Einstein’ın asıl hatası

“A” harfi ile işaretlenen bölge “evrenin tümü” ise; “B” harfi ile işaretlenen bölge ne oluyor? “B” harfi ile işaretlenen bölgeden bize hiç bir bilgi gelmiyor.

Bir edebiyat dergisinde “Einstein’ın büyük yanlışı” diye bir yazı okudum:

Einstein; evrenin sabit, değişmeyen olduğunu varsaymasını en büyük yanlışı olarak gösterir. Kozmolojik sabit olarak ifade edilen bu teoriye göre: genel görelilik denklemleri, evrenin zamanla giderek kendi üzerine çökmesini önleyici ve kütle çekiminden sonuçlanmayan bir sabite dayanmaktadır. Oysa evren durağan ve sabit değil, hareketli ve sürekli bir genişleme içerisinde devinmektedir. Bilim insanları genel görelilik denklemlerinde böyle bir sabitin bulunmaması gerektiğini belirtiyorlar.

Fakat burada asıl yanlış Einstein’ın evrenin bir bütün olarak bilinebileceğini gizli bir önkabul olarak kabul etmesidir. Kozmolojik sabit varmış yokmuş, bir şey değişmez.

Evrenin bir bütün olarak bilinebileceği geçerli bir önkabul değildir.

Bir gün yaşayan bir kelebek mevsimleri bilemez. Zamanın sonsuz derinliğinde ilk insandan son insana geçen zaman kelebeğin bir günü kadar kısadır.

Kesin olarak bildiğimiz bir şey var: Evrenin bir kısmından bize ışık, yani bilgi, gelmemektedir. Bu demektir ki, bize ışık gelmeyen o bölgeyi bilmemize imkan yoktur.

Öyleyse evrenin bütününü şu veya bu şekilde bildiğini söyleyen insanlar sahtekarlık yapmaktadır. Evrenin bütününü açıklayan karmaşık formüller yaratabilecek kadar üstün zekalı olan bu insanların evreninin bütününü bilemeyeceklerini bilmemelerine imkan yoktur. Öyleyse bu insanlara sahtekar dememiz gayet doğaldır.

Daha önceleri evrenin bütününü bildiklerini söyleyen insanlar egemen gücün dinini halka pazarlayan bir ruhban sınıftı. Bu ruhban sınıf eski Mısır’dan beri iş başındaydı. Artık insanların çoğu bu uyduruk dinlerin bu ruhbanların uydurmaları olduğuna uyandığı için yaradılış masallarını egemen güç adına halka satma işi kendilerine “fizikçi” diyen fakat aslında felsefe doktoru olan sivil ruhbanların kontrolüne geçmiştir. Sivil ruhbanlarla, yani felsefe doktorları ile dini ruhbanlar, yani teoloji doktorları arasındaki ezeli kavgada günümüzde felsefe doktorları daha güçlü görünmektedir. İki sınıf da okulcu doktorlardır ve aynı safsataları satmaktadırlar. İkisi de, bilgiyi saklayarak kariyer yapan safsata tacirleridir. Fizikçilerin safsatalarını bilimsel gözlemlerle desteklediklerine dair iddialarına aldanmayalım…

Notlar:

— Bu yazıya Üvercinka dergisinin Ağustos 2019 sayısında rastladım. Yazarı: Halit Payza.

Kozmos ve evren kelimeleri arasındaki fark.

— Yazının devamında, “Einstein’ın asıl büyük yanlışı” açıklanıyor. Ama ben bu yanlışın ne olduğunu çözemedim:

Genel görelilik kuramında Einstein’en bilimsel yanlışı ‘kozmolojik sabit’ olabilir. Ne var ki bilim, yanılma doğrulaa üzerine gelişir. Bilimsel bir yanılgı aradan uzun zaman da geçse düzeltilebilir. Kopernik 1543 yılında “de revelutionibus orbium caelstium” adlı yapıtı yayınlanmadan önce gökcisimlerinin durağan olduğu, dünyanın da içinde bulunduğu sistemde yerkürenin sabit, güneşin devinim halinde olduğu varsayılıyordu. Kopernik tam karşıtını kanıtlayarak bir büyük yanlışı düzeltti. Aristoteles, biçimsel olarak mantığı iki eksen üzerinde yorumlar; bir şey doğruysa o şeyin karşıtı yanlıştır ve eğer yanlışsa karşıtı doğrudur. Aynı yaklaşım Einstein için de söz konusudur. ‘Kozmolojik sabit’ önermesi onun en büyük yanlışıdır, çünkü karşıtı ve ondan çok daha büyük yanlış on binlerce insahı nükleer bombayla öldürmektir. Asla geri dönüşü yoktur.

Einstein’ın asıl büyük yanlışı budur!.

Kuran’da bilim arama çabaları…

“Günümüzde insanların hayatlarına yön vermede iki alanın yüksek derecede otoritesi olduğunu görmekteyiz. Bunlar din ve bilimdir.”

Bu içinde yaşadığımız dünya, tanımlamalar dünyasıdır. Bu dünya maddeler dünyası değil ilişkiler dünyasıdır. Gerçek olan ilişkilerdir. Yani tanımlamalardır. Biz bir tanımlamalar dünyasında yaşıyoruz diyebiliriz. Herhangi bir şeyi yeteri kadar derinlemesine analiz edersek en sonunda temel bir tanımlamaya ulaşırız. Bilimde de bu böyledir. Bilimsel araştırma da temel tanımlar üzerine inşa edilir.

Kuran ve Bilimsel Zihnin İnşası adlı kitaplarında Caner Taslaman ve Enis Doko bilimsel araştırmacıların ister istemez kabul ettikleri 7 temel tanımlama olduğunu söylüyorlar. Onlar temel tanımlama yerine “ön kabul” diyorlar, ben de onların bu terminolojisini kullanacağım.

Ön kabulleri anlarsak, bu ön kabullerden çıkartılan çıkarımları daha iyi anlamış oluruz.

***

Bu ön kabullerin ne olduğuna bakalım. (Eğik yazılar kitaptan alıntılar; arada benim yorumlarım.)

Sayfa 19-21

Kuran’ın oluşturduğu zihin yapısının bilim için gerekli ön kabulleri desteklediğini yedi tane bilimsel faaliyeti destekleyen ön kabule dikkat çekerek göstereceğiz.

Kuran’ın oluşturduğu zihin yapısı ne demek? Kuran’ın her okuyanda oluşturduğu tek bir zihin yapısı var mı? Yazarlara bu soruyu sordum ama cevap alamadım.

Bunların birincisi,

(1) Evrenin rasyonel, anlaşılabilir yapısı olduğuna dair ön kabüldür; bilim insanları evrenin rasyonel, yani zihnin anlamasına uygun bir yapısı olduğuna dair ön kabüle sahip olmasalar, bilimsel faaliyete girişmeleri anlamsız olurdu.

Bu açıklamada “evren” kelimesi dikkatimi çekti. Evren kelimesini kullanırken kozmologların kabul ettiği gizli bir varsayım vardır. Bu varsayımı da açığa çıkartmakta fayda var. Kozmologlar evren kelimesini iki anlamda kullanırlar:

(1) evrenin tümü, kâinat;

(2) evrenin gözlemlenebilir bölümü.

Kozmologlar bu iki tamamen ayrı anlamı aynı kelime ile ifade ederek anlam kargaşası yaratırlar. Bu tip bir anlam kargaşasını önlemek için “evren” ile “kozmos” kelimeleri arasındaki farkı açıklamak istiyorum.

Kozmos eski Yunancadan dilimize girmiş bir kelimedir. Bu kelimenin anlamı, “bilinebilir evren” demektir. Kozmos, evrenin tümü değildir; sadece evrenin bilinebilir bir parçasıdır. Kozmos evrenin tanımlanmış bir parçasıdır. Bu tanımlamayı yapanlar, evrenin küçük bir parçasını izole edip kozmos olarak tanımladıktan sonra, bu kozmosu evrenin tümü olarak tanımlarlar. Mesele bu.

Peki kozmosu tanımlayanlar kimler?

Kozmoloji, evrenin bütününü inceleyen bir bilim dalı değildir. Tanımlanmış bir kozmosu inceleyen bir bilim dalıdır. Tarihin başlangıcından beri kozmoloji, yazı ve matematik bilen bir rahip sınıfının kontrolünde olmuştur. Bu rahip sınıfının hamisi ve işvereni de egemen güçlerdir. Kozmoloji egemen sınıfların malıdır; önemli bir sömürü ve aldatmaca aracıdır. Aldatılan halktır.

