Kuran’da bilim arama çabaları…

“Günümüzde insanların hayatlarına yön vermede iki alanın yüksek derecede otoritesi olduğunu görmekteyiz. Bunlar din ve bilimdir.”

Bu içinde yaşadığımız dünya, tanımlamalar dünyasıdır. Bu dünya maddeler dünyası değil ilişkiler dünyasıdır. Gerçek olan ilişkilerdir. Yani tanımlamalardır. Biz bir tanımlamalar dünyasında yaşıyoruz diyebiliriz. Herhangi bir şeyi yeteri kadar derinlemesine analiz edersek en sonunda temel bir tanımlamaya ulaşırız. Bilimde de bu böyledir. Bilimsel araştırma da temel tanımlar üzerine inşa edilir.

Kuran ve Bilimsel Zihnin İnşası adlı kitaplarında Caner Taslaman ve Enis Doko bilimsel araştırmacıların ister istemez kabul ettikleri 7 temel tanımlama olduğunu söylüyorlar. Onlar temel tanımlama yerine “ön kabul” diyorlar, ben de onların bu terminolojisini kullanacağım.

Ön kabulleri anlarsak, bu ön kabullerden çıkartılan çıkarımları daha iyi anlamış oluruz.

***

Bu ön kabullerin ne olduğuna bakalım. (Eğik yazılar kitaptan alıntılar; arada benim yorumlarım.)

Sayfa 19-21

Kuran’ın oluşturduğu zihin yapısının bilim için gerekli ön kabulleri desteklediğini yedi tane bilimsel faaliyeti destekleyen ön kabule dikkat çekerek göstereceğiz.

Kuran’ın oluşturduğu zihin yapısı ne demek? Kuran’ın her okuyanda oluşturduğu tek bir zihin yapısı var mı? Yazarlara bu soruyu sordum ama cevap alamadım.

Bunların birincisi,

(1) Evrenin rasyonel, anlaşılabilir yapısı olduğuna dair ön kabüldür; bilim insanları evrenin rasyonel, yani zihnin anlamasına uygun bir yapısı olduğuna dair ön kabüle sahip olmasalar, bilimsel faaliyete girişmeleri anlamsız olurdu.

Bu açıklamada “evren” kelimesi dikkatimi çekti. Evren kelimesini kullanırken kozmologların kabul ettiği gizli bir varsayım vardır. Bu varsayımı da açığa çıkartmakta fayda var. Kozmologlar evren kelimesini iki anlamda kullanırlar:

(1) evrenin tümü, kâinat;

(2) evrenin gözlemlenebilir bölümü.

Kozmologlar bu iki tamamen ayrı anlamı aynı kelime ile ifade ederek anlam kargaşası yaratırlar. Bu tip bir anlam kargaşasını önlemek için “evren” ile “kozmos” kelimeleri arasındaki farkı açıklamak istiyorum.

Kozmos eski Yunancadan dilimize girmiş bir kelimedir. Bu kelimenin anlamı, “bilinebilir evren” demektir. Kozmos, evrenin tümü değildir; sadece evrenin bilinebilir bir parçasıdır. Kozmos evrenin tanımlanmış bir parçasıdır. Bu tanımlamayı yapanlar, evrenin küçük bir parçasını izole edip kozmos olarak tanımladıktan sonra, bu kozmosu evrenin tümü olarak tanımlarlar. Mesele bu.

Peki kozmosu tanımlayanlar kimler?

Kozmoloji, evrenin bütününü inceleyen bir bilim dalı değildir. Tanımlanmış bir kozmosu inceleyen bir bilim dalıdır. Tarihin başlangıcından beri kozmoloji, yazı ve matematik bilen bir rahip sınıfının kontrolünde olmuştur. Bu rahip sınıfının hamisi ve işvereni de egemen güçlerdir. Kozmoloji egemen sınıfların malıdır; önemli bir sömürü ve aldatmaca aracıdır. Aldatılan halktır.

Rahip sınıfının uydurduğu masallar egemen güçler tarafından, din olarak, (seküler din de olabilir) halkı yönlendirmek ve sömürmek için kullanılır. Profesyonel rahipler, egemen güçler ve halk arasındaki bu ilişki hiç değişmemiştir. Günümüzde de aynı sömürü tezgahı başarı ile uygulanmaktadır. Sadece isimler değişmiştir.

Bir zamanlar, Avrupa’da, kilise hiyerarşisi egemen güçtü ve astronomi ve kozmoloji kilisenin malı idi. Kilise derken din hiyerarşisini anlamamız gerekir. Bugün kozmoloji din hiyerarşisinden kopmuş ve devlet egemenliğine girmiştir. Yani günümüzde kozmoloji devlet hiyerarşisinin malıdır.

İşte bu rahip sınıfının işi ve görevi egemen güçler için kozmoslar yaratmaktır.

Kozmolojinin temel ilkesi bu cümle olmalıdır:

Evrenin tümünü bilmemize imkan yoktur.

Dört bin yıl önce de bütün evreni bilmemize imkan yoktu, bugün de yok.

Astronomlar uzayın derinliklerine baktıklarında, bir görüş ufkumuz olduğunu görüyorlar. Bu ufkun ötesinden bize ışık, yani bilgi, gelmiyor. Ufkumuzun dışında kalan evreni bilmiyoruz ve hiç bir zaman da bilemeyeceğiz. Demek ki evrenin bütününü bilmemize pratik olarak imkan yoktur.

Ama bu kozmos tasarlayıcısı rahipler —günümüzde felsefe doktorları olan akademik fizikçiler— evrenin tümünü bir bütün olarak bildiklerini söylemek zorundadırlar. Kozmologların işvereni onlardan bütün evren için yaradılış hikayeleri yazmalarını isterler. Egemen güçler evrenin bir parçası ile ilgilenmez; sömürü ancak muhataplarınızı bilmediğiniz bir şeyi bildiğinize inandırabilirseniz mümkündür.

İşte bu sebepten, kozmoloji rahipleri, evrenin bilebilecekleri bir bölümünü izole edip bir kozmos yaratırlar. Sonra da bu kozmosu evrenin bütünü olarak tanımlarlar.

