Kutsal bir metin olarak Kuran

image_e6fd9bff-0902-4283-8e59-3f2628bc4f44.img_0002

Kuran metni de her metin gibi, iki parçadan meydana gelmiştir:

  1. İşaret
  2. Anlam

Kuran’ın kutsal olduğu kabul edilir. Peki kutsal olan nedir? İşaretler mi? Anlam mı?
İşaretlerin, yani harflerin, bir kutsallığı olmadığını biliyoruz. Arap alfabesinde bulunan harflerin bir kutsallığı yoktur.

Bunu nereden biliyoruz?

Arap alfabesinde bulunan harfleri kullanarak hiç bir kutsallığı olmayan kelimeler yazabiliriz. Mesela Kuran’ı rastgele açıp bir kaç cümle kopyalıyorum: “Kaynağından doldurulmuş, içenlere zevk veren billur kadehler sunulur onlara. Ne içki sarhoşluk verir, ne de onlar sersemleşirler.” Saffat, 45, 46, 47.

Bu kelimelerin hiç biri kutsal değildir.

Kaynak / Doldurmak / İçmek / Zevk vermek / Billur / Kadeh / Sunmak / Onlar / Ne / İçki / Sarhoşluk vermek / Sersemleşmek

Bunlar Kuran dışında günlük hayatta kullanılan kelimelerdir. Hatta, bu kelimelerin ve cümlelerin Kuran’dan alındığını bilmeyen birisi bu kelimelerin kutsal olduğunu bilemez.
Zaten bir kelimenin “kutsal” olduğunu söylemek kadar absürd ve bâtıl bir şey olamaz.

Kutsal olmayan işaretlerden, yani harflerden, meydana gelmiş kelimeler kutsal olamaz.

O zaman Kuran’ın cismi kutsal olamaz. Zaten bu çok açık değil mi?

Kutsal bir mekan olmayan bir matbaada; kutsal olmayan işçiler; kutsal olmayan makinelerle; kutsal olmayan kağıtlar üzerine; kutsal olmayan matbaa mürekkepleri ile; kutsal olmayan bazı işaretlerin, kutsal olmayan izlerini bırakıyor. Sonra bu kutsal olmayan kağıtlar; kutsal olmayan işçiler tarafından, kutsal olmayan ciltleme makinelerine konuluyor ve kutsal olmayan ciltli bir kitap haline geliyorlar. Bu süreçte kutsallıkla uzaktan yakından ilgisi olan hiçbir şey kullanılmıyor. Öyleyse, hiç bir kutsallığı olmayan insanlar ve hiç bir kutsallığı olmayan makinalar tarafından yaratılan ve hiçbir kutsal parçası olmayan bu kitap nasıl kutsal olabilir?

Baştan sona insan yapımı olan bu kitabın “Allah’ın sözü” olduğuna inananlar, peygamberin dillendirdiği sözlerin günümüze kadar geldiğini nasıl düşünebilirler?

1400 yıl önce peygamberin ağzından çıkan sözler o anda havada ses dalgaları oluşturdular ve peygamberin yakınındaki insanların kulak zarlarını titrettiler ve o andan itibaren peygamberin aktardığı “Allah’ın sözleri” hava olup gittiler.

“Allah’ın sözleri”nin 1400 yılı aşıp 21. yüzyılda bir matbaada basılan kağıtlara gelip yerleştiğine inanmak kadar batıl bir inanç olabilir mi?

Peygamberin, Cebrail’den alıp “Allah’ın sözleri” diye dillendirip, seslendirdiği kelimeleri duyan birisinin, o kelimeleri yazı Arapçasına çevirip bir kemik parçasına yazmış olacağını düşünelim. Bu kemik parçasına kazınan işaretlerin, bazı Arapça işaretler olmaktan başka ne anlamı veya kutsallığı olabilir? Allah’tan geçtiğine inanılan şey nedir? Yok öyle bir şey.

Bu kadar bariz, açık ve net bir aldatmacaya insanlar nasıl inanabiliyorlar?

Burada peygambere vahiy gelmiş mi, nasıl gelmiş, bunu tartışmıyoruz. Vahiy geldiğini varsayıyoruz. Gelen vahyin yazıya geçtiği zaman herhangi bir metinden farkı yoktur.

O zaman, “Allah’ın sözü” denen şey, işaretlerde değil, anlamda olmalı.

Ama Allah’ın kutsal sözleri anlamda da olamaz çünkü bu işaretlerin hiç bir anlamı yoktur. Mesela, Arapça alfabeden “elif” harfini bir kağıda yazalım. Bu harfin tek başına hiç bir anlamı yoktur. Kuran’da bazı surelerin başında görülen ve Hurufu Mukattaa denilen harfler gibi.

Yani, Kuran’ın lafızının hiç bir anlamı yoktur.

Hiç bir metnin kendi başına bir anlamı yoktur.

Kuran da bir metindir ve bir metin olarak anlamı yoktur.

Bir metne anlam veren o metni okuyandır.

Öyleyse, anlamsız harflerden meydana gelmiş, anlamsız bir metin nasıl kutsal olabilir?

Eğer anlamsız bir metne kutsal deniyorsa, o zaman, o metin putlaştırılmış demektir.

Evet, yapılan budur. İnsan yapımı bir Kuran kitabının cismine kutsal diyenler Kuran’ı putlaştırmışlardır ve bir puta tapıyorlardır. Puta tapmak İslam’da en büyük suçtur. Şirktir. Cezası cehennemdir. Kuran öyle diyor.

Notlar:

— Kutsal’ın tanımı:

Kutsal, kutsal olarak tanımlanmış şey demektir. Kutsal olan şeyin kutsallığı kendinde değildir. Ona kutsallık atfeden tanımlamayı kabul edenlerdedir.

— Kuran’ın bütünü mü kutsal? Bu önemli bir soru çünkü Kuran’dan bir ayet alıp yazınca o ayetin de kutsallığı devam ediyor. Böyle bir şeyin olacağına inanmak batıla inanmaktır.

— Kuran’ın etki alanını tanımlamak gerekiyor. Benim için Kuran’ın; miyadını doldurmuş, tarihsel bir doküman olmaktan başka bir değeri yoktur.

— Yukarda bahsedilen, Saffat suresinden kelimelerden aşağıdaki hiç de kutsal olmayan başka bir metin yazabiliriz:

Billur kaynakların sunduğu içecekle kadehimi doldurdum ve içtim. Bu içki bana zevk verdi ama ne sarhoş yaptı ne de sersemleştirdi.

Bu herhangi bir kitaptan, herhangi bir yazarın yazdığı pastoral bir alıntı olabilir.

Hurufu Mukattaa.

Allah’ın kanunları herdaim geçerli…

herdaim

Sosyal medyadan:

Allah ‘ın kanunları herdaim heryerde geçerlidir.

Affınıza sığınarak söylemek istediğim bir şey var. Ben “Allah” kelimesini değil de “Marduk” kelimesini kullanmayı tercih ediyorum. Benim için sizin yazdığınız cümlenin doğrusu şöyledir:

Marduk‘un kanunları herdaim heryerde geçerlidir.

Evet, doğrudur, Allah’ın 99 tane ismi olduğu halde, Marduk’umuzun sadece 50 tane ismi vardır. Bu Marduk’un Allah’tan daha düşük rütbeli olduğunu göstermez.

Sizden ricam, benim gibi Marduk kanunlarına inanan bir insana neden Marduk’un değil de, Allah’ın kanunlarının geçerli olduğunu akla uygun ve hukuki deliller sunarak ispatlayabilir misiniz?

Akla uygun derken, eğer “ben öyle diyorsam öyledir” gibi bir argümanı dayatmaya çalışırsanız bu akla uygun bir delil olmaz.

Delilin hukuk kurallarına da uygun olması gerekir. Allahçıların klasik savunması Kuran’ı kendine şahit olarak göstermektir. Fakat, kendi kendine şahitlik etmek hukuka uymaz. Yani eğer, “Kuran, Allah’ın kanunları herdaim geçerlidir diyor; öyleyse Allah’ın kanunları herdaim geçerlidir” derseniz bu da hukuk açısından geçersiz olur; sadece dairesel bir mantık yürütmüş olursunuz.

