin kendisi “imkan” ile sıfatlanamaz, ona “mümkün” denemez. Çünkü, böyle olursa onun da bir başka sebebe ihtiyacı olur ve hiçbir surette “mümkün” olan şey “var” olamaz. Mademki “mümkün” olan şeyler “var” dır. Öyleyse, onlara sebep olan ve varlık veren bir şey vardır ve bu şeyin kendisi, “mümkün” değil “zarûrî”dir. O’nun varlığının ortaya çıkışı söz konusu değildir. O, sebepsiz olarak ve dâimâ vardır. İşte bundan dolayı kendisine “Zarurî Varlık — Vacibü’l Vücûd” denir. Bu ise “Tanrı”dır.

Tanrı, tek ve gerçek sebeptir. O, herşeyin ve bütün varlığın kaynağıdır.

Notlar:

— Fârâbî’nin, Tanrı’yı “varlıkların “ilk” i olarak” tanımlaması da ilginç geldi. Bu yazıda “varlık” kelimesinin bir kaç değişik anlamda kullanıldığı anlaşılıyor. Bu konuda incelenmeli.

Mustafa Acungil’in kitapları.

— Bu yazı ile ilgili bir kaç not daha eklemek istiyorum (italik yazılar Mustafa Acungil’in paylaşımından alıntılardır):