O zaman, kozmos, en gelişmiş gözlem aletlerinin sınırları ile belirlenmiş, düzenli ve insan aklının anlayabileceğinden daha karmaşık olmayan, çağın matematik kuralları ile modellenebilen, ahenkli ve uyumlu bir bütündür.

Ne tesadüftür ki, kozmos hep bu rahiplerin bildikleri matematik seviyesine uyar, hiç daha komplike ve karmaşık olamaz; güncel fizik kitaplarında yazılmış kanunların dışına çıkmamaya büyük özen gösterir; ve bu rahiplerin en son gözlem araçları ile görebilecekleri en uzak nokta ile kendini sınırlar; bu rahiplerin anlayabileceğinden ne daha büyüktür ne de daha komplike ve anlaması zordur. Ne ilginç değil mi?

Rahiplerin gözlem ve analiz teknolojileri geliştikçe, kozmos da büyür ama hiç bir zaman bütün evren olamaz.

Kozmologların bu bilinen aldatmacasını astronomi tarihinde görmek mümkündür. Teleskopun icadından önce, çıplak gözle görülebilen evren kozmos olarak tanımlanmıştı ve bütün evren çıplak gözle görülebilen evren olarak tanımlanmıştı.

Teleskopun icadı ile evren büyüdü; galaksiler gözlemlendi ve galaksiler bütün evren olarak tanımlandı. Günümüzde de durum aynıdır. Gözlemlenen evren evrenin tümü olarak tanımlanmıştır. Profesyonel kozmoscu rahipler bizi hâlâ uydurdukları yaradılış masalları ile aldatıyorlar.

Günümüzün yaradılış masalı Bigbang de bir kozmos masalıdır; bütün evrenin yaradılış masalı değildir. Bigbang’e göre 13 küsür milyar yıl olarak hesaplanan “evrenin” yaşı da tüm evrenin yaşı değil, kozmologların tanımladığı bir kozmosun yaşıdır.

O zaman, birinci ön kabul doğru değil; daha doğrusu, yazarların kurdukları cümle içinde yaşadığımız dünyayı anlatmıyor. Evrenin, bir bütün olarak, “rasyonel ve anlaşılabilir bir yapısı” olduğunu söyleyemeyiz çünkü evrenin tümünü bilemeyiz.

Bilim, mutlak bilgi olmadığını kabul ettiğimiz zaman başlar.

Zaten bilimsel yöntem, yani bilmek, bir model inşa edip o modeli gözlemlerle mukayese etmek demektir:

Model — Gözlem = Hata

Yani bilgi dediğimiz şey aslında hatadır. Hatayı biliriz.

O zaman, bilim dediğimiz yöntemle öğrenebileceğimiz şeyler çok kısıtlıdır. Bilimsel yöntemle, yani model eksi gözlem eşittir hata yöntemiyle, bir birim seçeriz ve bu birimle gözlemleri sayarız. Yani seçtiğimiz birimin, ölçtüğümüz şeyin içinde kaç defa olduğunu sayarız.

Zaten “rasyonel” kelimesi “ratio” yani oran kelimesinden geliyor. Bilimin temeli oranlardır.

Onun için evrenin bir bütün olarak bilinebileceğini söyleyemeyiz. Ama “sadece bilebildiğimiz şeyleri bilebiliriz” gibi totolojik bir cümle kurabiliriz. Veya “ölçebiliyorsak bilebiliriz” diyebiliriz. Ama ölçmek de bir birimle saymaya dayandığı için ve biz istediğimiz birimi seçebildiğimiz için, (birimi biz tanımlıyoruz, yani biliyoruz) o zaman zaten bildiğimiz şeyi bilmiş oluyoruz.

Şimdi ikinci ön kabule bakalım.

(2) İkincisi, insan zihninin evrenle ilgili doğru bilgilere ulaşabileceğiyle ilgili ön kabuldür; zihnin doğruya ulaşma kapasitesi mümkün görülmezse bilimsel çaba anlamsız olur.

Mutlak doğru bilgilere ulaşamayız ki. Burada yazarların “doğru” kelimesini böyle mutlak doğru anlamında kullandıklarını düşünüyorum.

Bu ön kabul için de birinci ön kabul ile ilgili yorumumuz geçerli. Modelimizi gözlemlerimizle karşılaştırdığımızda kabul edebileceğimiz ölçüde az bir hata çıkıyorsa biz buna doğru bilgi diyoruz. Yani doğru bilgi mutlak bilgi olamaz. Ölçüm aletlerimizin, çözünürlüğü ve analiz teknolojimizin sınırları içinde bir bilgiye varırız. Yarın, aletlerin çözünürlüğü arttığında bilginin özü değişebilir.

Zaten doğada doğru ve yanlış diye iki ayrı değer yoktur; doğada doğru/yanlış yoktur. Biz insanlar doğruyu ve yanlışı tanımlarız.

Bilim sorduğumuz bazı sorulara cevap aramaktır. Mesela, dünya hareket ediyor mu etmiyor mu? Bu sorunun doğru cevabını bulabileceğimizi varsayıyoruz. Yazarların demek istediği böyle bir şey olmalı. O zaman, evren kelimesini kullanmayalım ve doğa diyelim, uzay diyelim, gezegenler, yıldızlar diyelim, ama evrenin bütününü bilebileceğimizi varsaymıyalım. “Doğa ile ilgili bilebileceğimiz oranlar vardır” diyebiliriz.

(3) Üçünçüsü, bilimsel faaliyetin objesi olan evrenin keşfedilebilir olduğuna dair ön kabuldür; evrenin yapısının keşfedilmeye imkan tanımadığı düşünüldüğünde de bilimsel faaliyet anlamsızlaşır.

Evren kelimesi burada da sorunlu bence. Evren, yani evrenin tümü, bilimsel faaliyetlerin objesi olamaz. Evrenin tümü bilinemez. Biz sadece ölçebileceğimiz şeyleri bilebiliriz. Ölçmek demek seçtiğimiz bir birimle gözlemleri mukayese etmek demektir. Bütün evreni ölçebileceğimiz bir birim tanımlayamayız. Öyleyse, evrenin tümünü bilimsel olarak bilemeyiz. Evreni bir bütün olarak ölçemeyeceğimize göre bilimsel olarak bilemeyiz.

