Naturalness in particle physics

This is a philosophical topic. The professional title of the person who writes about “naturalness” does not change the fact that the topic is a philosophical topic. The topic is philosophical and it is independent of the professional title of the person who writes about this topic. If the person who writes about naturalness in particle physics is a physicist this does not make the topic physics but makes the physicist a philosopher.

Sabine Hossenfelder writes that “naturalness, [is] an idea that has become a prominent doctrine in particle physics. In brief, naturalness requires that a theory’s dimensionless parameters should be close to 1, unless there is an explanation why they are not. […] Assuming a probability distribution for the parameters at high energies, you can then quantify the likelihood of finding a theory with the parameters we do observe. If the likelihood is small, the theory is said to be “unnatural” or “finetuned”. The mass of the Higgs-boson is unnatural in this sense, so is the cosmological constant, and the theta-parameter.”

So physicists need to invent philosophical mumbo jumbo in order to call that old ad hoc term, the cosmological constant, “unnatural.” What can be more pathetic than physicists discussing this ad hoc term they dubbed “cosmological” and “constant” for over a century. Cosmological constant is neither cosmological nor a constant but an ad hoc parameter. These physicists, don’t they have anything more substantial to discuss?

The second, and newer, type of naturalness, is based on the idea that our universe is one of infinitely many that together make up a “multiverse.” In this case, if you assume a probability distribution over the universes, you can calculate the likelihood of finding the parameters we observe. Again, if that comes out to be unlikely, the theory is called “unnatural.” This approach has so far not been pursued much. Particle physicists therefore hope that the standard model may turn out to be natural in this new way.

Physicists discuss naturalness of theories they invent by assuming that “our universe is one of infinitely many that together make up a “multiverse.” Why? “In this case, if you assume a probability distribution over the universes, you can calculate the likelihood of finding the parameters we observe. Again, if that comes out to be unlikely, the theory is called ‘unnatural.'”

Not sure if this is a parody of philosophy or if it is a parody of physics. I guess this is what happens if people who spend their education –a very long education, about 25 years– to study how to solve differential equations and make calculations by using 18th century methods and spending years and years learning data analysis techniques and bad programming but study zero –yes, zero– hours of philosophy but when they grow up and start writing papers they write bad philosophy or physicophilosophical mumbo jumbo and call it physics! These physicists are real jokes. Their professional title is Doctor of Philosophy but their knowledge of philosophy is nada, zilch. For a physicist philosophy is any topic that falls outside of legal physics tropes he is familiar with. Their professional titles should really be “Doctors of Data Reduction and Calculation”. Because this is what they learn to do. Even their philosophy is about calculation. To find out if a theory they invented is natural they compute some probability in potential hypothetical universes that may exist only to make the theories they invented natural.

Well, I have to give credit to Sabine Hossenfelder. I was writing the above as I was reading her article paragraph by paragraph but then I saw that she ridicules and destroys these naturalness arguments so eloquently that I cannot hope to match even if clones of myself wrote about the topic in infinity of multiverses for infinity of time dimensions invented by Lisa Randalls of physics.

Ms. Hossenfelder writes: “The biggest problem, however, is the same for both types of naturalness: You don’t have the probability distribution and no way of obtaining it because it’s a distribution over an experimentally inaccessible space. To quantify naturalness, you therefore have to postulate a distribution, but that has the consequence that you merely get out what you put in. Naturalness arguments can therefore always be amended to give whatever result you want.

Damn these phyisicists! They are not only sharlatans but they are crooks too:

“And that really is the gist of the current trend. The LHC data has shown that the naturalness arguments that particle physicists relied on did not work. But instead of changing their methods of theory-development, they adjust their criteria of naturalness to accommodate the data. This will not lead to better predictions.”

***

How did this happen? How did we allow these crooks corrupt the old science of physics into this state of corruption? Who is responsible? What can we do to cleanse academic physics from these useless and unnaturally bad philosophers who posture as physicists?

