Eğitimde ezber ve taklit

Ezber ve taklidi bir kenara bırakıp tahkikata geçmeliyiz.

Milli Eğitim Bakanı sayın Ziya Selçuk ezber ve taklidin eğitimden silinmesini istiyor! Ezber ve taklit olmadan eğitim olur mu hiç?

Çocuklara bir bakın. Onlar hayatı nasıl öğreniyorlar? Taklit ederek. Bu hayvanlar için de geçerli insanlar için de. Öğrenmek taklit ederek olur. Taklit etmek için de çocuğun önce gözlem yapması gerekir. Yani taklit gözlem gücünü de arttırır. Taklit etmeden öğrenme olmaz.

Peki ya ezber? Ezber —yani tekrar— öğrenmenin tanımıdır. Bir şeyi bilmek demek o şeyi ezberlemiş olmak demektir. Ezber, tekrarla; tekrar da hata ile ilgilidir. Çocuk düşe kalka öğrenir. Yani tekrarlayarak ve hata yaparak öğrenir. Çocuk tekrar ede ede, hata yapa yapa yürümeyi ezberler ve yürümeye başlar. Başka bir yöntemle öğrenme olamaz.

Fakat Ziya beyin okulları, taklidi ve ezberi reddettiği gibi hatayı da reddediyor. Çünkü eğitimin temel ilkesi hatayı cezalandırmaktır. Eğitim hatadan nefret eder ve hiç hata yapmayan ve hata yapmaktan korkan bireyler yetiştirmeyi hedefler. Zaten eğitimin hedefi hatayı değerlendirmek ve ölçmektir; bu sürece “sınav” denir. Yani Milli Eğitim Bakanı’na Milli Sınav Bakanı desek daha doğru söylemiş oluruz.

Eğitimin öğrenmeyle bir ilgisi yoktur. Eğitimin hedefi çocukları kalıplaşmış sınavlardan geçirerek en az hata yapanları bir sonraki sınava hazırlanmak üzere bir üst sınıfa yollamaktır. Eğitimin, eğitim açısından, başka bir amacı yoktur.

Okulu bir fabrika olarak düşünebiliriz. Bu fabrikanın işlediği hammadde talebelerin fabrikaya girerken içlerinde doğal olarak bulunan cevherdir. Çocuk fabrikanın bir kapısından girer ve öteki kapısından tek kalıba sokulmuş, sindirilmiş, her türlü inisiyatifi ve yaşama sevinci sökülüp alınmış, sınav çözmekten başka bir becerisi olmayan, umutsuz, karamsar, bir zombi olarak hayata atılır. Çöpe atılır gibi. Çocukların içindeki cevheri acımısızca öldüren bu fabrikaya da, alay eder gibi, “eğitim” deniyormuş.

Bu nasıl sapıkça bir sistemdir? Kendi varlığını devam ettirebilmek için çocukların hayatını söndüren bu fabrikaya neden “eğitim” deniyor acaba? Ortada sinsi bir aldatmaca var. Bu sistemin kökü ne zaman kazınacak ve çocuklarımız eğitim denen bu işkenceden ne zaman kurtulacak?

Gerçek eğitimin ve gerçek öğrenmenin bütün temel ilkelerini reddeden ve çocukları sınav geçme robotları haline getiren bir suç örgütüdür bu eğitim denen şey.

Hata yapmadan öğrenmek olmaz. Okullarda hata yapmak cezalandırılır. Taklit etmeden, ezberlemeden öğrenme olmaz. Fakat Ziya Selçuk’un okullarında taklit ve ezber yasaklanmış.

“Eğitimin, eğitim açısından, tek amacı hata ölçümleri yapmaktır” dedik. En az hata yapanlar bir üst seviyeye yollanırlar. Fakat eğitimin varoluş nedeni eğitim değildir. Eğitimin varoluş nedeni devletin öğretmenlerine iş alanı yaratmaktır. Eğitimin bir de yan tesiri vardır, o da çocukları evden dışarı çıkartarak annelerin biraz olsun kafa dinlemelerini sağlamaktır.

Ziya Selçuk ezber ve taklidi okullardan sildikten sonra “tahkikat”a geçecekmiş.

Tahkikat gibi Arapça kökenli ve unutulmuş bir kelimeyi kullanarak da kafasındaki asıl eğitim sistemini açığa vurmuş oluyor. Milli Eğitim bakanımız eğitimi sekülerleştireceğiz, millileştireceğiz diye demeçler verirken fiiliyatta eğitim giderek Araplaşıyor.

Tahkikat “araştırmalar” demekmiş. Ezberi ve taklidi bırakıp araştırmalara geçelim diyor. Ne araştırması? Daha önce yazmıştım, okulları kapatıp hepsini araştırma merkezi yapalım ve çocukları oralara salalım diye. Ziya beyin araştırmadan anladığı buysa, o zaman onu destekliyorum. Ama eğer bir Milli Eğitim bakanı “sınıf” denen tecrit hücrelerinde araştırma yapılamayacığını bilmiyorsa o zaman onun bir kaç saatini ayırıp bir sınıfı ziyaret etmesini tavsiye ederim.

Notlar:

Ezber ve taklidi bir kenara bırakıp tahkikata geçmeliyiz.

Bir suç örgütü olarak eğitim.

— “Daha önce yazmıştım, okulları kapatıp hepsini araştırma merkezi yapalım ve çocukları oralara salalım diye…”

— Eğitimde taklit ve ezberin önemini bu konuda Nasıl Çözmeli adlı meşhur kitabı yazmış olan G. Polya’dan dinleyelim:

Problem çözmek, yüzmek gibi pratik bir beceridir. Pratik becerileri taklitle ve uygulamayla kazanırız .

Yüzmeye çalışarak başka insanların başını su üstünde tutmak için elleriyle ve ayaklarıyla yaptıklarını taklit edersiniz ve sonuçta yüzmeyi pratik yaparak öğrenmiş olursunuz. Problemleri çözmeye çalışırken başka insanların problem çözerken yaptıklarını gözlemleyerek ve taklit ederek nihayetinde problem çözmeyi problem çözerek öğrenmiş olursunuz.

Polya’ya göre taklit ve ezber eğitimin temel ilkeleri olmalıdır çünkü taklit ve ezber ile öğreniriz. Milli Eğitim bakanımız Sayın Ziya Selçuk ise taklit ve ezberi eğitimden atmak istiyor.

