Süs balığından kozmoloji dersleri

balık
Ben kasenin içindeyim. / Kasenin dışında oda var. / Ve oda sonsuz olmalı… / Çünkü odanın dışında ne olabilir ki?

Okulcu kozmolog Sean Carroll, akvaryum kozmoloğu süs balığının düşüncelerine yorum yazmış. Balık kozmolog şöyle akıl yürütüyor:

Ben akvaryumun içindeyim / Akvaryumun dışında oda var / Ve oda sonsuz olmalı / Çünkü odanın dışında ne olabilir ki…

Akvaryumdaki balık göremediği odanın özellikleri hakkında varsayımlarda bulunuyor. Bu varsayımların güvenilir olduğuna inanıyor. Ama biz bu balık kozmoloğa gülüyoruz çünkü biz onun göremediklerini görüyoruz; onun sonsuz dediği dış odanın sonsuz olmadığını biliyoruz.

Balık kozmolog ile bizim kozmolog Sean Carroll birbirlerine benziyorlar.

Balık su akvaryumunda yaşıyor; Sean Carroll, yoğunluğu sudan az olan, ama yine de bir sıvı olan atmosfer dediğimiz akvaryumun içinde yaşıyor. Balık suya bağımlı; Sean Carroll havaya bağımlı. Süs balığının evreni bir bütün olarak anlama kapasitesi ne kadar kısıtlı ise, Sean Carroll’un da evreni bir bütün olarak anlama kapasitesi aynı derecede kısıtlı. İkisinin de gözlem ötesi dünyayı bilmesi imkansız.

Fakat, dünya denen akvaryumda yaşayan okulcu kozmolog Sean Carroll bütün evreni bildiğini iddia ediyor. Yani o, evrenin bütününü hiçbir zaman bilemeyeceğini pekala bildiği halde; bütün evreni bildiğini iddia ediyor. O bir sahtekar.

Bakalım bizim kozmolog, balık kozmoloğa nasıl cevap vermiş.

Önce balığın mantığını kabul eder gibi görünüyor:

Balığın söylediği aslında mantığa uygun fakat kozmoloji hakkında düşünen insanların bu fikri kabul etmeleri zordur.

Kozmoloji hakkında düşünen insanların kabullenmekte zorlandıkları şey neymiş?

[Evrenin henüz gözlemlemediğimiz bölümlerini] fiilen gözlemlemeden, bizi [evrenin henüz gözlemlemediğimiz bölümleri] hakkında güvenilir bilgiye götürecek mantıklı a priori akıl yürütme yoktur.

Sean Carroll ne demeye çalışıyor? Gözlemler, gözlemlenemeyen evren hakkında güvenilir bilgi veremez, diyor.

Herşeyden önce bu sahtekar okulcu doktorun bir kozmolog olduğunu unutmayalım. Bu adam ne iş yapıyor? Yaptığı işi nasıl tanımlıyor?

Bu adam kendini, evrenin bütününü a priori bilen ve akademik fizik kanunlarını uygulayarak evrenin bütününün sırlarını çözen ve bize açıklayan bir dahi olarak tanımlamış. Yani bu adam, değişmez ve kutsal bir varsayım olarak evrenin bütününü bildiğini varsaymış. Ve buna inanmış. Bu gözlemlere dayalı bir inanç değil. Kendini “evrenin bütünün bilen deha” olarak tanımlamış.

Evet tam da böyle tanımlamış. Bu adam ona evrenin tümünü bilmediğini ve bilemeyeceğini söyleyen bir süs balığına pabuç bırakır mı?

O zaman bu okulcu kozmoloğun kelime oyunlarını dikkatlice bakalım.

Okulculuğun en eski tartışma taktiğidir. Önce karşındakinin tezini şartlı olarak kabul eder görüneceksin ondan sonra da kabul edermiş gibi yaptığın tezi çarpıtarak kendi otoriten ile çürüteceksin. Sean Carroll’un yaptığı da budur.

Sean Carroll, önce gözlemlenen evrenden gözlemlenemeyen evrenin özellikleri öğrenilemez, diyor. Ve bunun mantıklı bir tez olduğunu da kabul ediyor.

Bu çok açık değil mi? Çok açık. Aması maması yok. Gözlemler bütün evren hakkında bilgi veremez. Tekrarlayalım: Hiçbir gözlem, ne kadar uzağa bakarsa baksın, evrenin bütünü hakkında bilgi veremez. “Evrenin bütünü” bilinemez bir kavramdır.

Fakat Sean Carroll, bir kozmolog olarak, evrenin bütününün bilinemeyeceği tezini kabul edemez. Kabul etse, yaptığı astronomi olurdu, kozmoloji olmazdı. Öyleyse Sean Carroll tipik okulcu laf cambazlığı ile kabul eder gibi yaptığı tezin tam aksinin doğru olduğunu ispat edecektir. Bakalım nasıl yapacak?

Bir sonraki cümlesi şöyle:

Einstein ve Wheeler evrenin kapalı olduğuna ve bir gün yeniden çökeceğine inanmışlardı. Çünkü, zaman içinde sonlu bir evren onların evren anlayışına daha iyi uygundu.

Sonra Einstein ve Wheeler’in bu inancını eleştiriyor:

Evren bize doğru gözüktüğü için bir şeyi yapmaz; veya biz hayal edemiyoruz diye bir şeyi yapmaktan kaçınmaz. Onun için bütün olasılıklar masanın üzerinde kalmalıdır.

Demek istiyor ki, evren insanı dikkate almaz. Bizim doğru olması gerektiğine inandığımız bir tez yanlış olabilir. Veya, hayal bile edemediğimiz bir şey gerçekte var olabilir. Burada “evren” aynı “doğa” kelimesi gibi kullanılmış. Doğa insanın ayrıcalıklı olduğunu kabul etmez. İnsanın menfaati için hareket etmez. Olayları insanın iyiliği için ayarlamaz.

İyi de, Einstein ve Wheeler’ın evrenin sonlu olduğu inancının, gözlemlerin bütün evren hakkında bilgi veremeyeceği gerçeği ile ne ilgisi var?

Hiçbir ilgisi yok.

Peki, Sean Carroll neden Einstein’dan bahsetti?

Einstein okulcu kozmolojinin yüce şeyhidir.

Bir okulcu kozmoloğun, şeyhi Einstein’ın adını zikredip saygılarını sunmadan konuşmaya başlaması düşünülemeyeceği için, iyi bir mürit olan Sean Carroll da Einstein’ın adını anarak işe başladı. Saygılarını sunduktan sonra artık Einstein’ı istediği gibi eleştirebilir.

Fakat asıl konumuz evrenin sonlu olup olmadığı değil; gözlemlenemeyen evrenin bilinemeyeceği. Sean Carroll, usta bir okulcu laf cambazı olarak, bilinemeyeceğini kabul ettiği evreninin gözlemlenemeyen bölümünü nasıl bildiğini bize açıklayacak.

Evet. Yapacağı budur. Okulcu laf cambazlarının yüzyıllardır uyguladığı aldatmacalardan biridir bu.

Önceden doğru olarak kabul ettiği bir tezin doğru olmadığını ispatlamak. Böylece iki zıt tezi de yeri geldiğinde savunabilmek. Okulculuğun temelindeki sahtekarlık budur.

Sean Carroll, “diğer yandan…” diye söze başlıyor ve biraz önce doğru olduğunu kabul ettiği tezin neden yanlış olduğunu ispat etmeye girişiyor.

Diğer yandan, [bu] gözlemlenemez evren hakkında akla uygun a posteriori sonuçlar çıkartamayacağımız anlamına gelmez.

Ve astrolojiye gönderme yaparak, şaka yollu “yıldızlar istediğimiz gibi sıralanmışsa” diye ekliyor. Hiç komik bulmadım.

Şu akıl yürütmeye bakın! Çocuk kandırıyor:

Yani, eğer kapsamlı bir fizik ve kozmoloji kuramımız varsa ve bu kuram gözlemlediğimiz evrende çok çeşitli empirik sınavlardan başarı ile geçmişse ve gözlemlemediğimiz evren hakkında muğlak olmayan açık tahminler yapmışsa, bu tahminleri ciddiye almak hiç de delilik olmazdı.

Böyle bir kuramımız henüz yok fakat böyle bir kuramı geliştirmek için çalışıyoruz.
Bu kuram hakkında çalışanlar, bütün aktif bilim adamlarının çok küçük bir bölümünü oluşturduğu halde, çok orantısız bir ilgi çekmektedirler.

Ne dedi şimdi bu? Balık kozmoloğun tezini çürütebildi mi?

Balık kozmoloğun akıl yürütmesinden ve davranışlarından ders almalıyız. Nedir o ders? Bulunduğunuz yer bütün evrenin özelliklerine sahip olan özel bir yer değildir. Akvaryumda balıksanız odanın dışında ne var bilemezsiniz. Evin dışında ne var hiç bilemezsiniz.

Aynı şey insanların evi olan dünya için de geçerlidir. Milyarlarca galaksi gözlemleseniz bile, gözlemleyemediğiniz yerde ne var bilemezsiniz. Galaksiler mi var yoksa başka bir düzen mi var onu bile bilemezsiniz.

Sean Carroll’un cevap vermesi gereken soru şu: Gözlemleyemediğin ve hiç bir zaman gözlemleyemeyeceğini bildiğin bir yeri nasıl bildiğini iddia ediyorsun?

Başka bir deyişle, evrenin bütününü bilmiyorsun ve bilmediğini de kabul ediyorsun. Aynı zamanda evrenin bütününü bildiğini iddia edip Big Bang masalını uyduruyorsun. Bu nasıl bir aldatmacadır?

Sean Carroll’un ne dediğine daha dikkatli bakalım. Şöyle diyor:

Gözlemlenen evreni çok iyi bir şekilde açıklayan bir kuram olsun.

Bu kuram gözlemlenmeyen evren hakkında açık tahminler yapmış olsun.

Alay mı ediyor bizimle?

Gözlemlenen evren için geçerli olan bir kuram evrenin bütünü hakkında bir tahminde bulunamaz. Çünkü evrenin bütününü bilmiyoruz. Uydurduğunuz hiçbir kuram da bilemez.

Balık kozmolojist belki bize bu konuda yardımcı olabilir. O nasıl bir kuram geliştirirdi?

Suyun içinde olduğu için önce bütün evreninin su yoğunlğunda olduğu bir kuram geliştiririrdi. Fakat bir gün kafasını hafif sudan çıkartıp, sudan az yoğun bir dünyanın da olduğunu farkedince kuramını ona göre revize ederdi. Hatta kendi akvaryumunun bir “ada evren” olduğunu ve evrenin de ada evrenlerden meydana geldiğini söyleyen bir kuram geliştirirdi. Aynı insan kozmolojistlerin galaksileri bulunca yaptığı gibi. Fakat onun kuramı burada biterdi. Evin dışını, bahçeyi, ağaçları, şehirleri, ayı, gezegenleri, galaksilerin varlığını ona bildirecek, bulmasını sağlayacak bir kuram geliştiremezdi. Böyle bir kuram geliştirmesine imkan yok. Geliştirse bile, böyle bir kuramın gözlemlerle ispatlamasına imkan yok. Hatırlayalım: Gözlemlenemeyen evrenden bahsediyoruz. Ancak bir okulcu kozmolog gözlemlenemeyen evren hakkında bir kuram geliştirip o kuramı gözlemlerle ispat ettiğini söyleyebilir. Bir önkabul olarak gözlemleyemediğimiz evrenden bahsediyoruz. Gözlemlenemeyen evren gözlemlenemez. Bu kadar basit. Gözlemlerin dışına çıkınca da artık bilim değil din ve inanç alanına girmiş oluruz.

Aynı şekilde, Sean Carroll da, en son teleskoplarla görebildiği evrenin ötesinde ne olduğunu bilmesine imkan yok.

Zaten “böyle bir kuramımız yok” diyerek gözlemlenemeyen evreni bilmediğini itiraf etmiş oluyor. Sean Carroll, Big Bang masalının en aktif propagandacılarından biri olarak evrenin bütünün bildiğini varsayıyor. Çünkü Big Bang evrenin bütününün yaratılış masalıdır. Sean Carroll yalan söylüyor. Evrenin bütünün bilmediğini itiraf ediyor ondan sonra evrenin bütünün nasıl varolduğunu anlatan bir masalı gerçekmiş gibi satıyor. Bu nasıl iş?