Allahçıların diğer favori yöntemi, Allahçı olmayanları gördükleri yerde öldürmektir. Kuran böyle emreder. Fakat Türkiye gibi şeriatın geçerli olmadığı bir ülkede bu uygulama zor olduğu için karşı tarafın sözüne söz ile cevap vermek yerine ağır küfürler edilir. Sizden de beklenen budur.

Veya, aşağılama olmadığı halde, “dinimi aşağılıyorsun” diye şahsıma küfür edersiniz. Bu Allah’ın kullarının Allahlarını savunmak için kullandıkları en bilinen yöntemdir çünkü kulluk dini olan İslam’da akıl kullanmak, sorgulamak ve söze söz ile cevap vermek yasaktır. Arap/İslam geleneği söze kılıçla cevap vermektir.

Fakat, Marduk bize akıl ile hareket etmemezi söyler onun için eğer akla uygun deliller ileri sürebilirseniz biz hemen “Marduk” yerine “Allah” demeyi kabul ederiz.

Tabii, bir insan “Allah” demiş “Marduk” demiş hiç farketmez; bizim söylediklerimiz ne Marduk’un ne de Allah’ın umurunda olamaz.

Allah’ın insan işlerine karışmadığını net olarak biliyoruz çünkü Allah alemin senaryosunu yazıp Levhi Mahfuz’a kaydetmiş ve aradan çekilmiştir. Biz sadece Allah’ın yazdığı bu senaryoyu oynuyoruz; başka seçeneğimiz yok. İnsan işleri ile uğraşmayan Allah da belki şimdi başka alemler yaratma planları yapıyordur.

Bu arada, size Türklerin İslamlaştırılma süreci ile ilgili bir hikaye anlatmak istiyorum:

Oğuzlardan bir Türk, birlikte yola çıktıkları İslam misyoneri İbni Fadlan’a yakınmış: “Başbuğ (Halife) bizden ne istiyor? Öldürecek bizi bu soğukta! Ne istediğini bilsek, hemen verir kurtulurduk” demiş. İbni Fadlan buna cevap olarak, “Bütün istediği, ‘Allah’tan başka tanrı yoktur’ demeniz”, diye karşılık verince, Türk gülmüş: “Doğru olduğunu bilsek, söylerdik” demiş.

Gördüğünüz gibi, Türkler hep akılcı, şüpheci ve sorgulayıcı insanlar olmuşlardır. Araplar ve Araplaşmış Türkler ise; kendilerini “sürü” olarak tanımlayan bir dine körü körüne inanıp, bu Arap dinini körü körüne savunan ve Allah yerine Marduk diyenleri de taşlayan insanlardır.

Notlar:

Allahçıların diğer favori yöntemi, Allahçı olmayanları gördükleri yerde öldürmektir. Kuran böyle emreder…

Bakara, 191: Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi yurtlarınızdan çıkardıkları gibi siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür.

— İbni Fadlan hikayesi hakkında bir yazı.

Marduk’un 50 ismi.

Allah’ın 99 ismi.

— Türk Dil Kurumu “her daim” ve “her yerde” olarak yazmayı tercih ettiği halde ben paylaşımda kullanılan bitişik olarak yazmayı tercih ettim.

Allah insan işlerini takip ediyor mu?

Din düşmanlığı nedir?

Din düşmanı ne demek acaba?

Muzur tarikatının şeyhi Mor Sakallı Sümbül Hoca, Deve Sidiği tarikatının şeyhi Çakma Sakallı Nahoş Hoca’ya “sen din düşmanısın” demiş.

İslam dünyasını derinden sarsan bu vaka ne demek oluyor?

Bu demektir ki; Mor Sakallı kendini gerçek din sahibi olarak tanımlıyor ve Nahoş’un da sakalı gibi çakma müslüman olduğunu söylüyor.

Sakalının çakma olduğunu kabul etmeyen pek saygıdeğer Nahoş da, asıl Mor sakallının sakalının sahte olduğunu söylüyor ve asıl din düşmanı Mor Sakallı’dır diyor.

Ne var bunda?

Sakal boyunun ve şeklinin dindarlığın ölçüsü olduğu bir dinde, dinsizliğin de sakal ile belirlenmesi doğaldır.

Zaten, din düşmanlığı suçlaması İslam’ın en klasik suçlamasıdır.

İslam bir klonlama dinidir. Her mezhep, her tarikat İslam’ın bir klonudur. Her klonun şeyhi diğer klonların şeyhlerini “din düşmanı” ilan eder. Bu tipik çadır devleti mantalitesidir. Arapların kanında vardır bu. Çünkü İslam, Bedevi kabilelerinin dinidir. İslamın temelinde kabile töresi vardır. Bizim kabileden olmayan herkes bizim düşmanımızdır. Bizim dinimiz esas dindir; öyleyse bizden olmayan herkes, din düşmanıdır.

Araplar 1400 yıldır, birbirlerini bu şekilde din düşmanı ilan ediyorlar. Hem “müslümanlar kardeştir” diyorlar, hem de birbirlerini din düşmanı ilan edip arkadan vuruyorlar.

Bütün bu din düşmanları arasında Caner Taslaman beye “din düşmanı” denmiş, ne çıkar bundan?

Denmeseydi şaşardım.

Caner Taslaman, bildiğim kadar, hiç bir tarikatın sempatizanı değil; öyleyse bütün tarikatların gözünde o bir din düşmanıdır.

Dedik ya, “din düşmanı” demek, “bizim tarikattan değilsin” demektir. Başka da bir anlamı yoktur. Caner Taslaman bunu bilmez mi?

***

Toplumun asalak paraziti tarikatlardan birinin şeyhi, asalak parazit diğer bir tarikat şeyhine ”sen din düşmanısın” diyerek çamur atmış! Haber değeri olmayan bir vaka.

***

Bu önemsiz tartışmayı başlatan Caner Taslaman; yorum yazan ben ve diğer bütün yorum yazanlar, hepimiz, ülke yararına bir şeyler yapmak yerine tarikatların tuzağına düşmüş oluyoruz ve onların istediği bu boş din tartışmalarını yapıyoruz.

Bu sebepten din özelleştirilecek ve din toplumsal alandan tamamen silinecektir. Toplum sıkı bir din detoksuna girecek ve toksik tarikatları sisteminden atacaktır.

Özelleştirmeden sonra kimse din kisvesi altında toplumda asalak parazit olarak yaşayamayacak ve herkes ülkenin gelişmesine katkıda bulunacaktır.

Ülkede bu kadar tarikatçı parazitin bulunmasının sebebi, Tevhidi Tedrisat kanunun karşı devrimciler tarafından etkisiz hale getirilmiş olmasıdır.

Her yıl binlerce Araplaşmış asalak tarikatçı yetiştirip topluma salan İmam Hatipler hemen kapatılmalıdır. Tevhidi Tedrisat kanunu bunu gerektirmektedir.

İmam Hatip’lerden topluma salınan bu parazitler; okulda, Araplar gibi yan gelip yatmaktan ve parazitlik yapmaktan başka bir şey öğrenmedikleri için, mezun olunca da aynı minval üzerinden parazitlik yapmaya devam ediyorlar.

Zaten tarikatlar holdingleşmişler. Kendi ekosistemleri var. Her türlü sahtekarlık, düzenbazlık ve vatan hainliğini din adına yapıyorlar. Üstüne üstlük, iktidara verdikleri oyların karşılığında destek alıyorlar ve palazlandıkça palazlanıyorlar.

Din özelleşince bu tezgah bitecektir.

Notlar:

— “Din düşmanlığı” suçlaması bütün dinlerde, tarih boyunca, din sahibi güçlerin, kendi dinî otoritelerini sorgulayanları etkisizleştirmek için kullandıkları bir mazerettir. Günümüzde tarikatların silahlı gücü olmadığı için din düşmanı ilan ettikleri insanları infaz edemiyorlar. Silahlı güçleri olsa ederlerdi.

Toplumsal detoks.

Diyanet’in tarikatlar raporu.

Rapor: Dinin özelleştirilmesi

Araplaşmış Türkler ve Tevhidi Tedrisat Kanunu

Bu tarikatların dinî doktrinlerinin incelikleri hiç önemli değildir. Tarikatlar siyasi örgütlerdir. Hatta Mafyatik suç örgütleridir. Tarikat şeyhleri vatan hainidirler çünkü Türk çocuklarını devşirip Araplaştırmaktadırlar.

