Laiklik, eğitim ve türban

20190211_133924~2473080035..jpg
Din ve devlet hiyerarşisi iç içe geçmiş ve laiklik, eğitim ve türban konularının ortak noktası olmuşlar.

Gazetelerde hep tekrar eden konular var. Bunlardan üçü ilgimi çekiyor: Laiklik, eğitim ve türban. Bu üçlünün ortak noktasının din olduğu görülüyor.

Laiklik ile din ilgilidir çünkü laiklik devletin dininin olmaması demektir.

Türban ile din ilgilidir çünkü türban dinin modaya sızmasıdır. Kadınlar da bu fırsattan yararlanıp türban sembolizmini toplumdaki yerlerini iyileştirmek için kullanmayı başarmışlardır. Türban din ile ilgili bir sembol olarak tedavüle sokulmuş olabilir ama artık moda olarak hayatına devam ediyor.

Eğitimin kendisi zaten seküler bir din örgütlenmesidir. Yapılanma olarak organize dinlerden farkı yoktur. Zaten eskiden beri eğitim “hocaların” kontrolünde olmuştur. Bu hocalar eskiden din kurumlarının emrinde iken daha sonra “öğretmen” adını alıp devletin emrine girmişlerdir. Müfredat da görünüşte seküler olmuştur. Ama günümüzde eğitim seküler midir, dînî midir, tartışılabilir. Ama bu önemsiz bir tartışma olurdu çünkü eğitim de aynı din gibi eline geçirdiği talebeleri belli doktrinlerle programlamak için var olan bir örgütlenmedir. Hoş olmayan budur. Müfredatın içeriği hiç de önemli değildir.

Bu üç konunun diğer ortak noktası da devlettir.

Laiklik devletin bir dininin olmamasıdır demiştik. Ama Türkiye’de devletin dini vardır ve bu din İslam dinidir. Bunu nereden anlıyoruz? Devlet kendi inşa ettiği ve sahibi olduğu Arap özentisi nostaljik mimarili gösterişli camilerin hoparlörlerle donatılmış minarelerinden kendi memurları aracılığı ile kendi dininin Arapça bir tekerlemesini vatandaşlara günde beş defa dayatır.

Vatandaşın kullandığı takvim de devlet tarafından dini aralıklara bölünmüş bir takvimdir.

Devletin en üst kademesindeki memurlar sosyal medyada açıkça din içerikli paylaşımlar yapabilmektedirler ve bu da çok doğal karşılanmaktadır. Bir cumhurbaşkanı yardımcısı “hayırlı cumalar” diye paylaşım yapabilmektedir. Yapmasa garip kaçardı zaten. Devletin dini olmasaydı devlet memurları din içerikli paylaşımlar yapamazlardı.

Devlet büyükleri sêlâtin camilerde cuma namazına gidip eski bir devlet geleneğini devam ettiriyorlar ve devletin dinini her cuma teyit etmiş oluyorlar. Osmanlı sultanları cumaya gittiklerinde devletin dini resmi olarak İslamdı ama artık devletin bir dininin olmaması gerekir. Anayasa böyle diyor. Ama fiili olarak devletin dini vardır.

Bütün bu gözlemler devletin bir dini olduğunu ve bu dinin İslam olduğunu gösteriyor.

Devletin bir dininin olması iyidir veya kötüdür demiyorum. Sadece devletin dininin olması ve devletin bunu açıkça ilan etmesi Anayasadaki laiklik ilkesini dekoratif bir ilke durumuna düşürmüş oluyor.

Eğitim zaten devletin kontrolündedir. Öğretmenler devletin ajanlarıdır/memurlarıdır ve devletin tanımladığı müfredatı/doktrini olduğu gibi talebelere aşılamak/dayatmak durumundadırlar.

Devlet din işinde olduğu için de türban konusunda aktif rol oynamıştır ve türbanı bir üniforma olarak tanımlayarak kendisine oy verecek bir ordu kurmuştur.

Bütün bunlar ne demektir peki?

Devlet neden din işleri ile uğraşır?

Bana ne bu konulardan! Vatandaş olarak bizim değiştirebileceğimiz bir şey yok. Bu konulara hiç girmemek en iyisi.

Fakat, laikliğin tanımının doğru yapılmadığını düşünüyorum. Laiklik, fanatik kökten aydınlanmacıların sahiplendiği bir konu olduğu için onlar laikliği “aydınlanma” olarak tanımlamışlardır. Çünkü fanatik aydınlanmacılar için her iyi şey aydınlanmadır. Laiklik de iyi olduğuna göre aydınlanmadır.

Laiklik aydınlanma ile ilgili bir şey değildir. Laiklik devletin din işlerinden çıkmış olması demektir. Devletin kendi dininin olmaması demektir. Laik devlet, dinin kamu alanına ait olmadığını ve özel alana ait olduğunu bir ilke olarak kabul eder ve bunu gerçekleştirmek için kanunlar çıkartır ve bu kanunları uygular.

Din kamu alanında yaşamıyorsa ülkede tarikatlar ve cemaatlar gibi özel dini örgütlenmeler olamaz. İbadethaneler özel ve gösterişsiz olur. Evet, eğer din kamu alanının değil de özel hayatın bir parçası olsaydı şehirlerimiz bu devasa ve gösterişli camilerle donatılmamış olurdu. Devlet sonuna kadar açılmış hoparlörlerle günde beş defa kendi dinini vatandaşa dayatmazdı. “Görmemişin dini olmuş her yere cami dikmiş” gibi bir laf bile söyleyebiliriz. Türkler sonradan görme müslümanlar oldukları için de bu lafımızda gerçek payı olurdu. Türkiye’de müslümanlığı Allah’tan daha Allahçı ve Araptan daha Arapçı olmak diye anlayan bir kesim vardır.

Eğitim zaten bir suç örgütüdür. Eğitim gençlerin içindeki cevheri öldüren bir suç örgütüdür. Bu suç örgütünü destekleyen ve palazlandıran da devletin ta kendisidir. Devlet eğitim işinden de çıkmalıdır.

Kitap bilgisine dayalı bir kaç alan dışında (matematik ve hukuk gibi) eğitim usta-çırak ilişkisi olarak yerinde öğrenilmelidir. Öğretilmelidir demiyorum. Yaparak öğrenilmelidir diyorum. Öğretmenin olduğu yerde öğrenme yoktur. Eğitim yerinde olmalıdır. Pilot simülatörde, futbolcu sahada, kimyager laboratuvarda, doktor hastanede, tamirci tamirhanede işini öğrenir. Bu işlerin hiç birinin okullarda öğretilmesi gerekmez.
Tek amacı devletin hocalarına iş yaratmak olan bu okul denen toplama kamplarında talebelerin toplanıp sınavlara tabii tutulmaları gençlere yapılan çok büyük haksızlıktır.

Okullar toplama kamplarıdır ve hemen kapatılmalıdırlar.

Türban konusu da görüldüğü gibi değildir. Türban kadınların toplumda ilerlemek ve durumlarını güçlendirmek için kullandıkları bir araçtır. Türbanın kadınlar için başka bir anlamı yoktur. Türban dediğimiz araç işlevini yitirince kapalı kadınlar hızla açılacaklardır. Türbanın/saçörtüsünün din ile uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur.

Laiklik, eğitim ve türban konularının ortak noktasının hem din hem de devlet olduğunu söyledik. Ama daha dikkatli bakınca din ile devletin ayrı şeyler olmadığını  ama aynı hiyerarşinin parçaları olduğunu görüyoruz.

İslam dininin kendi ruhban sınıfı ve dolayısıyla bir hiyerarşisi yoktur. Peygamber bunun böyle olmasını istemiştir çünkü ruhban sınıfın dini ele geçireceğini ve kendi doktrinlerini dinin esası diye satacaklarını öngörmüştür.

İslamda bir ruhban sınıf yasak olduğu halde mollalar ve hocalardan meydana gelen bir ruhban sınıf oluşmuştur. Bunlar örgütlenip hiyerarşi kuramadıkları için de devletin içine sızmışlar ve devletin hiyerarşisini kullanmışlardır. Başından beri bu böyle olmuştur. Devletin içinde örgütlendikleri gibi, “özel din örgütlenmesi” diyebileceğimiz bir şekilde tarikatlar ve cemaatler şeklinde de devletin dışında örgütlenmişlerdir.
Devlet kendini bu parazitleşmiş dini örgütlenmelerden kurtaramadığı müddetçe de enerjisinin büyük bir kısmı bu dini örgütlerinin yarattığı yapay gündemlerle uğraşmakla geçecektir. Dış güçler de bu dinî örgütlenmeler aracılığı ile devlete karşı operasyonlar düzenleyeceklerdir. Devlet ile dinî örgütlenmelerin ortakyaşam ilişkisi içinde oldukları da söylenebilir. Çünkü devlet de onlardan oy almaktadır.

***

Eğitim ve türban: Türbanlıların eğitim kurumlarına alınmaması. Bunun laikliği savunmak için yapılması. Fakat laiklik zaten yok ki. Devletin dini var. Eğitim de devlete ait. Neyin kavgası yapılmış bu kadar sene? Laikliği savunmak isteyen her şeyden önce ezan dayatmasına karşı çıkmalıdır.

Eğitim ve laiklik: Eğitimin dinden bağımsız olması iyi bir şey ama eğitimin kendisi özünde çürümüş bir kurumdur ve bir toplama kampıdır. Ülkenin en önemli kaynağı olan gençlerin eğitim sistemi tarafından etkisizleştirilmesi önlenmelidir.

Laiklik ve türban: Ülke laik olsaydı yani din kamu alanında değil de özel alanda yaşıyor olsaydı zaten insanlar dinlerini giyinmek gibi bir hevese kapılmazlardı.

Notlar:

Türbanla ilgili yazılar.

Dinden korkma! Hiyerarşiden kork!

Devlet ve dinin hiç bitmeyen kavgası hakkında bir yazı yazmıştım. Bu da ona bir ek niteliğinde bir yazı.

Kavga ne hakkında?

İnsan pazarını ele geçirmek hakkında. İnsan kendisini dinin mi yoksa devletin mi yolmasına izin verecek! İnsan hür iradesi ile kendini kime sömürteceğini seçecek!

İnsan dine mi borçlu olacak devlete mi? İnsan vergisini dine mi verecek yoksa devlete mi verecek?

Bu tarafta cüppeliler, diğer tarafta ceketliler akbabalar gibi bekliyorlar. Birbirleri ile döğüşürmüş gibi yapıyorlar, ama aslında pazar payı için pazarlık yapıyorlar. Sonunda kaybeden hep insanlar oluyor.