Sonuç olarak, diyebiliriz ki, balık kozmonot saf ama en azından samimi. İnsan kozmolog Sean Carroll yalancı ve bir sahtekar.

Sean Carroll tipik bir okulcu kozmolog olduğu için ve resmi kozmoloji masallarını tekrarladığı için onu örnek aldık. Yoksa özelliği olan birisi değil.

Notlar:

Sean Carroll’un incelediğimiz yazısı.

— “Okulcu” skolastik demektir. Bugün alay ettiğimiz ortaçağ skolastikleri vardı ya… Sean Carroll gibileri onların soyundan gelen günümüzün skolastikleridir.

— Sean Carroll Latince a priori ve a posteriori deyimlerini kullanarak entel görünmek istemiş ama aslanda olay çok basit.

a priori ne demek?

Hiçbir denemeye dayanmayan ve akıl yordamıyla bulunup ortaya konan, önsel.

Eğer böyleyse, “varsayım” veya “önkabul” demektir. “Varsayım” kelimesini Latince söyledi diye kendini çok bilge birisi sanıyor belki de.

— a posteriori ne demek?

Tecrübeden önce insan aklında varlığı kabul edilen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan sıfat. Mesela, “Her sayı kendine eşittir” hakikati hiçbir deneye baş vurmadan bilinen bir a priori bilgidir.

Sonsal. Deneyden sonra. Tümevarımlı.

Tecrübe sonunda meydana gelen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Mesela, ateşin yakıcı olduğunu denedikten sonra anlarız. Bu bilgi a posterori bir bilgidir.

Deney sonucu ortaya çıkan.

— “Gözlemlenen evren” gibi şeyler söylememize de gerek yok. Çünkü sadece gözlemlediğimiz evreni gözlemleyebiliriz. Gözlemlediğimiz yere de “gözlemlenen evren” deriz.

Kozmos evren değildir

Kozmos-Çiçeği

Din de bilim de insanları aldatıyor. Bu o kadar açık ki. Ve aldatanlar aynı insanlar: Felsefe Doktorları ve Teoloji Doktorları. İsmleri değişik olsalar bile bunlar aynı meslektendirler. Bunlar profesyonel okulcu doktorlardır

Bu bağlamda “bilim” dediğim kozmoloji gibi bilim diye satılan sahte bilimlerdir.

Evet, kozmolojiye yakından bakalım. İnsanlar bütün evrenin “Big Bang” adı verilmiş bir patlama ile başladığına inandırılmışlar. Bu yaratılış masalını anlatanlar da Felsefe Doktorları. Yani skolastikler. Türkçesini söyleyecek olursak, okulcular.

Kurgu olduğu bu kadar açık olan bir masala insanlar nasıl inanıyorlar? İnanmak istiyorlar, herhalde ondan.

Big Bang masalına inanan insanlar, Big Bang masalını dikkatlice inceledikten sonra ona inanmayı seçmiyorlar; Felsefe Doktorları’nın otoritesini kabul ettikleri için, sorgulamadan inanıyorlar.

Aynı şey din için de geçerli. İnsanlar Kuran’ı okuyup anlayıp İslam’ı seçmiyorlar. Mahalle baskısı ve devlet baskısı ile doğuştan İslam dinine kaydoluyorlar. Kuran’ı okuyup anlayan zaten dinden çıkıyor.

Bize ilkokuldan profesyonellere körü körüne, sorgulamadan inanmamız aşılanır. Hayatımıza ilk giren profesyonel öğretmendir. Hayatımıza giren diğer profesyoneller arasında avukatlar, doktorlar, akademikler sayılabilir. Hatta askerler ve politikacılar bile profesyonel sınıfa dahil edilebilir. Bunların hepsi insanları müşteri olarak görürler. Onlar için önemli olan, uzun yıllar okuyup öğrendikleri bir kitap bilgisini dış dünyadan gizlemek ve perakende olarak satmaktır.

Bu yazıda bizi ilgilendiren akademik profesyoneller olduğuna göre onlara bakalım. Akademik profesyonellere “doktor” denir. Doktor, doktrini öğrenmiş ve onu yeni gelen nesillere öğretmek için lisans verilmiş profesyonel kişi demektir. Bunlar bilim adamı değildir çünkü doktrini sorgulayamazlar, sadece öğretebilirler. Halbuki bilim adamı rütbesini kazanabilmek için her doktrini sorgulamakta serbest olunmalıdır. Akademik doktorlar ikiye ayrılır: Felsefe Doktorları ve Teoloji Doktorları.

Bu profesyoneller doktrinin sahibidirler. Doktrin üzerinde tekelleri vardır. Dışardan hiç kimse bunların sahiplendiği doktrini eleştiremez.

19. yüzyıla kadar yaratılış masalları yazma işi Teoloji Doktorlarının tekelinde idi. Bunlar binlerce yıl bize dünyanın evrenin merkezinde sabit olduğunu söylediler. Bunun aksini iddia edenleri direk cehenneme yolladılar. İşkence ettiler. Meydanlarda canlı canlı yaktılar. Buna Avrupa medeniyeti denir.

Foyaları meydana çıkınca Teoloji Doktorlarının karizmaları çizildi ve artık kimse dünyanın evrenin merkezinde sabit olduğuna inanmaz oldu. Madara oldular. Otoriteleri kalmadı.

Bu otorite boşluğunu, Teoloji Doktorları’nın akademik kuzenleri Felsefe Doktorları doldurdu. Böylece yaratılış masalları yazma işi Felsefe Doktorlarına geçti.

Teoloji Doktorları kutsal kitaplarında bahsedilen yaratılış hikayelerini alıp, yorumlayıp, güncelleyip ve de kutsallaştırıp piyasaya sürüyorlardı.

Felsefe Doktorlarının yöntemi daha değişikti. Onlar masallarını kutsal kitaplardan almadıklarını fakat bilimsel yollarla keşfettiklerini söylüyorlardı. Kendilerine de Felsefe Doktoru değil, bilim adamı ve fizikçi diyorlardı.

Halkın kozmoloji masallarına ihtiyacı vardır. İnsan aklı boşluktan, belirsizlikten ve bilinmezden nefret eder. Nerede olduğunu bilmek ister. Bu konularda otorite sahibi birilerinin ona evrendeki yerini ve koordinatlarını söylemesini ister.

Yani kozmolojinin ve dinin insan toplumunda çok önemli bir işlevi vardır. Kozmoloji bugün dinin eski işlevini görmektedir. Bu da insanlara uzay ve zamanda nerede olduklarını söylemektir.

Bilinmeyen ve bilinemez bir evren çoğu insanı korkutur. Bu sebepten insanlar, kapalı ve sonlu bir evren içinde yaşadıklarına inanmak isterler. Ama ne yazık ki evren, ucu açık ve bilinemezdir.

Ne yapmalı?

Çok basit.

Kapalı bir evren yaratmalı. Bu kapalı ve bilinebilir evrene “kozmos” denir.

Bu kozmosu yaratanlar tabii ki Felsefe Doktorlarıdır. Yani kendilerine fizikçi ve kozmolog diyen okulcu profesyonellerdir.

Kozmos nedir? Kozmos, Felsefe Doktorlarının icadıdır ve onların malıdır. Kozmos, bütün evren değildir. Kozmos evrenin bir parçasıdır. Fizikçilerin özenle seçtiği bir parçadır. Neden özenle? Çünkü dikkat ederseniz kozmos, Felsefe Doktorlarının, çağın teknolojisi ile bilebilecekleri ile sınırlı olan bir kapalı sistemdir. Günün en gelişmiş teleskopları nereye kadar görebiliyorsa kozmosun sınırı orası olarak tanımlanır.

Kozmos aynı zamanda matematik ile incelenebilmelidir. Bu konuda kozmos fizikçilerin bildikleri matematiğe ve bildikleri fizik kanunlarına uyan bir kapalı sistem olarak tanımlanır. Yani kozmos hiçbir zaman fizikçilerin bildikleri matematiğin seviyesini aşamaz. Mesela, 17. yüzyılda Kepler gezegenlerin yörüngelerini kağıt üstünde tüy kalemle hesaplıyordu. Bir gezegenin yörüngesini hesaplamak sayfalar alıyordu. Kepler’in elindeki teknoloji oydu. Bugün gezegenlerin yörüngeleri bilgisayarda Kepler’in hayal edemeyeceği hassasiyette hesaplanabiliyor. Günümüzün kozmosu da fizikçilerin ellerindeki en son teknolojiler ile incelenebilecek zorlukta bir kapalı sistem olarak tanımlanır. Kozmosun karmaşıklığı hiçbir zaman Felsefe Doktorlarının güncel teknolojilerini aşmaz. Aşsa bilinemez olurdu.

Kozmosun bilinmeyen bazı detayları olabilir fakat bir bütün olarak kozmos bilinebilir bir kapalı sistem olarak tanımlanır ki fizikçiler bu sistem ile oynayabilsinler.

Öyleyse fizikçiler evrenin bir parçasını bilinebilir bir kapalı sistem olarak tanımlıyorlar. Bu tanımlanmış kapalı sistemi kozmos denir. Evren değil. Dikkat edin, fizikçiler kozmos ve evren kelimelerini eşanlamlı olarak kullanırlar. Çünkü onların niyeti kozmos olarak tanımladıkları evrenin bir parçasını evrenin tümü olarak satmaktır.

Sahtekarlığı anladınız değil mi?

Fizikçiler, evrenin sadece bir bölümünü kesip bir kozmos tanımlıyorlar sonra da bu kozmosu bütün evren diye pazarlıyorlar.

Kozmos bütün evren değildir. Kozmoloji bütün evreni incelemez. Bütün evren bilinemez. Kozmos fizikçilerin uydurduğu evreninin bilinebilir bir parçasıdır. Bütün gözlemler astronomi gözlemleridir. Astronomi gözlemleri kozmoloji yani bütün evren hakkında bilgi içermezler.

Kozmosu bütün evren diye satan bu sahtekarlara neden inanalım?

 

Nobel fizik ödülü yanlışlıkla edebiyatçıya verilmiş…

Ne kadar saygıdeğer ve tonton bir bilim adamına benziyor değil mi? Bu adam şarlatan olabilir mi?

Peebles
Jim Peebles. 2019 Fizik Nobel’ini kazanan kozmolog.

Dünyanın en prestijli üniversitelerinden birinde çalışıyor. Ama bu adamın ortaçağa kadar uzanan akademik ataları da, ki biz onlarla “skolastikler” diye alay ediyoruz, aynı derecede saygıdeğer ve oturaklı insanlardı.  Çağdaşlarına saygıdeğer ve inandırıcı gözüküyorlardı. Onların saygıdeğerliği bir teleskop tarafından alaşağı edildi. Kendi sahtekarlıkları açığa çıkmasın diye Galileo’nun teleskopundan aya bakmak istemediler. Çünkü ayın yüzeyinin pürüzsüz ve kusursuz olduğuna inanıyorlardı. Aristo öyle demiş diye bunlar da sorgulamadan inanmışlardı. Foyaları meydana çıkınca alay konusu oldular.

Avrupa okulculuğu “Bilimsel Devrim” diye bir tarihsel kurgu uydurdu. Avrupa’da okulculuğun bittiğini ve halkın uyandığı propagandasını yaydılar. Peki skolastikler dediğimiz bilgi düşmanı okulcu sahtekar şarlatanlar nereye gitti? Yeryüzünden yok mu oldular? Hayır. Sadece isimlerini değiştirdiler. Eskiden Aristo’nun kitaplarını kutsal doktrinleri yapmışlardı; Aristo’ya yorum yazarak akademik kariyer merdivenlerini tırmanıyorlardı. Sonra hepsi Newtonca oldular ve Newton’u kutsallaştırıp ona yorum yazmaya başladılar. Sonra okulculuğa Einstein da eklendi.

Jim Peebles da bir okulcu skolastik doktordur; işi yaratılış mitleri uydurmaktır.

Yaratılış mitleri uydurma işini eskiden Teoloji Doktorları yapardı; şimdi Felsefe Doktorları yapıyor. Çünkü insanlar artık uyandılar ve kitap dinlerinin kozmoloji masallarına inanmıyorlar. Bu iş artık Felsefe Doktorlarının sorumluluğu altında çünkü onlar kendilerini bilim insanı olarak pazarlıyorlar. Masallar aynı masallar ama artık kendilerini bilim insanı olarak tanıtan insanlar pazarlayıp satıyor diye halk da bu masalları bilimsel kuramlar zannediyor. Günümüzde yaratılış mitleri üreticileri Felsefe Doktorları yani fizikçilerdir.