Rahip sınıfının uydurduğu masallar egemen güçler tarafından, din olarak, (seküler din de olabilir) halkı yönlendirmek ve sömürmek için kullanılır. Profesyonel rahipler, egemen güçler ve halk arasındaki bu ilişki hiç değişmemiştir. Günümüzde de aynı sömürü tezgahı başarı ile uygulanmaktadır. Sadece isimler değişmiştir.

Bir zamanlar, Avrupa’da, kilise hiyerarşisi egemen güçtü ve astronomi ve kozmoloji kilisenin malı idi. Kilise derken din hiyerarşisini anlamamız gerekir. Bugün kozmoloji din hiyerarşisinden kopmuş ve devlet egemenliğine girmiştir. Yani günümüzde kozmoloji devlet hiyerarşisinin malıdır.

İşte bu rahip sınıfının işi ve görevi egemen güçler için kozmoslar yaratmaktır.

Kozmolojinin temel ilkesi bu cümle olmalıdır:

Evrenin tümünü bilmemize imkan yoktur.

Dört bin yıl önce de bütün evreni bilmemize imkan yoktu, bugün de yok.

Astronomlar uzayın derinliklerine baktıklarında, bir görüş ufkumuz olduğunu görüyorlar. Bu ufkun ötesinden bize ışık, yani bilgi, gelmiyor. Ufkumuzun dışında kalan evreni bilmiyoruz ve hiç bir zaman da bilemeyeceğiz. Demek ki evrenin bütününü bilmemize pratik olarak imkan yoktur.

Ama bu kozmos tasarlayıcısı rahipler —günümüzde felsefe doktorları olan akademik fizikçiler— evrenin tümünü bir bütün olarak bildiklerini söylemek zorundadırlar. Kozmologların işvereni onlardan bütün evren için yaradılış hikayeleri yazmalarını isterler. Egemen güçler evrenin bir parçası ile ilgilenmez; sömürü ancak muhataplarınızı bilmediğiniz bir şeyi bildiğinize inandırabilirseniz mümkündür.

İşte bu sebepten, kozmoloji rahipleri, evrenin bilebilecekleri bir bölümünü izole edip bir kozmos yaratırlar. Sonra da bu kozmosu evrenin bütünü olarak tanımlarlar.

O zaman, kozmos, en gelişmiş gözlem aletlerinin sınırları ile belirlenmiş, düzenli ve insan aklının anlayabileceğinden daha karmaşık olmayan, çağın matematik kuralları ile modellenebilen, ahenkli ve uyumlu bir bütündür.

Ne tesadüftür ki, kozmos hep bu rahiplerin bildikleri matematik seviyesine uyar, hiç daha komplike ve karmaşık olamaz; güncel fizik kitaplarında yazılmış kanunların dışına çıkmamaya büyük özen gösterir; ve bu rahiplerin en son gözlem araçları ile görebilecekleri en uzak nokta ile kendini sınırlar; bu rahiplerin anlayabileceğinden ne daha büyüktür ne de daha komplike ve anlaması zordur. Ne ilginç değil mi?

Rahiplerin gözlem ve analiz teknolojileri geliştikçe, kozmos da büyür ama hiç bir zaman bütün evren olamaz.

Kozmologların bu bilinen aldatmacasını astronomi tarihinde görmek mümkündür. Teleskopun icadından önce, çıplak gözle görülebilen evren kozmos olarak tanımlanmıştı ve bütün evren çıplak gözle görülebilen evren olarak tanımlanmıştı.

Teleskopun icadı ile evren büyüdü; galaksiler gözlemlendi ve galaksiler bütün evren olarak tanımlandı. Günümüzde de durum aynıdır. Gözlemlenen evren evrenin tümü olarak tanımlanmıştır. Profesyonel kozmoscu rahipler bizi hâlâ uydurdukları yaradılış masalları ile aldatıyorlar.

Günümüzün yaradılış masalı Bigbang de bir kozmos masalıdır; bütün evrenin yaradılış masalı değildir. Bigbang’e göre 13 küsür milyar yıl olarak hesaplanan “evrenin” yaşı da tüm evrenin yaşı değil, kozmologların tanımladığı bir kozmosun yaşıdır.

O zaman, birinci ön kabul doğru değil; daha doğrusu, yazarların kurdukları cümle içinde yaşadığımız dünyayı anlatmıyor. Evrenin, bir bütün olarak, “rasyonel ve anlaşılabilir bir yapısı” olduğunu söyleyemeyiz çünkü evrenin tümünü bilemeyiz.

Bilim, mutlak bilgi olmadığını kabul ettiğimiz zaman başlar.

Zaten bilimsel yöntem, yani bilmek, bir model inşa edip o modeli gözlemlerle mukayese etmek demektir:

Model — Gözlem = Hata

Yani bilgi dediğimiz şey aslında hatadır. Hatayı biliriz.

O zaman, bilim dediğimiz yöntemle öğrenebileceğimiz şeyler çok kısıtlıdır. Bilimsel yöntemle, yani model eksi gözlem eşittir hata yöntemiyle, bir birim seçeriz ve bu birimle gözlemleri sayarız. Yani seçtiğimiz birimin, ölçtüğümüz şeyin içinde kaç defa olduğunu sayarız.

Zaten “rasyonel” kelimesi “ratio” yani oran kelimesinden geliyor. Bilimin temeli oranlardır.

Onun için evrenin bir bütün olarak bilinebileceğini söyleyemeyiz. Ama “sadece bilebildiğimiz şeyleri bilebiliriz” gibi totolojik bir cümle kurabiliriz. Veya “ölçebiliyorsak bilebiliriz” diyebiliriz. Ama ölçmek de bir birimle saymaya dayandığı için ve biz istediğimiz birimi seçebildiğimiz için, (birimi biz tanımlıyoruz, yani biliyoruz) o zaman zaten bildiğimiz şeyi bilmiş oluyoruz.

Şimdi ikinci ön kabule bakalım.

(2) İkincisi, insan zihninin evrenle ilgili doğru bilgilere ulaşabileceğiyle ilgili ön kabuldür; zihnin doğruya ulaşma kapasitesi mümkün görülmezse bilimsel çaba anlamsız olur.

Mutlak doğru bilgilere ulaşamayız ki. Burada yazarların “doğru” kelimesini böyle mutlak doğru anlamında kullandıklarını düşünüyorum.

Bu ön kabul için de birinci ön kabul ile ilgili yorumumuz geçerli. Modelimizi gözlemlerimizle karşılaştırdığımızda kabul edebileceğimiz ölçüde az bir hata çıkıyorsa biz buna doğru bilgi diyoruz. Yani doğru bilgi mutlak bilgi olamaz. Ölçüm aletlerimizin, çözünürlüğü ve analiz teknolojimizin sınırları içinde bir bilgiye varırız. Yarın, aletlerin çözünürlüğü arttığında bilginin özü değişebilir.

Zaten doğada doğru ve yanlış diye iki ayrı değer yoktur; doğada doğru/yanlış yoktur. Biz insanlar doğruyu ve yanlışı tanımlarız.

Bilim sorduğumuz bazı sorulara cevap aramaktır. Mesela, dünya hareket ediyor mu etmiyor mu? Bu sorunun doğru cevabını bulabileceğimizi varsayıyoruz. Yazarların demek istediği böyle bir şey olmalı. O zaman, evren kelimesini kullanmayalım ve doğa diyelim, uzay diyelim, gezegenler, yıldızlar diyelim, ama evrenin bütününü bilebileceğimizi varsaymıyalım. “Doğa ile ilgili bilebileceğimiz oranlar vardır” diyebiliriz.

(3) Üçünçüsü, bilimsel faaliyetin objesi olan evrenin keşfedilebilir olduğuna dair ön kabuldür; evrenin yapısının keşfedilmeye imkan tanımadığı düşünüldüğünde de bilimsel faaliyet anlamsızlaşır.

Evren kelimesi burada da sorunlu bence. Evren, yani evrenin tümü, bilimsel faaliyetlerin objesi olamaz. Evrenin tümü bilinemez. Biz sadece ölçebileceğimiz şeyleri bilebiliriz. Ölçmek demek seçtiğimiz bir birimle gözlemleri mukayese etmek demektir. Bütün evreni ölçebileceğimiz bir birim tanımlayamayız. Öyleyse, evrenin tümünü bilimsel olarak bilemeyiz. Evreni bir bütün olarak ölçemeyeceğimize göre bilimsel olarak bilemeyiz.

Doğa keşfedilebilir tabii. Coğrafi keşifler yapabileceğimiz gibi, sorular sorarak kavramlar dünyasında da keşifler yapabiliriz. Kavramları da biz kendimiz tanımlayıp isimlendirdiğimiz için, burada da bir dairesel mantık olabilir.