Devletle din bazı konularda anlaşıyorlar; bazen birbirlerini kullanıyorlar, bazı noktalarda anlaşamıyorlar… Şu anda fiili güç devletin elinde, cemaat sözde devletin denetiminde faaliyet gösteriyor… ama cemaatler devleti sıkıştırıyor… çünkü devletin cemaatin kontrol ettiği insanların oylarına ihtiyacı var.

Devlet için din cemaatlerdir çünkü tüzel organizmalar sadece diğer tüzel organizmalarla aynı seviyede muhatap olurlar.

Al dini vur devlete… Ama cemaat beterin beteri. Din Allahın bu memlekete verdiği en büyük ceza. Cemaat din bile değil. Cemaat dini kullanan bir hiyerarşi. Korkmamız gereken dinin kendisi değil… dinin kendi başına hiç bir zararı yoktur. Ancak bir hiyerarşi dini sahiplenip onu kendi varlığını devam ettirmek için kullanmaya başlayınca, din insanları sömürme aracı olmuş oluyor. Bilenen en eski sömürme aracıdır din.

Türk milleti ne yapmış ki, Allah onları dinle cezalandırmış? Müslüman olmuşlar! Daha ne yapsınlar! Güzelim barışçıl dinlerini bırakıp Arapların intikamcı tanrısının buyruğunun altına girmeyi seçmişler. Allah da, isimlerinden biri olan “en büyük intikam alıcı”yı kullanarak, Türklerden Müslüman olmalarının intikamını almaya devam ediyor.

İslamı kendi resmi dini olarak seçen devletler olduğu için İslam bir din olarak varolmaya devam edebilmiştir ve devam etmektedir. Devlet de bir hiyerarşidir; devlet de İslam dinini kendi hiyerarşisinin dini olarak seçmiş! Bu ne demek? Devlet dini halkını sömürmek için kullanıyor demek.

Dinden korkma! Hiyerarşiden kork!

Notlar:

— Din kul ile Allah arasındadır. İslam budur. Din kul ile devlet arasında değildir. Din kul ile tarikat şeyhi arasında değildir. Yukardaki yazının açıklamak istediği budur. Eğer din özel olursa, devletin dini yoktur demektir. Devletin dini olmayınca tarikatlar da olmaz. İşin doğrusu budur. Şu anda tarikatların devletin elinden aldığı on binlerce çocuk ülkenin ve kendilerinin geleceği için faydalı bir şey yapacaklarına bir kutsal kitabı ezberleyip hayatları boyunca aynı şeyi ezberden okuyacaklar. Yani tembel, uyuşuk ve amaçsız bir hayatları olacak ve şeyhlerinin emirlerini yerine getirmek için yaşayacaklar.

Din ve devletin hiç bitmeyen kavgası.

 

Filozof kedi Niçe’nin Tüzel Varlıklar Kuramı’na Giriş’i

Tarih bireyin Tüzel Varlık’la mücadelesinin hikayesidir.

Tüzel Varlık nedir? Kedi Devrimi adlı kitabımda filozof kedi Niçe, devrimci kedi Çe’ye Tüzel Varlık’ın ne olduğunu detaylı olarak açıklamıştır. O bölümü olduğu gibi kopyalıyorum.

***

6 – Niçe’nin Çe’ye öğütleri

Niçe yeni bir varlık tipi tanımlamıştır: Tüzel Organizma. Bu varlığın en önemli özelliği insanların efendisi olmasıdır. Niçe Çe’ye Tüzel Organizmayı incelemesini ve iyice anlamasını öğütler çünkü insanlarla olan savaşında istese de istemese de İnsanların Efendisi karşısına çıkacaktır. İşte Niçe’nin bir rakı sofrasında Çe’ye söyledikleri.

– Çok değerli dostum Niçe. Devrimin kuramsal temellerini uzun yıllar önce atan sensin. Belirlediğin yolda emin adımlarla ilerliyoruz. Kedilerin özgürlüğüne içelim!

– Devrime kendini adamış yoldaş Çe! Kedileri insan egemenliğinden kurtarmak için giriştiğin bu kutsal mücadelede benim mütevazi fikirlerimin de bir yeri varsa ne mutlu bana. Kedilerin özgürlüğü hiç ölmeyecek bir tutkudur benim için, bundan şüphen olmasın, ama en son araştırmalarım kedilerin insanlara karşı tek vücut olup başkaldırmalarının imkansız olduğunu gösteriyor. Yine de kedilerin özgürlüğüne!

– Biz imkansızı başarmak için bu yola baş koymuşuz. Devrimi inananlar yapar.

– Devrimi inananlar başlatabilir fakat düzenin sahipleri bitirir. Bu kural değişmez. Düzene karşı yapılan hiç bir devrim düzeni değiştirmeyi başaramamıştır. Düzen değişmez ismi değişir.

– Fransız devrimi?

– İsim değişikliğidir. Nereye saldıracağını bilemeyen aç ve şaşkın bir güruh devrim adına bir binaya saldırmıştır. Düzenin sahipleri yeni bir slogan yazıp düzenin markasını değiştirmişler ve devrimin başarı ile sonuçlandığını söyleyip o günü bayram ilan etmişlerdir. Halk istediğini aldığını zannedip evlerine dönmüştür. Düzenin verdiği tek taviz halkın kölelik takvimine bir tatil günü eklemek olmuştur. Dökülen onca kan ve sepetlere düşen kafalar yeni bir tatil günü için miydi?

– Devrimin halka bir faydası olmamıştır diyorsun.

– Devrimden önce pasta yiyemeyenler devrimden sonra da yiyememişlerdir. Çe, vazgeç bu devrim sevdasından. Devrim işlevini yitirmiş bir değişim aracıdır. Devrimin hedefinin açıkça tanımlanabildiği zamanlarda bile, yani krallara ve tiranlara karşı yapıldığı zamanlarda bile, devrim başarılı olamamıştır. Bugün iktidar küreseldir, bir yerde değil her yerdedir, yani hiç bir yerde değildir.

– Bahsettiğin bu devrim iktidara karşı yapılan eski tip devrimdir. Bu devrimlerin amacı iktidarı ele geçirip halkın yönetim biçimini değiştirmektir. Kedi devrimi ise gerçek anlamda bir halk devrimidir. Bir cins devrimidir. Başka bir cinsin kontrolünde olan doğal haklarımızı kendi cinsimizin kontrolüne geçireceğiz. Tek amaç kedileri insanların sömürüsünden kurtarmaktır. İnsanların devrim dediği şey aslında hiç bitmeyen iç savaşlarında birikmiş kinlerin patladığı noktalardır. Kedi devrimi ise bir cinsin ortak düşmanına karşı tek vücut ve tek kafa olup özgürlük savaşı vermesidir. Bu zaten senin temel öğretin değil mi?

– Evet Çe. Devrimin anlamını çok iyi kavradığını görüyorum. Biz kediler insanlardan çok ileri bir bilinçlenme düzeyindeyiz. Onlar henüz ne bir efendileri olduğunun ve ne de ona karşı savaşabileceklerinin bilincine varmışlardır.

– İnsanlar en büyük düşmanları olan ve onları kırıp geçiren virüslere karşı bile tek vücut olup savaşamıyorlar.

– Eğer bir asteroid dünya ile çarpışma yörüngesinde olsa bu kadar kesin bir ortak tehdit karşısında bile insanlar iç savaşlarını ve kan davalarını unutup cinslerini tehdit eden ortak tehlikeye karşı savaşmazlar.

– İç savaşları ve kan davaları insanların en eski alışkanlıklarıdır. Bir bireyin alışkanlığını kırması zordur. Bir toplumun alışkanlığını kırması hemen hemen imkansızdır.

– Çe, ne virüs ne de asteroid insanların efendisidir. Onlara karşı yapılan mücadeleye özgürlük savaşı denemez. Bir cinsin özgürlüğü tek vücut olmadan kazanılamaz.

– Bizim birleşebilmemiz için her şeyden önce yeryüzüne yayılmış soydaşlarımızın özgürlük bilincine ermeleri gerekir.

– Özgürlük Cemiyeti bu konuda uzun zamandır çalışmalar yapıyor. Temasların faydalı oldu mu?

– Cemiyetin devrime katkısı olamıyacağını anlamış oldum. Uzayıp giden toplantılarda özgürlük üstüne yöntem tartışmaları yapmak bana göre değil. Ben bir eylem kedisiyim.

– Özgürlük bireye has bir özelliktir. Kurumlar birey olmadıkları için özgürlük nedir bilmezler. Kendi özgürlük nedir bilmeyen de özgürlük için savaşmaz.

– Savaşanların önünde de istemeden de olsa bir engel teşkil eder diye düşünüyorum.

– Bu gibi cemiyetler ve partiler yeni nesillerin devrime katılmalarını engeller. Devrim adına yayınladıkları broşürler ve kitaplarla gençleri kendi saflarına çekerler. Yeni katılanlar devrim için çalışmak yerine cemiyetin nasıl çalıştığını öğrenirler ve hiyerarşide tırmanmayı devrime en önemli katkıları olarak görmeye başlarlar. Cemiyetin tek amacı da zaten yeni üyeler devşirip kendi varlığını ilelebed sürdürmektir.

– Hipatya okulculuktan ne kadar nefret ettiğini söylemişti.

– Bir davanın gerçekleşmesini engellemenin en kolay yolu onu okullaştırmaktır.

– Zaten kedilerin zaferi bu cemiyetin sonu olurdu. Hiç bir bürokrasi amacına ulaşıp kendini fesetmek istemez.

– Seninle gurur duyuyorum Çe. Kurumsallaşmanın bireysel özgürlüğün en büyük düşmanı olduğunu bu kadar açık olarak anlayıp red etmen çok ümit verici. Devrimin kariyerci bürokratlara değil senin gibi bağımsız bireylere ihtiyacı var. Bu aşamada yapman gereken kedi ve insan toplumlarının alt yapısını ve açık ve gizli güçlerini incelemek ve anlamak olmalıdır.

– Akademik incelemeleri Cemiyet üyelerine bırakıyorum. Gözlemlerim bana kedilerin insanların sömürgesi olarak yaşadıklarını kesin olarak gösteriyor. Bu gerçeği daha fazla tartışmaya gerek yok. Şimdi eylem zamanı. Hiç vakit geçirmeden harekete geçip kölelikten kurtulmamız gerekiyor.

– Çe, dünyada milyonlarca kedi var. Bu kedilerin çoğu evcilleşip insanlaşmışlardır. Onların barınak, beslenme ve sıhhat gibi temel sorunları yoktur.

– Ve en güzeli de yaşamlarını sürdürebilmek için çalışmaları gerekmiyor.