Bu fizikçiler, kozmoloji diye bir akademik alan uydurmuşlar. Kozmolojiye “evren tarihçiliği” desek daha iyi olurdu. Ama tarihçilik dersek tarihçilere haksızlık yapmış oluruz. Felsefe Doktorları tarihçilik yapmıyor. Tarih önceden olmuş olayları delillere ve belgelere dayanarak anlamaya çalışmak demektir. Olmamış bir olayın tarihi olmaz.

Peebles gibi felsefe doktorları, Big Bang diye bir sıfır noktası uydurmuşlar ve bu hayali nokta üzerine inşa ettikleri kumdan kalelerin mimarisi ve fiziği hakkında detaylı hesaplar yapıyorlar. Hayali şeylerin fiziğini inceliyorlar. Olay bu. Bir takım hesaplar yaptıkları için de kendilerine bilim insanları diyorlar. Ama varsayımınız yanlışsa, varsaydığınız olay hiç olmamışsa, ne kadar hesap yaparsanız yapın gerçekçi sonuçlar alamazsınız.

Peebles denen bu adamın masum görüntüsüne aldanmayalım. Kendisi hem şarlatan hem de sahtekardır. Böyle diyerek ona hakaret etmiş olmuyoruz gerçekleri söylüyoruz. Profesyonel hayatı dışında, özel hayatında, eminim çok iyi bir insandır. Biz sadece profesyonel hayatına bakıyoruz. Uydurduğu sahte varsayımlara dayanarak bizi nasıl aldattığına bakıyoruz.

Peebles’ın aynı okulda meslekdaşı olan fizikçi ve kozmolog bayan Jo Dunkley ne demiş:

Bugün şahane bir gün. Jim Peebles’ın Nobel ödülünü Michel May ve Didier Quelez ile paylaştığı açıklandı.

Jim, Princeton Physics’de “Yerçekimi Grubu”nda meslekdaşımdır (aslında grubun 50 yıl öncesinden orijinal üyesidir.)

Bu sahte bilim insanları evrenin bütününü “yerçekimi” ile açıkladıklarını sanan naif insanlardır. Ama naif olamazlar. Bunlar çok akıllı olduklarını iddia ediyorlar. O zaman bunlara mecburen sahtekar dememiz gerekir.

Jim, bizim evrenimizin, sıcak Big Bang’den bugün gördüğümüz galaksilerle dolu uzaya nasıl evrildiğini çözmüştür. [Jim’in peri masalı bu.]

Kozmolojiye yaptığı diğer katkılar dışında, Jim bugün hâlâ incelediğimiz, kozmosun ilk resmi olan Kozmik Fon Işınımı’nın varlığı ve özellikleri hakkında çok önemli tahminlerde bulunmuştur.

Jim, inanılmaz derecede zeki olmakla birlikte, çok da iyi bir insandır. Haberi duyunca bu sabah mutfakta sevinçten havalara zıpladım.

Bu kadın kozmos ile evren kelimelerini eşanlamlı olarak kullanıyor. Bu bütün kozmologların bilerek ürettikleri bir kavram kargaşasıdır. Bu konuyu daha önce detaylı olarak yazmıştım.

Bayan Jo bir de “bizim” evrenimiz demekten hoşlanıyor. Sanki başka bir evren olabilirmiş gibi. Tanımlama olarak evren “bütün” demektir. Eğer bütünün dışında bir şey varsa o bütün diye tanımladığınız şey bütün değildir. Bu basit mantığı anlayamayan veya anlamak istemeyen sözde bilim insanları bize evrenin başlangıcını bildiklerini söylüyorlar. Evrenin bütününü bildiklerini söylüyorlar.

“Bizim evrenimiz” sözü bir de sanki bu evren bizim için yaratılmış gibi bir anlam da çağrıştırıyor. Saçma bir düşünce tabii. Kendilerini bilim insanları olarak tanımlayan bu okulcu doktorların teknik anlamı olması gereken kelimeleri çok lakayt ve dikkatsiz bir şekilde kullandıklarını görüyoruz.

Kendilerine bilim insanı diyen bu insanlar aslında okulcu akademiklerdir. Bunların yaptıklarına da “okulcu bilim” diyebiliriz. Okulcu bilimin en önemli kavramlarından biri “bilinene dayanan tahmin” yapmaktır. Bu kavramın İngilizcesi “prediction”dır. Fakat bu kavramın bazı incelikleri var. (İlişkili kelimeler: Önceden hesaplama; kestirim; kehanet; öngörü; tahmin.)

Bu okulcu doktorların bilimden anladığı şu: Eldeki verilere bakıp bir hesap yapacaksınız ve bir tahmin yürüteceksiniz. Mesela, ayın haraketlerini gözlemlediniz ve yörüngeyi hesapladınız ve ayın ne zaman nerede olacağını tahmin ettiniz. Tahmininiz de daha sonra doğru olarak gözlemlendi. Bilim yapmış oldunuz. Bravo.

Bu tahmin sadece iki türlü yapılabilir. Standard matematiksel veri analiz yöntemleri vardır. Bunlar salt matekatiksel yöntemlerdir. Doktrin değildirler. Bir de doktrin vardır. Aslında doktrinle hesap yapılmaz. Bu okulcu doktorların doktrin, yani doğa yasası, dediği şeyler aslında formüllerdir. Bir formül vardır o formülü verilere uygulayarak hesap yaparsınız. Başka türlü tahmin yapamazsınız. Ama okulcu doktorların, okulcu, yani skolatik, olduklarını unutmayalım. Bunların derdi bilim yapmak değildir. Bilgiyi saklayarak kendi statülerini yüceltmektir. Ondan bu basit hasaplama işlemini yüceltmişler ve sadece kendileri gibi dahilerin yapabileceği acaip zor ve sokaktaki insan tarafından anlaşılamayacak gizemli matematik işlemler olarak tanımlamışlardır.

Fizikçi bayan Jo Dunkley:

Evrenin en erken anlarından bugün gördüğümüz güzel ve zengin kozmos haline nasıl geldiğini anlatan bir hikayemiz var. Jim Peebles aslında o hikayeyi yazmıştır ve hikayenin bütününe temel katkılarda bulunmuştur.

Ne demek istiyor burada? Evren diye bir bütün tanımlamışlar. Ama bunu açıkça söylemiyorlar; gizli olarak varsaymışlar. Gerçekte, böyle bilinebilir bir bütün yok. Evren dedikleri bütünün başlangıcını bildiklerini söylüyorlar. Nerden biliyorlar bunu? Bilmiyorlar. Uyduruyorlar.

Evrenin hikayesi dedikleri bir peri masalı. Bu peri masalını yazan da Jim Peebles ve arkadaşlarıymış.

Jim Peebles’a Nobel ödülü, “fiziksel kozmolojide kuramsal buluşlar yaptığı için” verilmiş.

“Bu yılın ödülü, evrenimizin evrimine ve dünyanın kozmostaki yerini anlamamıza yönelik katkılar yapanlara gidiyor” demiş, Nobel ödülünü veren kurumun yetkilisi Göran K. Hansson.

Burada “evren” kelimesi varlığın tümü anlamında kullanılmış. Ama bu mutlak bütünü insanın kavraması ve bilmesi imkansız.

Bir örnek:

Yaşamının tümünü bir evin bir odasında bir akvaryumda geçiren bir süs balığının galaksileri bilmesine imkan var mı? Bu balıklardan biri fizikçi olduğunu iddia etse ve bütün evrenin aynı içinde yaşadıkları akvaryum gibi düzgün ve homojen bir yapıya sahip olduğunu iddia etse; diğer saf balıklar belki bu şarlatan fizikçi balığa inanabilir ama bizler dışardan bakan gözlemciler olarak fizikçi balığın saçmaladığını biliriz. Peki büyük üstad Peebles da aynı varsayımdan yola çıkmıyor mu?

balık
Ben kasenin içindeyim. / Kasenin dışında oda var. / Ve oda sonsuz olmalı… / Çünkü odanın dışında ne olabilir ki?

Peebles, kozmolojinin temel ilkesi evrenin düzgün ve homojen olduğudur, diyor. Ee, hani kimse gülmüyor! Fizikçi balığa güldünüz, alay ettiniz. Ne kadar saf bütün evreni sudan yapılmış zannediyor dediniz. Ha, ha, ha… Peebles da aynı martaval ile bizi kandırıyor. Herkes de kabul ediyor. Çünkü Peebles balık değil koskoca Princeton Üniversitesinde prof. Hiç Princeton Üniversitesinde profluk yapan bir prof yalan söyler mi? Bize yanlış bilgi verir mi? Verir. Veriyor.

Yani bütün evren, Peebles efendi, masallar uydurabilsin diye, Peebles’ın yaşadığı bölgenin aynısı olarak yaratılmış. Komik.

Evrenin bize hiç ışık gelmeyen yeri var. Bu ulaşamadığımız yerde ne var bilmiyoruz. Ben de bilmiyorum; Peebles da bilmiyor. Bizim evin dışında kalıyor orası. Hiçbir zaman oraya gidip gözlem yapamayacağız.

Fakat Peebles bu bilmediğimiz ve bilemeyeceğimz bölgenin de, aynı Peebles’ın yaşadığı bu bölge gibi olduğunu varsayıyor.. Orda da galaksiler varmış. Aynı burdaki gibi birbirlerinden uzağa gidiyorlarmış. Burada ne varsa orada da o varmış.

Nasıl böyle bir varsayım yapabiliyor? Bu varsayımın tek bir amacı var: Peebles bilmediği bir şeyi kendi otoritesi ile biliyormuş gibi gösteriyor. Çünkü o bir Princeton Üniversitesi Profu. Gaipten haberler alıyor. Siz bilmezsiniz.

James Peebles kendine konu olarak milyarlarca galaksi ve galaksi kümelerinden meydana gelmiş olan kozmosu seçti. Onun yirmi yıldan fazla bir sürede tanımladığı kuramsal çerçeve evren tarihini —Big Bang’den günümüze— anlamamızı sağlamıştır.

Peebles, “1964’te kozmoloji alanında çalışmaya başladığımda kozmolojinin deneysel gözlemsel temeli çok mütevazi idi” demiş.

Ne demek bu? O zamandan beri ne değişti. Evrenin bilinmeyen ve bilenemeyen bölümünü bilir mi olduk? Hayır. Hiçbir şey değişmedi. Sadece Peebles ve avanesi bizi aldatmanın yolunu bulmuşlar.

Jim Peebles evrenin yapısı hakkında çok derin ve açık olarak düşünmüştür.

Hayır. Peebles görünen evrenin, gözlemlenen evrenin, bilinebilir evrenin yapısını incelemiş olabilir. Yoksa evrenin tümü hakkında hiçbir şey bilmiyor.

Hiç kimse evren hakkındaki temel anlayışımızı Peebles’dan daha fazla ilerletmemiştir. Hesaplardan yaptığı bir çok tahminlerin (predictions) daha sonra yapılan ölçümler ile doğru olduğu gösterilmiştir.

Prediction: önceden hesaplama, kestirim, kehanet, öngörü, tahmin.

Peebles’ın “insanlığın, insanların evrendeki yerinin anlaşılmasındaki katkılarını abartmak mümkün değildir.” Bill Jones demiş. Başka bir okulcu fizikçi.

Yani ne demek istiyor? Peebles, insanların evrendeki yerini anlamış ve bunu insanlığa bildirmiş. Fakat Peebles insanların bütün evrendeki yerini bilmiyor çünkü evrenin bütünün bilmiyor. Peki, soralım:  gözlemlenebilen evrende, yani bizim ufacık mahallemizde, insanların yani dünyanın yeri hakkında bir şeyler söylemiş diye Peebles’a Nobel verirler miydi? Hayır. O zaman Peebles’ın neden bütün evreni bildiğini iddia ettiğini anlıyoruz.

Bill Jones devam ediyor:

Jim, kozmolojiyi bir öngörüsel bilim dalı yapan yöntemlerin çoğunun öncülüğünü yapmıştır. Bu yöntemler kuramlarımızı veriler ile test etmemizi sağlamıştır.

