İnsanın fabrika ayarları

Sinan Canan beyi tanımıyordum. Teşekkür ederim. Önerdiği fabrika ayarları beni pek tatmin etmedi. Bir kere, “İnsanın fabrika ayarları” biraz pazarlama dili olmuş. Burada sadece insan bedeni için doğal olan 5 öğüt verilmiş.

Sinan beyin verdiği 5 öğütten üçü beden için doğal olanı söylüyor; diğer ikisi de düşünsel alanda doğal olanı söylüyor. “Düşünsel alan” dil ile ilgili olan alandır.

İnsan bedeni için doğal olan, bol hareket etmek; az, çeşitli ve aralıklı yemek ve gerilimsiz yaşamaktır, diyor. Bu değerlendirmeye ben de katılıyorum.

Düşünsel alanda ise, olumlu/zengin sosyal ilişkiler ve sınırları aşmaya çalışmak önerilmiş. Bunlar da güzel. Sınırları aşmak demek, olaylar arasında kimsenin göremediği yeni ilişkiler kurmak demek. İnsanın hoşuna giden budur. İyi bir fıkrada da bizi gülümseten söylenmeyen o ilişkiyi anlamamızdır.

Bu öğütler insan için doğal olanı belirliyor. Yani, “bunları yaparsanız bedeninizi mutlu etmiş olursunuz” demek isteniyor. İnsan bedeni bir makina olarak düşünülüp, bu makinaya nasıl iyi bakılacağı söyleniyor.

Peki, Sinan beye göre insanın tanımı nedir? İnsana öğütler verdiğine göre bir insan tanımı olmalı.

Anlayabildiğimiz kadar, insanı iki bölüme ayırmış: beden ve dil.

Dil olayına “bilinç” diyoruz. Beden dünyayı duyular aracılığı ile algılarken; bilinç kendini ve etrafını dil aracılığı ile algılar. Dili olmayan yaratıklarda bu bölünme yoktur. Onlar etrafları ile bir bütün olmuşlardır. Kendilerini çevrelerinden ayrı görmezler.

Sinan beyin sunumu bedene değil, bilince hitap ediyor. Beden görüyor, bir takım sesler duyuyor ama bu sesleri dil olarak çözümleyemiyor. Çözümleyen bilinç. O zaman, Sinan bey, bilince konuşuyor. Bilincin bedenin sahibi olduğu gizli varsayımını kabul etmiş oluyor.

Fakat dil insanın fabrika ayarlarını onarılmaz bir şekilde bozmuştur. Dil öğrendikten sonra “insan” hem kendine hem de doğaya yabancılaşmıştır. Eski fabrika ayarlarının geçerliği kalmamıştır. Yeni gerçek budur. İnsan yeniden tanımlanmalıdır.

Bir de Sinan beyin hiç bahsetmediği mikrobiyom var. Mikrobiyomdaki değişiklikler bütün fabrika ayarlarını bozabiliyor. Mesela, antibiyotikler kötü mikroplar yanında iyi mikropları da öldürdüğü için mikrobiyomda dengeler değişiyor ve fabrika ayarları bozuluyor. Zaten ilk fabrika ayarlarının annemizden aldığımız mikroplar olduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıca, Sinan bey insanın dünyanın ve doğanın efendisi olduğu gibi bir söz söylüyor. Bilmem şaka olarak mı söylemiş. Kendisinin de dediği gibi, insan güçsüz, zavallı hatta çaresiz bir yaratıktır. Dünyayı kontrol etmemektedir. Dünyayı kontrol eden, doğayı ve havayı kirletenler tüzel varlıklardır. İnsan henüz tüzel varlıkların bir kölesi olduğunu anlayamamıştır çünkü, tüzel varlıkların bir yaşam türü olduğunu ve canlı varlıklar olduğunu anlayamamıştır.

Sinan beyin de belirttiği gibi, insanın tanımı, yani fabrika ayarları veya doğal hali, derin bir konudur ve 5 başlık ile çözümlenemez, bence.

Dinin insan tanımı

Nefsin ardına düşüp / Îmânı boş bırakma
Hem tahsil et ammâ / İrfânı boş bırakma

diye devam ediyor.

İyi de, bu sözler kime söyleniyor?

Nefsin ardına düşmeyecek olan kim? İmanı boş bırakmayacak olan kim?

Kim veya ne?

Bu mısralar kime hitap ediyor?

İnsan bedenine mi? Hayır. Çünkü nefisle mücadele eden beden değil. Tam aksine. Bedenin isteklerine genelde “nefis” diyoruz. Nefis aslında bağırsaklarımızda ve cinsel organlarımızda ortakyaşam kolonileri olarak yaşayan organizmaların kendi menfaatleri için bilince yolladıkları mesajlardır. Nefis içimizdeki sestir. Bu sesin kaynağı da bağırsaklardır.

O zaman bu mısralar bilinç dediğimiz farkındalık için yazılmıştır.

Yani elle tutulur, cisimsel bir şey için değil. Farkındalık elle tutulur bir şey değildir.

 * * *

İnsanın tanımı nasıl yapılıyor?

İnsanın çeşitli tanımları var. Bu tanımlar açıkça belirtilmez; bağlama göre, veya konuya göre, hangi tanım uyuyorsa o tanımı kullanırız. Karşımızdaki başka bir tanım anlamış olabilir.

“İnsan” suç işler. Suçu işleyen beden değildir; bilinç dediğimiz farkındalıktır fakat cezalandırılan bedendir. Suç işleme kararını veren de ne bedendir ne de bilinçtir. Fakat, hapse atılan bedendir. Bu işte bir yanlışlık yok mu?

Suçu işleten bedenin karar verme mekanizmasıdır. İnsanın karar verme mekanizması belirli bir organ tarafından yapılmaz. Kararlar önceden bağırsaklarda verilir ve bilince sanki kendi kararları gibi sunulur ve yaptırılır. Bu sebepten insanın hür iradesi olduğu söylenemez.

“İnsanın hür iradesi” gibi bir cümle kurarak biz de sanki insanın tanımını bildiğimizi varsaymış oluyoruz. Ama böyle bir tanım yok. “İnsan” kelimesini tanımlamadan kullanmak kötü bir alışkanlıktır. İnsan olduğumuz için insan nedir bilmemiz gerekir gibi bir varsayımla yola çıkıyoruz. Ama bir balık, balık olduğunu bilmez ki. Bir kedi kedi olduğunu bilmez ki.

İnsan bir ortak yaşam organizmasıdır. Onun için de insanı tanımlamak kolay değildir. İnsanın yeni bir tanımına ihtiyaç vardır.