***

But this is not over. The charlatanism in physics hit the fan long time ago:

“You see what is happening here. Conjecturing a multiverse of any type (string landscape or eternal inflation or what have you) is useless. It doesn’t explain anything and you can’t calculate anything with it. But once you add a probability distribution on that multiverse, you can make calculations. Those calculations are math you can publish. And those publications you can later refer to in proposals read by people who can’t decipher the math. Mission accomplished.

“The reason this cycle of empty predictions continues is that everyone involved only stands to benefit. From the particle physicist who write the papers to those who review the papers to those who cite the papers, everyone wants more funding for particle physics, so everyone plays along.”

Academic physicists especially theoretical so called physicists are a bunch of corrupt academic opportunists, it looks like.

Notlar:

— These are the the referenced articles, by Sabine Hossenfelder, A philosopher’s take on “naturalness” in particle physicsThe Multiworse Is Coming

Rüyalar, özgür irade ve mikrobiyom

Ali Sebetçi yine ilginç bir konu ortaya atmış. Rüyalar ile bireylerin özgür iradesini ilişkilendirmiş. Ama rüyaların akıl tarafından üretildiğini söylemiş ben buna katılmıyorum:

ALİ SEBETÇİ: Kendi rüyalarımızda başka insanların konuştuğunu, kararlar aldığını görürüz. Tüm bu rüyaları “yaratanın” kendi aklımız olduğunu düşünelim…

BEN: Rüyaları yaratanın aklımız olduğu varsayımına katılmıyorum. En azından bu kadar basit değil.

Uyku demek aklın yani bilincin aradan çekilmesi demek. (Akıl ve bilinç kelimelerini eş anlamlı olarak kullanıyorum.) Uykuda olan bilinçtir. Uyku süresinde bilinç bedende olup bitenden haberdar değildir. Duyular da belli eşikler seviyesinde kapalıdır. Ondan bilinci uyandırmak için uyuyan birisini dürtüklememiz gerekir. Veya biz uyurken yatak odasında ısı düşerse uyanıkken hemen farkına varabileceğimiz soğuğun uykuda iken farkına varamayız.

Peki aklın aradan çekilmesi neden gerekiyor?

İnsan bedeni bir ortak yaşam organizmasıdır. Akıl da bu ortak yaşam organizmasının kendinin farkında olma halidir. Bilinç aktif olduğu müddetçe bedenin hareketlerinde pay sahibi olabiliyor. Bilinç uyku ile aradan çekilince meydan ortak yaşam organizmalarına kalıyor ve onlar da vücudu tamir etme ve yenileme işlemlerini yapabiliyorlar. Bu ortak yaşam organizmaları mikroplardır. Çoğunluğu bağırsaklarda yaşayan ve mikrobiyom diye adlandırılmış olan mikro organizmalardır.

Rüya diye gördüğümüz görüntüler aklın değil bu mikro organizmaların işidir. Akıl uykudadır. Bedende olup bitenin farkında değildir.

Zaten bizim rüya diye hatırladığımız görüntüler sadece uyanmadan önce gördüğümüz veya farkına vardığımız görüntülerdir. Biz uzun bir rüya gördüğümüzü zannedebiliriz ve gördüklerimizi bir mantık sırasına koyabiliriz ama bu görüntüler uyanmadan hemen önce farkına vardığımız görüntülerdir.

Peki bu görüntüler bilinci uyandırmak için mi yaratılıp bilince servis edilir? Yoksa uyku süresince devamlı üretilirler de biz uyanmadan hemen önce mi farkına varırız? Belki de bu görüntüleri bilincin farketmemesi gerekir. Bilmiyorum. Ama bilinç uyanınca görüntülerin kaybolduğu kesin. Bilinç de uyanık olduğu müddetçe rüya göremez çünkü rüya görüntülerini yaratan kendi değildir.

Rüyaların uyandırma görevi olduğunu biliyoruz. Mesela gece çişe kalkmak için bilinci dürtüp uyandırmak gerekir. O zaman bu organizmalar çocuklukta tuvalet eğitimi ile eğitilebiliyorlar ve hayat boyunca bizi tuvalet ihtiyacı olunca uyandırabiliyorlar. Uykuda iken bilinç bedenden gelen duyulara kapalı olduğu için özel olarak uyarılması gerekir.

