Laik Türkiye

img_20190531_2238243059080617301498863.jpg

Bir hakim işbaşında “biz müslüman bir ülkeyiz” deyip bir avukatın etek boyuna laf edince mi Türkiye’nin laik bir ülke olmadığına uyanıyorlar?

Hatta, daha kötüsü, Anayasa’da laiklik ilkesi var diye ülkenin de laik olduğunu zannediyorlar. Ya da, eskiden ülkede laiklik vardı da, mevcut yönetim laikliği bozdu zannediyorlar. Hayır, Türkiye’de devletin dini günde beş defa halka dayatılıyorsa burası laik bir ülke olamaz. Laiklik demek, dinin özel hayatın bir parçası olması demektir. Laik bir ülkede kamu alanında dinin hiçbir izi olamaz.

Devletin dini yoktur. Olamaz. Olmamalıdır.

Bir ülkede ezan okunduğu müddetçe orada laiklik olamaz. İnsanların aklı almıyor bu durumu. Ezanı kutsal bir nakarat zannedenler bile var.

Adamın namazla ilgisi yok ama ezanın kutsallığına toz kondurmaz. Mahalle baskısı olmalı. Kim komşular tarafından “gâvur” olarak yaftalanmak ister.

Hanımefendi ezanı sadece sesli meydan saati olarak kullanır, zamanını ezana göre ayarlar —“ikindi okundu hala yemeğe başlamadım” gibi— ama ezanı yine de kutsal bir şey zanneder.

Namaza gidenler bile ezanı duyup da namaza gitmez. Herkesin cebinde akıllı telefon var. Namaz saatini bilmek isteyenler indiriyorlar uygulamayı ve kendi özel ezanlarını dinliyorlar.

Çöl Araplarının bin yıl önce uydurduğu bir gelenek, neden 21. yüzyıl Türkiyesinde hâlâ masum halka dayatılır? Aynı Arapların kitabı “Allah evreni 7 kat gök olarak yarattı; dünya düzdür…” dedi diye bu saçmalıkları okullarda çocuklarımıza öğretiyor muyuz? Hayır, öğretmiyoruz. Arap geleneği ezanın da Türk semalarında yankılanmasına gerek yoktur.

Ezan en fazla, haftada bir kere, Cuma günleri okunabilir. O da nostalji olsun diye, yoksa ezanın hiçbir işlevi kalmamıştır. Ezanı kutsallaştırmak zaten ezanı putlaştırmaktır. İslam putlara karşı çıkmış bir dindir. Ezanı kutsallaştıranlar müşriklerdir. Allah’a ibadet edeceklerine kendi yarattıkları ezan putuna ibadet ediyorlar.

Ezanı duymazlarsa namaz kılamayacaklarını zannediyorlar. Dini nasıl böyle batıl bataklığına batırabilirler? Hoparlörden çirkin çirkin bağıran bir adamın sesini kutsal zannediyorlar. Hatta Arapça olduğu için ezanın kutsal olduğunu zannedenler bile var. Bunlar dini batıl yapıyorlar. Hacıların hocaların, tarikatların, cemaatlerin oyuncakları olmuşlar. Memleketin iyiliği için hiç bir iş yapmazlar; yan gelip yatarlar ve hafızladıkları Arapça bir metni birbirlerine okuyup dururlar; boş zamanlarında da toplumu karıştırmak ve ayrıştırmak için fitne fesat üretirler.

Gerçek laiklik dinin özelleştirilmesi demektir. Dinin sadece özel alanda varolduğu bir toplumda tarikatlar gibi siyasi dini örgütlenmelerinin yeri yoktur.


Notlar:

— İşgüzar bir hakim “biz müslüman bir ülkeyiz…” demiş. Hayır. Biz müslüman bir ülke değiliz. Suudi Arabistan müslüman bir ülke. Biz bu kadar senedir namaz kılmayı bile öğrenemedik gitti:

— Anayasa’da laiklik: Laiklik Anayasa’ya na zaman, nasıl girdi?, Özdemir İnce.

Laiklik ve Sekülerizm, Özdemir İnce.

Newton: Ne dahi, ne dindar…

img_20190528_1828051804476758113506694.jpg

Enis Doko’nun Dahi ve Dindar: Isaac Newton adlı kitabının yeni basımı geldi. Bazı eleştirilerim var, burada paylaşmak istedim.

Önce Newton hakkında genel bir tespitim ile başlayayım:

”Tanrı başlangıçta cisimleri katı, kütleli, sert, delinmesi imkansız ve hareket edebilen parçacıklar olarak yarattı” diyerek kendi maddeci doktrinini tanrıyı şahit göstererek “ispatlayan” bir megalomanyak okulcu sahtekar kökten dinci bir yaratığın ”deha” ve “bilim adamı” diye yüceltilecek bir yanını göremiyorum.

** ** **

Kitabın başlığında Newton’un İncil ile ilgili araştırmalar yaptığı için “dindar” olduğu varsayılmış.

Ben Newton’un dindar olduğunu zannetmiyorum. Dindar nasıl tanımlanıyor ki? “Bağlı olduğu dinin ibadet borçlarını zamanında ödeyen insan” mı demek? O zaman Newton’un dindar olduğunu söyleyemeyiz.

Newton’un döneminde Hıristiyanlığın foyası daha tam meydana çıkmamışken, insanlar kutsal kitaplarında yazanları gerçek bilgi olarak görüyorlardı. Newton da, İncil’de anlatılanların doğa hakkında doğru ve gerçek bilgiler verebileceğine inanıyordu.

Newton, İncil’de yazılanların temelinde yatan gizli bilgilere ulaşarak doğa hakkında yeni birşeyler öğrenmek istiyordu. Newton gizli bilgiye meraklıydı. Mesela, İncil’de (yoksa Tevrat’ta mı?) bahsedilen soyların kuşaklarını sayarak dünyanın yaşını tahmin edebileceğine inanıyordu. Böyle bir araştırmanın dindarlıkla ilgisi yok.

