Riba faiz değildir

Mustafa Öztürk, Diyanet, TOKİ, Faiz diye bir yazı yazmış. Benim dediklerime benzer şeyler söylemiş.

Özet olarak, Kuran’da faiz olarak tercüme edilen “riba” kelimesinin bugün bankacılık sisteminde kullanılan mevduat veya kredi faizi ile bir ilgisi yoktur diyor. Riba kelimesi bugün tefecilik dediğimiz şeye tekabül ediyor. Yani Kuran tefeciliği yasaklamış, faizi değil.

Buna göre “İslam’da faiz kesin olarak haramdır” diye bas bas bağıran Diyanet, Kuran’ı hiç anlayamamış ve halkı yanlış bilgilendiriyor.

M. Öztürk:

Din İşleri Yüksek Kurulu’nun TOKİ projesi kapsamında alt gelir grubundaki vatandaşların ev sahibi olmak için kamu bankalarından kredi kullanmalarını Kuran’da yasaklanan riba ve ribalı işlem kapsamında değerlendirmemesi bize göre isabetlidir.

Bürokratlar ve teoloji doktorları Kuran’ı yorumlayıp karar veriyor. Kuran zaman içinde değişen şartlara uyum sağlayamamış. Bu sebepten bir profesyonel ruhban sınıf laf cambazlığı ile Kuran’ı değişen şartlara uydurmaya çalışıyorlar. Bunu da bir gölge Kuran yaratarak yapmışlar.

Kuran’da bugün faiz dediğimiz kurumsal faiz ile ilgili bir düzenleme yok. Diyanet bürokratları ne uydurursa ona inanmak durumundayız. Diyanet halkın Kuran’ı açıp kendi aklını kullanarak okumayacağını biliyor.

Zira Kuran’da yasaklanan riba (cahiliye ribası) ile bugünkü bankacılık sisteminde binbir türüyle cari olan “faizi”i özellikle meşhur “altı mal hadisi”nden hareketle gelişigüzel biçimde aynileştirmek pek mümkün değildir.

Gerçekten de Kuran riba kelimesini tanımlamaz. Kuran’ın çağdaş muhatapları bu kelimenin anlamını biliyorlarmış ama biz bilmiyoruz. Kuran ribayı tanımlamıyor, çeşitlerini sıralamıyor ve ribayı neden yasakladığına dair bir gerekçe bildirmiyor. Riba’nın tanımı da, yasaklamanın gerekçeleri de hep sonradan yorumcular tarafından uydurulmuş. Yani insanlar yorumcuların uydurdukları Kuran’da olmayan şeylere Kuran söylüyormuş gibi inanmışlar. İnandırılmışlar. Çünkü hiçbiri Kuran’ı açıp okumuyor, otoritelerin yorumunu sorgulamadan kabul ediyor.

Hele de “Buğdayla buğday, misli misline vesaire” diye başlayıp ardından son derece iğreti [eğreti demek istemiş olmalı] benzerlikler kurarak bugünkü mevduat veya kredi faizini “riba”ya eşitlemek, tabir caizse şaka gibidir.

Bankaya para yatırmak demek paranı bankaya kiralamak demektir. Kiralama ücreti olarak da banka sana kira ödüyor, bu kiraya da faiz deniyor. Kiralanan şeyden kira almanın yasaklanması kadar saçma bir şey olabilir mi?

Çünkü 1400 küsur yıl öncesinin Medine pazarındaki piyasa, para, ticaret, iktisat ilişkilerinin o günden bugüne çok köklü paradigmatik evrimler geçirdiği izahtan varestedir.

Bu ne demektir? Kuran’daki tanımlar zaman ve mekanla kısıtlıdır. Mustafa Öztürk bu gerçeği kabul etmiş oluyor.

Kuran’daki faiz yasağı 1400 yıl öncesinde Medine pazarı ve o dönemin Arap toplumu için geçerlidir. Bugün için geçerli değildir.

Demek ki Kuran bir hukuk kitabı değildir. Çağlar boyu geçerli olan bir yasalar kitabı değildir.

Öyleyse, Kuran’ın yasak tanımları belli bir tarihsel dönem ve coğrafi bölge için yapılmıştır ve bugünün toplumu için geçerliliği yoktur. O zaman Kuran’daki faiz konusu neden günümüz Türkiye’sinde gündeme geliyor? İslam ile ilgisi olmayan konulara neden İslam tanımlamaları bulaştırılıyor?

Neden eski Mısır’daki borçlanma yöntemlerini tartışmıyoruz? Neden eski Çin’deki faiz anlayışını uygulamıyoruz?

1400 yıl önce tanımlanmış Bedevi Arap faiz anlayışı bize eski Mısır ve eski Çin veya Babil veya Sümer para sistemleri kadar yabancıdır. Nedir bu Arap seviciliği? Anlamak mümkün değil.

Türkiye’de devlet tarafından düzenlenmiş, ve uluslararası sistem ile uyumlu bir bankacılık sistemi vardır. 1400 yıl öncesinin ilkel Arap para sistemini günümüze taşımak, “dünya düzdür” demek gibi bir şeydir.

Kuran dünyanın düz olduğunu varsayar. Bugün bu varsayımı kabul edemeyiz. Kuran uzayın 7 semadan meydana geldiğini ve 7. semanın tepesinde Allah’ın tahtının bulunduğunu söyler. Kuran’ın kozmogoni, kozmoloji, jeoloji, coğrafya, ahlak ve para anlayışlarını insanlık çoktan aşmıştır. Bırakalım isteyenler bu ilkel varsayımlara inansınlar ama bunu modern Türk toplumuna dayatmaya kalkmasınlar.

Bu mesele bir tarafa, Kuran’da yasaklanan riba bugün “yeraltı tefeciliği” denen sistemdeki uygulamaya benzer şekilde cari olan mürekkep faizdir ki buna “temerrüt/gecikme faizi” de denebilir.

Katılıyorum. Kuran faize değil, tefeciliğe karşı. Fakat tefeciliği ortadan kaldırmak için dayattığı çözüm çok garip. Toplumsal bir olayı cehennem tehditi ile ortadan kaldırmaya çalışıyor. Başarısız olduğu kesin. Bugün faiz de tefecilik de devam etmektedir.

Öte yandan, riba, Kuran’ın nazil olduğu dönemdeki ekonomik şartlar mucibince tefeci zenginlerin yoksul ve/veya ihtiyaç sahibi insanlara verdiği borçlarda cereyan eden bir şeydir.

Tamam işte, riba o zamanın tefecilerinin yaptığı bir şey. Asıl ilginç olan, 1400 yıl önce yazılmış olan bir metinde toplumsal bir arızayı düzeltmek yerine orantısız ceza ile cezalandırmak için yazılmış bir cümlenin bu kadar ciddiye alınması.

Oysa modern bankacılık sisteminde çoğu kez zenginler kredi kullanan, küçük tasarruf sahipleri ise bankadaki mevduatları ile zenginleri fonlayan kimseler mesabesindedir.

(Mesabe: derece, mertebe, düzey.)

Öte yandan, riba, düpedüz bir sömürü aracı olarak mevcut borcu geri ödenmesi zor bir borçtan imkansız bir borca dönüştürerek uzun vadede borçluyu alacaklısının müesses manada köleleştirmesi gibi vahim bir sonuç doğurur.

Doğru tespit. Ama Kuran riba yasağı için bir gerekçe göstermiyor. Bunlar hep sonradan zamanın ahlak anlayışına uygun olarak yapılmış yorumlar. Eğer Kuran tefeciliği ortadan kaldırmak istiyorsa gerçekçi toplumsal çözümler bulması gerekirdi. Cehennem ile korkutmak bir işe yaramaz.

Modern bankacılık sisteminde ise hukuki süreçlerle borcun tahsiline çalışılır.

Zaten daha peygamberin döneminde çevresindekiler bugünkü anlamda faiz vermekten çekinmemişler. Etraftan işletmek üzere para toplayıp karşılığında kiraladıkları para için kira (faiz) ödemişler. Kimse de bunda bir sakınca görmemiş. Daha sonra Kuran’dan daha Kurancı yorumcular çıkıp faizin yasak olduğunu söylemişler.

Sonuç:

İlkel Arap faiz anlayışının 21. yüzyıl laik Türkiyesinde hortlatılıp gündem yapılmasından ne anlamalıyız?

Notlar:

Faiz harammış!

Faizle ilgili diğer yazılar.