Doğa keşfedilebilir tabii. Coğrafi keşifler yapabileceğimiz gibi, sorular sorarak kavramlar dünyasında da keşifler yapabiliriz. Kavramları da biz kendimiz tanımlayıp isimlendirdiğimiz için, burada da bir dairesel mantık olabilir.

(4) Dördüncüsü, bilimsel faaliyetle ulaşılan yasaların evrensel olduğuna dair ön kabuldür; eğer bilim insanları buldukları yasaların, dünyanın farklı yerlerinde farklı olmasını ve zamandan zamana bu yasaların değişmesini bekleselerdi bu yasaları bulma faaliyeti anlamsızlaşırdı.

Burada da, evren kelimesi bu cümleyi anlamsızlaştırıyor. Doğada fizikçilerin yasa dedikleri temel oranlardır. Mesela, Kepler’in 3. yasası diye bilinen ilişki bir oranların eşitliğidir. Böyle bir ilişkinin evrenin tümünde geçerli olduğunu söyleyen bir kimse yalan söylüyordur çünkü evrenin tümünü bilemeyiz.

Fizikçiler bu konuda çok yalan söylerler. “Newton’un Evrensel Çekim Gücü Sabiti G” derler. Halbuki, G fizikçilerin kendi tanımladıkları bir birimdir ve evrenin tümünde geçerlidir demek yalancılık yapmaktır.

Newton kitabında gezegenlerin hareketleri ile ilgili sadece 6 tane hesap yapmıştır. Bu 6 basit hesaptan —üstelik Newton hesaplarını bir güç terimi kullanmadan yapmıştır— Newton’un yerçekimi kanununun evrensel olduğu sonucu çıkmaz. Newton’un çekim gücünün evrensel olduğunu söylemek yalancılıktır. Newton kültünün bir propagandasıdır.

Bu yasalar geçerli oldukları yerlerde geçerlidir. Hepsinin geçerli olduğu bölgeler, sınırlı bölgeler vardır. Neden evrensel olsunlar ki? Burada yapılan da bir kozmos yapmaktır yani yerel gözlemleri evrensel ve her yerde geçerli, kanunlar olarak satmaya çalışmaktır. Bu bir aldatmaca ve bilimsel sahtekarlıktır.

“Tek sabit değişimdir” gibi genel bir ifade evrensel olarak geçerli olabilir. Ama böyle bir cümle kurmak bile anlamsız olabilir çünkü evrenin bütünü ile ilgili bir yargıda bulunan her ifade bilimin dışında kalan bir ifadedir. Bilimsel olarak anlamı yoktur.

(5) Beşincisi, bilimin objesi olan evrenin, maddenin ve canlıların incelenmesinin değerli bir uğraş olduğuna dair ön kabuldür; eğer yapacağınız faaliyette sarf edeceğiniz emeğe ve vakte değmediğini düşünüyorsanız, bu uğraşı değerli bulmuyorsanız, ona başlamazsınız bile.

Yine aynı hata yapılıyor. Bilimin objesi evren değildir. Ama, evet, eğer yapacağımız incelemenin değerli bir uğraş olduğuna inanmıyorsak, boşuna vakit harcamayız.

Yalnız, ikinci ön kabule yorumumda bahsettiğim gibi, mutlak doğrulara ulaşamayız. Araştırmalarımıza mutlak doğrulara ulaşmak hedefi ile başlarsak hayal kırıklığı mutlaka bizi bekliyor olacaktır. Zaten bu konularda yeterli zaman harcayan herkes, doğa araştırmacıları olsun, filozoflar olsun, sonunda hiç bir şey bilmedikleri sonucuna varırlar. Bu kaçınılmaz gibi gözüküyor.

(6) Altıncısı, evren hakkında bilgi elde etmede gözlemin önemli olduğuna dair ön kabuldür; eğer masa başında sırf aklımızı çalıştırarak bilim yapmanın mümkün olduğu düşünülürse bilimsel başarıların en önemli destekçisi olan gözlem gereğince yapılamaz. (Örneğin bu madde Kuran’ın gözleme davet etmesi gibi hususlarla ilgilidir ve teist inancın bu şıkkı desteklemediğine dikkat edilmelidir.)

Evet, gözlem önemlidir ama gözlem yapmak yetmez, yapılan gözlemleri toplayıp analiz ederiz. Yorumlarız.

(7) Yedincisi, evreni anlamada matematiğin önemli olduğuna dair ön kabuldür; eğer evreni anlamada matematikten faydalanmazsanız evrene gereğince nüfuz edemezsiniz ve geçmiş ile gelecek hakkında öngörüde bulunmanız mümkün olmaz.

Matematik gözlemleri yorumlamakta yardımcı olabilir. Burada “matematik” kelimesi tanımlanmadığı için ve matematik bilimi devamlı değiştiği için, matematiğin neden önemli olduğu anlaşılamıyor.

Doğayı anlamak için sadece saymayı bilmek yeter. Akademik matematik bilimini daha derinlemesine öğrendikçe doğa hakkında daha derin bilgiler elde edebiliriz diye bir şey yok.

Doğayı bilmek için gözlem yaparsınız, yani mesela, astronomi gözlemi yapmak demek, belli aralıklarla, bir gezegenin pozisyonunu ölçmek demektir. Ondan sonra bu gözlemlerinizden bir liste yaparsınız; listeleri birleştirip tablolar yaparsınız. Bu tablolarda gizlenmiş örüntüleri ararsınız; oranları ve oranların eşitliğini ararsınız. Bu kadar basit. Sümerler de bunu yapmışlardır. Bugün de yapılan budur. Başka türlü bilemeyiz.

Okullarda yüzyıllardır öğretilen kalkül, türev, tümlev, standart algoritmalar, geometri, cebir vs. vs. bunlar sadece kolaylaştırıcılardır. Matematiği yüceltmeye gerek yok.

Yazarların verdiği örnek ayetten gördüğümüz gibi (sayfa 82), Allah sadece bir şeyler sayıyor. Yazarlar, Allah bir şeyler saydı diye “Kuran’ın doğayı matematik olarak inceleyin” dediği sonucunu çıkartıyorlar. Hiç böyle bir sonuç çıkmıyor.