Bedenin dış görünüşünü ve hareketlerini insanın kendisi olarak görürüz. Beden insanın kendisi değildir.

İnsan büyük ölçüde alışkanlıklardan meydana gelmiştir. Hareketlerinin çoğu; düşünme tarzı; dünyayı algılaması; olaylara verdiği tepkiler hep alışkanlıklarının sonucudur.

Görünüşüne göre değerlendiririz insanları. Ama “insan” kimdir, nedir bilmiyoruz.

 * * *

Karşındaki insana bir öğüt verdiğinde, veya öğüt veren bir şiiri okumalarını öğütlediğinde ne bekliyorsun? O kişi o metni okuyacak ve hareketlerini değiştirecek; bunu mu bekliyorsun?

 * * *

Nefsin ardına düşme diye bir öğüt verilmiş. Halbuki nefsin ardına düşmek yani nefsin dediklerini yapmak ve nefsin isteklerini tatmin etmek insan olmaktır.

Nefse karşı gelmeyip nefisle bir olmak ve onun istediklerini yapmak insan olmaktır.

İnsan olmayı neden inkar edelim?

Nefsin en büyük düşmanı kimdir? Nefsin en büyük düşmanı dindir.

Neden acaba?

Din insanın insan olarak yaşamasını ve dünyadaki doğal görevlerini yapmasını yani nefsin isteklerini tatmin etmesini istemez. Din devamlı doyumsuz ve kendinden nefret eden, kendine yabancılaştırılmış bireyler ister.

Din insanı kendine göre tanımlar. Ne yazık ki insanlar çocukluktan itibaren dinin insan tanımlamasını insanların gerçek ve doğru ve doğal tanımı olarak öğrenirler. İdeal insan dinin tanımladığı insan olmalıdır diye programlanırlar.

Din insanı nasıl tanımlar?

Din insanı pis ve aşağılık bir yaratık olarak tanımlar. Dinin tanımladığı insan o kadar pistir ki dinin emrettiği gibi günde beş defa yıkansa bile temizlenemez.

Bazı takıntılı insanlar vardır, her türlü mikroptan korkarlar; ellerini günde yüz defa yıkarlar, mikrop öldürücü mendiller ile ellerini devamlı silerler… Biz bunlara saplantılı ve takıntılı insanlar olarak bakıyoruz. Abdest olayına inanıp ellerini ayaklarını 7. yüzyıl Bedevi ritüellerine göre sabah akşam yıkayan insanlara ne demeli? Bu insanların pek akıllı oldukları söylenemez. Yani onlar dinin “insan pistir” tanımlamasını sorgulamadan kabul etmiş insanlardır. İnsan pis değildir. Pis olan dindir.

Ama bu kulların sadece elleri ayakları değildir pis olan, ruhları ve kalpleri de pistir. Bunlar iğrenç yaratıklardır. Yani dine göre içleri de dışları kadar pis olarak tanımlanmışlardır. Bu insanlar günahkardır. Tanımlama icabı devamlı günah işlerler. Bu sebepten devamlı tövbe etmeleri gerekir. Dünyayı günah ve tövbe arasında gidip gelen bir süreç olarak algılarlar. Onlar doğuştan suçlu olarak tanımlanmışlardır. Ve suçlu, günahkâr ve pis yaratıklar olduklarını kabul etmişlerdir.

Evet, din insanları kul olarak tanımlamıştır, yani gönüllü köle olarak.

Din insanlara bir sürü yasaklar koyar. Domuz eti insanlara zararlı bir et değildir. Tam aksine ucuz protein olduğu için Çin gibi kalabalık ülkeler protein ihtiyaçlarını domuz etinden kolayca ve ucuz olarak karşılayabilirler. Ama İslam ülkeleri domuzu kutsal hayvan statüsüne koydukları için domuz eti yiyemezler ve yeteri kadar protein alamazlar.

Dinin yasaklarının sebebi insanı kendine ve doğaya yabancılaştırmaktır. Din insanı yabancılaştırmak için elinden geleni yapar.

İnsanın en doğal hakkı bu hayattan keyif alma hakkıdır. Din insana bu hayattan keyif alarak yaşamasına yasaklar.

Dine göre insan bu hayatta nefsini tamamen körletmeli ve öldükten sonra bu dünyada yaşayamadığı keyifli hayatı yaşamak için dine yatırım yapmalıdır.

Ne kadar güzel değil mi?

İnsanları kul olarak tanımla, kendini efendi olarak tanımla, sonra insanı pis ve günahkar bir yaratık olarak tanımla ve insanın bu pislikten ve günahkarlıktan kurtulmasının tek yolunun din hiyerarşini meydana getiren profesyonel asalak parazitleri beslemek olduğunu söyle!

Çünkü dini tanımlayan bu profesyonel asalak parazitlerdir. Seni beni kul olarak tanımlayan da bunlardır. Kimin kulu? Allah’ın kulu mu? Yok ya. Ne münasebet. Bu profesyonellerin kuluyuz biz. Bizi yönetenler onlar. Bir kere kendini kul olarak tanımlayan insan herkesin kulu olur.

Din insanın nefsini bu dünyada tatmin etmesini yasaklıyor. Bütün yaratıkların doğal olarak yaptığı üreme faaliyetlerini ve onun yan etkisi olan keyif ve zevk olayını en pis ve aşağılık eylemler olarak tanımlıyor ve yasaklıyor. Dinin yasakladığı eylemleri yapanlar direk cehennem denen bir yere yollanıyorlar.

Din insanları korkutarak kandırır. Kuran’ı yazanlar, Arabistan’da yedinci yüzyılda yaşamış çöl insanlarının korku düğmelerine basmayı iyi bilmişler ama Kuran’daki korkutucu şeyler modern insana gülünç geliyor.

Dinin en temel hedefi insanı kendine yabancılaştırarak dine bağlamaktır. Kendine yabancılaşan, kendinden iğrenen insan çok kolay yönetilir. Dini tanımlayanlar bu gerçeği çok iyi anlamışlar. İnsanları yabancılaştırarak dine bağımlı hale getiriyorlar.

Aslında pis ve aşağılık olan dinin kendisidir. Ama din dediğimiz nedir ki? Yazılı yasaklar ve yasalar. Yasa nedir? Yazıdır. Metindir. Bir metin aşağılık ve pis olamaz. O metni yazanlar aşağılık ve pis propagandacılardır.