Jim Peebles’ın kendisi ne demiş?

1960’larda kariyerime başladığımda kozmoloji bilinene dayanan uzun kestirimler ile yapılıyordu.”

Yani işkembeden atmaya kozmoloji diyorduk, diyor.

Kullandığı İngilizce söz “long extrapolation”. Ne demek yani? Uzun kestirim, mesela, Hubble’ın yaptığı gibi, 24 galaksinin hareketlerine bakıp bütün evrenin genişlediğini söylemektir. Bu işkembeden kestirimler değişti mi? Hayır. Aynen devam.

Peebles kariyerine başladığında genişleyen evrenin fiziği çok zayıf ampirik yani gözlemsel deliller ile destekleniyordu, demiş.

Tamamen yanlış anlamış. Gözlemler yani astronomik gözlemlerden kozmolojik gözlemlere geçiş yoktur. Evrenin bütünü hakkında gözlemsel deneyler delil olamaz.

Jim Peeples bütün evrene bir uydudan bakarmış gibi bakabiliyormuş. Bütün evrenin kapsamını ve ihtişamını kafasında tutabiliyor ve aynı zamanda en ince detaylarına kadar inip onları tarif edip yorumlayabiliyormuş.

Varsayımlara bakmak lazım. Bu insanlar bir sürü yanlış ve gerçek dışı varsayımlardan yola çıkarak doğru hesaplar yaptıklarını iddia ediyorlar. Şu lafa bakın (meslekdaşı Paul Steinhardt söylemiş): Jim Peebles’ın çalışmaları bizim genişleyen sıcak evrenimizi anlayışımızı nitelikselden kesine doğru değiştirmiştir.

Bilimsel kuramlar yanlış olabilir. Yanlış olduğu sonradan ispatlanan bir kuramın üstünde çalışıyor diye bir insana sahtekar ve şarlatan diyemeyiz. Ama bu okulcu kozmologlar öyle değil. Evrenin bütününü bilemeyeceklerini biliyorlar. Evrenin bilinmeyen bir bölümünün olduğunu ve oradan bize ışık gelmediğini biliyorlar. Buna rağmen kariyer yapmak ve meşhur olmak adına evrenin bütününü bildiklerini iddia ediyorlar. Buna sahtekarlık denir.

Aynı okuldan başka bir meslekdaşı da benzer şeyler söylemiş. Jim Peebles modern kuramsal kozmolojinin gerçek kurucu babalarından biridir. Onun çalışmaları, kurgusal ve spekülatif bir alanı  saygıdeğer bir kesin bilim dalına dönüştürmüştür.

Kozmoloji hâlâ kurgusal ve spekülatif bir sahte bilimdir.

Peebles’ın meslekdaşlarının söylediklerinin özeti nedir? Jim Peebles’dan önce kozmoloji, yani bütün evrenin tarihini inceleyen akademik dal tamamen kurgusal ve spekülatif ve tahmine ve atmasyona dayalı idi. Peebles geldi ve kozmolojiyi deneysel bir bilim haline dönüştürdü.

Fakat bu hikaye doğru değil. Kozmologlar, yani evren tarihçileri, Peebles’dan önce de evrenin bütününü bilmiyorlardı; Peebles’dan sonra da bilmiyorlar. Bir gizli varsayım üzerine çalışıyorlar. Bu gizli varsayım da evrenin bütününü bildikleri varsayımıdır.

Notlar:

— İngilizce “prediction” kelimesi akademik bilimin temel kavramını ifade eder. Eldeki verilerin gelecekte hangi değeri alacağını gizemli matematik yöntemleri kullanarak analiz ettiğini iddia edeceksin ve bir öngörüde bulunacaksın. Deneyselci fizikçiler bir deney yapacak veya astronomlar gözlem yapacak ve öngörünüzü doğrulayacak. Böylece fizik tarihine geçeceksiniz.

Fakat bu kavramın bazı incelikleri var. En genel olarak gelecek hakkında kehanette bulunmak demek. Bu da insanlık kadar eski bir şeydir. Bu işi yapan bir rahipler sınıfı hep olmuştur. Fakat eskiden bu rahipler bir veriyi analiz ederek kehanette bulunmazlardı. Doğaüstü güçlerle iletişime geçerek kehanetlerini aldıklarını söylerlerdi.

“Prediction” tam olarak nasıl çevrilir bilmiyorum, herhalde “öngörü” olmalı ama eldeki verileri analiz ederek gelecekte bu değerlerin hangi değeri alacaklarını kestirmek.

Fizikteki en meşhur öngörülerden biri Einstein’ın yaptığı öngörüdür denir. Einstein bir hesap yapmış; İngiliz astronomlar uzak diyarlara gidip gözlem yapmışlar ve Einstein’ın hesabını doğrulayıp Einstein’ı dünya çapında deha yapmışlar.

O zaman bu öngörünün bir kuram ile ilgisi de olabilir. İki kuramı test edebiliriz. Newton’un çekim gücü ile hesaplarsak ne sonuç alırız; Einstein’ın kuramına göre hesaplarsak ne sonuç alırız. Akademik fizikçiler bu tip oyunlar oynayarak mesleklerini icra ederler.

— Jim Peebles’ın Nobel ödülünü kutlamak için Princeton Üniversitesinde yapılan basın toplantısı https://www.youtube.com/watch?v=JiPZrRcdgfU

— Peebles kozmolojinin verilerinin gözlemlere dayanmadığını söylediği bir video. Anlaşılan kariyerine ilk başladığında şüpleleri varmış sonra şüphesi kalmamış. Veriler mi arttı? Hayır. Kozmaloji hala astrolojiden daha az bilimsel bir alan.

Princeton Üniversitesinin Nobel duyurusu

— Peebles’ın evrenin pürüzsüz ve homojen olduğunu söylediği video, aynı akvaryumdaki bir balık saflığında!

Galaksilerin gökyüzünde dağılımı. Kümeler var. Okla işaretlenmiş bu kümeye dikkatinizi çekeceğim. Başka kümeler var. İlginç dokular var. Dünyanın bu parçası, dünyanın diğer parçası gibi. Bu gözlem de kozmolojinin ilk yasasına bizi getiriyor. Daha doğrusu ilk varsayım. Evren büyük ölçekte tekdüzedir. Merkezi yoktur ve kenarı yoktur. İkinci yasa. Evren genişlemektedir. Uzak galaksilerden gelen ışık kırmızıya doğru kaymıştır. Doppler kayması. Bu gözlemi evrenin genişlediği olarak yorumluyoruz.

— Fizikçinin biri, fizikçi balık alegorisine bir yorum yazmış. Vaktim olursa tercüme edebilirim.

Einstein’ın asıl hatası

“A” harfi ile işaretlenen bölge “evrenin tümü” ise; “B” harfi ile işaretlenen bölge ne oluyor? “B” harfi ile işaretlenen bölgeden bize hiç bir bilgi gelmiyor.

Bir edebiyat dergisinde “Einstein’ın büyük yanlışı” diye bir yazı okudum:

Einstein; evrenin sabit, değişmeyen olduğunu varsaymasını en büyük yanlışı olarak gösterir. Kozmolojik sabit olarak ifade edilen bu teoriye göre: genel görelilik denklemleri, evrenin zamanla giderek kendi üzerine çökmesini önleyici ve kütle çekiminden sonuçlanmayan bir sabite dayanmaktadır. Oysa evren durağan ve sabit değil, hareketli ve sürekli bir genişleme içerisinde devinmektedir. Bilim insanları genel görelilik denklemlerinde böyle bir sabitin bulunmaması gerektiğini belirtiyorlar.

Fakat burada asıl yanlış Einstein’ın evrenin bir bütün olarak bilinebileceğini gizli bir önkabul olarak kabul etmesidir. Kozmolojik sabit varmış yokmuş, bir şey değişmez.

Evrenin bir bütün olarak bilinebileceği geçerli bir önkabul değildir.

Bir gün yaşayan bir kelebek mevsimleri bilemez. Zamanın sonsuz derinliğinde ilk insandan son insana geçen zaman kelebeğin bir günü kadar kısadır.

Kesin olarak bildiğimiz bir şey var: Evrenin bir kısmından bize ışık, yani bilgi, gelmemektedir. Bu demektir ki, bize ışık gelmeyen o bölgeyi bilmemize imkan yoktur.

Öyleyse evrenin bütününü şu veya bu şekilde bildiğini söyleyen insanlar sahtekarlık yapmaktadır. Evrenin bütününü açıklayan karmaşık formüller yaratabilecek kadar üstün zekalı olan bu insanların evreninin bütününü bilemeyeceklerini bilmemelerine imkan yoktur. Öyleyse bu insanlara sahtekar dememiz gayet doğaldır.

Daha önceleri evrenin bütününü bildiklerini söyleyen insanlar egemen gücün dinini halka pazarlayan bir ruhban sınıftı. Bu ruhban sınıf eski Mısır’dan beri iş başındaydı. Artık insanların çoğu bu uyduruk dinlerin bu ruhbanların uydurmaları olduğuna uyandığı için yaradılış masallarını egemen güç adına halka satma işi kendilerine “fizikçi” diyen fakat aslında felsefe doktoru olan sivil ruhbanların kontrolüne geçmiştir. Sivil ruhbanlarla, yani felsefe doktorları ile dini ruhbanlar, yani teoloji doktorları arasındaki ezeli kavgada günümüzde felsefe doktorları daha güçlü görünmektedir. İki sınıf da okulcu doktorlardır ve aynı safsataları satmaktadırlar. İkisi de, bilgiyi saklayarak kariyer yapan safsata tacirleridir. Fizikçilerin safsatalarını bilimsel gözlemlerle desteklediklerine dair iddialarına aldanmayalım…

Notlar:

— Bu yazıya Üvercinka dergisinin Ağustos 2019 sayısında rastladım. Yazarı: Halit Payza.

Kozmos ve evren kelimeleri arasındaki fark.

— Yazının devamında, “Einstein’ın asıl büyük yanlışı” açıklanıyor. Ama ben bu yanlışın ne olduğunu çözemedim:

Genel görelilik kuramında Einstein’en bilimsel yanlışı ‘kozmolojik sabit’ olabilir. Ne var ki bilim, yanılma doğrulaa üzerine gelişir. Bilimsel bir yanılgı aradan uzun zaman da geçse düzeltilebilir. Kopernik 1543 yılında “de revelutionibus orbium caelstium” adlı yapıtı yayınlanmadan önce gökcisimlerinin durağan olduğu, dünyanın da içinde bulunduğu sistemde yerkürenin sabit, güneşin devinim halinde olduğu varsayılıyordu. Kopernik tam karşıtını kanıtlayarak bir büyük yanlışı düzeltti. Aristoteles, biçimsel olarak mantığı iki eksen üzerinde yorumlar; bir şey doğruysa o şeyin karşıtı yanlıştır ve eğer yanlışsa karşıtı doğrudur. Aynı yaklaşım Einstein için de söz konusudur. ‘Kozmolojik sabit’ önermesi onun en büyük yanlışıdır, çünkü karşıtı ve ondan çok daha büyük yanlış on binlerce insahı nükleer bombayla öldürmektir. Asla geri dönüşü yoktur.

Einstein’ın asıl büyük yanlışı budur!.

Kuran’da bilim arama çabaları…

“Günümüzde insanların hayatlarına yön vermede iki alanın yüksek derecede otoritesi olduğunu görmekteyiz. Bunlar din ve bilimdir.”

Bu içinde yaşadığımız dünya, tanımlamalar dünyasıdır. Bu dünya maddeler dünyası değil ilişkiler dünyasıdır. Gerçek olan ilişkilerdir. Yani tanımlamalardır. Biz bir tanımlamalar dünyasında yaşıyoruz diyebiliriz. Herhangi bir şeyi yeteri kadar derinlemesine analiz edersek en sonunda temel bir tanımlamaya ulaşırız. Bilimde de bu böyledir. Bilimsel araştırma da temel tanımlar üzerine inşa edilir.

Kuran ve Bilimsel Zihnin İnşası adlı kitaplarında Caner Taslaman ve Enis Doko bilimsel araştırmacıların ister istemez kabul ettikleri 7 temel tanımlama olduğunu söylüyorlar. Onlar temel tanımlama yerine “ön kabul” diyorlar, ben de onların bu terminolojisini kullanacağım.