Günümüzde dünyanın yaşını araştırmak isteyen birisi, taşları inceler. Yeryüzündeki jeolojik katmanları falan inceler. Bu konuda Kuran’ı açıp gizli bilgi aramaz. İncil’in içinde saklı olduğunu düşündüğü gizli bilgilerin peşine düşmek Newton’u dindar yapmaz.

Sayfa 11.

Kitap, Newton’un söylediği “tanrı eserleri aracılığı ile bilinir,” sözü ile başlıyor.

Tanrı nasıl olur da eserleri aracılığı ile bilinir? Tanrı’yı eserleri aracılığı ile bilebileceğimizi söyleyebilmek için, önce, herşeyin tanrının eseri olduğunu varsaymanız gerekir.

Eğer önce, herşeyi tanrı yarattı dersek; sonra da Tanrı eserleri aracılığı ile bilinir dersek, Tanrı ve eserleri hakkında ne öğrenmiş oluyoruz? Hiç bir şey. Sadece dairesel mantık kullanarak kendimizi aldatmayı çok sevdiğimizi kendimize ispatlamış oluruz.

Isaac Newton tarihin gördüğü en önemli bilim insanlarından biridir.

Ben Newton’un önemli bir bilim adamı olarak tanımlanmasını doğru bulmuyorum. Eğer Newton’u en önemli özelliği ile tanımlamak istersek, onun gelmiş geçmiş en büyük bilimsel sahtekar olduğunu söylememiz daha doğru olur.

Newton, Galileo ile başlayan bilimsel devrime karşı bir karşı devrim yapmış ve kendini Avrupa okulculuğunun yeni şeyhi ilan etmiştir. Newton Skolastik şeyh Aristo’yu tahtından indirip kendi oturmuştur. O zamana kadar Aristo’ya yorumlar yazarak kariyer yapan Avrupa skolastikleri bu sefer de Newton’a yorumlar yazarak kariyer yapmaya devam etmişlerdir. Newton, kadim fizik bilimini, tanımladığı okült ve doğa üstü güç kavramı ile yozlaştırarak bugünkü sahte senaryolara dayalı fizik biliminin yolunu açmıştır.

[Newton’un kitabı] Principia, uçaklarımızı uçuran, arabaların ve günlük hayatta kullandığımız diğer eşyaların yapımında kullanılan klasik mekaniğin temellerini attı.

Bu sözün, Newton kültünün yüzyıllar boyu geliştirdiği kendini yücelten propagandanın bir tekrarı olarak görüyorum.

Newton’un kitabında “uçaklarımızı uçurmaya” yarayan en ufak bir bilgi kırıntısı yoktur. Newton’un sıvıların dinamiği ile ilgili bazı teoremleri vardır ama onlar da mühendislik açısından hiç bir işe yaramayan saçmalıklardır. Newton’un kitabından mühendislikle ilgili faydalı bilgi çıkartmak zordur.

Maalesef, Newton’un müritleri, mühendislikte eskiden beri kullanılan mekanik güç kavramının birimine Newton’un ismini verdikleri için, bütün fizik problemlerinin Newton kanunları ile çözüldüğü gibi absürd bir şeye inanırlar. Aynı birim kullanılarak uygulandıkları halde eski mekanik güç ile Newton’un uydurduğu okült güç aynı şey değildir.

Peki, fizikçilerin “klasik mekanik” ve “kuantum mekaniği” gibi isimlerle adlandırdıkları fizik bölümlerindeki “mekanik” ne anlama geliyor? Fizikçilerin söylediği gibi gizemli ve sadece onların bilebileceği karmaşık bir şey mi bu mekanikler? Hayır. Mekanik, kendi içinde uyumlu bir birim sistemi ile; bu birim sistemi ile ölçülebilecek sistemlerin hareketlerini hesaplama kolaylığı sağlayan algoritmalar koleksiyonudur.

Fizikçilerin “mekanik” dediği bu birim sistemleri oranlar üzerine kurulmuş denklem sistemleridir. Hesapların temelinde her zaman bir oran vardır. Veya olmalıdır, çoğu zaman fizikçiler temel orandan o kadar uzaklaşırlar ki, oranın ne olduğunu kendileri bile unuturlar.

Oranların birimi yoktur. Yani standart birimleri yoktur. Bu sebepten oranlarla hesap yapmak zordur. Fizikçiler bir orana (onların kanun dediği şey) varolan birim sistemi ile uyumlu birimler vererek onu fizik sistemine katarlar. Birimli denklemlerle hesap yapmak birimsiz denklemlerle (oranlarla) hesap yapmaktan daha kolaydır.

Newton yerçekimi kanununu ve kendi adıyla anılan üç meşhur hareket yasasını keşfetmiş ve matematiksel olarak formüle etmiştir.

Newton, sözde yerçekimi kanununu Principia adlı kitabında formüle etmiş midir, yoksa bu formulasyon 18. yüzyıldan itibaren Newton’un müritleri tarafından mı yapılmıştır? Newton’un Principia‘da denklem kullanmadığını ve ”Newton’un yerçekimi sabiti”nden haberi bile olmadığını biliyoruz; yani bugün fizik kitaplarında gördüğümüz yerçekimi formüllerini yazan Newton değildir, Newton kültünün sadık müritleridir.

Newton, sözde birinci yasasını Descartes’tan kopyalayıp (bir kelime hariç) aynen tekrarlamıştır. Diğerlerini de Galileo ve Kepler’den çalmıştır. Bu Newton’un kanunları denen şeyler, Principia’da açıkça belirtildiği gibi, kanun değil, aksiyomdurlar. Newton bunları aksiyom olarak, yani sabit tuttuğu tanımlamalar olarak, ifade etmiştir.

