Şeriat Medeni Kanun’a karşı

Daha doğrusu şöyle değil mi:

[Kuran’a] göre kadının şahitliği ve miras hakkı yarımdır. Kadınların seçme ve seçilme hakkı yoktur. Koca isterse kadını dövebilir. Kadın tek başına sokağa çıkamaz. Hacca bile gidemez. İşte bu nedenle laikliğin önemini bilelim! #5AralıkDünyaKadınHaklarıGünü kutlu olsun!

Bunları söyleyen Şeriat değil, Kuran. Şeriat, Kuran’anın dediklerinin bir hukuk sistemi haline getirilmiş halidir. Medeni kanuna göre kadın ve erkek kanun karşısında eşittir. Kuran ve Şeriata göre kadın ve erkek kanun karşısında eşit değildir. İlahiyatçıların görevi bu çelişkiyi Kuran’a inananları ve Medeni Kanuna inananları incitmeden açıklamaktır. Ne şiş yansın ne kebap. Hem laik olalım hem de Kuran kanunlarını uygulayalım diyor… Ama nasıl olacak bu? Olamaz. İşte günümüzdeki gibi hibrid bir din çıkar ortaya.

***

Ama asıl dikkatimi çeken, insanların artık doğa kanunlarına göre yani doğasına uygun olarak yaşamadığı, yaşayamadığı ve yaşamak istemediği. İnsanın bu dünyadan geçişi Tüzel Varlıkların yazdığı kurallara ve kanunlara göre oluyor. İnsanlar Tüzel Varlıkların koyduğu kurallara göre yaşayıp ölüyor. Zaten çoğu insanın seçim yapma hakkı yok. Doğduğu topraklarda geçerli kanunlara uymak zorunda. Kimse kendi kanunlarını tanımlayıp onlara göre yaşamayı seçemez. Şeriat varsa şeriata göre, medeni kanun varsa medeni kanuna göre yaşamak zorunda. Doğaya kaçmak isteyenler de olabiliyor. Onlar da hep başarısız oluyorlar çünkü onlar çoktan doğaya ve kendilerine yabancılaşmış insanlar olmuşlar. Zaten toplum kendi kurallarına uymayanları dışlıyor.

***

İnsanın uyması gerektiği kanunları yazan da Tüzel Varlık olduğuna göre insanların efendisinin Tüzel Varlıklar olduğunu söyleyebiliriz.

***

Dini kitaplar da Tüzel Varlıkların malı olduklarına göre din denen şeyin amacı da insanları Tüzel Varlıkların istediği gibi yaşayan köleler olmasını sağlamaktır. Din egemen güçlerin insanlarını yönlendirmek için kullandıkları etkili bir araçtan başka bir şey değildir. Tüzel Varlık insanlarını yönlendirmek için onlar direk emirler vermez.  İnsanlarına söylemek istediklerini din aracılığı ile sanki doğa üstü yüce bir varlıktan geliyormuşçasına söyler. İnsanlar da korktukları yüce bir varlıktan gelen emirlere ve yaşam tarzına uyarlar ve Tüzel Varlığın uysal insanları olurlar.

Tüzel Varlık yani egemen güç yani devlet insanlarını artık televizyon aracılığı ile de çok kolay yönlendirebiliyor. Devlet insanlarına söylemek istediği şeyleri marka olmuş şöhretli model insanlar aracılığı ile iletiyor. İnsanlar da öykündükleri bu model insanları taklit ederek onlar gibi olmaya çalışıyorlar. Bütün amaç insanları yönlendirerek Tüzel Varlık için çalışan ve vergisini veren evcilleştirilmiş uysal insanlar yapmak mı yani? Öyle gözüküyor. Bunu bilmek neye yarar? Hiç bir işe yaramaz.

***

Doğadan kopmuş ve kendine yabancılaştırılmış insan çaresizce etrafına bakınıp nasıl yaşaması gerektiğini araştırıyor. Karşısına din çıkıyor. Bilim çıkıyor. Devletin kanunları çıkıyor. Doğaya dönmesi imkansız çünkü artık yabancılaşmış…

Notlar:

— Tüzel Varlıklar ile insanların ilişkisi hakkında detaylı bilgi.

— Burada iki Tüzel Varlığın savaşı var. Pazar paylarını arttırmak için birbirleri ile takışıyorlar. Pazar dediğimiz de insanlar. Tüketiciler. Halk. Vatandaş. Kavga neyin kavgası? Bu insanlar kimin kitabına uyacaklar? Kimin kanunlarına göre yaşayacaklar. Din hiyerarşisinin kulu mu olacaklar yoksa devletin kulu mu olacaklar. İslam dininin kendi hiyerarşisi olmadığı için İslam her zaman devlet hiyerarşisini kullanmıştır. Devlet hiyerarşine sızıp parazitlik yapmıştır. Bu sebepten İslam’ı seçen devletler geri kalmaya mahkumdurlar çünkü enerjilerinin yarısını din hiyerarşisinin uydurduğu parazitliklerle uğraşmak durumunda kalacaktır. Devlet bir türlü kendini bu din parazitinden kurtarıp kendini tam olarak devlet işlerine veremez. Bu yüzden Türkiye’de şeriat olmadığı halde şeriat tartışılabilmektedir. Devlet din ile iç içedir ve devlet işleri ile uğraşacağına din işleri boğuşturmaktadır.