Basit, gündelik matematik bilgisi kullanarak da “geçmişi de geleceği de” görebiliriz. Önce liste yapın. Sonra tablo yapın ve geçmişi de geleceği de görün.

Gözlem noktalarının hepsinin en yakınından geçen bir çizgi size geçmişi de geleceği de gösterecektir. Böyle bir çizgiyi kolayca çizebilmek için bazı algoritmalar bilseniz iyi olur. Genel olarak matematik demeyelim o zaman, algoritmaların önemli olduğunu söyleyelim.

Bu ön kabullerle bilim yapan bir çok natüralist (ateist ya da materyalist de denilebilir) de elbette vardır, fakat Kuran’a inananlar (ve birçok maddede diğer teistler) için bilimsel faaliyete girişirken bunlara inanmanın rasyonel temeli vardır. (Buradaki temel amacımız Kuran’la bilimsel faaliyet arasındaki ilişkiyi değerlendirmek olsa da Kuran, teist varlık anlayışını ortaya koyduğu için burada söylenenlerin önemli bir kısmının teizm-bilimsel faaliyet ilişkisi açısından da önemli olduğunu belirtmeliyiz.

Kitabın ikinci bölümünde ise Kuran’ın bilimsel uğraş için motivasyon sağladığı gösterilecektir. Dünyada geniş kitleler üzerinde etkili olan hiçbir dinsel metinde; evreni, canlı ve cansız varlık ve süreçleriyle doğayı tanımaya, bunlar üzerinde derin derin düşünmeye, doğadaki fenomenlerden sonuçlar çıkarmaya Kuran’daki kadar yoğun teşviğe rastlanmaz.

Kuran’ın işi insanların bilimsel sorgulama yaparak doğayı anlamalarını teşvik etmek mi? Kuran’ın bilimi teşvik etmek gibi bir misyonu mu var? Hiç zannetmiyorum. Kuran’da bugün bizim anladığımız anlamda bilim kavramı yoktur. Kuran’ın iki misyonu vardı:

(1) Bedevi Arapları ehlileştirip tek devlet ve tek din altında toplamak;

(2) Bu hedefe ulaşılınca da Kuran’ı kullanarak Arap olmayan komşu devletleri Arapların egemenliği altına almak.

Kuran siyasi bir belgedir ve bilimi teşvik etmek gibi bir hedefi yoktur.

Bu hedeflerin ilki, Mekkî ayetler aracılığı ile yapıldı; ikincisi de Medenî ayetler aracılığı ile yapıldı. Kuran’ın misyonu, dini yaymaktır, bilimi yaymak değil. Dini yaymak demek, komşuların zenginliklerini Allah adına yağmalamak, topraklarını sahiplenmek ve halkını köleleştirmektir. Kuran bir sömürge aracı olarak kılıçtan daha etkili olmuştur.

İslam devletinde gücü ele geçiren halifeler Kuran’ı kendi ideolojilerine göre yeniden yazdırıp kitap haline getirmişlerdir. Yani Kuran’ı fetih ve sömürge aracı olarak kullanmışlardır. Kuran siyasi bir bildiridir; onun içinde bilimsel motivasyon aramak çok komik ve absürd bir faaliyet olurdu.

Sayfa 21

Kısacası bu bölümde aktarılanlar açısından Kuran’ın diğer dinlerin metinlerinden daha farklı bir konumda olduğuna dikkat edilmelidir. Kuran açısından evreni anlamayla ilgili her türlü faaliyet Allah’ın gücünü, kudretini, sanatını, ahireti yaratmasının ne kadar kolay olduğunu anlamaya hizmet etmektedir.

Bunlar mı bilimsel konular?

İslam açısından Allah’ı tanımak, olabilecek en önemli bir hedef olduğu için bilimsel faaliyet bu hedefe hizmet eden yararlı bir faaliyettir.

Ayrıca bu faaliyet Allah’ın birçok Kuran ayetindeki emirlerinin yerine getirilmesiyle alakalıdır. İslam düşüncesini benimseyen biri için bunlar olabilecek en üst seviyede motivasyon kaynaklarıdır.

Bilimsel faaliyetlerinde böylesi bir motivasyon etkili olmuş olan, kendi çağının en iyi astronomu olarak gösterilen ve aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Battani (858-929) şöyle demektedir:

“Astronomiyle ilgili fenomenlere dikkatimizi vererek, gözlem yaparak ve onlar hakkında derinlemesine düşünerek Allah’ın birliğini ispatlamak ve Yaratıcının gücünün boyutunu, engin bilgeliğini ve hassas tasarımını fark etmek mümkündür.”

Elbette Kuran’ın bu motivasyonunun dışında bilimsel faaliyetin karşılığında para, şöhret veya karizma kazanılması gibi başka motivasyon kaynaklarının bilim yapılmasını teşvik edici gücü hepimizce malumdur ve bir Müslümanın da bu tip motivasyonlara sahip olmasında bir sorun yoktur ama Kuranî paradigma içerisinde Allah’ı tanımak ve Allah’ın emirlerini yerine getirmek, tüm bunlardan çok daha önemli bir hedef olduğu için, bir Müslüman açısından daha üst seviyede bir motivasyon kaynağıdır.

Allah’ı tanımak ve Allah’ın emirlerini yerine getirmek gibi faaliyetlerin bilimsel faaliyetler olarak tanımlanabileceğini düşünmüyorum.


Notlar:

— Bahsi geçen kitap: Kuran ve Bilimsel Zihnin İnşası, Caner Taslaman, Enis Doko, İstanbul Yayınevi, 13. Baskı.

— “Yazarlar, Allah bir şeyler saydı diye…” 92. sayfada bahsedilen ayet, Cin suresi, 28. ayettir:

Allah onların yaptıklarını tümüyle kuşatmıştır ve her şeyi sayıyla tespit etmiştir.

Bir önceki sayfada da, Rahman suresi, 5. ayeti örnek vermişler:

Güneş ve ay bir hesaba bağlıdır.

Bunlar çok kolay ve yüzeysel yorumlar. Bu devirde Kuran’ı okuyup da matematik öğrenmeye heves etmiş bir talebe var mıdır acaba? Yoktur. Olamaz. Ama, Matematik Köyü’nü duyup da oranın sihirine kapılıp matematiği seven binlerce genç var. İlham böyle verilir. Ortam yaratarak. Matematiği eğlenceli yaparak. Kuran “matematik bilmeyenler cehenneme gidecektir” deseymiş bile matematik öğrenenlere motivasyon olmazdı.

