Prompter okumak…

Acaba Reisullah Kültü, Reisullah’ın bütün demeçlerini prompterdan okuduğunu biliyor mu?

Bilseler bile bilmezlikten gelirler veya prompter okumayı bir kahramanlık ve dünya lideri olmanın bir göstergesi olarak tanımlarlar.

Ahmet Davutoğlu’nun yeni parti kurması ile ilgili olarak, bir Reisullah Kültü elemanı, bakın ne demiş:

eleman2

Böyle bir kültün inancı prompter konusu ile zayıflamaz.

Fakat bu basit bir mesele değil.

Ben konuya kültçülük açısından veya siyasi açıdan bakmıyorum. Felsefi açıdan bakıyorum. Çok ilginç bir felsefe konusu bu.

***

Atatürk’ün bir sözünü halkın önünde okursam, bu sözlerin Atatürk’ün sözleri olduğunu belirtmem gerekir. Atatürk’ün sözlerini kendi sözlerimmiş gibi tekrarlayamam. Bu doğru olmaz.

Fakat politikacılar için demeç yazan araştırmacıların ve yazarların adı yoktur. Onlar kendileri için yazmıyorlar. Maaşlarını ödeyen politikacılar için yazıyorlar.

Kendisi için başkasının yazdığı demeci kendi fikirleri imiş gibi okuyan bir politikacı, “bu demeci benim için çalışan bir demeç yazarı yazdı; ben sadece onun yazdıklarını okuyorum” diye bir açıklama yapmaz, yapması da gerekmez.

Başkasının yazdığı bir metni okuyan bir politikacı, okuduklarını kendi araştırıp yazmış gibi, kendi aklından çıkmış gibi, bu okuduğu metinde söylenenler konusunda sorumluluk alır.

Önemli olan budur. Metinden çıkan anlamlar kimin sorumluluğundadır?

Yani, prompterda okuduğu bir cümle ABD başkanına bir hakaret içeriyorsa ve ABD başkanı bu söze alınırsa, demeç yazarını değil, o yazıyı prompterda okuyanı suçlar.

Aslında çok garip bir durum.

Bir ressam düşünün, başka bir ressama resim yaptırdığı resimlerin altına kendi imzasını atıp satıyor olsun. Bu hiç hoş karşılanmaz. Hatta sahtekarlık sayılır. Bu sahtekara da ressam denmez.

Aynı şey, başkasına şiir yazdırıp kendi yazmış gibi satan bir insan için de geçerlidir.

Ben bir Attila İlhan şiirini halkın önünde kendi yazdığım bir şiir diye okursam hem Attila İlhan’ın emeğini çalmış olurum hem de dinleyicilerimi aldatmış olurum. Hem de gülünç olurum.

Ama, Attila İlhan, bir lise öğrencisiyken, cebinde bir Nazım Hikmet şiiri bulunduğu için; sanki o şiiri kendi yazmış gibi suçlu bulunup cezaevine atılabilmiştir.

Yani bu konuda bir standart yok.

Standart olması demek, her şart altında, şahıslardan bağımsız olarak, aynı kuralın geçerli olması demektir. Fakat böyle bir yasa veya kural yok.

Zaten bütün dünya liderleri için bu geçerli. Hepsinin arkasında bir danışmanlar, araştırmacılar ve yazarlar ordusu var. Lider için çalışan bu ekip devamlı metin üretirler. Lider de bu metinler arasından birini seçip halkın karşısında kendi yazmış gibi okur. Bu kabul edilmiş ve hiç kimsenin sorgulamadığı bir yöntemdir.

Lider demeç siparişi de verebilir. Mesela, Ahmet Davutoğlu AKP sürüsünden çıkıp bir parti kuracağı için kara listeye alınmıştır ve “dolandırıcı” olarak tanımlandığı bir demeç istenebilir. Demeççiler hemen işe koyulup Davutoğlu ile ilgili kirli çamaşırları araştırıp bulurlar ve demeç taslakları hazırlayıp lidere sunarlar. İlgili kişiler liderin liderliğinde toplantılar yaparlar ve demeçlerden biri seçilir. Lider, ekipinin yazdığı demeci kendi yazdığı bir metin gibi okur ve metinde söylenenler konusunda sorumluluk alır.

Kendisini dolandırıcı olarak tanımlayan demeci duyan Ahmet Davutoğlu, “demeci yazanların mal varlıkları araştırılsın” diye bir tepki vermez. Demeci okuyan kişiyi kendisini dolandırıcı olarak tanımladığı için tepki verir ve okuyan kişinin mal varlığının araştırılmasını ister.

 * * *

Biz acaip entel bir halkız.

Halkın tümü entel. Felsefeye çok meraklı bir ülkeyiz.

Felsefe tanımlamaların tartışılmasından başka nedir ki? Felsefe kelimelerin ve kavramların nasıl tanımlanacağı ile karşı görüşlü insanların tartışmasıdır. Halkın da yaptığı budur zaten.

Bir politikacı kendi yazmadığı bir metni kendi yazmış gibi okuyor ve bütün halk o metni konuşuyor. Taa ki yeni bir demeç gündeme gelene kadar. Reisullah Hazretleri her Allahın günü; her sabah, her akşam, hafta sonları dahil, televizyon kanallarında mutlaka prompter okuduğuna göre, bu prompter okumalarından kaçış yoktur. Bu yoğun prompter demeçleri ülkenin gündemini belirleyen tek etken olduğuna göre, Reisullah gündemi istediği gibi yönetiyor. Demeçlerden kaçış yok.

Ama Reisullah Hazretlerinin tek başına bir demeç sanayi olduğunu da kabul etmek gerekir.

Evet, tek başına bir sanayi. Milyonlarca kişi Reisullah’ın demeçlerinden ekmek yiyor.

Süreç şöyle işliyor:

Saraydaki yüzlerce (binlerce?) araştırmacı ve yazar demeçleri yazıyor ve Reisullah prompterden okuyor. Bir demeç okunduğu andan itibaren, medya çalışanları işin içine giriyor. Demecin özeti çıkartılıyor. Gazetelerde sayfa sayfa yayınlanıyor. Kanallar demeçleri yayınlıyor. Çoğu zaman programlar kesilip Reisullah’ın prompterdan okuma keyfini tatmin etmesi için organize edildiği belli olan toplantılarda Reisullah prompter şovunu yapıyor.

Demeçlerin önemi hakkında küçük bir örnek.