Ön kabulleri anlarsak, bu ön kabullerden çıkartılan çıkarımları daha iyi anlamış oluruz.

***

Bu ön kabullerin ne olduğuna bakalım. (Eğik yazılar kitaptan alıntılar; arada benim yorumlarım.)

Sayfa 19-21

Kuran’ın oluşturduğu zihin yapısının bilim için gerekli ön kabulleri desteklediğini yedi tane bilimsel faaliyeti destekleyen ön kabule dikkat çekerek göstereceğiz.

Kuran’ın oluşturduğu zihin yapısı ne demek? Kuran’ın her okuyanda oluşturduğu tek bir zihin yapısı var mı? Yazarlara bu soruyu sordum ama cevap alamadım.

Bunların birincisi,

(1) Evrenin rasyonel, anlaşılabilir yapısı olduğuna dair ön kabüldür; bilim insanları evrenin rasyonel, yani zihnin anlamasına uygun bir yapısı olduğuna dair ön kabüle sahip olmasalar, bilimsel faaliyete girişmeleri anlamsız olurdu.

Bu açıklamada “evren” kelimesi dikkatimi çekti. Evren kelimesini kullanırken kozmologların kabul ettiği gizli bir varsayım vardır. Bu varsayımı da açığa çıkartmakta fayda var. Kozmologlar evren kelimesini iki anlamda kullanırlar:

(1) evrenin tümü, kâinat;

(2) evrenin gözlemlenebilir bölümü.

Kozmologlar bu iki tamamen ayrı anlamı aynı kelime ile ifade ederek anlam kargaşası yaratırlar. Bu tip bir anlam kargaşasını önlemek için “evren” ile “kozmos” kelimeleri arasındaki farkı açıklamak istiyorum.

Kozmos eski Yunancadan dilimize girmiş bir kelimedir. Bu kelimenin anlamı, “bilinebilir evren” demektir. Kozmos, evrenin tümü değildir; sadece evrenin bilinebilir bir parçasıdır. Kozmos evrenin tanımlanmış bir parçasıdır. Bu tanımlamayı yapanlar, evrenin küçük bir parçasını izole edip kozmos olarak tanımladıktan sonra, bu kozmosu evrenin tümü olarak tanımlarlar. Mesele bu.

Peki kozmosu tanımlayanlar kimler?

Kozmoloji, evrenin bütününü inceleyen bir bilim dalı değildir. Tanımlanmış bir kozmosu inceleyen bir bilim dalıdır. Tarihin başlangıcından beri kozmoloji, yazı ve matematik bilen bir rahip sınıfının kontrolünde olmuştur. Bu rahip sınıfının hamisi ve işvereni de egemen güçlerdir. Kozmoloji egemen sınıfların malıdır; önemli bir sömürü ve aldatmaca aracıdır. Aldatılan halktır.

Rahip sınıfının uydurduğu masallar egemen güçler tarafından, din olarak, (seküler din de olabilir) halkı yönlendirmek ve sömürmek için kullanılır. Profesyonel rahipler, egemen güçler ve halk arasındaki bu ilişki hiç değişmemiştir. Günümüzde de aynı sömürü tezgahı başarı ile uygulanmaktadır. Sadece isimler değişmiştir.

Bir zamanlar, Avrupa’da, kilise hiyerarşisi egemen güçtü ve astronomi ve kozmoloji kilisenin malı idi. Kilise derken din hiyerarşisini anlamamız gerekir. Bugün kozmoloji din hiyerarşisinden kopmuş ve devlet egemenliğine girmiştir. Yani günümüzde kozmoloji devlet hiyerarşisinin malıdır.

İşte bu rahip sınıfının işi ve görevi egemen güçler için kozmoslar yaratmaktır.

Kozmolojinin temel ilkesi bu cümle olmalıdır:

Evrenin tümünü bilmemize imkan yoktur.

Dört bin yıl önce de bütün evreni bilmemize imkan yoktu, bugün de yok.

Astronomlar uzayın derinliklerine baktıklarında, bir görüş ufkumuz olduğunu görüyorlar. Bu ufkun ötesinden bize ışık, yani bilgi, gelmiyor. Ufkumuzun dışında kalan evreni bilmiyoruz ve hiç bir zaman da bilemeyeceğiz. Demek ki evrenin bütününü bilmemize pratik olarak imkan yoktur.

Ama bu kozmos tasarlayıcısı rahipler —günümüzde felsefe doktorları olan akademik fizikçiler— evrenin tümünü bir bütün olarak bildiklerini söylemek zorundadırlar. Kozmologların işvereni onlardan bütün evren için yaradılış hikayeleri yazmalarını isterler. Egemen güçler evrenin bir parçası ile ilgilenmez; sömürü ancak muhataplarınızı bilmediğiniz bir şeyi bildiğinize inandırabilirseniz mümkündür.

İşte bu sebepten, kozmoloji rahipleri, evrenin bilebilecekleri bir bölümünü izole edip bir kozmos yaratırlar. Sonra da bu kozmosu evrenin bütünü olarak tanımlarlar.

O zaman, kozmos, en gelişmiş gözlem aletlerinin sınırları ile belirlenmiş, düzenli ve insan aklının anlayabileceğinden daha karmaşık olmayan, çağın matematik kuralları ile modellenebilen, ahenkli ve uyumlu bir bütündür.

Ne tesadüftür ki, kozmos hep bu rahiplerin bildikleri matematik seviyesine uyar, hiç daha komplike ve karmaşık olamaz; güncel fizik kitaplarında yazılmış kanunların dışına çıkmamaya büyük özen gösterir; ve bu rahiplerin en son gözlem araçları ile görebilecekleri en uzak nokta ile kendini sınırlar; bu rahiplerin anlayabileceğinden ne daha büyüktür ne de daha komplike ve anlaması zordur. Ne ilginç değil mi?

Rahiplerin gözlem ve analiz teknolojileri geliştikçe, kozmos da büyür ama hiç bir zaman bütün evren olamaz.

Kozmologların bu bilinen aldatmacasını astronomi tarihinde görmek mümkündür. Teleskopun icadından önce, çıplak gözle görülebilen evren kozmos olarak tanımlanmıştı ve bütün evren çıplak gözle görülebilen evren olarak tanımlanmıştı.

Teleskopun icadı ile evren büyüdü; galaksiler gözlemlendi ve galaksiler bütün evren olarak tanımlandı. Günümüzde de durum aynıdır. Gözlemlenen evren evrenin tümü olarak tanımlanmıştır. Profesyonel kozmoscu rahipler bizi hâlâ uydurdukları yaradılış masalları ile aldatıyorlar.

Günümüzün yaradılış masalı Bigbang de bir kozmos masalıdır; bütün evrenin yaradılış masalı değildir. Bigbang’e göre 13 küsür milyar yıl olarak hesaplanan “evrenin” yaşı da tüm evrenin yaşı değil, kozmologların tanımladığı bir kozmosun yaşıdır.

O zaman, birinci ön kabul doğru değil; daha doğrusu, yazarların kurdukları cümle içinde yaşadığımız dünyayı anlatmıyor. Evrenin, bir bütün olarak, “rasyonel ve anlaşılabilir bir yapısı” olduğunu söyleyemeyiz çünkü evrenin tümünü bilemeyiz.

Bilim, mutlak bilgi olmadığını kabul ettiğimiz zaman başlar.

Zaten bilimsel yöntem, yani bilmek, bir model inşa edip o modeli gözlemlerle mukayese etmek demektir:

Model — Gözlem = Hata

Yani bilgi dediğimiz şey aslında hatadır. Hatayı biliriz.

O zaman, bilim dediğimiz yöntemle öğrenebileceğimiz şeyler çok kısıtlıdır. Bilimsel yöntemle, yani model eksi gözlem eşittir hata yöntemiyle, bir birim seçeriz ve bu birimle gözlemleri sayarız. Yani seçtiğimiz birimin, ölçtüğümüz şeyin içinde kaç defa olduğunu sayarız.

Zaten “rasyonel” kelimesi “ratio” yani oran kelimesinden geliyor. Bilimin temeli oranlardır.

Onun için evrenin bir bütün olarak bilinebileceğini söyleyemeyiz. Ama “sadece bilebildiğimiz şeyleri bilebiliriz” gibi totolojik bir cümle kurabiliriz. Veya “ölçebiliyorsak bilebiliriz” diyebiliriz. Ama ölçmek de bir birimle saymaya dayandığı için ve biz istediğimiz birimi seçebildiğimiz için, (birimi biz tanımlıyoruz, yani biliyoruz) o zaman zaten bildiğimiz şeyi bilmiş oluyoruz.

Şimdi ikinci ön kabule bakalım.

(2) İkincisi, insan zihninin evrenle ilgili doğru bilgilere ulaşabileceğiyle ilgili ön kabuldür; zihnin doğruya ulaşma kapasitesi mümkün görülmezse bilimsel çaba anlamsız olur.

Mutlak doğru bilgilere ulaşamayız ki. Burada yazarların “doğru” kelimesini böyle mutlak doğru anlamında kullandıklarını düşünüyorum.

Bu ön kabul için de birinci ön kabul ile ilgili yorumumuz geçerli. Modelimizi gözlemlerimizle karşılaştırdığımızda kabul edebileceğimiz ölçüde az bir hata çıkıyorsa biz buna doğru bilgi diyoruz. Yani doğru bilgi mutlak bilgi olamaz. Ölçüm aletlerimizin, çözünürlüğü ve analiz teknolojimizin sınırları içinde bir bilgiye varırız. Yarın, aletlerin çözünürlüğü arttığında bilginin özü değişebilir.

Zaten doğada doğru ve yanlış diye iki ayrı değer yoktur; doğada doğru/yanlış yoktur. Biz insanlar doğruyu ve yanlışı tanımlarız.

Bilim sorduğumuz bazı sorulara cevap aramaktır. Mesela, dünya hareket ediyor mu etmiyor mu? Bu sorunun doğru cevabını bulabileceğimizi varsayıyoruz. Yazarların demek istediği böyle bir şey olmalı. O zaman, evren kelimesini kullanmayalım ve doğa diyelim, uzay diyelim, gezegenler, yıldızlar diyelim, ama evrenin bütününü bilebileceğimizi varsaymıyalım. “Doğa ile ilgili bilebileceğimiz oranlar vardır” diyebiliriz.

(3) Üçünçüsü, bilimsel faaliyetin objesi olan evrenin keşfedilebilir olduğuna dair ön kabuldür; evrenin yapısının keşfedilmeye imkan tanımadığı düşünüldüğünde de bilimsel faaliyet anlamsızlaşır.

Evren kelimesi burada da sorunlu bence. Evren, yani evrenin tümü, bilimsel faaliyetlerin objesi olamaz. Evrenin tümü bilinemez. Biz sadece ölçebileceğimiz şeyleri bilebiliriz. Ölçmek demek seçtiğimiz bir birimle gözlemleri mukayese etmek demektir. Bütün evreni ölçebileceğimiz bir birim tanımlayamayız. Öyleyse, evrenin tümünü bilimsel olarak bilemeyiz. Evreni bir bütün olarak ölçemeyeceğimize göre bilimsel olarak bilemeyiz.

Doğa keşfedilebilir tabii. Coğrafi keşifler yapabileceğimiz gibi, sorular sorarak kavramlar dünyasında da keşifler yapabiliriz. Kavramları da biz kendimiz tanımlayıp isimlendirdiğimiz için, burada da bir dairesel mantık olabilir.

(4) Dördüncüsü, bilimsel faaliyetle ulaşılan yasaların evrensel olduğuna dair ön kabuldür; eğer bilim insanları buldukları yasaların, dünyanın farklı yerlerinde farklı olmasını ve zamandan zamana bu yasaların değişmesini bekleselerdi bu yasaları bulma faaliyeti anlamsızlaşırdı.

Burada da, evren kelimesi bu cümleyi anlamsızlaştırıyor. Doğada fizikçilerin yasa dedikleri temel oranlardır. Mesela, Kepler’in 3. yasası diye bilinen ilişki bir oranların eşitliğidir. Böyle bir ilişkinin evrenin tümünde geçerli olduğunu söyleyen bir kimse yalan söylüyordur çünkü evrenin tümünü bilemeyiz.

Fizikçiler bu konuda çok yalan söylerler. “Newton’un Evrensel Çekim Gücü Sabiti G” derler. Halbuki, G fizikçilerin kendi tanımladıkları bir birimdir ve evrenin tümünde geçerlidir demek yalancılık yapmaktır.