Kuran temel mesajı itibarı ile hiç bir dünyevi işi teşvik etmez. Kuran, bu dünyayı unutun, öbür dünyaya hazırlanın diyor. Öbür dünyaya nasıl hazırlanacağız. Bu dünyadaki bütün vaktimizi takva puanları toplamaya harcayarak. Yani, sabah akşam namaz kılacağız. Sonra Kuran’ı ezberleyip devamlı tekrar edeceğiz. Geri kalan zamanımızı da evimize kapanıp inzivada geçireceğiz. İnsanlardan uzak duracağız. Çünkü, Allah muhafaza, kaza ile birine bir yalan söylemiş oluruz, ters bir hareket yaparız, biri bize beddua okur ve hiç suçumuz olmadan kendimizi cehennemde buluruz. En iyisi eve kapanıp sabahtan akşama Kuran okumak…. Mesajı bu olan kitap mı insanlara bilim yapma motivasyonu verecek? Taslaman ve Doko hocalar ya bizimle alay ediyor veya Kuran’ın mesajını hiç anlamamışlar.

— “aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Battani…” Battani neden örnek verilmiş anlamak mümkün değil. Battani’nin en temel ön kabulü zaten Allah’ın büyüklüğü. Allah’ın büyüklüğünü, eşsizliğini ve yaratıcılığını kabul ederek işe başlamış. Bu ön kabullere delil mi arıyor? Karşı delil bulma ihtimali yok ki. Allah ne yaptıysa güzel yapmıştır ön kabulü ile yola çıkıyor zaten: Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler, derler ya…

Kuran metninin anlamı var mı?

TANIMLAR:

Lafız: Kuran’ın metnini meydana getiren işaretler.

Mânâ: Kuran’ın yazıldığı işaretleri çözümleyen okuyucunun bu işaretlere verdiği anlam. Anlam işaretlerde değil; okuyandadır.

Vahiy: İlham. Peygambere Cebrail aracılığı ile gelen ilham. Cebrail’in peygamber ile nasıl bir iletişim kurduğunu bilmiyoruz ve bilemeyiz.

Mushaf: Kuran’ın sonradan düzenlenmiş bugünkü metni.

Kuran: Bugün Kuran dediğimiz metin aslında mushaftır. Kuran, peygambere inen ayetlerin toplamı olan bir kitap olarak hiç bir zaman varolmamıştır. Yani eğer, peygamber gelen ayetleri kitaplaştırsaydı ve “bu bana gelen ayetlerin eksiksiz kitaplaşmış halidir” deseydi ve nasıl okunacağını insanlara öğretseydi, o Kuran olurdu.

***

Niyazi Beki, Kuran’ın yazıldığı işaretler ile anlamı arasındaki ilişkiyi bir ilahiyatçı olarak inceleyen bir yazı yazmış.

Niyazi Beki, “Kuran” ve “vahiy” kelimelerini eşanlamlı olarak kullanıyor. Bence iki kelime arasında anlam farkı var. Kuran kelimesi yerine vahiy kelimesini kullanmayalım.

***

Bu benim de ilgilendiğim bir konu. Kuran bu şekilde lafız ve anlam olarak ikiye ayrıldığı zaman, onu kutsal bir metin olarak değil de normal bir metin olarak okuyup analiz edebiliriz. Çünkü Kuran’ın metni bir metindir, ama kutsallığı ona insanlar tarafından verilmektedir ve bu kutsallığın metin ile bir ilişkisi yoktur.

Kuran’ın bir metin olması, Allah’ın sözü olmasından veya kutsal olmasından bağımsızdır. İnsanlar herhangi bir metni nasıl anlıyorlarsa Kuran’ı da aynı şekilde anlarlar. Aynı kısıtlamalar geçerlidir. Bir metnin anlamı nerede? Bir metinden nasıl anlam çıkartabiliriz?

Niyazi Beki: “Kuran’ın sadece manasıyla Kuran olduğunu iddia etmek anlamsızdır.”

Demek ki, Kuran’ın sadece manası ile Kuran olduğunu iddia edenler varmış. O zaman anlam nedir ona bakmamız gerekir. Kuran bir metin olduğuna göre bu metnin anlamı nerededir?

***

Kuran’a vahiy demesi doğru değil. Vahiy ilham demek. Peygamberin içine doğan sözler. Kuran ise peygamberin ölümünden 80 sene sonra sırası değiştirilerek yeniden düzenlenip –belki eklemeler ve düzeltmeler yapılarak– kitap haline getirilmiş bir metindir.

Peygamber ile bugünkü Kuran’ı, yani mushafı, ayıran çeşitli katmanlar var. Kuran, peygamberin direk sözü olamaz. Peygamber söylediği anda söyledikleri kağıda geçirilmiş olsaydı bile, Arapça’nın özelliklerinden dolayı, okuma değişiklikleri olabilirdi; mushafın metni peygamberin sözlerinden çok farklıdır.

Şöyle bir tarihsel süreç olduğunu biliyoruz:

1. Bir vahiy gelince peygamber ayeti, yani gelen ilhamı, Arapça’ya çeviriyor, ve yanındakilerin duyması için seslendiriyor.

2. Etrafındakiler bu ayeti ezberliyor.

3. Ayetler arttıkça, bu ayetleri ezberleyip ezberinde tutan hafızlar oluşuyor. Her hafız aynı Kuranı aynı şekilde okumuyor. Bu aşamada bile, insanların dille olan karmaşık ve duygusal ve belirsizliklerle dolu ilişkisinden dolayı ayetlerin okunuşunda, yani anlamında, farklılıklar oluşuyor.

4. Bazı ayetler kemik parçaları ve tahta parçaları üzerine yazılarak korunuyor. Arapça’da sessiz harfler olmadığı için ve o dönemde henüz hareke sistemi olmadığı için, yazılı bir ayet çeşitli şekillerde okunabiliyordu. Arapça dilinin bu özelliğinden ötürü bu durum kaçınılmazdı. Ayet yazılmış olsa bile okunması değişik olabiliyordu.