– Evet, insanlar onların bütün ihtiyaçlarını karşılıyor. Bu güvenli yaşam karşılığı kediler üreme, düşünme ve hareket özgürlüklerinden vazgeçiyorlar. Özgürlüklerini kaybetmiş kediler insan evlerinde süs eşyası olarak yaşıyorlar.

– Acaba onlar kendilerini süs eşyası olarak görüyorlar mı?

– Bu konuda kafa yorduklarını zannetmiyorum. Evcilleşmiş kedilerin tek istediği karınlarını mama ile doldurup uyumak ve tatlı rüyalarla kendilerinden geçmektir. Onlar senin özgürlük dediğin şeyi anlayamazlar. Anlasalar bile istemezler özgür yaşamayı.

– Özgürlük bizim genlerimizde var.

– Bir özgürlük geni varsa ben bilmiyorum ama senin vaad ettiğin özgür hayat onların evcil hayatlarından daha iyi değil ki. Özgürlüğü seçerlerse mamaları için çalışmaları gerekeceğini onlara anlatamazsın.

– Alın teriyle kazanılmış mamanın tadını tattıklarında onlar da özgür olmak isteyeceklerdir.

– Evin rahatlığını ve güvenini bırakmalarını nasıl isteyeceksin?

– Rahat özgürlüğün bittiği yerde başlar.

– Özgürlük adına sokağa düşen bu kediler yazın sıcaktan bunalacak, kışın soğuktan donacak ve uyku saatleri altüst olacaktır. Diğer özgür ve aç kedilerle bir parça insan artığı için kavga edeceklerdir. Çoğu özgürlüğün tadına varamadan açlıktan ölecektir. Değer mi soyut bir özgürlük kavramı için?

– Onlar devrimin kurtardığı ilk kuşak olarak tarihe geçeceklerdir. Dava uğruna bazılarının şehit düşeceği bir gerçektir. Devrimden sonra onların onurlarına gösterişli anıtlar dikilecektir, bundan şüphen olmasın.

– Daha gerçekçi olarak, bu zavallı kediler rahat evlerinden ‘kurtulunca’ kendilerini leş kokan ara sokaklarda sıçanlarla beraber çöplükleri karıştırırken bulacaklardır.

– Olabilir. Ama bu geçeci bir durumdur. Özgürlük insanlardan tam bağımsız doğa içinde yaşamak demektir.

– Efsanevi dev kediler gibi özgür ve bağımsız . . .

– Dev kediler efsanevi değildir. Onlar kedilerin egemen olduğu uzak bir diyarda insanlardan tam bağımsız yaşarlar. Oradaki bütün varlıklar miyavlamak yerine kükreyen dev kediyi kralları olarak tanırlar.

– Çe, belki böyle bir diyar ve egemen dev kediler vardır, bilemem, ama mitoloji ve tarihi ayrı tutmalısın. Bilimsel düşünce bunu gerektirir. Dev kedilerin varlığı mitoloji ile karışmıştır oysa bizim tarihimiz bilimsel olarak araştırılmış ve yazılmıştır.

– Tarih akademik bir daldır. Devrime katkısı mitolojiden bile azdır. Biz bilimsel devrim değil hak devrimi yapıyoruz. Hakkımızı alana kadar da savaşacağız. Savaştığımız yer bugündür, tarih değil.

– Bugünkü duruma nasıl geldiğimizi anlamak için tarih yararlı olacaktır. Tarihimizin dönüm noktası binlerce yıl önce atalarımızın insanlarla yaptığı anlaşmadır.

– Nasıl imzalamışız ki biz bu anlaşmayı?

– Ne yazılı ne de sözlü olan bu anlaşma iki tarafın birbirlerini sevmelerinden doğmuş doğal bir anlaşmadır. Kediler insanların buğdayını çalan fareleri avlamışlar insanlar da kedilere evlerinin kapısını açmışlardır. Eşit tarafların ortak menfaatleri için gerçekleştirdiği tarihteki en güzel dostluk anlaşmalarından biridir bu.

– İnsanların sözlerini tutacaklarını varsayıp onlara güvenmek saflık olmuş. Bu günkü durum insanların anlaşmayı tek taraflı olarak değiştirdiklerini gösteriyor.

– Bahsettiğin değişiklik insanların tarım devrimini gerçekleştirmelerinin sonucudur. Tarım devriminden sonra insanlar yaşadıkları doğal ortamı bırakıp kurdukları şehirlere taşınmışlardır. Şehir sadece ikamet ve ticaret merkezi olarak düşünülmüş ve hayvanlar ve tarım kırsal bölgede kalmıştır. Artık kedilerin avcılığına ihtiyaçları kalmadığı halde insanlar bu iyi dostlarını beraberlerinde şehirlere taşımışlardır.

– İşlevini yitiren her şey gibi kedilerin de süs eşyasına dönüşmesi kaçınılmazdı herhalde.

– Evet. Şehirlerde dar mekanlarda istiflenmiş olarak yaşamaya çalışan insanlar bu canlı süs eşyalarının yavrulamalarını da kısıtlamak istemişlerdir.

– Kısırlaştırmak kısıtlamak değil vahşettir. Soykırımdır. İnsanların diğer bir varlığa kendi zevklerini tatmin etmek için yaptığı bu vahşiliğe isyan etmemek imkansız. Üreme özgürlüğümüz en doğal hakkımızdır.

– Özgürce ve doğasına uygun olarak üremek her varlığın hakkıdır. İnsanlar diğer bir cinsin çift kurma ve üreme özgürlüğünü hunharca yok ederler ama kendileri de üreme özgürlüklerini evcilleşmeleri sürecinde kaybetmişlerdir. İnsan soyunun başına gelen en ağır felaketlerden biridir bu.

– Doğa tanrısı onları kedilere yaptıkları için cezalandırmıştır belki de.

– Doğa tanrısı, eğer varsa, insanların tanrısı gibi intikam alıcı mıdır, bilmiyorum, intikam doğal değil de hukuki bir kavramdır ya. Her neyse, bu şehirleşme hem insanların hem de kedilerin geleceklerini tanımlayan bir değişim olmuştur. Doğadan izole edilmiş evlerinde insanlar kedilerini insan gibi yaşamaya zorlamışlardır. Böylece kediler insanlaşmış ve kendilerine yabancılaşmışlardır. Çünkü onların insan vucudu olmadığı halde insan gibi yaşamaları istenmiştir.

– Şehirler insanları da yabancılaştırmış. Romanlarda en çok işlenmiş konulardan biridir yabancılaşma.

– Çok doğal değil mi? Roman yabancılaşan insanın icadıdır. İnsan birey kavramına bilinçlenince varlığını o zamana kadar tanımlamış olan aile ve toplum gibi organizmaların dışında ve onlardan bağımsız varolabileceğini keşfetmiştir. Kendi kendini tanımlayıp evrende tek bir birey olarak varolabileceğini – yani özgürlüğünü – keşfeden insan eski toplumsal kendine yabancılaşmıştır.

– Bir gruba bağlı olmadan özgür bireyler olabileceklerini insanlar daha yeni anlamış. Biz ise bir gruba bağlanmayı suya batmak kadar itici buluruz.

– Gruplar dışında özgür yaşamak insanlara hep korkunç gelmiştir. Sürüden ayrılanı kurt kapar der dinleri. Sürünün sahipleri de sürüden ayrı düşüneni sürünün kurtlara satmasını ister. Özgür olma ile bir gruba ait olma çelişkisinin farkına varan yabancılmış insan da romanı icad edip yabancılaşmasını kendine yansıtır ki görebilsin. Yalnızlığını veya yalnız olamayışını ve evcilliğin verdiği mutluluk ile özgürlüğün kuramsal hazzı arasında kararsız kalışını romanlarda anlatır kendine. Sen de, Çe, Hipatya’nın evcil mutluluğu ile senin özgürlük hasretini karşılaştırmıyor musun bazen. Benim yerim neresi diye sormuyor musun?

– Niçe, özgürlük bir yer mi sence? Hipatya evinde özgür ben evsizliğimde.

– Evlerinde yaşayan kedilerin insanların gözünde özel bir yeri vardır. At ve eşek gibi hayvanların emeklerini sömüren insanlar kedilerin emeğine saygı duyarlar ve onları çalıştırmazlar. Kediler onlara özgür yaşadıkları zamanları hatırlatır.

– İnsanlar da özgürlüklerini evcilleşince kaybettiler demiştin.

– Kediler nasıl insanlarla bir anlaşma yapmışlarsa insanlar da görünmez bir organizma ile benzer bir anlaşma yapmışlardır. Bu organizmaya Tüzel Organizma denir.

– Bence bu varlığın ismi Niçe tipi organizma olmalı. Bu artık senin adınla özdeşleşmiş bir buluş. Bu konuyu senden dinlemek çok onur verici. Peki bu organizma artık görünmez olmadığının ve tanımlandığının farkında mı?

– Hayır değil. Bu organizmayı insanlar yaşayan bir varlık olarak algılayabildikleri zaman ona bir isim koyacaklardır. O zaman onu efendileri olarak tanıyıp ondan korkacaklardır. Henüz onu göremedikleri için adı yok insanlar arasında.

– Belki ismi olmadığı için göremiyorlar. Yüzlerce kırmızı vardır ama sadece ressamlar görür onları çünkü isimlerini bilirler.

– Doğrudur. Sen kedi cinsinin insanların egemenliği altında yaşadığının farkındasın. İnsanlar ise Tüzel Organizmanın kölesi olduklarının bilincinde değiller. Ama bir insan yavrusu ile bir kedi yavrusunu karşılaştırırsak ikisinin de köleliğe doğmuş olduğunu görürüz.

– Evet, ikisinin de doğal özgürlükleri kendilerine değil de doğdukları yerin sahibine aittir. Kedi insan evine doğar, insan da bir bayrak devletinin topraklarına.

– Bir evde doğan kedinin özgür olup olmama seçimi kendisine bırakılmaz. O özgür değildir. Doğal hakları sahibinin kontrolü altındadır. Devrimin amacı bu yeni doğmuş yavruya doğal hakları olan özgürlüklere sahip çıkma özgürlüğü vermek olmalıdır.

– Devrim gösterdiğin bu hedefe ulaşacaktır.

– Sahibi yeni doğan kediyi yaşı gelince veterinere götürür ve ameliyat ettirir. Bu hayati karar kedinin fikri alınmadan uygulanır. Sahibi ona hür yaşamak isteyip istemediğini de sormaz. Ona ev terbiyesi vererek evcilleştirir ve ehlileştirir. Cinsine has hijyen kurallarını annesinden öğrenen yavru evde uyması gereken tuvalet kurallarını insanlardan öğrenir.