Newton kitabında gezegenlerin hareketleri ile ilgili sadece 6 tane hesap yapmıştır. Bu 6 basit hesaptan —üstelik Newton hesaplarını bir güç terimi kullanmadan yapmıştır— Newton’un yerçekimi kanununun evrensel olduğu sonucu çıkmaz. Newton’un çekim gücünün evrensel olduğunu söylemek yalancılıktır. Newton kültünün bir propagandasıdır.

Bu yasalar geçerli oldukları yerlerde geçerlidir. Hepsinin geçerli olduğu bölgeler, sınırlı bölgeler vardır. Neden evrensel olsunlar ki? Burada yapılan da bir kozmos yapmaktır yani yerel gözlemleri evrensel ve her yerde geçerli, kanunlar olarak satmaya çalışmaktır. Bu bir aldatmaca ve bilimsel sahtekarlıktır.

“Tek sabit değişimdir” gibi genel bir ifade evrensel olarak geçerli olabilir. Ama böyle bir cümle kurmak bile anlamsız olabilir çünkü evrenin bütünü ile ilgili bir yargıda bulunan her ifade bilimin dışında kalan bir ifadedir. Bilimsel olarak anlamı yoktur.

(5) Beşincisi, bilimin objesi olan evrenin, maddenin ve canlıların incelenmesinin değerli bir uğraş olduğuna dair ön kabuldür; eğer yapacağınız faaliyette sarf edeceğiniz emeğe ve vakte değmediğini düşünüyorsanız, bu uğraşı değerli bulmuyorsanız, ona başlamazsınız bile.

Yine aynı hata yapılıyor. Bilimin objesi evren değildir. Ama, evet, eğer yapacağımız incelemenin değerli bir uğraş olduğuna inanmıyorsak, boşuna vakit harcamayız.

Yalnız, ikinci ön kabule yorumumda bahsettiğim gibi, mutlak doğrulara ulaşamayız. Araştırmalarımıza mutlak doğrulara ulaşmak hedefi ile başlarsak hayal kırıklığı mutlaka bizi bekliyor olacaktır. Zaten bu konularda yeterli zaman harcayan herkes, doğa araştırmacıları olsun, filozoflar olsun, sonunda hiç bir şey bilmedikleri sonucuna varırlar. Bu kaçınılmaz gibi gözüküyor.

(6) Altıncısı, evren hakkında bilgi elde etmede gözlemin önemli olduğuna dair ön kabuldür; eğer masa başında sırf aklımızı çalıştırarak bilim yapmanın mümkün olduğu düşünülürse bilimsel başarıların en önemli destekçisi olan gözlem gereğince yapılamaz. (Örneğin bu madde Kuran’ın gözleme davet etmesi gibi hususlarla ilgilidir ve teist inancın bu şıkkı desteklemediğine dikkat edilmelidir.)

Evet, gözlem önemlidir ama gözlem yapmak yetmez, yapılan gözlemleri toplayıp analiz ederiz. Yorumlarız.

(7) Yedincisi, evreni anlamada matematiğin önemli olduğuna dair ön kabuldür; eğer evreni anlamada matematikten faydalanmazsanız evrene gereğince nüfuz edemezsiniz ve geçmiş ile gelecek hakkında öngörüde bulunmanız mümkün olmaz.

Matematik gözlemleri yorumlamakta yardımcı olabilir. Burada “matematik” kelimesi tanımlanmadığı için ve matematik bilimi devamlı değiştiği için, matematiğin neden önemli olduğu anlaşılamıyor.

Doğayı anlamak için sadece saymayı bilmek yeter. Akademik matematik bilimini daha derinlemesine öğrendikçe doğa hakkında daha derin bilgiler elde edebiliriz diye bir şey yok.

Doğayı bilmek için gözlem yaparsınız, yani mesela, astronomi gözlemi yapmak demek, belli aralıklarla, bir gezegenin pozisyonunu ölçmek demektir. Ondan sonra bu gözlemlerinizden bir liste yaparsınız; listeleri birleştirip tablolar yaparsınız. Bu tablolarda gizlenmiş örüntüleri ararsınız; oranları ve oranların eşitliğini ararsınız. Bu kadar basit. Sümerler de bunu yapmışlardır. Bugün de yapılan budur. Başka türlü bilemeyiz.

Okullarda yüzyıllardır öğretilen kalkül, türev, tümlev, standart algoritmalar, geometri, cebir vs. vs. bunlar sadece kolaylaştırıcılardır. Matematiği yüceltmeye gerek yok.

Yazarların verdiği örnek ayetten gördüğümüz gibi (sayfa 82), Allah sadece bir şeyler sayıyor. Yazarlar, Allah bir şeyler saydı diye “Kuran’ın doğayı matematik olarak inceleyin” dediği sonucunu çıkartıyorlar. Hiç böyle bir sonuç çıkmıyor.

Basit, gündelik matematik bilgisi kullanarak da “geçmişi de geleceği de” görebiliriz. Önce liste yapın. Sonra tablo yapın ve geçmişi de geleceği de görün.

Gözlem noktalarının hepsinin en yakınından geçen bir çizgi size geçmişi de geleceği de gösterecektir. Böyle bir çizgiyi kolayca çizebilmek için bazı algoritmalar bilseniz iyi olur. Genel olarak matematik demeyelim o zaman, algoritmaların önemli olduğunu söyleyelim.

Bu ön kabullerle bilim yapan bir çok natüralist (ateist ya da materyalist de denilebilir) de elbette vardır, fakat Kuran’a inananlar (ve birçok maddede diğer teistler) için bilimsel faaliyete girişirken bunlara inanmanın rasyonel temeli vardır. (Buradaki temel amacımız Kuran’la bilimsel faaliyet arasındaki ilişkiyi değerlendirmek olsa da Kuran, teist varlık anlayışını ortaya koyduğu için burada söylenenlerin önemli bir kısmının teizm-bilimsel faaliyet ilişkisi açısından da önemli olduğunu belirtmeliyiz.

Kitabın ikinci bölümünde ise Kuran’ın bilimsel uğraş için motivasyon sağladığı gösterilecektir. Dünyada geniş kitleler üzerinde etkili olan hiçbir dinsel metinde; evreni, canlı ve cansız varlık ve süreçleriyle doğayı tanımaya, bunlar üzerinde derin derin düşünmeye, doğadaki fenomenlerden sonuçlar çıkarmaya Kuran’daki kadar yoğun teşviğe rastlanmaz.

Kuran’ın işi insanların bilimsel sorgulama yaparak doğayı anlamalarını teşvik etmek mi? Kuran’ın bilimi teşvik etmek gibi bir misyonu mu var? Hiç zannetmiyorum. Kuran’da bugün bizim anladığımız anlamda bilim kavramı yoktur. Kuran’ın iki misyonu vardı:

(1) Bedevi Arapları ehlileştirip tek devlet ve tek din altında toplamak;

(2) Bu hedefe ulaşılınca da Kuran’ı kullanarak Arap olmayan komşu devletleri Arapların egemenliği altına almak.

Kuran siyasi bir belgedir ve bilimi teşvik etmek gibi bir hedefi yoktur.

Bu hedeflerin ilki, Mekkî ayetler aracılığı ile yapıldı; ikincisi de Medenî ayetler aracılığı ile yapıldı. Kuran’ın misyonu, dini yaymaktır, bilimi yaymak değil. Dini yaymak demek, komşuların zenginliklerini Allah adına yağmalamak, topraklarını sahiplenmek ve halkını köleleştirmektir. Kuran bir sömürge aracı olarak kılıçtan daha etkili olmuştur.

İslam devletinde gücü ele geçiren halifeler Kuran’ı kendi ideolojilerine göre yeniden yazdırıp kitap haline getirmişlerdir. Yani Kuran’ı fetih ve sömürge aracı olarak kullanmışlardır. Kuran siyasi bir bildiridir; onun içinde bilimsel motivasyon aramak çok komik ve absürd bir faaliyet olurdu.

Sayfa 21

Kısacası bu bölümde aktarılanlar açısından Kuran’ın diğer dinlerin metinlerinden daha farklı bir konumda olduğuna dikkat edilmelidir. Kuran açısından evreni anlamayla ilgili her türlü faaliyet Allah’ın gücünü, kudretini, sanatını, ahireti yaratmasının ne kadar kolay olduğunu anlamaya hizmet etmektedir.

Bunlar mı bilimsel konular?

İslam açısından Allah’ı tanımak, olabilecek en önemli bir hedef olduğu için bilimsel faaliyet bu hedefe hizmet eden yararlı bir faaliyettir.

Ayrıca bu faaliyet Allah’ın birçok Kuran ayetindeki emirlerinin yerine getirilmesiyle alakalıdır. İslam düşüncesini benimseyen biri için bunlar olabilecek en üst seviyede motivasyon kaynaklarıdır.

Bilimsel faaliyetlerinde böylesi bir motivasyon etkili olmuş olan, kendi çağının en iyi astronomu olarak gösterilen ve aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Battani (858-929) şöyle demektedir:

“Astronomiyle ilgili fenomenlere dikkatimizi vererek, gözlem yaparak ve onlar hakkında derinlemesine düşünerek Allah’ın birliğini ispatlamak ve Yaratıcının gücünün boyutunu, engin bilgeliğini ve hassas tasarımını fark etmek mümkündür.”

Elbette Kuran’ın bu motivasyonunun dışında bilimsel faaliyetin karşılığında para, şöhret veya karizma kazanılması gibi başka motivasyon kaynaklarının bilim yapılmasını teşvik edici gücü hepimizce malumdur ve bir Müslümanın da bu tip motivasyonlara sahip olmasında bir sorun yoktur ama Kuranî paradigma içerisinde Allah’ı tanımak ve Allah’ın emirlerini yerine getirmek, tüm bunlardan çok daha önemli bir hedef olduğu için, bir Müslüman açısından daha üst seviyede bir motivasyon kaynağıdır.

Allah’ı tanımak ve Allah’ın emirlerini yerine getirmek gibi faaliyetlerin bilimsel faaliyetler olarak tanımlanabileceğini düşünmüyorum.


Notlar:

— Bahsi geçen kitap: Kuran ve Bilimsel Zihnin İnşası, Caner Taslaman, Enis Doko, İstanbul Yayınevi, 13. Baskı.

— “Yazarlar, Allah bir şeyler saydı diye…” 92. sayfada bahsedilen ayet, Cin suresi, 28. ayettir:

Allah onların yaptıklarını tümüyle kuşatmıştır ve her şeyi sayıyla tespit etmiştir.

Bir önceki sayfada da, Rahman suresi, 5. ayeti örnek vermişler:

Güneş ve ay bir hesaba bağlıdır.

Bunlar çok kolay ve yüzeysel yorumlar. Bu devirde Kuran’ı okuyup da matematik öğrenmeye heves etmiş bir talebe var mıdır acaba? Yoktur. Olamaz. Ama, Matematik Köyü’nü duyup da oranın sihirine kapılıp matematiği seven binlerce genç var. İlham böyle verilir. Ortam yaratarak. Matematiği eğlenceli yaparak. Kuran “matematik bilmeyenler cehenneme gidecektir” deseymiş bile matematik öğrenenlere motivasyon olmazdı.

Kuran temel mesajı itibarı ile hiç bir dünyevi işi teşvik etmez. Kuran, bu dünyayı unutun, öbür dünyaya hazırlanın diyor. Öbür dünyaya nasıl hazırlanacağız. Bu dünyadaki bütün vaktimizi takva puanları toplamaya harcayarak. Yani, sabah akşam namaz kılacağız. Sonra Kuran’ı ezberleyip devamlı tekrar edeceğiz. Geri kalan zamanımızı da evimize kapanıp inzivada geçireceğiz. İnsanlardan uzak duracağız. Çünkü, Allah muhafaza, kaza ile birine bir yalan söylemiş oluruz, ters bir hareket yaparız, biri bize beddua okur ve hiç suçumuz olmadan kendimizi cehennemde buluruz. En iyisi eve kapanıp sabahtan akşama Kuran okumak…. Mesajı bu olan kitap mı insanlara bilim yapma motivasyonu verecek? Taslaman ve Doko hocalar ya bizimle alay ediyor veya Kuran’ın mesajını hiç anlamamışlar.