(4) Dördüncüsü, bilimsel faaliyetle ulaşılan yasaların evrensel olduğuna dair ön kabuldür; eğer bilim insanları buldukları yasaların, dünyanın farklı yerlerinde farklı olmasını ve zamandan zamana bu yasaların değişmesini bekleselerdi bu yasaları bulma faaliyeti anlamsızlaşırdı.

Burada da, evren kelimesi bu cümleyi anlamsızlaştırıyor. Doğada fizikçilerin yasa dedikleri temel oranlardır. Mesela, Kepler’in 3. yasası diye bilinen ilişki bir oranların eşitliğidir. Böyle bir ilişkinin evrenin tümünde geçerli olduğunu söyleyen bir kimse yalan söylüyordur çünkü evrenin tümünü bilemeyiz.

Fizikçiler bu konuda çok yalan söylerler. “Newton’un Evrensel Çekim Gücü Sabiti G” derler. Halbuki, G fizikçilerin kendi tanımladıkları bir birimdir ve evrenin tümünde geçerlidir demek yalancılık yapmaktır.

Newton kitabında gezegenlerin hareketleri ile ilgili sadece 6 tane hesap yapmıştır. Bu 6 basit hesaptan —üstelik Newton hesaplarını bir güç terimi kullanmadan yapmıştır— Newton’un yerçekimi kanununun evrensel olduğu sonucu çıkmaz. Newton’un çekim gücünün evrensel olduğunu söylemek yalancılıktır. Newton kültünün bir propagandasıdır.

Bu yasalar geçerli oldukları yerlerde geçerlidir. Hepsinin geçerli olduğu bölgeler, sınırlı bölgeler vardır. Neden evrensel olsunlar ki? Burada yapılan da bir kozmos yapmaktır yani yerel gözlemleri evrensel ve her yerde geçerli, kanunlar olarak satmaya çalışmaktır. Bu bir aldatmaca ve bilimsel sahtekarlıktır.

“Tek sabit değişimdir” gibi genel bir ifade evrensel olarak geçerli olabilir. Ama böyle bir cümle kurmak bile anlamsız olabilir çünkü evrenin bütünü ile ilgili bir yargıda bulunan her ifade bilimin dışında kalan bir ifadedir. Bilimsel olarak anlamı yoktur.

(5) Beşincisi, bilimin objesi olan evrenin, maddenin ve canlıların incelenmesinin değerli bir uğraş olduğuna dair ön kabuldür; eğer yapacağınız faaliyette sarf edeceğiniz emeğe ve vakte değmediğini düşünüyorsanız, bu uğraşı değerli bulmuyorsanız, ona başlamazsınız bile.

Yine aynı hata yapılıyor. Bilimin objesi evren değildir. Ama, evet, eğer yapacağımız incelemenin değerli bir uğraş olduğuna inanmıyorsak, boşuna vakit harcamayız.

Yalnız, ikinci ön kabule yorumumda bahsettiğim gibi, mutlak doğrulara ulaşamayız. Araştırmalarımıza mutlak doğrulara ulaşmak hedefi ile başlarsak hayal kırıklığı mutlaka bizi bekliyor olacaktır. Zaten bu konularda yeterli zaman harcayan herkes, doğa araştırmacıları olsun, filozoflar olsun, sonunda hiç bir şey bilmedikleri sonucuna varırlar. Bu kaçınılmaz gibi gözüküyor.

(6) Altıncısı, evren hakkında bilgi elde etmede gözlemin önemli olduğuna dair ön kabuldür; eğer masa başında sırf aklımızı çalıştırarak bilim yapmanın mümkün olduğu düşünülürse bilimsel başarıların en önemli destekçisi olan gözlem gereğince yapılamaz. (Örneğin bu madde Kuran’ın gözleme davet etmesi gibi hususlarla ilgilidir ve teist inancın bu şıkkı desteklemediğine dikkat edilmelidir.)

Evet, gözlem önemlidir ama gözlem yapmak yetmez, yapılan gözlemleri toplayıp analiz ederiz. Yorumlarız.

(7) Yedincisi, evreni anlamada matematiğin önemli olduğuna dair ön kabuldür; eğer evreni anlamada matematikten faydalanmazsanız evrene gereğince nüfuz edemezsiniz ve geçmiş ile gelecek hakkında öngörüde bulunmanız mümkün olmaz.

Matematik gözlemleri yorumlamakta yardımcı olabilir. Burada “matematik” kelimesi tanımlanmadığı için ve matematik bilimi devamlı değiştiği için, matematiğin neden önemli olduğu anlaşılamıyor.

Doğayı anlamak için sadece saymayı bilmek yeter. Akademik matematik bilimini daha derinlemesine öğrendikçe doğa hakkında daha derin bilgiler elde edebiliriz diye bir şey yok.

Doğayı bilmek için gözlem yaparsınız, yani mesela, astronomi gözlemi yapmak demek, belli aralıklarla, bir gezegenin pozisyonunu ölçmek demektir. Ondan sonra bu gözlemlerinizden bir liste yaparsınız; listeleri birleştirip tablolar yaparsınız. Bu tablolarda gizlenmiş örüntüleri ararsınız; oranları ve oranların eşitliğini ararsınız. Bu kadar basit. Sümerler de bunu yapmışlardır. Bugün de yapılan budur. Başka türlü bilemeyiz.

Okullarda yüzyıllardır öğretilen kalkül, türev, tümlev, standart algoritmalar, geometri, cebir vs. vs. bunlar sadece kolaylaştırıcılardır. Matematiği yüceltmeye gerek yok.

Yazarların verdiği örnek ayetten gördüğümüz gibi (sayfa 82), Allah sadece bir şeyler sayıyor. Yazarlar, Allah bir şeyler saydı diye “Kuran’ın doğayı matematik olarak inceleyin” dediği sonucunu çıkartıyorlar. Hiç böyle bir sonuç çıkmıyor.

Basit, gündelik matematik bilgisi kullanarak da “geçmişi de geleceği de” görebiliriz. Önce liste yapın. Sonra tablo yapın ve geçmişi de geleceği de görün.

Gözlem noktalarının hepsinin en yakınından geçen bir çizgi size geçmişi de geleceği de gösterecektir. Böyle bir çizgiyi kolayca çizebilmek için bazı algoritmalar bilseniz iyi olur. Genel olarak matematik demeyelim o zaman, algoritmaların önemli olduğunu söyleyelim.

Bu ön kabullerle bilim yapan bir çok natüralist (ateist ya da materyalist de denilebilir) de elbette vardır, fakat Kuran’a inananlar (ve birçok maddede diğer teistler) için bilimsel faaliyete girişirken bunlara inanmanın rasyonel temeli vardır. (Buradaki temel amacımız Kuran’la bilimsel faaliyet arasındaki ilişkiyi değerlendirmek olsa da Kuran, teist varlık anlayışını ortaya koyduğu için burada söylenenlerin önemli bir kısmının teizm-bilimsel faaliyet ilişkisi açısından da önemli olduğunu belirtmeliyiz.

Kitabın ikinci bölümünde ise Kuran’ın bilimsel uğraş için motivasyon sağladığı gösterilecektir. Dünyada geniş kitleler üzerinde etkili olan hiçbir dinsel metinde; evreni, canlı ve cansız varlık ve süreçleriyle doğayı tanımaya, bunlar üzerinde derin derin düşünmeye, doğadaki fenomenlerden sonuçlar çıkarmaya Kuran’daki kadar yoğun teşviğe rastlanmaz.

Kuran’ın işi insanların bilimsel sorgulama yaparak doğayı anlamalarını teşvik etmek mi? Kuran’ın bilimi teşvik etmek gibi bir misyonu mu var? Hiç zannetmiyorum. Kuran’da bugün bizim anladığımız anlamda bilim kavramı yoktur. Kuran’ın iki misyonu vardı:

(1) Bedevi Arapları ehlileştirip tek devlet ve tek din altında toplamak;

(2) Bu hedefe ulaşılınca da Kuran’ı kullanarak Arap olmayan komşu devletleri Arapların egemenliği altına almak.

Kuran siyasi bir belgedir ve bilimi teşvik etmek gibi bir hedefi yoktur.

Bu hedeflerin ilki, Mekkî ayetler aracılığı ile yapıldı; ikincisi de Medenî ayetler aracılığı ile yapıldı. Kuran’ın misyonu, dini yaymaktır, bilimi yaymak değil. Dini yaymak demek, komşuların zenginliklerini Allah adına yağmalamak, topraklarını sahiplenmek ve halkını köleleştirmektir. Kuran bir sömürge aracı olarak kılıçtan daha etkili olmuştur.