– Cinsimize karşı işlenmiş bir suç bu.

– İnsan yavrusuna gelince. Anne baba Tüzel Organizmanın himayesinde yaşayan kölelerdir. Onlar da doğduklarında ebeveynleri tarafından köleliğe satılmışlar ve özgür yaşamı hiç bilememişlerdir.

– İnsanlar nasıl köleliğe satılır?

– Törenler ve ritüellerle. Anne baba yeni doğmuş yavrularını Organizmanın kölelik veritabanına kayıt ettirirler ve ona bir kölelik numarası alırlar. Artık o insan değil bir sayıdır.

– Organizma insanı sayı olarak görür diyebilir miyiz?

– Diyebiliriz. Organizmanın kölesine verdiği değer bir sayıya verilen değerden fazla değildir. Sen bir kağıda yazdığın bir sayıyı sildiğinde ne kadar üzülürsen Organizma da kendi savaşlarında bir hiç uğruna öldürttüğü insanların kölelik numaralarını veritabanından silerken o kadar üzülür.

– İnsanlar köleliklerini neden sorgulamaz?

– Farkında değiller ki. Organizma onlara dünyanın efendisi olduklarını ve bu evrenin onlar için yaratıldığını söyler. Kölelik geleneği binlerce yıldır devam ettiği için insanlar bu hallerini bir doğa kanunu zannederler. Başka bir yaşam tarzı bilmedikleri için köleliklerini sorgulamak akıllarına gelmez. Özgür yaşadıkları zamanlar o kadar eskilerde kalmıştır ki özgürlüğünü hatırlayan yoktur.

– Bu toplu hafıza kaybı bizim için de geçerli fakat kedi anne insan anne gibi yavrusunu bile bile köleliğe satmaz, yavrusu ondan zorla koparılıp alınır.

– İnsan anne doğal annelik içgüdülerini kaybetmiştir. Kendi cinsine ihanet eden bir suçludur o. Yavrusunun hakkı olan bütün doğal özgürlüklerini Organizmaya acımasızca satar. Yavrusunu insan yapan en önemli özelliği olan düşünce özgürlüğünü de üyesi olduğu marka dinine satar.

– Bizde din denen sömürücünün olmaması bir avantaj olmalı.

– Din insanlara Organizmanın bir görüntüsü olarak belirir. Her insan malı olduğu din ve onun çalışanlarına korku ile karışık bir çeşit saygı duyar. Anne yavrulayınca yavrusunu din çalışanına teslim etmeyi bir görev bilir. Bu din çalışanı da bir ritüelle yavruyu Organizmanın malı ilan eder. Bu rituel hayatı boyunca Organizmanın yavruya uygulayacağı çeşit çeşit işkencelerin ilkidir.

– Nasıl yani?

– İnsanların dinleri çeşit çeşittir, Hristiyanlık denen dinlerden birinde bu rituel şöyle yapılır. Anne baba yavrularını törenin yapılacağı marka dininin sembolleri ile süslenmiş ve özel bir mimarisi olan yapıya götürür. Orada tam teşekkül merasim uniforması giymiş bir görevli onları karşılar. Binayı süsleyen markalar, logolar ve semboller görevlinin kaftanına ve kukuletasına da işlenmiştir. Anne baba böyle markalı uniformalara çok değer verirler. Özel arabalarını bile üzerine arabalarının markasının ve logosunun işlendiği tulumlar giymiş işçilerin çalıştığı garajlara bakıma götürmeye özen gösterirler. Bu özel tulumlar giymiş insanlar arabanın yağını değiştirirse arabanın mutlu olacağına ve daha iyi çalışacağına inanırlar. Anne baba din görevlisinin uniformasının da törenin başarısı için gerekli olduğuna inanırlar. Bazı ön hazırlıklar ve ayinlerden sonra küresel din çalışanı ölü bir dilden tekerlemeler mırıldanmaya başlar ve yavrunun üstündekileri çıkartıp onu ayaklarından tuttuğu gibi tepetaklak bir kova suya batırır.

– Olamaz! İğrenç! Bu ne vahşet! Küçücük bir yavruya nasıl böyle bir işkence yapılır!

– Bir değil, iki değil, üç değil, beş değil, tam yedi kere batırır çıkarır ve yavrunun kafasını her defasında suda biraz daha uzun tutar, biraz su yutması sevaptır der. Zavallı yavru suda boğulacağını düşünüp avazı çıktığı kadar ağlar.

– Zavallı yavru!

– Henüz insan dilinden anlamayan yavruya bu yolla ilk kölelik dersi verilmiş olur. Efendisi Organizma ona “bana karşı çıkacak olursan başına gelecekleri bil” demektedir. Yavru geçirdiğı bu travmayı hayatı boyunca hatırlar ve ne zaman marka dininin yasalarını sorgulamayı düşünse korkar ve vazgeçer.

– İnsanların kölelik durumu öyle ilerlemiş bir safhada ki onlar yavrularına bu işkence yapılırken bakabiliyorlar. İçleri cız etmez mi?

– Etmez. Yaptıkları ile gurur duyarlar. Yüce bir varlığa hizmet ettiklerine inanırlar. Kendileri de bu rituelden geçtikleri için onu bir insanlık geleneği zannederler.

– Kölelikten kafaları çürümüş insanların. Ya bu işkenceyi kedi yavrularına da uygulamaya başlarlarsa.

– Yapmazlar. Bu suya batırma töreni insanlarla o din markası arasında olan bir ilişkidir. Din organizması insanlardan çok daha akıllı olduğu için köleleştirme işlemlerini insanlara özel, onları yücelten ve tanrılara sevdiren çok eski insanlık gelenekleri olarak sunar ve insanlar da kanar buna. Aynı tören kedi yavrularına da uygulansa insanlara özel olmazdı. Zaten din markalaştırdığı ritüelleri korur ve anlamlarının sulandırılmasına izin vermez.

– Bu organizmaya akıllı dedin. Akıllı olmayı insanlar kendilerine has bir özellik diye düşünürler. Nasıl oluyor da bu organizma akıllı olabiliyor? Mecazi anlamda mı?

– Hayır. Akıllı olmak için vücudu olmak gerekmiyor. İnsanlar bir organlarının akıl diğerinin de aşk merkezi olduğunu sanacak kadar tıpda geri kalmışlardır. Bunun sebebi insanların kendi vücudlarının bilimsel olarak incelenmesini bile Organizmanın kontrölüne bırakmış olmalarıdır. Organizma da insanların menfaatini değil kendi menfaatini düşünür ve onların iyi olmalarını değil mümkün olduğu kadar uzun süre hasta kalmalarını ister ve onlara ilaç satar durur.

– Zavallı insanlar, çok akıllı olmadıkları belli . . .

– İnsanların anladığı anlamda akıllı olmak için vücudu olmak gerekmez, yazıyı kullanmasını bilmek yeter ve Organizma da yazıyı kullanabiliyor. Ama Organizmayı insanlara göre akıllı yapan onun insan bireyine göre ölümsüz olmasıdır. İnsan kuşakları doğar, yaşar, inanır ve ölür fakat Organizma yaşamaya devam eder. Organizma insanları nasıl kullanacağını en ince detaylarına kadar geliştirip kanunlaştırmıştır. Unutma ki insanları eğiten de bu din organizması ve onun seküler şekli olan okullardır. Din eğittiği insanlara dinin kölesi olmanın insanların erişebileceği en yüksek mertebe olduğunu öğretir.

– İnsanların kedileri insanlık kuralları ile eğitmeleri gibi. Peki yeni doğmuş bir yavruyu bir kova suya batırarak tanrılara bahşedildiğine insanlar gerçekten inanır mı?

– İnanırlar. Tanrıya inanmasalar bile anne baba yavrularını marka dinine satınca bu kurumun onu bu dünyada ve ölümden sonra koruyacağına inanırlar. Daha önemlisi insanlar bu törenin tanrılarla alakası olmadığını ve Organizmanın yavrularını kendi malı yapma töreni olduğunu göremezler.

– Yavrunun eğitiminde annenin sözü hiç mi geçmez?

– Din ve bayrak devletinin endoktrinasyon işini anneye bırakmayacaklarını tahmin edersin. Bir dinin malı olmuş insanlar o dinin kurallarına kayıtsız şartsız uymak mecburiyetindedirler. Bu kurallar çok çeşitlidir ve insanların yaşamlarının her boyutunu kapsar. Mesela, en büyük iki marka dininde erkek yavrunun üreme organının bir parçası tasarım bozukluğu olarak görülür ve kesilerek tanrılara adanır.

– Bu da insanların ne kadar geri zekalı olduğunu ispatlar.

– Geri zekalılıktan çok insan bireyinin Organizmanın alışkanlıklarını kırmaktaki güçsüzlüğünü ispatlar. Daha da ilginci insanlar tanrıları ile olan anlaşmalarını bu şekilde eski usül, yani yazı öncesi, kan anlaşması olarak imzaladıklarını söylerler. Daha doğrusu insanları tanrı adına sömüren ve tanrıların dünya üzerindeki tek ve meşru temsilcileri olduklarını iddia eden taşaronların propagandası öyle der insanlar da inanır.

– Böyle bir geleneğin binlerce yıldır devam ediyor olması insanların köleliklerini ne kadar sevdiklerini ispatlar.

– Organizmanın kendisini insanlara tanrı diye tanıtması ve onlarla olan anlaşmasını onların üreme organlarını sakatlayarak imzalamalarını istemesi insanların köleliğinin üreme ve cinsellik özgürlüklerini kaybetmeleri ile ilgili olduğunu gösteriyor.

– Sence bu Organizma sapık mı? Böyle sapıkça bir şey istiyor kölelerinden.

– Hayır. Onun vücudu yok. Sapıklık diye bir kavramı sadece teorik olarak bilebilir. Organizma insanların zayıf noktalarını biliyor ve onları amaçlarına ulaşmak için kullanıyor.

– Organizmanın insanlarla yaptığı anlaşma insanların bizle yaptığı anlaşmadan daha kötü bence.

– Evet. Organizmanın insanlarla yaptığı anlaşma insanların emekçi hayvanlarla yaptığı ve sömürüye dayanan anlaşmaya benziyor. Organizmanın vaad ettiği rahat ve eğlence dolu hayat için insanlar Organizmanın boyunduruğu altında kölelik yapmayı kabul ediyorlar ve doğal hakları olan bütün özgürlüklerden vazgeçiyorlar. Çalışamaz hale gelince de Organizma onları acımasızca çöpe atıyor.

– Acımasızca çünkü acıma hissi zaten yok . . .