2023 Eğitim Vizyonu hakkında…

2023 Eğitim Vizyonunun temel amacı; çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış ve bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen, bilime sevdalı, kültüre meraklı ve duyarlı, nitelikli, ahlaklı bireyler yetiştirmektir.

………………

Ne kadar yanlış bir eğitim vizyonu!

Eğer Milli Eğitim Bakanlığı eğitimin amacını böyle tanımlıyorsa, o zaman Türkiye’nin menfaati için çalışmıyor demektir. Bu vizyon zamanın ve memleketin şartlarına uymayan gerçek dışı bir vizyondur. İdealist bir akademik tarafından yazılmış bir martavaldır.

Diyelim ki bu vizyondan geçmiş bir talebe mezun oldu. İş bulamaz ki. Bir de bu vizyon hangi eğitim düzeyi için geçerli olacak? İlkokul mu? Lise mi? Üniversite mi? Bunların hedefleri aynı olamaz.

İlkokul denen olay en fazla, ama en fazla, 6 ay sürmelidir. İlkokulda sadece okuma yazma, çarpım tablosu ve basit oranlarla hesap yapma öğretilmelidir. Bunları bilen bir çocuk artık hayata hazırdır. Gerisini kendi öğrenir. Milli Eğitim bakanlığının hapishanelerinde öğreneceği hiç bir şey olamaz.

En fazla altı ay süren ilkokuldan sonra çocuk —eğer isterse— aktif olarak üretim yapan atölyelerin bulunduğu bir ortama salınır. Bu atölyeler hayatı yansıtan yerler olmalıdır: Resim, müzik, matematik, marangozluk, kodlama, vs. vs. Bu atölyelere serbestçe girip çıkan çocuk istediği atölyede istediği kadar kalıp istediğini yapmakta serbest olacaktır.

Hekimlik ve avukatlık gibi bir kitap bilgisini ezberlemeye dayanan özel uzmanlık alanlarına girmek isteyen çocuklar da bu alanlarda çalışan işyerlerine stajyer olarak yollanır.

Sadece istediğini severek yapan insanlar hayatları boyunca başarılı olurlar.

Bir sınıfta bir sırada oturup bir öğretmenin tahtaya yazdığı şeyleri dinlemenin eğitim olduğu anlayışı yanlıştır. MEB sınıf tahtasını akıllı yapmakla çocukları akıllı yapacağını zanneden bir hiyerarşik kurumdur. “Sınıf” denen tecrit odalarında uygulanan bu sapık sözde “eğitim” sistemi yeryüzünden silinmelidir.

MEB’in vizyonunda konulan hedeflere teker teker bakalım. Hepsi muğlak ve genel kategoriler. Okulcu akademik eğitimcilerin masa başında ve çoğunlukla Amerikan materyallerini birebir tercüme ederek uydurdukları tumturaklı boş laflar. Son moda boş laflara örnek mi verelim? MEB son moda “singularity” kelimesini “tekillik” diye tercüme edip sanki eğitim bağlamında bir anlamı varmış gibi kullanıp duruyorlar. ”Bizim tekilliğimiz” zart zurt…

…çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış…

“Çağın ve geleceğin becerileri ile donanmış” ne demek? Nasıl bir hedef bu? Belki ben bir çocuk olarak, geleneksel el sanatlarına meraklıyım ve minyatür sanatını öğrenmek istiyorum. Veya futbolcu olmak istiyorum. Veya bir bakkal dükkanı açmak istiyorum. Veya aile şirketimizin başına geçmek istiyorum. Bunların hiçbirinin “çağın ve geleceğin becerileri” ile ilgisi yok.

Zaten MEB ağına düşürdüğü talebeleri kendilerine has benzersiz bireyler olarak görmüyor ki. Ülkenin ve talebelerin iyiliğini tek önceliği yapan bir Milli Eğitim Bakanlığının vizyonu şöyle olmalıdır:

Her talebeyi kendine has becerileri ve hayalleri olan bir cevher olarak görüp bu cevherin parlaması için gereken ortamı yaratmak.

Bu kadar basit.

Futbolcu olmak isteyen çocuğu gereksiz yere matematik, edebiyat, tarih, kimya dersleri ve sınavları ile meşgul etmeyin. Eğer bu gereksiz dersleri zorla öğretiyorsanız o zaman sizin amacınız çocuklara faydalı olmak değil öğretmenlerinize daha geniş bir iş alanı yaratmaktır. Eğer çocuk futbolcu olmak istiyorsa sizin göreviniz onun en iyi futbolcu olması için gerekli olan ortamı yaratmaktır.

Matematikçi olmak isteyen bir talebeyi neden bir sürü gereksiz derslerle meşgul ediyorsunuz? Gönderin çocuğu Matematik Köyü’ne orada istediği gibi matematik yapsın. Yüzde yüz randımanlı olarak matematik öğrensin.

Siz bütün çocukların aynı olduğunu varsayıp hepsini aynı sınıfa tıkıp kafanıza göre uydurduğunuz çoktan çürümüş bir müfredatı zorla öğretmeye çalışıyorsunuz. Neden? Çünkü eğitim uzadıkça ve müfredat şiştikçe öğretmenlerinize yeni kadrolar açılmış oluyor. Zaten eğitimin amacı öğretmek değil sınavdan geçirmektir. Eğitimin asıl amacı ise devletin memurları olan öğretmenlere iş alanı yaratmaktır. Bu gerçeği görelim.

…ve bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen…

Bu çağın becerileri ile donanmış çocuklar bir de bu becerilerini “insanlık hayrına” sarf etmeliymişler. Bu nasıl bir saçmalık? Nasıl böyle bir şey düşünebiliyorsunuz? Bu çocukların sadece ve sadece kendi menfaatlerini düşünmeleri gerekir. Kendileri için iyi olan neyse onu yapmalılar. MEB için iyi olanı zorla yapmaları gerekmiyor. Sevdikleri işleri yapanlar zaten memleketlerine de faydalı olurlar. İnsanlıkla ne alakası var bunun? Boş laflar bunlar.