Gölge Kuran.

Gölge Kuran

Faiz konusunda Diyanet’in son fetvası, İslam’ın sahipleri olduklarını iddia eden ruhbanların, ne kadar sahtekar, yalancı, alçak, insanlık müsveddesi yaratıklar olduğunu gösteriyor.

Osmanlı döneminde de, Diyanet’in atası olan Şeyhülislam, Padişahın istediği fetvayı verirdi. Diyanet Şeyhülislam’ın kurumsallaşmış halidir. Değişen bir şey yok, devletin beslemesi ruhbanlar devlet politikalarını Kuran’dan yansıtarak resmileştiriyorlar. Sipariş üstüne fetva veriyorlar.

 * * *

Faiz konusunda Diyanet aklımızla alay eden açıklamalar yapmış.

Her şeyden önce, Kuran bugün bildiğimiz kurumsal faizi yasaklamaz. Faizin yasak olduğu bu sahtekar ruhbanların uydurmasıdır. Daha detaylı olarak aşağıda bahsedeceğiz.

 * * *

Diyanet ne demiş?

“Faiz getirisi elde etmek amacı taşımadığı” için TOKİ sosyal konut projelerinde kullanılan kredi faizleri haram olmazmış.

Fetvayı veren Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu imiş.

Soru sormuşlar bu kuruma:

“TOKİ’nin sosyal konut projesinin dinî hükmü nedir?”

Herhalde, soruyu soranlar, “TOKİ’den ev alırsak faizle ev almış oluyoruz; faizle ev aldık diye cehennemde yanar mıyız?” diye sormak istemişler. “Bu dünyada ev sahibi olalım derken cehenneme odun olmayalım” diye düşünmüşlerdir. Bu sorunun cevabını da devletin bir kurumunda çalışan bazı bürokratların verebileceğine inanmışlar. Batılın egemenliği bu kadar yaygınlaşmış mı?

Banka ile olan her ilişkilerinde faize bulaşan insanlar, ev alırken faize bulaşmaktan korkmuşlar.

İşin ciddiyeti şimdi anlaşıldı!

Devletin çok sevdiği bazı şeriatçı tarikatlar, halka “TOKİ’den ev almayın; faizle ev almış olursunuz cehennemde yanarsınız. Bizim tarikatın yaptırdığı helal evlerden alın direk cennete gidin” diye propaganda yapmış anlaşılan ve halkın TOKİ evlerine olan isteği azalmış. Bunun üzerine Diyanet işe el atmış ve “TOKİ faizi helaldir; hiç korkmadan TOKİ’den ev alabilirsiniz” diye fetva yayınlamış.

Araplaşan —Araplaştırılan— halk, artık tamamen batıla inanıyor; evini bile Arapların faiz anlayışına göre alıyor veya almıyor. İnşaat ve müteahhitlik ile dinin bir ilişkisi olmadığını göremiyor. Bu ülkede inşaatların ve bankacılık işlemlerinin devletin koyduğu kurallara göre yapıldığını, Kuran’ın koyduğu kurallara göre yapılmadığını anlayamıyor veya bilmiyor. Bu kadar düşmüşüz yani.

 * * *

“TOKİ’nin sosyal konut projesinin dinî hükmü nedir?”

Çok ilginç bir soru değil mi? İnşaat yapmanın nasıl bir dinî hükmü olabilir? Devletin bir kurumu halk alsın diye ucuz konut inşa ediyor. Bunun dinle, İslam’la, şeriatla ne ilgisi olabilir? Bu insanlar iyice sapıtmış. Şeriat çoktan gelmiş de haberimiz olmamış.

Diyanet’in fetvası ne diyor?

“İslam’da faiz kesin olarak haramdır. Faiz almak da faiz vermek de caiz değildir.”

Diyanet yalan söylüyor. Bu doğru değil.

Tabii Diyanet derken, bu fetvaları bir tüzel kişilik olun “Diyanet” yazmıyor, o kurumda çalışan insanlar yazıyor. Kimdir bu insanlar?

Bu insanlar okulcu doktorlardır.

Eskiden bunlara Skolastikler denirdi. Okulculuk dünyanın en eski mesleğidir. Çok çeşitli doktorlar vardır. Bu fetvaları yazanlar teoloji doktorlarıdır. Daha bilinen adıyla ilahiyatçı.

Bunlar Türkiye’ye veya İslam’a has bir meslek grubu değildir. Skolastikler, yani okulcu doktorlar, aşağılık bir insan türüdür. Sırma işlemeli cüppe ve çakma sarık gibi otorite sembollerini giyinerek ve zırhlı Mercedes’lerinin penceresini açıp halka “tutumlu olun, israf yapmayın” diye öğütler vererek halka itibarlı ve saygıdeğer görünen bu kibirli insanların aşağılık ve alçak profesyoneller olduğunu söylüyoruz. Egemen güçler için çalışıp halkı aldatan bu aşağılık insanlara başka ne diyebiliriz?

Sipariş üzerine fetva yazan bu profesyonel yalancıları başka nasıl tanımlayalım?

 * * *

Bir Katolik rahip ile bir İslam ruhbanı arasında hiçbir fark yoktur.

 * * *

Bu profesyonel doktorların işi kutsal olarak tanımladıkları bir kitabı zamana uydurmaktır.

Kutsal kitap denen şey sabit tutulan bir metindir. Bu metnin kelimeleri ve cümleleri değiştirilemez. Fakat 1.400 sene önce yazılmış bir metnin güncel konulara uyarlanması gerekir. Bu işi yapacak olanlar da bu profesyonel laf ebeleridir. Okulculuk ustalık ister. Laf ebeliği deyip geçmeyin. Lafları öyle evirip çevireceksiniz ki kutsal metinde “ak” kelimesinin “kara” anlamına geldiğini söyleyeceksiniz ve insanları buna inandıracaksınız.

Kutsal metninin metni değiştirilemez ama anlamı değiştirilebilir. Bu sahtekar ruhbanların işi yorum yazarak —yani fetva vererek— kutsal metne istedikleri anlamı vermektir.

Bütün mesele tanımlama gücünün kimde olduğudur.

Peygamber yaşarken tanımlama gücü peygamberdeydi çünkü Kuran’ı o seslendiriyordu. Yani tanımlamaları o yapıyordu. “Domuz eti yemeyin” bir tanımlamadır. Peygamber’in kayıtsız şartsız tanımlama gücü olduğu için hiçbir gerekçe göstermeden böyle bir tanımlama yapabiliyordu. Peygamber’in takipçileri de onun tanımlamalarını kabul ediyorlardı.

Peygamber öldükten sonra tanımlama gücü halifelere geçti. Onlar da Kuran’ı kitaplaştırmak adına kendi siyasi amaçlarına uygun bir metin yazıp onu kitaplaştırdılar.

Halifelik dönemi bitince her kutsal kitabın etrafında oluşan bir profesyonel ruhban sınıf Kuran’ın etrafında da oluştu. Tanımlama gücü şimdi bunlara geçti. Kendi kendilerine yok fıkıhçı yok mıkıhçı diyerek ünvanlar verdiler ama aslında bunlar profesyonel laf bükücüler yani okulcu teoloji doktorları idiler. İşte bunlar Kuran’ı yorumlayarak yeni bir “gölge” Kuran yarattılar.

Kuran’da yazılanlar değil bu sonradan tanımlanmış gölge Kuran’da yazılan tanımlamalar artık geçerlidir. Bu durumu anlamak çok önemlidir.

Bu İslam ruhbanları Kuran’da yazılmayanlardan bir Kuran üretmişlerdir. Kuran’da yazılı olsaydı bu ruhbanlara ne gerek vardı? Onlar şöyle bir masal anlatırlar: biz Kuran’ın gerçek anlamını yorumluyoruz. Sahtekarlıklarını böyle gizlemeye çalışıyorlar. Yaptıkları ise, Kuran’da olmayan şeyler tanımlamak ve bu tanımlamaları Kuran’ın gerçek anlamı gibi satmaktır. Buna da sahtekarlık denir.

Faiz konusunda Diyanet’in yaptığı da budur: Laf oyunları ile faiz’i sakıncasız hale getirmek.

Kuran’da kurumsal faiz (bugün anladığımız anlamda faiz) yasaklanmamıştır.

Fakat İslam dini Kuran’a dayalı değildir; ruhbanların yarattığı gölge Kuran’a dayalıdır.