Bu mikro organizmalar acıktıklarında da bilinci uyandırıp onları doyurmasını isterler.

Mikropların açısından baktığımızda, akıl veya bilinç onlara nasıl görünüyor acaba? Ben bu mikroorganizmaların bedeni bütünü ile tanıdıklarını düşünmüyorum. Onlar sadece kendi çevrelerinin farkındalar. Birçok şeyi genetik olarak bildiklerini düşünüyorum çünkü yaşam süreleri kısıtlı. Bu rüya dediğimiz görüntüleri nasıl ürettiklerini de bilmiyorum.

Ama bilinci uyandıran veya uyandırmaya çalışan bu organizmalar olduğuna göre, rüyaları gösterenlerin de onlar olması doğal gibi geliyor bana. Yoksa uyuyan bilincin kendi kendini uyandırmaya çalışması gibi absürd bir şeye inanmamız gerekirdi.

ALİ SEBETÇİ: Bu düşünceye göre rüyalarımızdaki insanların bizden bağımsız kararlar alma imkanını sağlayan kendi aklımızdır.

BEN: Akıl olamaz çünkü akıl uykuda. Rüya diye algıladığımız görüntüleri yaratanlar bizim ortak yaşam organizmalarımızdır.

ALİ SEBETÇİ: Şimdi rüyayı göreni metaforik olarak Tanrı’ya, rüya içindekileri de insanlara benzetelim. İnsanların özgür iradeleri işte böyle bir şey olsa gerek.

BEN: Tam anlayamadım ama insanın özgür iradesi olup olmadığı tartışılabilir çünkü bireyin bütün kararları bu mikroorganizmaların yönlendirmesi altında veriliyor.

Felsefe ve matematik

Raphael
Raphael’in o zamana kadar bilinen markalaşmış filozofları aynı karede birleştirdiği resim. Hedef Avrupa’nın entellektüel köklerinin klasik Atina’da olduğunu göstermek. Medeniyetin Atinada başladığının propagandasını yapmak.

Geleneksel felsefe konuları vardır. Varoluşun nedenini araştırmak da bu konulardan biridir. Varoluş neden var? Bu nedeni biz insanlar anlayabilir miyiz? Eğer varoluşun özünde temel bir formül varsa biz bu formülü bulmak için hangi yöntemleri uygulamalıyız? Ölçmeye dayalı bilimsel yöntem varoluşun bu gizli formülünü bulmaya yeterli olabilir mi? Yoksa yeni yöntemler mi bulmamız gerekiyor?

Felsefe konularını direk olarak doğaya sorarak yani deneyler yaparak araştırabiliriz. Deney yapmadan sadece akıl yolu ile de araştırmalar yapabiliriz. Bir de diğer araştırmacı filozoflarla konuşarak ve tartışarak sorumuzun cevabını bulmaya çalışabiliriz.

Ben burada bu en sonuncu yönteme, yani diğer filozoflarla tartışma işine bakmak istiyorum.

Keşke bu tip felsefi tartışmalar da matematikteki gibi herkesin üzerinde anlaştığı standart bir işaret sistemi ile yapılabilseydi. Ama böyle bir işaret sistemi yok.

Bu konuda biraz düşününce bazı şeyler dikkatimi çekti. Felsefi konularda tartışan herkes, işaret olarak kullanılan harflerin anlamı hakkında hemfikir olduğu halde, bu harflerin meydana getirdiği kelimelerin anlamı hakkında bir fikir birliği yok. Onun için felsefi bir konuda tartışan iki insan her zaman kelimelerin anlamları hakkında anlaşmazlığa düşerler. İki taraf da tartışmada kullanılan kelimelere kendi inandığı veya bildiği anlamlar verir ve diğerinin verdiği anlamları red eder. Ve felsefi tartışmalar tanımlama savaşlarına dönüşür.