– Acıma gibi hisler de vücudu olan varlıklara ait özellikler olduğu için Tüzel Organizmada yoktur. O ne acır, ne hisseder. İnsanların duygularına en ufak bir saygısı yoktur. Organizma insanlarla bizim farelerle oynadığımız gibi oynar.

– O zaman bu organizmayı yaşayan bir varlık olarak tanımak önemli olduğu gibi onun insan hisleri olmadığını anlamak da nasıl hareket edeceğini ve olaylara nasıl tepki vereceğini ve insanları nasıl kullandığını anlamak açısından önemli.

– Tabii. Mesela, insanlara savaş anlamsız gelir. Fakat, savaşın birbirlerine aşık organizmaların sevişmeleri olduğunu anlasa o zaman yeryüzünde neden savaş olduğunu anlardı. Ya da mesela, bir insan bir kedi yavrusunu annesinden çekip alınca acıma ve suçluluk hisleri duyabilir fakat bayrak ve takke insan yavrusunu annesinin elinden küçük yaşta alınca hiç bir şey hissetmez.

– Takke derken dini kastettin herhalde.

– Evet. Nedense din organizmasının takke ve cüppe fetişi vardır. Çalışanlarına gülünç kıyafetler giydirerek onları diğer insanlardan ayırır. Din markalaşmasını kıyafet yoluyla yapar.

– Ve daha önce de bahsettiğimiz gibi bu kıyafetler semboller ve logolarla işlenmiştir.

– Aynen öyle. Fakat insanların yücelttiği her sembolün altında pratik bir menfaat aramalısın. Cüppe giyip takke takmak insanların işine gelir çünkü onlar din çalışanları olarak ağır işler yapmaktan kurtulurlar, tarlalarda ve fabrikalarda çalışmak yerine yan gelir yatarlar. Bir sınıf olarak din çalışanları evcilleşmiş kedilere çok benzer çünkü onlar da doğal özgürlüklerini satıp güvenli ve boş vakti bol bir yaşam satın alırlar.

– Bir insan annenin yavrusunu kendi eli ile en büyük düşmanı olan bayrak devletine ve cüppeli rahiplere teslim etmesi ne kadar haince bir şey! Bir fare annenin yavrusunu bize getirip verdiğini düşün! İnsan anne nasıl bu kadar aptal olabilir?

– Organizmanın savaşlarından birinde öldürdüğü oğlunu tabutta görünce anne uyanır ve “ah keşke yavrumu Organizmaya vermeseydim” diye ağlar ama iş işten geçmiştir. Unutma ki anne Organizmanın yavrusuna uyguladığı eğitim denen organizmalaştırma sürecininden kendi de geçmiştir. Organizma onun için medeniyet temsilcisidir ve insanlardan ve kendisinden yüce bir kurumdur. O böyle görür. Eğitimin endoktrinasyon olduğunu anlayamaz. Üstelik Organizmanın düzeni anneyi ve yavrusunu korur. Anne Organizmaya karşı çıkmadıkça, yani düzenin içinde kurallara uygun olarak yaşadıkça, güvenli olacağına inanır.

– Eğitim Organizmanın yavruyu programlama süreci olmalı.

– Elbette. Eğitim sürecinde yavru organizmanın mutlak kontrolü altındandır. Eğitim sonunda yavru bütün doğal insan değerlerini kaybeder ve tanınmaz bir hale gelir. O artık Organizmanın eğlence diye bilinen propagandasını ve tüketim ürünlerini tüketmekle yükümlü bir organizmadır. Bunu da zaten isteyerek yapar çünkü eğitim onu eğlenceye bağımlı yapmıştır. O şimdi bir tüketicidir. İnsanlığı eğitim öncesinde kalmıştır.

– Fanatik tüketiciler oldukları için de insanlar sadece markaları algılayabilirler.

– Evet. Onlara marka olarak sunulmayan şeyleri tüketemezler. Bu şeylere kavramlar da dahildir.

– Felsefende markaya bu kadar önem vermenin sebebi bu olsa gerek. Hipatya eskiden tanrılaştırma denen olayın şimdiki markalaştırma olduğunu söylemişti.

– Tüketim mallarını üretenler aynı içeriği çeşitli markalar olarak paketleyip satarlar. Aynı içeriğin markasını değiştirip yeni diye de satarlar. Dinde ise eski makbul olduğu için markalaşmış eski alışkanlıklar çok değerlidir. Yavruları bir kova suya batırmak gibi.

– Tüketim bağımlılıkları olduğu için insanları yönetmek çok kolay olmalı.

– Eğlence en sevdikleri uyuşturucu ve uyarıcı olduğu için eğlence adı altında her türlü alışkanlığı insanlara programlamak mümkündür. Mesela insanlar eski zamanlarda birbirlerini öldürebileceklerini bilmezlerdi. Onlara bir insanı öldürmek bir insanı pişirip yemek kadar itici gelirdi. Fakat Organizma onlara birbirlerini öldürebileceklerini ve bundan zevk de alacaklarını gösterdi ve onları programladı. Ve halen de onlara birbirlerini nasıl öldürebileceklerini filimler yoluyla devamlı gösterir. İnsanlar eski devirlerde ortak alışkanlıklarını yakınlarındaki insanlardan alırken şimdi toplu olarak Organizmadan alırlar. Organizma insanlara insan değerleri ile programlayacağına onlara kendi değerleri ile programlar. Bu da insanları Organizmanın kölesi yapar. İnsanlıklarını kaybedip katillere ve para delisi tüketicilere dönüşen insanlar da özgürce ve insan olarak yaşadıkları eğitim öncesi çocukluklarını hatırlayp özlerler ve kedilerine bakıp “biz de bir zamanlar böyle özgürdük” diye ah çekerler.

– Organizmanın insanlarla kendi dilleri ile ilişki kurduğunu söylemiştin . . .

– Organizmanın insan anatomisi yoktur ama insanların yazılı dilini bilir ve onlarla bu dil aracılığı ile iletişim kurar. Fakat yazının asıl amacı iletişim kurmak değildir. Organizma yazıyı insanları ehlileştirmek ve sömürmek için yarattığı hukuk denen sistemi uygulamak için kullanır.

– Benim bildiğim hukuk karşısında her insan eşittir.

– Organizma insanlara hukukun eşit ve dengeli olduğu propagandasını yayar ama aslında hukuk organizmanın insanlar uzerindeki egemenliğini devam ettirmesini sağlayan en onemli araçtır.

– Nasıl?

– Hukuk tüzel organizmaların karakterinde vardır, adı üstünde onlar tüzeldir, hukuki bir anlaşma sonucunda varolmuşlardır. Onların vücutları yoktur, aşk nedir bilmezler. İnsanların özünde ise aşk vardır, hukuk yoktur. İnsanlar eskiden aşk anlaşması ile yaratılırlardı, şimdi artık insanların aşk özgürlükleri kalmamış yerini hukuk almıştır.

– Aşk yerine insanlar hukukla yönetiliyorlar.

– Organizma aşkı kötüler, bayağılaştırır ve mallaştırır. Aşkın tarafsız olmadığını, hukukun tarafsız olduğunu iddia eder. Aşkın yabanilik, hukukun medeniyet olduğunu söyler.

– Propaganda.

– Tabii. Aslında varlığını sürdürebilmesi için Organizma insanlara bağımlıdır. İnsanlar bunu bir anlasalar kölelikten kurtulurlardı. Organizmanın varlığını devam ettirebilmesi için insan kuşakları organizmanın alışkanlıklarının, yani düzen denen şeyin, içinden geçerler, kanın vücudda dolaşması gibi. Düzen içinden insanların nasıl geçeceklerini tanımlayan değerlendiren ve gerekirse cezalandıran bu kurallar sistemine hukuk der Organizma.

– Bu kuralları da Organizma kendi yazdığı için hukuk Organizmanın kendi menfaatlerini korur. Bizde hukuk yok.

– Yok. Bu sebepten biz insanlardan daha bağımsızız. Özümüz bağımsız bizim. Yaşamak için gruplar kurma ihtiyacımız yoktur. Tek ve birey olarak yaşarız. Bizim kadar bireysel özgürlüğüne bağlı başka bir varlık yoktur. Ne kanun yazarız ne de yazılı bir kanuna uyarız.

– Yazılı kanunlar olmayabilir ama sokak kanunları vardır ve evcil kedilerin uymaları gereken kurallar vardır.

– Vardır, ama her kediyi tanımlayan kendi alışkanlıklarıdır. İnsanların alışkanlıkları ise onlara toplu olarak Organizma tarafından programlanır. İnsanlar kendilerini sömüren bu insan olmayan fakat insansal olan organizmayı vücutsuz fakat yaşayan bir varlık olarak tanıyamadıkları için onun kölesi olduklarının farkında değildirler. Kedi devriminin ilk işi kedilere atalarının insanlarla yaptığı eski bir anlaşmanın bugünkü esirleri olduklarını onlara anlatmaktır. En önce efendilerini tanısınlar.

– İnsanlar çok gelişmiş bir iletişim ağına sahip oldukları için onlara bir bütün olarak ulaşmak yakın bir gelecekte pratik olarak mümkün olabilir. Mesela bütün insanlara aynı anda SMS mesajı yollamak mümkün olabilir. Bizim böyle bir ağımız yok.

– Eskiden insanların da yoktu. Misyoner denen din temsilcileri dünyayı dolaşıp insanları teker teker kendi dinlerine inandırmak için kandırmaya çalışırlardı.

– Kedi Ana gibi.

– Kedi Ana usta bir misyonerdir. Propaganda ve programlama işlerini iyi bilir. Belki senin de propaganda işine girip özgür yaşamanın faydalarını kedilere anlatman gerekecektir. Belki de kediler için bir marka dini yaratacaksın ve bu hayatta özgür fakat ızdırap içinde yaşamayı kabul ederlerse öteki dünyada istedikleri kadar kutu mama yiyip uyuyabileceklerini vaad edeceksin.

– Bu önerin etik değil.

– Tabiat etik değildir. Tabiatta varolan bir alışkanlığı değiştirmek istiyorsun. Başarıya ulaşmak için tabiyatta geçerli olan işlemi kullanmalısın.

– Bu işlem aşk değil mi? Hipatyadan öğrendim bunu artık.

– Evet. Tabiatın yöntemi aşktır yani sahtekarlık ve aldatmacadır. Görüntülerdir. Yani sahte tanımlamalardır. Yutturmacalardır. Aşkı anlamış olan kadınlar bunu ne kadar iyi bilir! Hele Hipatya! O bir aşk tanrıçasıdır.

– Hipatya’nın göründüğu gibi olmadığını mı söylemek istiyorsun?