Tekrar söyleyelim: Bu profesyonel doktorlar; profesyonel laf bükücüler; profesyonel laf ebeleri; İslam’ın ruhban sınıfı, kendi Kuran’larını yazmışlardır.

 * * *

Faiz güzel bir örnektir.

Bin sene önce tanımlama gücü bu ruhbanlara geçince bunlar Kuran’da ki dört faiz ayetini okuyup “Kuran faizi haram olarak tanımlamıştır” diye bir yorum yapmışlar. Bu yorum zamanla dogmalaşmış ve bu doktorların yazdığı gölge Kuran’a girmiş ve resmi dogma olmuş ve kemikleşmiş.

Akademik okulculuk, askeriye gibi hiyerarşiktir. Sonraki kuşaklar yerleşmiş ve dogmalaşmış bir tanımlamayı sorgulayamaz. Hiçbir ruhban Kuran’daki faiz ayetlerini okuyup “Kuran faiz haramdır demiyor ki” diyemez. Derse meslekten atılır. En azından marjinalleştirilir.

Bin sene önce ruhban sınıfın yaptığı faiz haramdır tanımlaması artık sorgulanamaz. Ama biz maaşlı ruhbanlar olmadığımız için sorgulayabiliriz. Açıp Kuran’a bakıyoruz ve görüyoruz ki, Kuran’da bahsedilen faizin bugün anladığımız faizle ilgisi yok.

Devam edelim.

Diyanet’in paralı ruhbanları demiş ki: “İslam’da faiz, kesin olarak haram kılınmıştır.”

Yalan.

Kuran’da bulunan dört faiz ayeti tefecilikten bahsediyor. Faizden değil. Üstelik Kuran “faiz” nedir tanımlamıyor. Faiz neden yasaklanmış açıklamıyor, bir gerekçe göstermiyor. Peygamber’in mutlak tanımlama gücü var ve böyle bir tanımlama yapılıyor.

Diyanet bürokratları devam ediyor:

“Bir zaruret bulunmadıkça faiz almak da vermek de caiz değildir.”

Caiz değildir, uygun değildir demektir. Neye uygun değilmiş? Kuran’a uygun olabilir veya olamaz.

Zaten bu da yalan.

Kuran’da “bir zorunluluk varsa faiz alıp verebilirsin” diye bir istisna verilmemiş. Bu Diyanet ruhbanlarının bir başka uydurması.

Nasıl olsa kimse Kuran’ı açıp okumaz diye “faiz” kelimesini işlerine geldiği gibi tanımlıyorlar ondan sonra da kendi tanımlarının Kuran’ın tanımı olduğunu iddia ediyorlar.

Bu okulcu sahtekarların hep kullandıkları bir yöntemdir. Kendi otoritelerini Kuran’ın üstünde tutuyorlar.

Palavraya bak:

“İş kurmak veya genişletmek; ev, araba satın almak üzere kişi, kuruluş veya bankalardan alınan faizli krediler de bu kapsamdadır ve caiz [uygun] değildir.”

Yalan!

Kuran’da kurumlar faiz veremez diye bir kural yok. Kuran’da kurumlardan faiz karşılığı borç almak yasaklaması yok. Nasıl olabilir ki? O zaman zaten borç veren kurumlar, yani bankalar yok; bugün bildiğimiz finans sistemi yok.

Üstelik, faiz finans sisteminin temelinde vardır. Faiz, kiraya verilmiş paradan alınan kiradır. Bunda ne kötülük olabilir ki? Para kiralamak suç ise, hem de cehennemlik bir suç ise, evini para karşılığı kiraya vermek de cehennemlik bir suç olurdu çünkü para kiralamakla gayrimenkul kiralamak arasında hiçbir fark yok.

Yani Diyanet’in paralı ruhbanlarının ve profesyonel laf ebelerinin sorgulamadan kabul ettikleri “faiz haramdır” dogması Kuran’da yoktur. Faizin uygunsuz olduğunu İslam’ın sahipleri olduklarını iddia eden yorumcular uydurmuşlardır.

Kuran’ın yasakladığı, paradan alınan kira değil, tefeciliktir.

Gayrimenkul kiralama benzetmesini kullanırsak; Kuran’ın karşı çıktığı, aylık 100 dinar değeri olan bir kulübeyi günlük 100 dinar ile kiraya veren ve bu yolla çaresiz insanları sömüren Arap tefecilere karşı getirilmiş bir yasaklamadır.

Ruhban yorumcular bin sene önce faizi yasaklamışlar ama faiz ekonomik hayatın bir gerçeğidir. Faizsiz finans olmaz.

Bu laf ebeleri faizi yasaklamışlar ama şimdi modern gerçeklerle karşılaşınca bir istisna yaratıp bu istisna için faizin yasak olmadığını söyleyecekler. Yani laf cambazlığı yapacaklar.

“TOKİ aracılığı ile devreye alınan son uygulama ise devletin, alt veya orta gelirli vatandaşlarına yönelik olarak ürettiği bir sosyal konut projesidir.”

“Bu projede, peşinat haricindeki tutar, kamu bankaları vasıtasıyla kredilendirilmekte olup devletin söz konusu borçlandırmaktaki amacı, faiz geliri elde etmek değil, aksine ödeme güçlüğü içindeki vatandaşlarının ev sahibi olmalarına yardımcı olmaktır.”

Demek ki, burada bir kurum yani bir banka, devlet garantisi altında, vatandaşa borç para veriyor. Hiçbir banka hayır olsun diye kira almadan (faiz almadan) para kiralamaz. Banka hayır kurumu değildir. Banka para kiralayarak para kazanır.

Diyanet ne diyor? Bu borç ve faiz iyilik amaçlı olduğu için, Diyanet’e göre, uygundur. Fakat Kuran’da, böyle amaca bağlı bir istisna yoktur. Kuran, “eğer aldığınız faiz ile hayırlı bir iş yapacaksanız, faiz helaldır” demiyor. Yok böyle bir şey. Diyanet resmen yalan söylüyor. Kuran adına konuştuğunu iddia ediyor ama Kuran’da olmayan masallar uydurup satıyor.

Tefeci aldığı aşırı faizi, kendi kullanmayıp fakirlere dağıtacak olsa, yani faizi “iyilik amaçlı” kullanacak olsa, “faiz uygundur” diye Kuran’da bir istisna belirtilmemiş. Zaten Kuran bir hukuk kitabı değildir. Kuran’dan hukuk çıkarmaya çalışanlar kendi tanımlamalarını yapıp Kuran’a mal etmeye çalışıyorlardır.

Diyanet laf cambazlığı yapıyor.

Kendisinin uygun bulduğu şeyleri, Kuran’ın sözü gibi satıyor.

Diyanet halkın cahilliğine güveniyor. Ruhbanların en eski sahtekarlığıdır bu. Halkı bilinçli olarak cahil bırakırlar sonra da cahil halka istedikleri tanımlamayı kutsal kitabın tanımlaması diye satarlar. Diyanet’in yaptığı da budur.

Diyanet’in TOKİ fetvasının son paragrafı da şöyle:

“Bu itibarla, devlet TOKİ’nin bu uygulamasında başka bir yolla konut alma imkanı tanımadığından, belirtilen niyetler ve amaçlar doğrultusunda söz konusu projeden yararlanmak caizdir.”

Çocuk mu kandırıyorsunuz? Devlet size faiz kullanmaktan başka yol bırakmadığı için faiz kullanmak caiz olmuştur. Mantığa bak?

Ama evet çocuk kandırıyorlar. Din zekaları 5 yaşında kalmış insanları kandırıyorlar. Kuran kurslarında akıllarını çürüttükleri insanları kandırıyorlar. İmam okullarında akıllarını bunlara ipotek edip şeyhlerinin her söylediğine inanmaya hazır kandırılmaya hazır insanları kandırıyorlar.

Bir devlet kurumunda çalışan maaşlı ruhbanların, din tacirlerinin, bürokratların bir devletin bir inşaat projesini faizden muaf olarak tanımladıkları için bu din tacirlerine inanan insanlara ne diyebiliriz ki?

Kuran’da kurumların bireylere para kiralamaları ve kira (faiz) almaları yasaklanmamıştır.

 * * *

Aslında önemli bir konu çünkü Kuran diye bilinen ve sabit tutulan ve kutsallaştırılmış bir kitap olduğunu görüyoruz. Çünkü bu kitabı bir kitap olarak elimize alıp tutabiliyoruz. Ondan Kuran deyince bu kitabı anlıyoruz. Faizi yasaklayanın bu kitap olduğunu zannediyoruz.