İslam devletinde gücü ele geçiren halifeler Kuran’ı kendi ideolojilerine göre yeniden yazdırıp kitap haline getirmişlerdir. Yani Kuran’ı fetih ve sömürge aracı olarak kullanmışlardır. Kuran siyasi bir bildiridir; onun içinde bilimsel motivasyon aramak çok komik ve absürd bir faaliyet olurdu.

Sayfa 21

Kısacası bu bölümde aktarılanlar açısından Kuran’ın diğer dinlerin metinlerinden daha farklı bir konumda olduğuna dikkat edilmelidir. Kuran açısından evreni anlamayla ilgili her türlü faaliyet Allah’ın gücünü, kudretini, sanatını, ahireti yaratmasının ne kadar kolay olduğunu anlamaya hizmet etmektedir.

Bunlar mı bilimsel konular?

İslam açısından Allah’ı tanımak, olabilecek en önemli bir hedef olduğu için bilimsel faaliyet bu hedefe hizmet eden yararlı bir faaliyettir.

Ayrıca bu faaliyet Allah’ın birçok Kuran ayetindeki emirlerinin yerine getirilmesiyle alakalıdır. İslam düşüncesini benimseyen biri için bunlar olabilecek en üst seviyede motivasyon kaynaklarıdır.

Bilimsel faaliyetlerinde böylesi bir motivasyon etkili olmuş olan, kendi çağının en iyi astronomu olarak gösterilen ve aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Battani (858-929) şöyle demektedir:

“Astronomiyle ilgili fenomenlere dikkatimizi vererek, gözlem yaparak ve onlar hakkında derinlemesine düşünerek Allah’ın birliğini ispatlamak ve Yaratıcının gücünün boyutunu, engin bilgeliğini ve hassas tasarımını fark etmek mümkündür.”

Elbette Kuran’ın bu motivasyonunun dışında bilimsel faaliyetin karşılığında para, şöhret veya karizma kazanılması gibi başka motivasyon kaynaklarının bilim yapılmasını teşvik edici gücü hepimizce malumdur ve bir Müslümanın da bu tip motivasyonlara sahip olmasında bir sorun yoktur ama Kuranî paradigma içerisinde Allah’ı tanımak ve Allah’ın emirlerini yerine getirmek, tüm bunlardan çok daha önemli bir hedef olduğu için, bir Müslüman açısından daha üst seviyede bir motivasyon kaynağıdır.

Allah’ı tanımak ve Allah’ın emirlerini yerine getirmek gibi faaliyetlerin bilimsel faaliyetler olarak tanımlanabileceğini düşünmüyorum.


Notlar:

— Bahsi geçen kitap: Kuran ve Bilimsel Zihnin İnşası, Caner Taslaman, Enis Doko, İstanbul Yayınevi, 13. Baskı.

— “Yazarlar, Allah bir şeyler saydı diye…” 92. sayfada bahsedilen ayet, Cin suresi, 28. ayettir:

Allah onların yaptıklarını tümüyle kuşatmıştır ve her şeyi sayıyla tespit etmiştir.

Bir önceki sayfada da, Rahman suresi, 5. ayeti örnek vermişler:

Güneş ve ay bir hesaba bağlıdır.

Bunlar çok kolay ve yüzeysel yorumlar. Bu devirde Kuran’ı okuyup da matematik öğrenmeye heves etmiş bir talebe var mıdır acaba? Yoktur. Olamaz. Ama, Matematik Köyü’nü duyup da oranın sihirine kapılıp matematiği seven binlerce genç var. İlham böyle verilir. Ortam yaratarak. Matematiği eğlenceli yaparak. Kuran “matematik bilmeyenler cehenneme gidecektir” deseymiş bile matematik öğrenenlere motivasyon olmazdı.

Kuran temel mesajı itibarı ile hiç bir dünyevi işi teşvik etmez. Kuran, bu dünyayı unutun, öbür dünyaya hazırlanın diyor. Öbür dünyaya nasıl hazırlanacağız. Bu dünyadaki bütün vaktimizi takva puanları toplamaya harcayarak. Yani, sabah akşam namaz kılacağız. Sonra Kuran’ı ezberleyip devamlı tekrar edeceğiz. Geri kalan zamanımızı da evimize kapanıp inzivada geçireceğiz. İnsanlardan uzak duracağız. Çünkü, Allah muhafaza, kaza ile birine bir yalan söylemiş oluruz, ters bir hareket yaparız, biri bize beddua okur ve hiç suçumuz olmadan kendimizi cehennemde buluruz. En iyisi eve kapanıp sabahtan akşama Kuran okumak…. Mesajı bu olan kitap mı insanlara bilim yapma motivasyonu verecek? Taslaman ve Doko hocalar ya bizimle alay ediyor veya Kuran’ın mesajını hiç anlamamışlar.

— “aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Battani…” Battani neden örnek verilmiş anlamak mümkün değil. Battani’nin en temel ön kabulü zaten Allah’ın büyüklüğü. Allah’ın büyüklüğünü, eşsizliğini ve yaratıcılığını kabul ederek işe başlamış. Bu ön kabullere delil mi arıyor? Karşı delil bulma ihtimali yok ki. Allah ne yaptıysa güzel yapmıştır ön kabulü ile yola çıkıyor zaten: Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler, derler ya…

Evren Kaç Yaşında?

Kerem Cankoçak’ın tavsiye ettiği Evren Kaç Yaşında? kitabı geldi. Kitabın yazarı evrenin bütününün yaşını bilmiyor. Sadece evren kelimesini iki zıt anlamda kullanarak kavram kargaşası yaratıyor. Bu konudaki fikirlerim değişmedi, aşağıda paylaşıyorum.

Evren-Kac-Yasında

Evren kaç yaşındaymış? Böyle bir şey bilinebilir mi? Bilinemez. Sadece, şarlatanlık ve sahtekarlık ve yalanlarla bir sayı uydurulup o sayı sözde bilimsel hesaplarla destekleniyormuş gibi yapılır. Bu kitap da öyle yapıyor.

224. sayfada Bigbang’den daha büyük bir absürtlük patlaması oluyor ve Bay Weintraub, Bay Hubble’ın ölçtüğü 24 galaksinin hareketlerine dayanarak bütün evrenin genişlediği sonucuna varabiliyor.

Yirmidört galaksinin hareketinden tüm evrenin yaşını bulmak, ya bir mucizedir veya bir sahtekarlıktır. Bay Weintraub ya bizi salak yerine koymaktadır veya kendisi bizim bilmediğimiz bir şey bilmektedir. Daha doğrusu, Bay Weintraub; bizim bilmediğimiz (ama bilmediğimizi bildiğimiz) fakat kendisinin de bilmediği (bilmediğini de bildiği) bir şeyi bildiğini iddia ediyor. Bay Weintraub, bu 24 galaksinin hareketine bakarak evrenin tümünün hareketini bilebiliyorsa, o zaman evrenin bütününü biliyor demektir. Biliyor mu? Hayır bilmiyor.

Bay Weintraub’un evreninin bütününü bilmediğini kesin olarak biliyoruz çünkü, evrenin bize hiç ışık gelmeyen bir bölümü var. Kimse bu gerçeği inkar edemez. Belli bir ufkun ötesinden bizim buralara ışık gelmemektedir. Bu ne demektir? Hiç kimse, Bay Weintraub dahil olmak üzere, evrenini tümünü bilemez.

Bu Bigbangcılar bilim kisvesi altında şarlatanlık yapıyorlar. Dikkatinizi çekiyorum, sadece 24 galaksiden bahsediyoruz! Yirmidört galaksi bizden uzağa gidiyor diye bütün evren genişliyor gibi bir sonuca varmak şarlatanlıktan başka bir şey değildir.

İsterseniz 24 değil, 24 milyar da değil, 240 milyar da değil, 2400000000000 milyar galaksi de gözlemseniz, yerelden bilinemez mutlağa yol yoktur. Gözlemlenen galaksiler yereldir; evrenin tümü bilinemez mutlaktır. Yerelden bilinemez mutlağa mucize olmadan gidemezsiniz. Ya mucize ile gidersiniz ya da şarlatanlıkla. Bay Weintraub yerelden mutlağa şarlatanlıkla geçiş yapıyor.