***

Matematikde “2” veya “+” gibi işaretlerin kesin ve net bir anlamı olduğu halde, felsefede temel kavramlardan biri olan “evren” kelimesinin bile herkesin kabul ettiği kesin ve tek bir anlamı yoktur. Belki kelimelerin anlamlarını resmi olarak belirleyen bir yüksek kurumun varlığına ihtiyacımız var. Felsefi Kelimeler Tanımlama ve Koruma Kurumu, gibi. Bu kurum kelimeleri dil bilgisi açısından değil de felsefede kullanılmak üzere sabitleyecektir. O zaman belki de anlamları kesin ve net olarak belirlenmiş “evren1, evren2, evren3,… evrenN“, gibi evren kelimesinin bütün anlam inceliklerini belirleyen felsefi kelimeler olacaktır. Mesela, eğer “Evren1=evrenin tümü” ve “Evren2= gözlemlenen evren”, olarak tanımlanmışsa kimse çıkıp Big Bang’ın Evren1‘in başlangıcı olduğunu iddia edemeyecektir. Çünkü Big Bang denen yaratılış masalının gözlemsel temeli sadece Evren2 içindir. Zaten tek bir Big Bang masalı yoktur. Bir fizikçi “Big Bang Teorisi” dediğinde aslında içinde bir çok Big Bang senaryolarını barındıran bir kozmoloji markasından bahsediyordur. Çeşitli Bing Bang masallarını da, “BigBang1, BigBang2, BigBang3, … BigBangN” gibi çok çeşitli ve çoğu birbirleri ile çelişkili Big Bang modellerine ayırabiliriz. O zaman, eğer kürsüye çıkıp Big Bang konusunda masallar anlatmaya başlayan bir fizikçiye rastlarsak, ona “sen hangi Big Bang’den bahsediyorsun? Açıkça belirt,” diyebiliriz.

***

Her kelimeyi önceden tanımlayarak ve kelimelerin tanımlamalarında anlaşarak ancak felsefi bir tartışmada bir anlaşma sağlayabiliriz.

Her felsefi tartışma matematikte olduğu gibi, kullanılan işaretlerin bir tanımlaması ile başlamalıdır. Ve tartışmacılar bu tanımlamaları onaylamalıdır.

Ayrıca, felsefede kullanılan kelimelerin birçoğu da eşanlamlı kelimelerdir. Bu kelimeler de sanki aralarında anlam farkı varmış gibi kullanılır. “Dünya” ve “Evren” eşanlamlı kelimelere bir örnek olabilir.

Bir de anlamsız kelimeler vardır. Bazı kelimelerin o kadar çok anlamı olabiliyor ki artık anlamsızlaşıyorlar. Asırlar boyu aynı kelimenin harfleri değişmediği halde kelimeye yeni anlamlar yükleniyor. Evren kelimesi bu tip anlam belirsizliğine de örnek olabilir.

Fakat epistemoloji açısından durum daha da vahim. Bütün dünya bilginleri bir cümlenin anlamı hakkında fikir birliğine varsa bile, bu o fikrin doğru olduğunu göstermez. Karşımıza çıkan ve bulduğumuz bir açıklamanın evrensel ve nihai bir açıklama olduğunu nasıl bilebiliriz? Bilemeyiz.

Notlar:

Raphael’in resmindeki filozofların listesi.

Avokado çekirdeğinin verdiği dersler

Avokada çekirdeği çimlendirme
Benim çimlendirmeye çalıştığım çekirdek çimlenmedi. Bu resmi Ailemin Bahçesi adlı siteden aldım

Avokado çekirdeğine bakıyorum. Bu çekirdeğin kaderi benim elimde. Şimdi hiç acımadan çekirdeği çöpe atabilirim. Veya filizlendirebilirim.

Çöpe atarsam çekirdek filizlenmeyecek. Halbuki bu çekirdeğin varoluş sebebi filizlenmek ve yeni avokadolar yaratmak. Genlerinin bir sonraki nesle geçmesini sağlamak. (Bir sonraki nesle geçen başka ne var? Bazı mikroplar geçiyor. Anneden bebeğe memelilerde.)