Ama bu kitabın içeriğinin hiçbir değeri kalmamıştır. Çünkü bu kitabın sahipleri yani İslam ruhbanları, alternatif bir Kuran yazmışlardır. Bu kitaba gölge Kuran diyoruz. Gölge Kuran akademik bir metindir çünkü bu akademik okulcu doktorlar tarafından yaratılmıştır.

Gölge Kuran ruhbanların yarattığı ve sadece kendilerinin bildiği görünmeyen gizli bir kitaptır.

Ayrıca bu Kuran’a has bir durum değildir. Bu profesyonel doktorlar aynı bir leşe üşüşen akbabalar gibi nerede bir sabit tutulmuş bir metin görseler oraya üşüşürler.

Faiz kavramı, bu gölge Kuran’ın gerçek otorite olduğunu ispatlıyor. Çünkü insanlar gerçek Kuran’da yazana değil gölge Kuran’da yazdığı söylenenlere inanıyorlar. Söyleyen kim? Ruhbanlar.

İşte, Diyanet ve Diyanet’ten maaş alan ruhbanlar, gerçek Kuran’ı hiçe sayarak, kendi faiz anlayışlarını tanımlayabiliyorlar ve Kuran’ın kendilerinin uydurduğu bu sahte faiz kavramını desteklediğini söyleyebiliyorlar.

Notlar:

Diğer faiz yazıları.

Din İşleri Yüksek Kurulu, TOKİ tarafından uygulanan “Sosyal Konut Projesi”yle ilgili görüşü üzerine çıkan haberlerle ilgili açıklama yaptı

Aynı lafları tekrarlamışlar. Faiz haramdır ama faizi iyi bankalar veriyorsa haram değildir. Kimi kandırdıklarını zannediyorlar acaba.

Ezan-ı Hoparlörî

Yine Ezan-ı Muhammedî! Muhammed’in ezanı desek olmuyor mu? Olmaaaaz! Arapça kutsal dildir ya. Olmaz.

Ezan, Arapça A-D-N kökünden türetilmiş bir kelime. Duyurma, anons demek. Yani bir Arap ezan veya (adan) dediğinde bildiğin “anons” demiş oluyor. Ama biz ezana anons desek kıyamet kopar. Ne anonsu; kutsal Ezan-ı Muhammedî’ye nasıl anons dermişiz? Ama Arap anons diyor! İşte bu sebepten dinciler din ile ilgili hiçbir şeyin Türkçeye çevrilmesini istemezler. Sonra insanlar uyanır. Ezan diyorduk meğer anonsmuş derler.

İbadet kelimesi de Arapça kulluk, yani kölelik, yapmak demek. İbadet ediyorum demek, “senin kölen olduğumu sana gösteriyorum” demek. Doğa üstü bir varlığa köle olduklarını kabul eden insanlar, hiç gocunmadan yeryüzü güçlerinin de köleliğini kabul ederler. Egemen güçler bunu çoktan anlamışlar. Ondan dini bu kadar severler.

İbadet ayni zamanda ritüel demektir. Standartlaşmış ritüelleri tekrarlayarak kendine ve herkese köle olduğunu göstermiş oluyorsun.

Hasan Yavaş ne yazmış:

Dinimize uygun okunan ezana karşı tazîm ve hürmette bulunmak, bir ibadettir.

Bu bir tanımlama. Kim yapmış bu tanımlamayı? Kuran’da böyle bir ibadet şekli yok, bunu biliyoruz, çünkü ezan Kuran’da yok.

Tazîmin birinci derecesi, ezanın şeklini ve kelimelerini değiştirmemek, onu bozmamaktır.

Bu dincilerde anons fetişi var!

Madem namazı anons ediyoruz, “Dikkat ahali! Namaz vakti geldi. Hadi koşun namaza!” dense yetmiyor mu?

Yetmiyor. Neden? Buna kim karar veriyor?

Bu insanlar anonsu fetiş yapmışlar. Yoksa anonsu putlaştırmışlar mı desek daha doğru olurdu?

Demek ki amaç namaza çağırmak değil. Amaç ezan aracılığı ile mahalleleri ele geçirmek ve Araplaştırmak.

***

Ezan diye bir şey varmış. Var mı?

Nedir bu ezan? Ezanı ezan yapan nedir?

Sözleri mi?

Bestesi mi?

Yoksa namaz vakitlerinde okunması mı? Namaz vakti dışında okunan ezan ezan olur mu?

Sesi mi? Sessiz okunan ezan ezan olur mu?

Kağıtta yazılı ezan metni ezan sayılır mı?

Müezzinler ezanın kelimelerini uzatarak okurlar. Bu uzatılan Arabesk yalelliler ezanın bir parçası mıdır? Allahü ekber, tamam. Allahü ekbeeeeeeeeeeeeeeeeeeer diye okununca bu fazladan “e”ler ezanın bir parçası mı yoksa müezzinlerin ezana ekledikleri, yani ezanı tahrif ettikleri, fazlalıklar mı?

Bunlara kim karar verecek? Ezanın doğru okunmasını denetleyen bir kurum var mı? Yok. Diyanet İşleri demeyeceksiniz herhalde.

Ezan, yeryüzünde söylenen sözlerin en doğrusudur.

Vay be! İşkembeden atmak diye buna denir işte.

Ezan neden doğru oluyor ki? Anons yahu! Anonsun doğrusu yanlışı mı olur? Bir anonsu amma büyüttünüz be! Anons işte. Anons-u Muhammedî de olsa sonuçta anons.

Ezan-ı Muhammedi, yani sünnete uygun okunan ezan büyük bir nimettir.

Nimet mi? Anonsu şimdi de nimet yaptı.

Bence tam aksi. Ezan-ı Hoparlörî insanları gıcık eden çok sinir bir gürültü kirliliğidir.

İbni Abidin, namaz bahsinin başında diyor ki

(Oturarak, teganni ederek, cami içinde, vaktinden evvel [ve hoparlör] ile okunan ezan, İslam ezanı değildir.)

Bunlar sünnete uygun olarak tekrar okunmalıdır.

Abidinoğlu denen zat 1784 yılında doğmuş olduğuna göre hayatında hoparlörle ezan okunduğunu duymamıştır ama Hasan Yavaş, Abidinoğlu’nun söylediği sözün içine, köşeli parantezler içinde, kendi sözlerini eklemekte hiç bir sakınca görmemiş. Sanki Abidinoğlu söylemiş gibi.

Teganni etmek, şarkı söylemek olduğuna göre, ezanı şarkı söyler gibi okumayın diyor. Yani yalelli gibi ezan okumayın diyor. Yukardaki sorumuza da cevap vermiş oluyor. Teşekkür ederiz.

Ezan-ı Muhammedîciler bile hoparlörle okunan ezandan rahatsız olduklarına göre bu işte bir iş var demektir.

Yine de değişen bir şey yok. Namaza gidenler azaldıkça, imamlar ezanın desibelini biraz daha yükseltiyorlar; sadece komşu köyden değil bir kaç köy öteden de ezan duyulsun istiyorlar. Her köyün kendi camisi var! Olsun ezanın fazlası helâldir.

Yakında camiler iyice boşalınca ne yapacaklar? Her eve bir ezan hoparlörü mü takacaklar?

***

Biz de aşağıdaki masalı aktaran bu adamın ezan konusunda dediklerini ciddiye alıp yorum yazıyoruz:

Nişâpurda yetişen evliyadan Ebû Hafs Haddâd “rahimehullahü teâlâ” (v. 264) demircilik yapardı. Her ne zaman ezânı işitse, çekici yukarı kaldırmış ise, aşağıya indirmez, eğer çekiç aşağıda ise, yukarı kaldırmazdı… Nihâyet bu zât merhum oldu. Dostları, cenazesini götürürlerken, müezzin minâreden “Allahü ekber” diyerek ezân okumaya başladı. Cenazeyi götürenlerin ayakları yürüyemez oldu. Nihâyet ezân bittikten sonra, cenazeyi götürmek mümkün oldu.

Vay be! Güzelmiş. Demek bu masalları okuyup inanlar var ki, bunlar yazılıyor. Batıl toplumun her köşesini ve bucağını istila etmiş bunu biliyorum ama bu kadar olduğunu da bilmiyordum.