Bildiğiniz gibi, TRT Türkü ve TRT Nağme radyoları saatbaşı müzik programlarına ara verip haberleri verirler. Bu haberler istisnasız şöyle başlar: “Şimdi haberleri veriyoruz Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan…” Evet, ilk haber her zaman Reisullah’ın bir demeci hakkındadır.

Ayrıca, bu örnekten anlıyoruz ki, bir TRT radyosunda haberleri okuyan spiker okuduğu içerik hakkında sorumlu tutulamaz. O sadece bir okuyucudur. Önündeki prompterden akan yazıları okumaktadır. Kimse bir spikeri okuduğu şeylerden sorumlu tutamaz.

Sonuç?

Bir spiker başkalarının yazdığı bir metni okuyor ama okuduklarından sorumlu olmuyor; bir siyasi başkalarının yazdığı bir metni okuyor ama okuduklarından sorumlu oluyor.

Reisullah demeci okuduktan ve medyada günün en önemli haberi olarak yayınlandıktan sonra bu sefer de yorumcular ve köşe yazarları devreye girerler.

Muhalif olsun, yandaş olsun bütün yorumcular ve köşe yazarları Reisullah’ın demeç sanayinden ekmek yer. Bunu anlamak çok önemli. Ne kadar muhalif olursa olsun, Reisullah’ın demecine laf yetiştirmeye çalışan, demeçteki çelişkileri göstermeye çalışan, köşe yazarı da en az yandaş gazeteci kadar Reisullah’tan ekmek yemektedir.

Tartışma programlarında Reisullah’ın demecini yorumlarmış gibi yaparak birbirleri ile laf dalaşına giren iki kanattan da insanlar da Reisullah’ın demeçlerinden ekmek yiyorlar.

Yorumculardan sonra da halk devreye girer.

Halk da bütün bu malzemeyi, kendi siyasi görüşüne uygun gazetelerden ve kanallardan öğrenip bu sefer onlar da kendi aralarında tartışmaya başlarlar. Kahvehanelerde okey taşlarının şakşakları arasında Reisullah’ın demeçlerinden süzülmüş özlü sözler havada uçuşur. Hiç kimse taraf değiştirmez. Reisullah Kültü ile Reisullah Düşmanları Kültü arasında hiç bitmeyen kavgalar devam eder.

İşimiz gücümüz budur zaten. Demeçler üzerinde yorumlar üretmek.

Siyaseti laf ebeliği ve dedikoduya indirgemişizdir.

Reisullah’ın her konuda en doğru fikri vardır. Bu bir Allah vergisi olabilir. Dünyada eşi benzeri olmayan bir şeydir bu.

REİSULLAH:

HER DOĞRUNUN MUTLAK SAHİBİ; HER YANLIŞIN AMANSIZ DÜŞMANI.

Başka ülkelerde hüküm süren hiçbir güçlü lider; külliyen her konunun en iyisini ve en doğrusunu bilen insanüstü bir lider olduğuna halkı inandıramaz. Böyle bir lider yoktur. Reisullah hariç. Her bildiğini prompterdan okuduğu halde.

Bunun sebebi İslamdır. İslam halkı koyun sürüsüne çeviren güçtür. Alnı secdeye değen bir liderin her dediğine inanılır.

Tabii bu dediğimiz tamamen doğru değil. Reissulah promptersiz röportajlar da verir. Bu röportajlardan Reisullah’ın Türkiye’yi ilgilendiren bütün konularda sonsuz bilgi sahibi olduğunu anlarız. Saygımız büyük. Ne de olsa ustalık döneminin zirvesinde olan bir dünya liderinden bahsediyoruz.

Ama bütün demeçlerine baktığımızda istisnasız herşeyin en doğrusunu bildiğini görüyoruz. Bu tartışılmaz. Çünkü Reisullah’ın söylediği her şey tanımlama icabı doğrudur.

Fakat çok üzücü bir şey söyleyelim.

Saray inanılmaz bir demeç üretim sanayi kurmuş. Bu kolay bir iş değil. Saray’da çalışan bu araştırmacılar ve yazarlar inanılmaz derinlikte ve detayda bilgi topluyorlar. Fakat bu bilgiler neden toplanıyor? Reisullah ve ekibi bir daha seçilsin diye! Başka bir amaç yok. Hedef insanlığın bilgi birikimine katkıda bulunmak değil.

Aynı sistem bilimsel bilgi toplamak ve dünya bilimsel bilgi birikimine katkıda bulunmak ve teknolojiyi geliştirmek için kullanılsa, Türkiye nasıl gelişirdi bir düşünün. Bu ne büyük bir kaynak israfıdır!

***

Sonuç olarak, kendine ait olmayan, kendinin üretmediği fakat kendi için çalışan maaşlı adamların yazdığı bir metni halka okuyan birisi mi okuduğundan sorumlu olmalı? Yoksa onları yazan mı?

Atatürk, Nutku kendi yazıyor; belgeleri kendi topluyor; sonra da yazdığı metni kürsüye çıkıp okuyor. Önünde prompter yok. Kendi yazdığı metni okuyor.

***

Prompterdan okuduğu her söz, seküler vahiy gibi kabul gören ve kutsal sözler olarak kabul edilen başka bir siyasetçi yok dünyada. Bu kadar, non-stop prompterdan her mecrada devamlı okuyan bir lider de yoktur.

Neden bu böyle?

Reisullah Kültü olduğu için mi?

Karşı olanlar da, eleştirenler de, yandaşlar da demeçlerden ekmek yiyor. Bu yazı dahil.

Hepimiz boş laflarla uyutuluyoruz.

Çocuklar kendi dinlerini seçmeli mi?

[DİKKAT! ÇOK ÖNEMLİ! AŞAĞIDAKİ YAZIDA BİLİMSEL MANTIK VE AKIL YÜRÜTME KULLANILMAKTADIR. BİLİMSEL AKIL YÜRÜTME ÖZGÜRCE HER ŞEYİ SORGULAMAYA DAYANIR. EĞER SORGULANMASINDAN RAHATSIZ OLACAĞINIZ KUTSALLARINIZ VARSA DERHAL BU SİTEYİ TERK EDİN. EĞER OKUMAYA KARAR VERİRSENİZ KENDİ SORUMLULUĞUNUZ ALTINDA OKUMAYI KABUL EDİYORSUNUZ DEMEKTİR.]

………………………….