Doğanın ne kadar acımasız olduğunu görüyorum. Her an yeryüzünde sayılamayacak miktarda tohum heba oluyor.  Amacına ulaşamıyor. Filizlenemiyor. Direk B planına geçip toprağı zenginleştiriyor veya diğer hayvanlara yem oluyor. Her ağaç milyonlarca tohum üretiyor çoğu, belki hepsi, heba olup gidiyor. Doğa israf üzerine kurulmuş. İsraf etmek, yani bütünün bekası için bireyleri feda etmek, doğanın temelini oluşturan bir uygulama. Doğanın temel çalışma ilkesi.

Ben elimdeki çekirdeğe bakıyorum. Onun kaderini belirleyecek bir kararın eşiğinde olduğumdan bu çekirdeğin haberi yok. O bir canlı ama bilinci yok. (Belki de vardır.) Kendinin farkında değil. O programlanmış bir robota benziyor. Doğru ortamı bulunca filizlenmeye programlanmış. Yani bizim yapay zeka kavramı ile ifade ettiğimiz kavramın bir örneği. Birisinin –o birisi kimdir bilemiyorum– programladığı ve kendi haline bıraktığı bir yapay zeka uygulaması.

***
Aynı zamanda kendime de bakıyorum. Ben avokado çekirdeğini çöpe atmak veya filizlendirmek kararını nasıl veriyorum? Benim özgür iradem var mı? Neden böyle bir karar vermeye çalışıyorum? Benim için bir fayda söz konusu mu? Avokado çekirdeğini filizlendirip büyümesini görmek hoşuma gidecektir. Misafirlerim “bu nedir?” diye soracaklar ben de “avokado çekirdeği. Ben filizlendirdim” diyeceğim.

Çekirdek önce ikiye bölünecek ve aşağıya doğru bir kök salarken yukarı doğru da filizi yükselecek. Bir taş parçası gibi sert ve cansız görünen bu çekirdek ne yapması gerektiğini çok iyi biliyor. Doğru ortamı bulunca canlanıyor.

***

Çekirdeğin üstüne üç tane kürdan sapladım ve onu bir bardak suyun içine astım. Büyük bir bölümü suyun içinde, üst kısmı da dışarda. Filizlenmesi için gerekli ortamı sağlamış oldum.

Yani çekirdeği çöpe atmadım ve filizlendirmeye karar verdim. Ona bir iyilik mi yapmış oldum acaba? Doğada iyilik kötülük kavramları yok. (İyilik nedir? Kötülük nedir? Bu kavramlar doğada niye yoktur? Bu zıt kavramların ikisi bir arada kullanıldığında –iyilik-kötülük– bir ismi olmalı. “Ahlak” mı oluyor?)

***

Eminim ki bu çekirdeği tasarlayıp doğaya salan tasarlayıcı özel durumları teker teker düşünüp çekirdeği ona göre tasarlamamıştır. Yani bir gün İstanbul’da birisi Migros’tan bir avokado alacak ve çekirdeğini filizlendirmek isteyecek, bu durumda ne yapmalı? Hayır böyle özel durumları hesaplamamış.

Üstelik insanlar avokado bitkisini evcilleştirip onu bir kültür mahsülü yapmışlar. Elimde tuttuğum çekirdek bir avokado çiftliğinden geliyor. Doğada kendiliğinden yetişmiş bir meyva değil. Çok uzun asırlar önce avokado doğada kendi halinde yetişen bir bitkiymiş ama şimdi öyle değil. Eski halinden eser yok. İnsanlar avokadonun genetiği ile oynayıp onu yemeye ve saklamaya en uygun hale getirmişler.

***
Hergün karşıma çıkan filizlendirebileceğim tohumları düşünmek bile istemiyorum. Tek işim tohum toplayıp filizlendirmek olsa bile hepsine yetişemem. Doğanın düzeni böyle kurulmuş. İsraf!