Dini kitaplaştıranlar; ritüelleri tanımlayanlar; dinin kutsallarını tanımlayanlar… suçu bunlarda aramalıyız. Dinin ritüelleri ve yasaları ve yasakları kuşaklar öncesinden belirlenmiştir. Şimdiki din hiyerarşisinin işi sadece bu yasaları uygulamaktır.

Asıl suçlu, insanlığın başına din pisliğini ören din hiyerarşisidir.

Hiyerarşi olmadan din olamaz. Çünkü hiyerarşi olmadan din kendini devam ettiremez. Hiyerarşi demek kurumsallaşma demektir.

Din insanlık tarihinin en eski kurumudur. Kurumsallaşma din ile başlamıştır. Din topluma entegre olmuş bir sektördür. Nasıl ki bankalar var; devlet var; şirketler var; din de aynı bunlar gibi bir tüzel varlıktır.

Dinin neresi kutsal o zaman?

İnsanlar tarafından insanlar için uydurulmuş ve insanları aldatarak ve sömürerek varlığını devam ettirmek için tasarlanmış bir kurumun neresi kutsal olabilir?

Ben dinin kutsal bir tarafını göremiyorum.

Zaten kutsallık saygı kelimesinden farksızdır. Kutsallık, kutsal olarak tanımlanmış şeyin sahibine duyulan saygıdır. Kutsal ile saygı birbirinden ayrılamaz.

Tanrının kutsallığına inanan, yani dine gerçekten inanan naif ve samimi insanlar aslında o tanrıyı tanımlamış olan kadim hiyerarşiye saygılarını göstermektedirler. Bu gerçek İslam dininde açık olarak görünmese de, diğer büyük kitap dini olan Katolik dininde açıkça bellidir. Katolik dininde kutsal olan hiyerarşidir ve en kutsal olan hiyerarşinin başındaki adamdır. Bu kutsallık bir sürü otorite sembolleri ile insanlara dayatılır. Sivri şapkasından beyaz çoraplarına kadar Papa denen hiyerarşinin başı kutsallık sembollerine üstüne takıp takıştırır. Palyaço gibi giyinip Latince konuşan bir insana gülmek yerine dine inananlar Papa’yı ciddiye alıp kutsal nesne olarak görürler.

Kilise propaganda ile varlığını devam ettirir.

Artık insanın yeni bir tanımı yapmamız gerekmektedir.

Notlar:

— Din nefsine uyma diyor. Ben de nefse uymak insan olmaktır diyorum.

— Dinin insan tanımını kabul etmemiz gerekmiyor. Din insanı devamlı yıkanması gereken pis, aşağılık, doğuştan suçlu ve günahkar bir yaratık olarak tanımlamıştır. İnsan hür olamaz. Doğasına göre yaşayamaz. Çünkü din onu kul —yani gönüllü köle— olarak tanımlamıştır. Bu tanımı kabul etmemiz gerekmiyor.

— Doğa içinde yaşayan yaratıklar yeni nesiller yaratsın diye, doğa üreme faaliyetlerini dayanılmaz bir zevk duygusu ile ilişkilendirmiştir. Üreme faaliyetlerini uyguladıklarında yaratıklar aşırı zevk alacaklarının bilirler. Böylece doğanın, yani nefislerinin, istediğini yapmış olurlar. Fakat İslam’ın tanrısı Allah üreme faaliyetlerinden zevk ve keyif alınmasını yasaklamıştır. Allah hata yapamayacağına göre, insanı zevk düşkünü bir yaratık olarak tasarlayan ve yaratanın Allah olmadığını biliyoruz. İnsanı Allah yaratmış olsaydı üreme faaliyetlerini zevk ile ilişkilendirmezdi. Yani insanı yaratan doğaüstü ve doğa karşıtı bir varlık değil; doğanın ta kendisidir.

Ölüm hakkında – 1

Bir de ölüm konusu var.

Değişik toplumların ölüme nasıl baktıklarına bakabiliriz. Bazı toplumlar ölüme dinin bir parçası, yani doğa üstü bir olay olarak, bakıyorlar. Bazı toplumlar hayatın bir parçası yani doğal bir olay olarak bakıyorlar.

Ölümlü insanlar olarak, ölüm hakkında bazı gözlemler yapabiliyoruz. Ölümün ne olduğunu gözlemleyebiliyoruz.

Mesela, anne karnındaki bebek için doğmak demek ölmek demektir.

Biz bebek doğuyor diyoruz ama aslında bebek ölüyor.

Anne karnındaki amfibik yaratık, veya, hava solumayan, göbeğinden beslenen, annenin bir paraziti olarak yaşayan ve büyüyen bir yaratık; akciğerleri var ama hava solumuyor.

Akciğerler gelecekteki hayatı için ona lazım olacak organlar. “Öldükten sonra” ona lazım olacak.

(Öldükten sonra bize lazım olacak bir organımız var mı?)

Bu yaratık ana rahminin sıcak ortamında mutlu mesut yaşıyor. Ekmek elden su gölden. Çalışması gerekmiyor. Sadece büyüyor. Tam bir parazit.

Tabii ki bu yaratık o sıcak ortamı ve rahatlığı terketmek istemiyor. Ama ne aksi ki durmadan büyüyor ve bulunduğu yere sığmaz oluyor. Bu da onu tedirgin ediyor. Dışarda ne olduğunu bilmiyor. Dışarısı diye bir yer olduğunu bile bilmiyor. Ama ev olarak bildiği ortam artık onu dışarı atmak istiyor. Dışarı çıkmamak için direniyor. Ama mecburen çıkacak.

Elinde değil. Yapacak bir şey yok. Anne karnındaki parazit dışarı çıkıyor. Göbeği kesiliyor ve hava solumaya başlıyor. Böylece ana rahmindeki yaratık ölüyor ve yeni bir yaratık doğmuş oluyor. Hem ölümü hem doğumu görmüş oluyoruz.

Aynı tırtılın kelebeğe dönüşmesi gibi. Tırtıl ölüyor. Kelebek doğuyor.

Bu da bize ölümün yokoluş değil bir geçiş olduğunu; bir dönüşüm olduğunu söylüyor. Doğmak ve ölmek aynı şey. Bir şeyin doğması için bir şeyin ölmesi gerekiyor.

Ölüm demek bir yaratığın başka tür bir yaratığa dönüşmesi demek.

Ama tırtıl kelebeğe dönüşeceğini bilmiyor. Bilmek de istemiyor. Böyle bir soru soramıyor. O sadece yapması gerekeni yapıyor. Programlandığı şeyi uyguluyor. Seçim yapamaz.