Çocuğunun iyiliğini düşünen bilinçli bir anne onu nüfusa kayıt ettirirken dinini belirtmez. “Dini nedir?” diye sorulduğunda “o alanı boş bırakın. Kendisi büyüyünce biz ona soracağız ve hangi dinin üyesi olmak istediğine kendisi karar verecek” der. Eğer böyle yapılırsa çocuk ergenlik sorunlarını yaşarken “neden bana sormadan beni müslüman yaptınız? Ben ateist olmak istiyordum,” diye anne babasını suçlayamaz. Böyle bilinçli bir annenin çocuğu ile olan diyaloğunu hayal edip yazdık ve sizinle paylaşıyoruz:

— Bak oğlum 16 yaşına geldin. Artık kendine bir din seçmenin vakti geldi.

— Olur anneciğim. Ne gibi seçenekler var?

— Seçenek çok. Eğer Hıristiyan olmak istersen her pazar kiliseye gideceksin ve oturup bir papazın vaazlarını dinleyeceksin. Şarkı falan da söyleyebilirsiniz. Veya budist olabilirsin. Turuncu çarşaflar giyinip Tibet’in görkemli dağlarında bütün gün kutsal mantraları tekrarlayıp durursun.

— Dinlerin hepsinin kendine has müzikleri mi var?

— Biraz öyle galiba.

— Öyleyse, bir gün oturup internette bütün dinlerin müziklerini bulsam ve müziğini en beğendiğim dini kabul etsem olur mu?

— Tabii oğlum, iyi fikir. Neden olmasın. Ama ben seçenekleri anlatmaya devam edeyim. Hıristiyanlığın çeşitli alt markaları vardır. Katolik markasını seçersen yine kiliseye gidip papazı dinleyeceksin ama bu markanın kurallarının ve kanunlarının çok sıkı olduğunu söylemeliyim. Papazlar; yediğini, içtiğini ve cinsel hayatını tamamen kontrol altına almak isteyeceklerdir…

— Anne, cinsel konularda kısıtlamalar koymayan hatta insanların uçkuru ile hiç ilgilenmeyen bir din yok mu?

— Yoktur. Hatta, bütün dinlerin ana hedefi insanların seks hayatını kontrol etmektir. Yani insanları kendilerine yabancılaştırarak kolayca yönetmektir. Mesela müslüman olursan…

— Müslümanlığın müziği nasıl?

— Güzel. Çok duygusal. Sufî müziği deniyor. YouTube’da bak.

— Müslümanlık da cinsiyete karışıyor mu?

— Karışmaz mı? Eğer müslümanlığı seçersen pipininin ucunu biraz keseceğiz.

— Oha! Yok artık! Din mi bu sapıklık mı? Dinin pipimle ne ilgisi olabilir? Müslümanlığı şimdiden silebilirsin.

— Öyle deme. Ülkemizde halkın yüzde 99’nun dini müslüman olarak kayıtlıdır. Çoğunluğun kabul ettiği dini kabul edersen çok rahat edersin. Müslümanlık günde 5 defa namaz kılmanı emreder ama bunu sorun yapma çünkü hayat boyu 5 vakit namaz kılmayı başarabilen kimse yoktur. Hem müslümanlığın güzel bayramları vardır. Dedene gideriz, elini öpersin, sana bayram harçlığı verir. Senin dinin henüz belli olmadığı için biz hangi dinin bayramlarını kutlayacağımızı bilmiyorduk ondan dedene bayram ziyaretine gidemiyorduk.

— Bu müslümanlık bana göre değil. Her gün işimi gücümü bırakıp beş kere namaz mı kılacağım?

— Gerek yok dedim ya. Haftada bir Cuma’ya gidersin olur biter.

— O bile fazla.

— O zaman bayramdan bayrama sabah erkenden kalkıp bayram namazı kılarsın olur bitir.

— Bu ne gevşek bir dinmiş böyle.

— Hiç namaz kılmasan da olur. Türkiye’nin yüzde doksanı müslümandır dedim ya, ama bunların sadece milyonda biri namaz kılar. Gerisi ezanı duymaz bile.

— Madem ülkenin yüzde 99’u ezanı ırgalamıyor o zaman neden ezan okunuyor?

— Oğlum, sen çok fazla soru soruyorsun. Bence, bu marka dinlerinin hiç biri sana göre değil.

— Doğru diyorsun. İlle kurumsal bir dine üye olmam gerekiyor mu? Bu dinler bana ne veriyor? Hep alıyorlar ama karşılığında bir şey vermiyorlar. Peki ben kendi dinimi tanımlayabilir miyim?

— Oğlum neden böyle bir şey yapmak istiyorsun? Bu tehlikeli bir iştir. Kendini peygamber mi yapmak istiyorsun? İslam peygamberinin son peygamber olduğunu bilmiyor musun?

— Öğrenmiş oldum. Anladığım kadar bu küresel marka dinlerinin hepsi aynı iş modelini kullanıyorlar: insanları, öteki dünyada cehenneme yollarız diye korkutuyorlar ve bu dünyada onları yoluyorlar. Ben insanlara faydalı yeni bir din modeli yaratmak istiyorum.

— Sen zaten bu marka dinlerden birine bağlanacak kadar aptal değilsin. Sende kendi başına düşünmek ve akıl yürütmek gibi insan sağlığına zararlı bir kusur oluşmuş. Seni bu hastalıktan kurtarmamız lazım.

— Anne, bu akıllı oğlunla gurur duyuyorsun, anlıyorum, ama beni yüceltmek için dinlere inananları aşağılaman gerekmez ki. Onlar aptal değil. Bence onlar doğru seçimi yapmışlar ve doğal olanı, yani senin dediğin gibi, çoğunluğun dinini seçmişler ve mutlu mesut yaşayıp gidiyorlar. Sen de herkes gibi benim kimliğime “Dini: İslam” yazdırsaymışsın şimdi bunları konuşmuyor olurduk.

— Eğer seni doğuştan müslüman yapsaydık bu sefer de neden öyle yaptınız diye şikayet ederdin. Baban ve ben sana sorarak en doğrusunu yaptığımızı düşünmüştük… Dinler bize ne verir diye sormuştun. Bu küresel marka dinleri ezelden beri insanların sorduğu büyük sorulara cevaplar verirler. Yani kafana takılan “Ben neden buradayım? Hayattaki amacım ne olmalı? Evrendeki yerim nedir?” gibi soruların hepsine din kesin ve mutlak doğru cevaplar verir.

— İyiymiş.