***

Bir kedinin doğayı düzeltmek veya iyilik yapmak, kötülük yapmak gibi bir isteği yok. İyilik veya kötülük nedir bilmiyor. Çünkü kedi diye gördüğümüz hayvan da içinden kontrol ediliyor. Kedinin tek bir işi var bu dünyada: bağırsaklarındaki mikropları beslemek. Onları besleyince yatıp uyuyor. Acıkınca yani içerdeki ortakyaşam varlıkları “acıktık” diye mesaj yollayınca  beden uyanıyor ve kedi avlanma moduna geçiyor. Böcek avlıyor. Fare ve kuşları avlıyor ve avlanma sürecinde hiç bir mantık yürütmüyor. Kimseye iyilik veya kötülük yapmak gibi bir düşüncesi yok. Aç ise diğer canlıları öldürüp yemekte hiç bir sakınca görmüyor. Açlığını tatmin edince de yatıp uyuyor. Çünkü kedinin bir dili yok. Kendinin farkında bile değil. İnsan ise kendini dil ile yansıttığı için kendinin farkında ve aynı sebepten doğadan yabancılaşmış durumda. Bilgi ağacının meyvasını yiyince kendinin farkına varmış oluyor. Yani burada bilgi denen dil olmalı.

Notlar:

— Bir sonraki nesle geçen başka ne var? İnsanlarda ve memeli hayvanlarda genlerden başka mikroplar da bebeğe geçiyor. Doğum kanalından geçerken steril olan bebeğe annenin mikropları bulaşıyor.

— “…ortakyaşam varlıkları “acıktık” diye mesaj yollayınca…” Nereye yolluyorlar bu mesajı?

— İyilik nedir? Kötülük nedir? Doğada niye yoktur? Bazı hayvanların karşılık beklemeden iyilik yaptığını söyleyenler var.

— Tasarlayıcı ile tasarımcı arasında anlam farkı var mı?

Resmi aldığım Ailemin Bahçesi sitesi. Avokado çekirdeğinin nasıl çimlendirileceğini açıklıyorlar.

— “Bu çekirdeğin kaderi benim elimde.” Kader nedir? Bu bağlamda gelecek demek sanki: “Bu çekirdeğin geleceği benim elimde” aynı anlama geliyor.

— “..bu çekirdeği tasarlayıp doğaya salan tasarlayıcı…” Kimdir bu tasarımcı? Var mı böyle bir tasarımcı? Biz bilebilir miyiz? Yoksa en iyisi dinlerin yaptığı gibi böyle bir tasarlayıcıyı tanımlayıp ona inanmak mı? Ama insanların tanımladığı bir tasarımcı tanımı, zorunlu olarak, insanın anlama kapasitesi ile sınırlı bir tasarlayıcı tanımı olacaktır. Çünkü insan kendi sınırlarını aşıp bir tanımlama yapamaz.

###

[Bazı eklemeler ve düzeltmeler yapıldı: 4.12.18]

Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir

Heraklit3

Ali Sebetçi Bey ile felsefi tartışmalarımız devam ediyor. Yine buraya kopyalıyorum.

Zeynel bey, evet, tartıştığımız konular temelde insanoğlunun binlerce yıldır tartıştığı meseleler aslında. Bu açıdan güneşin altında yeni bir şey yok. Gelenekselcilerin itirazı Heraklit’in argümanına zaten. Sorun şu: Heraklit bile sonunda bir sabite dayanmak zorunda kalıyor.

“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” yazısını okumaya devam et

Tek sabit değişimdir

Sizin bu herşeyin sürekli değiştiği ilkeniz değişmiyor ama. Herşey değişiyorsa bu ilke neden değişmiyor?

Yok, benim dediğim bir şey değil ki bu. Herkesin bildiği gibi değişimin tek sabit olduğunu ilk söyleyen Heraklitmiş. Ben bunun faydalı bir varsayım olduğunu düşünüyorum, o kadar. Siz öyle düşünmüyorsanız tabii ki saygı duyarım. Ama bir ilkenin değişken olabileceği benim için anlamlı değil. Tabii ki değişmeyen şeyler vardır diyebiliriz. Yerel olarak bu doğrudur. Bir insanın hayatı boyunca aynı insan olduğunu varsayarız. Her an değiştiği halde.

Bunun faydalı bir varsayım olduğuna dair bir örnek verebilirim. Binlerce yıl astronomlar yıldızların sabit olduğuna inanmışlardır. Halbuki Heraklit’i dinleyip herşeyin değişim halinde olduğunu kabul etselermiş o zaman yıldızların bile hareket ettiğini bilirlermiş. Yıldızların hareket ettiği ancak geçen yüzyıl gözlemler aracılığı ile bulunmuştur. İlkesel olarak binlerce yıl bilindiği halde.