— Laiklik nedir? Ayrı bir yazı konusu.

Rüyalar, özgür irade ve mikrobiyom

Ali Sebetçi yine ilginç bir konu ortaya atmış. Rüyalar ile bireylerin özgür iradesini ilişkilendirmiş. Ama rüyaların akıl tarafından üretildiğini söylemiş ben buna katılmıyorum:

ALİ SEBETÇİ: Kendi rüyalarımızda başka insanların konuştuğunu, kararlar aldığını görürüz. Tüm bu rüyaları “yaratanın” kendi aklımız olduğunu düşünelim…

BEN: Rüyaları yaratanın aklımız olduğu varsayımına katılmıyorum. En azından bu kadar basit değil.

Uyku demek aklın yani bilincin aradan çekilmesi demek. (Akıl ve bilinç kelimelerini eş anlamlı olarak kullanıyorum.) Uykuda olan bilinçtir. Uyku süresinde bilinç bedende olup bitenden haberdar değildir. Duyular da belli eşikler seviyesinde kapalıdır. Ondan bilinci uyandırmak için uyuyan birisini dürtüklememiz gerekir. Veya biz uyurken yatak odasında ısı düşerse uyanıkken hemen farkına varabileceğimiz soğuğun uykuda iken farkına varamayız.

Peki aklın aradan çekilmesi neden gerekiyor?

İnsan bedeni bir ortak yaşam organizmasıdır. Akıl da bu ortak yaşam organizmasının kendinin farkında olma halidir. Bilinç aktif olduğu müddetçe bedenin hareketlerinde pay sahibi olabiliyor. Bilinç uyku ile aradan çekilince meydan ortak yaşam organizmalarına kalıyor ve onlar da vücudu tamir etme ve yenileme işlemlerini yapabiliyorlar. Bu ortak yaşam organizmaları mikroplardır. Çoğunluğu bağırsaklarda yaşayan ve mikrobiyom diye adlandırılmış olan mikro organizmalardır.

Rüya diye gördüğümüz görüntüler aklın değil bu mikro organizmaların işidir. Akıl uykudadır. Bedende olup bitenin farkında değildir.

Zaten bizim rüya diye hatırladığımız görüntüler sadece uyanmadan önce gördüğümüz veya farkına vardığımız görüntülerdir. Biz uzun bir rüya gördüğümüzü zannedebiliriz ve gördüklerimizi bir mantık sırasına koyabiliriz ama bu görüntüler uyanmadan hemen önce farkına vardığımız görüntülerdir.

Peki bu görüntüler bilinci uyandırmak için mi yaratılıp bilince servis edilir? Yoksa uyku süresince devamlı üretilirler de biz uyanmadan hemen önce mi farkına varırız? Belki de bu görüntüleri bilincin farketmemesi gerekir. Bilmiyorum. Ama bilinç uyanınca görüntülerin kaybolduğu kesin. Bilinç de uyanık olduğu müddetçe rüya göremez çünkü rüya görüntülerini yaratan kendi değildir.

Rüyaların uyandırma görevi olduğunu biliyoruz. Mesela gece çişe kalkmak için bilinci dürtüp uyandırmak gerekir. O zaman bu organizmalar çocuklukta tuvalet eğitimi ile eğitilebiliyorlar ve hayat boyunca bizi tuvalet ihtiyacı olunca uyandırabiliyorlar. Uykuda iken bilinç bedenden gelen duyulara kapalı olduğu için özel olarak uyarılması gerekir.

Bu mikro organizmalar acıktıklarında da bilinci uyandırıp onları doyurmasını isterler.

Mikropların açısından baktığımızda, akıl veya bilinç onlara nasıl görünüyor acaba? Ben bu mikroorganizmaların bedeni bütünü ile tanıdıklarını düşünmüyorum. Onlar sadece kendi çevrelerinin farkındalar. Birçok şeyi genetik olarak bildiklerini düşünüyorum çünkü yaşam süreleri kısıtlı. Bu rüya dediğimiz görüntüleri nasıl ürettiklerini de bilmiyorum.

Ama bilinci uyandıran veya uyandırmaya çalışan bu organizmalar olduğuna göre, rüyaları gösterenlerin de onlar olması doğal gibi geliyor bana. Yoksa uyuyan bilincin kendi kendini uyandırmaya çalışması gibi absürd bir şeye inanmamız gerekirdi.

ALİ SEBETÇİ: Bu düşünceye göre rüyalarımızdaki insanların bizden bağımsız kararlar alma imkanını sağlayan kendi aklımızdır.

