Kuran’da bilim arama çabaları…

“Günümüzde insanların hayatlarına yön vermede iki alanın yüksek derecede otoritesi olduğunu görmekteyiz. Bunlar din ve bilimdir.”

Bu içinde yaşadığımız dünya, tanımlamalar dünyasıdır. Bu dünya maddeler dünyası değil ilişkiler dünyasıdır. Gerçek olan ilişkilerdir. Yani tanımlamalardır. Biz bir tanımlamalar dünyasında yaşıyoruz diyebiliriz. Herhangi bir şeyi yeteri kadar derinlemesine analiz edersek en sonunda temel bir tanımlamaya ulaşırız. Bilimde de bu böyledir. Bilimsel araştırma da temel tanımlar üzerine inşa edilir.

Kuran ve Bilimsel Zihnin İnşası adlı kitaplarında Caner Taslaman ve Enis Doko bilimsel araştırmacıların ister istemez kabul ettikleri 7 temel tanımlama olduğunu söylüyorlar. Onlar temel tanımlama yerine “ön kabul” diyorlar, ben de onların bu terminolojisini kullanacağım.

Ön kabulleri anlarsak, bu ön kabullerden çıkartılan çıkarımları daha iyi anlamış oluruz.

***

Bu ön kabullerin ne olduğuna bakalım. (Eğik yazılar kitaptan alıntılar; arada benim yorumlarım.)

Sayfa 19-21

Kuran’ın oluşturduğu zihin yapısının bilim için gerekli ön kabulleri desteklediğini yedi tane bilimsel faaliyeti destekleyen ön kabule dikkat çekerek göstereceğiz.

Kuran’ın oluşturduğu zihin yapısı ne demek? Kuran’ın her okuyanda oluşturduğu tek bir zihin yapısı var mı? Yazarlara bu soruyu sordum ama cevap alamadım.

Bunların birincisi,

(1) Evrenin rasyonel, anlaşılabilir yapısı olduğuna dair ön kabüldür; bilim insanları evrenin rasyonel, yani zihnin anlamasına uygun bir yapısı olduğuna dair ön kabüle sahip olmasalar, bilimsel faaliyete girişmeleri anlamsız olurdu.

Bu açıklamada “evren” kelimesi dikkatimi çekti. Evren kelimesini kullanırken kozmologların kabul ettiği gizli bir varsayım vardır. Bu varsayımı da açığa çıkartmakta fayda var. Kozmologlar evren kelimesini iki anlamda kullanırlar:

(1) evrenin tümü, kâinat;

(2) evrenin gözlemlenebilir bölümü.

Kozmologlar bu iki tamamen ayrı anlamı aynı kelime ile ifade ederek anlam kargaşası yaratırlar. Bu tip bir anlam kargaşasını önlemek için “evren” ile “kozmos” kelimeleri arasındaki farkı açıklamak istiyorum.

Kozmos eski Yunancadan dilimize girmiş bir kelimedir. Bu kelimenin anlamı, “bilinebilir evren” demektir. Kozmos, evrenin tümü değildir; sadece evrenin bilinebilir bir parçasıdır. Kozmos evrenin tanımlanmış bir parçasıdır. Bu tanımlamayı yapanlar, evrenin küçük bir parçasını izole edip kozmos olarak tanımladıktan sonra, bu kozmosu evrenin tümü olarak tanımlarlar. Mesele bu.

Peki kozmosu tanımlayanlar kimler?

Kozmoloji, evrenin bütününü inceleyen bir bilim dalı değildir. Tanımlanmış bir kozmosu inceleyen bir bilim dalıdır. Tarihin başlangıcından beri kozmoloji, yazı ve matematik bilen bir rahip sınıfının kontrolünde olmuştur. Bu rahip sınıfının hamisi ve işvereni de egemen güçlerdir. Kozmoloji egemen sınıfların malıdır; önemli bir sömürü ve aldatmaca aracıdır. Aldatılan halktır.

Rahip sınıfının uydurduğu masallar egemen güçler tarafından, din olarak, (seküler din de olabilir) halkı yönlendirmek ve sömürmek için kullanılır. Profesyonel rahipler, egemen güçler ve halk arasındaki bu ilişki hiç değişmemiştir. Günümüzde de aynı sömürü tezgahı başarı ile uygulanmaktadır. Sadece isimler değişmiştir.