İlke, ilke olduğu için değişmiyor. Tanımlama icabı ilke sabit kalıyor.

Ayrıca “Tek sabit değişimdir” diyen bir lafı nasıl değişken yapabiliriz? Değişmeyen şeyler oranlar olabilir. Mesela gezegenlerin yörüngelerinin yarıçapı arttıkça dönemi 3/2 katında azalır. Bu sabittir. Ama sizce bu kural değişimin değişmez olduğunu yanlışlamış mı oluyor? Bence değil. Ki bu oran bile zamanla değişiyor olabilir.

Notlar:

Bahsi geçen Twitler.

Evrim mi ortakyaşam mı?

Geçişler cinsleri nerede?

Evrim kuramı ile ilgili Twitter’daki bir tartışmayı buraya da kopyalıyorum.

Ali Sebetçi’nin yorumu:

Kendisi bir değişim içinde olan bir şeyin kendi hakkında ileri sürdüğü ben değişiyor olsam da işte bu iddiam (hep değişiyor olduğum) hiç değişmeyecek demesinde bir çelişki yok mu?

Cevabım:

Bence yok çünkü ben ilke olarak herşeyin sürekli değiştiğini kabul ediyorum. Bir şeyin değişmeden duracağı fikri bizi yine mutlaklık tartışmasına götürür:)

Evrim sadece değişim demek değil zaten. Birbirleri ile üreyemeyen cinslerin ürer hale gelebileceği fikri evrimin tanımlamalarından biri. Yoksa insan yeni şartlara uymak için devamlı değişiyor. Mesela akıllı telefonlarla büyüyen neslin başparmaklarına bakarsak ortayaşlı insanlarınkine göre çok daha elastik olduğunu görebiliriz. Tabii sonradan edinilen özellikler bir sonraki nesle geçmiyor. Sünnetli çocuk doğmuyor mesela. Ama ben bazı alışkanlıkların geçtiğini düşünüyorum.

Ali Sebetçi’nin yorumu:

Evrim ağacında insandan, insan bilincinden geriye doğru değil ileriye doğru gidelim Zeynel Bey. Evrim insan türüyle bitmeyeceğine göre insan ötesi bilinçler için evrim teorisi sabit kalacak mı?

Cevabım:

Evrim teorisi ara cinsleri açıklayamıyor. Ben evrim teorisinin yararlı bir teori olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca teoriler ile konuşmaktan hoşlanmıyorum çünkü teori denen şey bir seri uyumlu veya çelişkili sözlerin, ifadelerin, tanımların ve varsayımların toplamına verilen isim oluyor. Darwin evrimle ilgili 100 cümle yazmış olsa bugün evrimle ilgili cümlelerin toplamı 100 trilyon olmuştur herhalde. Bu doğal çünkü evrim akademik bir alandır ve akademikler yorumlara yorum yazarak akademik puan toplarlar ve hiyerarşide yükselirler.

Onun için bir tek fikri ifade eden cümleler üstünde tartışmak daha iyi olur. Mesela, bir cinsin diğer bir cinse evrilmesi fikri gelecekte kabul edilecek mi? Bence edilmeyecek. Çünkü yeni cinsler evrimle değil ayrı cinslerin ortakyaşam anlaşması yaparak beraber yaşamayı seçmelerinden doğar. Örnek: insan vücudu ve bütün memelilier. Hatta bütün canlı varlıklar.

Bahsettiğiniz insan ötesi bilinçler zaten ortakyaşam anlaşmaları sonucu oluşacaktır. Onlar da kendilerinin ortakyaşam anlaşmaları sonucu oluştuğunu bilebilirler. Günümüzde insanların makinelerle olan ilişkisi henüz bir ortak yaşam ilişkisi değil. Ama yapay zeka geliştikçe makineler de insanlardan bir şeyler isteyebilir ve ilişki bir ortakyaşam ilişkisine dönebilir.

Notlar:

Twitter’daki tartışma.