Hasan Yavaş zaten açıkça Arap olduğunu ve Türk olmaktan utanç duyduğunu ifade ediyor:

[Türkçe ezan ve ibadet] fikrinin tekrar gündeme gelmesi ve dillendirilmesi, II. Meşrutiyet ile güçlenen Türkçülük akımı ile başlamıştır. Kur’ân-ı kerîme, İslâmiyete saygısızca saldıran aşırı reformculardan Ziya Gökalp, Ezânın Türkçeleştirilmesi ve ibadet dilinin Türkçe olması gerektiğini (Vatan) adlı şiirinde şöyle ifade ediyordu:
“Bir ülke ki, câmiinde Türkçe ezan okunur/Köylü anlar manasını namazdaki duanın./Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kur’ân okunur./Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüdâ’nın./Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın!”

Ezan-ı Muhammedî.

Muhammed’in ezanı diye Türkçe söylesek olmuyor mu? Olmuyor. Öyle “aşırı reformcu” olup Türkiye’de Türkçe konuşamazsınız. Arapça kutsal dildir. Ezan-ı Muhammedî okunurken saygı duruşuna geçeceksiniz. Yoksa tazîm duruşuna mı geçeceksiniz demeliyiz???

!!!

Notlar:

— Bahsi geçen yazı: Gönül Sohbetleri, Hasan Yavaş, Türkiye Gazetesi, 25.12.2019

— “Hasan Yavaş zaten açıkça Arap olduğunu ve Türk olmaktan utanç duyduğunu ifade ediyor:

 Türkiye’nin gizli Arap misyonerleri.

— “Ondan dini bu kadar severler.

İslamiyet, halka köleliği öğreten, sevdiren ve kabullendiren bir araçtır.

İslamiyet: En ucuz koyun sürüsü yetiştirme yöntemi.

— “yani sünnete uygun okunan ezan...”

Sünnete uygun ne demek? Peygamber zamanında ne cami vardı ne de minare. Peygamber zamanında ezan okunduğuna dair bir efsane uydurulmuş ama tarihsel gerçekliği şüpheli. Bugün ezanı Muhammed’in okuduğu gibi okumak gibi bir şey söz konusu değil.

Ama ezanın hoparlörsüz okunmasını destekliyorum. Türkiye’de yaşam kalitesini yükselten bir uygulama olurdu.

Diğer ezan yazıları.

Ezan büyük bir sorun.

Müslümanlık tanımlamadır

Müslümanlık bir tanımlamadır dedik.

Kimin hangi dinden olduğu sadece bir tanımlamadır.

Nasıl bir duvarı yeşile boyarsınız —yeşil olarak tanımlarsınız— din de öyledir. Birini müslüman olarak tanımlarsınız o kişi müslüman olmuş olur. Bir kişiyi müslüman olarak “renklendirmiş” olursunuz. Veya Hıristiyan olarak. Farketmez.

Tabii işin içine tanımlama girince mutlaka güç de girer. Her konunun bir sahibi vardır. O konunun sahibi de gerekli ve ilgili tanımlamaları yapar ve halka dayatır.

Türkiye’de dinin sahibi devlettir. Dinin tanımlamalarını yapan devlet kurumu da Diyanettir.

İşte görüyoruz, Diyanet başkanı Ali Erbaş, kim müslüman kim müslüman değil kendi kafasına göra tanımlıyor.

Bakalım.

Bizim İslam’ı çok iyi temsil etmemiz lazım.

“Biz” dediği kim? Diyanet’ten mi bahsediyor?

Diyanet’in “İslam” diye tanımladığı dini halka dayatmalıyız demek istiyor. Anayasasında laik olduğu yazan bir ülkede bu tip fetvalar üreten ve din üzerinden toplum mühendisliği yapan bir kurumun derhal kapatılması gerekir(di). Ama kapatılmadığı gibi, bütçesi Milli Eğitim’in bütçesinden büyük olabiliyor.

Âhirete inanmıyor insanlar, çok önemli bir noktadır. Dünyanın başına gelen kötülüklerin en büyük sebebi insanların âhirete inanmaması.

Bu lafa zaten Twitter’de cevap verilmiş.

Diyanet aklımızla alay ediyor.

***

Türkiye’de ankette soruyorlar, müslüman mısın? Müslümanım diyenler yüzde 98.

Anketlere bir örnek:

Âhirete inanıyor musun? İnanıyorum diyenler yüzde 90.

Bu nasıl bir şey?

Nasıl müslümanlık.

Âhirete inanmayan birisi Müslüman olamaz zaten.

Kimin müslüman olup olamayacağı sizi ne alakadar eder Sayın Erbaş?

Din özel alanda varolan bir şeydir. Birey ile tanrısı arasındadır. Kimse kimsenin dinini sorgulayamaz veya tanımlayamaz. Böyle olmalıdır, laik bir ülkede. Fiiliyatta böyle olamıyor. Oldurmuyorlar.

Sarık ve sırmalı cüppe gibi otorite sembolleri giyindiniz diye kimsenin dinine karışma hakkınız olamaz.

***

Herşey inanmak kelimesine gelip dayanmış. İnanmak ne demek? İnanınca ne oluyor? Din ile inancın ilişkisi nedir?

İnanmak nasıl bir şey acaba?

“Ahirete inanıyorum” diyen birisi ne yapmış oluyor da müslüman oluyor?

“Âhirete inanmıyorum” diyen birisi neden müslüman olamıyor? Bazı sihirli kelimeleri tekrarlayarak insanüstü olaylara sebeb olunacağına inanmak batıla inanmaktır.

“İnanıyorum” diyen birisi inandığını nasıl biliyor acaba? İnsanın hür iradesi var mı ki, inanıp inanmadığına karar verebilsin.

Diyanet, “inanmak” kelimesini, sanki “sorgulamamak” olarak tanımlamış. Yani Diyanet’in her dediğine sorgulamadan inanırsanız siz inançlı bir insan olmuş oluyorsunuz.

Tarafsız olanlar da var. Ne ahirete inanıyorlar, ne de inanmıyorlar. Böyle bir konu ile ilgileri yok.

Âhiret neymiş?

Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Âhiret, kıyamet koptuktan sonra, bütün varlıkların ve insanların devamlı kalacakları yerdir. Orada ölüm yoktur, hayat sonsuzdur; dinin emirlerine bağlı olanlar için cennet; dine bağlı olmayanlar için de cehennem vardır. Âhirete inanmayan insan müslüman olamaz. Kuran ve peygamberi inkar etmiş olur. İnsan ölüp toprak olduktan sonra onu kim diriltecek diyenlere Kuran’ın pek çok cevaplarından biri mealen şudur: “Onu ilkin kim yarattı ise, öldükten sonra da yine o diriltecektir.”

Ahiret’in bu tanımından anlıyoruz ki bu kavram binlerce yıllık bir çalışma sonucu İslam rahipleri olan din doktorları yani “ulema” tarafından geliştirilmiş skolastik yani akademik bir kavramdır.

Karşımızda iki seçenek var.

Ya dincilerin bu skolastik absürd tanımını hiç sorgulamadan kabul edeceğiz yani onların dediği gibi âhirete inanacağız yani aklımızı bu hödüklere satmış olacağız; veya aklımızı kullanmaya karar verip sorgulayacağız.

“Neymiş bu ahiret kavramı?” diye sorup, âhiret tanımını sorgulayacağız. Ortalama aklı olan ve soru sormasını bilen bir insanın bu din doktorlarının, din sömürücülerinin âhiret tanımına inanmasına imkan varmı? Yok. Neresinden tutmaya kalksak elimizde kalıyor. Tutarsız ve absürt bir tanımlama.

Bu tanımlamaya neden inanalım?

***

“İnanıyorum” demek başka, inanmak başka.

“İnanıyorum” diyen insan ne yapmış oluyor?

Yani, adamın biri “inanıyorum” diyor. Bu “inanıyorum” kelimesini söyleyince ne oluyor?

Hiç de basit bir konu değil.

Müslümanlığın tanımı inanmaya bağlanıyor.

***

Ayrıca Diyanet Başkanı kendisi, sırmalı cüppe giyip, kafasına fabrikasyon sarma yani devamlı sarılı duran sarılmayan sahte bir sarık taktığı için; ve din işlerinden sorumlu devlet memuru olduğu için; kimin müslüman olup olamayacağına karar verme yetkisi olduğunu varsayıyor.