  • Aslında Mustafa Acungil “evrimle ilgili yanlışlar” hakkında yazmamış, çünkü evrim teorisi hakkında hükümlerde bulunmuyor; evrim teorisi ile ilgili yanlış yorumlar ve algılardan bahsediyor.
  • Allah’a gerek kalmayacak” ne demek? Bir sebep olarak Allah’a gerek kalmayacak demek. Bu ifade bana Napolyon ile Laplace anektotunu hatırlattı. Laplace’ın Newton mekaniğinden ilham alarak yazdığı kitabını inceleyen Napolyon, “Neden Evrendeki hareketleri belirleyen bir kitapta Tanrı’nın adı geçmiyor?” diye sorunca, Laplace, “böyle bir hipoteze ihtiyacım yok” diye cevap vermiş. Laplace’ın kitabı mutlak ve ilk sebeplerle ilişkili olmadığı için, bir ilk yaratıcı fikrine ihtiyacı yok. Gözlemlenen olaylardan matematik aracılığı sonuçlar çıkarmış.
  • İtikat” Arapça’dan dilimize girmiş ve ilk anlamı “düğümlenip kalma, bağlanma” olarak verilmiş (Ötüken Osmanlı Türkçesi Sözlüğü). Bu da inanç kavramını güzel açıklamış bence.
  • Kuran ayetlerini insanlar yazmış olsaydı, onlarda bilimle yaman çelişkiler olurdu.” Ben Kuran’ın içeriğini ve güncel yorumunu, bilimin güncel hükümleri ile karşılaştırmaya karşıyım. Böyle bir karşılaştırmanın ne bilime faydası vardır ne de Kuran’a. Bilim bugün “doğru” dediğine yarın “yanlış” diyebilir. Kuran’da kelimeler aynı kalır ama yorumlar yani anlam, çağlara göre değişiklik gösterebilir. Kuran’ın bilim diye adlandırdığımız alanda tavsiyeleri yoktur; örnek olarak, Kuran gezegenlerin yörüngelerinin nasıl hesaplanacağını bildirmez.
  • Hiç endişe etmeye gerek yok, yeter ki gerçek bilimsel saiklerle bilimsel çalışmalarla dünyaya bakalım. Orada bulduklarımız Kuran ayetleriyle kol kola giden ayetler olacaktır. Şu ana kadar da zaten öyle oldu.” Kuran’la bilim ayrı alanlarda hüküm verirler. Mesela, Kuran cennet ve cehennemden bahseder; bunlar bilimi ilgilendiren konular değildir.
  • “…evrim, günümüzde sıradan insanın anlaması gereken bir konu haline geldi.” Evrim kelimesi burada sanki “Darwin’in Evrim Teorisi”nin içeriği veya ana fikri hakkında bilgi veren bir kelime gibi kullanılmış. Ama öyle değil. Tek bir kelimenin, “Evrim” kelimesinin, okullarda en az 4-5 yıl ders olarak okutulan ve bu konuda akademik uzmanların bile tam olarak anlayamadığı bir doktrinin içeriğini anlatması mümkün olabilir mi? Olamaz. O zaman “Evrim” kelimesi sadece bir etikettir. Mesela, “Ceza Hukuku” bir bilgi sisteminin ismidir; o bilgi sisteminin içeriği hakkında hiç bir bilgi vermez. “Evrim” de öyledir. Bir doktrinin ismidir. Bu doktrinin içeriği hakkında hiç bir bilgi vermez. Peki, bu doktrini, uzman olmayanlar için, bir kaç cümle ile özetlemek mümkün olabilir mi?
  • Kuran’daki ve doğadaki (Sunnetullah) ayetlerini kullanarak O’nunla ilgili izlenimler oluşturabileceğimizi düşünüyorum.” Bu bana pek inandırıcı gelmedi. Kuran’da 4 tane Sünnetullah ayeti buldum. Bunlarda sadece Allah’ın kanunlarının değişmez olduğunu söylüyor. Yani, bu ayetlerden alabileceğimiz tek izlenim Allah’ın insanlara, Allah’ın kanununun değişmez olduğunu söylediğidir.İsra 77: […] asla bulamazsın bizim yasamızda bir değişiklik
    Ahzab 38: […] ve emri Allah’ın bir kaderdir takdir edilmiş [yani değiştirilemez]
    Fatır 43: […] bulamazsın yasasında Allah’ın bir değişme ve bulamazsın yasasında Allah’ın bir sapma
    Fetih 23: sünnetidir (yasasadır) Allah’ın öyle ki süregelir ötedenberi ve asla bulamazsın yasasında Allah’ın bir değişme
  • Sünnetullah kelimesi, Allah’ın sünneti demek. Sünnet de Arapça, “işlek yol” demek. Başka anlamları da var. “İyi ya da kötü yol” gibi. Yani sünnetullah “Allahın yolu” demek. Böylece Arapça’da, İslam dini bağlamında, sünnet kelimesinin hem “Allahın yolu” hem de “Peygamberin yolu” anlamına geldiğini anlamış oldum. Ama bu 4 ayette gördüğümüz gibi, Kuran’da sünnet sadece Allah’ın yolu olarak geçiyor, Peygamberin yolu anlamı Kuran’da yok. Herhalde hadisçiler böyle bir kavram kargaşası yaratmayı uygun görmüşler.
  • Bu Allah’ın yolu ayetlerini okuyanlar, Allahın yolu kavramını önce Allah’ın kanunları olarak anlamlandırıyorlar, ondan sonra da bir ileri gidip Allah’ın yolunun doğanın yolu olduğunu söylüyorlar. Yani, Allah’ın yolu, Allah’ın yarattığı doğa kanunları oluyor. Böylece gözlemlenen bütün doğa olaylarına Allah’ın sebep olduğunu söyleyebiliyorlar.
  • Fakat bu yararlı bir açıklama değil. Bilimsel olarak hiç bir işe yaramıyor. Bir açıklama bile değil. Bilimsel bir açıklama hiç değil. Tam aksine, bu bilim öncesi insanlarının, şamanların, ve rahiplerin kullandığı açıklama türü. Eskiler, bilim öncesi insanları, doğa olaylarını nasıl açıklarlarmış? Her olayı bir tanrı ile ilişkilendirirlermiş. Yıldırım olayını gözlemlediler; merak ettiler ve sordular: Neden yıldırım düşer? Cevap hazır. Hemen yıldırım olaylarından sorumlu bir tanrı tanımlayalım ve yıldırımı o tanrının yolladığını söyleyelim. Böylece yıldırım tanrısı Zeus doğmuş olur. “Anne, yıldırım neden düşer?” Çok basit, oğlum. Zeus yıldırım tanrısıdır, o bize yollar.” O zamanlar İnternet olmadığı için çocuk açıp bakamıyor tabii, Zeus’a inanmak zorunda.
  • Fakat artık biz insanlar olarak bu seviyeyi aşmışız. Artık her doğa olayı için bir tanrı yaratmak gibi düşük randımanlı bir entellektüel seviyeyi aşmışız. Her doğa olayı için yeni bir tanrı yaratıp tanrı enflasyonu yaratmaya ne gerek var; zaten bu tanrılar sonra birbirleri ile kavga edip duruyorlar. Artık tek bir tanrımız var ve bütün doğa olaylarını onun yarattığına inanıyoruz.
  • Bu devirde doğa olaylarını tanrının işi diye açıklamayı seçen insanların olması da ilginç tabii. Sanki bilimsel devrim hiç olmamış gibi.
  • Ama bazı insanlar, Arapça olan her kelimenin, her cümlenin, her Arapça sesin, kutsal olduğuna ve direk olarak Allah’ın kelamı olduğuna inanırlar. Onun için “sünnetullah” Arapça kökenli bir kelime olduğuna göre Allah’ın kutsal bir sözü olmalı ve bunu sorgulayan birisi de kafir olmalı. Ama ne kadar Kuran okursanız okuyun, Kuran’da Ay’a bir uzay aracı yollamak için gerekli olan bilgiyi bulamazsınız. Acaba bu sebepten mi, Çin bile, hatta İsrail bile, Ay’a gidebiliyorlar ama biz gidemiyoruz? Hala sünnetullahı tartışıyoruz da ondan mı?