Bay Weintraub’un Hubble’ın ölçümlerini nasıl yorumladığına bakalım (sayfa 223):

Hubble kanununu nasıl yorumlayacağız? Dünya’dan […] dışarıya doğru bakar ve bütün diğer gökadaların […] bizden uzaklaşıyor gibi göründüğünü görürüz; bu gökadaların görünen bizden uzaklaşma hızlarını ölçer ve bu hızların gökadaların bizden uzaklıkları arttıkça arttığını farkederiz. Uzaklıkla bizden uzaklaşma hızı arasındaki bu bağıntı ne anlama gelir? Bir açıklama çoğumuz için aşikâr görünmektedir:

Bay Weintraub’un mucizevi açıklamasına geçmeden önce, Hubble’ın gözlemlerinin bilimsel ve mantiki tek bir yorumu olduğunu söyleyelim: Bu gözlemlerden çıkan tek sonuç, bazı galaksilerin bizden uzaklaştığıdır. Bazı yerel galaksiler bizden uzaklaşıyorlarmış, bu kadar.

Ne kadar uğraşırsanız uğraşın; ne kadar demagoji yaparsanız yapın, gözlemler sadece yerel evren için olacaktır. Bu gözlemlerden evrenin bütünü ile ilgili hiçbir çıkarsama yapılamaz. Yerel gözlemlerden evreninin bütünü için bir çıkarsama yapabilmek için bu 24 galaksinin evrendeki toplam galaksi sayısını temsil ettiğini bilmeniz gerekir. Ama bu 24 galaksinin bütün evrendeki galaksi sayısını temsil edip edemeyeceğini bilmeniz için bütün evreni bilmeniz gerekir. Fakat bütün evreni bilmiyorsunuz ve bilemezsiniz. Yani, Bay Weintraub bilmediği ve hiç bir zaman bilemeyeceği bir şeyi bildiğini iddia ederek hem yalan söylüyor, hem de bilerek yalan söylediği için sahtekarlık yapmış oluyor.

Şimdi, Bay Weintraub’la devam edelim:

1. Evren bir bomba gibi patlamış ve bütün parçalar _uzay boyunca_ merkezden uzağa uçmuştur. …

Bu nasıl bir mucizedir!! Patlamadan bahsetmiyorum, Bay Weintraub’un çıkarsamasının mucizevi olduğunu söylüyorum. Bay Weintraub, 24 galaksinin hareketlerini gözlemledi ve bütün evrenin bir bomba gibi patladığı sonucunu çıkardı. Alay mı ediyor? Bu yerel gözlemlerden böyle mutlak bir sonuç nasıl çıkar? Şaka gibi. Ama şaka değil. Gayet ciddi.

Böyle saçmalığın zirvesi bir çıkarsama ve bu kadar absürd ve yanlış bir varsayım ile başlayan bir teori için yaptığı bütün değerlendirmelerin ve hesapların hepsi akademik ve anlamsız kalıyor.

Bay Weintraub, mucize çıkarsamasını yapıyor ve bizim de bu mucizeye inanmamızı istiyor. Biz astronomi biliminde mucizelere yer olmadığına inanıyoruz. Onun için, bu patlama ile ilgili Bay Weintraub’un aşağıda verdiği detayların hiç birinin bilimsel bir değeri yok; çünkü gözlemlerin bilimsel açıklamasına göre böyle bir patlama yok. Bay Weintraub olmayan bir şeyin fiziksel detaylarını açıklıyor.

Patlamadan önce var olan ama merkezindeki çok küçük patlamamış bomba haricinde boş olan uzayın kendisi, patlamanın dışarıya doğru uçan parçalarını sonsuza kadar kapsamaya yetecek kadar büyüktür. Bütün döküntü parçaları patlama yerinden  aynı hızla fırlatılmadığı için patlamadan bu yana herhangi bir sabit zaman aralığında en hızlı uçan parçalar en uzak, en yavaş uçan da en kısa mesafelere uçmuşlardır.

24 galaksinin hareketinden tüm evrenin sonsuz kütleli ama sıfır çapı olan bir bombanın patlaması ile yaratıldığını anlatan şarlatan Bay Weintraub, şimdi de bu patlamanın detaylarını anlatmaya girişiyor. Olmayan bir patlamanın en ince detaylarını açıklayarak Bigbang masalı ile bizi kandırmaya çalışıyor.

İkinci bir açıklama kavranması çok zor olsa da gözlemlerle aynı derecede uyumludur:

Gözlemlerle nasıl uyumlu olabilir? Gözlemler yereldir. Yerel gözlemlerden mutlak bütün hakkında çıkarsama yapılamaz. Yaptığı açıklama bütün evreni bildiğini varsaydığına göre, demek ki gözlemlerle uyum içinde olamaz.

** ** **

Bahsedilen bu ikinci açıklama da, yukarda ki ilk açıklama ile aynı absürd mucizeye dayandığı için onu da detaylı olarak incelemeye gerek yok.

** ** **

Şimdilik bu kadar. Kitabı okumaya devam ediyorum.



Notlar:

Evren Kaç Yaşında? Büyük Patlamadan Günümüze Ne Kadar Zaman Geçti? David A. Weintraub, Alfa Bilim, 2013. Çeviri, Ulaş Apak. https://keremcankocak.blogspot.com/2015/12/evren-kac-yasnda-david-weintraub-alfa.html?view=magazine

David A. Weintdaub kimdir? (İngilizce)

Kerem Cankoçak YouTube kanalı.

— “…boş olan uzayın kendisi…” Bay Weintraub’a göre evran yokmuş ama uzay varmış. Evren daha yaratılmamışsa, uzay da yok demektir; daha genel olarak, ismi olan hiç bir şey yok demektir. Uzayın ismi olduğuna göre, evren yaratılmamışsa uzay da yoktur, daha yaratılmamıştır.

— “hareketsiz bir gözlemci…” Hareketsiz bir gözlemci olamaz çünkü mutlak hareketsizlik diye bir şey yoktur. Bu fizikçilerin doktrinlerini kurtarmak için söylemeyecekleri yalan yok anlaşılan.

— “Bu evrende…” Bigbangcı kozmolojistlerin yazdığı bütün kitaplarda ve makalelerde “evren” kelimesini bilerek iki zıt anlamda kullanırlar. (1) Gözlemlenen evren; (2) Evrenin tümü. Bu iki anlamı bilerek birbirlerine karıştırırlar ki gözlemlenen evreni evrenin tümü diye satabilsinler. Kosmozla ile evrem kelimelerinin arasındaki önemli farkı anlatan bir yazım var: Büyük kozmoloji aldatmacası. O yazıdan alıntı:

…eskiden beri kozmologlar, gözlem aletlerinin sınırları ile sınırlanmış bir kozmos tanımlarlar, sonra bu kozmosun bütün evren olduğunu iddia ederler. Kozmos, bütün evrenin bilinebilir bir parçası demektir. Yani, ellerindeki matematik teknolojisi ile –bildikleri matematik ile– bütün evrenin ne kadarını açıklayabiliyorlar? Bunu belirledikten sonra evrenin o bölümünü kesip alıp bir kozmos yaratıyorlar. Bu kozmosun özelliği, bu ulemanın bildiği hatta keşfettiğini söylediği yasalara göre hareket ediyor olmasıdır.

— “_uzayın_ kendi dokusu homojen bir şekilde _gerilir_” Burada uzay-zaman demek istiyor herhalde.

Modern Kozmoloji Masalları

Kızılderili Masalları kitabından:

Kızılderili masalcı Iagoo, dedesinin uzun yıllar önce anlattığı peri masallarını, gizemli öyküleri de daha dün dinlemiş gibi hatırlarmış. Iagoo’nun dedesi de bu öyküleri vaktiyle kendi dedesinden öğrenmiş, o da kendi dedesinden. Aslında dededen toruna anlatılagelen bu öyküler o kadar eskiymiş ki, kökleri dünyanın, her şeyin sihirli ve tuhaf olduğu o ilk zamanlarına kadar dayanıyormuş.

Modern Kozmoloji Masalları kitabından:

Bu kızılderili masallarına artık kim inanır! Bizim bilimsel peri masallarımız var. Einstein dedenin müritleri olarak ondan duyduğumuz kozmoloji peri masalları o kadar eskiye gidiyor ki, her şeyin sihirli ve gizemli bir nokta olduğu o ilk zamanlara kadar dayanıyor…

Hiç bir şey değişmemiş, değil mi? Sadece şamanların ve masalcıların ismi değişmiş.

Halk evrendeki yerini bilmek istiyor; hiç anlamadığı esrarengiz olayların kendisine bu konularda otorite sahibi şamanlar tarafından anlayabileceği bir dilde anlatılmasını istiyor.