– Orasına sen karar ver. Fakat tabiatın sahte görüntüler üstüne kurulduğunu anlamak için çiçeklere ve böceklere bakman yeter. Sen tabiat üstümüsün ki tabiatın kendi yöntemi ile değil de kendine göre uydurduğun etik, doğru ve moral, yani hukuki, bir yöntemle devrimi yapmayı düşünüyorsun.

– Hayır, tabiat üstü değilim.

– Kitlelerin bilinçlenmesinin sadece onları programlayarak yani aldatarak gerçekleşeceğini anlaman gerekir. İnsanların Efendisi bu gerçeği anladığı için binlerce yıldır bu kadar başarılı olmuştur.

– Maddesizlik felsefesinden bahsedemedik. Hipatya atomik maddecilik kuramının organizmanın kendi maddesiz varlığını insanlardan gizlemek için uydurduğu bir yalan olduğunu söyledi. Tabiatı her yönü ile ve her boyutta anlayabilmek için maddesizlik felsefeni anlamak gerektiğini söylüyor. Ne dersin?

– . . .

– Niçe . . . Niçe . . . Sızmış!

Din devlet bilim teknoloji

YalıKöşkü
Yalı Köşkü Makine Fabrikası (1850’ler)

Özet:

1. Osmanlı, Bilim ve Teknoloji arasındaki farkı anlasaydı daha verimli bir teknoloji transferi yapabilirdi.

2. Devletin içindeki dinî örgütlenmeler kendi varlıklarını devam ettirebilmek için devleti geri bıraktılar.

***

Darwin ve Osmanlılar kitabını okurken, Osmanlı’nın bilim anlayışı hakkında önemli bir ayrıntı dikkatimi çekti. 20. yüzyılın başında Osmanlı aydınları ülkenin Batı’nın gerisinde kaldığını görüyorlardı. Dinci örgütlenmelerin ülkeyi geri bıraktığını da görüyorlardı. Bu aydınlar Batı’dan ilham alarak ülkeyi modernleştirmek istiyorlardı. Osmanlı’nın bilimde geri kaldığı teşhisini koyuyorlar ve Avrupanın bilimini Osmanlıya aşılamak istiyorlardı.

Bunu nasıl yapmaya çalıştılar? Kitaplar aracılığı ile.

Alman filozof Ludwig Büchner’in ilk defa 1855’de yayınlanmış olan Madde ve Kuvvet isimli kitabı tercüme edilmişti ve birçok Osmanlı düşünürü bu kitaba yorumlar yazmıştı. Tabii, akademik konulu kitaplar tercüme edilerek bilimde ileri gidilemez, sadece akademik makaleler yazılmış olur.

Osmanlılar Batı’nın “aydınlanma ve modernleşme tecrübesini öğrenmeye ve onu takip etmeye” çalışıyorlardı. (s.18) Ne ilginçtir ki hala kendilerini “aydınlanmacı” diye tanımlayan bir kesim aynı hatayı yapmaktadır. Hala Avrupanın aydınlandığı için bilim ve teknolojide ileri gittiğini zanneder bu kesim. Yani ülkenin teknolojide ileri gitmesi için aydınlanması gerektiğine inanırlar. Aydınlanmanın bir sonuç olduğunu ve kendi başına bir işe yaramayacağını göremeyen aydınlanmacı aydınlardır bunlar.

Osmanlı aydınları (İslamcılar dahil) “Batı biliminin okullarda öğretilmesi gerektiğini” düşünmüşlerdir. (s.18) Bu da bir hata. Okulda bilim öğreterek sadece akademik bilim adamları yetiştirmiş olursunuz, onlar da gider bir kuşak daha akademik bilim adamı yetiştirirler ama ülke bilim ve teknolojide geri kalmaya devam eder.

“Osmanlı aydınları 19. yüzyıl bilimiyle Ludwig Büchner, Karl Vogt, Ernst Haeckel, […] ve diğer önemli popüler bilim yazarları aracılığı ile tanışmışlardır.” (s.19)

Peki Osmanlı’ya önemli bilim adamları olarak tanıtılan ve kitapları Osmanlıya bilim aşılamak için tercüme edilen bu yazarların Osmanlı bilimine ve modernleşmesine katkısı ne olmuştur? Hiç bir katkısı olmamıştır. Bu yazarlar akademik yazarlardır. Teorik konularda akademik makaleler yazmışlardır. Veya doğada gezip bitki örnekleri toplamışlardır. Teknoloji ile bir alakaları yoktur. Madde ve güç kavramları Avrupa okulculuğunun en eski konularıdır ve Aristo’dan beri binlerce Madde ve Güç kitabı yazılıp kütüphane raflarındaki yerlerin almışlardır ve teknolojiye hiç bir katkıları olmamıştır.

***

Sonra Jön Türkler sahneye çıkıyorlar. Jön Türkler “aydınlanmanın, Batılı değerlerin ve Batı biliminin ateşli hayranlarıdır” ve “dinin bu çağda gereksiz bir öğreti” olduğuna ve bilimsel gelişmeyi engellediğine inanırlar. (s.22) Yani Jön Türkler bilimin din ile çatıştığına inanırlar ve ilerlemek için de bilimin yanında olmaları gerektiğine inanırlar.

Atatürk de toplumu istila etmiş olan özel din örgütlenmelerinin ülkeyi geri bıraktığını tespit etmiş ve durumu bu çok güzel sözle özetlemiştir: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir; ilim ve fenden başka yol gösterici aramak gaflettir, delalettir, cehalettir.” s.27

Atatürk, “tarikat şeyhlerini yol gösterici sanmayın, tek yol gösterici ilimdir, fendir,” diyor.

***

Kısaca, Osmanlı aydınları, devleti içinden kemiren dinci hiyerarşinin kendi varlığını devam ettirebilmek için ülkeyi geri bıraktığını ve en ufak ilerleme girişiminde bulunan padişahları ve aydınları dinsizlikle suçlayarak engellediklerini görüyorlardı. Osmanlıyı geri bırakan en büyük etken bu özel din örgütlenmesiydi. Bu örgütlenmeyi yenebilmek için, aydınlar, onun karşısına bilim ile çıkmayı düşündüler. Ama din kadar eski ve güçlü bir örgütlenme “bilim” gibi soyut ve ne olduğu belli olmayan bir kavram ile yenilemez. Bir örgüt ancak başka bir örgütle yenilebilir.

Ayrıca, “bilim” aydınlar için, Avrupa’da var olan ama kendi ülkelerinde olmayan bir şeydi ve Avrupa’dan alınmalıydı. Dolayısıyla aydınlar, Avrupa’da yayınlanmış kitapları tercüme ederek bilim transferi yapabileceklerini zannettiler.

Teşhis doğru, ama tedavi yanlıştı.

Avrupa’yı ileri götüren bilim değildir. Avrupa’yı geri bırakan da din değildir. Dinin en güçlü olduğu ortaçağlarda bile Avrupa’da teknoloji vardı ve gelişmeye devam ediyordu. Teknolojinin gelişmesini engelleyen, dinden çok, lonca sistemi idi. Her teknoloji alanı bir bilgi kara kutusu idi ve teknolojinin bir alandan diğer alana geçmesi ve yayılması engelleniyordu.

Avrupa’yı ileri götüren aydınlanma veya akıl da değildir. Bunlar hep soyut ve akademik kavramlardır. Sonradan akademiklerin kendilerini üstün yaratıklar olarak göstermek için uydurdukları kavramlardır.

Avrupa’yı ileri götüren teknoloji idi.

Bilim teknoloji değildir. Önemli olan teknolojide ileri gitmektir. Amerika din açısından dünyanın en bağnaz ülkelerinden biridir ama teknolojide ileri gitmiştir çünkü bir teknoloji kültürü vardır.

Günümüzde teknolojide ileri gitmek isteyen ülkeler ne yapıyorlar? Toplumu aydınlatmaya mı çalışıyorlar? Hayır tam aksine, taklitçiliği yüceltiyorlar. 40 sene önce Japonya ne yaptı? 20 sene önce Çin ne yaptı?

Taklit yaptılar.

Çakma sanatını en üst seviyeye çıkardılar. Amerikanın yaptığı radyoları aldılar açtılar içine baktılar ve ucuz bir taklidini yaptılar ve yaptıklarını sattılar. Bu çok önemli. Bilimde satış ve pazarlama ve para kazanma gibi kavramlar yoktur. Teknolojide ise vardır. Yaptığınız ürünü pazarlayıp satarsınız para kazanırsınız ve daha iyi bir ürün yaparsınız. Zamanla taklitçilikten, fasonluğa daha sonra da marka seviyesine ulaşırsınız. Halk zenginleştikçe dinin onlar üzerindeki etkisi azalır.

Biz bu süreci tekstilde yaşamadık mı? Tekstilde bu kadar ileriysek Allahuekber diyerek ve dua ederek mi bu seviyeye geldik? Peki dinciler tekstilde teknolojiyi neden engellemediler? Kuran’a aykırı olmadığı için mi yoksa kendileri de tekstilden zengin oldukları için mi?

***

Teknoloji işinde olan bir devlet aynı zamanda din işinde olamaz. Din işinde olan bir devlet de hiç bir zaman bütün enerjisini teknoloji işine harcayamaz ve geri kalmaya mahkum olur. 21. yüzyılda devlet büyükleri kürsüye çıkıp “ezan Türkçe mi okunsun Arapça mı okunsun?” diye gündem yaratıyorlarsa devlet teknoloji işinde değil din işindedir demektir. Bu devletin önceliği dindir, teknoloji değildir. Halbuki kendini teknolojiye vermiş bir devlet kendi gündemini ortaçağ konuları ile belirleyen bir özel din örgütlenmesine müsaade edemez. Ama biz senelerdir bu özel din örgütlenmelerinin yarattığı ortaçağ konuları ile meşgul ediliyoruz.

Biz yapay dinî gündemlerle uğraşmaktan ancak geri kalan zamanlarımızı teknolojiye ayırabiliyoruz. Zaten teknoloji ile haşır neşir olup yeni buluşlar yapacak genç nesillerimiz tarikatların eline düşüp Kuran ezbercilerine dönüşüyorlar.

***

Osmanlı bilim ile teknoloji arasındaki farkı anlayamadığı için geriledi. Gerçi Osmanlıyı genel olarak suçlamayalım. Fatih Sultan Mehmet kesinlikle teknolojinin değerini anlamıştı. O değil mi Macar top ustası Urban’ı getirip İstanbul’u almak için gerekli güçte top yaptıran! Fatih Avrupa’dan getirilen kitapları tercüme ettirerek veya medreselerde top yapımını öğreterek bir yere varamayacağını biliyordu.