Tarikatın ağına düşen her çocuk ülkenin kaybıdır çünkü tarikatlar ülkesine faydalı olacak çocukların hayatını karartıp şeyhin köleleri haline getiriyor.

Aşağıdaki videoda iki adet Araplamış Türk, veya Türkçe konuşan iki Arap görülmektedir. Bunlar dedelerini kesen Arap generalini İslam’ı yaydığı için övüyorlar. Atatürk Tevhidi Tedrisat kanununu bu tip Türk düşmanı Araplaşmış Türkler oluşmasın diye çıkartmıştı. Tevhidi Tedrisat kanunu yeniden uygulanmalıdır.

Diyanet futbola da el attı

Beklenen oldu. Türkiye’de asıl ibadethanelerin camiler değil statlar olduğunu gören Diyanet, futbolu da İslam’a uygun hale getirmek için harekete geçti.

Diyanet, önce futbolu dinsizlik olarak yasaklamak istemiş ve bu konuda bir fetva hazırlamıştı fakat bu fetva eski bir futbolcu olan Sayın Cumhurbaşkanı’nın kulağına gidince, bunu kendine bir hakaret olarak algılamış ve Diyanet Başkanı’nın kulağını ciddi şekilde bükmüştü. Başarılı bir libero olarak Türk futboluna uzun yıllar hizmet etmiş olan Sayın Cumhurbaşkanı, ”Futbolu yasaklamak yok. Futbolu Allah Teala ve Peygamber Efendimiz Sallallahu Vesalli Vesellem’in istekleri doğrultusunda şeriata uygun hale getirin” şeklinde bir devlet fetvası yayınlayarak futbolumuzun geleceğini garanti altına almıştır.

Bu emir üzerine Diyanet hemen çalışmalarına başlamıştır.

İlk iş olarak, tribünlerin haremlik selamlık olarak ikiye ayrılmasına karar verilmiştir. Bu kadar erkeğin bir arada olduğu bir ortamda kadınların türbansız stada gelmeleri düşünülemezdi. Fakat, daha sonra, türban şartı yetersiz bulunmuş ve kadınların eğer maça geleceklerse çarşaf ile gelmeleri şartı konulmuştur. Ama kadınlar isterlerse tuttukları takımın renkleri ile süslenmiş çarşaflar giyebileceklerdir.

İslam’da iki kadın bir adam ettiğine göre kadınların bilet fiyatları erkeklerininkinin iki misli olarak belirlenmiştir.

Bundan böyle maçlardan önce İstiklal Marşımız okunmayacaktır. Onun yerine Kuran’dan ayetler okunacaktır. Her takım okunmasını istediği ayetleri seçip stat yetkilisine önceden bildirecektir. Stat hafızı da istenen ayetleri okuyacaktır. Her stadın hafızı olacaktır. Böylece ülke çapında sayıları 500’ü aşkın İmam Hatip okullarından çıkanlara yeni istihdam alanları açılmış olacaktır.

Bütün hakemler İmam Hatipli olacak ve sadece gördüklerini çalacaklarına dair Kuran üstüne yemin edeceklerdir. Böylece hakiki “eyyamcı hakem” nasıl olurmuş bütün dünyaya göstereceklerdir. Çünkü bunlar İmam Hatipler’de eyyamcılığın doktorasını yapmış insanlardır. Aslında, eyyamcı hakemler, gördüklerini çalmak yerine, her pozisyonu İslam’a uygunluk açısından değerlendirecek ve İslam’a aykırı bir pozisyon gördüğünde düdük çalacaktır.

Hakem aynı zamanda imam olduğu için maçın namazını da o kıldıracaktır. Hafızın ilahi sesi ile Allah’a yaklaşan seyirciler hakemin önderliğinde namaz kılacaklardır. Seccadeler bedava dağıtılacak ve stadın bütün koltukları sahaya değil Kıble’ye bakacaktır. Namaz kılmasını bilmeyenlerin bilenlere uyarak kılarmış gibi eyyam yapmalarına göz yumulacaktır. Çünkü İslam hoşgörü dinidir; eyyam dinidir. İslam’da zorlama yoktur.

Yeni usül Diyanet futbolunda, futbolcular da şeriata uygun tesettür formaları giyeceklerdir. Tesettür forması, şalvar, sarık, cüppe ve kramponlı takunyadan oluşacaktır. Cüppelerin arkalarına oyuncuların isimleri kutsal dil Arapça ile yazılacaktır. Genel kanının aksine futbol bir kâfir icadı değildir. Futbol, Peygamber Efendimiz Sallalahu Vesselam ve 10 sahabe tarafından icat edilmiştir. Futbolu İngilizlerin bulduğu doğru değildir.

İlk futbol maçı Hendek Savaş-ı Şerifinden sonra kafası uçurulan esirlerden birinin kafası ile oynanmıştır. Barış dini İslam’ın peygamberi bu oyunu oynayan sahabeleri görünce çok hoşuna gitmiş ve o an hemen bir vahiy inmiş ve futbolun kuralları Cebrail tarafından peygambere bildirilmiş ve futbol o andan itibaren kurallarına göre oynanmaya başlanmıştır.

Bu ilk maçın İslam tarihinde büyük önemi vardır çünkü takımlardan birinin adı Sünnispor diğeri de Şiispor olarak belirlendiği için, bu maçtan sonra İslam iki mezhebe ayrılmış oldu ve bu iki mezhep arasındaki ezeli rekabet günümüze kadar devam etmektedir.

Peki futbolun kurallarını belirleyen bu Futbol Suresi neden bugünkü Kuran’da yok?

Bu soru Kuran alimlerini bin yıldır meşgul etmektedir. Cevabı basittir. İslam da her kötü şeyin suçlusu Emevilerdir. Futbol konusunda da kolayca Emevileri suçlayabiliriz.

Emeviler müslümanların hayattan zevk almalarını ve oyun oynamalarını istemedikleri için Kuran’dan futbol ile ilgili ayetleri çıkartmışlardır. Çıkarttıkları futbol ayetleri yerine Emevi halifelere karşı çıkanları cehennemde nasıl yakacaklarına dair ayetler koymuşlardır. Emeviler bu yaptıklarını Kuran’ı tahrif etmek olarak görmezler. Çünkü Kuran’da zaten cehennemde uygulanacak işkence usulleri detaylı olarak tekrar tekrar yazılmıştır. O ayetlerden birkaçını kopyalayıp Kuran’da başka bir yere eklemek tahrif sayılmaz.

Bundan sonra futbol 45 dakikalık iki devrede oynanmayacaktır. Emevilerin bu konuda haklı olduklarını kabul etmeliyiz. İslam ciddi bir dindir. İslam’da oyun oynamak haramdır. Bugün futbol oynayan yarın zina yapar. Futbol ile zina arasındaki bu açık ilişkiyi görmüyor musunuz? Oynamak yasak. Futbol bundan sonra farz ve sünnet olarak iki devrede “kılınacaktır”. Doğrusu budur. Allah böyle emretmiştir.

İlk devre farz olarak kılındıktan sonra, devre arası namazı kılınacak ve Allah nasip ederse ikinci sünnet yarısını kılmak için dua edilecektir. Eğer Allah sünnet devresinin de oynanmasını –pardon, kılınmasını– istiyorsa bu isteğini Cebrail aracılığı ile hakeme bildirecek ve hakemin düdüğü mucizevi bir şekilde kendi kendine çalacaktır.

Yani hakemler —haşa— bir çeşit peygamber olmuş oluyorlar. Bu sebepten artık futbolda hakeme itiraz olayı ortadan kalkmış oluyor. Eğer hakem bir peygamberse, hakemin verdiği hükme itiraz etmek Allah’a şirk koşmak olurdu. Şirk, İslam’da en büyük suçtur ve cezası recmdir. Yani, hakeme itiraz eden bir futbolcu hemen oracıkta taşlanarak öldürülecektir. Kuran’ın ve şeriatın emri böyledir.

Zaten bundan sonra statlarda sağlık personeli ve cankurtaran değil, recm edilenlerin cenaze namazını kıldırmak için imamlar bulunacak ve bekleyen cenaze taşıma aracına konulup son yolculuğuna uğurlanacaktır.