O zamanların şamanları otorite sembollerini üstlerinde taşırlarmış: aşırı süslü ve komik şapkalar, korkunç maskeler, asalar, tüyler şunlar bunlar. Şimdiki şamanlar daha soyut takılıyorlar, onların otorite sembolü denklemleridir. Gizemli sembollerden meydana gelen bu denklemleri sadece kendileri deşifre edebilirler ve denklemlerde gördükleri esrarengiz bilgileri halka anlatırlar. Einstein dedenin denklemlerinden çıkan en gizemli peri masalı Bigbang masalıdır. Bigbang masalı yaratılış efsanesi olarak da bilinir.

Einstein dedenin denklemlerine göre ve Hubble dedenin gözlemlerine göre şimdi gördüğümüz bu evren 14 trilyon yıl önce sonsuz yoğunlukta bir nokta imiş. Sonra, tanrı evreni yaratmak için bu sonsuz yoğun noktaya bir iğne batırmış ve bu nokta patlamış, aynı bir balon gibi, ve o zamandan beri evren yayılıyormuş… Ama yayılan evren değil uzaymış. Nasıl yani? Uzay nasıl yayılır?

Ne demek “Uzay nasıl yayılır?” Siz kızılderili İagoo’nun masallarını sorguluyor musunuz? O zaman neden fizikçi amcanın masallarını sorguluyorsunuz?

Ama fizikçi amca çelişki içinde; anlattığı masal kendi içinde tutarlı değil. Mesela, onun dediğine göre, evrenin bir ufku varmış ve onun ötesinden bizim buraya ışık gelmiyormuş. Yani bu masalcı fizikçi amca evrenin bütününü bilmediğini zaten kendi söylüyor. Hem evrenin bütününü bilmiyorum diyor hem de evreninin bütününü biliyorum, 14 trilyon yıl önce bir noktaydı diyor.

Ee, hani evreninin bütününü bilmiyordun? Seni palavracı seni.

Masalcılığın bile bir raconu vardır. İagoo en azından masal anlattığını açıkça söylüyor, ama fizikçi amca bizi aldatıyor. Kandırmaya çalışıyor. “Ben bilim adamıyım; Bigbang bilimsel teoridir” diyor. Ondan sonra peri masalları anlatıyor. Sizi bilmem ama ben Kızılderili İagoo’nun samimi masallarını fizikçi amcanın palavralarına tercih ederim.

Varlığın özünü bilebilir miyiz?

Ali Sebetçi’nin bir paylaşımına yazdığım yorumlardan esinlenerek bu yazıyı yazdım.

Not: Önceden belirtmek isterim ki bu yazının tek amacı aşağıdaki soruyu anlamaya çalışmaktır. Yoksa herkesin kendi fikirlerine saygılıyım ve kimsenin de inançlarını sorgulamak veya fikirlerini değiştirmek gibi bir amacım yoktur. Yazıda “fizikçiler” kelimesinin kapsamına giren fizikçiler genellikle Amerika’nın marka üniversitelerinde yerleşip kendilerini dahi olarak tanımlayan ve yaratılış mitleri ve masalları tasarlayıp bunları yazdıkları kitaplar ile pazarlayan günümüzün bilim adamı görünümlü sahtekarlarıdır.

***

Konu şu: Analiz yöntemini kullanarak varoluş hakkında “nihai ve evrensel bir açıklamaya” ulaşabilir miyiz? Ali Bey ulaşabiliriz diyor. Ben ulaşamayız diyorum.

1. Analiz ile nihai açıklamaya ulaşılamaz

Ali Bey’in paylaşımı şöyle:

Özel bir konuda uzmanlaşırken bütünlük duygusu gitgide kayboluyorsa orada bir sorun var demektir. Uzmanlaşma artık neredeyse tamamen analitik derinleşme olarak anlaşılıyor. Halbuki analiz yoluyla nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşılacağı, sırf bir zan ve naif bir ümitten ibaret.

Benim yorumlarım da böyle başlıyor:

Aslında siz sadece akademyadaki aşırı uzmanlaşma trendinden bahsediyordunuz herhalde. Ben sizi yanlış anlamış olabilirim. “Nihai ve evrensel” kelimelerini onların gerçek anlamlarında kullanıyorsunuz diye düşünmüştüm. Ama siz sadece belli bir akademik disiplin içinde, mesela fizik disiplini içinde, nihai ve evrensel olarak kabul edilebilecek açıklamalardan bahsediyordunuz, herhalde. Mesela fizikçilerin “Theory of Everything” diye adlandırdıkları şey gibi.

Halbuki analiz yoluyla nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşılacağı, sırf bir zan ve naif bir ümitten ibaret.

Ben bu sözünüzü daha da genelleştiriyorum ve diyorum ki, “Sadece analiz yolu ile değil ama herhangi bir yolla nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmayı hayal etmek, sırf bir zan ve naif bir ümitten ibarettir.

2. Nihai açıklamaya ulaşmanın yolu var mı?

Size sorum şu: “Nihai ve evrensel bir açıklamaya” ulaşmanın bir yolu var mı? Varsa nedir?

3. Nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşan bir yol vardır

Nihai ve evrensel bir açıklamaya analiz yoluyla ulaşmak mümkün değildir, tıpkı belirsiz bir serinin toplamının analitik yöntemle bitirilemeyişi gibi. Fakat bu nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmanın hiçbir yolunun olmadığı anlamına gelmez,

Belirsiz sayı dizisi ile nihai ve evrensel açıklama arasındaki ilişkiyi göremedim. Biri, sayılardan meydana gelmiş bir dizi; gözümüzün önünde duran ve kendi yarattığımız bir şey, bir sayılar kümesi; diğeri ne olduğunu bile tanımlayamadığımız ama adına “varlık” dediğimiz bir tanımlanamaz. Burada olay nihai açıklamaya ulaşmak için kullanılan yöntem değil. Buna analiz deyin başka bir şey deyin farketmez. Soru şu: Varlığın en temel formülünü, yani varoluş nedenini, anlayabilir miyiz? Böyle bir sorunun cevabını bulabilmek için en azından varlığın ne olduğunu anlıyor olmamız gerekir. Ama hangi boyutta bakarsak bakalım varlık hakkında görebildiğimiz tek şey sonsuzluk oluyor. Geriye doğru baktığımızda sadece zamanın sonsuzluğunun farkına varıyoruz. Hiç bir başlangıç göremiyoruz. Amerikalı şarlatan fizikçilerin devletin resmi bir kozmolojisi olsun diye uydurdukları yaratılış efsanelerine inanmak içimden gelmiyor doğrusu. Tarih boyunca uydurulmuş en salakça ve en açıkça şarlatanlık olan yaratılış mitolojisi Big Bang olmalı. İleriye baktığımızda ise sonsuzluk bile göremiyoruz, sonunu falan görmek ne haddimize. Fakat, yine Amerikalı şarlatanların uydurduğu “evrenin sonu” masalları ile karşılaşıyoruz. Bir de bu masalları, “Made in Amerika! En bilimsel yöntemlerle uydurulmuş ve kullanımınıza sunulmuştur” diye paketliyor bu sahtekarlar. Kendilerini de dahi olarak tanımlayıp yazdıkları kitaplar ile şöhret oluyorlar. Uzaya baktığımız da ise, gözlemleyebildiğimiz küçücük bölgenin dışında, bize hiç ışık gelmeyen ve gelmeyecek olan bir bölge var. Bu ne demek? Bu bölge hakkında hiç bir fikrimiz yok. Bu bölgede ne var, ne olup bitiyor, hiç bilmiyoruz ve bilemeyeceğiz. Varoluşa hangi boyutta bakarsak bakalım, sadece aklımızın almadığı bir sonsuzluk görüyoruz. Fakat insanların sonsuzluktan ve bilinmezlikten korkusu o kadar büyük ki, bütün bu gözlemlere rağmen, fizikçilerin uydurduğu varoluş masallarını olduğu gibi kabul ediyorlar ve “nihai ve evrensel çözümler” bulduklarına inanıyorlar.

tıpkı belirsiz bir serinin toplamının analitik yöntemle bitirilemeyişi gibi. Fakat bu nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmanın hiçbir yolunun olmadığı anlamına gelmez..

Bu cevap benim soruma cevap vermek yerine konuyu dağıtmaya, topu taca atmaya yönelik bir cevap olmuş. Soru nedir? “Nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmanın bir yolu var mı? Varsa nedir?” Siz var veya yoktur diye bir cevap vermek yerine “belirsiz seriler” konusunu açıyorsunuz. Sonra bu benzetmeye dayanarak konuyu daha da belirsiz yapıyorsunuz ve “nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmanın hiçbir yolunun olmadığı anlamına gelmez” diyorsunuz. O zaman, bir yolun var olduğunu söylemiş oluyorsunuz. Peki nedir o yol?