— “aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Battani…” Battani neden örnek verilmiş anlamak mümkün değil. Battani’nin en temel ön kabulü zaten Allah’ın büyüklüğü. Allah’ın büyüklüğünü, eşsizliğini ve yaratıcılığını kabul ederek işe başlamış. Bu ön kabullere delil mi arıyor? Karşı delil bulma ihtimali yok ki. Allah ne yaptıysa güzel yapmıştır ön kabulü ile yola çıkıyor zaten: Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler, derler ya…

Evren Kaç Yaşında?

Kerem Cankoçak’ın tavsiye ettiği Evren Kaç Yaşında? kitabı geldi. Kitabın yazarı evrenin bütününün yaşını bilmiyor. Sadece evren kelimesini iki zıt anlamda kullanarak kavram kargaşası yaratıyor. Bu konudaki fikirlerim değişmedi, aşağıda paylaşıyorum.

Evren-Kac-Yasında

Evren kaç yaşındaymış? Böyle bir şey bilinebilir mi? Bilinemez. Sadece, şarlatanlık ve sahtekarlık ve yalanlarla bir sayı uydurulup o sayı sözde bilimsel hesaplarla destekleniyormuş gibi yapılır. Bu kitap da öyle yapıyor.

224. sayfada Bigbang’den daha büyük bir absürtlük patlaması oluyor ve Bay Weintraub, Bay Hubble’ın ölçtüğü 24 galaksinin hareketlerine dayanarak bütün evrenin genişlediği sonucuna varabiliyor.

Yirmidört galaksinin hareketinden tüm evrenin yaşını bulmak, ya bir mucizedir veya bir sahtekarlıktır. Bay Weintraub ya bizi salak yerine koymaktadır veya kendisi bizim bilmediğimiz bir şey bilmektedir. Daha doğrusu, Bay Weintraub; bizim bilmediğimiz (ama bilmediğimizi bildiğimiz) fakat kendisinin de bilmediği (bilmediğini de bildiği) bir şeyi bildiğini iddia ediyor. Bay Weintraub, bu 24 galaksinin hareketine bakarak evrenin tümünün hareketini bilebiliyorsa, o zaman evrenin bütününü biliyor demektir. Biliyor mu? Hayır bilmiyor.

Bay Weintraub’un evreninin bütününü bilmediğini kesin olarak biliyoruz çünkü, evrenin bize hiç ışık gelmeyen bir bölümü var. Kimse bu gerçeği inkar edemez. Belli bir ufkun ötesinden bizim buralara ışık gelmemektedir. Bu ne demektir? Hiç kimse, Bay Weintraub dahil olmak üzere, evrenini tümünü bilemez.

Bu Bigbangcılar bilim kisvesi altında şarlatanlık yapıyorlar. Dikkatinizi çekiyorum, sadece 24 galaksiden bahsediyoruz! Yirmidört galaksi bizden uzağa gidiyor diye bütün evren genişliyor gibi bir sonuca varmak şarlatanlıktan başka bir şey değildir.

İsterseniz 24 değil, 24 milyar da değil, 240 milyar da değil, 2400000000000 milyar galaksi de gözlemseniz, yerelden bilinemez mutlağa yol yoktur. Gözlemlenen galaksiler yereldir; evrenin tümü bilinemez mutlaktır. Yerelden bilinemez mutlağa mucize olmadan gidemezsiniz. Ya mucize ile gidersiniz ya da şarlatanlıkla. Bay Weintraub yerelden mutlağa şarlatanlıkla geçiş yapıyor.

Bay Weintraub’un Hubble’ın ölçümlerini nasıl yorumladığına bakalım (sayfa 223):

Hubble kanununu nasıl yorumlayacağız? Dünya’dan […] dışarıya doğru bakar ve bütün diğer gökadaların […] bizden uzaklaşıyor gibi göründüğünü görürüz; bu gökadaların görünen bizden uzaklaşma hızlarını ölçer ve bu hızların gökadaların bizden uzaklıkları arttıkça arttığını farkederiz. Uzaklıkla bizden uzaklaşma hızı arasındaki bu bağıntı ne anlama gelir? Bir açıklama çoğumuz için aşikâr görünmektedir:

Bay Weintraub’un mucizevi açıklamasına geçmeden önce, Hubble’ın gözlemlerinin bilimsel ve mantiki tek bir yorumu olduğunu söyleyelim: Bu gözlemlerden çıkan tek sonuç, bazı galaksilerin bizden uzaklaştığıdır. Bazı yerel galaksiler bizden uzaklaşıyorlarmış, bu kadar.

Ne kadar uğraşırsanız uğraşın; ne kadar demagoji yaparsanız yapın, gözlemler sadece yerel evren için olacaktır. Bu gözlemlerden evrenin bütünü ile ilgili hiçbir çıkarsama yapılamaz. Yerel gözlemlerden evreninin bütünü için bir çıkarsama yapabilmek için bu 24 galaksinin evrendeki toplam galaksi sayısını temsil ettiğini bilmeniz gerekir. Ama bu 24 galaksinin bütün evrendeki galaksi sayısını temsil edip edemeyeceğini bilmeniz için bütün evreni bilmeniz gerekir. Fakat bütün evreni bilmiyorsunuz ve bilemezsiniz. Yani, Bay Weintraub bilmediği ve hiç bir zaman bilemeyeceği bir şeyi bildiğini iddia ederek hem yalan söylüyor, hem de bilerek yalan söylediği için sahtekarlık yapmış oluyor.

Şimdi, Bay Weintraub’la devam edelim:

1. Evren bir bomba gibi patlamış ve bütün parçalar _uzay boyunca_ merkezden uzağa uçmuştur. …

Bu nasıl bir mucizedir!! Patlamadan bahsetmiyorum, Bay Weintraub’un çıkarsamasının mucizevi olduğunu söylüyorum. Bay Weintraub, 24 galaksinin hareketlerini gözlemledi ve bütün evrenin bir bomba gibi patladığı sonucunu çıkardı. Alay mı ediyor? Bu yerel gözlemlerden böyle mutlak bir sonuç nasıl çıkar? Şaka gibi. Ama şaka değil. Gayet ciddi.

Böyle saçmalığın zirvesi bir çıkarsama ve bu kadar absürd ve yanlış bir varsayım ile başlayan bir teori için yaptığı bütün değerlendirmelerin ve hesapların hepsi akademik ve anlamsız kalıyor.

Bay Weintraub, mucize çıkarsamasını yapıyor ve bizim de bu mucizeye inanmamızı istiyor. Biz astronomi biliminde mucizelere yer olmadığına inanıyoruz. Onun için, bu patlama ile ilgili Bay Weintraub’un aşağıda verdiği detayların hiç birinin bilimsel bir değeri yok; çünkü gözlemlerin bilimsel açıklamasına göre böyle bir patlama yok. Bay Weintraub olmayan bir şeyin fiziksel detaylarını açıklıyor.

Patlamadan önce var olan ama merkezindeki çok küçük patlamamış bomba haricinde boş olan uzayın kendisi, patlamanın dışarıya doğru uçan parçalarını sonsuza kadar kapsamaya yetecek kadar büyüktür. Bütün döküntü parçaları patlama yerinden  aynı hızla fırlatılmadığı için patlamadan bu yana herhangi bir sabit zaman aralığında en hızlı uçan parçalar en uzak, en yavaş uçan da en kısa mesafelere uçmuşlardır.

24 galaksinin hareketinden tüm evrenin sonsuz kütleli ama sıfır çapı olan bir bombanın patlaması ile yaratıldığını anlatan şarlatan Bay Weintraub, şimdi de bu patlamanın detaylarını anlatmaya girişiyor. Olmayan bir patlamanın en ince detaylarını açıklayarak Bigbang masalı ile bizi kandırmaya çalışıyor.

İkinci bir açıklama kavranması çok zor olsa da gözlemlerle aynı derecede uyumludur:

Gözlemlerle nasıl uyumlu olabilir? Gözlemler yereldir. Yerel gözlemlerden mutlak bütün hakkında çıkarsama yapılamaz. Yaptığı açıklama bütün evreni bildiğini varsaydığına göre, demek ki gözlemlerle uyum içinde olamaz.

** ** **

Bahsedilen bu ikinci açıklama da, yukarda ki ilk açıklama ile aynı absürd mucizeye dayandığı için onu da detaylı olarak incelemeye gerek yok.

** ** **

Şimdilik bu kadar. Kitabı okumaya devam ediyorum.



Notlar:

Evren Kaç Yaşında? Büyük Patlamadan Günümüze Ne Kadar Zaman Geçti? David A. Weintraub, Alfa Bilim, 2013. Çeviri, Ulaş Apak. https://keremcankocak.blogspot.com/2015/12/evren-kac-yasnda-david-weintraub-alfa.html?view=magazine

David A. Weintdaub kimdir? (İngilizce)

Kerem Cankoçak YouTube kanalı.

— “…boş olan uzayın kendisi…” Bay Weintraub’a göre evran yokmuş ama uzay varmış. Evren daha yaratılmamışsa, uzay da yok demektir; daha genel olarak, ismi olan hiç bir şey yok demektir. Uzayın ismi olduğuna göre, evren yaratılmamışsa uzay da yoktur, daha yaratılmamıştır.

— “hareketsiz bir gözlemci…” Hareketsiz bir gözlemci olamaz çünkü mutlak hareketsizlik diye bir şey yoktur. Bu fizikçilerin doktrinlerini kurtarmak için söylemeyecekleri yalan yok anlaşılan.

— “Bu evrende…” Bigbangcı kozmolojistlerin yazdığı bütün kitaplarda ve makalelerde “evren” kelimesini bilerek iki zıt anlamda kullanırlar. (1) Gözlemlenen evren; (2) Evrenin tümü. Bu iki anlamı bilerek birbirlerine karıştırırlar ki gözlemlenen evreni evrenin tümü diye satabilsinler. Kosmozla ile evrem kelimelerinin arasındaki önemli farkı anlatan bir yazım var: Büyük kozmoloji aldatmacası. O yazıdan alıntı:

…eskiden beri kozmologlar, gözlem aletlerinin sınırları ile sınırlanmış bir kozmos tanımlarlar, sonra bu kozmosun bütün evren olduğunu iddia ederler. Kozmos, bütün evrenin bilinebilir bir parçası demektir. Yani, ellerindeki matematik teknolojisi ile –bildikleri matematik ile– bütün evrenin ne kadarını açıklayabiliyorlar? Bunu belirledikten sonra evrenin o bölümünü kesip alıp bir kozmos yaratıyorlar. Bu kozmosun özelliği, bu ulemanın bildiği hatta keşfettiğini söylediği yasalara göre hareket ediyor olmasıdır.

— “_uzayın_ kendi dokusu homojen bir şekilde _gerilir_” Burada uzay-zaman demek istiyor herhalde.

Newton: Ne dahi, ne dindar…

img_20190528_1828051804476758113506694.jpg

Enis Doko’nun Dahi ve Dindar: Isaac Newton adlı kitabının yeni basımı geldi. Bazı eleştirilerim var, burada paylaşmak istedim.

Önce Newton hakkında genel bir tespitim ile başlayayım:

”Tanrı başlangıçta cisimleri katı, kütleli, sert, delinmesi imkansız ve hareket edebilen parçacıklar olarak yarattı” diyerek kendi maddeci doktrinini tanrıyı şahit göstererek “ispatlayan” bir megalomanyak okulcu sahtekar kökten dinci bir yaratığın ”deha” ve “bilim adamı” diye yüceltilecek bir yanını göremiyorum.

** ** **

Kitabın başlığında Newton’un İncil ile ilgili araştırmalar yaptığı için “dindar” olduğu varsayılmış.

Ben Newton’un dindar olduğunu zannetmiyorum. Dindar nasıl tanımlanıyor ki? “Bağlı olduğu dinin ibadet borçlarını zamanında ödeyen insan” mı demek? O zaman Newton’un dindar olduğunu söyleyemeyiz.

Newton’un döneminde Hıristiyanlığın foyası daha tam meydana çıkmamışken, insanlar kutsal kitaplarında yazanları gerçek bilgi olarak görüyorlardı. Newton da, İncil’de anlatılanların doğa hakkında doğru ve gerçek bilgiler verebileceğine inanıyordu.