— Ama o kadar da iyi değil çünkü bu dinler birer pakettirler. Hani paket tur alıp tatile gidiyoruz ya. Paketteki otel hangisiyse orada kalmamız gerekir. “Bu oteli beğenmedik başka bir otele gidiyoruz” diyemeyiz. Bu dinler de kafanı kurcalayan sorulara cevaplar verirler ama aynı zamanda senin özel hayatını kontrol etmek isterler. Bu dinlerin “kutsal” kitaplarında insanların özel hayatını en ufak detayına kadar yasalaştırmış kurallar vardır, senin bu kurallara göre yaşamanı isterler. Mesela müslüman olursan ve domuz eti yenen bir ülkeye gidersen ve “bu insanlar domuzu ne iştahla yiyorlar ben de bir deneyeyim” diyemezsin çünkü İslam domuzu kutsallaştırıp koruma altına almıştır ve insanların domuz eti yemesini yasaklamıştır. Başka dinlerde de böyle korunmuş hayvanlar vardır. Mesela Hindu dininde inek kutsaldır ve korunur. Onların da inek eti yemesi yasaklanmıştır.

— Ne yiyeceğimizi de mi dine soracağız?

— Evet. Dinler ne yiyeceğini ve kiminle evleneceğine falan karıştığı gibi hayatının belli bir bölümünü din işlerine ayırmanı ve ibadet etmeni ister. Bu ilgiyi isteyen de dinin hiyerarşisidir. Aslında kurumsallaşmış dinlerin tanrılarla bir ilgisi yoktur. Bu marka dinlerinin amacı, bu dinleri sahiplenmiş olan hiyerarşilerin, dine inananlar tarafından beslenmesidir. Besleme işi hiyerarşinin tanımladığı merasimler ve ritüeller aracılığı ile yapılır. Özel elbiseler giyerek, sihirli kelimeler söyleyerek, ve kutsal hareketler yaparak —ki bunların hepsi hiyerarşi tarafından uydurulmuştur— bu hiyerarşiye bağlılığını her gün göstermen gerekir. Bu da epey bir vaktini alır.

— Din bir aldatmaca yani! Mesela müslümanlığı seçersem, Allah’a borçlanmış oluyorum.

— Ne borcu?

— Namaz borcu. Hayatım boyunca bu manevi borcu ödemek için namaz kılmam gerekecek.

— Öyle düşünebilirsin. Ama dinin faydası da vardır. Din toplumu birleştiren önemli etmenlerden biridir. Aynı toplumda aynı dinin ritüellerini tekrarlayan, aynı dine göre giyinen, aynı duaları eden, aynı tanrılara inanan, kısaca bir dinin düzenlediği bir toplumda yaşayan insanlar topluluğu gayet mutlu bir hayat yaşarlar. Sen bunların arasında başka bir dine inandığını söylersen, Fener tribününde Beşiktaş forması giymiş bir taraftar muamelesi görürsün. Sistem seni ne yapacağını bilemez, seni dışına atmaya çalışır. İnsanlar kendi dinlerinden olmayan insanlara şüphe ile yaklaşırlar. Çünkü onlar içinde bulundukları düzenin inandıkları tanrı tarafından yaratılmış, değişmez bir düzen olduğuna inanırlar. Düzeni kuranların ve bu insanları sömürenlerin istediği de budur zaten. Senin için en iyisi, şu sorgulama huyundan vazgeçip, inanmasan bile, çoğunluğun dinine bağlıymış gibi görünmektir.

— Ama anne, bu dinlerin astarı yüzünden pahalıya gelir. Bir kaç soruya cevap alacam diye ruhumu bu dinlere satmamı mı istiyorsun? Hem dinin verdiği bu cevaplar ne kadar bilimsel acaba!

— Bilimsel nedir oğlum? Ne sorarsan sor dinin verdiği cevapların hepsi aynıdır. Evreni kim yaratmış? Evreni bizim dinin tanrısı yaratmıştır. İnsanı kim yaratmış? Bizim dinin tanrısı. Neden yağmur yağıyor? Bizim dinin tanrısı istediği için. Biz bu savaşı neden kazandık? Dinimizin tanrısı bizim yanımızda olduğu için. Neden yağmur yağmadı, kuraklık oldu? Tanrımızın sözünün dışına çıktığımız için. Anladın mı?

— Böyle dairesel mantığa dayalı cevapları istemem, kendilerine kalsın. Benim kendi aklım var. Araştırıp cevaplarımı kendim bulurum.

— Din demek inanç demektir, oğlum. İnanç sorgulanamaz. İnancın tanımı budur. Sorgulamamayı kabul ettiğimiz şeylere inanç deriz. Sen inançsızsın çünkü sende sorgulama hastalığı var. Hayatında sabitler, yani inançlar, henüz oluşmamış. Her şeyi sorguluyorsun. Hayata sorgulayarak anlam veriyorsun. Yaşın ilerledikçe sorguladığın şeyler azalacaktır ve sabit ve sorgulanamaz şeylerin de güzel olduğunu anlayacaksın.

— Anne sen filozof musun?

— Beni boşver asıl sende filozofluk var; hiç bir cevapla tatmin olmuyorsun. Siz ergenler dünyayı sorgulayarak anlayabileceğinizi zannedersiniz. Fakat dünya anlaşılamaz, tanımlanır. Bulduğun her cevabın yüzlerce, binlerce hatta sonsuz sayıda yeni sorular yaratacağını göremiyorsun. Cevap kuyusunun dibini bulmaya ömrün yetmez. Din ise kendi cevabını son cevap olarak tanımlar ve sonsuz soru silsilesine bir son verir. Din, kendi cevabını yüce bir varlığın buyruğu olarak tanımlayarak cevaplara son noktayı koyar. Yüce bir varlıktan geldiği için de biz bu cevaba inanırız. Tabii, bu bir oyundur. Sahtedir. Ama dinin cevaplarına inanırsan mutlu olursun. Sen de bu marka dinlerin paketlerinden birini kabul et; pazar mı olur, cuma mı olur, gidersin ibadethanene, ritüellerini yaparsın, şarkını söylersin, vaazını dinlersin, o kadar. Dinî görevlerini topu topu bir iki saat içinde halledersin ve geri kalan zamanın sana ait olur.

— Cumartesi niye yok.

— Cumartesi yahudilerin kutsal günüdür. Sen yahudiliği seçemezsin çünkü yahudilik diğer dinlerin aksine genetik bir dindir ve anneden geçer. Annen yahudi ise yahudi olabilirsin. Ben yahudi olmadığıma göre sen Cumartesi günlerini rahat geçirebilirsin.