Newton’un yerçekimi kanunu diye bilinen şey Newton’un Kepler’in üçüncü kanunu diye bilinen kuralı ikiye bölüp, her iki bölüme de “güç” diyerek yaptığı hesaplardır. Bir denklemin iki tarafına da aynı terimi yazarsanız, hesap yaparken o terimler elenip gider. Yani denklemin iki tarafına da ”Güç” diye bir terim koyarsanız, bu terimler elenir ve hesaplarınızı bir güç terimi olmadan yapmış olursunuz. Principia’da sadece 6 teoremde Newton gezegenlerle ilgili hesaplar yapar ve hiçbirinde güç terimi yoktur. Ama Newton, hesaplarını güç kavramını kullanarak yaptığını söyler. Yani yalan söyler.

O zaman nasıl olur da Newton’un “yerçekimi kanununu keşfettiğini” söyleyebiliriz? Söyleyemeyiz. Ancak Newton Kültünün gönüllü propagadandacılarıysak, bilerek veya bilmeyerek, o zaman Newton’un uydurduğu bu yerçekimi masalını sanki gerçekmiş gibi tekrarlarız.

Newton fizik yasalarının evrensel olduğunu göstermiştir.

Newton nasıl böyle bir şey yapmış olabilir? Ancak evrensel kelimesini “yerel” olarak tanımlarsak böyle bir söz doğru olabilir.

Newton kitabında sadece ay ve Jupiter ile ilgili birkaç hesap yapmıştır, bu hesapları da Kepler’in kuralını kullanarak yapmıştır. Evrensellik bunun neresinde?

Meşhur “ay testi” bile Kepler Kuralı’nın doğru olduğundan başka bir şey ispatlamaz. Ama Newton kültü öyle derinlere işlemiştir ki, Newton’un basit bir hesabı, –Kepler Kuralını kullanarak, ay/dünya kütle oranları hesaplaması gibi– evrensel bir hesap gibi bize yutturulabiliyor. Newton tapınmacılığı bilim adına utanç verici bir şey tabii ki…

Sayfa 13.

Matematiğin doğa bilimlerinde başarıyla kullanılabileceği önceden iddia edilmişse de bunu gösterip matematikle fiziği birleştiren kişi [Newton’dur].

Yani Arşimed’in çalışmaları matematiğin doğaya uygulaması olmuyor!! Yani Galileo’nun çalışmaları matematiğin doğaya uygulaması olmuyor!! Arşimed ve Galileo matematiğin doğa bilimlerinde kullanılabileceğini iddia etmişler ama bunu uygulamayı başaramamışlar, öyle mi? Böyle bir şey söylemek için hem Arşimet ve Galileo’nun çalışmalarını hiçe saymak hem de Newton’un bir mekanik tanrısı olduğuna körü körüne inanmak gerekir. Newton’un matematiği doğaya uygulayan ilk insan olduğu hiç de doğru değil.

Newton tam aksine, kendi sapık okulcu maddeci doktrinlerini doğrulamak için hem matematiği hem de kadim fizik bilimini yozlaştırmıştır.

Mesela, Principia’da 1. Kitap, 58. Öneri, 21. Teorem’de kullanılan geometrik çizime bakalım. Yüzeysel olarak, bu çizim, Öklid geometrisine uygun bir çizim olarak göründüğü halde, daha dikkatli bakınca Newton’un bu geometrik figüre bir “resim” eklediğini görürüz: Newton gezegenleri resim olarak çizmiştir. Geometrik bir çizimde bir resmin yeri olabilir mi? Bu şekilde Newton binlerce yıllık Öklid geometrisini yozlaştırmış ve geometriyi resim seviyesine indirmiştir. Newton neden böyle bir şey yapmış? Çünkü Newton, kuramının temelini oluşturan fakat doğada var olmayan okült gücü geometriyi sahte şahit olarak kullanarak ispatlamak istemektedir.

Newton’un yozlaştırdığı bir diğer kavram da oranlarla ilgilidir. Newton’a kadar, karışık oranlar kullanılmazdı, yani matematik doğa ile uyumluydu. Mesela, “güç” ile ”zaman” oranlanmazdı. Fakat Newton bu tip “karışık oranlamayı” yasal yapmıştır.

Newton infinitezimal, yani hem var hem yok değerleri matematiğe sokarak da işleri karıştırmıştır. Bu adamın matematiği doğaya uyguladığı nasıl söylenebilir? Sahtekar Newton matematiği kendi absürt doktrinlerini ispatlamak için kullanmıştır.

Özellikle Aydınlanma Çağı’nın Fransız materyalistleri mekanikçi görüşlerini savunurken, mekanik Evren tablosunu savunan, materyalist bir Newton imajı çizmişlerdir. Oysa bu … Newton’un inandıkları ile taban tabana zıttır.

Newton’un materyalist olmadığını nasıl söyleyebiliriz? Kuramının temel senaryosu maddenin varlığına dayanıyor. İki maddenin birbirini çektiğini iddia eden bir insan maddeci yani materyalist değilse nedir?

** ** **
Şimdilik bu kadar. Kitabın devamını okudukça yeni eleştiriler ekleyebilirim. Eleştirilerim Sayın Enis Doko’ya değil tabii ki. Newton’u bir bilim tanrısı gibi öğreten eğitim sistemine ve kendini eğitim sistemine gerçek bilim diye sokmuş olan Newton Kültüne.

Notlar:

Enis Doko, Dahi ve Dindar: Newton, 2. baskı.. Aynı kitabın 1. baskısını PDF olarak da okuyabilirsiniz http://www.enisdoko.com/wp-content/uploads/2011/07/Dâhi-ve-Dindar-Isaac-Newton.pdf

Newton’un sahtekarlıkları ile ilgili bir yazım.