5. Peygamber hayattayken Kuran’ı toplayıp kitaplaştırmak için girişimler yapmamıştır. Peygamber yaşarken yani vahiyler gelirken ortada bir Kuran kitabı yoktu. Bu sebepten Kuran’ın birçok ayetinde kendinden “Kuran”, veya “kitap” diye bahsetmesi bu ayetlerin Kuran kitaplaştırılırken eklenmiş olabileceğine işaret ediyor.

6. Peygamber öldükten sonra değişik coğrafyalarda değişik Kuranlar ortaya çıkıyor. Yani artık kimsenin Kuran’daki hangi ayetlerin peygamberin direk sözü olduğunu bilmesi imkansız oluyor.

7. Peygamberin ölümünden 80 sene sonra değişik kopyalar yakılıyor. Ayetlerin sırası yeniden düzenleniyor ve bugünkü mushafın metni sabitleniyor. Kuran’ı kitaplaştırmak için insanlardan bildikleri ayetleri iki şahit getirerek Kuran’ı toplayan editörlere sunması isteniyor. Kuran bu şekilde toparlanıyor. Yani birisi geliyor, “filan filan bu ayeti peygamberden duymuş ben de ondan duydum” diyor. Editörün aklı yatarsa bu ayeti Kuran’a alıyor ve uygun bir yere ekliyor. Veya eklemiyor.

***

Kuran’ın kitaplaşma süreci bu. Bu süreç tarihsel olarak biliniyor. Gizemli, veya gizli saklı bir durum yok. Peki durum buysa Kuran’ın peygamberin, dolayısıyla Allah’ın, direk sözleri olduğunu söylemek mümkün olabilir mi? Olamaz. Eğer bu tarihsel süreci inkar edip, Kuran’ın peygamberin direk sözleri olduğunu söylersek kendimizi aldatmış oluruz.

***

Bu yazıda Kuran’da lafız/anlam ilişkisine değinemedik, bir dahaki yazıya kalsın.

Notlar:

— Niyazi Beki’nin bu konuda yazıları: Vahiyde lafız ve mânâ ilişkisi-1, Vahiyde lafız ve mânâ ilişkisi-2Vahiyde lafız ve mânâ ilişkisi-3

— Kuran’ın kitaplaşması süreceni anlatan kaynak kitap: Mushaf (Bugünkü Kuran) Kuran’ı Kerim midir? Kuran tarihine metin odaklı eleştirel bir bakış, Tunay Bayrak. Berfin Yayınları, 2015. Tunay Bayrak’ın kitabı ile ilgiyi yazım.

— Faydalandığım diğer 2 kitap: Vahyin Tarihsel Mahiyeti, Hamdi Tayfur, Ankara Okulu Yayınları, 2017. Kuran’ın Metinleşme Süreci, Doç. Dr. Ziya Şen, Düşün Yayıncılık, 2014.

Kuran ile ilgili diğer yazılarım.

Mushaf Kuran’ı Kerim midir?

Mushaf
Kuran’ın bize olduğu gibi ulaştığı konusunda tereddüt vardır.

Faruk Beşer, Yeni Şafak’ta şöyle demiş:

Kuranıkerim’in bize olduğu gibi ulaştığı konusunda tereddüt yoktur. Onunla ilgili mesele sadece doğru anlaşılması meselesidir.

***

Faruk bey,

Kuran metninin Hz. Peygamber’in katiplerine dikte ettiği şekilde bize ulaştığı konusunda tereddüt yoktur, diyorsunuz. Bir ilahiyatçı olarak Kuran’ın yazıya dökülme sürecinin ne kadar tartışmalı olduğunu bilmemeniz mümkün değil diye düşünüyorum. Bu konuda benim bildiğim en önemli kaynak Tunay Bayrak’ın Mushaf (bugünkü Kur’an) Kuran’ı Kerim midir? adlı kitabıdır. Bu kitabın “Peygambere gelen vahiylerin kitaplaşma (mushaflaşma) süreci sorunludur” adlı bölümünde, yazar bu sorunlar hakkında 20 tane saptama yapıyor.

Ben bu saptamaları dikkatle okudum ve peygambere indirilen metnin bugün elimizde bulunan mushafla aynı olmadığı konusunda inandırıcı deliller sunduğunu düşünüyorum.

***

Bazı kesin tarihsel olgular var. Peygamber öldüğünde bilinen ayetler henüz kitaplaşmış değildi. İlk derleme çalışması Zeyd bin Sabit tarafından yapılmıştır. Halife Ebu Bekir Zeyd’e “Sen Kuran’ın izini sür ve tamamını bir araya getir” der. S.19.

Ebu Bekir Kuran’ı nasıl derleyeceğini Zeyd’e şöyle izah eder: “Peygamberin mescidinin girişine otur. Biri sana Allah’ın kitabından bir ayeti iki şahitle getirdiği takdirde onu kaydet.”

Bu derleme çalışması, başka bir rivayete göre Halife Osman tarafından yaptırılmıştır: “Osman bir konuşma yaptı ve şöyle dedi: ‘İnsanlar kıraatlerinde ayrılığa düştüler ve ben her kim Peygamberin bizzat kendisi tarafından yazdırılmış bir ayet metnine sahipse bana getirmesini istiyorum.’ Bunun üzerine insanlar kağıt, kemik, ve yapraklar üzerine yazılmış ayetlerini getirdiler.” S.22

Peki bu kağıt, kemik ve yapraklar üzerine yazılmış olan ayetler nasıl yazılmışlardı? Elimizdeki mushafın hattı ile mi yazılmışlardı? Elimizdeki mushafa benziyorlar mıydı? Hayır! “Osman mushafının ilk nüshaları geniş oranda sessiz harflerle yazılmış, sıklıkla ünlüler düşürülmüş ve hiç bir nokta içermemektedir. Daha çok… Hicazi hatla yazılmış bir mushaftan alınmış resme benzemektedir….”