Bundan sonra tek tip tezahürat olacaktır. Tezahürat takımlara yapılamaz, Allah’tan başkasını sevmek, Allah’a şirk koşmaktır. Bundan sonra takımlara tezahürat yok sadece Allah’ı tesbih etmek var. Artık statlar tekbir sesleri ile inleyecektir: “Allahü ekber! Allahü Ekber!! Allahü Ekber!!”

Şeriata uygun olarak futbol oynayabilmek için bütün statlar yıkılıp şeriata uygun olarak yeniden yapılacaktır. Her stat mutlaka Kıbleye bakmalıdır. Kıbleye bakmak demek kalelerin kıble yönünde bir çizgi üzerinde olması demektir. Hangi yönün kıble olduğunu belirtmek için kalelerin birinin boyutları diğerinin yarısı kadar olacaktır. Böyle bir ayar gerekmektedir yoksa Allah’ın rüzgarını arkasına alıp kıble yönünde hucüm eden takımı durdurmak imkansız olurdu.

Statların dört köşesinde en az on şerefeli minareler olacaktır. Her şerefe ultra lüks bir loca olacak ve Arap zevkine göre her tarafı altın varak ile kaplanacaktır. Bu locaların her biri şehrin ileri gelen tarikat şeyhlerine hediye edilecektir. Onlar da şerefelerdeki özel localarını ultra zengin Arap şeyhlerine İslamî helal finans kuralları dahilinde satacaklardır.

İktidar statların yıkılıp yeniden yapılmasını hayırlı bulmaktadır çünkü kıbleye bakmayan bir statta futbol kılmak haramdır. Böyle güzel ve faydalı bir haram senelerdir durgun olan inşaat sektörüne canlılık getireceği için de iktidarın çok hoşuna gitmiştir.

Haramdan nefret eden Futbol Federasyonu da derhal önlem almış ve lig tarihinde şimdiye kadar yapılmış olan bütün maçları geçersiz saymış ve bütün şampiyonlukları iptal etmiştir. Böylece Trabzonspor ile Fenerbahçe arasında yıllardır süren husumet de sonlanmıştır. Yani, 2010-2011 sezonunun şampiyonu ne Fenerbahçe ne de Trabzonspor olmuştur çünkü maçlar haram statlarda oynandığı için bütün sezonlar oynanmamış sayılmıştır. Böylece, bu kronik sorun da en adaletli din olan İslam dini tarafından çözülmüştür.

Süper Lig’in adı da El Kebir-i Lig-i Şerif-i bin Allah olarak değiştirilmiştir.

Lig maçları ay takvimine göre oynanacaktır.

Hakem atamaları Diyanet tarafından yapılacaktır.

FİFA Diyanet’in uydurduğu bu şeriat futbolunu onaylamayacağı için, Türkiye bütün uluslararası turnuvalardan çekilecektir.

Yeşil sahaların tek hakimi; Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

Cemil Kılıç’a göre İslam’ın beş şartı

kerbela
Kerbela olayına işaret ettiği söylenen bir Osmanlı minyatürü imiş bu minyatür. Her şey olabilir aslında… Görsel olsun diye ekledim.

Şartları bile net bir şekilde belli olmayan bir din var karşımızda. Bize, namaz, oruç, vs. gibi ritüelleri İslam’ın şartı olarak öğrettiler fakat bu yazısında ilahiyatçı Cemil Kılıç, onlar sadece ritüeldir şart değildir, diyor.

Cemil Kılıç, İslam’ın beş şartı vardır, onlar da, adalet, emanet, ehliyet, maslahat ve meşverettir diyor.

Aşağıda Cemil Kılıç’ın yazısından alıntılara benim yazdığım yorumları bulacaksınız.

***

Miladi 680 yılının 10 Ekim günü Kerbela’da büyük bir katliam gerçekleşti.

Yine İslam, yine katliam! Katliam yapmak İslam’ın şartlarından biri olmalı. Ayrıca Kerbela’daki katliamdan bize ne? Arapların Türkleri kendi dinlerine geçirmek için yaptıkları katliamlara baksak daha iyi olmaz mı?

Bir din düşünün ki, doğuşunun üzerinden henüz 70 yıl gibi kısa bir süre geçmişken o dinin peygamberinin çok sevdiği torunu, yine o peygambere iman ettiğini söyleyenler tarafından acımasızca katledilsin.

İslam budur işte. Kan davası İslam’ın en temel şartıdır. İslam’ın kanında kan davası vardır. İslam Bedevi Araplarının kültürü üzerine inşa edilmiştir. Bedevilik her anlaşmazlığı kan davasına indirgeyip çözen bir kabile kültürüdür. İslam’ın hakim düzen olduğu toplumlarda bir anlaşmazlık varsa, bu anlaşmazlık güçlünün güçsüzü kılıçtan geçirmesi ile sözde çözüme bağlanır. Aslında taraflar arasında hiç bitmeyecek bir kan davası başlatılmış olur. Bu hep böyle olmuştur. İslam budur.

Gerçek şu ki Kerbela’da katledilen Hz. Hüseyin’in bedeni değildi.

Bunlar romantik, şiirsel ve anlamsız sözler. Bu tarihsel bakış açısı değil. Olaylara duygusal yaklaşan bir bakış açısıdır.

Onda simgeleşen İslam’ın ta kendisiydi. İslam, o gün orada aslında 73 kez katledildi.

Cemil Kılıç, özürcü ve mazeretçi bir İslam tarihi yazıyor. İslam tarihini aklama, temizleme, yüceltme ve destanlaştırma işi yapıyor.

Bunu anlayabilmek için İslam’ın, üzerine kurulu olduğu beş ilkeyi iyi bilmek gerek. Evet; İslam beş ilke üzerine kurulmuştur. Biz buna İslam’ın beş şartı diyoruz. Apaçık Kur’an ayetleriyle sabittir ki; ilk şart adalettir. İkincisi emanettir. Üçüncüsü ehliyet, dördüncüsü maslahat, beşincisi ise meşverettir.

Nerede yazıyor bu ilkeler? İslam’ın bu yeni şartları Cemil Kılıç’ın şahsi fikri olmalı.

Ne oldu? Şaşırdınız mı? Yoksa siz namaz, oruç, hac gibi ritüellerden mi bahsedeceğimi sanmıştınız?

Burası çok önemli. Cemil Kılıç, ritüeller İslam’ın şartı olamaz diyor. Bir insan namaz kılmak, hacca gitmek, gibi ritüelleri uygulayarak müslüman olamaz, fakat adil olarak müslüman olur. Hiç namaz kılmayın fakat adil olun, müslüman olursunuz; namaz kılın fakat adil olmayın cehennemlik olursunuz. İslamın bu tanımını kabul edecek başka ilahiyatçılar var mıdır? Bilmiyorum.

Hayır, hayır! Onlar İslam’ın şartı değildir. Şart öyle birşeydir ki o olmazsa onun temsil ettiği sistem de olmaz.

Katılıyorum. Bize İslam’ın beş şartı diye öğretilen ritüeller İslam’ın olmazsa olmazları değil. Ama Cemil Kılıç’ın öne sürdüğü bu şartlar da tartışmaya açık. Ayrıca, Cemil Kılıç, müslümanım diyen insanların üstüne inanılmaz bir yük yüklemiş oluyor. Eskiden namaz kılarak müslümanlık görevimizi yaptığımızı zannediyorduk, şimdi ancak adil olursak müslüman sayılacağız.

Fakat, adil olmak hiç de kolay bir şey değil. Cemil Kılıç adaleti İslam’ın en temel kavramlarından biri yapmış ama adalet kavramını tanımlamaya gerek görmemiş.

Adil olmanın kriterleri nelerdir? Bilmiyoruz. Hukuka göre mi adil olacağız? Şeriata göre mi adil olacağız? Yoksa insan olarak, duygularımıza göre mi adil olacağız? Hiç birimizin oturup bu sorular üzerinde düşünüp tez yazacak halimiz yok. Adalet kavramı üzerine kurulmuş bir İslam tanımı inananlara çok gereksiz bir yük yüklemiş oluyor.

Cemil Kılıç’ın İslam’ın beş şartı olarak tanımladığı bu kelimeler, dinî kavramlar değildir. Toplumsal ve ahlakî kavramlardır. Müslüman olarak yaşamak isteyen birisinin bir de adalet kavramı ile boğuşması gerekecek. İnsanlık tarihi boyunca en büyük filozoflar adalet kavramı üzerine büyük büyük kitaplar yazmışlar fakat hâlâ adaletin ne olduğu hakkında net bir bilgimiz yok.