Tanımlama güçtür; güç tanımlama hakkıdır, dedik ya, Diyanet’in başı da kimin müslüman olduğunu tanımlama hakkını kendinde buluyor. Müslüman kelimesinin sahibi biziz demeye getiriyor. Kim müslümandır, kim değildir, biz tanımlarız diyor:

Âhirete inanmayan müslüman olamaz” diyor.

***

Peki anketlerde “Müslüman mısın? sorusuna “müslümanım” diye cevap veren insanlar, gerçekten müslüman mı acaba?

Değil. Çünkü “müslüman” kelimesinin yüzlürce tanımı var. Herkes işine geldiği gibi tanımlıyor.

İnanmak diye bir şey yok. Tanımlamak, tanımlanmak var.

Çoğunluğu müslüman olan bir ülkede matematik köyü mü olurmuş!!

Matematik Köyü belgeselini seyrettikten sonra yazdığım bir yazı. Hiciv olduğunu anlayamayanlar okumasın:

https://www.haberturk.com/tv/programlar/video/basrol-1-aralik-2019-prof-dr-ali-nesin-matematik-koyu/664144

— Sayın vekil, Matematik Köyü’nü gezdiniz. Nasıl buldunuz?

— Gözümden kaçmadı. Siz ne yapmak istiyorsunuz? Soruyorum size. Bu makus köyde en büyük, en görkemli, en dikkat çekici yapı hangisi? Kütüphane! Bu dinimize yapılmış büyük bir hakarettir. Aşağılamadır. Büyük çoğunluğu müslüman olan bir ülkede bulunan bir köyde en büyük ve en gösterişli yapı cami olmalıdır. Bu bir suçtur. Halkı dinsizliğe teşvik etmek suçundan…. yok daha da ötesi, halkı matematiğe teşvik etmek suçundan bundan böyle teorem ispatlamanız yasaklanmalıdır.

— Durun bir ya. Burası matematik köyü. Tabii ki bir kütüphanesi olacak.

— Siz bir durun bakalım. Nedir bu binalar böyle? Nasıl bir mimari bu? Taştan, kerpiçten derme çatma evler yapmışlar. Yeni Türkiye’nin itibarına yakışıyor mu hiç? Biz itibarda sınır tanımayız. İlle matematik köyü yapacaksanız, köy yapmayın, matematik sarayı yapın. Biz böyle gösterişsiz bir köyle Avrupanın yüzüne nasıl bakarız. Avrupa ne der? “Ne kadar geri kalmışsınız” demez mi? Gösteriş yok. Renk yok. Altın kaplama yok. Kubbe yok —hamam kubbesi hariç— Caf caf yok. Görmemişlik yok. Verelim burayı Mega Mütahit Cengiz İnşaat’a modern bir tesis yapsın, gerçek betonarme binalar, depreme dayanıklı; AVM’si, havuzu, 6 minareli, 77 hoparlörlü camisi, o zaman görün bakın matematik köyü yani sarayı nasıl olurmuş. Hem ismini Türkçe koymuşsunuz olur mu? Dünya çapında pazarlamaya uygun Arapça İngilizce karışımı bir ismi olması gerekir — mesela “El Kebir Golden Mathematics Heaven” gibi— ki Arap turistler, pardon Arap matematikçiler, akın akın gelsinler. AVM’nin içine bir de saç ekme ofisi açarız burası kel Araplarla dolup taşar. Paraya para demeyiz.

Matematik Köyü Kütüphanesi.

— Burası matematik köyü. Tatil köyü değil.

— Büyük çoğunluğu müslüman olan bir ülkede matematik köyü olsun, tatil köyü olsun, ezan sesi mutlaka duyulmalıdır. Hasret kaldık ezan sesine yahu. 3 saattir buradayız ne ezan sesi duyduk ne de sâlâ sesi duyduk. Şu anda içim kan ağlıyor. Çoğunluğu müslüman olan bir ülkede…

— Hangi çoğunluk? 82 milyondan 80 milyonu namaz kılmaz. Burası mı çoğunluğu müslüman ülke?

— Dinsizlik yapmayın. Çoğunluğu müslüman olan bir ülkede…

— Çoğunluğu namaz kılmayan ülkede çoğunluğu namazdan soğutmakla mı suçlanıyoruz…

— Hem sizin Kuran neyinize yetmiyor? Kuran’da yeteri kadar matematik vardır. Öğretin çocuklara ebcet hesabını, yeter de artar bile. İslam matematikçilerini öğretin. Yüce İslam bilgini El Cebir hazretlerinden büyük matematikçi mi varmış?

— Matematik köyü burası. Üniversite seviyesinde matematik dersleri veriyoruz biz.

— Olmaz. Burası derhal Diyanet’e devredilmelidir. Zaten derslikler hazır, Diyanet burayı güzel bir Kuran kursu yapar, camiler, mesçitler inşa eder. İmamlar atar… Bu köyde uzun sakallı ermiş bir dede var, her yerde görüyorum, elinde tebeşir birşeyler anlatıp duruyor, buranın demirbaşı galiba, onu da baş imam yaparız. Biraz Arapça öğretiriz. Kuran ezberletiriz. Çoğunluğu müslüman olan bir ülkede imamsız köy olmaz.

— Burası matematık köyü…

— Maalesef. Çoğunluğu müslüman olan bir ülkede matematik köyü kurmak çoğunluğun dinini aşağılamaktır. Bu köyün kurulmasına ve bu kadar büyümesine izin veren yetkilileri sürgüne yollatacağım. Kimbilir bu köyü yapmak için kaç tane ağaç kesmişlerdir.

— Hiç ağaç kesmedikleri gibi, sürekli ağaç dikiyorlar.

— Biz bir dal kessek sanki bir orman dolusu ağaç kesmişiz gibi yaygara kopartısınız. Bunlar bu kadar bina yapıp nasıl ağaç kesmezler?

— Kesmezler.

— Ayrıca bu köy altın madeni üzerindedir. Biz iktidara geldiğimizde burayı Kanadalı şirkete söz vermiştik. Onlar gelip burada altın çıkartacaklar.

— Bir karar verseniz. Burayı Diyanet’e mi devredeceksiniz yoksa Kanadalı şirkete mi?

— İkisi de değil. En iyisi buraya bir yazlık saray daha yapmak. Şimdi Cengiz’i arıyorum…

— Her yaz onbinlerce öğrenci burada matematik öğreniyor; bağımsız düşünmeyi öğreniyor; kendini geliştiriyor; ülkeye faydalı yaratıcı vatandaşlar oluyorlar. Böyle bir yeri nasıl kapatmayı düşünebilirsiniz?

— Bağımsız düşünmeyi mi öğreniyorlar? Yani burada dinsizlik öğretiliyor, öyle mi? Çoğunluğu müslüman olan bir ülkede, halk Kuran’ı ezberlemek yerine matematik ezberliyor. Bu dinimize hakarettir.

— Burada kimse matematik ezberlemiyor. Ezbercilik yok burada.

— Hem eğitim hangi dilde? En azından matematiği Arapça öğretebilirsiniz. Arapça kutsal bir dildir.

— Matematik zaten kendi bir dildir. Arapça okutmuyoruz.

— O zaman buranın ismini İmam Hatip Matematik Sarayı diye değiştireceğiz. Bütün taş binalar —gecekondu gibi ne bu böyle— restore edilip modernleştirilecek. Zaten Büyük Sultan Abdülhamit Han’ın bir tek büstünü göremedim burada. Sözde komik hikayeler yazmış eski bir yazarın büstünü dikmişler. Bunlar hem dine karşı hem de ecdadımıza karşı.

— Aziz Nesin o. Siz zaten burayı kapattırmak için Jandarma yollamıştınız daha ilk günlerde. Burayı mühürlettiniz ama başarılı olamadınız. Olamayacaksınız.

— Pazarlık sünnettir. Madem hiçbir dediğimi kabul etmediniz o zaman son bir teklif daha yapıyorum. Orta yerde buluşalım. Buranın ismi Nesin Matematik Köyü değil mi? Nesin soyadının ne itibarı olabilir ki? Bundan sonra burası Türkiye’de, hatta dünyada, en itibarlı isim olan o şanlı isimle anılsın: Recep Tayyip Erdoğan Matematik Medresesi. Diyanet’e bağlansın. Matematik seçmeli ders olsun; Kuran kursu mecburi ders olsun.

— Hangi tarikata vereceksiniz burayı?

— Tenzil’e. Yani Diyanet ne isterse. Yok canım bizim tarikatlarla işimiz olamaz. Tuzak soru sordunuz.