Bebek de neye dönüşeceğini bilmiyor. Bebek kendinin farkında olmadan yaşıyor. O da aynı tırtıl gibi “Neden?” “Niçin?” diye sormuyor. Soramaz.

Bebek ana rahminden geçerken annenin mikrop kolonileri tarafından istila ediliyor. Bebek ana rahminde sterildi. Sonra mikroplarla tanışıyor ve bir mikrobiyomu oluyor. Mikroplara yem oluyor.

Biz de ölünce ölüyü toprağa gömüyoruz ve oradaki canlılara yem yapıyoruz.

Bebek doğdu ve kendinin farkında olmadan yıllarca yaşadı sonra de dil öğrendi.

Dil öğrenince onun için dünya değişti.

Dil öğrenince, dil bilmeyen yaratık ölüyor; yani konuşmayan yaratık ölüyor, konuşan yaratık doğuyor.

Dil öğrenince bebek (veya artık çocuk) kendine yabancılaşır yani kendini çevresinden ayrı görmeye başlar. Kendinin farkına vararak kendine yabancılaşır.

Dil öğrenince bu sefer her şeye isim koyar. Dünyayı isimler olarak algılar. Ölüme de isim koyduğu için “ölüm nedir?” diye sorular sormaya başlar.

Bu yazdıklarımızdan ölümün din ile bir ilgisi olmadığını anlıyoruz. Din neden ölüm kavramını sahiplenmiş ki? Sebebi basit. İnsanları ölüm ile korkutarak dine inandırmak için.

Ölüm bir doğumdur. Ölüm bir dönüşümdür. Başka da bir şey bilmiyoruz.

Notlar:

— Pınar Kaftancıoğlu, Meksiko City’de ölüm anlayışı hakkında yazmış:

Biz “Ölüler Günü”nü görmek için geldik. İlginç ki ne ilginç… Antik çağlardan beri ölümü uzak ve soğuk değil bilakis yakın ve yaşamın içinde tutmuşlar. Çiçekli, süslü, neş’eli iskeletler; iskeletler arası aşk, bol yemek sunulan iştahlı ölüler her yerdeler. Maskeler, taçlar, kılıklar ile mezarlıklarda parti var. Bence kesinlikle harika ve doğru bir bakış. Yaşam kadar gerçek kendisi… Bir yerden bir yere yolculuk. Sonunda buluşmak olsa da ayrılık her zaman zor. Kabullenmek ise şart.

Oğlum, kızım, torunum… Dünyadaki ayak izimi bıraktığımı görüyorum, ötesi vız geliyor açıkçası. Bütün iş biçilen ömrü sağlıkla tamamlamakta. İnşallah o nasip olur bizlere. 🙂 Yaşamak zaten çok güzel. Çok çok güzel ve olağanüstü güzel.

Dindan çıkmanın en kolay yolu…

Kuran-oku

O zaman insanın hayvan gibi yaratıldığı varsayılır ki, bu gerçek olmaz.

Bence, yaradılış açısından, insan da bir hayvandır. Tek fark, insan dili olan hayvandır.

Iyilige ve kötülüğe doğru hareket etme özgürlüğü sadece insandadır.

İyilik ve kötülük kavramlarını insan yaratmıştır. Bu kavramlar dilin yan ürünleridir. Evrensel iyi ve evrensel kötü yoktur. Her açıdan iyi; her açıdan kötü yoktur. İyi ve kötü bakış açısına göre değişir.

İnsanın “hareket etme özgürlüğü” olduğu tartışmalıdır. “İnsanın hür iradesi var mıdır?” sorusu en eski sorulardan biridir.

Hayvanlar  ise kendilerine verilmiş bir formül üzere yasarlar.

Nasıl bir formül bu? Hayvanlar da insanlar gibi bazı kararlar vererek yaşamlarını sürdürmeye çalışırlar. Memelilerin kararları bağırsaklarda verilir. İnsanda da bu böyledir; kedilerde de. Kedilerin dili olmadığı için bilinci de yoktur yani kendinin farkında değildir. Etrafı ile bütünleşmiştir. Doğayı dil filtresinden algılayan insan ise etrafına (ve kendine) yabancılaşmıştır.

Kurani tekrar tekrar okuyup genel anlam bütünlüğüne vakıf olmak  lazım.

Bu konuda size katılmıyorum. Kuran’ı tekrar tekrar okuyarak anlam bütünlüğüne varamazsınız. Tam aksine; anlam bütünlüğünü kaybederseniz. Haritada net bir çizgi olarak görünen bir sahil çizgisinin gerçek hayatta nasıl olduğunu görmek için sahile giderseniz, sahilin bir çizgi olmadığını görürsünüz. Sahile yaklaştıkça çizgi özelliği kaybolur. Aynı şey Kuran’ın anlamına yaklaştıkça da geçerlidir. Kuran’ı anladıkça, anlamsızlaşır.

* * *

İlk okuyuşta, Kuran hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz. İlk okuyuşu bitirdiniz ve bir anlam edindiniz.

İkinci okuyuşunuzda, Kuran’ı ilk edindiğiniz anlama göre yorumlayacaksınız. Yani her okuyuşta, yeni bir Kuran okumuş olacaksınız çünkü anlam Kuran’ın metninde değil, okuyandadır.

Üçüncü okuyuşta anlam derinliğiniz daha da arttı. Aynı sahildeki gibi, yakınlaştıkça, net olarak anladığınızı sandığınız ayetler iyice bulanıklaşacak. Tek anlam göremeyeceksiniz; anlam yelpazesi göreceksiniz.

Her okuyuşunuzda Kuran’ın anlamı berraklaşmayacak, tam aksine giderek daha da bulanık olacaktır.

Sonra bakacaksınız ki Kuran’ı Türkçe okumak yetersiz kalıyor.

Kuran’ı ana dilinde anlamak için Arapça öğrendiniz. Bu sefer de yepyeni anlamlar karşınıza çıktı. Her Arapça kelimenin onlarca anlamı var. Bu anlam bolluğundan bir anlam seçebilmek için bu sefer de Kuran alimlerinin bin senedir yazdığı ciltler dolusu yorumları okudunuz. Hadislere daldınız. Derinlere indikçe Kuran bilginizin azaldığını gördünüz.

Demek ki, Kuran’ı hiç okumadan inanan insan Kuran’ı en iyi anlamış olandır.

Üstelik Kuran’ı hiç okumadan inanmak çok daha akıllıcadır. Çünkü ihmal ettiğimiz bir şey var: zaman.