— Newton’un din ile ilgili yazıları: http://www.newtonproject.ox.ac.uk/texts/newtons-works/religious

— Principia’da Newton’un uydurduğu okült güç kavramı ile gezegenlerin hareketlerini hesapladığını söylediği sadece 6 teorem vardır. Bu teoremleri siz de inceleyebilirsiniz (İngilizce) https://leanpub.com/densytics/read#leanpub-auto-astronomical-computations-in-newtons-principia Bu teoremlerdeki hesaplar sözde Newton’un güç kuramını ispatlar, ama aslında hiç bir şey ispatlamazlar çünkü Newton bu hesaplarda bir güç terimi kullanmaz.

— Newton’un geometrik figüre eklediği resimler (Principia, 1. Kitap, 58. Öneri, 21):

img_20190528_1854015540305494534333190.jpg

Okulcu çelişki bükücülerin Kuran masalları

Kuran’ın kitap halinde mi yoksa peyderpey mi indiği eski bir konudur. Bu konuda tefsirci ulema uzun masallar yazmışlardır. Tefsirci ulemanın tefsir edemeyeceği hiçbir çelişki yoktur. Hatta bu tefsirci ulemaya “çelişki bükücüler” diye teknik bir ad bile taktım.

Tefsir “yorumlamak” demek. Bu kelime önceleri rüya yorumlamak anlamında kullanılırken daha sonra Kuran yorumlama anlamı kazanmış. Bu Kuran yorumcularının yorumları, bilimsellik açısından, hala rüya yorumlama seviyesinde kalmış; bütün yaptıkları Kuran’dan cümleler üzerine masallar yazmak.

Tefsirciler, yani çelişki bükücüler, burada da üstün yeteneklerini göstermişler.

Çelişki bükücülerin çok eski bir okulculuk geleneğinden geldiklerini unutmayalım. Okulcuların işi, o okulun kutsal doktrininde zaman içinde oluşan çatlakları macunlayıp görünmez hale getirmektir. Okulcu profesyoneller, doktrinde (yani kitapta) zaman içinde ortaya çıkan çelişkileri standart demagoji yöntemleri ile kitaba uydururlar. En popüler yöntemlerden biri, bir çelişkiyi meydana getiren lafın ve zıddının birbirlerinin zıddı olmadıklarını laf oyunları ile anlamları bükerek göstermektir. Bunu yapmak için güzel bir masal yazmanız yeterlidir. Burada da yapılan budur.

Çözülmesi gereken çelişki şu:

Kuran’daki bazı ayetlerin, Kuran’ın; hem, 1) mushaf sırasına göre, bir bütün olarak indiğini; hem de, 2) iniş sırasına göre parça parça indiğini söylüyor olmasıdır.

Bizim kısıtlı insan aklımız bir metnin hem bir bütün, hem de parça parça peygambere iletilmiş olacağını kabul edemez. Bizim aklımıza göre, bir metin ya bütün olarak yayınlanmıştır veya parça parça tefrika edilmiştir; ikisi aynı anda olamaz.

Aklımız böyle bir çelişkiye şahit olunca kısa devre yapar ve bir açıklama bulunmasını ister. Kuran herhangi bir kitap olsaydı, hiç düşünmezdik ve böyle bir çelişkinin olamayacağını ve bunu yazanın saçmaladığını veya hata yaptığını söylerdik. Ama Kuran’ın özel statüsü var çünkü Kuran’da çelişki olamayacağını bir önkabul olarak kabul etmişiz ve bu sebepten bu çelişkiyi Kuran’ı incitmeden çözmemiz gerekir.

Çözümün hem akla uygun olması hem de Kuran’ın yanlış olduğunu ima etmemesi gerekir. Bu ince dengeyi en iyi sağlayabilecek olanlar çelişki bükücülerdir; bu çelişkiyi onlara havale edip zihnimizi rahatlatmalarını isteriz.

İçinde yaşadığımız bu dünyada, bir metin hem parça parça hem de bir bütün olarak semalardan dünyaya gelmiş olamaz.

Allah, tam da bu sebepten, tefsirci ulema dediğimiz bu çelişki bükücüleri yaratmıştır.
Onlar için, Kuran’ın hem bir bütün hem de peyderpey indiğini ispatlamak basit bir iştir. Şöyle bir masal ile çelişki çözülebilir:

Kuran’ın bir bütün olarak indiğini söyleyen Kadr suresi doğrudur çünkü, Kuran en yüksek semadan (Allah’ın ve meleklerin katından -haşa-) en alçak semaya, yani biz insanların bölgesine, mushaf sırasına göre düzenlenmiş şekilde inmiştir. Orada Beytül İzzet, yani Yücelik Evi adlı bir mekanda melekler tarafından iniş sırasına göre düzenlenip raflara yerleştirilmiştir.

Kuran parça parça indi diyen İsra ve Furkan sureleri de doğrudur, çünkü Yücelik Evi’nde meleklerin parçalara ayırıp raflara kaldırdığı Kuran, zamanı gelince peygambere iniş sırasına göre servis edilmiştir.

Böylece Kuran’ın çelişkili olmadığı ispatlanmış oluyor.

Yani Kuran, Kadr suresini doğrulamak için, 7. semadan toptan olarak bizim bulunduğumuz 1. semaya iniyor; sonra da İsra ve Furkan surelerini doğrulamak için perakende olarak peygambere iletiliyor. Kuran’da çelişki yoktur.

Bu masalı beğenmeyen çelişki bükücüler de olmuştur; onlar da Kadr suresinin anlamını kindilerine göre eğip bükerek benzer yorumlar yapmışlardır. Unutmayalım ki Arapça’da sesli harf yoktur, noktalama işaretleri yoktur; “Arapça değil mi, uydur uydur söyle” lafı boşa söylenmiş bir laf değildir.