Şeriat Medeni Kanun’a karşı

Daha doğrusu şöyle değil mi:

[Kuran’a] göre kadının şahitliği ve miras hakkı yarımdır. Kadınların seçme ve seçilme hakkı yoktur. Koca isterse kadını dövebilir. Kadın tek başına sokağa çıkamaz. Hacca bile gidemez. İşte bu nedenle laikliğin önemini bilelim! #5AralıkDünyaKadınHaklarıGünü kutlu olsun!

Bunları söyleyen Şeriat değil, Kuran. Şeriat, Kuran’anın dediklerinin bir hukuk sistemi haline getirilmiş halidir. Medeni kanuna göre kadın ve erkek kanun karşısında eşittir. Kuran ve Şeriata göre kadın ve erkek kanun karşısında eşit değildir. İlahiyatçıların görevi bu çelişkiyi Kuran’a inananları ve Medeni Kanuna inananları incitmeden açıklamaktır. Ne şiş yansın ne kebap. Hem laik olalım hem de Kuran kanunlarını uygulayalım diyor… Ama nasıl olacak bu? Olamaz. İşte günümüzdeki gibi hibrid bir din çıkar ortaya.

***

Ama asıl dikkatimi çeken, insanların artık doğa kanunlarına göre yani doğasına uygun olarak yaşamadığı, yaşayamadığı ve yaşamak istemediği. İnsanın bu dünyadan geçişi Tüzel Varlıkların yazdığı kurallara ve kanunlara göre oluyor. İnsanlar Tüzel Varlıkların koyduğu kurallara göre yaşayıp ölüyor. Zaten çoğu insanın seçim yapma hakkı yok. Doğduğu topraklarda geçerli kanunlara uymak zorunda. Kimse kendi kanunlarını tanımlayıp onlara göre yaşamayı seçemez. Şeriat varsa şeriata göre, medeni kanun varsa medeni kanuna göre yaşamak zorunda. Doğaya kaçmak isteyenler de olabiliyor. Onlar da hep başarısız oluyorlar çünkü onlar çoktan doğaya ve kendilerine yabancılaşmış insanlar olmuşlar. Zaten toplum kendi kurallarına uymayanları dışlıyor.

***

İnsanın uyması gerektiği kanunları yazan da Tüzel Varlık olduğuna göre insanların efendisinin Tüzel Varlıklar olduğunu söyleyebiliriz.