…bilime sevdalı…

“Bilime sevdalı” olmalıymış. Neden? Belki ben sanatçıyım. Sana ne ey MEB! Benim neye sevdalı olacağımı bana dayatmak sana mı kalmış? Bunlar Avrupa aydınlanmacılığı hayranlığına saplanmış kalmış insanların palavralarıdır. MEB ve bu kökten aydınlanmacılar veya bir türlü aydınlanamayanlar ve aydınlanmayı bir hedef zanneden aydınlanma yobazları hala 17. yüzyıl Avrupa aydınlanmacılığı hayranlığı ile kalkınacaklarını zannediyorlar. Sanki Avrupa aydınlandığı için kalkınmış gibi. Avrupanın uydurduğu bu propagandaya hala inananlar siz aydınlanmanıza aydınlanma saplantınızdan kurtularak başlayın.

Bilim nedir ki? En azından teknoloji deyin. Bilimin kalkınma ve ilerleme ile alakası yok. Teknolojinin var. Ama teknoloji herkes için değildir. Her çocuğun teknoloji alanında kendini göstermesi gerekmez. Belki ben ticaret yapmak istiyorum. Teknoloji ve bilimle hiçbir alakam yok. Ama MEB’in vizyonunda bilim sevdalısı olmak var diye MEB zorla beni bilim adamı yapmaya çalışacak. Bilerek okumamayı seçip ticaret hayatına atılan bir Vehbi Koç mu yoksa bilim adamıyım diye ortada dolaşan bir Celal Şengör mü memlekete daha yararlı işler yapmıştır. Siz belki bilemezsiniz, okumayan Vehbi Koçlar, Hacı Sabancılar memlekete daha faydalı olmuşlardır.

İşte sizin bu vizyonunuzun ideal ürünü Celal Şengördür. Sizin amacınız Celal Şengörler yetiştirmektir. İşte bilim adamı. İşte bilim sevdalısı. İşte insanlığa faydalı olduğunu iddia eden birisi. Tam sizin adamınız.

Bilim adamı dediğin bir akademiktir. Bu akademiklerin ülkenin kalkınmasına katkısı sıfırdır. Neden çocukları bilim adamı olmaya zorluyorsunuz? Bilim adamı olmak isteyen varsa onları teşvik edersiniz. Siz bütün çocukları aynı kalıba sokarak hiçbirinin istediği alanda gelişmesine fırsat vermiyorsunuz. Yazıklar olsun.

…kültüre meraklı ve duyarlı…

“Kültüre meraklı ve duyarlı” nasıl bir vizyondur ya! Belki ben kendimi bilgisayar bilimine vermek istiyorum ve bütün zamanımı bilgisayarlarla çalışarak geçirmek istiyorum. MEB bana zorla kültür öğretecekmiş! Kültür dediği nedir? Tiyatroya mı gitmeliyim? Dizi mi seyretmeliyim? Neymiş bu kültür? Operaya mı gitmem gerekiyor? Neden? Böyle bir vizyon olabilir mi? Bir kere bu özel hayata girer. Her ailenin kültür anlayışı değişik olacaktır. MEB’in kültür vizyonu olamaz. Boş laflar.

…nitelikli…

“Nitelikli” ne demek? Hangi konuda nitelikli? MEB talebelere tek bir konuda nitelik veriyor o da sınav geçmek. MEB sınav robotları yetiştiriyor. MEB bir de utanmadan böyle bir vizyon ile ortaya çıkıyor. Pratikte MEB bakanlığının bir tek vizyonu var, açıkça söylenmeyen tabii, o da çocukların okula başladıklarında içlerinde olan cevheri sistematik olarak öldürmek. Bunu da acımasızca kendi öğretmenleri aracılığı ile yapıyor. Yani MEB ülkenin en değerli insan kaynağı olan çocukları ve gençlerin yaratıcılıklarını ve yaşama isteklerini sistematik olarak körleten bir sistemi devam ettiren bir suç örgütüdür.

…ahlaklı…

“Ahlaklı bireyler” mi? Ey MEB sana ne çocukların ahlakından. Ahlak ailelerin çocuklarına vereceği bir şeydir. Senin tek bir hedefin ve görevin olabilir o da çocukları bireyler olarak görüp her bireyin istediği alanda parlamasını sağlamak için gereken ortamı yaratmaktır. İşe bütün öğretmenlerini işten atarak başla. Ondan sonra bütün okullarını kapat. Yani sınıfları boşalt, sıraları at. Bütün okulları çalışır atölyeler haline getir. Bırak çocuklar istedikleri gibi çalışsınlar. Her çocuk ne yapmak istediğini sizin hazırlayacağınız şişmiş müfredattan çok daha iyi bilir. Sınav denen olayı eğitim sürecinden atın. Hiç bir çocuk hiç bir zaman hiç bir sınava girmesin.

Eğer bu dediklerimi yaparsanız ancak o zaman ülkenin en değerli insan kaynağı olan çocuklarımıza hakları olan değeri vermiş olursunuz.

Notlar:

— Milli Eğitim Bakanlığı 2023 Eğitim Vizyonu.

Vehbi Koç ve eğitim.

Celal Şengör, bir akademik yobaz.

Nesin Matematik Köyü

Devlet gençlerini (ve kendini) nasıl kandırıyor?

Olduğu gibi kopyalıyorum:

Bu durumda Türkiye’nin ekonomi-politik sistemi, kendi gençlerine geleceğe dair yalan söylüyor. Sistem, onlara bir şekilde üniversite diplomasına sahip olurlarsa, yüksek gelirlere ve saygın mesleklere erişmenin ciddi bir ihtimal olduğu yalanını söylüyor. Gençler dikey hareketlilik hayalleriyle, ilgi ve yeteneklerine uygun olmayan bir üniversite öğrenimi sürecine yönlendiriliyorlar. Bu beklentiyle yıllarını üniversitede harcadıklarında, ekonomide bir karşılıklarının olmadığını, sistemin onlara sırtını dönmüş olduğunu fark ediyorlar. Hayata atılmayı ertelemiş olmalarının bir ödül getireceğini beklerken, üniversite okumasalar da yapabilecekleri meslekleri kabul etmek zorunda kalıyorlar. Öğrenim görmek cezaya dönüşüyor. Bu geleceksizliği fark eden öğrencilerin henüz okul sıralarında uğradıkları öğrenme motivasyonu kaybından hiç bahsetmeyelim bile.