** ** **

Fakat yorumcularımız, tek seferde inen Kuran ile peyderpey inen Kuran’ın sıralamasının değişik olduğuna dikkat çekmemişler ve bu çelişkiyi açıklamak için bir masal yazmamışlardır.

Bu konunun farkında olmamalarına imkan yok; belki de ciddiye almadılar. Ama biz ciddiye alıyoruz çünkü Kadr suresi Azamet gecesinde gerektiği sayıda meleklerin Kuran ile Yücelik Evi’ne indiğini söylüyor. Bunlar katip meleklerdir ve Kuran’ı iniş sırasına göre düzenlemek için gelmişlerdir. Bu meleklerin neden geldiği de böylece açıklığa kavuşmuş oluyor.

Katip melek bunlar. Kitab’ı iniş sırasına göre düzenliyorlar.

Fakat bu masal da tarihsel süreç ile çelişiyor. Biliyoruz ki, Kuran iniş sırasına göre inip, ondan sonra, yeryüzündeki editörler tarafından mushaf sırasına konulmuştur. Mushaf sırasına göre inip daha sonra iniş sırasına konmamıştır.

** ** **

Aslında en iyisi Kuran’ı olduğu gibi bırakmaktır. Çünkü Kuran’daki bu sözde çelişkileri masallar ile insan aklına uydurmaya çalışmak –Kuran’ı insan aklına uydurmaya çalışarak azametini insan aklına indirgemek– Kuran’ın yanlış olduğu ve masallarla düzeltilmesi gerektiğini söylemektir; Kuran’a hakarettir ve Kuran’ı tahriftir.

Kuran’a şerh yazamazsınız. Ama bu okulcu akademik yorumcuların işi Kuran’a şerh yazıp Kuran’ın anlamına değiştirmeye çalışmaktır.

Nedir işleri?

Bunlar yıllarca Kuran’ı inceleyip, ezberleyip, Kuran metni üzerine kariyer yapmış, kariyerci okulcu akademiklerdir. Bütün profesyonel sınıflar gibi, din ulemasının da tek bir hedefi vardır, o da kariyer yapmaktır; bunlar kariyerleri için Kuran’ı malzeme yapmaktan çekinmezler.

Bunlar Kuran’ı eleştirerek Kuran’a şerh yazarak kariyer yaparlar; kendi uydurdukları yorumların tek doğru yorum olduğunu iddia ederler. Bunlar Kuran’da hata bulduklarını söylerler sonra da yazdıkları masallarla Kuran’ın hatalarını düzelttiklerini iddia ederler. Bir de bizden saygı beklerler. Bu profesyonel rahip sınıfı kariyer yapacak diye, Kuran’ın hatalı olduğuna mı inanacağız?

İslam’da rahip sınıfı yoktur, olmamalıdır. Bahsettiğimiz bu profesyonel yorumcular, ne kadar reddetseler de, İslam’ın rahip sınıfıdırlar. Müminlerin bunlardan uzak durması gerekir.

** ** **

Eğer tarihsel gerçekleri esas alıyorsak, Kuran’ın kendisinden “Kuran” diye bahsetmesinin de bir açıklama gerektirdiğini görürüz.

Daha Kuran’ın sadece yarısı inmişken, Cebrail Yücelik Evi’den Kadr suresini peygambere iletiyor ve Kadr suresinde Allah, “Biz Kuran’ı Kadir gecesinde indirdik” diyor. Kuran henüz bir kitap olarak ortada yok; o zamana kadar gelmiş ayetler sadece hafızların hafızalarında saklanıyor. Kemik parçalarına ve yapraklara yazılmış ayetler de olabiliyor. Ama kitap yok.

Bu durumda Peygamber’e biz Kuran’ı bir kitap olarak indirdik diye bir ayet geliyor. Peygamber belki de kendisine gelen ayetlerin ilerde “Kuran” adlı bir kitapta toplanacağını Kadr suresinden öğrenmiş oluyor çünkü kendisi yaşarken gelen ayetleri kitaplaştırmak için girişimlerde bulunmamış.

Bu konu neden önemli?


Notlar:

Ali Sebetçi’ye, bu konu ile ilgili link için teşekkür ediyorum.

Tefsir kelimesinin etimolojisi.

— Okulculuk, o okulun kutsal kitabını korumak, yorumlamak ve okullarda bir sonraki kuşağa aktararak kariyer yapmaktır. Okulcular kitap bilgisini yüceltirler ve kendilerini kitaplardan öğrendikleri gizli bilgileri biz cahil halka açıklayan rahipler olarak gösterirler.

— Kuran bize bir tanımlamalar dünyasında yaşadığımızı da gösteriyor. Bir şey tanımlanınca varoluyor. Çelişki bükücüler Yücelik Evi diye bir yer tanımlıyorlar ve öyle bir var oluyor. Allah cennet ve cehennemi tanımlıyor ve cennet ve cehennem var oluyor. Allah Azalet Gecesi’ni tanımlıyor, ve böyle bir gece var oluyor. Varlık tanımlamadır.

Kuran Kadir gecesinde mi indi?

Kadir gecesi Kadr suresinin beş ayetinde tanımlanmıştır:

1. ayet:

elbette biz onu indirdik gecesinde kadir

2. ayet:

nedir sana bildiren ne olduğunu gecesi(nin) kadir

3. ayet:

gecesi kadir hayırlıdır -dan bin ay-

4. ayet:

iner de iner melekler ve ruh onda izniyle rab’lerinin için her iş

5. ayet:

esenliktir o kadar ağarıncaya tan yeri

** ** **

Kuran’da büyük harf ve noktalama işaretleri yoktur. Kuran’ın en doğru tercümesi kelime kelime tercümesidir. Parantez içinde kelime eklemek de yersizdir.