Newton, İncil’de yazılanların temelinde yatan gizli bilgilere ulaşarak doğa hakkında yeni birşeyler öğrenmek istiyordu. Newton gizli bilgiye meraklıydı. Mesela, İncil’de (yoksa Tevrat’ta mı?) bahsedilen soyların kuşaklarını sayarak dünyanın yaşını tahmin edebileceğine inanıyordu. Böyle bir araştırmanın dindarlıkla ilgisi yok.

Günümüzde dünyanın yaşını araştırmak isteyen birisi, taşları inceler. Yeryüzündeki jeolojik katmanları falan inceler. Bu konuda Kuran’ı açıp gizli bilgi aramaz. İncil’in içinde saklı olduğunu düşündüğü gizli bilgilerin peşine düşmek Newton’u dindar yapmaz.

Sayfa 11.

Kitap, Newton’un söylediği “tanrı eserleri aracılığı ile bilinir,” sözü ile başlıyor.

Tanrı nasıl olur da eserleri aracılığı ile bilinir? Tanrı’yı eserleri aracılığı ile bilebileceğimizi söyleyebilmek için, önce, herşeyin tanrının eseri olduğunu varsaymanız gerekir.

Eğer önce, herşeyi tanrı yarattı dersek; sonra da Tanrı eserleri aracılığı ile bilinir dersek, Tanrı ve eserleri hakkında ne öğrenmiş oluyoruz? Hiç bir şey. Sadece dairesel mantık kullanarak kendimizi aldatmayı çok sevdiğimizi kendimize ispatlamış oluruz.

Isaac Newton tarihin gördüğü en önemli bilim insanlarından biridir.

Ben Newton’un önemli bir bilim adamı olarak tanımlanmasını doğru bulmuyorum. Eğer Newton’u en önemli özelliği ile tanımlamak istersek, onun gelmiş geçmiş en büyük bilimsel sahtekar olduğunu söylememiz daha doğru olur.

Newton, Galileo ile başlayan bilimsel devrime karşı bir karşı devrim yapmış ve kendini Avrupa okulculuğunun yeni şeyhi ilan etmiştir. Newton Skolastik şeyh Aristo’yu tahtından indirip kendi oturmuştur. O zamana kadar Aristo’ya yorumlar yazarak kariyer yapan Avrupa skolastikleri bu sefer de Newton’a yorumlar yazarak kariyer yapmaya devam etmişlerdir. Newton, kadim fizik bilimini, tanımladığı okült ve doğa üstü güç kavramı ile yozlaştırarak bugünkü sahte senaryolara dayalı fizik biliminin yolunu açmıştır.

[Newton’un kitabı] Principia, uçaklarımızı uçuran, arabaların ve günlük hayatta kullandığımız diğer eşyaların yapımında kullanılan klasik mekaniğin temellerini attı.

Bu sözün, Newton kültünün yüzyıllar boyu geliştirdiği kendini yücelten propagandanın bir tekrarı olarak görüyorum.

Newton’un kitabında “uçaklarımızı uçurmaya” yarayan en ufak bir bilgi kırıntısı yoktur. Newton’un sıvıların dinamiği ile ilgili bazı teoremleri vardır ama onlar da mühendislik açısından hiç bir işe yaramayan saçmalıklardır. Newton’un kitabından mühendislikle ilgili faydalı bilgi çıkartmak zordur.

Maalesef, Newton’un müritleri, mühendislikte eskiden beri kullanılan mekanik güç kavramının birimine Newton’un ismini verdikleri için, bütün fizik problemlerinin Newton kanunları ile çözüldüğü gibi absürd bir şeye inanırlar. Aynı birim kullanılarak uygulandıkları halde eski mekanik güç ile Newton’un uydurduğu okült güç aynı şey değildir.

Peki, fizikçilerin “klasik mekanik” ve “kuantum mekaniği” gibi isimlerle adlandırdıkları fizik bölümlerindeki “mekanik” ne anlama geliyor? Fizikçilerin söylediği gibi gizemli ve sadece onların bilebileceği karmaşık bir şey mi bu mekanikler? Hayır. Mekanik, kendi içinde uyumlu bir birim sistemi ile; bu birim sistemi ile ölçülebilecek sistemlerin hareketlerini hesaplama kolaylığı sağlayan algoritmalar koleksiyonudur.

Fizikçilerin “mekanik” dediği bu birim sistemleri oranlar üzerine kurulmuş denklem sistemleridir. Hesapların temelinde her zaman bir oran vardır. Veya olmalıdır, çoğu zaman fizikçiler temel orandan o kadar uzaklaşırlar ki, oranın ne olduğunu kendileri bile unuturlar.

Oranların birimi yoktur. Yani standart birimleri yoktur. Bu sebepten oranlarla hesap yapmak zordur. Fizikçiler bir orana (onların kanun dediği şey) varolan birim sistemi ile uyumlu birimler vererek onu fizik sistemine katarlar. Birimli denklemlerle hesap yapmak birimsiz denklemlerle (oranlarla) hesap yapmaktan daha kolaydır.

Newton yerçekimi kanununu ve kendi adıyla anılan üç meşhur hareket yasasını keşfetmiş ve matematiksel olarak formüle etmiştir.

Newton, sözde yerçekimi kanununu Principia adlı kitabında formüle etmiş midir, yoksa bu formulasyon 18. yüzyıldan itibaren Newton’un müritleri tarafından mı yapılmıştır? Newton’un Principia‘da denklem kullanmadığını ve ”Newton’un yerçekimi sabiti”nden haberi bile olmadığını biliyoruz; yani bugün fizik kitaplarında gördüğümüz yerçekimi formüllerini yazan Newton değildir, Newton kültünün sadık müritleridir.

Newton, sözde birinci yasasını Descartes’tan kopyalayıp (bir kelime hariç) aynen tekrarlamıştır. Diğerlerini de Galileo ve Kepler’den çalmıştır. Bu Newton’un kanunları denen şeyler, Principia’da açıkça belirtildiği gibi, kanun değil, aksiyomdurlar. Newton bunları aksiyom olarak, yani sabit tuttuğu tanımlamalar olarak, ifade etmiştir.

Newton’un yerçekimi kanunu diye bilinen şey Newton’un Kepler’in üçüncü kanunu diye bilinen kuralı ikiye bölüp, her iki bölüme de “güç” diyerek yaptığı hesaplardır. Bir denklemin iki tarafına da aynı terimi yazarsanız, hesap yaparken o terimler elenip gider. Yani denklemin iki tarafına da ”Güç” diye bir terim koyarsanız, bu terimler elenir ve hesaplarınızı bir güç terimi olmadan yapmış olursunuz. Principia’da sadece 6 teoremde Newton gezegenlerle ilgili hesaplar yapar ve hiçbirinde güç terimi yoktur. Ama Newton, hesaplarını güç kavramını kullanarak yaptığını söyler. Yani yalan söyler.

O zaman nasıl olur da Newton’un “yerçekimi kanununu keşfettiğini” söyleyebiliriz? Söyleyemeyiz. Ancak Newton Kültünün gönüllü propagadandacılarıysak, bilerek veya bilmeyerek, o zaman Newton’un uydurduğu bu yerçekimi masalını sanki gerçekmiş gibi tekrarlarız.

Newton fizik yasalarının evrensel olduğunu göstermiştir.

Newton nasıl böyle bir şey yapmış olabilir? Ancak evrensel kelimesini “yerel” olarak tanımlarsak böyle bir söz doğru olabilir.

Newton kitabında sadece ay ve Jupiter ile ilgili birkaç hesap yapmıştır, bu hesapları da Kepler’in kuralını kullanarak yapmıştır. Evrensellik bunun neresinde?

Meşhur “ay testi” bile Kepler Kuralı’nın doğru olduğundan başka bir şey ispatlamaz. Ama Newton kültü öyle derinlere işlemiştir ki, Newton’un basit bir hesabı, –Kepler Kuralını kullanarak, ay/dünya kütle oranları hesaplaması gibi– evrensel bir hesap gibi bize yutturulabiliyor. Newton tapınmacılığı bilim adına utanç verici bir şey tabii ki…

Sayfa 13.

Matematiğin doğa bilimlerinde başarıyla kullanılabileceği önceden iddia edilmişse de bunu gösterip matematikle fiziği birleştiren kişi [Newton’dur].

Yani Arşimed’in çalışmaları matematiğin doğaya uygulaması olmuyor!! Yani Galileo’nun çalışmaları matematiğin doğaya uygulaması olmuyor!! Arşimed ve Galileo matematiğin doğa bilimlerinde kullanılabileceğini iddia etmişler ama bunu uygulamayı başaramamışlar, öyle mi? Böyle bir şey söylemek için hem Arşimet ve Galileo’nun çalışmalarını hiçe saymak hem de Newton’un bir mekanik tanrısı olduğuna körü körüne inanmak gerekir. Newton’un matematiği doğaya uygulayan ilk insan olduğu hiç de doğru değil.

Newton tam aksine, kendi sapık okulcu maddeci doktrinlerini doğrulamak için hem matematiği hem de kadim fizik bilimini yozlaştırmıştır.

Mesela, Principia’da 1. Kitap, 58. Öneri, 21. Teorem’de kullanılan geometrik çizime bakalım. Yüzeysel olarak, bu çizim, Öklid geometrisine uygun bir çizim olarak göründüğü halde, daha dikkatli bakınca Newton’un bu geometrik figüre bir “resim” eklediğini görürüz: Newton gezegenleri resim olarak çizmiştir. Geometrik bir çizimde bir resmin yeri olabilir mi? Bu şekilde Newton binlerce yıllık Öklid geometrisini yozlaştırmış ve geometriyi resim seviyesine indirmiştir. Newton neden böyle bir şey yapmış? Çünkü Newton, kuramının temelini oluşturan fakat doğada var olmayan okült gücü geometriyi sahte şahit olarak kullanarak ispatlamak istemektedir.

Newton’un yozlaştırdığı bir diğer kavram da oranlarla ilgilidir. Newton’a kadar, karışık oranlar kullanılmazdı, yani matematik doğa ile uyumluydu. Mesela, “güç” ile ”zaman” oranlanmazdı. Fakat Newton bu tip “karışık oranlamayı” yasal yapmıştır.

Newton infinitezimal, yani hem var hem yok değerleri matematiğe sokarak da işleri karıştırmıştır. Bu adamın matematiği doğaya uyguladığı nasıl söylenebilir? Sahtekar Newton matematiği kendi absürt doktrinlerini ispatlamak için kullanmıştır.

Özellikle Aydınlanma Çağı’nın Fransız materyalistleri mekanikçi görüşlerini savunurken, mekanik Evren tablosunu savunan, materyalist bir Newton imajı çizmişlerdir. Oysa bu … Newton’un inandıkları ile taban tabana zıttır.

Newton’un materyalist olmadığını nasıl söyleyebiliriz? Kuramının temel senaryosu maddenin varlığına dayanıyor. İki maddenin birbirini çektiğini iddia eden bir insan maddeci yani materyalist değilse nedir?

** ** **
Şimdilik bu kadar. Kitabın devamını okudukça yeni eleştiriler ekleyebilirim. Eleştirilerim Sayın Enis Doko’ya değil tabii ki. Newton’u bir bilim tanrısı gibi öğreten eğitim sistemine ve kendini eğitim sistemine gerçek bilim diye sokmuş olan Newton Kültüne.

Notlar:

Enis Doko, Dahi ve Dindar: Newton, 2. baskı.. Aynı kitabın 1. baskısını PDF olarak da okuyabilirsiniz http://www.enisdoko.com/wp-content/uploads/2011/07/Dâhi-ve-Dindar-Isaac-Newton.pdf

Newton’un sahtekarlıkları ile ilgili bir yazım.

— Newton’un din ile ilgili yazıları: http://www.newtonproject.ox.ac.uk/texts/newtons-works/religious

— Principia’da Newton’un uydurduğu okült güç kavramı ile gezegenlerin hareketlerini hesapladığını söylediği sadece 6 teorem vardır. Bu teoremleri siz de inceleyebilirsiniz (İngilizce) https://leanpub.com/densytics/read#leanpub-auto-astronomical-computations-in-newtons-principia Bu teoremlerdeki hesaplar sözde Newton’un güç kuramını ispatlar, ama aslında hiç bir şey ispatlamazlar çünkü Newton bu hesaplarda bir güç terimi kullanmaz.

— Newton’un geometrik figüre eklediği resimler (Principia, 1. Kitap, 58. Öneri, 21):

img_20190528_1854015540305494534333190.jpg