İnsan kaynaklarının böylesine savurganca harcanması olayı sadece Türkiye’ye özgü değil, neoliberal tercihin kaçınılmaz bir sonucu. Örneğin “İspanya’da öğrencilerin yüzde 40’ı mezun olduktan bir yıl sonra, edindikleri becerileri kullanmalarını gerektirmeyen düşük ücretli işlerde çalışıyorlar.” Böyle bir manzaranın hiçbir ülke için sürdürülebilir olmadığı ortada.

Notlar:

— Alıntı Atakan Hatipoğlu’nun Gençlerine yalan söyleyen sistem adlı yazısından.

Eğitimle ilgili yazılarım

Bir suç örgütü olarak eğitim: “Eğitim sistemi denen bu karanlık sektör çocukların içindeki cevheri acımasızca öldürdüğü için ülkede faaliyet gösteren en tehlikeli suç örgütü olarak kabul edilmelidir.”

Laiklik, eğitim ve türban

20190211_133924~2473080035..jpg
Din ve devlet hiyerarşisi iç içe geçmiş ve laiklik, eğitim ve türban konularının ortak noktası olmuşlar.

Gazetelerde hep tekrar eden konular var. Bunlardan üçü ilgimi çekiyor: Laiklik, eğitim ve türban. Bu üçlünün ortak noktasının din olduğu görülüyor.

Laiklik ile din ilgilidir çünkü laiklik devletin dininin olmaması demektir.

Türban ile din ilgilidir çünkü türban dinin modaya sızmasıdır. Kadınlar da bu fırsattan yararlanıp türban sembolizmini toplumdaki yerlerini iyileştirmek için kullanmayı başarmışlardır. Türban din ile ilgili bir sembol olarak tedavüle sokulmuş olabilir ama artık moda olarak hayatına devam ediyor.

Eğitimin kendisi zaten seküler bir din örgütlenmesidir. Yapılanma olarak organize dinlerden farkı yoktur. Zaten eskiden beri eğitim “hocaların” kontrolünde olmuştur. Bu hocalar eskiden din kurumlarının emrinde iken daha sonra “öğretmen” adını alıp devletin emrine girmişlerdir. Müfredat da görünüşte seküler olmuştur. Ama günümüzde eğitim seküler midir, dînî midir, tartışılabilir. Ama bu önemsiz bir tartışma olurdu çünkü eğitim de aynı din gibi eline geçirdiği talebeleri belli doktrinlerle programlamak için var olan bir örgütlenmedir. Hoş olmayan budur. Müfredatın içeriği hiç de önemli değildir.

Bu üç konunun diğer ortak noktası da devlettir.

Laiklik devletin bir dininin olmamasıdır demiştik. Ama Türkiye’de devletin dini vardır ve bu din İslam dinidir. Bunu nereden anlıyoruz? Devlet kendi inşa ettiği ve sahibi olduğu Arap özentisi nostaljik mimarili gösterişli camilerin hoparlörlerle donatılmış minarelerinden kendi memurları aracılığı ile kendi dininin Arapça bir tekerlemesini vatandaşlara günde beş defa dayatır.

Vatandaşın kullandığı takvim de devlet tarafından dini aralıklara bölünmüş bir takvimdir.

Devletin en üst kademesindeki memurlar sosyal medyada açıkça din içerikli paylaşımlar yapabilmektedirler ve bu da çok doğal karşılanmaktadır. Bir cumhurbaşkanı yardımcısı “hayırlı cumalar” diye paylaşım yapabilmektedir. Yapmasa garip kaçardı zaten. Devletin dini olmasaydı devlet memurları din içerikli paylaşımlar yapamazlardı.

Devlet büyükleri sêlâtin camilerde cuma namazına gidip eski bir devlet geleneğini devam ettiriyorlar ve devletin dinini her cuma teyit etmiş oluyorlar. Osmanlı sultanları cumaya gittiklerinde devletin dini resmi olarak İslamdı ama artık devletin bir dininin olmaması gerekir. Anayasa böyle diyor. Ama fiili olarak devletin dini vardır.

Bütün bu gözlemler devletin bir dini olduğunu ve bu dinin İslam olduğunu gösteriyor.

Devletin bir dininin olması iyidir veya kötüdür demiyorum. Sadece devletin dininin olması ve devletin bunu açıkça ilan etmesi Anayasadaki laiklik ilkesini dekoratif bir ilke durumuna düşürmüş oluyor.

Eğitim zaten devletin kontrolündedir. Öğretmenler devletin ajanlarıdır/memurlarıdır ve devletin tanımladığı müfredatı/doktrini olduğu gibi talebelere aşılamak/dayatmak durumundadırlar.

Devlet din işinde olduğu için de türban konusunda aktif rol oynamıştır ve türbanı bir üniforma olarak tanımlayarak kendisine oy verecek bir ordu kurmuştur.

Bütün bunlar ne demektir peki?

Devlet neden din işleri ile uğraşır?

Bana ne bu konulardan! Vatandaş olarak bizim değiştirebileceğimiz bir şey yok. Bu konulara hiç girmemek en iyisi.

Fakat, laikliğin tanımının doğru yapılmadığını düşünüyorum. Laiklik, fanatik kökten aydınlanmacıların sahiplendiği bir konu olduğu için onlar laikliği “aydınlanma” olarak tanımlamışlardır. Çünkü fanatik aydınlanmacılar için her iyi şey aydınlanmadır. Laiklik de iyi olduğuna göre aydınlanmadır.

Laiklik aydınlanma ile ilgili bir şey değildir. Laiklik devletin din işlerinden çıkmış olması demektir. Devletin kendi dininin olmaması demektir. Laik devlet, dinin kamu alanına ait olmadığını ve özel alana ait olduğunu bir ilke olarak kabul eder ve bunu gerçekleştirmek için kanunlar çıkartır ve bu kanunları uygular.

Din kamu alanında yaşamıyorsa ülkede tarikatlar ve cemaatlar gibi özel dini örgütlenmeler olamaz. İbadethaneler özel ve gösterişsiz olur. Evet, eğer din kamu alanının değil de özel hayatın bir parçası olsaydı şehirlerimiz bu devasa ve gösterişli camilerle donatılmamış olurdu. Devlet sonuna kadar açılmış hoparlörlerle günde beş defa kendi dinini vatandaşa dayatmazdı. “Görmemişin dini olmuş her yere cami dikmiş” gibi bir laf bile söyleyebiliriz. Türkler sonradan görme müslümanlar oldukları için de bu lafımızda gerçek payı olurdu. Türkiye’de müslümanlığı Allah’tan daha Allahçı ve Araptan daha Arapçı olmak diye anlayan bir kesim vardır.