1. ayette “elbette biz onu indirdik gecesinde kadir” diyor. Kimi mealciler bu ayeti “kadir gecesinde Kuran’ı indirdik” diye tercüme ediyor. “Kuran” kelimesi bu ayette geçiyor mu? Geçmiyor. O zaman eklemeyin. Eklerseniz Kuran’ı tahrif etmiş olursunuz.

** ** **

1. ayet bizi biraz düşündürüyor. Bu ayet Kuran’ın bir gecede indiğini söylüyor. Kuran’ın, bugünkü hali ile; derlenmiş ve sıralanmış bir kitap olarak, bir gecede indiğini söylüyor. Ama tarihsel olarak bunun doğru olmadığını biliyoruz. Kuran 23 yıl içinde peyderpey inmiştir.

Diyanet’in açıklamasına göre, ayette “peyderpey indirdik anlamına gelen “nezzelna” fiili değil de indirdik anlamına gelen “enzelne” fiili kullanılmış. Bu da Kuran’ın tek seferde indirildiğini ima ediyor.

Kuran’ın kendisi, Kuran’ın tek seferde bugünkü hali ile, mushaf sırası ile, bir kitap olarak tek seferde indirildiğini söylüyor. Ayetlerin iniş sırası diye bir şey yok, hepsi bir arada inmiş.

Bu durum bir çelişki yaratıyor. Tarihsel bir gerçek olarak biliyoruz ki Kuran 23 yıl içinde ayet ayet inmiştir; peygamberin ölümünden 80 yıl sonra derlenip kitaplaştırılmıştır. Ama Kuran’ın kendisi, hem de Allah’ın ağzından, “ben bir kitap olarak bir kerede indim” diyor.

“Kadir gecesinde onu indirdik” sözü de yorum gerektiriyor. “Kadir gecesi” diye bir gece yok ki. Allah, bu ayet ile, Kuran’ın indiği geceyi “Kadir gecesi” olarak tanımlamış oluyor. (Ama Kuran bir gecede inmemiş.)

Arapça “kadr” veya Türkçe, “kadir”, azamet demek. Kuran, Kuran’ın indiği geceyi “Azamet gecesi” olarak tanımlıyor. (Yoksa “Azametli gece” mi?)

Kuran’ın indiği gece çok önemli olduğu için, olayın büyüklüğüne dikkat çekmek için, bu geceye “gecelerin gecesi; en büyük gece” anlamında yüceltici bir laf ile özel bir isim veriliyor.

Fakat Kuran’ın inişi tekrarlayan bir olay değil. Bizim her yıl Azamet gecesini kutlamamız filolojik bir yıldönümüdür; bir ismi kutluyoruz; yaşgünü kutlamak kadar abes bir şey.

Kuran bir kere iniyor; doğan bir kere doğuyor. Bir doğum gününün hangi aralıklarla hatırlanacağı bize kalmış bir şey. Her sene doğum günü kutlamak tamamen keyfi bir seçim.

Bir gecenin kutsal olduğuna inanmak için büyük bir soyutlama yapmak gerekir. Takvimde bir gün olmaktan başka bir gerçekliği olmayan bir zaman aralığına; 1400 yıl önce olduğu varsayılan bir olayın kutsallığının geçeceğine inanmak, en büyük bir matematik soyutlamasından daha derin bir soyutlamadır. Matematik soyutlamalarından korkan insanlar, böyle derin bir soyutlamayı yapabiliyorlar ve kabul edebiliyorlar.

İslam dini haktır ve batılın zıttıdır diyoruz. (Kuran’ın kendisi batılı karşı hak, yani gerçek, olduğunu söylüyor.)

Fakat, devletin İslam işleri kurumundaki bürokratlar tarafından keyfi olarak belirlenmiş bir zaman aralığının (bir gecenin); Kuran’ın indiği geceden kutsallık ve azamet alabileceğine inanmaktan daha büyük bir batıl olabilir mi?

** ** **

Kadir gecesinin diğer gecelerden ne farkı olabilir ki? Diyanet işleri, bu sene 31 Mayıs’ı Kadir gecesi olarak tanımlamış. Kuran Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olduğunu söylüyor. 31 Mayıs 2019 gecesinin nasıl bir hayrı var acaba? Bu hayrı Diyanet mi bu akşama veriyor? Bu sene 31 Mayısta yine melekler ve ruh Allah’ın izni ile yeryüzüne inecekler. 4. ayet öyle söylüyor. Böyle bir şeye inanmak batıla inanmak olmuyor mu?

Notlar:

Diyanet’in Kadr suresi sayfası.

Kadr suresi kelime kelime tercümesi.

— Kadr suresi iniş sırasına göre 25. sure, Kuran’ın bir gece, bütün olarak indiğini söylüyor. İniş sırasına göre 50. sure olan İsra suresi de Kuran’ın peyderpey indiğini söylüyor.

İsra 105.

ve hak olarak biz onu indirdik ve hak ile inmiştir seni göndermedik dışında müjdeleyici olmak ve uyarıcı olmak

İsra 106.

ve kuran’ı parçalara ayırdık okuman için insanlara ağır ağır ve onu indirdik birbiri ardınca

** ** **

Demek ki Kuran Kadir gecesi bütün halinde bir kitap olarak inmemiş. Veya inmiş. Kuran’da çelişki olamayacağına göre…

Güzeli güzel yapan kusurudur

Ali Sebetçi yazdı:

Cevabım:

Eğer “öncül”; “araştırmaya konu edilmeksizin doğru sayılan önerme” ise, benim tavrım öncül veya önkabul değil. “Kuran’da yanlış olamaz, çelişki olamaz; Kuran kayıtsız şartsız doğrudur,” deseydim bu bir önkabul olurdu. Bu duruma göre, sizinki önkabul olmuş oluyor, benimki değil. Ben sorgulayarak anlamayı tercih ediyorum. (Kuran’ı anlamadan kabul etmenin, Arapça bilmeyen birisinin Kuran’ı anlamadan okumasından ne farkı olabilir?)