— Genetik din olur mu?

— Niye olmasın? Sen daha iyi mi bilecen? Yahudilerin tanrısı, yahudiliğin genetik olarak anneden çocuğa geçtiğini buyurmuş ve böyle de oluyor. Oğulcuğum, sen vazgeç bu sorgulama işinden. Seç müslümanlığı, toplumla uyumlu bir hayatın olsun. Evleneceğin zaman da aynı dinden bir kızla evlenmek her zaman daha iyidir. Kimliğine “Dini: İslam” yazdırırız olur biter.

— Anne, bu kimliğinde “Dini: İslam” yazanların sadece milyonda birinin İslam’ın kurallarını tam tamına ve samimi olarak uyguladıklarını söylemiştin. Ben, halkın çoğunluğu gibi, sadece görünüşte müslüman olmak istemem.

— Müslümanlıkta mezhepler vardır. Mesela, İranlılar Şii mezhebindendir ve orada sadece üç vakit namaz kılınır. Türkiye’de uygulanan müslümanlık resmî olarak sunnî mezhebi olarak bilinse de, bizim asıl mezhebimiz Müşrikler mezhebidir. Çünkü müşrik zaten müslüman görünüp de müslümanlığın gereklerini yerine getirmeyen insan demektir.

— Böyle sahte dindar olmak yerine hiç dindar olmam daha iyi. Sahte dindarlık kendi kendini aldatmaktan başka bir şey değil.

— Oğlum sen nasıl böyle idealist bir insan olmuşsun! Biz nerede yanlış yaptık acaba? Bu toplumda nasıl tutunacaksın? Bu doğruculukla ekmek paranı nasıl çıkartacaksın? Evlen türbanlı bir kızla, yazıl o partiye, dinin icabına uygun bıyık bırak; ihalelere gir ve kazan, kendini kurtar. Bu hayata bir kere geliyoruz.

— Ben kendi yolumda gitmek istiyorum. O partiye bu partiye yaranacam diye bıyık bırakamam. Bu marka dinler bana göre değil.

— Kararın nedir o zaman?

— Şimdilik bir seçim yapmıyorum. Kimliğe “kendi özel dini var” diye yazamıyoruz herhalde?

— Yok. Biz insanlar devletin köle veritabanına kayıtlı kölleleriz. Bir insan kimin veritabanında kayıtlı ise onun efendisi o veritabanının sahibidir. Bizim efendimiz de veritabanına “Dini: İslam” yazdırmamızı tercih ediyor.

— …

Naturalness in particle physics

This is a philosophical topic. The professional title of the person who writes about “naturalness” does not change the fact that the topic is a philosophical topic. The topic is philosophical and it is independent of the professional title of the person who writes about this topic. If the person who writes about naturalness in particle physics is a physicist this does not make the topic physics but makes the physicist a philosopher.

Sabine Hossenfelder writes that “naturalness, [is] an idea that has become a prominent doctrine in particle physics. In brief, naturalness requires that a theory’s dimensionless parameters should be close to 1, unless there is an explanation why they are not. […] Assuming a probability distribution for the parameters at high energies, you can then quantify the likelihood of finding a theory with the parameters we do observe. If the likelihood is small, the theory is said to be “unnatural” or “finetuned”. The mass of the Higgs-boson is unnatural in this sense, so is the cosmological constant, and the theta-parameter.”

So physicists need to invent philosophical mumbo jumbo in order to call that old ad hoc term, the cosmological constant, “unnatural.” What can be more pathetic than physicists discussing this ad hoc term they dubbed “cosmological” and “constant” for over a century. Cosmological constant is neither cosmological nor a constant but an ad hoc parameter. These physicists, don’t they have anything more substantial to discuss?

The second, and newer, type of naturalness, is based on the idea that our universe is one of infinitely many that together make up a “multiverse.” In this case, if you assume a probability distribution over the universes, you can calculate the likelihood of finding the parameters we observe. Again, if that comes out to be unlikely, the theory is called “unnatural.” This approach has so far not been pursued much. Particle physicists therefore hope that the standard model may turn out to be natural in this new way.

Physicists discuss naturalness of theories they invent by assuming that “our universe is one of infinitely many that together make up a “multiverse.” Why? “In this case, if you assume a probability distribution over the universes, you can calculate the likelihood of finding the parameters we observe. Again, if that comes out to be unlikely, the theory is called ‘unnatural.'”

Not sure if this is a parody of philosophy or if it is a parody of physics. I guess this is what happens if people who spend their education –a very long education, about 25 years– to study how to solve differential equations and make calculations by using 18th century methods and spending years and years learning data analysis techniques and bad programming but study zero –yes, zero– hours of philosophy but when they grow up and start writing papers they write bad philosophy or physicophilosophical mumbo jumbo and call it physics! These physicists are real jokes. Their professional title is Doctor of Philosophy but their knowledge of philosophy is nada, zilch. For a physicist philosophy is any topic that falls outside of legal physics tropes he is familiar with. Their professional titles should really be “Doctors of Data Reduction and Calculation”. Because this is what they learn to do. Even their philosophy is about calculation. To find out if a theory they invented is natural they compute some probability in potential hypothetical universes that may exist only to make the theories they invented natural.

Well, I have to give credit to Sabine Hossenfelder. I was writing the above as I was reading her article paragraph by paragraph but then I saw that she ridicules and destroys these naturalness arguments so eloquently that I cannot hope to match even if clones of myself wrote about the topic in infinity of multiverses for infinity of time dimensions invented by Lisa Randalls of physics.

Ms. Hossenfelder writes: “The biggest problem, however, is the same for both types of naturalness: You don’t have the probability distribution and no way of obtaining it because it’s a distribution over an experimentally inaccessible space. To quantify naturalness, you therefore have to postulate a distribution, but that has the consequence that you merely get out what you put in. Naturalness arguments can therefore always be amended to give whatever result you want.

Damn these phyisicists! They are not only sharlatans but they are crooks too:

“And that really is the gist of the current trend. The LHC data has shown that the naturalness arguments that particle physicists relied on did not work. But instead of changing their methods of theory-development, they adjust their criteria of naturalness to accommodate the data. This will not lead to better predictions.”

***

How did this happen? How did we allow these crooks corrupt the old science of physics into this state of corruption? Who is responsible? What can we do to cleanse academic physics from these useless and unnaturally bad philosophers who posture as physicists?