***

Dini kitaplar da Tüzel Varlıkların malı olduklarına göre din denen şeyin amacı da insanları Tüzel Varlıkların istediği gibi yaşayan köleler olmasını sağlamaktır. Din egemen güçlerin insanlarını yönlendirmek için kullandıkları etkili bir araçtan başka bir şey değildir. Tüzel Varlık insanlarını yönlendirmek için onlar direk emirler vermez.  İnsanlarına söylemek istediklerini din aracılığı ile sanki doğa üstü yüce bir varlıktan geliyormuşçasına söyler. İnsanlar da korktukları yüce bir varlıktan gelen emirlere ve yaşam tarzına uyarlar ve Tüzel Varlığın uysal insanları olurlar.

Tüzel Varlık yani egemen güç yani devlet insanlarını artık televizyon aracılığı ile de çok kolay yönlendirebiliyor. Devlet insanlarına söylemek istediği şeyleri marka olmuş şöhretli model insanlar aracılığı ile iletiyor. İnsanlar da öykündükleri bu model insanları taklit ederek onlar gibi olmaya çalışıyorlar. Bütün amaç insanları yönlendirerek Tüzel Varlık için çalışan ve vergisini veren evcilleştirilmiş uysal insanlar yapmak mı yani? Öyle gözüküyor. Bunu bilmek neye yarar? Hiç bir işe yaramaz.

***

Doğadan kopmuş ve kendine yabancılaştırılmış insan çaresizce etrafına bakınıp nasıl yaşaması gerektiğini araştırıyor. Karşısına din çıkıyor. Bilim çıkıyor. Devletin kanunları çıkıyor. Doğaya dönmesi imkansız çünkü artık yabancılaşmış…

Notlar:

— Tüzel Varlıklar ile insanların ilişkisi hakkında detaylı bilgi.

— Burada iki Tüzel Varlığın savaşı var. Pazar paylarını arttırmak için birbirleri ile takışıyorlar. Pazar dediğimiz de insanlar. Tüketiciler. Halk. Vatandaş. Kavga neyin kavgası? Bu insanlar kimin kitabına uyacaklar? Kimin kanunlarına göre yaşayacaklar. Din hiyerarşisinin kulu mu olacaklar yoksa devletin kulu mu olacaklar. İslam dininin kendi hiyerarşisi olmadığı için İslam her zaman devlet hiyerarşisini kullanmıştır. Devlet hiyerarşine sızıp parazitlik yapmıştır. Bu sebepten İslam’ı seçen devletler geri kalmaya mahkumdurlar çünkü enerjilerinin yarısını din hiyerarşisinin uydurduğu parazitliklerle uğraşmak durumunda kalacaktır. Devlet bir türlü kendini bu din parazitinden kurtarıp kendini tam olarak devlet işlerine veremez. Bu yüzden Türkiye’de şeriat olmadığı halde şeriat tartışılabilmektedir. Devlet din ile iç içedir ve devlet işleri ile uğraşacağına din işleri boğuşturmaktadır.

— Laiklik nedir? Ayrı bir yazı konusu.

Rüyalar, özgür irade ve mikrobiyom

Ali Sebetçi yine ilginç bir konu ortaya atmış. Rüyalar ile bireylerin özgür iradesini ilişkilendirmiş. Ama rüyaların akıl tarafından üretildiğini söylemiş ben buna katılmıyorum:

ALİ SEBETÇİ: Kendi rüyalarımızda başka insanların konuştuğunu, kararlar aldığını görürüz. Tüm bu rüyaları “yaratanın” kendi aklımız olduğunu düşünelim…

BEN: Rüyaları yaratanın aklımız olduğu varsayımına katılmıyorum. En azından bu kadar basit değil.

Uyku demek aklın yani bilincin aradan çekilmesi demek. (Akıl ve bilinç kelimelerini eş anlamlı olarak kullanıyorum.) Uykuda olan bilinçtir. Uyku süresinde bilinç bedende olup bitenden haberdar değildir. Duyular da belli eşikler seviyesinde kapalıdır. Ondan bilinci uyandırmak için uyuyan birisini dürtüklememiz gerekir. Veya biz uyurken yatak odasında ısı düşerse uyanıkken hemen farkına varabileceğimiz soğuğun uykuda iken farkına varamayız.