Bir zamanlar, Avrupa’da, kilise hiyerarşisi egemen güçtü ve astronomi ve kozmoloji kilisenin malı idi. Kilise derken din hiyerarşisini anlamamız gerekir. Bugün kozmoloji din hiyerarşisinden kopmuş ve devlet egemenliğine girmiştir. Yani günümüzde kozmoloji devlet hiyerarşisinin malıdır.

İşte bu rahip sınıfının işi ve görevi egemen güçler için kozmoslar yaratmaktır.

Kozmolojinin temel ilkesi bu cümle olmalıdır:

Evrenin tümünü bilmemize imkan yoktur.

Dört bin yıl önce de bütün evreni bilmemize imkan yoktu, bugün de yok.

Astronomlar uzayın derinliklerine baktıklarında, bir görüş ufkumuz olduğunu görüyorlar. Bu ufkun ötesinden bize ışık, yani bilgi, gelmiyor. Ufkumuzun dışında kalan evreni bilmiyoruz ve hiç bir zaman da bilemeyeceğiz. Demek ki evrenin bütününü bilmemize pratik olarak imkan yoktur.

Ama bu kozmos tasarlayıcısı rahipler —günümüzde felsefe doktorları olan akademik fizikçiler— evrenin tümünü bir bütün olarak bildiklerini söylemek zorundadırlar. Kozmologların işvereni onlardan bütün evren için yaradılış hikayeleri yazmalarını isterler. Egemen güçler evrenin bir parçası ile ilgilenmez; sömürü ancak muhataplarınızı bilmediğiniz bir şeyi bildiğinize inandırabilirseniz mümkündür.

İşte bu sebepten, kozmoloji rahipleri, evrenin bilebilecekleri bir bölümünü izole edip bir kozmos yaratırlar. Sonra da bu kozmosu evrenin bütünü olarak tanımlarlar.

O zaman, kozmos, en gelişmiş gözlem aletlerinin sınırları ile belirlenmiş, düzenli ve insan aklının anlayabileceğinden daha karmaşık olmayan, çağın matematik kuralları ile modellenebilen, ahenkli ve uyumlu bir bütündür.

Ne tesadüftür ki, kozmos hep bu rahiplerin bildikleri matematik seviyesine uyar, hiç daha komplike ve karmaşık olamaz; güncel fizik kitaplarında yazılmış kanunların dışına çıkmamaya büyük özen gösterir; ve bu rahiplerin en son gözlem araçları ile görebilecekleri en uzak nokta ile kendini sınırlar; bu rahiplerin anlayabileceğinden ne daha büyüktür ne de daha komplike ve anlaması zordur. Ne ilginç değil mi?

Rahiplerin gözlem ve analiz teknolojileri geliştikçe, kozmos da büyür ama hiç bir zaman bütün evren olamaz.

Kozmologların bu bilinen aldatmacasını astronomi tarihinde görmek mümkündür. Teleskopun icadından önce, çıplak gözle görülebilen evren kozmos olarak tanımlanmıştı ve bütün evren çıplak gözle görülebilen evren olarak tanımlanmıştı.

Teleskopun icadı ile evren büyüdü; galaksiler gözlemlendi ve galaksiler bütün evren olarak tanımlandı. Günümüzde de durum aynıdır. Gözlemlenen evren evrenin tümü olarak tanımlanmıştır. Profesyonel kozmoscu rahipler bizi hâlâ uydurdukları yaradılış masalları ile aldatıyorlar.

Günümüzün yaradılış masalı Bigbang de bir kozmos masalıdır; bütün evrenin yaradılış masalı değildir. Bigbang’e göre 13 küsür milyar yıl olarak hesaplanan “evrenin” yaşı da tüm evrenin yaşı değil, kozmologların tanımladığı bir kozmosun yaşıdır.

O zaman, birinci ön kabul doğru değil; daha doğrusu, yazarların kurdukları cümle içinde yaşadığımız dünyayı anlatmıyor. Evrenin, bir bütün olarak, “rasyonel ve anlaşılabilir bir yapısı” olduğunu söyleyemeyiz çünkü evrenin tümünü bilemeyiz.

Bilim, mutlak bilgi olmadığını kabul ettiğimiz zaman başlar.