— Burası Nesin Matematik Köyü’dür ve öyle kalacaktır.

(Sayın Ali Nesin ve Matematik Köyü sakinlerine özürlerimle…)

Kuran’a göre dünya sabit mi?

Caner Taslaman Kuran ile akıl ilişkisini çok ince ve veciz bir şekilde ifade etmiş.

Kuran aklı ilahlaştırmaz ama aklı kullanmanın dine hizmet ettiğini gösterir.

Bu lafı ben şöyle yorumluyorum:

Kuran’ın yanlış olması söz konusu olmadığına göre, eğer aklınızla Kuran çelişirse, aklınızı kullanıp Kuran’ı aklınıza uyduracak masallar uydurun.

İslam alimleri tam da bunu yaparlar.

El-Enam suresinde anlatılan İbrahim kıssasını inceleyerek Taslaman’ın sözünün ne kadar doğru olduğunu gösterebiliriz.

Bu kıssadaki çelişkilerin farkına varan alimler, çelişkileri akla uygun hale getirmek için masallar uydurmuşlar.

Bu masallardan en bilineni mağara masalıdır.

Kıssadaki çelişki İbrahim’in güneşin batışını sanki ilk defa görüyormuş gibi davranmasından kaynaklanıyor. İbrahim yeryüzünde yaşıyor, kendine bir tanrı arayacak yaşa gelmiş ama güneşi ilk defa görüyor.

Güneşi gördüğünde çok etkileniyor ve güneş benim tanrımdır diyor. Ondan sonra bir bakıyor ki güneş batıyor. Ben batan şeylerden hoşlanmam mealinde bir şeyler söylüyor ve batan bir şey benim tanrım olamaz diyor. Aynı sürprizi ay ve yıldızlar (gezegenler) için de yaşıyor, çünkü onlar da batıyor.

İbrahim, yıldızlar tanrımdır diyor; ay tanrımdır diyor, ama battıklarını görünce, bunlar benim tanrım olamaz diyor.

Yetişkin bir dünyalı olarak İbrahim’in güneşin ve ayın doğup battığını bilmemesi mümkün mü? Değil.

Peki öyleyse Kuran’daki bu bariz çelişki nasıl açıklanabilir? Kuran’daki çelişkileri açıklamak ulemanın işidir ve bunu çok ustaca yaparlar. İslam bilginleri bu çelişkiyi de bir masal ile açıklamışlar.

Bu masala göre, İbrahim doğduktan hemen sonra annesi onu bir mağaraya kapatır ve bu mağarada İbrahim mucizevi bir şekilde kısa zamanda büyür ve gençlik çağına ulaşır. Mağarada olduğu için gökyüzünü hiç görmemiştir.

Bir gün İbrahim annesine “beni dışarı çıkart” der ve gökyüzü cisimlerini ilk defa görür ve bu kıssada bahsedilen olaylar gerçekleşir. Böylece İbrahim güneşin doğup battığını bilmeden yetişkinlik çağına ulaşmış olur.

Mağara masalının inandırıcı olmadığını söyleyen İslam alimleri de olmuş; onlar da başka mazeretler uydurmuşlar:

“İbrahim tabii ki güneşin, ayın, yıldızların battığını biliyordu ama kavmine bir ders vermek istediği için onların anlayacağı bir dille konuşuyordu,” demişler.

Maksat bu çelişkinin gerçek bir çelişki olmadığını kelime oyunları ve masallarla göstermek çünkü Kuran yanlış ve çelişkili bir şey söylemiş olamaz.

İbrahim, “bu gök cisimleri benim tanrım olamaz, ancak onları yaratan benim tanrım olabilir” diyor. Tamam. Ama bu mantık gök cisimlerini yaratanın Allah olduğunu ispatlamaz ki. İbrahim, gök cisimlerinin bir yaratıcısı olduğu sonucuna varıyor ama bu yaratıcının Allah olduğu sonucuna varamıyor.

Gök cisimlerinin bir yaratıcısı varmış ve o da İbrahim’in tanrısı imiş; veya İbrahim onu kendi tanrısı olarak tanımlamış. Ama kim o? Bilinmiyor.

Tabii bu bir kıssa, mantığa uygun olması gerekmiyor.

Kıssa, hedef kitlenin anlayabileceği bir dilde, eğlenceli ve akılda kalıcı olarak mesajını ileten bir hikayedir. Hikayenin basit olması tekrarlanmasını kolaylaştırır ve kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlar. Bu sebepten kıssanın mantıklı olmasından çok basit ve tekrarlanabilir olması önemlidir.

İbrahim kıssası mesajını doğru olarak vermiş ki günümüze kadar gelmiş ve Diyanet’in sayfasında İbrahim’in nasıl bilimsel ve aydınlanmacı akıl kullanarak paganlığı bırakıp İslam’ı seçtiği anlatılıyor. İbrahim, sanki Descartes’ın dediği gibi, vahiy yolu ile değil, akıl yolu ile tanrısını bulmuş oluyor. Ve bu kıssa bin senedir Kuran’ın akıl ile çelişmediğini vurgulamak için kullanılıyor.

İbrahim İslam’ı bilimsel eleştiriye tabii tutmuş ve ancak ondan sonra İslam’ı kabul etmiş gibi bir masal anlatılıyor. Belki de bu sebepten artık bebeklerin ergenlik çağına gelince kendi akıllarını kullanıp bir din seçmesine izin verilmez; bebek doğar doğmaz kimliğine “Dini: İslam” diye yazılır.

Zaten, bu kıssadan çıkan sonuç, İbrahim örneğinde olduğu gibi, aklını kullanan herkes zorunlu olarak İslam dinini seçecektir.

Demek ki, bu çağda bu peri masalına inananlar var ki onlar İslam alimlerinin tezgahladığı bu çocukça yorumları kabul ediyorlar ve kendi akıllarını tatile yollayıp İbrahim masalına inanıyorlar ve “İbrahim gibi yüce aydınlanmış bir bilim adamı İslam’ı akıl yolu ile seçmiş, bu benim için yeter de artar, ben hiç düşünmeden İslam’ı seçebilirim” diyebiliyorlar.

** ** **

Fakat daha ilginç olanı, İbrahim’in yıldızların, ayın ve güneşin battığına inanması.

Yani İbrahim, dünyanın evrenin merkezinde hareketsiz durduğunu ve gök cisimlerinin dünyanın etrafında döndüğünü söyleyen eski dünya modeline göre konuşuyor. Halbuki gök cisimleri dünya kendi etrafında döndüğü için batarmış gibi görünürler, aslında batmazlar.

İbrahim’in gök cisimlerinin battıkları için tanrı olamayacaklarını söylemesi, onun dünyanın hareket ettiğini bilmediğini gösterir.

Eğer İbrahim’in mantığı ile gidersek, gök cisimleri tanrı olabilir çünkü onlar batmıyor, dünya kendi etrafında döndüğü için onlar doğudan batıya hareket ediyor gibi görünüyorlar.

Eğer İbrahim doğru dünya modelini bilseydi yani dünyanın kendi etrafında döndüğünü bilseydi o zaman uzay cisimlerinin gerçekten batmadığını bilirdi ve belki de onların tanrı olduğuna inanırdı. Veya paganlıktan kendini kurtarmak için başka mazaretler bulmak durumunda kalırdı.

Ama Kuran hatalı olamaz. Kuran’ın dünyanın hareketsiz olduğunu söylemek gibi bir yanlış yapması olanaksızdır ve düşünülemez. Hata bizde olmalıdır; biz Kuran’ı yanlış anlıyor olmalıyız.

Kuran’da adı geçen peygamberler de hata yapamazlar. Öyleyse bizim de aklımızı kullanıp İbrahim’i böyle bir zan altında kalmaktan kurtarmamız gerekir.

Şöyle diyebiliriz:

İbrahim tabii ki dünyanın hareket ettiğini biliyordu ama bunu kavmindeki normal insanlara anlatamazdı. Kopernik’ten binlerce yıl önce kavmindeki basit insanlara dünyanın hareket ettiğini nasıl açıklasın? Böyle bir şey söylese kavmi onu alaya alırdı.

İbrahim, hele hele, Allah’ın, hâşâ, dünyanın hareket ettiğini bilmemesi söz konusu olabilir mi? Dünyaya hareketini veren zaten O!