Eğitim zaten bir suç örgütüdür. Eğitim gençlerin içindeki cevheri öldüren bir suç örgütüdür. Bu suç örgütünü destekleyen ve palazlandıran da devletin ta kendisidir. Devlet eğitim işinden de çıkmalıdır.

Kitap bilgisine dayalı bir kaç alan dışında (matematik ve hukuk gibi) eğitim usta-çırak ilişkisi olarak yerinde öğrenilmelidir. Öğretilmelidir demiyorum. Yaparak öğrenilmelidir diyorum. Öğretmenin olduğu yerde öğrenme yoktur. Eğitim yerinde olmalıdır. Pilot simülatörde, futbolcu sahada, kimyager laboratuvarda, doktor hastanede, tamirci tamirhanede işini öğrenir. Bu işlerin hiç birinin okullarda öğretilmesi gerekmez.
Tek amacı devletin hocalarına iş yaratmak olan bu okul denen toplama kamplarında talebelerin toplanıp sınavlara tabii tutulmaları gençlere yapılan çok büyük haksızlıktır.

Okullar toplama kamplarıdır ve hemen kapatılmalıdırlar.

Türban konusu da görüldüğü gibi değildir. Türban kadınların toplumda ilerlemek ve durumlarını güçlendirmek için kullandıkları bir araçtır. Türbanın kadınlar için başka bir anlamı yoktur. Türban dediğimiz araç işlevini yitirince kapalı kadınlar hızla açılacaklardır. Türbanın/saçörtüsünün din ile uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur.

Laiklik, eğitim ve türban konularının ortak noktasının hem din hem de devlet olduğunu söyledik. Ama daha dikkatli bakınca din ile devletin ayrı şeyler olmadığını  ama aynı hiyerarşinin parçaları olduğunu görüyoruz.

İslam dininin kendi ruhban sınıfı ve dolayısıyla bir hiyerarşisi yoktur. Peygamber bunun böyle olmasını istemiştir çünkü ruhban sınıfın dini ele geçireceğini ve kendi doktrinlerini dinin esası diye satacaklarını öngörmüştür.

İslamda bir ruhban sınıf yasak olduğu halde mollalar ve hocalardan meydana gelen bir ruhban sınıf oluşmuştur. Bunlar örgütlenip hiyerarşi kuramadıkları için de devletin içine sızmışlar ve devletin hiyerarşisini kullanmışlardır. Başından beri bu böyle olmuştur. Devletin içinde örgütlendikleri gibi, “özel din örgütlenmesi” diyebileceğimiz bir şekilde tarikatlar ve cemaatler şeklinde de devletin dışında örgütlenmişlerdir.
Devlet kendini bu parazitleşmiş dini örgütlenmelerden kurtaramadığı müddetçe de enerjisinin büyük bir kısmı bu dini örgütlerinin yarattığı yapay gündemlerle uğraşmakla geçecektir. Dış güçler de bu dinî örgütlenmeler aracılığı ile devlete karşı operasyonlar düzenleyeceklerdir. Devlet ile dinî örgütlenmelerin ortakyaşam ilişkisi içinde oldukları da söylenebilir. Çünkü devlet de onlardan oy almaktadır.

***

Eğitim ve türban: Türbanlıların eğitim kurumlarına alınmaması. Bunun laikliği savunmak için yapılması. Fakat laiklik zaten yok ki. Devletin dini var. Eğitim de devlete ait. Neyin kavgası yapılmış bu kadar sene? Laikliği savunmak isteyen her şeyden önce ezan dayatmasına karşı çıkmalıdır.

Eğitim ve laiklik: Eğitimin dinden bağımsız olması iyi bir şey ama eğitimin kendisi özünde çürümüş bir kurumdur ve bir toplama kampıdır. Ülkenin en önemli kaynağı olan gençlerin eğitim sistemi tarafından etkisizleştirilmesi önlenmelidir.

Laiklik ve türban: Ülke laik olsaydı yani din kamu alanında değil de özel alanda yaşıyor olsaydı zaten insanlar dinlerini giyinmek gibi bir hevese kapılmazlardı.

Notlar:

Türbanla ilgili yazılar.