Yukarda anlattığımız gibi, Kuran’ı hakkını vererek okumak için bütün hayatınızı Kuran’a vermeniz gerekir; başka bir şey yapmaya vaktiniz kalmaz. Yaşamaya vaktiniz kalmaz. Nasıl para kazanacaksınız? Ailenize nasıl vakit ayıracaksınız?

Kuran’a hayatını vermiş ilahiyatçılar var. Siz hiç Kuran’ın tamamını anladığın söyleyen bir ilahiyatçı gördünüz mü? Olamaz. Kuran’a ne kadar yakınlaşırsanız o kadar içinden çıkılmaz olur.

Daha da önemlisi, Kuran’ı okuyup anladıkça Kuran’ı sorgulamaya başlayacaksınız. Mesala, Ahzab 53’ü defalarca okuyarak ne kazanmış olacağınızı kendinize sormaya başlayacaksınız. “Bu bütün insanlık için indirilmiş bir kitap mı? yoksa Bedevi’ler için yazılmış bir adabı muaşeret el kitabı mı?” diye sorgulayacaksınız, ister istemez.

Kuran’ı anlayarak tekrar tekrar okumak dinden çıkmanın en kısa yoludur. İslam denen Arap boyunduruğundan kurtulmak için Kuran’ı anlayarak okumak yeterlidir.  Kendine saygısı olan ve aklını kullanabilen hiçbir Türk Kuran’ı anlayarak okuduktan sonra İslam dininde kalamaz.

Notlar:

Kuran’ı anlamadan okuyanlar (veya okumadan inananlar) Kuran’ı en iyi anlayanlardır.

Neden gönüllü köle olalım?

Cemil Kılıç’ın bu paylaşımı insanın neden kulluk yapması gerektiği sorusunu aklıma getirdi.

İnsanların varsayılan doğaüstü bir güç tarafından “kul” olarak tanımlanması ve o güce kulluk etmesi gerekliliği nereden kaynaklanıyor? Aynı şey bu dünyadaki güçler için de geçerli. İnsanların ille bir güce kulluk etmesi mi gerekiyor? Böyle bir doğa kanunu mu var?

Kulluk, köleliğin başka bir adıdır. Neden köleliği gönüllü olarak kabul edelim?

Doğanın bir parçası olan insanın hayatının amacının ve görevinin kulluk yapmak olduğuna benim aklım yatmıyor. Burada bir aldatmaca var. Egemen güçler Allah’a kulluk mazereti ile insanı kendilerine kul yapıyorlar. Bu çok açık değil mi? İnsanlık tarihine bakan herkes din ile insanları sömürmenin egemen güçlerin kullandığı en eski aldatmaca olduğunu görür. Aynı aldatmaca günümüzde de devam ediyor.

İnsanın doğa içindeki yaşam misyonunun kul/köle olmak olduğunu söyleyen dindir; doğada kulluk/kölelik diye bir ilişki türü yoktur. Sürü halinde yaşayan hayvanlarda bir hiyerarşi oluşabilir ama bu güce dayalı doğal bir hiyerarşidir, kölelik ilişkisi değildir.

Ne olduğunu bilmediğimiz ve bilinemez bir “varlık” bir kitap aracılığı ile “bana kul olun,” yani “benim kölem olun” diyor.

Allah hakkında, bir kitapta bahsedilen isimlerinden başka hiç bir şey bilmiyoruz. İnsan aklı; Allah gibi, tanrı gibi, mutlak varlıkları bilemez. Bu tanımlama icabı böyledir.

Ben, bir bireyin, bu devirde bu aldatmacayı yutmayacak kadar akıllı olduğunu düşünüyorum. Tarih boyunca bu kulluk aldatmacası dönem dönem hep ifşa edilmiştir ama bir kuşak sonra insanlar unutup tekrar dinin tuzağına düşmüşlerdir.

Var mı “bana kul ol” diyen bilinmeyen birisine sorgulamadan kul olmak için bir sebep?

Evrimle ilgili yanlışlar…

Mustafa Acungil’in bu paylaşımı dikkatimi çekti:

Ve bu cümle:

Oysa yaratımın en büyük araçlarından biri bence evrim. Allah’ın eşsiz sanatlarından bir sanat.

Bunu okuduktan sonra, tesadüfen Fârâbî’nin felsefesini anlatan bir kitapta şu cümleye rastladım:

Tanrı, tek ve gerçek sebeptir. O, herşeyin ve bütün varlığın kaynağıdır.

Mustafa Acungil de aynı varsayımı yapmış bence: Tanrı tek ve gerçek sebep olduğuna göre, evrim varsa onun sebebi de Tanrı’dır (Allah’tır).

Zaten bu çok eski skolastik bir tartışmadır. “Hareketsiz hareket veren” veya “ilk hareket veren” diye de geçer.

Fakat burada gizli bir varsayım var, o da Tanrı’nın var olduğu varsayımıdır. Yani “Tanrı, tek ve gerçek sebeptir…” ifadesi bir tanımlamadan başka bir şey değildir. Fakat bu tanımlama Tanrı’nın varlığı ile ilgili hiç bir şey söylemez.

Bu konuda Fârâbî’nin aşağıda kopyaladığım fikirleri (Doç. Dr. Fahrettin Olguner’in anlatımı ile) çok aydınlatıcı. Fârâbî Tanrı’nın “hiçbir surette tarifi yapılamaz” diyor. Biz Tanrı’yı “gerçek bir benzerlik olmamakla birlikte, […] insana has olan şeylerle mukayese etmek suretiyle anlamaya çalışırız.”

Yani Fârâbî, insanların Tanrı’yı bilemeyeceğini söylüyor. Tanrı’yı bilemeyiz, sadece onu bildiğimiz şeylerle mukayese ederek anlamaya çalışırız, diyor. Bu ne demek? Tanrı’nın var olup olmadığını bilmiyoruz, bilemeyeceğimizi de biliyoruz, fakat bu bilgilere rağmen, Tanrı’nın var olduğunu varsayıyoruz. Tanrı’yı varsaydıktan sonra, onu bilemeyiz diyoruz. Bilimsel bir düşünceye bağlı bir sonuç gibi gelmiyor bana. Tanrı’nın varolup olmadığını bilemeyeceğimizi biliyorsak, onun varlığını nasıl varsayıyoruz?

Zaten, Tanrı kavramını sadece dilimiz aracılığı ile bilebiliriz. Duyularımızla bilemeyiz. Fârâbî’nin, Tanrı’yı “insana has olan şeylerle mukayese etmek suretiyle anlamaya çalışırız” cümlesindeki “anlamak” dil ve akıl aracılığı ile anlamaktır, duyularla anlamak değil.  Yani, Tanrı’ya isimler vererek onu bildiğimizi zannederiz.