“Yani b, y, t, s, n, aynı harf işaretiyle; s ve ş aynı harf işaretiyle gösterilmektedir. Yani bir sözcükteki bir harf işareti b olarak okunabildiği gibi t, y, s, n olarak da okunabilir. Başka bir sözcükte bir harf işareti hem d hem z; yine başka bir sözcükteki aynı işaret hem s hem de ş harfleri olarak okunabilir.” S.23

Bu alıntı sanki, “Arapça değil mi, uydur uydur söyle…” sözünü kanıtlar niteliktedir. Bu belirsizlik Arapça’nın özünde vardır çünkü “Arap alfabesinde 28 harf vardır; buna karşın yalnızca 15 işaret çeşidi bulunmaktaydı ve geri kalan 13 işareti tahmin etmek gerekmekteydi.” S.30

Öyleyse, Kuran’ın nasıl yazıldığı değil nasıl okunduğu önemlidir. Yani Kuran metninin anlamı işaretlerden değil, işaretlerin nasıl okunduğundan çıkar. Unutmayalım ki Kuran Arapça dilinde yazılmış ilk yazılı metindir! Arapça ile yazı yazma Mekke’ye peygamberin zamanında gelmiştir. Zaten okuma yazma bilen kişiler yok denecek kadar azdır. Kuran’ı doğru telaffuz etmeyi bilen tek kişinin ölümünden 20 yıl sonra, sadece sessiz harflerle yazılmış ve türlü türlü anlamlar verilerek okunabilen bir metin nasıl “tartışmasız” peygambere inen metin olabilir?

Ama daha bitmedi.

“Hz. Osman bu mushafların dışında kimin elinde Kuran’dan ne varsa yakılması için emir çıkardı.” S.23 Yani daha o zaman, Osman zamanında, birden fazla Kuran vardı ve bunlardan hangisinin Peygamberin ağzından çıkan sözlerin yazıya dökülmüş hali olduğunu bilen yoktu. Kimsenin de bilmesine imkan yoktu.

“Hz. Osman’ın farklı nüshaları yok edip Medine nüshasını resmileştirmesi akabinde bazı ‘kurra’ Osman’ın bu girişimine şiddetle karşı koydular.” S.25 Peygamberin inen ayetleri okuduğu ve yazdırdığı katiplerden (kurralardan) bazıları Osman’ın derlediği Kuran’ı asıl Kuran olarak kabul etmiyorlar. Ama siz, bütün bunlara rağmen, Kuran’ın günümüze kadar peygamberin kayda geçirilmiş sözleri olarak, ve bir bütün olarak, eksiksiz ve fazlası olmadan, günümüze kadar geldiğini söyleyebiliyorsunuz!

Hikaye devam ediyor. Peygamber “Kim Kuran’ı indirildiği gibi okumak isterse İbn Ummi Abd’nin kıraati üzre okusun,” demiş. S.26 Halbuki Kuran’ı derleme görevi Zeyd’e verilmiş, Ummi Abd’a değil. Peygamber’in sözünden, yine, anladığımız önemli husus, Kuran’ın yazıldığı harflerden çok o harflerin nasıl okunacağı, nasıl kıraat edileceğidir. Yani kaybolan, ve bize kadar gelemeyen, Kuran’ın nasıl okunacağıdır. Daha Peygamberin zamanında Kuran’ın tek bir okunuşu yoktu; her okunuş bir Kuran olduğuna göre, daha Peygamber yaşarken, birden fazla Kuran vardı.

Nihayet, 8. yüzyılın başlarında, Haccac İbn Yusuf “seslendirme işaretleri olan harekeler ile” Kuran’ın yeni bir nüshasını yazdırır ve Medine dahil olmak üzere büyük İslam kentlerine birer kopya yollar.” S.30 Bu Kuran’ın bilenen en az 3. yeniden yazılışıdır. Fakat Haccac’ın kopyası da değiştirilmiş ve “yerine el-Mehdi tarafından Bağdat’tan gönderilen nüsha konmuştur. Maalesef Haccac’ın nüshası hakkında ayrıntılı bilgi mevcut değildir.” S.30 Yani, “Peygamberin ölümünden yaklaşık 150 yıl sonra bile Kuran’a böyle keyfi müdahaleler olabiliyordu.” S.30 Fakat siz bütün bu ilmi görmezden gelip, Kuran’ın hiç değişmeden günümüze geldiğini söylüyorsunuz.

“Mushafın tek lafız ile okunuşunun sağlanması VIII.-IX. asırlarda Müslüman toplumunda yapılan bilimsel tartışmaların sonucunda oturmuştur.” S.31 Yani bu ne demek, bugünkü mushaf Peygamberin kurralarına dikte ettiği metin değil, peygamberin ölümünden bir buçuk asır sonra “bilimsel tartışmalar sonunda” tanımlanmış ve karara bağlanıp “resmileştirilmiş” bir metindir.

Şimdi de 32. sayfadan durumun özetini alıntılıyorum: “Hz. Muhammed’e geldiği kabul edilen vahiyler kesin olmamakla birlikte önce Halife Ebu Bekir, sonra Halife Osman döneminde derlenip düzenlenip bir kitaba dönüştürülüyor. Bu kitaba mushaf deniliyor. Bu kitap noktasız ve harekesiz Arap harfleriyle yazıldığı için okuma dolayısıyla anlamlandırma farklılıkları oluşuyor. Hem bu yüzden hem de İbni Mesud gibi, Ubey b. K’ab gibi bazı sahabelerin yazdığı kitaplar yüzünden Mushaf üzerinde ihtilaflar oluşuyor, tartışmalar çıkıyor. … Mushaf’la ilgili bu tartışmalar tahminen 900’lü yıllarda sona eriyor ve bütün Müslümanların üzerine ittifak ettiği bir metin bu dönemlerde ortaya çıkıyor.”

Bugünkü mushaf 900’lü yıllarda sabitlenmiş olan metindir. Araplar nihayet Kuran’ın tek lafız ile okunmasını sağlamışlarıdır ama peygamberin lafızı ile okunuşunu sağlayamamışlardır.

***

Kuran metninin tarihsel gelişiminin de Allah’ın bir emri olduğunu ve Allah’ın peygambere indirdiği metnin değil, bu metnin nihayi metin olmasını istediğini söyleyebilirsiniz, ama “tartışmasız” peygamberin ağzından çıkan metin olduğunu söyleyemezsiniz.