“Anlamak istediğiniz şeyin büyük bir kısmını bilmediğinizi ve bilemeyeceğinize biliyorsanız, nasıl olur da “nihai ve evrensel” bir açıklama bulmayı ümit edebilirsiniz?” sorumu tamamen görmezden geliyorsunuz ve cevap vermiyorsunuz.

4. Nihai açıklama olmayabilir

Nihai ve evrensel bir açıklamanın olamayacağı ihtimalini de düşünmemiz lazım değil mi? İnsanın sınırlı duyuları ile nihai bir açıklamaya ulaşması belki de imkansızdır.

5. Varlık var olduğuna göre…

Varlık var olduğuna göre bunun nihai ve evrensel bir açıklaması olmalı.

Her kelime bir sınırlamadır. Siz, insana sadece bir sonsuzluk olarak gözüken bir fikre “varlık” diyerek zaten onu gizlice sınırlamış oluyorsunuz. Böylece “Varlık var; öyleyse varlığın neden var olduğunu bilebiliriz” mantığı size mantıklı geliyor. Halbuki değil. Varlık bizim için sonsuzluktur ve bilinemez. Ancak akademik fizikçiler sonsuzluğu doğrayıp doğrayıp onlara yeni adlar takarlar ve bu sonsuzluk dilimlerini yeni fizik buluşları diye halka satarlar.

Bağırsaklarımızda yaşayan mikroplar var. Bu mikropların bazılarının ömürleri bir hafta kadar bir şey. Bu mikroplardan biri evrenin sırlarını anlamak istese sizce Samanyolu’ndan haberi olabilir miydi? Galaksilerden haberi olabilir miydi? Bence hiç bir zaman bizim bildiğimiz bu şeyleri bilemezdi. Hatta bir insanın bağırsaklarında yaşadığını bile bilemezdi. Onun bütün evreni bağırsaklar olurdu. Bizim bu bağırsak mikrobundan farkımız ne? Evrenin tümü hakkında bilgisizliğimiz aynı, o konuda hiç bir fark yok. Ama biz bilmediğimiz ve hiç bir zaman bilemeyeceğimiz bir sonsuzluğun içinde olduğumuzu biliyoruz. Ama bu konuları sahiplenmiş olan profesyonel sınıflar evreni bilemeyeceklerini  hiç bir zaman kabul etmemişlerdir. İşleri egemen güçler için kozmoloji mitleri üretmek olan profesyonel doktorlar, her devirde, sonsuzluğun bir parçasını sınırlayıp onu “bütün evren” diye tanımlamışlardır. Bence siz de sonsuzluğun bir kısmını evren olarak kabul edip onun “nihai ve evrensel açıklamalarını” bulmayı ümit ediyorsunuz.

İnsan aklının bu açıklamaya ulaşıp ulaşamayacağı başka bir soru. Ben ulaşabileceğini düşünüyorum, daha doğrusu ona bu bilginin verilebileceğini. Fakat bu bilgiyi alabilmek ile onu kuşatmak aynı şeyler değil.

“Varlık neden var?” sorusunun cevabını arıyoruz galiba. Sizce bu sorunun cevabı bulunabilir. Ve insan aklı bu sorunun cevabını bulmaya yeter. Hem bulabilir hem de bulduğunu bilebilir, size göre. Ama bir açık kapı daha bırakıyorsunuz ve insan bu nihai cevabı bulamazsa, Varlık ona bu cevabı verebilir, diyorsunuz. “Ey insan! Sen çok merak ettin, ‘neden bir şey var da hiç bir şey yok?’ diye bana soruyorsun, hadi ben de sana söyleyeyim” diyebilir ve insana bu nihai varoluş nedenini söyleyebilir. Bu nasıl olur? Vahiy yoluyla olur. Başka bir yol bilmiyoruz. Ama Muhammed son peygamber olduğuna göre vahiy yolu da insanlara kapalı olmalı.

6. Mutlak bilinemez

Daha önce sizinle bu konuya girmiştik, yani mutlak’ın bilinip bilinemeyeceği konusuna.

7. Dünyayı dil yolu ile algılarız

Her şeyden önce, insanın dünyayı dil yolu ile algıladığını herhalde kabul edersiniz. Ama siz insana nihai ve evrensel bir açıklamanın vahiy yolu ile de gelebileceğini kabul ediyorsunuz. “Ona bu bilginin verilebileceğini düşünüyorum” lafınızdan ben bunu anlıyorum.

8. İnsanın varlıklar içinde özel bir statüsü yoktur

Varlığın bütünü içinde, insan özel bir statüye sahip değildir. Aksini iddia etmek insan merkezli düşünmek olur. İnsan merkezli düşünce ile bilimsel sonuçlar alamayız.

9. Evrenin ışık gelmeyen bölümü

Sadece dil yolu ile dünyayı anlayabildiğimiz için, anlayışımız tanımlamalarımızla kısıtlı olacak.

Ayrıca, bildiğiniz gibi, gözlemlenen evrenin dışında, bizim hiç bir zaman bilemeyeceğimiz bir sonsuzluk var. Çünkü oradan bize ışık gelmiyor ve gelmeyecek.

10. Bilmediğinizi bildiğiniz bir şeyi bildiğinizi nasıl söylersiniz?

Anlamak istediğiniz şeyin büyük bir kısmını bilmediğinizi ve bilemeyeceğinize biliyorsanız, nasıl olur da “nihai ve evrensel” bir açıklama bulmayı ümit edebilirsiniz?

11. Akıl, ruh ve öz dilden bağımsızdır

İnsanın aklı, ruhu, özü dille kayıtlı olamaz.

Akıl, ruh ve öz’ün anlamları asırlardır hiç bitmeyen tartışmaların konusu olduğu için zaten dil ile ifade edilemeyecekleri doğru olabilir.

Duygularımız, hislerimiz kelimelerden bağımsız örneğin.

Bu ilginç bir konu. Duygular akıldan bağımsız olabildiği oranda kelimelerden bağımsız olabilir. Kelimeler, yani dil, bilinç dediğimiz şeyin etki alanına giriyor. Dil aklın bir ürünüdür ve aracıdır. Onun için aklı, ruh ve öz ile aynı tutmak bence yanlış. Akıl her zaman kendini dil ile ifade eder. Akıl dil demektir. Ruh ve öz ise bağırsaklarımızda yaşayan ve akıl ile ortak yaşam ilişkisi olan varlıklar ile ilgilidir. Bunu kedilere baktığımızda çok güzel anlayabiliriz. Kedilerin dili olmadığı için, onlar mideyi tatmin edince, yani bağırsaklardaki ortakyaşam organizmalarını besleyerek mutlu edince kendileri de uykuya dalarlar ve mutlu olurlar. İnsanlar için böyle bir seçenek yoktur çünkü dünyayı dil yani akıl yolu ile algılamak durumundayız. Akıl sadece uyku sırasında aradan çekilir. Yoksa dil, devamlı kayan ışıklı yazılar gibi aklın önünden sürekli kayıp geçer ve onu devamlı uyarır.

Aşık olmak için aşk kelimesini bilmeye gerek yok ki 🙂

Bu dediğiniz bence doğru değil. Aşk sonradan öğrenilen bir şeydir. Bize öğretilir. Aşk sevgi duygusunun öğrenilmiş ideal halidir. Yani asıl olan sevgidir. Sevgi nedir? Sevmek için sevgi kelimesini bilmeye gerek yok mu? Belki de yoktur. Mesela köpeklerin bazı hareketlerini biz sahibine sevgi gösterisi olarak algılarız. Fakat köpek sevgi kelimesini bilmez. Peki bu sizin teziniz doğruluyor mu? Hayır. Sevgi bazı hareketlerimize ve davranış biçimlerimize verdiğimiz bir ad olmuş oluyor. Bu davranışlara bir ad vermeden de o davranışları sergileyebilirsiniz.

Bilmek ille de dinlemek ya da okumakla olmaz. Öyle hakikatler var ki dile, söze gelmez ama insan bilir.

Ama buna da bir örnek veremiyorsunuz.

12. Dil ile ifade edilemeyen hakikatler…

Bildiğimiz fakat dile, söze gelmeyen hakikatlere birkaç örnek verebilir misiniz?

13. Aşk ile konumuzun bir ilgisi yok

Siz de mutlaka çelişkiyi görüyorsunuzdur. Aşık olduğunuzun farkına vardığınızda artık aşkı tanımlayamazsınız. Mutluluk da böyledir. “Ne kadar mutluyum” dediğinizde mutluluğunuz uçar gider.

14. Dil ile anlatılamayan şeyler

Mutlaka dil ile anlatılamayan şeyler vardır. Ama bunları bilemeyiz. Burada bahsettiğimiz konu bu değil.