***

But this is not over. The charlatanism in physics hit the fan long time ago:

“You see what is happening here. Conjecturing a multiverse of any type (string landscape or eternal inflation or what have you) is useless. It doesn’t explain anything and you can’t calculate anything with it. But once you add a probability distribution on that multiverse, you can make calculations. Those calculations are math you can publish. And those publications you can later refer to in proposals read by people who can’t decipher the math. Mission accomplished.

“The reason this cycle of empty predictions continues is that everyone involved only stands to benefit. From the particle physicist who write the papers to those who review the papers to those who cite the papers, everyone wants more funding for particle physics, so everyone plays along.”

Academic physicists especially theoretical so called physicists are a bunch of corrupt academic opportunists, it looks like.

Notlar:

— These are the the referenced articles, by Sabine Hossenfelder, A philosopher’s take on “naturalness” in particle physicsThe Multiworse Is Coming

Rüyalar, özgür irade ve mikrobiyom

Ali Sebetçi yine ilginç bir konu ortaya atmış. Rüyalar ile bireylerin özgür iradesini ilişkilendirmiş. Ama rüyaların akıl tarafından üretildiğini söylemiş ben buna katılmıyorum:

ALİ SEBETÇİ: Kendi rüyalarımızda başka insanların konuştuğunu, kararlar aldığını görürüz. Tüm bu rüyaları “yaratanın” kendi aklımız olduğunu düşünelim…

BEN: Rüyaları yaratanın aklımız olduğu varsayımına katılmıyorum. En azından bu kadar basit değil.

Uyku demek aklın yani bilincin aradan çekilmesi demek. (Akıl ve bilinç kelimelerini eş anlamlı olarak kullanıyorum.) Uykuda olan bilinçtir. Uyku süresinde bilinç bedende olup bitenden haberdar değildir. Duyular da belli eşikler seviyesinde kapalıdır. Ondan bilinci uyandırmak için uyuyan birisini dürtüklememiz gerekir. Veya biz uyurken yatak odasında ısı düşerse uyanıkken hemen farkına varabileceğimiz soğuğun uykuda iken farkına varamayız.

Peki aklın aradan çekilmesi neden gerekiyor?

İnsan bedeni bir ortak yaşam organizmasıdır. Akıl da bu ortak yaşam organizmasının kendinin farkında olma halidir. Bilinç aktif olduğu müddetçe bedenin hareketlerinde pay sahibi olabiliyor. Bilinç uyku ile aradan çekilince meydan ortak yaşam organizmalarına kalıyor ve onlar da vücudu tamir etme ve yenileme işlemlerini yapabiliyorlar. Bu ortak yaşam organizmaları mikroplardır. Çoğunluğu bağırsaklarda yaşayan ve mikrobiyom diye adlandırılmış olan mikro organizmalardır.

Rüya diye gördüğümüz görüntüler aklın değil bu mikro organizmaların işidir. Akıl uykudadır. Bedende olup bitenin farkında değildir.

Zaten bizim rüya diye hatırladığımız görüntüler sadece uyanmadan önce gördüğümüz veya farkına vardığımız görüntülerdir. Biz uzun bir rüya gördüğümüzü zannedebiliriz ve gördüklerimizi bir mantık sırasına koyabiliriz ama bu görüntüler uyanmadan hemen önce farkına vardığımız görüntülerdir.

Peki bu görüntüler bilinci uyandırmak için mi yaratılıp bilince servis edilir? Yoksa uyku süresince devamlı üretilirler de biz uyanmadan hemen önce mi farkına varırız? Belki de bu görüntüleri bilincin farketmemesi gerekir. Bilmiyorum. Ama bilinç uyanınca görüntülerin kaybolduğu kesin. Bilinç de uyanık olduğu müddetçe rüya göremez çünkü rüya görüntülerini yaratan kendi değildir.

Rüyaların uyandırma görevi olduğunu biliyoruz. Mesela gece çişe kalkmak için bilinci dürtüp uyandırmak gerekir. O zaman bu organizmalar çocuklukta tuvalet eğitimi ile eğitilebiliyorlar ve hayat boyunca bizi tuvalet ihtiyacı olunca uyandırabiliyorlar. Uykuda iken bilinç bedenden gelen duyulara kapalı olduğu için özel olarak uyarılması gerekir.

Bu mikro organizmalar acıktıklarında da bilinci uyandırıp onları doyurmasını isterler.

Mikropların açısından baktığımızda, akıl veya bilinç onlara nasıl görünüyor acaba? Ben bu mikroorganizmaların bedeni bütünü ile tanıdıklarını düşünmüyorum. Onlar sadece kendi çevrelerinin farkındalar. Birçok şeyi genetik olarak bildiklerini düşünüyorum çünkü yaşam süreleri kısıtlı. Bu rüya dediğimiz görüntüleri nasıl ürettiklerini de bilmiyorum.

Ama bilinci uyandıran veya uyandırmaya çalışan bu organizmalar olduğuna göre, rüyaları gösterenlerin de onlar olması doğal gibi geliyor bana. Yoksa uyuyan bilincin kendi kendini uyandırmaya çalışması gibi absürd bir şeye inanmamız gerekirdi.

ALİ SEBETÇİ: Bu düşünceye göre rüyalarımızdaki insanların bizden bağımsız kararlar alma imkanını sağlayan kendi aklımızdır.

BEN: Akıl olamaz çünkü akıl uykuda. Rüya diye algıladığımız görüntüleri yaratanlar bizim ortak yaşam organizmalarımızdır.

ALİ SEBETÇİ: Şimdi rüyayı göreni metaforik olarak Tanrı’ya, rüya içindekileri de insanlara benzetelim. İnsanların özgür iradeleri işte böyle bir şey olsa gerek.

BEN: Tam anlayamadım ama insanın özgür iradesi olup olmadığı tartışılabilir çünkü bireyin bütün kararları bu mikroorganizmaların yönlendirmesi altında veriliyor.

Felsefe ve matematik

Raphael
Raphael’in o zamana kadar bilinen markalaşmış filozofları aynı karede birleştirdiği resim. Hedef Avrupa’nın entellektüel köklerinin klasik Atina’da olduğunu göstermek. Medeniyetin Atinada başladığının propagandasını yapmak.

Geleneksel felsefe konuları vardır. Varoluşun nedenini araştırmak da bu konulardan biridir. Varoluş neden var? Bu nedeni biz insanlar anlayabilir miyiz? Eğer varoluşun özünde temel bir formül varsa biz bu formülü bulmak için hangi yöntemleri uygulamalıyız? Ölçmeye dayalı bilimsel yöntem varoluşun bu gizli formülünü bulmaya yeterli olabilir mi? Yoksa yeni yöntemler mi bulmamız gerekiyor?