Evrim konusunda ise, ben ne “ateist saiklerle [güdülerle]… evrimi inat ve ısrarla ispatlamaya” çalışıyorum ne de dindarlar gibi “acayip bir bağnazlıkla” evrim karşıtlığı yapıyorum. Ben iki aşırı kutuptan bağımsız olarak olaya bakıyorum ve Darwin’in yazdığı kitaptaki her kelime için okulcu akademiklerin milyonlarca kelime yorum yazarak onu anlamsız bir kutsal doktrin haline getirdiklerini görüyorum. Bu okulcu akademikler “evrim” kelimesine o kadar çeşitli ve birbirine zıt anlamlar yüklemişler ki, kelimenin hiç bir anlamı kalmamış. Üstelik, bu okulcu akademikler bu doktrini sahiplenmişler ve dışardan birinin bu konuda katkı yapması imkansızlaşmış.

Evrim, Okulcu Doktorların (seküler ulemanın) malı olduğu için ve gizli bir doktrin olduğu için, ulema olmayan birinin evrimi kendi başına anlaması da mümkün değildir. Sadece ulemanın bize öğrettikleri arasında seçim yapabiliriz belki. Bu sebepten,

…evrimin var olması ya da olmaması itikadi bir konu değil. Bilimsel araştırmayla bulunacak bir bulgu

olduğuna katılmıyorum. Kuşaklar boyudur ulemanın kutsal bir doktrin haline soktuğu gizli bir bilgi sistemi bilimsel yöntemlerle anlaşılamaz; sadece bir inanç sistemi olarak varolur.

***

Bahsettiğim yazıyı aşağıya kopyalıyorum.

***
Fârâbî, Doç. Dr. Fahrettin Olguner, Akademi Kitapevi, İzmir, 1993.
Sayfa 89.

C – FELSEFENİN ANA PROBLEMLERİ

1. Varlık – Varlığın Ortaya Çıkışı ve Varlık Kademeleri

Acaba günlük hayatta “var” dediğimiz şeyler, gerçekten var mıdır ve bunlar hangi türden varlıklardır? Şayet bunlar “gerçekten var” iseler, nasıl oluşmuşlardır?.. gibi, varlığın gerçekliği, kaynağı ve mahiyeti hakkında sorular, Fârâbî’nin düşüncesinde son derece belirgin, cevapları da açık ve kesindir. Söylemek gerekirse her kademedeki varlık konusunda Fârâbî, tam bir “realist” dir. Yani, varlıkları aynı olmamakla birlikte her kademedeki varlık, Fârâbî’ye göre, belli bir gerçekliği ifâde eder. Sözgelimi bu dünyadaki bizler gerçek birer varlıklarız ve biz asla hayâl ve gölgeler aleminde yaşıyor değiliz.

Fârâbî’ye göre varlıkların zirvesinde “Tanrı” bulunmaktadır. Fârâbî’nin dili ile bu “ilk” dir. Varlık bütün olgunluğu ve dolgunluğu ile O’nda bulunur. O’nda “yokluğun” hiçbir izi, hiçbir surette, bulunmaz. O, her türlü noksandan arınmıştır. O’nun varlığının mertebesinde olan ve O’na benzeyen bir başka varlık mevcud değildir. O’nun ne zıddı, ne de benzeri vardır. O, her bakımdan “bir” ve “ilk” tir. O hangi mânâda olursa olsun, çeşitli unsurlardan meydana gelmiş bir terkip (bir kompozisyon) değildir. O, kelimenin tam mânâsıyla “bir” dir, “tek” dir. O; bilen, irâde eden, yapan… “bir tek zat”dır. Yani, O’nun varlığı ile zatı, mahiyeti ve sıfatları “aynı”dır. Dolayısıyla O’nun hiçbir surette tarifi yapılamaz ve gerçek bir benzerlik olmamakla birlikte, biz O’nu insana has olan şeylerle mukayese etmek suretiyle anlamaya çalışırız.

Fârâbî, varlıkların “ilk” i olarak ortaya koyduğu Tanrı’yı “Vacib’ül-Vücûd — Zaruri Varlık” diye nitelendirir. Bu; “yokluğu düşünülemeyen; dâima ve her şartta varlığı zârurî olarak düşünülen” demektir. Fârâbî, “imkân” ve “sebep” kavramlarından bu sonuca ulaşmış bulunmaktadır. O’na göre mademki Tanrı’nın dışındaki varlıklar “mümkün”dür ve mademki mümkün olan şey, herhangi bir sebep ve tesir olmadan ortaya çıkamaz, öyleyse mümkün olan şu âlemin de var olup ortaya çıkması için mutlak surette bir sebebe ihtiyaç vardır. Ancak, mümkünü var eden, onu ortaya koyan sebebin kendisi “imkan” ile sıfatlanamaz, ona “mümkün” denemez. Çünkü, böyle olursa onun da bir başka sebebe ihtiyacı olur ve hiçbir surette “mümkün” olan şey “var” olamaz. Mademki “mümkün” olan şeyler “var” dır. Öyleyse, onlara sebep olan ve varlık veren bir şey vardır ve bu şeyin kendisi, “mümkün” değil “zarûrî”dir. O’nun varlığının ortaya çıkışı söz konusu değildir. O, sebepsiz olarak ve dâimâ vardır. İşte bundan dolayı kendisine “Zarurî Varlık — Vacibü’l Vücûd” denir. Bu ise “Tanrı”dır.

Tanrı, tek ve gerçek sebeptir. O, herşeyin ve bütün varlığın kaynağıdır.

Notlar:

— Fârâbî’nin, Tanrı’yı “varlıkların “ilk” i olarak” tanımlaması da ilginç geldi. Bu yazıda “varlık” kelimesinin bir kaç değişik anlamda kullanıldığı anlaşılıyor. Bu konuda incelenmeli.

Mustafa Acungil’in kitapları.