Kuran’ın metninin Peygamberin kusursuz diktesi olduğu görüşünün Türkiye’de resmi akademik görüş olmaktan başka bir değeri yoktur: “Kuran tarihi ile ilgili kitaplar, yazılar yazan Türk ya da Türkiyeli ilahiyat akademisyenlerin bir çoğu Dr. Tayyar Altıkulaç, Prof. İsmet Ersöz örneklerinde olduğu gibi hem vahiylerin kitaplaşma sürecinin ne kadar sancılı olduğunu anlatan bu rivayetleri aktarırlar hem de bunlar yokmuş gibi Kuran’ın hiçbir değişikliğe uğramadığını iddia ederler.” … “Hem Osman mushaflarının kaybolduğunu, günümüzde bunlarla ilgili hiçbir kalıntı bulunmadığını söyleyeceksiniz hem de bugünkü Mushafın yani Kuran’ın korunmuşluğundan hiç kuşku duyulmaması gerektiğini söyleyeceksiniz… Düşüncelerindeki bu paradoksu niçin görmüyorlar ve neden bu kadar kesin konuşup yazabiliyorlar?” S.33

***

Evet, Faruk bey, tarihsel olayların aksine nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorsunuz?

***

Aslında bu kadar söze bile gerek yok. Elimizdeki metnin kendisi zaten asıl Kuran olmadığını tartışmasız bir şekilde belli ediyor. Elimizde en az iki tane Kuran var. Biri iniş sırasına göre diğeri ise “Kuran’ı Kerim” olarak kitapçılardan aldığımız ve “Açan bölümü” ile başlayan metin. Bu mushafın inen metin olmadığını zaten biliyoruz çünkü surelerin isimleri sonradan konulmuştur ve sure isimleri kutsal metnin bir parçası değildir.

Orijinal metin harekesiz ve noktasız yazılmıştır. Elimizdeki metin hareke ve noktalarla yazılmıştır. Daha bundan net bir farklılık olabilir mi? Bu okuma işaretlerini koyanlar mutlaka harekesiz okumalardan çıkan çeşitli anlamlar arasında seçim yapmak durumunda kalmışlardır. Her zaman doğru seçimi mi yaptılar? Peygamberin ölümünden bir asır sonra doğru telaffuzu bilecek durumda mıydılar? Tabii ki hayır.

Bu konuda kitapta verilen bir örnek 2. Surenin 248. ayeti ile ilgili: “Zeyd ‘buradaki kelime TABUH’tur, Eban ise hayır TABUT’tur’ dedi. Bunun üzerine biz Hz. Osman’a müracaat ettik ve o da bu kelimeyi “tabut” olarak yazdırdı.” S.28

Bugün bile Kuran’ı anlamlandırma zorlukları devam etmektedir. “Hımar” kelimesinin anlamının bir ideolojiyi desteklemek için uygun olarak seçilmesi sonucunda milyonlarca kadın başını örtmüştür. Hala kimse “hımar” kelimesinin ayetin bağlamında ne anlamda kullanıldığını bilememektedir. Zeyd için de Eban için de “hımar” kelimesinin net bir anlamı vardı belki de, ama zamanla unutuldu.

Eban ve Zeyd’in, okuma yazma seviyesi şüpheli insanların getirdiği kemik parçaları ve yapraklardan derlediği ve Osman’a sorarak yazdığı bir metin mi peygamberin katiplerine dikte ettirdiği “tereddütsüz” kutsal metin oluyor?? Hiç zannetmiyorum. Zaten elimizde bu erken metin bile yok.

Kuran’ın “doğru anlaşılması meselesi”ne de başka bir yazıda bakarız!

###

Notlar:

— Faruk Beşer’in bahsedilen yazısı: Büyük zatların söylediklerinin dini değeri

— İslam Ansiklopedisinde mushaf ile ilgili bilgilendirici bir yazı.

— Yazıda bir kaç yerde vahiylerden bahsederken “peygambere inen metin” demişim. Bu tabii doğru bir söz değil. Vahiy metin olarak inmemiştir. Peygamberin içine doğmuştur. Cebrail’in vahiyleri peygamberin kulağına Arapça fısıldadığı gibi bir düşünce yanlıştır. Ayetlerin özgün şekli peygamberin katiplerine dikte ettiği kelimelerdir.

İçinde “HIMAR” kelimesinin geçtiği yazılarım.

— Bakara suresinin 248. ayetinde Osman’ın TABUT olarak yazdırdığı kelime, çeşitli Türkçe meallerde, tabut, sandık ve Ahit Sandığı olarak geçiyor.

— Ebubekir Zeyd’e “…biri sana Allah’ın kitabından bir ayeti iki şahitle getirdiği takdirde onu kaydet” demiş. Ebubekir’in daha kitaplaşmamış bir metne “Allah’ın kitabı” demesi de ilginç değil mi? “Kuran” ismi sonradan konduğu halde Kuran’ın kendisine “Kuran” olarak hitap etmesi de ilginç. Bebeğin kendi isimini bilmesi gibi.

— Faruk Beşer, “Kuranıkerim’in bize olduğu gibi ulaştığı konusunda tereddüt yoktur” diyor, ama “900’lü yıllarda sabitlenmiş ve resmileştirilmiş Kuran’ın bilmem kaçıncı yazılışının bize olduğu gibi ulaştığı konusunda tereddüt yoktur” demek daha doğru olurmuş.

— Ama dediğim gibi, Kuran’ın tarihsel gelişimini görmezden gelip, bugünkü mushafa bakıp, “Allah’ın indirdiği Kuran” budur diyebilirsiniz. Yani Allah Kuran’ın son halinin elimizdeki mushaf olmasını istediğini söyleyebilirsiniz. Buna diyecek bir şey olamaz.

— Bu kitap da çok aydınlatıcı: Kur’an’ın Metinleşme Süreci, Doç. Dr. Ziya Şen, İstanbul, 2014. 2. Baskı. “Metinleşme süreci ile; Kur’an’ın Hz. Peygamber’e vahyedilmesinden sonra yazılması, Hz. Ebu Bekir döneminde yazılı dokümanların bir araya getirilmesi ve kıraat birliğinin sağlanması için Hz. Osman’ın hilafeti esnasında çoğaltılması süreçlerini ve bu zaman zarfında ortaya çıkan problemlerin tahlil edilmesini kast ediyoruz.” S.19