Sorgulamak Allah’ın biz insanlara verdiği bir yetenektir ve kitapta bu yeteneğimizi kullanmamızı yasaklayan bir yasa yoktur. Sorgulamayı yasaklayan kitabın kendisi değil, hep dini sahiplenmiş olan rahipler sınıfı, yani hiyerarşi, olmuştur. Çünkü onlar her sorgulamayı, kendi kabul ettikleri ve tek gerçek doğru anlam olarak sattıkları anlama karşı bir tehdit olarak görürler; yani kitabı sorgulama, onların varoluş nedenini sorgulamaktır ve cezalandırılmalıdır.

Perinçek’in kitabında detaylandırılan yeryüzündeki efendi/kul ilişkisinin, yeryüzündeki efendiler tarafından gökyüzüne yansıtılıp, sonra kendilerini tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olarak tanımlamaları hikayesi bir tarihsel gerçek olarak aklıma yatıyor. İslamdan önceki bütün dinlerin, özellikle eski Mısır’ın tek tanrılı dinlerinin, bu şekilde gerçekleştirilip halka dayatılan dinler olduğunu siz de kabul edersiniz.

İslam dini de, Arap yarımadasında devamlı kendi aralarında kavga eden çok tanrılı kabileleri tek bir tanrı ve tek bir devlet altında toplamak için tanımlanmış bir din gibi gözüküyor. İslam, ticareti güven altına almak; kabileleri silahsızlaştırıp, silahlanmayı devlet tekeline almak; yeni bir kutsal töre tanımlayarak davranış standartları belirlemek, yani, kabileleri tanımlayan aile bağlarını kopartıp insanları devlete biat etmiş kullar olarak tanımlamak; gibi toplumsal değişiklikler yapabilmek için gereken gücün göklerden geldiğini söylemek için yaratılmış bir ideoloji gibi gözüküyor. Yani, İslam, tarihsel açıdan, yeryüzündeki efendilerin gücünü resmileştirmek için yaratılmış yeni bir düzen tanımlaması gibi gözüküyor. Aynı eski uydurulmuş dinler gibi.

Peki İslam’ı eski uydurulmuş dinlerden farklı yapan nedir? Kuran’ın bu konuda kendi hakkında söyledikleri dışında başka deliller var mı? Hukukta kendine şahitlik yapmak geçerli değildir; Kuran’ın da kendine şahitlik yapması şüphe ile karşılanmalıdır.

Kuran kendisinin tek hak dini olduğunu söylüyor. Bunu kabul edebiliriz veya sorgulayabiliriz; ben şu anda sorgulamayı tercih ediyorum.

Benim için soru şu: Kuran’ı okurken, aklımı kullanarak sorduğum soruları hiç bir sınır koymadan sorabilecek miyim? Yoksa bazı soruların sorulmasının yasak olduğunu kabul ederek sadece cevapları bilinen sorular mı sorabileceğim? Şu anda sorularıma sınır koymuyorum.

Fakat aslında, sorgulamadan kabul etmenin, yani inancın, en doğru felsefi duruş olduğunu düşünüyorum çünkü bu dünya bir tanımlamalar dünyasıdır –varoluş tanımlamadır– öyleyse tanımlamalar arasından birini seçip onu doğru tanımlama olarak tanımlayabiliriz. Önemli olan inanmaktır; inanmak da zaten sorgulanması yasak olan şeyleri sorgulamamayı kabul etmek demektir.

Öte yandan, inandığımız şeyi anlayamayız, çünkü anlamak için soru sormanız gerekir ama inanan birisi soru sormamayı –en azından yasak soruları sormamayı– kabul etmiştir. İnanan için anlamak yasaklanmıştır; halbuki ben anlamak istiyorum. Kuran’da da sorgulanacak çok şey var.

Filolojik ilişkiler var; Kuran’ın diline bakarak, Kuran’ın açıkça söylemediği çıkarsamalar yapabiliriz.

Kuran’ın dedikleri ile çelişen tarihsel olgular var. Kuran’ın kendisinin bir gecede indiğini söylemesi, fakat tarihsel olarak 23 yılda perdeypey inmiş olması.

İbrahim peygamberin dünyanın hareket ettiğini bilmiyormuş gibi konuşması.

Bunlar açıklanması gereken çelişkiler yaratıyor. Eğer aklımızı kullanarak bakarsak bu çelişkileri, masallarla değil fakat sorgulayarak çözmeye çalışmalıyız.

Kimse korkmasın, sorgulamaktan Kuran’a zarar gelmez; kimsenin Kuran’ı onu sorgulayanlardan korumaya çalışması da gerekmez.

Kuran’ın lafızı Kuran değildir; Kuran sadece anlamlar aleminde varolan bir anlamlar kümesidir. Anlam kelimelerde değildir, okuyandadır.

Peki, benim yaptığım gibi, sorgulayarak Kuran’ı anlamak mümkün mü? Hiç zannetmiyorum.

Kuran neden kusursuz olmalı? Kuran sabit tutulan bir metindir, kusursuz değildir; ama kusurlu olmak da bir kusur değildir. Nedir bu insanların kusursuzluk saplantısı? Güzeli güzel yapan kusuru değil midir?

Kuran bir metindir; anlam metinde değil, metni okuyandadır; bu kural Kuran için de geçerlidir. Bu sebepten, bir anlam tanımlayıp o anlama inanmak en doğrusudur.


Notlar:

Doğu Perinçek, Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, Nisan 2019.