** ** **

Sonuç olarak, İbrahim’in, bu kıssaya göre, aklını kullanmak açısından örnek alınacak birisi değildir.

Diyanet ise İbrahim’i nerdeyse bir 18. yüzyıl aydınlanmacısı gibi İslam’ı akıl yolu ile sorgulayıp paganlıktan vazgeçip İslam’ı seçen bir bilim adamı olarak göstermeye çalışıyor. Diyanet’in yorumuna göre İbrahim aklını kullanarak tevhid fikrine varıyor ve müslüman oluyor.

Durum hiç de öyle değil. Kıssayı kendi aklımızı kullanarak okuduğumuzda İbrahim’in yürüttüğü mantık pek akılcı gelmiyor bize.

İbrahim güneşin battığını hiç görmemiş gibi “güneş benim tanrımdır” diyor; sonra “Aaa, güneş batıyormuş, o benim tanrım olamaz” diyor. Güneşin batışının sadece görüntü olduğunu bilmiyor.

Ama İbrahim’i bu konuda suçlayamayız.

İbrahim diye birinin yaşayıp yaşamadığı bilinmiyor. Böyle birisi varsa bile ne zaman yaşamış, nerede yaşamış, neler yapmış… hiç bilinmiyor.

Sadece İbrahim adına uydurulmuş bir sürü masal var.

** ** **

Taslaman’ın Kuran ve akıl ilişkisini çok ince ve veciz bir şekilde açıkladığını kabul etmeliyiz; bunun için onu tebrik ediyoruz.

Kuran eğer bilimsel aklı yüceltseydi, ve ilahlaştırsaydı, o zaman Kuran’a inanan kimse kalmazdı. Bu kıssaya bilimsel akıl yürüterek, eleştirel aklını kullanarak bakan birisi ancak güler, “güzel bir fıkra bu” der. Bu kıssaya ciddiye alacak olsak o zaman da Kuran’ın dünyanın hareket ettiğini bilmediği sonucuna varırdık.

Taslaman’ın sözüne göre Kuran diyor ki, aklınızı dine hizmet edecek şekilde kullanın; aklınız dine hizmet etmiyorsa ve Kuran’da çelişkiler falan buluyorsa, aklınızı tatile yollayın, biraz gezsin kendine gelsin.

Bin yıldır da İslam alimleri Kuran’ın bu dediğini yapıyorlar ve akıllarını din uğruna feda ederek Kuran’daki çelişkileri masallar anlatarak kurtarıyorlar. İslam dünyasında akıl çoktan beri tatilde; gitmiş tatile bir daha da dönmemiş.

** ** **

Ama unutmayalım! Kuran’da çelişki yoktur. Çelişki bizdedir. Kuran açıkça dünya sabittir dese bile bunu bize bir ders vermek için diyordur.


Notlar:

YouTube’da Caner Taslaman ve Mehmet Okuyan İbrahim peygamberin aya güneşe neden rabbim dediğini tartışıyorlar. Mehmet Okuyan’a göre bu ayetlerde “yıldız” diye tercüme edilen aslında gezegenmiş. Yani İbrahim, bugün bizim yıldız dediğimiz gök cisimlerine değil, gezegenlerden birine atıf yapmaktaymış. Bu tartışmada dikkat ettim, hem Caner Taslaman hem de Mehmet Okuyan, bilim adamı edası ile konuşuyorlar; sanki Kuran’a bir bilim adamı gibi yaklaşıyorlar gibi bir hava yaratıyorlar. Bu doğru değil. İkisi de İbrahim kıssasındaki çelişkileri sorgulamıyorlar, her İslam alimi gibi, Kuran’ın harf harf doğru olduğunu kabul ediyorlar ve çelişkileri masal anlatarak geçiştirmeye çalışıyorlar. Kuran’a bilimsel olarak, yani inançsız, baksalardı o zaman, İbrahim’in tarihsel bir kişilik olup olmadığını sorgulayarak işe başlarlardı. Halbuki onlar ibrahim’in Kuran’da adı geçtiğine göre mutlaka yaşamış gerçek bir kişi olduğuna ve bu hadiselerin onun başından aynen Kuran’ın anlattığı gibi geçtiğine inanıyorlar. Bu inançlarla yola çıkan birisi Kuran’a nasıl bilimsel bakabilir? Benim inananlara bir lafım yok. Fakat, ulemanın yaptığı gibi, inançlarını bilimsel ve eleştirel akıl ile ispatladıklarını söyleyenlere karşıyım. Bunların doğru söylediklerine inanmıyorum. Bu kıssaya bakıp İbrahim’i aydınlanmacı bir bilim adamı gibi satamazsınız. Bu yaptığınız bizim aklımızla alay etmek olur.

Güneş’e tapmak çok eski bir gelenektir. Bu kıssada da zaten İbrahim o zaman da gök cisimlerine tapanlara bir eleştiri olarak söylenmiş bence. Diyanet’in sayfasından: “Hz. İbrâhim’in kavmi ay, güneş ve yıldızlarla bu gök cisimlerini sembolize eden putlara taparlardı.”

İbrahim/Abraham’ın semantik tarihçesi. Zaten İbrahim sadece semantik olarak yaşamış olabilir. Yani sadece bir anlam olarak, propaganda amaçlı yaratılmış kurgusal bir karakter olabilir.

— “Peki öyleyse Kuran’daki bu bariz çelişki nasıl açıklanabilir?” demişiz yukarda. Ama tabii, Kuran’da “bariz” çelişki olamaz. Nasıl ki, gök cisimleri batması sadece bir görüntüdür, Kuran’daki çelişkiler de öyledir. Bize çelişki olarak görünürler ama değildirler. Ulema, Kuran’da çelişki gibi görünen “sahte” çelişkilerin çelişki olmadığını masallar yazarak bize ispatlarlar.

— Mağara masalı ve İbrahim kıssasının güzel bir analizi için bakınız: Zekeriya Pak,  HZ. İBRAHiM YILDIZ, AY VE GÜNEŞi RAB EDİNDİ Mİ?

— “Diyanet ise İbrahim’i nerdeyse bir 18. yüzyıl aydınlanmacısı gibi İslam’ı akıl yolu ile sorgulayıp paganlıktan vazgeçip İslam’ı seçen bir bilim adamı olarak göstermeye çalışıyor,” demişiz yukarda. Diyanet’in sayfasından: “Böylece Hz. İbrâhim pek çok müslüman ilim ve fikir adamının Allah’ın varlık ve birliğini aklî delillerle ispat etmek bakımından önemle üzerinde durdukları, gözleme dayalı bu istidlâli ile hem putperest kavminin inançlarını çürütmüş hem de hak dinin en temel ilkesi olan doğru bir ulûhiyyet inancının nasıl olması gerektiğini göstermiş bulunmaktadır.”

— “… bebeklerin ergenlik çağına gelince kendi akıllarını kullanıp bir din seçmesine izin verilmez,…” Çocuklar kendi dinlerini seçmeli mi?

— Bahsi geçen ayetler şöyle (el enam suresi 74-80)

(74) İbrahim, babası Azer’e, “Putları tanrılar mı sayıyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapkınlık içinde görüyorum” demişti.

(75) Aynı şekilde biz İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtusunu görüp kavrama imkanı veriyorduk ki kesin inananlardan olsun.

(76) Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü. “Rabbim budur” dedi. Yıldız batınca da “Batanları sevmem” dedi.

(77) Ayı doğarken görünce, “Rabbim budur” dedi. O da batınca, “Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yolunu şaşırmış kimselerden olurum” dedi.

(78) Güneşi doğarken görünce, “Rabbim budur, zira bu daha büyük” dedi. O da batınca dedi ki: “Ey kavmim! ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım”.

(79) Ben, O’nun birliğine inanarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.”

(80) Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin ona ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak rabbimin (beni korkutacak bir şey dilemesi hariç.) Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hala ibret almıyor musunuz?

— Kuran’la ilgili bir not. Bu kıssadan anlıyoruz ki Kuran’ın en önemli amacı putlara tapanların İslam dinine geçmesini sağlamaktır. Ama günümüzde şartlar değişti. Ülkenin yüzde doksanı müslüman, puta tapan yok. Muhammed’in çağındaki şartlar çoktan değişti. Ama biz hala puta tapanlar hakkında yazılmış ayetleri okuyoruz. Allaha ortak koşan yok ama Kuran hala bu kavgayı veriyor. İslam alimlerinin buna uygun bir masal yazmalarını bekliyorum.