19. yüzyılda da Osmanlı teknoloji transferi yapamaz mıydı? Bunu düşünememişler miydi? Tabii ki düşündüler. Ama artık özel din örgütlenmesi devletin içinde o kadar güçlenmişti ki en ufak ilerleme girişiminde bulunan padişahları tahttan indirebiliyorlardı. Yani din adına devlet içine sızmış ve kalkışma yapacak kadar palazlanmış bir örgüt hiç de yeni bir yapılanma değil. Osmanlı devletinin bağırsaklarında şerit kurdu gibi devletin bütün enerjisini emen bir parazit vardı ve hala da aynı yerde aynı şekilde devam ediyor. Öyle bir tutunmuşki bağırsaklara bir türlü atılamıyor.

İslam dininin kendi hiyerarşisi olmadığı için her zaman devletin hiyerarşisini kullanmıştır ve devlet din işinden çıkana kadar da kullanacaktır.

***

Kitap tercüme ederek teknoloji transferi olmaz. Devletin teknoloji kültürü yaratıp teknoloji kültürünü desteklemesi lazım. Devlet tam aksine özel din yapılanmalarını destekliyor. Enerjisi ve parası kalırsa teknolojiyi destekliyor.

Devlet acilen dini özelleştirmeli ve din işinden çıkmalıdır. Şu anda tarikatlardan gelecek oylar için devlet çok ağır bir fatura ödemektedir. Bir kaç oy için en değerli varlığı olan gençleri tarikatlara satmaktadır. Devlet bir kaç oy için, gelecek nesillerin hayatlarını söndürüp tarikatlara satmaktadır. Bu gerçeği daha nasıl ifade edebiliriz ki.

Devlet din işinden çıkıp dini kamu alanından tamamen silmelidir. Din özel hayatın bir parçası olarak devlet tarafından korunmalıdır ama hiç bir dinî örgütlenmeye izin verilmemelidir. Bu şekilde din kurdunu düşüren devlet de rahatlar halk da rahatlar. Türklere yakışan da budur.

***

Yoksa devletin içine sızmış olan bu özel din örgütlenmeleri kendi varlıklarını sürdürebilmek için sürekli ortaçağ gündemleri yaratarak devletin enerjisini emeceklerdir. Bu örgütlerin kendi gazeteleri ve televizyonları da olduğu için istedikleri gündemi de yaratabileceklerdir.

Devletin bilimi veya dini değil teknolojiyi desteklemesi gerekir.

Atatürk en hakiki mürşit bilimdir fendir derken “fen” kelimesinden teknolojiyi kastettiğini varsayabiliriz. Çünkü Atatürk ilkeleri ile Türkiye teknoloji atılımı yapmıştır. Uçak fabrikası da bunlara dahildir. Demek ki, Batılılar bizi geri bırakmak için teknolojiden uzak durmamız gerektiğini bizden iyi biliyorlardı. Ondan bizi felsefeye ittiler ve siz kitap okuyun ve aydınlanın dediler. Ama Türkiye aydınlanmacı dolu olduğu halde bir türlü teknoloji patlaması yaşayamadık. Atatürk’ün kurduğu uçak fabrikasını kapattırdılar. Şeker fabrikalarını kapattırdılar. Tekeli özelleştirdiler. Devletin elinde özelleştirmediği bir tek din kaldı. Avrupalı’nın istediği de bu zaten. Devlet din işinde olduğu müddetçe ülkemizde istedikleri gibi operasyon yapabileceklerini biliyorlar.

Notlar:

Darwin ve Osmanlılar, Alper Bilgili.

— Bir Ekşi Sözlük yazarının cümleleri ile, Ludwig Büchner‘e göre “enerji maddenin ayrılmaz ve içsel bir özelliğidir … üstelik madde yaratılamaz ve yok edilemez .. geçirdigi tüm değişimlere rağmen aynı kalır … madde, zaman ve mekan bakımından sınırsızdır … ” Tahmin ettiğim gibi adam Alman ekolünden derin bir filozof. Yazdıkları da felsefe. Osmanlı’ya gerekli olan teknoloji idi. Felsefe değil.
— Din de örgütlenmiş bir işletmedir, özelleştirilebilir.
— Osmanlı’ya bilim getirmesi için tercüme edilen diğer bir filozof Karl Vogt için ise arama motorunda Türkçe bilgi çıkmıyor. Popülerliği kalmamış.
— Adı geçen diğer Alman filozofu Ernst Haeckel için de bu bilgileri buldum: “…zooloji bilgini. Darwin’in evrim kuramının yayılmasında büyük etkinliği olmuş, “biyogenetik yasasını ortaya atmıştır.” Bu adamın kitaplarını tercüme etmek Osmanlı’nın sanayileşmesine bir katkıda bulunamazmış zaten.
— 1890–1914 yılları arasında Almanya son sürat endüstrileşiyordu. Çelik üretimi ve ağır sanayi konusunda İngilizleri geçmek üzereydiler. Demek ki, Alman filozoflarının kendileri aydınlanmanın sonucu değil, çelik sanayinin getirdiği yükselen refah seviyesinin sonuçları idi. Filozofların sanayiye bir katkısı yoktur. Osmanlı da Alman sanayileşmesinin farkındaydı ve bu teknolojiyi buraya getirmeye çalışmışlar ve bir ölçüde başarılı da olmuşlardır. Serdal Soyluer’in OSMANLI DEVLETİ’NDE AĞIR SANAYİ YATIRIMLARINA BİR ÖRNEK: YALI KÖŞKÜ DEMİR VE MAKİNE FABRİKASI adlı makalesi Osmanlı’nın sanayileşme çabalarını çok güzel anlatmış.
— Şöyle yazmışım: “Fatih Sultan Mehmet kesinlikle teknolojinin değerini anlamıştı. O değil mi Macar top ustası Urban’ı getirip İstanbul’u almak için gerekli güçte top yaptıran!” Ama daha sonra bu konuda bilgi eksikliği veya bilgi kirliliği olduğunu gördüm. Bu siteye göre Fatih zaten makine mühendisiymiş ve top işini çözmüş: “II. Mehmet döneminde Osmanlı Devleti dünyada teknoloji alanında zirvedeydi. Fatih Sultan Mehmet Han bir makine mühendisiydi. Kendini tanımaya başladığından beri hedefi Konstantiniyye’yi almak olan olan bu genç Sultan, en küçük ayrıntıya bile dikkat etmiş, ince eleyip sık dokumuştur. Kendisinin güngörmüş hocaları vardır. Bunlar; Mimar Müslihiddin ve Top döküm ustası Saruca Sekban’dır.” Olabilir. Ama bu benim tezimi çürütmez. Fatih olaya akademik olarak değil, “aydınlanma” olarak değil, “akıl” olarak değil, teknoloji olarak bakıyordu. İstanbul’u almak için gerekli topları yapmak için gerekli teknolojiyi bir şekilde bulup başarı ile uygulamıştır. Zamanın Şeyhülislam’ı acaba top yapımına karşı çıktı mı? Veya destekledi mi? Askeri bir konuda din hiyerarşisinin başındaki zatın laf söylemesi ne kadar garip geliyor bize. Ama aynı dinci güçler reformcu padişah II. Mahmut‘u “gavur padişah” diye damgaladılar. Devletin içindeki dini yapılaşma askeri konularda yapılacak reformlara kendi varlıklarını devam ettirmek için karşı çıkabiliyorlardı.
— Devlet Cumhuriyetin kuruluşundan beri devlete ait olan birçok kurumu özelleştirdi. Bu kurumların bazıları yabancılara gitti; diğerlerinin içi boşaltıldı. Devlet için özelleştirdiği kurumlardan çok daha önemli olan bir kurum var, din. Tarih boyunca devletler iktidarda kalmak için dini kullanmışlardır. Aslında burada bahsedilen dinin kendisi değildir. “Din” dediğimizde dinin hiyerarşisinden bahsediyoruz. Din hiyerarşisi, din’in kutsal kitabı etrafında örgütlenmiş bir örgüttür. Din de örgütlenmiş bir işletmedir. Dinin bir kurumdan, bir işletmeden, bir şirketten farkı yoktur. Şirket kâr amaçlı bir organizmadır. Kızılay yardım konsepti ile örgütlenmiş bir organizmadır. Bir futbol takımı renklerinin etrafında örgütlenmiş bir organizmadır. Devlet bir bayrak etrafında örgütlenmiş bir organizmadır. Bunların örgütlenme amaçları değişik olabilir ama hepsinin ortak noktası Tüzel Organizmalar olmalıdır. Din hiyerarşisi, Katolik Kilisesinde açıkça görülebileceği gibi, en eski tüzel organizmalardan biridir. İslam dininin bir hiyerarşisi olmadığı için insanların aklı biraz karışabiliyor. Çünkü Katolik Kilisesi açık olarak kendini bir dini organizma olarak tanıtırken, İslam dininin bir hiyerarşisi yoktur, bir rahipler sınıfının oluşması Kuran tarafından yasaklanmıştır. Ama bir hiyerarşisi olmadan din kendi varlığını devam ettiremez. İslam başlangıcından beri devletle işbirliği yapmış ve devletin hiyerarşisine sızarak bir parazit olarak devlet hiyerarşisini kullanmıştır.Bu sebepten İslam devletten ayrılamaz. Halkın çoğunluğu Katolik dinini benimsemiş bir ülkede devlet laik olabilir çünkü devlet hiyerarşisi ile din hiyerarşisi ayrıdır. Kavga edebilirler ama ayrıdırlar. İslam dinini destekleyen devletlerin ise laik olmaları imkansızdır. Çünkü İslam hiyerarşisi kalıcı olarak devletin içindedir. Bunu zaten acı bir şekilde 15 Temmuz’da gördük. Devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkmadığı müddetçe İslam paraziti devletin hiyerarşisini kendi ortaçağ gündemleri ile meşgul ederek bütün enerjisini emecektir. Devlet bu parazit hiyerarşiden en çok zarar gördüğü halde, onu içinden atamaz çünkü aynı zamanda ona bağımlıdır. Uyuşturucuya bağımlı bir kişi gibi.
— Aydın kelimesi de ne garip. Bu kelimeyi tanımlayanlar da aydınlanmacılar olmalı. Aydın kelimesi eski münevver kelimesinin yerini almış. Ama münevver de nur kökünden gelen Arapça bir kelime ve “terbiye ve tahsil görmüş, malumatlı, açık fikirli” insan anlamında kullanılıyor. Yani eskiden beri terbiye ve tahsil görmüş malumatlı açık fikirli insanlar ışık ve aydınlıkla ilişkilendirilmişler. Gerçi dört ayrı kavramı birbirine karıştırmışlar. Terbiye görmüş biri tahsil görmemiş olabilir; malumatlı birisi açık fikirli olmayabilir. Tahsil görmüş biri tamamen kapalı fikirli olabilir. Bu konuda derinlemesine bir analizi burada bulabilirsiniz.