— Bu yazı ile ilgili bir kaç not daha eklemek istiyorum (italik yazılar Mustafa Acungil’in paylaşımından alıntılardır):

  • Aslında Mustafa Acungil “evrimle ilgili yanlışlar” hakkında yazmamış, çünkü evrim teorisi hakkında hükümlerde bulunmuyor; evrim teorisi ile ilgili yanlış yorumlar ve algılardan bahsediyor.
  • Allah’a gerek kalmayacak” ne demek? Bir sebep olarak Allah’a gerek kalmayacak demek. Bu ifade bana Napolyon ile Laplace anektotunu hatırlattı. Laplace’ın Newton mekaniğinden ilham alarak yazdığı kitabını inceleyen Napolyon, “Neden Evrendeki hareketleri belirleyen bir kitapta Tanrı’nın adı geçmiyor?” diye sorunca, Laplace, “böyle bir hipoteze ihtiyacım yok” diye cevap vermiş. Laplace’ın kitabı mutlak ve ilk sebeplerle ilişkili olmadığı için, bir ilk yaratıcı fikrine ihtiyacı yok. Gözlemlenen olaylardan matematik aracılığı sonuçlar çıkarmış.
  • İtikat” Arapça’dan dilimize girmiş ve ilk anlamı “düğümlenip kalma, bağlanma” olarak verilmiş (Ötüken Osmanlı Türkçesi Sözlüğü). Bu da inanç kavramını güzel açıklamış bence.
  • Kuran ayetlerini insanlar yazmış olsaydı, onlarda bilimle yaman çelişkiler olurdu.” Ben Kuran’ın içeriğini ve güncel yorumunu, bilimin güncel hükümleri ile karşılaştırmaya karşıyım. Böyle bir karşılaştırmanın ne bilime faydası vardır ne de Kuran’a. Bilim bugün “doğru” dediğine yarın “yanlış” diyebilir. Kuran’da kelimeler aynı kalır ama yorumlar yani anlam, çağlara göre değişiklik gösterebilir. Kuran’ın bilim diye adlandırdığımız alanda tavsiyeleri yoktur; örnek olarak, Kuran gezegenlerin yörüngelerinin nasıl hesaplanacağını bildirmez.
  • Hiç endişe etmeye gerek yok, yeter ki gerçek bilimsel saiklerle bilimsel çalışmalarla dünyaya bakalım. Orada bulduklarımız Kuran ayetleriyle kol kola giden ayetler olacaktır. Şu ana kadar da zaten öyle oldu.” Kuran’la bilim ayrı alanlarda hüküm verirler. Mesela, Kuran cennet ve cehennemden bahseder; bunlar bilimi ilgilendiren konular değildir.
  • “…evrim, günümüzde sıradan insanın anlaması gereken bir konu haline geldi.” Evrim kelimesi burada sanki “Darwin’in Evrim Teorisi”nin içeriği veya ana fikri hakkında bilgi veren bir kelime gibi kullanılmış. Ama öyle değil. Tek bir kelimenin, “Evrim” kelimesinin, okullarda en az 4-5 yıl ders olarak okutulan ve bu konuda akademik uzmanların bile tam olarak anlayamadığı bir doktrinin içeriğini anlatması mümkün olabilir mi? Olamaz. O zaman “Evrim” kelimesi sadece bir etikettir. Mesela, “Ceza Hukuku” bir bilgi sisteminin ismidir; o bilgi sisteminin içeriği hakkında hiç bir bilgi vermez. “Evrim” de öyledir. Bir doktrinin ismidir. Bu doktrinin içeriği hakkında hiç bir bilgi vermez. Peki, bu doktrini, uzman olmayanlar için, bir kaç cümle ile özetlemek mümkün olabilir mi?
  • Kuran’daki ve doğadaki (Sunnetullah) ayetlerini kullanarak O’nunla ilgili izlenimler oluşturabileceğimizi düşünüyorum.” Bu bana pek inandırıcı gelmedi. Kuran’da 4 tane Sünnetullah ayeti buldum. Bunlarda sadece Allah’ın kanunlarının değişmez olduğunu söylüyor. Yani, bu ayetlerden alabileceğimiz tek izlenim Allah’ın insanlara, Allah’ın kanununun değişmez olduğunu söylediğidir.İsra 77: […] asla bulamazsın bizim yasamızda bir değişiklik
    Ahzab 38: […] ve emri Allah’ın bir kaderdir takdir edilmiş [yani değiştirilemez]
    Fatır 43: […] bulamazsın yasasında Allah’ın bir değişme ve bulamazsın yasasında Allah’ın bir sapma
    Fetih 23: sünnetidir (yasasadır) Allah’ın öyle ki süregelir ötedenberi ve asla bulamazsın yasasında Allah’ın bir değişme
  • Sünnetullah kelimesi, Allah’ın sünneti demek. Sünnet de Arapça, “işlek yol” demek. Başka anlamları da var. “İyi ya da kötü yol” gibi. Yani sünnetullah “Allahın yolu” demek. Böylece Arapça’da, İslam dini bağlamında, sünnet kelimesinin hem “Allahın yolu” hem de “Peygamberin yolu” anlamına geldiğini anlamış oldum. Ama bu 4 ayette gördüğümüz gibi, Kuran’da sünnet sadece Allah’ın yolu olarak geçiyor, Peygamberin yolu anlamı Kuran’da yok. Herhalde hadisçiler böyle bir kavram kargaşası yaratmayı uygun görmüşler.
  • Bu Allah’ın yolu ayetlerini okuyanlar, Allahın yolu kavramını önce Allah’ın kanunları olarak anlamlandırıyorlar, ondan sonra da bir ileri gidip Allah’ın yolunun doğanın yolu olduğunu söylüyorlar. Yani, Allah’ın yolu, Allah’ın yarattığı doğa kanunları oluyor. Böylece gözlemlenen bütün doğa olaylarına Allah’ın sebep olduğunu söyleyebiliyorlar.
  • Fakat bu yararlı bir açıklama değil. Bilimsel olarak hiç bir işe yaramıyor. Bir açıklama bile değil. Bilimsel bir açıklama hiç değil. Tam aksine, bu bilim öncesi insanlarının, şamanların, ve rahiplerin kullandığı açıklama türü. Eskiler, bilim öncesi insanları, doğa olaylarını nasıl açıklarlarmış? Her olayı bir tanrı ile ilişkilendirirlermiş. Yıldırım olayını gözlemlediler; merak ettiler ve sordular: Neden yıldırım düşer? Cevap hazır. Hemen yıldırım olaylarından sorumlu bir tanrı tanımlayalım ve yıldırımı o tanrının yolladığını söyleyelim. Böylece yıldırım tanrısı Zeus doğmuş olur. “Anne, yıldırım neden düşer?” Çok basit, oğlum. Zeus yıldırım tanrısıdır, o bize yollar.” O zamanlar İnternet olmadığı için çocuk açıp bakamıyor tabii, Zeus’a inanmak zorunda.
  • Fakat artık biz insanlar olarak bu seviyeyi aşmışız. Artık her doğa olayı için bir tanrı yaratmak gibi düşük randımanlı bir entellektüel seviyeyi aşmışız. Her doğa olayı için yeni bir tanrı yaratıp tanrı enflasyonu yaratmaya ne gerek var; zaten bu tanrılar sonra birbirleri ile kavga edip duruyorlar. Artık tek bir tanrımız var ve bütün doğa olaylarını onun yarattığına inanıyoruz.
  • Bu devirde doğa olaylarını tanrının işi diye açıklamayı seçen insanların olması da ilginç tabii. Sanki bilimsel devrim hiç olmamış gibi.
  • Ama bazı insanlar, Arapça olan her kelimenin, her cümlenin, her Arapça sesin, kutsal olduğuna ve direk olarak Allah’ın kelamı olduğuna inanırlar. Onun için “sünnetullah” Arapça kökenli bir kelime olduğuna göre Allah’ın kutsal bir sözü olmalı ve bunu sorgulayan birisi de kafir olmalı. Ama ne kadar Kuran okursanız okuyun, Kuran’da Ay’a bir uzay aracı yollamak için gerekli olan bilgiyi bulamazsınız. Acaba bu sebepten mi, Çin bile, hatta İsrail bile, Ay’a gidebiliyorlar ama biz gidemiyoruz? Hala sünnetullahı tartışıyoruz da ondan mı?