Adalet olmadan İslam olur mu?

Olur. Hem de bal gibi olur. Üstelik, İslam’ın olduğu yerde adaletin olmadığından emin olabilirsiniz.

İslamın adaleti kılıcın adaletidir. İslam’ın adaleti Kerbela’dır. İslam ve şeriatı seçmiş ülkelere bakalım. Hangisinde adalet var? Suudi Arabistan’da mı? İran’da mı? Endonezya’da mı? Pakistan’da mı? Hiç birinde yok.

Emanete sadakat olmadan İslam olur mu?

Olur. Olmaz mı? Peygamber öldükten sonra en yakın arkadaşları İslam’ı emanet alıyorlar. Ne yapıyorlar? İlk işleri emanete ihanet etmek oluyor. Peygamberden kalan ne kadar ayet varsa hepsini yakıyorlar. Kendileri bir Kuran yazdırıp “resmî Kuran” diye dünyaya yutturuyorlar. Demek ki İslam’ın şartlarından biri emanete hıyanetmiş.

Cemil bey, bu işler lafla olmuyor. İslam’da emanete sadakat vardır demekle olmuyor. İslam tarihi tam aksini söylüyor. Tarihsel olgulara bakınca, Arap karakterinde emanete hıyanet olduğunu görüyoruz. Osmanlı’yı da defalarca arkadan vuran Araplar değil mi? Sizin dediğinizin tam aksine İslam’da, yani Araplarda, emanete hıyanet kabul gören bir uygulamadır.

İşi ehline vermeden yani ehliyet olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Olur tabii ki. İslam ülkelerinin temel özelliği ehliyetsizliktir. Yani, akrabayı kayırma; mevki satma; rüşvet. İslam’ın şartları bunlardır.

Cemil bey, siz hangi İslam’dan bahsediyorsunuz? Bizim bildiğimiz İslam sizin dediklerinizin tam tersi bir dindir.

Bir şahsın yahut bir grubun değil halkın yararını esas almadan yani maslahat olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Diktatörlük İslam’ın şartlarından biri değil mi? İslam ülkelerinde halk reayadır; yani yöneticilerin gözünde halk bir sürüdür. Halkın yararını esas alan bir İslam ülkesi gördünüz mü? Türkiye İslam ülkesi değildir. Bir cumhuriyettir. Onun için burada halkın yararına yapılan şeyler görebilirsiniz.

Danışma, fikir alışverişi, düşünce özgürlüğü ve şurayı ikame etmeden yani meşveret olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Bütün İslam ülkeleri diktatörlüklerdir. Hangi meşveret? Sizin anlattığınız gibi idealist ilkeleri olan bir İslam uygulaması yeryüzünde yok.

Dediler ki bunlar olmadan da İslam olur. Yeter ki namaz kıl ama Muaviye’nin, Yezid’in adaletsizliğine itiraz etme!

Sürü olarak görülen halk adaletsizliğe itiraz etse ne olur, etmese ne olur? Zaten edemez. Sürünün sadece sürülük yapmasına izin verilir.

Yeter ki oruç tut ama açın, yoksulun halini sorma! Devlet erkanının lüks ve şatafat içinde yaşamasını dert etme!

Sürü olarak görülen halk, yöneticileri eleştiremez. İslam’da böyle bir gelenek yok.

Yeter ki hacca git ve Kabe’yi tavaf et ama farklı düşünüyor, farklı inanıyor diye zalim iktidarlar tarafından hapse atılıp şehit edilen İmamı Azam Ebu Hanife’leri, çöle sürgün edilip ölüme terkedilen Ebu Zer Gıfari’leri, kılıçla boynu kesilen Hucr bin Adiyy’leri sakın gündeme getirip de fitne çıkarma!

Kim bu insanlar?! Nedir bu Arap tarihi hayranlığı? Ebu şu, ebu bu; bin şu, bin bu; imam şu, imam bu!! Bize ne bu Arap kabile tarihinden. Bizim şanlı tarihimiz var. Kendi tarihimize bakalım. Örnek vereceksiniz, kendi tarihimizden örnekler verin lütfen.

Evet; böyle dediler. Allah’tan başkasına kul olmamayı ve gerekirse zalim sultana karşı kıyam etmeyi öğreten mukaddes namaz ibadetini yozlaştırıp onu neredeyse iktidar sahiplerine itaat etme ritüeline dönüştürdüler.

Kime vergi veriyorsanız ve kimin veritabanına kayıtlı iseniz, siz o gücün kulusunuz. Tabii ki, sizi veritabanına kaydeden ve doğal insanlık haklarınızı uygulamak için bile ondan izin almanızı isteyen güç, size onun kulu olduğunuzu söylemez. Allah’tan başkasına kul olmamak lafı bir aldatmacadır. Hepimiz önce devletin kuluyuz, ondan sonra, bazılarımız bir de Allah’ın kulu olmayı seçerler.

Burada önemli olan cümleyi tekrar okuyalım: “neredeyse iktidar sahiplerine itaat etme ritüeline dönüştürdüler…”.

Evet, insanlar Allah’ın kulu olduklarını zannederler ama önce yaşadıkları toprakların sahibi kimse onun kullarıdırlar. Şu anda toprakların sahibi egemen güçlerdir. İnsanlar da onların kuludur. Din; egemen güçlerin insanlara, “sen benim kulum değilsin, Allah’ın kulusun” diyerek aldatmak için kullandığı bir araçtır.

İslam modelini yönetim modeli olarak seçmiş devletler, İslam’ın Allah’a teslim olma ilkesini, kendilerine teslim olmak olarak anlamışlardır. Namazda secde edilen aynı zamanda egemen güçtür. Boynunu büküp, teslim olmuş ve sürü olarak tanımlanmayı kabul etmiş insanlar çok kolay yönetilir. Egemen güçler, insanların boynunu İslam ile büküp kendi egemenlikleri altına almayı çok iyi bilirler.

Kendileri sözde dünya nimetlerinden alabildiğince yararlandılar da yoksul müminler içinse sadece öbür dünyada cennet hayalini bıraktılar.

İslam bu işte. İslam, egemen güçlerin halkı aldatmak ve sömürmek için kullandıkları devlet düzenidir. Siz bundan başka bir İslam olduğunu söylüyorsunuz. Yeni tanımlamalar yaparak, yeni bir İslam yaratacağınızı zannediyorsunuz. Daha doğrusu, yeni tanımlamalar yaparak, İslam’ın bozulmamış özüne varabileceğinizi zannediyorsunuz. Muhammedî İslam diyorsunuz. Ama nafile. Başka bir İslam yok.

İslamın sahibi devlet olduğu müddetçe, siz o İslamdan saf ve insancıl bir din çıkartamazsınız. Tek çözüm dini özelleştirerek, dini devletin kontrolünden kurtarmaktır.

Din özelleştirilmelidir. Din bireysel olmalıdır. O zaman herkes istediği İslam’a inanır; devlet İslam’ı kullanarak halkı aldatamaz; cemaat ve tarikat adı altında örgütlenmiş din tacirleri de insanları kandıramaz. Ama dinin özelleştirilmesi en azından üç kuşak veya yüzelli yıl alacaktır. Onun için şimdiden başlamamız gerekiyor.

Hesap vermediler. Hesabı ahirete havale ettiler.

İslam bu işte. Din tacirlerinin kullandığı en eski aldatmaca yöntemi, ahiretle aldatmaktır.

Mukaddes adalet kavramı; bizim, şahsi, toplumsal, ticari ve siyasi hayatımıza hakim midir?

Yoksa biz yargı erkini, muhaliflerimize karşı tıpkı Yezit’in ve Muaviye’nin yaptığı gibi bir sindirme aracı olarak mı kullanıyoruz?

“Biz” kim? Adalet bireyin değil, tüzel varlıkların kontrolü altındadır. Yargı erki bir tüzel varlıktır. Dini yoktur. İslam’la da bir ilgisi yoktur. Türkiye bağlamında, adaletin İslam’la bir ilgisi yoktur ve olmamalıdır. Türkiye’de şeriat yoktur; hukuk bazlı bir adalet anlayışı vardır. Bu insancıl bir hukuk mudur? Adaleti adil olarak dağıtan bir hukuk mudur? Tartışılar. Bunlar ayrı konular. Ama adaletin din ile bir ilgisi yoktur.