Peki aklın aradan çekilmesi neden gerekiyor?

İnsan bedeni bir ortak yaşam organizmasıdır. Akıl da bu ortak yaşam organizmasının kendinin farkında olma halidir. Bilinç aktif olduğu müddetçe bedenin hareketlerinde pay sahibi olabiliyor. Bilinç uyku ile aradan çekilince meydan ortak yaşam organizmalarına kalıyor ve onlar da vücudu tamir etme ve yenileme işlemlerini yapabiliyorlar. Bu ortak yaşam organizmaları mikroplardır. Çoğunluğu bağırsaklarda yaşayan ve mikrobiyom diye adlandırılmış olan mikro organizmalardır.

Rüya diye gördüğümüz görüntüler aklın değil bu mikro organizmaların işidir. Akıl uykudadır. Bedende olup bitenin farkında değildir.

Zaten bizim rüya diye hatırladığımız görüntüler sadece uyanmadan önce gördüğümüz veya farkına vardığımız görüntülerdir. Biz uzun bir rüya gördüğümüzü zannedebiliriz ve gördüklerimizi bir mantık sırasına koyabiliriz ama bu görüntüler uyanmadan hemen önce farkına vardığımız görüntülerdir.

Peki bu görüntüler bilinci uyandırmak için mi yaratılıp bilince servis edilir? Yoksa uyku süresince devamlı üretilirler de biz uyanmadan hemen önce mi farkına varırız? Belki de bu görüntüleri bilincin farketmemesi gerekir. Bilmiyorum. Ama bilinç uyanınca görüntülerin kaybolduğu kesin. Bilinç de uyanık olduğu müddetçe rüya göremez çünkü rüya görüntülerini yaratan kendi değildir.

Rüyaların uyandırma görevi olduğunu biliyoruz. Mesela gece çişe kalkmak için bilinci dürtüp uyandırmak gerekir. O zaman bu organizmalar çocuklukta tuvalet eğitimi ile eğitilebiliyorlar ve hayat boyunca bizi tuvalet ihtiyacı olunca uyandırabiliyorlar. Uykuda iken bilinç bedenden gelen duyulara kapalı olduğu için özel olarak uyarılması gerekir.

Bu mikro organizmalar acıktıklarında da bilinci uyandırıp onları doyurmasını isterler.

Mikropların açısından baktığımızda, akıl veya bilinç onlara nasıl görünüyor acaba? Ben bu mikroorganizmaların bedeni bütünü ile tanıdıklarını düşünmüyorum. Onlar sadece kendi çevrelerinin farkındalar. Birçok şeyi genetik olarak bildiklerini düşünüyorum çünkü yaşam süreleri kısıtlı. Bu rüya dediğimiz görüntüleri nasıl ürettiklerini de bilmiyorum.

Ama bilinci uyandıran veya uyandırmaya çalışan bu organizmalar olduğuna göre, rüyaları gösterenlerin de onlar olması doğal gibi geliyor bana. Yoksa uyuyan bilincin kendi kendini uyandırmaya çalışması gibi absürd bir şeye inanmamız gerekirdi.

ALİ SEBETÇİ: Bu düşünceye göre rüyalarımızdaki insanların bizden bağımsız kararlar alma imkanını sağlayan kendi aklımızdır.

BEN: Akıl olamaz çünkü akıl uykuda. Rüya diye algıladığımız görüntüleri yaratanlar bizim ortak yaşam organizmalarımızdır.

ALİ SEBETÇİ: Şimdi rüyayı göreni metaforik olarak Tanrı’ya, rüya içindekileri de insanlara benzetelim. İnsanların özgür iradeleri işte böyle bir şey olsa gerek.

BEN: Tam anlayamadım ama insanın özgür iradesi olup olmadığı tartışılabilir çünkü bireyin bütün kararları bu mikroorganizmaların yönlendirmesi altında veriliyor.

Cehennem odunu

Nisa Suresi’nin 34. ayeti asırlardır tartışma konusudur. Bu ayette karılarınızı dövün diyor mu demiyor mu? Ben Sayın araştırmacı yazar Cengiz Özakıncı’nın incelemesine katılıyorum. Fakat Nisa 34’ün bir yorumu daha olabileceğini düşünüyorum.