Şeriat Medeni Kanun’a karşı

Daha doğrusu şöyle değil mi:

[Kuran’a] göre kadının şahitliği ve miras hakkı yarımdır. Kadınların seçme ve seçilme hakkı yoktur. Koca isterse kadını dövebilir. Kadın tek başına sokağa çıkamaz. Hacca bile gidemez. İşte bu nedenle laikliğin önemini bilelim! #5AralıkDünyaKadınHaklarıGünü kutlu olsun!

Bunları söyleyen Şeriat değil, Kuran. Şeriat, Kuran’anın dediklerinin bir hukuk sistemi haline getirilmiş halidir. Medeni kanuna göre kadın ve erkek kanun karşısında eşittir. Kuran ve Şeriata göre kadın ve erkek kanun karşısında eşit değildir. İlahiyatçıların görevi bu çelişkiyi Kuran’a inananları ve Medeni Kanuna inananları incitmeden açıklamaktır. Ne şiş yansın ne kebap. Hem laik olalım hem de Kuran kanunlarını uygulayalım diyor… Ama nasıl olacak bu? Olamaz. İşte günümüzdeki gibi hibrid bir din çıkar ortaya.

***

Ama asıl dikkatimi çeken, insanların artık doğa kanunlarına göre yani doğasına uygun olarak yaşamadığı, yaşayamadığı ve yaşamak istemediği. İnsanın bu dünyadan geçişi Tüzel Varlıkların yazdığı kurallara ve kanunlara göre oluyor. İnsanlar Tüzel Varlıkların koyduğu kurallara göre yaşayıp ölüyor. Zaten çoğu insanın seçim yapma hakkı yok. Doğduğu topraklarda geçerli kanunlara uymak zorunda. Kimse kendi kanunlarını tanımlayıp onlara göre yaşamayı seçemez. Şeriat varsa şeriata göre, medeni kanun varsa medeni kanuna göre yaşamak zorunda. Doğaya kaçmak isteyenler de olabiliyor. Onlar da hep başarısız oluyorlar çünkü onlar çoktan doğaya ve kendilerine yabancılaşmış insanlar olmuşlar. Zaten toplum kendi kurallarına uymayanları dışlıyor.

***

İnsanın uyması gerektiği kanunları yazan da Tüzel Varlık olduğuna göre insanların efendisinin Tüzel Varlıklar olduğunu söyleyebiliriz.

***

Dini kitaplar da Tüzel Varlıkların malı olduklarına göre din denen şeyin amacı da insanları Tüzel Varlıkların istediği gibi yaşayan köleler olmasını sağlamaktır. Din egemen güçlerin insanlarını yönlendirmek için kullandıkları etkili bir araçtan başka bir şey değildir. Tüzel Varlık insanlarını yönlendirmek için onlar direk emirler vermez.  İnsanlarına söylemek istediklerini din aracılığı ile sanki doğa üstü yüce bir varlıktan geliyormuşçasına söyler. İnsanlar da korktukları yüce bir varlıktan gelen emirlere ve yaşam tarzına uyarlar ve Tüzel Varlığın uysal insanları olurlar.

Tüzel Varlık yani egemen güç yani devlet insanlarını artık televizyon aracılığı ile de çok kolay yönlendirebiliyor. Devlet insanlarına söylemek istediği şeyleri marka olmuş şöhretli model insanlar aracılığı ile iletiyor. İnsanlar da öykündükleri bu model insanları taklit ederek onlar gibi olmaya çalışıyorlar. Bütün amaç insanları yönlendirerek Tüzel Varlık için çalışan ve vergisini veren evcilleştirilmiş uysal insanlar yapmak mı yani? Öyle gözüküyor. Bunu bilmek neye yarar? Hiç bir işe yaramaz.

***

Doğadan kopmuş ve kendine yabancılaştırılmış insan çaresizce etrafına bakınıp nasıl yaşaması gerektiğini araştırıyor. Karşısına din çıkıyor. Bilim çıkıyor. Devletin kanunları çıkıyor. Doğaya dönmesi imkansız çünkü artık yabancılaşmış…

Notlar:

— Tüzel Varlıklar ile insanların ilişkisi hakkında detaylı bilgi.

— Burada iki Tüzel Varlığın savaşı var. Pazar paylarını arttırmak için birbirleri ile takışıyorlar. Pazar dediğimiz de insanlar. Tüketiciler. Halk. Vatandaş. Kavga neyin kavgası? Bu insanlar kimin kitabına uyacaklar? Kimin kanunlarına göre yaşayacaklar. Din hiyerarşisinin kulu mu olacaklar yoksa devletin kulu mu olacaklar. İslam dininin kendi hiyerarşisi olmadığı için İslam her zaman devlet hiyerarşisini kullanmıştır. Devlet hiyerarşine sızıp parazitlik yapmıştır. Bu sebepten İslam’ı seçen devletler geri kalmaya mahkumdurlar çünkü enerjilerinin yarısını din hiyerarşisinin uydurduğu parazitliklerle uğraşmak durumunda kalacaktır. Devlet bir türlü kendini bu din parazitinden kurtarıp kendini tam olarak devlet işlerine veremez. Bu yüzden Türkiye’de şeriat olmadığı halde şeriat tartışılabilmektedir. Devlet din ile iç içedir ve devlet işleri ile uğraşacağına din işleri boğuşturmaktadır.

— Laiklik nedir? Ayrı bir yazı konusu.