Adil olmak için müslüman olmaya gerek olmadığı gibi müslümansanız, büyük bir olasılıkla, adil değilsiniz. Başında bir müslüman olan ve şeriat kurallarına göre yönetilen adil diyebileceğimiz bir ülke olmaması bu dediğimizin ispatıdır.

Bize verilen emanete sadakat gösteriyor muyuz?

Yönetim mekanizmalarına ehliyet ve liyakat sahibi kişileri mi yoksa çok iyi nutuk atan, kendi hizbimizden olan, dünyevi çıkarımıza uygun düşen kimseleri mi seçiyor ve tayin ediyoruz?

Bunları yapan da tüzel varlıklardır. Devlet bir tüzel varlıktır; adı üstünde, hukuktan doğmuş bir organizmadır. Devlet, kendi menfaatlerine uygun olarak tanımladığı kanunlar ile halkı aldatarak varlığını devam ettirir. Devletin tanımladığı hukuk sistemi halkı sömürmek için tanımlanmıştır. Tüzel varlıkların dini yoktur. İslam kuralları onları bağlamaz. Şeriat kanunlarını seçmiş ülkeler hariç. Ama Türkiye’de şeriat yoktur. İslamî kanunlar ülkemizde geçerli değildir. O zaman, Türkiye’de adalet kavramı İslama sorulmaz.

Toplumun en küçük yapı taşı dediğimiz aileden başlayarak ülke yönetimine varıncaya değin İslam’ın meşveret ilkesini gözetiyor muyuz?

Meşveret ilkesini hayatımıza uygulamak istiyorsak neden İslam’ı örnek almalıyız? Eğer meşveret ilkesini hayatımıza uygulamak istiyorsak ve kendimize bir rol model arıyorsak, Atatürk’ü örnek alabiliriz. Araplarla ne işimiz var? Meşveret işinin ustası Atatürk’tür. Meşveret yönetimi olan Cumhuriyeti kurmuştur.

Farklı fikir ve inançlara, farklı siyaset ve yaşam tarzlarına asgari insanî ve İslamî saygıyı gösteriyor muyuz?

Saygı kavramını İslam’dan almamıza ne gerek var. Anlamak zor. Bedevi ahlak kuralları üzerine kurulmuş bir dinden modern ve iyi ahlak kuralları çıkartmaya çalışıyorsunuz. Bu imkansızdır.

Yoksa herşeyi en iyi ben bilirim, ben bilemiyorsam oğlum bilir, kızım bilir, benim hizbim bilir, taraftarlarım bilir deyip diğerlerini ötekileştirmeyi hatta terörize etmeyi bir hayat ve siyaset tarzı haline mi getiriyoruz?

Tam da Arap karakterini anlatmışsınız! İslam ahlakı, Bedevi kabile ahlakıdır. İslam’a yaklaştıkça, kurumlarınızı ve halkınızı İslamlaştırdıkça, Araplaşırsınız; Türklüğünüzü kaybedersiniz ve bir dizi olumsuz Arap özelliklerine sahip olursunuz.

Biz gerçekten Hüseyin’den yana mı yoksa farkında olmadan Yezit’ten yana mı saf tutuyoruz?

Böyle bir taraf seçmemiz mi gerekiyor? Ne Yezit’i bilirim ne de Hüseyin’i. Adalet kavramından bahsedeceksem en son bakacağım yer Arap ve İslam tarihidir.

Cemil Bey, İslam tarihi bir adaletsizlik ve katliamlar tarihidir. Bunu bilmemenize imkan var mı? Sizin yaptığınız İslam özürcülüğüdür. Arap özürcülüğüdür. İslam tarihindeki tatsız gerçekleri yeni tanımlamalar yaparak sıvamaya ve örtmeye çalışıyorsunuz. İslamın kanlı geçmişini, katliamlarını, özellikle ırkdaşlarımıza yaptığı katliamları unutturmaya çalışıyorsunuz.

Arabın Arabı kestiği Kerbela yerine neden Arabın Türk çocuklarını ve kadınlarını kestiği katliamları anlatmıyorsunuz? Toplumsal ahlakınızı İslam ahlakı üzerine kurarsanız işte böyle Araplaşmış yoz bir toplum elde edersiniz. Siz diyorsunuz ki, İslam bu değil, başımızdakiler İslam’ı yanlış uyguladılar. Hayır efendim. İslam bu. İslamın amacı, hedefi, özü bu. Eğer toplumunuzu İslama göre tasarlarsanız sonuç budur.

Geri dönün ve Türk töresine göre tasarlanmış bir toplum yapın. Yani dini özelleştirin. Kadını aşağı görmeyin. Siz kadını aşağı görüyorsunuz demiyorum. İslam kadını aşağı görüyor, siz de kadını aşağı görmeyen bir İslam yaratmaya çalışıyorsunuz. Halbuki yapılması gereken İslam’ın özelleştirilmesi ve toplumsal alandan atılmasıdır. Toplumun hiç bir kusurunu İslam ilkelerini örnek alarak düzeltemeyiz.

İslam’ın beş şartını ayaklar altına alan bir toplumu Allah hidayete erdirmez.

Cemil Bey, sizin tanımladığınız İslam’ın bu beş şartını acaba sizden başka kabul eden var mı?


Notlar:

— Cemil Kılıç’ın yazısı: İslam’ın Beş Şartı Ya Da Hz. Hüseyin Neden Şehit Oldu?

Acaba her isteyen İslam’a yeni şartlar ekleyebilir mi? Nasıl olsa Kuran’da “İslam’ın şartları” diye açıkça belirtilmiş şartlar yok.

Hiç namaz kılmayın fakat adil olun, müslüman olursunuz; namaz kılın fakat adil olmayın cehennemlik olursunuz.

Cehennemlik olmak için önce müslüman olmak gerekir. Müslümanlığın en genel tanımı, şöyle olmalı: Müslüman; cennet veya cehenneme gitmek için bu dünyada sınava sokulduğuna inanan insan demektir. Ama bu tanım da sorunlu. Eğer müslüman değilseniz, kimse sizi cennete veya cehenneme yollamak için yargılayamaz. Nasıl müslüman olunur? sorusu cevapsız kalıyor.

Reaya: Arapça kelime. 1. Birinin gözetiminde olan davar, sürü. 2. Hükümdarın gözetmekle mükellef olduğu halk.

— İslam ve Bedevilik hakkında bir kaç not da bu yazıda var.

Bedevilik her anlaşmazlığı kan davasına indirgeyip çözen bir kabile kültürüdür.

Çünkü, kabile kültüründe birey yoktur. Kabile vardır. Bireye yapılmış bir hakaret kabileye yapılmış sayılır.

— Müslümanlık adil olmak olarak tanımlanabilseydi, her adil olan müslüman olurdu, bu da bir insanın sağlığı için çok zararlı bir şey olurdu. Eğer müslüman değilseniz, Allah sizi yargılayıp cehenneme yollayamaz. Allahın işi sadece müslümanlarla. O zaman, eğer, insanlık yapayım, adil olayım, deyip de insanlara karşı adil davranırsanız bir bakmışsınız müslüman olmuşsunuz. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını. Her an, yanlış bir hareketiniz yüzünden, kendinizi cehennemde bulabilirsiniz.

O zaman , adil olmamak en iyisidir; en azından cehenneme gitme olasılığınız ortadan kalkmış olur.

Ayrıca, doğada adil olmak diye bir kavram yoktur. Adil olmak doğaya aykırıdır. Doğada her yaratık önce kendi menfaatini düşünür. Adil olmak yoktur, ortak yaşam anlaşmaları vardır. Doğanın temel süreci ortak yaşam anlaşmalarıdır. İnsanlar için de, ortak yaşam anlaşmaları yapmak, adalet gibi idealist ve anlamsız bir kavramı uygulamaya çalışmaktan çok daha iyidir. Eğer İslam, adil olmayı insan olmanın temel ilkesi olarak ileri sürüyorsa, ben bunu ciddiye alamam.