Kuran’ın bir gecede indiğini söylemesi tarihsel gerçekle çatışıyor. Kadr suresinde Kuran’ın bir kitap olarak indiği söyleniyor, bu da tarihi gerçekle çelişiyor. Bir ihtimal de, bu gibi ayetlerin, Kuran kitaplaştıktan sonra, Kuran’ı kitaplaştıran editörler tarafından eklendiği olabilir. Kuran bu şekilde tahrif edilmiş midir bilmiyorum. Ama daha sadece 28 ayet inmişken, ortada kitap yokken, Kuran sadece hafızalarda saklanıyorken, 29. ayette, Kuran’ı kitap olarak tek bir kerede indirdik, anlamına gelen bir ayet ne anlama gelebilir? Sorgulamak gerekmiyor mu?

İbrahim’in dünyanın hareket ettiğini bilmemesi hakkında

Laik din olabilir mi?

Ali Sebetçi yazmış:

Cevabım:

Ülkemizde şeriat yasaları geçerli olmadığı için ticari sahtekarlıklar (yasaya uymayan ihaleler gibi) ülkenin yasaları ile cezalandırılırlar. Bu konuda Kuran’a bakılmaz. Devlet de namaz ve oruç işine karışmamalıdır. (Ama devletin dini İslam olduğu için karışır.)

** ** **

Keşke işler bu kadar basit olsaymış. İhale devletin uyguladığı bir alım işidir. Devlet tüzel varlıktır ve ihaleyi doğru yapmadı diye cehenneme yollanamaz. Yani devlet günah işleyemez. Peki devletin çalışanları devletin emirlerini yerini getirdikleri için günah işlemiş olurlar mı? Genel olarak, bir hiyerarşinin bireyleri hiyerarşinin suçları için sorumlu tutulabilirler mi? Veya ne kadar sorumlu tutulabilirler? Hiroşima’ya atom bombasını atan o uçağın Amarikalı pilotu mudur? Yoksa Amerikan devleti midir? Yoksa emri veren Başkan mıdır? İhaleye, sizin deyiminizle fitne sokan, devlet midir? Yoksa devletin dediğini yapan bürokratlar mıdır?

** ** **

Ama dinin toplumdan ayrılamayacağını kabul ediyorum çünkü din dünyadaki efendi kul ilişkisinin göklere yansıtılmasıdır. Doğu Perinçek’in Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi adlı kitabından olduğu gibi kopyalıyorum:

Eğer dünyada efendiler olmasaydı, gökyüzüne çıkarılan bir efendi de olmayacaktı ve yine dünyada kulluk ilişkisi olmasaydı, Allah’a kulluk ideolojisi de olmayacaktı. Bu nedenle dinler, gökyüzünden inmemiş, fakat yeryüzündeki ilişkilerin “gökyüzüne çıkarılmasıyla” oluşmuşlardır. İlah, yeryüzündeki efendinin gökyüzüne çıkmasıyla yaratıldı. … Toplumsal gerçeklik düzlemindeki efendi, ideolojik düzleme dünyanın efendisi ve sahibi olarak göğe yansıtılmıştır

Notlar:

— Doğu Perinçek, Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, Nisan 2019. Alıntı 30. sayfadandır. Müslümanlar her “Amin”dediklerinde Firavun Amenofis’in adını andıklarını biloyorlar mı acaba? (Sayfa 27.) Belki de çok bilinen bir hikayedir ama ben ilk defa duyuyorum.

İnanç nedir?

İnanç bir silahtır… —@Eris_Bey

………………………………

1. İnanç dediğimiz şey, en temel ve en genel anlamı ile, sabit tutmaya ve sorgulamamaya karar verdiğimiz ifadelerdir.

2. Matematikte bu tip sabit tutulan önermelere aksiyom denir.

3. Fizikte sabit tutulan miktarlara birim denir. Bazen fizikçiler daha önce tanımladıkları bir birimi “doğa sabiti” diye kutsallaştırırlar.

4. Töre de sabit tutulan davranış biçimleridir; bir toplum bazı sözleri ve davranışları sabit tutar ve kuşaktan kuşağa aktarır. Kutsallaştırılmış bu inanç sistemi o toplumun varlığını bir bütün olarak devam ettirmesini sağlamak için vardır.

5. İnanç sadece din ile ilgili bir kavram değildir. Bilimde bile inanç vardır. Mesela son günlerde medyaya servis edilen karadelik sözde fotoğrafına herkes sorgulamadan inandı. Kimsenin aklının ucundan geçmiyor acaba karadelik diye bir saçmalık var mı ki fotoğrafını çekmişler diye…

6. Yani, inançsız yaşayamayız.

7. Matematikte olduğu gibi hayatımızda da hem değişkenler (sorgulanabilirler) ve de sabitler (sorgulanamazlar) vardır.

8. Bütün inançlar tanımlamadır. Kimin tanımlamasını kabul edeceğiniz size kalmıştır.

9. Her sabitin bir sahibi vardır; genelde onu ilk tanımlayan o sabitin sahibi olur. Daha sonra sabitler el değiştirilebilir veya alınıp satılabilir. Her ticari markanın bir sahibi olduğu gibi. Markanın da bir sabit olduğunu söylemeye gerek var mı?

10. Karadelik tanımlamasının sahipleri fizikçilerdir ve onu değerli bir marka gibi korurlar ve parlatırlar. Fizikçi olmayan birisinin karadelik kavramını sorgulaması ciddiye alınmaz.

11. Dinin sahibi inananlar değil dinin hiyerarşisidir. İslamda din hiyerarşisi ile devlet hiyerarşisi birbirinden ayrılamadığı için din sabitlerinin sahibi devlettir. Dinin sabitlerini kutsallar da denir.

12. İnanç bu anlamda bir silahtır; devlet dinin sahibi olduğu için, halkına yaptırmak istediklerini din aracılığı ile kolayca yaptırabilir.

13. Her inanç sorgulanabilir çünkü her inanç bir tanımlamadır. Güçlünün size dayattığı inançlarını sorgularsanız sonuçları olabilir.

Notlar:

İnancın bir silah olduğunu söyleyen paylaşım.