Hata

centralpark3

Sorun nedir anlayamadım. Bir yerin ismini yanlış mı söylemiş? İlgimi çekti çünkü ben de yıllar önce benzer bir hata yapmıştım; Centril Park’a gidiyorum diye yola çıkıp Hide Parkında bulmuştum kendimi. Ben diyorum ki, bu hatayı düzelterek ona dikkat çekenler aslında kendi üstün zeka seviyeleri ile övünmek için bunu yapıyorlar. Herkesin bilgi seviyesi bilmekten gurur duyduğu bilginin seviyesindedir. Ben mesela herkesin bilgi seviyesinin bilmekten gurur duyduğu bilginin seviyesindedir bilgisini bildiğim için övünürüm. Bu insanlar ise Centrall parkı nerede ve Hydi parkı nerede gibi bir bilgi kırıntısı ile övündüklerine göre bilgi çıtasını bayağı düşük tutmuşlar demektir. Arama bulma motoru gogleda herkesin kolayca arayıp bulabileceği bir bilgiyi ezbere bildiğini göstermek için sosyal medyada paylaşımlar yapan insanlara sadece acıyorum. Hani, Format’ın son teoreminin ispatında bir hata bulmuşlardır da, onunla övünürler, bunu anlayabilirim; ama dünya üzerinde iki önemsiz parkın yerini bildikleri için övünen insanların olması beni insanlık adına çok üzer. “Bir şeyi ezbere bilmek bilgili olmaktır” prensibi üstüne kurulmuş olan ezberci eğitim sisteminin eğitip eğitip cahil bıraktığı insanlardır bunlar. İnternete ulaşabilen herkes artık herşeyi biliyor. Parkların sadece hangi şehirde olduklarını değil istersek koordinatlarını bile anında bulabiliriz. Uydu resimlerine bakıp o parka gittiğimizde hangi çiçekleri toplayıp hangi bankta oturacağımızı bile planlayabiliriz. Artık hiçbir bilgiyi ezbere bilmeye gerek yok. Bilmek istediğin her şeyi internette anında bulabiliyorsun. Ben bu hatayı yapanı değil de, kendisinin ne kadar bilgili olduğunu göstermek için bu hatayı düzelteni hatalı bulurum. Zaten ortada bir hata yok! Farzedelim ki, google’da aradık ve gördük ki google’a göre central ile hyde parkları sayın CB’nin telaffuz ettiği ülkelerde değilmiş. Ama sayın CB hangi parkın hangi ülkede olduğuna dair bir fikir beyan etmedi ki! Eskiden Londra’ya gidip Central Park’ta dolaştıklarını sanan vatandaşlar olduğuna işaret etti. Sayın CB, 1980’lerdeki, yani AKP iktidarından önceki, eski Türkiye’nin şaşkın vatandaşlarından bahsediyor. AKP’nin dizayn ettiği yeni Türkiye’de artık Londra’ya vize alıp New York’a gittiğini zanneden saftirik vatandaşlar kalmadı. Artık herkes uyanık. Herkes aynı dizileri seyrediyor; aynı internete giriyor, aynı köprülerden geçiyor, aynı kıraathanelerde bedava kek yiyor. Herkesin altını, doları bol, keyfi yerinde. Herneyse ne! Biz google’a mı inanacaz yoksa sayın CB’mize mi? Aslında google’da bulduğumuz bilgi ile sayın CB’nin sözü arasında bir çelişki olsa bile bu sayın CB’nin bu parkların yerini bilmediğini göstermez ki; sadece bu bilgiyi CB’nin prompterinden geçiren asistanın hatalı olduğunu gösterir, o kadar. Ne var bunda? Üstünde durulacak bir konu değil. Velevki sayın CB İngiltere Reis-i Cumhur’u Mister Trumb’un ismini ABD Şansölyesi Tereza Maye ile karıştırmış olsun… Ne olur ki? Al birini vur ötekine. Fakat eleştiri oklarınızı sayın CB’ye hedefleyen ey hadsiz sosyal medya uşakları! Siz yeryüzündeki her memleketin her şehrindeki her parkın ismini biliyor musunuz? Hem siz promptersiz konuşuyorsunuz. Promptersiz konuşmak kolay! Hadi bakalım prompterli konuşun. Prompter görseniz tanımızsınız bile! Bu konuda ben futbolu suçluyorum. Evet, futbolu. Bildiğimiz futbolu. Ülkemizde entellektüel tartışma seviyesi tribünlerde birbirlerine koro halinde küfür eden rakip takım taraftarlarının seviyesindedir. Aziz Nesin’in dediği gibi tezahüratların yüzde 60’ı küfürlüdür. Geri kalanı da imalıdır. Stadyumda rakip taraftar kitleleri en yaratıcı küfürleri birbirlerine ve hakeme iletirler. Tribünlerde entellektüel bir tartışma ortamı yoktur. En fazla bağıran ev sahibi takımın taraftarlarıdır. Zaten kavga çıkmasın diye misafir takımın taraftarı çoğu kez stada alınmaz. Onlar ekran başında bağırır. Çocukluklarından beri karşı takımın bir vajinası olduğu ve kendileri ile cinsel ilişkiye girmeye arzulu olduğu mitosuna inanan bu taraftarların büyüyünce de her konuyu aynı seviyeye indirgemeleri kaçınılmazdır. Siyaset alanında tartışmaların seviyesi daha da düşerken sapıklık seviyesi zirve yapar. Entellektüel gelenekleri futboldan gelen insanlar zaten siyasi tercihlerini takım tutar gibi yaparlar. Bir parti tutup hayatları boyunca aynı partiye oy verirler ve diğer partinin vajinası ile ilgilenirler. AKP partisini tutmayan bu sosyal medya silahşörleri Sayın CB’nin her dediğine bir kulp takmayı marifet sanıyorlar.  Ama olaya bir de şu açıdan bakmakta fayda vardır. Sayın CB son 10 yıl neredeyse 7/24 mikrofon arkasında ve prompter önünde demeçlerini vermektedir. Biz de bu demeçleri almaktayız, sağolsunlar. Bu demeçleri kitaplaştırsak ve sayfaları yanyana koysak Haydee parktan Santral parka yol olurdu da o Central parkın yeşil çimlerinde oturup yakındaki Bing Bang kulesinin çanlarını dinlerdiniz. Ondan sonra arta kalan demeçlerden Pasifik okyanusu üzerinden bir köprü kurup Nakkaştepe parkımıza gelebilirdiniz. Bu şekilde Nakkaştepe’nin dünyanın bütün parklarından daha güzel olduğunu görmüş olurdunuz. Parkı gezdikten sonra geriye kalan demeçleri yanyana koyup Elan Kusk’un roketinden önce Mars’a gidip oradaki parkları da gezmek isterdiniz. Mars’ta henüz park olmadığını görünce elinizde kalan demeçlerden bir kamp ateşi yakıp ısınırdınız ve demeçleri yüzyıllarca yakarak enerji sorununu çözüp insanoğlunun Mars’ta koloni kurmak hayalini gerçekleştirmiş olurdunuz. Demeçlerin ateşi ile işleyen santrallerden çıkan ısı Mars’ta bir iklim değişikliğine yol açardı ve küresel ısınma olurdu. Mars’ın iklimini mahvettikten sonra küresel ısınmayı çok sıcak bulup bu sefer geriye kalan demeçlerle kendinize bir roket yapıp dünyaya geri gelirdiniz ve siz yokken verilen demeçlerle roketinizin deposunu tekrar doldurup güneş sisteminin dışına doğru yola çıkardınız ve güneş sisteminin dışında, samanyolu dikiz aynanızda kaldığında, geriye kalan demeçlerle… diye devam edebilirdik ama burada duruyoruz çünkü bu yazının da sayın CB’nin demeç külliyatı gibi uzayıp gitmesini istemiyoruz. Uzun lafın kısası, 10 yıldır devamlı hem sizin için, hem de memleketin hayrı için (ve hem de yeniden ve yeniden ve yeniden seçilmek için) hiç durmadan demeç veren bir büyük hitabet ustasının demeç külliyatında bulabildiğiniz tek hata bu ise… bu sadece sizin cahilliğinizi gösterir ve sayın CB’nin ne kadar doğru ve yanlışsız konuştuğunu gösterir. Sayın CB’yi bu konuda eleştirenler siz kendiniz 10 yıl boyunca her gün her saat demeç verseydiniz ne hatalar yapardınız kimbilir. Bu hataların memleket için ne kötülükler doğuracağını düşünmek bile istemiyorum. Eğer bu ülkede hukuk olmasaydı ve insanlar vermedikleri demeçler için ve söylemedikleri sözler için içeri alınıyor olsalardı sayın CB’nin bu sözde hatasını düzelttiğini zanneden bu zavallılar o vermedikleri demeçlerdeki hatalar için çoktan Silivri’nin yolunu tutmuş olurlardı. Türkiyenin yetiştirdiği en büyük hitabet sanatı ustasının ustalık döneminde iki parkın ismini karıştırmak gibi bir hata yapabileceğini düşünebilmek bile bu insanların ne kadar fanatik CHP’li olduklarını ispatlıyor. Bunların zaten dış mihraklardan destek aldıkları ve Gezi olayları sırasında aileleri ile Central Park’ta gezmeye gittikleri için gezi olaylarının failleri olarak soruşturulmaları kaçınılmaz olacaktır. Sayın CB olsa olsa bilerek iki küçük parkın yerlerini tersine çevirip söylemiştir çünkü o bütün insanları yaradanın yaratıkları oldukları için sever; cahil olanları da aynı sebepten sever ve onları da, eğer gerekli görürse, eğitilmeleri için Silivri kapalı eğitim tesislerine yönlendirebilir. Dinimizin (c.ç.) Allahın (cc) ve peygamberimizin (ss) ve CB’nin (ç.s) gerekli gördüğü de budur. Bunun aksini söyleyen dinsizlere demeçleri bundan sonra daha dikkatli dinlemelerini tavsiye ederiz.