— İslamın 5 şartı olarak bize öğretilen namaz kılmak, oruç tutmak, vs. fiil iken, Cemil Kılıç, yeni şartlarını isim olarak vermiş. Fakat, onun da demek istediği aslında, “adalet” değil, “adil olmak” adaletli davranmak.

— İhsan Eliaçık, İslam’ın beş şartı Kerbela’dan sonra uydurulmuştur diyor.

Aynı şey yazı olarak.

doğal insanlık haklarınızı uygulamak için bile ondan izin almanızı isteyen güç…

Mesela, evlilik gibi. Mesela, yeryüzünde sınırsız dolaşma hakkı gibi.

— Neden, Türkiye’de binlerce akademik, alim, ulema, Arap tarihini bu kadar derinlemesini inceliyor ve biliyor da, neden Cumhuriyet tarihini, Türk tarihini bilmiyorlar? Çok ilginç değil mi?

Kerbela olayının tarihsel bir olay mı yoksa, bir efsane, bir mit mi olduğu bile belli değil.

Bayrak ve Ezan

ezan-bayrak

Twitter’de #EZAN başlığı altında yazılanları okuyunca nasıl bir karşı devrimci güçle karşı karşıya olduğumuzu gördüm. Çok üzüldüm.

Ezanı kutsal bir şey sanan ve ezanı bayrak ile eşdeğer bir sembol yapmak isteyen bir ezan kültü var.

Bayrağımız saldırı altındadır.

Bu karşı devrimci kitleyi görünce Türkiye’de dini özelleştirmenin ve ülkeyi gerçek anlamda laik bir ülke yapmanın imkansızlığını görüyoruz. Dinin özelleştirilmesi dinsizlik demek değildir. Ama din tacirlerinin tezgahlarını ifşa ettiğimizde, bunların ilk argümanı, hep “din elden gidiyor, vurun kahpeye” olmuştur. Eskiden de böyleydi. Bugün de böyle. “Dini özelleştirmek istiyoruz” dediğimizde de aynı yaygarayı kopartacaklardır.

Atatürk 15 temmuzu daha o zamandan gördüğü için bu bayrak düşmanı cemaatları ve tarikatları kapatmıştı. Eğitimi bu cumhuriyet düşmanlarının elinden almıştı. Bunun üzerine bu gericiler ve Arapçılar yeraltına geçtiler ve Atatürk’ün ölmesini beklediler. Atatürk ölünce de hortladılar ve şimdi hiç bir zaman olmadıkları kadar güçlüler.

Devletin beslediği ve palazlandırdığı cemaatlar, devleti devirmek ve ülkeyi ele geçirmek için harekete geçtiler ama başarılı olamadılar. Bu büyük tehlikeyi atlatan devletin ilk tepkisi ne olmalıydı? Devletin, din kisvesi altında örgütlenmiş olan bu siyasi örgütleri hemen kapatması gerekirdi; Atatürk’ün çıkarttığı ve zaten varolan kanunları uygulaması gerekirdi. Ama devlet hiç bir şey olmamış gibi cemaatları ve tarikatları beslemeye devam ediyor.

#EZAN başlığı altında yazılanlara baktığımız zaman devletin cemaatları neden kapatamadığı anlaşılıyor. Çünkü cemaatlarda konuşlanmış bu din sömürücülerinin yalanlarına inanan bir kitle var. Devlet bu kitleyi sadece din sömürüsü yaparak elinde tutabiliyor. Devlet cemaatlardan gelecek oylar için bu hainleri besliyor ve kendi kuyusunu kazıyor.

Türkiye’de din özelleşemez. Din, yani dinciler, ülkeyi batırana kadar ve şeriatı getirene kadar çalışacaklardır.

Bir ezan tarikatı var. Bu tarikatın amacı bayrağı atıp ezanı ülkenin tek sembolü yapmak. Bu süreç şu anda bütün hızıyla devam ediyor.

Cumhuriyetin sembolü olan bayrağı alaşağı etmek isteseniz ve yerine şeriatın bir sembolünü getirmek isteseniz ne yapardınız? Önce kendi sembolünüz ile bayrağı aynı cümlede telaffuz etmeye başlardınız. Onların sembolü ezandır. Ezan ile bayrak eşitlenince de yavaş yavaş bayrağı arka plana iterdiniz ve ezanı ülkenin tek sembolü yapardınız. Son aşamada da bayrağın üstüne Arapça bir laf yazardınız. Cumhuriyeti yıkıp şeriat düzenini getirmiş olurdunuz. En azından sembolik olarak. Yapılmak istenen budur.

Bu Arapçıların ve İslamcıların dillerinden düşürmedikleri bir laf vardır. Kuran’da en büyük günah olarak belirtilen nedir? Allah’a şirk koşmak. Yani Allah’ın ortağı olduğunu iddia etmek. Allah’ın gücünü birileri ile paylaştığını söylemek. Aynı şekilde, bayrak ve ezanı eşit tutmak bayrağa şirk koşmaktır ve kabul edilemez bir suçtur. Vatana ihanettir.

Bir ülkenin tek bir bayrağı vardır. Bizim bayrağımız bellidir. Arap bayrağı ezan ile Türk bayrağı ay yıldızın eşit olduğunu iddia etmek vatan hainliğidir.

Ama öyle bir ortamda yaşıyoruz ki, bayrağın tek olduğunu ve bayrağa şirk koşulamayacağını söylemek bile suç unsuru olarak algılanabilir. Yani şeriatçılar o kadar güçlü olmuşlar ki bayrağı müdafaa edenleri “ezana hakaretten” sorguya çekebilirler.

Ne yapabiliriz? Din özelleştirilmelidir. Toplumsal alanlarda din unsurları olmamalıdır. Ama güçlü bir ezan kültünün egemen olduğu bir ülkede dinin özelleştirilmesinden konuşmak kadar komik bir şey olamaz.

Din özelleştirilince, devlet günde beş defa Arap propagandası yapamayacak. Ezan kültüne mensup ümmetine  yaranamayacak. Bu olacak şey değil. Eski tas eski hamam. Devlet, kendini devirmeye çalışan karşı devrimcilere ve Cumhuriyet düşmanlarına onlardan gelecek bir kaç oy için yardım etmeye devam edecek. Ediyor.

15 Temmuzun olma nedeni, Atatürk’ün din devriminin Cumhuriyet düşmanı karşı devrimciler tarafından bertaraf edilmiş olmasıdır. Eğer Atatürk’ün din devrimi başarılı olsaydı ve bu din görünümlü siyasi örgütlenmeler kapalı kalsalardı ve ülkenin yakasından düşselerdi 15 temmuz olmayacaktı. Olamazdı. Ama bunu hiç bir dış güç istemez. Türkiye üstüne emelleri hiç bitmeyen dış güçler hep din üstünden operasyonlarını yaparlar. Hep cemaatları ve tarikatları kullanırlar. Atatürk bunu gördüğü için bu ihanet yuvalarını kapatmıştı.

Cemaatları ve tarikatları tekrar açan ve açtıran ve eğitimi tekrar bu Arapçılara verenler; 15 temmuzda devlete karşı ayaklanan karşı devrimciler değil mi? Evet aynı insanlar. Aynı siyasi İslamcılar. Aynı irtica yanlıları. Aynı ümmet. Eğer Atatürk’ün din ve eğitim devrimlerine dokunulmasaydı ve karşı devrim yapılmasaydı, bu cemaatlar bu kadar palazlanıp devletin ve askerin içine sızamazlardı. Bu parazitler ülkenin enerjisini ememezlerdi.

Cemaatlar ve tarikatlar olmasaydı ve eğitim laik olsaydı ülke şimdi Güney Kore gibi bir sanayi atılımı yapmış olurdu. Bundan elli sene önce Güney Kore ve Türkiye ayni ekonomik düzeyde iki ülke idi. Türkiye içerde vermekte olduğu din kavgaları yüzünden enerjisinin çoğunu karşı devrimcilerin ve Atatürk düşmanlarının yarattığı ortaçağ gündemleri ile uğraşmakla harcadı. İçerde din ile boğuşmak durumunda olmayan Güney Kore aldı yürüdü gitti. Bir sürü dünya markası yaratabildi. Ama biz hala başörtüsünü tartışıyoruz; hala Bedevi Araplarının 7. yüzyıldan kalma sorunları ile uğraşıyoruz, “ciklet çiğnemek orucu bozar mı?” seviyesinde takılıp kalmışız.