15. Vahiy yolu ile bilgi almak artık mümkün değil

Siz varlığın temel bir formülü olduğunu ve bunun bir fizik denklemi gibi bir şey olduğunu ve varoluşun insanı yeteri kadar ciddiye alıp bu gizli denklemi insanın kulağına fısıldayacağını düşünüyorsunuz belki de. Veya buna benzer bir vahiy olayı düşünüyorsunuz diye anlıyorum.

16. Sınırları bilinmeyen hakikat olur mu?

Sınırlarını bilmediğiniz bir hakikatin farkında olabilirsiniz.

Sizin verdiğiniz örneğe benzer bir örnek vereyim. Pi sayısının bütününü bilmemize imkan yok. Yani Pi sayısının sınırlarını bilmiyoruz ve bilemeyiz. Pi sayısının “hakikatini” –yani aynı sayı dizisinin neden hiç tekrarlamadığını– bilemeyiz. Ama Pi sayısı diye bir şey olduğunu biliyoruz. Yani, eğer “hakikat” kelimesini kullanıyorsanız o zaman sınırlarını biliyorsunuz demektir. Çünkü sınırlarını bilmediğiniz için Pi sayısının hakikatını hiç bir zaman bilemeyeceksiniz. Ama her zaman sınırları belli olmayan bir şeye bir sınır tanımlayabilirsiniz. Pi sayısını “3.1416” diye tanımlarsınız ve bu da bütün pratik uygulamalar için yeterlidir. Fizikçiler dahil olmak üzere bütün profesyonel sınıfların en eski numarası bu tanımladıkları sınırın “nihai ve evrensel sınır” olduğunu iddia etmektir. “Hakikat” sınırı belli olan demek, sınırını bildiğimiz şey demek. “Sınırlarını bilmediğimiz bir hakikat” cümlesini kurarak hakikat kelimesini maalesef uygunsuz ve anlamına aykırı bir şekilde kullanmış oluyorsunuz.

Varlığın fiziksel ya da matematiksel değil de metafiziksel bir “formülü” olduğunu düşünüyorum ki o formül, varlığın nihai açıklamasının herşeye gücü yeten tek bir Tanrı fikrinden başka birşey. [DAHA SONRA DÜZELTTİĞİNİZ TWİT AŞAĞIDA]

“Metafiziksel formül” nasıl bir şey olabilir? Bir fizikçi olarak bu dünyanın “fiziksel” olduğuna inandığınızı düşünüyorum. Newtonun mutlak maddeci doktrinlerinin gözlemlenen doğayı tam ve doğru olarak açıkladığına inanıyorsunuz. Bu materyalist ve “fiziksel” dünyanın dışında da “fizik ötesi” bir dünya olduğuna inanıyorsunuz. Gözlemlediğimiz doğa veya Varlık asıl bu doğa ötesi dünyada varlığını devam ettiriyor ve insanlar ile de özel bir ilişkisi var ve eğer isterse bir gün insanlara da bu dünyanın “nihai ve evrensel” sırlarını açıklayabilir, diyorsunuz. Sizin dediğiniz gibi, analiz yöntemi ile dünyanın sırlarını bulmaya çalışmak “sırf bir zan ve naif bir ümitten ibaret” olabilir ama, doğa üstü bir varlığın doğa içinde diğer yaratıklardan hiç bir farkı olmayan bir yaratık olan insana tenezzül edip varlığın özel sırlarını açıklamasını beklemek de bence “sırf bir zan ve naif bir ümitten ibaret” olmalı.

17. Bilmek tanımlamak mıdır?

Siz bilmeyi o şeyi tanımlamak gibi anlıyorsunuz sanırım, oysa bilme o şeyin farkında olma olarak da anlaşılabilir. Bence yine aynı yere geliyoruz: tanımlama bir çerçeve çizme demek, halbuki farkında olma ille de sınırlarını tespit etmeyi gerektirmez.

Bu konuyu Pi sayısını örnek göstererek açıklamaya çalışmıştım. Pi sayısı diye bir sayının olduğunun farkındayız. Ama sınırlarını bilmiyoruz. Farkında olmak ile “nihai ve evrensel bir açıklamaya” sahip olmanın ne ilgisi var? Öyleyse siz, nihai ve evrensel bir açıklamanın –o açıklamanın ne olduğunu bilmediğiniz halde– farkında olabileceğinizi düşünüyorsunuz.

18. Aşk

Artık aşkı tanımlayamıyorsam işte bu söze gelmeyen bir hakikat olmuyor mu? Aşık olduğumun farkındayım ama onu tanımlayamıyorum.

Aşk konusunun bu konu ile bir ilgisi olduğunu düşünmüyorum.

19. Söze gelmeyen hakikat söze getirilebilir mi?

Dile söze gelmeyen hakikatlere örnek verirsem dile söze gelmiş olmaz mı? Ama yine de ne demek istediğimi biraz daha açıklamaya çalışayım: sözsüz bir beste de bizimle “konuşur” örneğin ama hiçbir sözlü tarif o bestenin uyandırdığı hissin yerini tutamaz.

Asıl soruya cevap veremediğiniz veya vermek istemediğiniz, için bazı benzer olduğunu düşündüğünüz örnekler veriyorsunuz. Ama soruyu hatırlayalım: “’nihai ve evrensel bir açıklamaya’ ulaşmanın bir yolu var mı? Varsa nedir?” Bu sorunun cevabını vermek yerine aşk kavramından bahsettiniz, matematikteki seri kavramından bahsettiniz, şarkılardan bestelerden bahsettiniz… ama bu sorunun cevabını vermediniz. Siz dediniz ki, analiz yolu ile “nihai ve evrensel bir açıklamaya“ ulaşılamaz. Bu sözünüzden analiz dışında başka bir yöntemle insan aklı nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşabilir sonucu çıkıyor. Ben de size bunu sordum. Nedir bu yöntem? Böyle bir yöntem varsa ben de o yöntemi kullanarak varlığın sırlarını çözmek isterim. Ama böyle bir yöntemin ismini koyamadınız. Onun yerine insanın vahiy yolu ile varlığın en temel formülüne ulaşabileceğini söylediniz. Böyle diyerek topu doğaüstü bölgelere yani taca atmış oldunuz. Bizim yapacağımız bir şey kalmadı. Mutlak varlığın içimizden birine sırlarını ifşa etmesini bekleyeceğiz. İşte tam da bu sebepten bilimsel araştırmanın mutlak kavramlarla ilgilenmediğini ve sadece ölçülerek bilinebilen şeylerle uğraştığını söylüyorum. Bizim doğaüstü olarak sınıflandırdığımız şeylerin mutlaka doğal bir açıklaması vardır. Şimdi yoksa ilerde meydana çıkar.

20. Nihai açıklama Tanrıdır

Düzeltme: Sınırlarını bilmediğiniz bir hakikatin farkında olabilirsiniz. Varlığın fiziksel ya da matematiksel değil de metafiziksel bir “formülü” olduğunu düşünüyorum ki o formül, varlığın nihai açıklamasının herşeye gücü yeten tek bir Tanrı olduğu fikrinden başka birşey değil.

O zaman boşuna tartışıyormuşuz! Siz burada “formül” kelimesini anlamı dışında kullanmış oluyorsunuz. Nihai açıklama “Tanrı” ise o zaman zaten doğa bilimcilerinin dükkanı kapatıp gitmeleri gerekir. Gözlemlenen her şey Tanrının eseridir, diyorsunuz. Bunu kabul edebilirsiniz. Ama bunun hiç bir doğa olayını açıklamadığını mutlaka siz de anlıyorsunuz. “Tanrı nihai açıklamadır” bir açıklama değildir, sadece bir tanımlamadır, çünkü hiç bir şeyi açıklamamaktadır.

Notlar:

Ali Sebetçi’nin web sitesi

Ali Sebetçi’nin bahsedilen paylaşımı

Mutlak kavramı üzerine…

Ali Sebetçi’nin bir paylaşımına yorum yapmıştım. Paylaşım şu idi:
Sebetçi

En sonunda Ali bey bana Ezeli Hikmet Perspektifinin Merkezi Bir Kavramı Olarak Metafiziksel Sonsuzluk adlı makalesinin linkini yolladı ve okumamı istedi.

Ali Sebetçi beye sormuştum, “mutlak olarak tanımladığınız bazı şeyler nelerdir?” diye. Somut örneklerden giderek mutlak kavramını anlamanın daha kolay olacağını düşünmüştüm. Benim mutlak olarak tanımladığım birkaç örnek:

“Mutlak kavramı üzerine…” yazısını okumaya devam et