***
Hata yapmayı suç bilen insanlar var… Hata yapmayı hata sanan insanlar var… Hatanın bir deneme olduğunu anlamayan insanlar var. Bu da eğitim sisteminin bir hatasıdır. Eğitim sistemi hatayı cezalandırmak üzerine kurulmuştur. Halbuki, hata yapmadan hiç bir şey öğrenilemez. Yürümek düşe kalka öğrenilir. Düşmeden yürümek öğrenilemez.  Düşmeden kalkılmaz. Düşmek nedir? Hata yapmaktır. Demek ki hata yapmadan hiç bir şey öğrenilemezmiş. Eğitim kurumu hata yapanları cezalandırdığına göre eğitimin amacı bir şey öğretmek değil, kalıplaşmış bilgileri ezberlettirerek bir üst sınıfa geçmek için sınav geçmeyi öğretmektir. Okullarda hata yapan talebe hata yapmış gibi alaya alınır ve cezalandırılır. Okulda en büyük hata bilmemektir ve bilmemek en ağır şekilde cezalandırılır. Halbuki, tam aksine hata yapan talebeler desteklenmeli ve tebrik edilmelidir. Son söz olarak şunu söyleyebiliriz ki, ortada bir hata yoktur, herkes ne demek istendiğini anlamıştır. Demek istenen şudur: Eskiden bizim anıt parklarımız yoktu; döviz bulabilip de yurtdışına çıkabilen vatandaşlar oradaki anıt parklara bakıp üzülürlerdi. Şimdi bizim de Nakkaştepe’miz var. Öyle dışarlara gidip oralarda cenral parkmış hidy parkmış gibi yerler var diye bilgiçlik taslamayın. Söylenmek istenen budur. Ve doğru olarak söylenmiştir.


Notlar:

Haber.

Meta olarak bilimsel teoriler…

Alper Bilgili’nin, Darwin ve Osmanlılar kitabından:

Bu kitabın temel hedeflerinden birisi … bilimsel bir teorinin ideolojik ve metafizik amaçlarla nasıl istismar edildiğini örneklemektir.

Neden acaba bilimsel teoriler devletlerin ve dinlerin eline düşüp istismar edilirler?

Aslında basit bir nedeni var. Açıklayalım.

Eskiden bu konuların sahibi kimdi? diye sorarak başlayalım. Bugün kozmoloji, kozmogoni ve doğa bilimleri olarak sınıflandırdığımız bilgi alanlarının sahibi dindi. Dinin bu konularda devlet destekli tekeli vardı. Dinin sahibi de dini kendi menfaatleri için kullanan bir hiyerarşi idi. Yani din bir doktrin etrafında örgütlenmiş bir şirket gibiydi. Bu şirketin sahibi de gösterişli törensel urbalar giyinmeyi seven ve böylece müşterilerini aşağılamayı hedefleyen bir hiyerarşi idi. Bunlar genellikle kendilerini teoloji doktoru titri ile şereflendirirler.

Eğitim de din hiyerarşisinin elinde idi. Yazı ve bilgi ile üretilen soyut konular dinin kontrolünde idi ve dinin resmi ideolojisine uygun ve onu destekleyecek şekilde üretiliyordu. Bir toplumu ele geçirmiş olan hakim din, insanlara bu dünyada nasıl yaşamaları gerektiğini bildiren, tanımlayan, emreden ve dayatan bir paket sunuyordu. Bu paketin içinde, dinî emirlerle iç içe geçmiş astronomi ve kozmoloji modelleri; bugün doğa bilimlerine dahil ettiğimiz konuların kesin açıklamaları, mucizeler, tanımlamalar, ritüeller; insanların bazı stratejik uzuvlarını sebepsiz yere sakatlama emirleri ve beslenme ve moda tavsiyeleri gibi insanları ilgilendiren herşeyi en doğru şekilde açıkladığını iddia eden kutsal bir metin olurdu.

Eğer bu kutsal metnin ilerki tarihlerde bazı konularda eksik veya yanlış olduğu farkedilirse, dinin ulemaları bu eksikleri metne şerhler ilave ederek giderirlerdi. Ulema şerh yazmakta o kadar ustadır ki, “dünya sabittir” doktrini üzerine kurulmuş bir din, her an dünyanın her hareketi ile yanlışlandığı halde, hala kendisini en doğru din diye satabilmektedir ve insanlar da hala o dine inanmaktadır.