Atatürk’ün din devrimine, kendi gerici karşı devrimleri ile saldıranlar; bugün Türk bayrağı ile Araplığın sembolü olan ezanı eşit yapmaya çalışıyorlar. Ve başarılı da oluyorlar. Twitter’da #EZAN başlığı altında yazılanları okumak ezan kültünün, yani bâtıl inançların, Türkiye’de ne kadar yaygın ve güçlü olduğunu gösteriyor.

Türklüğü aşağılayan ve Arapçılığı ve ezanı yücelten; Cumhuriyetten ve Atatürk’ten nefret eden; ezan kültünün şalvarlı, takkeli, cüppeli, destekçileri ve bunlara inanan normal halk, yeni 15 temmuzlar hazırladıklarını göremiyorlar mı?

Karşımızda ülkeyi ele geçirmek isteyen cemaat, adını değiştirmiş olarak ama aynı insanların kontrolü altında, hâlâ duruyorsa halk bu insanları nasıl destekler? Karşımızda çok güçlü bir propaganda aracı var. Kim yönlendiriyor, nerden yönlendiriliyor bilmiyorum ama çok güçlü bir propaganda ile bayrağımıza saldırılıyor. Ve biz, bayrağı sevenler, aynı güçte cevap veremiyoruz. Bayrağa ortak koşamazsınız diyemiyoruz. Bayrağı ve ezanı aynı cümlede telaffuz edemezsiniz diyemiyoruz. Bir ülkenin iki bayrağı olamaz diyemiyoruz. Ülkenin tek bir bayrağı vardır o da ay yıldızdır diyemiyoruz.

#EZAN başlığı altında paylaşılanları okuyunca bayrağımızın nasıl bir saldırı altında olduğunu gördüm. Üstelik bu saf insanlar, ezan ile bayrağı eşit tutan insanlar, bayrak sevgisi ile, ülke sevgisi ile bunu yaptıklarını zannediyorlar. Ülkeye Arapçılığı ve şeriatı getirmeye hizmet ettiklerini anlayamıyorlar. Onların dili ile konuşalım: Allaha şirk koşamazsınız. Bayrağa da şirk koşamazsınız.

Ezan, bayrak ile eşdeğerde bir sembol yapılmaya çalışılıyor. Ondan sonraki aşamada ise ezan bayrağın üstüne çıkartılacak ve ezan ülkenin tek sembolü yapılacaktır. Böylece halk şeriat düzenine hazırlanmaktadır.

Bayrak cumhuriyetin sembolüdür. Ezan şeriatın sembolüdür.

Onların amacı önce bayrak ile ezanı eşit göstermek, halkı buna inandırmak ve alıştırmak, ondan sonra da bayrağı ve cumhuriyeti yok etmektir.

Yani irtica ve şeriatı getirmek. İstiklal marşı yerine ezanı okutmak. Ay yıldızın altına Arapça bir şeyler yazmak ve “bu yeni bayrağınız” demek.

Atatürk bütün bunları gördüğü için irticanın kafasını ezmeye çalıştı. 15 temmuzu gördüğü için tarikat ve cemaat denen siyasi örgütlenmeleri kapattırdı. Atatürk’ün ölümünden sonra irtica hortladı ve daha da güçlü olarak ülkenin başına bela olmaya devam ettiler ve ediyorlar. Bu karşı devrimcilerin sembolü ezandır. Ezan karşı devrimcilerin sembolü ve bayrağı olmuştur. Ezan irticanın ve cumhuriyet düşmanlarının sembolü olmuştur. Bu sebepten iş çok ciddidir. Bayrak ve ezanı aynı yapmaya çalışmak masumane bir iş değildir. Planlı bir operasyondur.

Ezan Arap emperyalizminin sembolüdür. Türklerin ülkesinde bir Bedevi Arap geleneğinin ne işi var?

Ezan batılın ve bilim düşmanlığının simgesidir. Ezanı kutsal zanneden, kelimelerin sihirli gücü olduğuna inanan, Arapça bir tekerlemeyi tekrarlayarak kutsal bir şey yaptığını sananların ülkesinde batıl inanışın olması ve bilim düşmanlığının olması gayet doğaldır. Batıla inanan ümmetleşmiş kitleler, ümmetliği benimsemiş gönüllü köleler, egemen güçler tarafından kolayca yönlendirilirler.

Ezan Türklüğün sembolü değildir. Olamaz da. Ezan Arapların ve cumhuriyet düşmanlarının bir sembolüdür.

Türklüğün sembolü bayrağımızdır. Türklüğün sembolü ay yıldızdır.

Dinciler Allah’a şirk koşmayın derler. Hala Mekke müşriklerinden bahsederler. Ama bayrağımıza şirk koşmaktan çekinmezler.

Allah’a ortak koşmayın derler. Yani El İlah’a yani The Allah’a ortak bulmayın; El İlah’ın gücünü sorgulamayın derler. Hala bu savaşı vermeye devam ederler. Allah’a şirk koşan mı kalmış? Ama bayrağa şirk koşanlar var. Ezanı kendi bayrakları yapmışlar ve ay yıldızın yanında göndere çekiyorlar. Doğuda terör örgütünün paçavrasına sarılmış tabutlar görürüz. Bu bir suç. Neden? Bazı kendini bilmezler ülkenin bayrağına başka bir bayrağı ortak koşuyorlar. Türk bayrağının yanında ezan bayrağını açanlar neden aynı şekilde suçlu görülmüyor?

Allah’a ortak bulmak ne kadar affedilemezse, bayrağa ortak bulmak da o kadar affedilemez.

Ülkenin bir tek bayrağı vardır. Ezan bu ülkenin bayrağı değildir. Ezan ile bayrağı bir tutmaya çalışanlar yakında cumhuriyeti yıkıp şeriat getirmek isteyenlerdir.

Ülkenin tek bir sembolü vardır o da ay yıldızdır. Türkiye’de başka bayrak açmak suçtur. Ezan karşı devrimcilerin bayrağıdır ve Türk bayrağının yanında ezan bayrağını açmak da suçtur.

İki bayraklı bir devlet olamaz. İki bayrak bir arada yaşayamaz. Bayrağımız planlı bir saldırı altındadır.

Saldırı sadece silahla olmaz. Psikolojik savaş diye bir şey vardır. Bu günlerde ümmet lafı yine hortladı. Ümmet bayrak için ve ülke için savaşmaz. Ümmet ezan için savaşır. Ümmet sadece ve sadece ümmetin patronu kimse, ümmetin şeyhi kimse, onun için savaşır. Şeyhleri ne diyorsa onu yaparlar. Dün “Yunan gelsin daha iyi olur çünkü onlar bizim dinimizi serbest bırakır” diyen ümmetçiler, bugün de ezanı en yüksek desibelde kim okutacaksa onun tarafına geçerler. “Gelsinler bizi işgal etsinler ama ezanımızı rahat bıraksınlar” derler. Ezan kültünün en büyük düşmanı cumhuriyet ve Atatürk ve onun devrimleridir. Bunu unutmayalım. Ezan ile bayrağı sanki vatan sevgilerini gösteriyormuş gibi aynı cümlede telaffuz eden insanlar ya çok saf ya da karşı devrimci cüppelilerin arkasından giden ümmet erbabıdır.

Ezan ve bayrak aynı cümlede telaffuz edilemez. Bayrak bir psikolojik savaş ile tehdit edilmektedir.

Ezan ve bayrak diye ülkenin iki sembolü olduğu söylemi; millet kavramının ümmet ile değiştirilmesi; ismi “İstiklal” olan bir caddenin ismini bir Arap siyasetçinin ismi ile değiştirme girişimi; “türban sadece bir Arap geleneğidir, dinsel bir zorunluluk değildir” diyen Atatürkçü bir ilahiyatçının sorgulanması; “türban bir modadır” diyen bir gazeteciye dava açılması; tesadüf olamaz. Bayrağı ezan olan bir ülkede bunlar normal şeylerdir ama bayrağı ay yıldız olan bir ülkede böyle şeyler olmamalıdır.

Bayrağımız saldırı altındadır. Bayrak ve cumhuriyet ezan ve şeriatla değiştirilmek istenmektedir. Bu operasyona karşı durmamız ve bayrağımızı korumamız gerekmektedir.


Notlar:

https://twitter.com/hashtag/ezan