BEN: Akıl olamaz çünkü akıl uykuda. Rüya diye algıladığımız görüntüleri yaratanlar bizim ortak yaşam organizmalarımızdır.

ALİ SEBETÇİ: Şimdi rüyayı göreni metaforik olarak Tanrı’ya, rüya içindekileri de insanlara benzetelim. İnsanların özgür iradeleri işte böyle bir şey olsa gerek.

BEN: Tam anlayamadım ama insanın özgür iradesi olup olmadığı tartışılabilir çünkü bireyin bütün kararları bu mikroorganizmaların yönlendirmesi altında veriliyor.

Cehennem odunu

Nisa Suresi’nin 34. ayeti asırlardır tartışma konusudur. Bu ayette karılarınızı dövün diyor mu demiyor mu? Ben Sayın araştırmacı yazar Cengiz Özakıncı’nın incelemesine katılıyorum. Fakat Nisa 34’ün bir yorumu daha olabileceğini düşünüyorum.

Unutmayalım ki, bu dünyada bir imtihandan geçiyoruz. Bu sebepten, Kuran’da Nisa 34’ü okuyup, onu karısını dövmek için bir mazaret olarak kullanan bir adam yargı günü bir sürprizle karşılaşabilir. Şöyle bir konuşma geçebilir, karısını döven erkekle soruları soran melek arasında:

MELEK: (Amel defterine bakarak) Karını dövmüşsün. Geç şu kuyruğa.

ADAM: (Korku içinde) Ama orası Cehennem kuyruğu.

MELEK: Doğrudur. Senden zayıf ve suçsuz birisine ego tribi yapıp vurmuşsun. Cezanı çekeceksin.

ADAM: Ama Kuran’da karılarınızı dövebilirsiniz diyor. Bana itaatsizlik yaptı. Ben de önce yatakları ayırdım. Sonra sözle uyardım. Yine aynı şekilde devam ettiği için de vurdum. Suçsuzum. Kuran’ın dediğini aynen uyguladım.

MELEK: Ey gafil! Biz seni dünyaya imtihan etmek için yolladık. Nisa suresini de senin gibi içi bozuk insanları denemek için yolladık. Sen sınavdan geçemedin.

ADAM: Ne yapmalıydım?

MELEK: Önce insan olmalıydın. Sen yobaz olmuşsun ama insan olamamışsın. Önce insan olacaktın. Kuran’ın en temel mesajı budur. Eğer insan olabilseydin senden zayıf ve müdafaasız bir insana zarar vermezdin. Yallah cehenneme!

ADAM: (Zebaniler tarafından cehennem kuyruğuna sürüklenir) Tövbe! Tövbe! Vallahi billahi çok pişmanım… Acıyın bana… Karım bir şeytanmış kendisini dövdürerek beni cehennemlik yapmış…

MELEK: Hala adam olamamış bu odun… Atın cehennemin dibine…

Notlar:

— Cengiz Özakıncı, “Kuran’da ‘Kadını dövün’ buyruğu yok

— Kuran’da “Cehennem odunu”: 

Enbiya 98. Hiç şüphesiz siz ve Allah’tan başka kulluk ettikleriniz cehennem odunusunuz. Siz oraya varacaksınız.

Cin 15. “Hak yoldan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır.”

Tebbet 5. Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu halde sırtında odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir).

Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir

Heraklit3

Ali Sebetçi Bey ile felsefi tartışmalarımız devam ediyor. Yine buraya kopyalıyorum.

Zeynel bey, evet, tartıştığımız konular temelde insanoğlunun binlerce yıldır tartıştığı meseleler aslında. Bu açıdan güneşin altında yeni bir şey yok. Gelenekselcilerin itirazı Heraklit’in argümanına zaten. Sorun şu: Heraklit bile sonunda bir sabite dayanmak zorunda kalıyor.

“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” yazısını okumaya devam et

Uzaylılar

Uzaylılar binlerce senedir gidip geliyorlarmış dünyamıza. Paul Hellyar adlı kanadalı eski bir bürokrat öyle demiş:

Burasını bizim gezegenimiz olduğunu ve burayı yönetmenin bizim işimiz olduğunu kabul ettiler. Ama gezegenimize iyi bakmadığımız konusunda endişeliler. Gezegenimizi mahvediyoruz. Yapmamamız gereken her şeyi yapıyoruz, onlar da bundan hoşlanmıyor. Bunu çok net belirttiler, bize uyarıda bulundular.

Eğer uzaylılar gerçekten böyle konuşmuşlarsa onlar da bizden akıllı değillermiş demek ki. Baksanıza bu gezegenin insanlara ait olduğunu sanıyorlarmış. İnsanlar bu gezegenin sahibi imiş ve gezegenlerine iyi bakmıyorlarmış. İnsanlar yapmamaları gereken her şeyi yapıyorlarmış.

“Uzaylılar” yazısını okumaya devam et