Eskiden din de devlet kadar güçlü idi, bazı ülkelerde kendi ordusu ve mahkemeleri bile vardı. Din hiyerarşisinin uydurduğu kutsal paketi olduğu gibi sorgulamadan kabul etmeyen insanlar dinin mahkemelerinde yargılanabiliyorlardı. Fakat, bilindiği üzere, 17. yüzyılda Avrupa’da halk uyandı ve kendisini kutsal metin üzerinden sömüren ve yolan din hiyerarşisine karşı ayaklandı. Matbaanın da yardımı ile okuma yazma öğrenen halk kendine kutsal diye satılan metni sorgulamaya başladı. Halkın gözünde dinin otoritesi çöktü. Dinin eğitim üzerindeki tekeli de sona erdi. Eğitim kurumları teoloji doktorlarından felsefe doktorlarının eline geçti.

Nasıl piyasalarda bir tekel çökünce önce bir kaos ortamı olursa, eğitim ve öğretim alanında da aynı durum oldu. Eskiden dinin uydurduğu tek bir kozmoloji, tek bir doğa doktrini varken şimdi ortaya çeşitli kozmolojiler ve çeşitli doğa tasvirleri çıktı. İnsanlar dinin açıklamalarını sorgulayıp doğa olaylarını akıl yolu ile açıklamaya başladılar.

Felsefe doktorları, eskiden dinin dayattığı felsefe konularını dinin tekelinden kurtarmış oldular. Doğa felsefesi yapmak suç olmaktan çıktı. Bu sürece daha sonraları, “bilimsel devrim” diye bir de ad konulmuştur.

***

Dinin devlet ile olan özel ilişkisinden de bahsetmeliyiz. Din de devlet de en eski iki hiyerarşidir. İkisi de tüzel varlıklardır. Ve ezelden beri birbirleri ile güç savaşı vermektedirler. Halk üzerinde güç sahibi olmak için hem birbirleri ile kavga ederler hem de ortak hareket ederler. Din kontrolünde tuttuğu okullarda devletin ve dinin otoritesini sorgusuz kabul eden, kolay yönetilebilen vatandaşlar yetiştirirdi. Din bu eğitim için gerekli kutsal dünya görüşünü de tanımlayıp tek doğru gerçek diye öğretirdi. Karşılığında devletten destek alır ve bu konulardaki tekeli devlet tarafından korunurdu.

Kozmoloji ve bilimsel teoriler de birer metadır. Diğer metalar gibi alınır satılır ve sahipleri bunları markalaştırıp güç kaynağı olarak kullanırlar.

Devlet, dinin uydurduğu kozmoloji ve doğa teorilerini tek doğru ve kutsal teoriler olarak halka dayatmaktaydı. Hem devlet hem de din bu metinlerin kutsallığını kullanarak halkı aldatmakta ve sömürmekteydi.

***

İnsanlar belirsizlikten ve boşluktan korkarlar. Nerede olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini bilmek isterler. Bunlar bilinemez ama çok kolay uydurulabilir. Teoloji doktorlarının işi bu teorileri uydurmaktır. Sadece uydurmak yetmez. Uyduranın inandırıcı bir otoritesinin de olması gerekir. Devlet teoloji doktorlarına bu otoriteyi verir. Onların ünvanlarını resmileştirir. Gösterişli yapılarda şaşalı törenlerle da teoloji doktorlarının otoritesine otorite katılır. Halk da onların uydurduklarına inanır ve mutlu olur. Dinin işi budur.

Dinin kozmoloji ve bilim konularındaki tekeli yıkılınca, ortaya yeni teoriler çıkmaya başladı ve bu teoriler tartışmaya açıldı. Çünkü artık bu teoriler kutsal olarak tanımlanmıyorlardı. Devlet de din de piyasaya sürülen bu yeni teorileri sahiplenmek ve satın almak için birbirleri ile mücadele etmek durumundaydılar. Bir teoriyi ya kötülediler veya doktrinlerine uygun bulup sahiplenmeye çalıştılar. Dinin kötülediği teoriye devlet sahip çıktı; devletin kötülediği teoriye din sahip çıktı.

Artık dinin tekeli olmadığı için; piyasaya çıkan her yeni teori tartışmaya açık oluyordu. Eskiden teoloji doktorları dinin kutsal metinlerine şerhler yazarak onları yeni gelişmelere uydururken şimdi felsefe doktorları yeni teorilere şerhler yazarak onları sahipleniyordu. Darwin 500 sayfalık bir kitap yazdıysa, bir asır sonra aynı kitap herhalde 500 milyon sayfa şerh ile desteklenmektedir. Böylece Darwincilik diye bir akademik doktrin geliştirilmiştir. Bu metin dini olarak kutsal olmasa bile seküler kutsal bir metindir. Hiç bir akademisyen Darwinciliği sorgulayamaz. Sorgularsa da akademik kariyeri biter.

Aynı süreç kozmoloji için de geçerlidir. Eskiden dinin üstlendiği kozmoloji mitleri uydurma işini bugün NASA ve üniversitelerde çalışan okulcu akademikler yapmaktadırlar ve halka inandırıcı kozmoloji senaryoları sunmaktadırlar.

Doğa bilimlerinde de tanrılaştırılmış başka bir İngiliz’ın kodlaştırdığı sözde kanunlar hala okullarda tek doğru gerçek doğa anlayışı olarak okutulmaktadır.

Kısaca, doğa teorileri ve kozmoloji senaryoları her zaman siyasi birer meta olmuşlardır. Eskiden bu metinlerin tek üreticisi din iken bugün okulcu felsefe doktorları tarafından üretilmektedirler. Bu metinler kutsal olmadıkları için de tartışmaya açıktırlar. Önce tartışmaya açık olan bu metinler zamanla felsefe doktorları tarafından sabitlenir ve akademik kutsallık kazanır. Devlet de din de bu teorileri serbest piyasadan satın almak ve sahiplenmek durumundadırlar.

Yeni çıkan bilimsel teorilerin etrafında oluşan kavganın sebebi, kısaca, teoloji doktorları ile felsefe doktorları arasındaki ezeli rekabetin sonucudur.

Notlar:

— Alper Bilgili’nin Darwin ve Osmanlılar kitabını zevkle okuyorum, herkese tavsiye ederim.