Unutmayalım ki, bu dünyada bir imtihandan geçiyoruz. Bu sebepten, Kuran’da Nisa 34’ü okuyup, onu karısını dövmek için bir mazaret olarak kullanan bir adam yargı günü bir sürprizle karşılaşabilir. Şöyle bir konuşma geçebilir, karısını döven erkekle soruları soran melek arasında:

MELEK: (Amel defterine bakarak) Karını dövmüşsün. Geç şu kuyruğa.

ADAM: (Korku içinde) Ama orası Cehennem kuyruğu.

MELEK: Doğrudur. Senden zayıf ve suçsuz birisine ego tribi yapıp vurmuşsun. Cezanı çekeceksin.

ADAM: Ama Kuran’da karılarınızı dövebilirsiniz diyor. Bana itaatsizlik yaptı. Ben de önce yatakları ayırdım. Sonra sözle uyardım. Yine aynı şekilde devam ettiği için de vurdum. Suçsuzum. Kuran’ın dediğini aynen uyguladım.

MELEK: Ey gafil! Biz seni dünyaya imtihan etmek için yolladık. Nisa suresini de senin gibi içi bozuk insanları denemek için yolladık. Sen sınavdan geçemedin.

ADAM: Ne yapmalıydım?

MELEK: Önce insan olmalıydın. Sen yobaz olmuşsun ama insan olamamışsın. Önce insan olacaktın. Kuran’ın en temel mesajı budur. Eğer insan olabilseydin senden zayıf ve müdafaasız bir insana zarar vermezdin. Yallah cehenneme!

ADAM: (Zebaniler tarafından cehennem kuyruğuna sürüklenir) Tövbe! Tövbe! Vallahi billahi çok pişmanım… Acıyın bana… Karım bir şeytanmış kendisini dövdürerek beni cehennemlik yapmış…

MELEK: Hala adam olamamış bu odun… Atın cehennemin dibine…

Notlar:

— Cengiz Özakıncı, “Kuran’da ‘Kadını dövün’ buyruğu yok

— Kuran’da “Cehennem odunu”: 

Enbiya 98. Hiç şüphesiz siz ve Allah’tan başka kulluk ettikleriniz cehennem odunusunuz. Siz oraya varacaksınız.

Cin 15. “Hak yoldan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır.”

Tebbet 5. Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu halde sırtında odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir).

Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir

Heraklit3

Ali Sebetçi Bey ile felsefi tartışmalarımız devam ediyor. Yine buraya kopyalıyorum.

Zeynel bey, evet, tartıştığımız konular temelde insanoğlunun binlerce yıldır tartıştığı meseleler aslında. Bu açıdan güneşin altında yeni bir şey yok. Gelenekselcilerin itirazı Heraklit’in argümanına zaten. Sorun şu: Heraklit bile sonunda bir sabite dayanmak zorunda kalıyor.

“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” yazısını okumaya devam et

Uzaylılar

Uzaylılar binlerce senedir gidip geliyorlarmış dünyamıza. Paul Hellyar adlı kanadalı eski bir bürokrat öyle demiş:

Burasını bizim gezegenimiz olduğunu ve burayı yönetmenin bizim işimiz olduğunu kabul ettiler. Ama gezegenimize iyi bakmadığımız konusunda endişeliler. Gezegenimizi mahvediyoruz. Yapmamamız gereken her şeyi yapıyoruz, onlar da bundan hoşlanmıyor. Bunu çok net belirttiler, bize uyarıda bulundular.

Eğer uzaylılar gerçekten böyle konuşmuşlarsa onlar da bizden akıllı değillermiş demek ki. Baksanıza bu gezegenin insanlara ait olduğunu sanıyorlarmış. İnsanlar bu gezegenin sahibi imiş ve gezegenlerine iyi bakmıyorlarmış. İnsanlar yapmamaları gereken her şeyi yapıyorlarmış.

“Uzaylılar” yazısını okumaya devam et