Devletin dini var mı?

Ahmet Yavuz yazmış:

Laiklik, devletin işleyişini düzenleyen yasaları çıkarırken dini referansları esas almamayı sağlayan bir kavramdır. Kimsenin inancına ilişkin bir tercihi içermez. Egemenliğin kaynağı olarak haklı olarak dogma yerine aklı görür. Laikliğin ikiz kardeşi yani olmazsa olmazı ise liyakattir.

Tabii bunu yazan Aydınlanmacı olduğu için “akıl” kelimesinin bir yerde geçmesi gerekiyor ama laikliğin akıl ile bir alakası yok.

Zaten bu bağlamda akıl nedir? Hepimiz günlük işlerimizde aynı derecede akıllıyız. Aydınlanmacıların akıl dediği ise soyut, akademik ve ideal bir kavramdır. Dincilerde olmayıp sadece aydınlanmacılarda olan bir şeydir. Çünkü bir aydınlanmacının, sivil halkın aksine, hiçbir dogma ile bir işi olamaz. O tamamen dogmasız yaşayan pür aydınlık bir şahsiyettir. Halbuki dogma sorgulamadan kabul ettiğimiz şeylerdir. Her insan bazı şeyleri sorgulamadan kabul etmek zorundadır. Aydınlanmacı da bir çok şeyi sorgulamadan kabul eder. Ama onun derdi kendisinin sorguladığı şeyleri bizim de sorgulamamızdır. Yoksa bizi dine sorgulamadan inanan akılsız insanlar olarak tanımlar.

Türkiye’de akıl çoktur ama laiklik yoktur. Anayasada “devlet laiktir” dese bile devletin dini vardır. Devletin dini islamdır. Her Allahın günü günde beş defa kamu alanlarında Arapça ezan okutan bir devlet laik olabilir mi? Her sabah kendi vatandaşını, hangi dinden olursa olsun, Arapça ezan ile uyandıran bir devlet laik olabilir mi? Devlet din işinde olduğu müddetçe devlet laik olamaz.

Din işlerinin devlet işlerinden ayrı tutulmasına laiklik denir. Vatikan’da ne kadar laiklik varsa Türkiye’de de o kadar laiklik vardır. Çünkü Vatikan’ın dini Hristiyanlıktır, bizim devletinin dini İslamdır. İkisinin de dini vardır. İkisi de laik değildir.

Notlar:

Ahmet Yavuz’un alıntılanan yazısı.

— Devlet bir tüzel varlıktır. Bir tüzel varlığın dini olması ne demektir? Başka bir yazıda bu konuya bakmalı. Bir insanın hangi dinden olduğunu net bir şekilde bilemezken bir tüzel varlığın dini olup olmadığını bilebilir miyiz?

— Türklerin devletinin dini olabilir mi? Türklerin devletinin dini İslam olabilir mi?

Laf söyleme özgürlüğü

fes
İkisi de fesli değil mi?? Birisi fesin üstüne tülbent sarmış, diğeri sarmamış.

Türkiye’de laf söyleme özgürlüğü var mı? Belki vardır. Var herhalde. Ama lafların etkisi abartılıyor bence. Entellektüel olması gereken tartışmalar hemen taraftar tartışmasına dönüşüyor. Herkes futbol takımı tutar gibi bir fikri tutuyor ve o fikri müdafaa ediyor. Karşı tarafı duymuyor.

***

Fesli bir yazar var. Artık ihtiyarlamış. Hasta. Diyanet işleri başkanı resmi cüppesini kuşanıp sarığını takıp hasta ziyaretine gitmiş. Aydınlanmacı takımı Cumhuriyet’teki, Aydınlık’taki sütunlarında olayı büyütüp orantısız tepkiler vermişler. Bu fesli şahıs “İstiklal savaşını Yunan kazansaydı daha iyi olurdu” demiş. Der. Bu bir laf değil mi? Laf söyleme özgürlüğü olduğuna göre söyler. Belki kitaplarını satmak için provokasyon yapıyordur. Neyse ne. İstiklal savaşı kazanılmış. Bitmiş. Geçmişte kalmış. Kazanan belli. Kaybeden belli. Bu laf neyi değiştirebilir? Hiç bir şeyi değiştiremez. Fesli yazar bir fesliler ordusu kurup İstiklal harbini geri mi çevirecek? Yapamaz. Bu adamın devletin bekasına ne zararı var? Sıfır zararı var. Kitap yazıyor. Ben hiç bir kitabını okumadım. Belki yararlı bilgiler vardır. Söylediği bir cümle için adam böyle linç edilir mi? Ciddiye alınacak bir laf mı bu? Değil. Adam Atatürk düşmanıymış. Olabilir. Atatürk’e hakaret etmeme kanunu var. Eğer gerekiyorsa yetkililer ona göre ceza verir. Bu fanatik aydınlanmacı takımı böyle komik bir lafa aşırı tepki vererek adamın reklamını yapmış oluyorlar. Aydınlanmacıların düğmeleri belli, yobaz takımı istediği zaman bu düğmelere basıp tepki almasını çok iyi biliyor. Sonra da bu tepkileri seçimlerde servis edip oy topluyorlar. Aslında, araştırma yapan, kitap yazan herkese değer verilmeli. Bir cümle üzerinden adamı linç eden fanatik aydınlanmacıların acaba kaçı fesli yazarın kitaplarını okumuşlardır? Okumadıklarını düşünüyorum. Kimseye zararı olmayan, geçmişe hayran, geçmişte yaşayan, hasta ve yaşlı bir adama devlet değer vermiş ve gitmiş geçmiş olsun demiş. Ne var bunda? Şimdi diyanet işleri başkanı da “keşke Yunan kazansaydı…” lafına destek vermiş mi oluyor?

Böyle değişik laflar söyleyen insanlar desteklenmeli. Ama bunun için insanların kendilerine ve devletlerine güveni olması gerekir. Belki Cumhuriyetin 200.yılında bu da olur…

***

Peki, tehlike nedir? UltraAydınlanmacılar hangi tehlikeden bizi korumaya çalışıyorlar? Eğer diyanetin bu ziyaretini görmezden gelselermiş ne gibi bir tehlike doğacaktı? Gericilik yayılacak mıydı? Düşünüyorum da hiç bir tehlike aklıma gelmiyor. Tam aksine bu olayın reklamı yapılmamış olacaktı. Unutulup gidecekti.

***

Demek ki laf söyleme özgürlüğü var. Herkes laf söylüyor. Gazete köşelerini dolduruyorlar her türlü lafla. Ama çoğu boş laf. Olmayan tehlikeleri lafla müdafaa eden sözler. Tuttukları takımın doktrinlerini müdafaa eden boş laflar.

***

Peki devletin diyanet işleri başkanı resmi üniformasını giyip bazı tarihsel olayların daha değişik şekilde gelişmiş olmasını arzu ettiğini söyleyen ve modası geçmiş Osmanlı özentisi şapkalar giyen bir hastayı ziyarete gitmişse ne olur? Aslında bu iki insanın giyinişlerine bakarsak zaten aynı geçmiş devrin özlemi içinde olduklarını görüyoruz. Biri fes takıyor biri sarık. Sarığın altına cüppe giyiyor. Cüppesinin altında da takım elbisesi var. Öteki de öyle. Fesin altında herkesin giydiği gündelik elbiseler giyiyor. Kafa yapıları da aynı. Bunlar Araplaşmış Türkler. Konuştukları dil Türkçe’den çok Arapça’ya benziyor. Arapça’yı kutsal bir dil zannediyorlar. Zaten sarıklı olan devletin memuru. Bu ne demek? Devletin bir dini var demek. Anayasada devlet laiktir diyor ama devlet laik değil. Kamu alanlarında günde beş sefer Arapça yalelli okutan bir devlet nasıl laik olabilir. Devletin dinini halka dayatan memurları var. Dine karşı laf söyleyenleri linç etmeye hazır bir yobazlar ordusu var. Şalvarlı cüppeli Arap üniforması giymiş bu orduyu devlet destekliyor. Devletin özel din ordusu bu. Bunlar da devlete desteği için teşekkür ediyorlar ve oylarını iktidar için kullanıyorlar. Din hiyerarşisi devlet hiyerarşisinin içine sızmış. Devlete istediğini yaptırıyor.

Devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkmadığı müddetçe daha çoook sarıklı devlet memurlarının fesli veya cüppeli veya hacı sakallı hocalara ziyaretini izleriz.

***

İslam dininin kendi hiyerarşisi yoktur. Kuran bir rahipler hiyerarşisi oluşmasını yasaklamıştır. Bu yüzden İslam devlet hiyerarşisine sızar ve devletin hiyerarşisini kullanır. Yani İslam egemen güçlerin emrindedir. Başından beri bu böyle olmuştur. Ancak devlet din işinden çıkarsa İslam bireylerin dini olabilir. Şimdi devletin dinidir. Ondan camiler siyasetin tam ortasındadırlar. Şaşılacak bir şey yok bunda. Bir imamın, egemen güçleri eleştirebileceğini aklınız alıyor mu? Unutmayın devletin memuru bu adam.

Notlar:

— Fesli yazarın belki de benim yazdığım kadar naif olmadığına dair böyle bir video var. Yine de sorun devletin bir dini olması. Bu sebepten dış güçler din üzerinden istedikleri gibi operasyon yapabiliyorlar.

Bireysel laiklik

Devletin laik olması ne kadar önemliyse bireyin de laik olması o kadar önemlidir. Aslında bu ikisi birbirine bağlıdır. Devlet işleri ile din işlerini karıştıran bir devletin olduğu bir ülkede, insan işleri ile din işlerini karıştıran vatandaşların olması çok doğaldır.

Devlet işleri ile din işlerini ayrı tutan bir devletin olduğu bir ülkede ise bireyler de şahsi işlerini din işleri ile karıştırmazlar. Laik bir ülkede dinini giyinen insanlar azınlıktadır.

Devlet laik olduğu kadar bireyler de laik olmalıdır. Devlet laik değilse bireyler de laik değildir. Devlet işleri ile din işleri karışıyorsa bireysel seviyede de toplumsal ahlak ile din karışıyor demektir. Birey olarak laik olmayan insan dinini giyinen insandır. Onun dünya görüşü dinin dünya görüşü ile aynıdır. Kendi dünya görüşü yoktur. Bütün kararlarını din adına verir. Kararlarını insan olarak verenleri de küçümser ve aşağılar.