Felsefe konularını direk olarak doğaya sorarak yani deneyler yaparak araştırabiliriz. Deney yapmadan sadece akıl yolu ile de araştırmalar yapabiliriz. Bir de diğer araştırmacı filozoflarla konuşarak ve tartışarak sorumuzun cevabını bulmaya çalışabiliriz.

Ben burada bu en sonuncu yönteme, yani diğer filozoflarla tartışma işine bakmak istiyorum.

Keşke bu tip felsefi tartışmalar da matematikteki gibi herkesin üzerinde anlaştığı standart bir işaret sistemi ile yapılabilseydi. Ama böyle bir işaret sistemi yok.

Bu konuda biraz düşününce bazı şeyler dikkatimi çekti. Felsefi konularda tartışan herkes, işaret olarak kullanılan harflerin anlamı hakkında hemfikir olduğu halde, bu harflerin meydana getirdiği kelimelerin anlamı hakkında bir fikir birliği yok. Onun için felsefi bir konuda tartışan iki insan her zaman kelimelerin anlamları hakkında anlaşmazlığa düşerler. İki taraf da tartışmada kullanılan kelimelere kendi inandığı veya bildiği anlamlar verir ve diğerinin verdiği anlamları red eder. Ve felsefi tartışmalar tanımlama savaşlarına dönüşür.

***

Matematikde “2” veya “+” gibi işaretlerin kesin ve net bir anlamı olduğu halde, felsefede temel kavramlardan biri olan “evren” kelimesinin bile herkesin kabul ettiği kesin ve tek bir anlamı yoktur. Belki kelimelerin anlamlarını resmi olarak belirleyen bir yüksek kurumun varlığına ihtiyacımız var. Felsefi Kelimeler Tanımlama ve Koruma Kurumu, gibi. Bu kurum kelimeleri dil bilgisi açısından değil de felsefede kullanılmak üzere sabitleyecektir. O zaman belki de anlamları kesin ve net olarak belirlenmiş “evren1, evren2, evren3,… evrenN“, gibi evren kelimesinin bütün anlam inceliklerini belirleyen felsefi kelimeler olacaktır. Mesela, eğer “Evren1=evrenin tümü” ve “Evren2= gözlemlenen evren”, olarak tanımlanmışsa kimse çıkıp Big Bang’ın Evren1‘in başlangıcı olduğunu iddia edemeyecektir. Çünkü Big Bang denen yaratılış masalının gözlemsel temeli sadece Evren2 içindir. Zaten tek bir Big Bang masalı yoktur. Bir fizikçi “Big Bang Teorisi” dediğinde aslında içinde bir çok Big Bang senaryolarını barındıran bir kozmoloji markasından bahsediyordur. Çeşitli Bing Bang masallarını da, “BigBang1, BigBang2, BigBang3, … BigBangN” gibi çok çeşitli ve çoğu birbirleri ile çelişkili Big Bang modellerine ayırabiliriz. O zaman, eğer kürsüye çıkıp Big Bang konusunda masallar anlatmaya başlayan bir fizikçiye rastlarsak, ona “sen hangi Big Bang’den bahsediyorsun? Açıkça belirt,” diyebiliriz.

***

Her kelimeyi önceden tanımlayarak ve kelimelerin tanımlamalarında anlaşarak ancak felsefi bir tartışmada bir anlaşma sağlayabiliriz.

Her felsefi tartışma matematikte olduğu gibi, kullanılan işaretlerin bir tanımlaması ile başlamalıdır. Ve tartışmacılar bu tanımlamaları onaylamalıdır.

Ayrıca, felsefede kullanılan kelimelerin birçoğu da eşanlamlı kelimelerdir. Bu kelimeler de sanki aralarında anlam farkı varmış gibi kullanılır. “Dünya” ve “Evren” eşanlamlı kelimelere bir örnek olabilir.

Bir de anlamsız kelimeler vardır. Bazı kelimelerin o kadar çok anlamı olabiliyor ki artık anlamsızlaşıyorlar. Asırlar boyu aynı kelimenin harfleri değişmediği halde kelimeye yeni anlamlar yükleniyor. Evren kelimesi bu tip anlam belirsizliğine de örnek olabilir.

Fakat epistemoloji açısından durum daha da vahim. Bütün dünya bilginleri bir cümlenin anlamı hakkında fikir birliğine varsa bile, bu o fikrin doğru olduğunu göstermez. Karşımıza çıkan ve bulduğumuz bir açıklamanın evrensel ve nihai bir açıklama olduğunu nasıl bilebiliriz? Bilemeyiz.

Notlar:

Raphael’in resmindeki filozofların listesi.

Avokado çekirdeğinin verdiği dersler

Avokada çekirdeği çimlendirme
Benim çimlendirmeye çalıştığım çekirdek çimlenmedi. Bu resmi Ailemin Bahçesi adlı siteden aldım

Avokado çekirdeğine bakıyorum. Bu çekirdeğin kaderi benim elimde. Şimdi hiç acımadan çekirdeği çöpe atabilirim. Veya filizlendirebilirim.

Çöpe atarsam çekirdek filizlenmeyecek. Halbuki bu çekirdeğin varoluş sebebi filizlenmek ve yeni avokadolar yaratmak. Genlerinin bir sonraki nesle geçmesini sağlamak. (Bir sonraki nesle geçen başka ne var? Bazı mikroplar geçiyor. Anneden bebeğe memelilerde.)

Doğanın ne kadar acımasız olduğunu görüyorum. Her an yeryüzünde sayılamayacak miktarda tohum heba oluyor.  Amacına ulaşamıyor. Filizlenemiyor. Direk B planına geçip toprağı zenginleştiriyor veya diğer hayvanlara yem oluyor. Her ağaç milyonlarca tohum üretiyor çoğu, belki hepsi, heba olup gidiyor. Doğa israf üzerine kurulmuş. İsraf etmek, yani bütünün bekası için bireyleri feda etmek, doğanın temelini oluşturan bir uygulama. Doğanın temel çalışma ilkesi.

Ben elimdeki çekirdeğe bakıyorum. Onun kaderini belirleyecek bir kararın eşiğinde olduğumdan bu çekirdeğin haberi yok. O bir canlı ama bilinci yok. (Belki de vardır.) Kendinin farkında değil. O programlanmış bir robota benziyor. Doğru ortamı bulunca filizlenmeye programlanmış. Yani bizim yapay zeka kavramı ile ifade ettiğimiz kavramın bir örneği. Birisinin –o birisi kimdir bilemiyorum– programladığı ve kendi haline bıraktığı bir yapay zeka uygulaması.

***
Aynı zamanda kendime de bakıyorum. Ben avokado çekirdeğini çöpe atmak veya filizlendirmek kararını nasıl veriyorum? Benim özgür iradem var mı? Neden böyle bir karar vermeye çalışıyorum? Benim için bir fayda söz konusu mu? Avokado çekirdeğini filizlendirip büyümesini görmek hoşuma gidecektir. Misafirlerim “bu nedir?” diye soracaklar ben de “avokado çekirdeği. Ben filizlendirdim” diyeceğim.

Çekirdek önce ikiye bölünecek ve aşağıya doğru bir kök salarken yukarı doğru da filizi yükselecek. Bir taş parçası gibi sert ve cansız görünen bu çekirdek ne yapması gerektiğini çok iyi biliyor. Doğru ortamı bulunca canlanıyor.

***

Çekirdeğin üstüne üç tane kürdan sapladım ve onu bir bardak suyun içine astım. Büyük bir bölümü suyun içinde, üst kısmı da dışarda. Filizlenmesi için gerekli ortamı sağlamış oldum.

Yani çekirdeği çöpe atmadım ve filizlendirmeye karar verdim. Ona bir iyilik mi yapmış oldum acaba? Doğada iyilik kötülük kavramları yok. (İyilik nedir? Kötülük nedir? Bu kavramlar doğada niye yoktur? Bu zıt kavramların ikisi bir arada kullanıldığında –iyilik-kötülük– bir ismi olmalı. “Ahlak” mı oluyor?)

***

Eminim ki bu çekirdeği tasarlayıp doğaya salan tasarlayıcı özel durumları teker teker düşünüp çekirdeği ona göre tasarlamamıştır. Yani bir gün İstanbul’da birisi Migros’tan bir avokado alacak ve çekirdeğini filizlendirmek isteyecek, bu durumda ne yapmalı? Hayır böyle özel durumları hesaplamamış.

Üstelik insanlar avokado bitkisini evcilleştirip onu bir kültür mahsülü yapmışlar. Elimde tuttuğum çekirdek bir avokado çiftliğinden geliyor. Doğada kendiliğinden yetişmiş bir meyva değil. Çok uzun asırlar önce avokado doğada kendi halinde yetişen bir bitkiymiş ama şimdi öyle değil. Eski halinden eser yok. İnsanlar avokadonun genetiği ile oynayıp onu yemeye ve saklamaya en uygun hale getirmişler.

***
Hergün karşıma çıkan filizlendirebileceğim tohumları düşünmek bile istemiyorum. Tek işim tohum toplayıp filizlendirmek olsa bile hepsine yetişemem. Doğanın düzeni böyle kurulmuş. İsraf!

***

Bir kedinin doğayı düzeltmek veya iyilik yapmak, kötülük yapmak gibi bir isteği yok. İyilik veya kötülük nedir bilmiyor. Çünkü kedi diye gördüğümüz hayvan da içinden kontrol ediliyor. Kedinin tek bir işi var bu dünyada: bağırsaklarındaki mikropları beslemek. Onları besleyince yatıp uyuyor. Acıkınca yani içerdeki ortakyaşam varlıkları “acıktık” diye mesaj yollayınca  beden uyanıyor ve kedi avlanma moduna geçiyor. Böcek avlıyor. Fare ve kuşları avlıyor ve avlanma sürecinde hiç bir mantık yürütmüyor. Kimseye iyilik veya kötülük yapmak gibi bir düşüncesi yok. Aç ise diğer canlıları öldürüp yemekte hiç bir sakınca görmüyor. Açlığını tatmin edince de yatıp uyuyor. Çünkü kedinin bir dili yok. Kendinin farkında bile değil. İnsan ise kendini dil ile yansıttığı için kendinin farkında ve aynı sebepten doğadan yabancılaşmış durumda. Bilgi ağacının meyvasını yiyince kendinin farkına varmış oluyor. Yani burada bilgi denen dil olmalı.

Notlar:

— Bir sonraki nesle geçen başka ne var? İnsanlarda ve memeli hayvanlarda genlerden başka mikroplar da bebeğe geçiyor. Doğum kanalından geçerken steril olan bebeğe annenin mikropları bulaşıyor.

— “…ortakyaşam varlıkları “acıktık” diye mesaj yollayınca…” Nereye yolluyorlar bu mesajı?

— İyilik nedir? Kötülük nedir? Doğada niye yoktur? Bazı hayvanların karşılık beklemeden iyilik yaptığını söyleyenler var.

— Tasarlayıcı ile tasarımcı arasında anlam farkı var mı?

Resmi aldığım Ailemin Bahçesi sitesi. Avokado çekirdeğinin nasıl çimlendirileceğini açıklıyorlar.

— “Bu çekirdeğin kaderi benim elimde.” Kader nedir? Bu bağlamda gelecek demek sanki: “Bu çekirdeğin geleceği benim elimde” aynı anlama geliyor.

— “..bu çekirdeği tasarlayıp doğaya salan tasarlayıcı…” Kimdir bu tasarımcı? Var mı böyle bir tasarımcı? Biz bilebilir miyiz? Yoksa en iyisi dinlerin yaptığı gibi böyle bir tasarlayıcıyı tanımlayıp ona inanmak mı? Ama insanların tanımladığı bir tasarımcı tanımı, zorunlu olarak, insanın anlama kapasitesi ile sınırlı bir tasarlayıcı tanımı olacaktır. Çünkü insan kendi sınırlarını aşıp bir tanımlama yapamaz.

###

[Bazı eklemeler ve düzeltmeler yapıldı: 4.12.18]

Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir

Heraklit3

Ali Sebetçi Bey ile felsefi tartışmalarımız devam ediyor. Yine buraya kopyalıyorum.

Zeynel bey, evet, tartıştığımız konular temelde insanoğlunun binlerce yıldır tartıştığı meseleler aslında. Bu açıdan güneşin altında yeni bir şey yok. Gelenekselcilerin itirazı Heraklit’in argümanına zaten. Sorun şu: Heraklit bile sonunda bir sabite dayanmak zorunda kalıyor.

“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” yazısını okumaya devam et