Zaten bilimsel yöntem, yani bilmek, bir model inşa edip o modeli gözlemlerle mukayese etmek demektir:

Model — Gözlem = Hata

Yani bilgi dediğimiz şey aslında hatadır. Hatayı biliriz.

O zaman, bilim dediğimiz yöntemle öğrenebileceğimiz şeyler çok kısıtlıdır. Bilimsel yöntemle, yani model eksi gözlem eşittir hata yöntemiyle, bir birim seçeriz ve bu birimle gözlemleri sayarız. Yani seçtiğimiz birimin, ölçtüğümüz şeyin içinde kaç defa olduğunu sayarız.

Zaten “rasyonel” kelimesi “ratio” yani oran kelimesinden geliyor. Bilimin temeli oranlardır.

Onun için evrenin bir bütün olarak bilinebileceğini söyleyemeyiz. Ama “sadece bilebildiğimiz şeyleri bilebiliriz” gibi totolojik bir cümle kurabiliriz. Veya “ölçebiliyorsak bilebiliriz” diyebiliriz. Ama ölçmek de bir birimle saymaya dayandığı için ve biz istediğimiz birimi seçebildiğimiz için, (birimi biz tanımlıyoruz, yani biliyoruz) o zaman zaten bildiğimiz şeyi bilmiş oluyoruz.

Şimdi ikinci ön kabule bakalım.

(2) İkincisi, insan zihninin evrenle ilgili doğru bilgilere ulaşabileceğiyle ilgili ön kabuldür; zihnin doğruya ulaşma kapasitesi mümkün görülmezse bilimsel çaba anlamsız olur.

Mutlak doğru bilgilere ulaşamayız ki. Burada yazarların “doğru” kelimesini böyle mutlak doğru anlamında kullandıklarını düşünüyorum.

Bu ön kabul için de birinci ön kabul ile ilgili yorumumuz geçerli. Modelimizi gözlemlerimizle karşılaştırdığımızda kabul edebileceğimiz ölçüde az bir hata çıkıyorsa biz buna doğru bilgi diyoruz. Yani doğru bilgi mutlak bilgi olamaz. Ölçüm aletlerimizin, çözünürlüğü ve analiz teknolojimizin sınırları içinde bir bilgiye varırız. Yarın, aletlerin çözünürlüğü arttığında bilginin özü değişebilir.

Zaten doğada doğru ve yanlış diye iki ayrı değer yoktur; doğada doğru/yanlış yoktur. Biz insanlar doğruyu ve yanlışı tanımlarız.

Bilim sorduğumuz bazı sorulara cevap aramaktır. Mesela, dünya hareket ediyor mu etmiyor mu? Bu sorunun doğru cevabını bulabileceğimizi varsayıyoruz. Yazarların demek istediği böyle bir şey olmalı. O zaman, evren kelimesini kullanmayalım ve doğa diyelim, uzay diyelim, gezegenler, yıldızlar diyelim, ama evrenin bütününü bilebileceğimizi varsaymıyalım. “Doğa ile ilgili bilebileceğimiz oranlar vardır” diyebiliriz.

(3) Üçünçüsü, bilimsel faaliyetin objesi olan evrenin keşfedilebilir olduğuna dair ön kabuldür; evrenin yapısının keşfedilmeye imkan tanımadığı düşünüldüğünde de bilimsel faaliyet anlamsızlaşır.

Evren kelimesi burada da sorunlu bence. Evren, yani evrenin tümü, bilimsel faaliyetlerin objesi olamaz. Evrenin tümü bilinemez. Biz sadece ölçebileceğimiz şeyleri bilebiliriz. Ölçmek demek seçtiğimiz bir birimle gözlemleri mukayese etmek demektir. Bütün evreni ölçebileceğimiz bir birim tanımlayamayız. Öyleyse, evrenin tümünü bilimsel olarak bilemeyiz. Evreni bir bütün olarak ölçemeyeceğimize göre bilimsel olarak bilemeyiz.

Doğa keşfedilebilir tabii. Coğrafi keşifler yapabileceğimiz gibi, sorular sorarak kavramlar dünyasında da keşifler yapabiliriz. Kavramları da biz kendimiz tanımlayıp isimlendirdiğimiz için, burada da bir dairesel mantık olabilir.

(4) Dördüncüsü, bilimsel faaliyetle ulaşılan yasaların evrensel olduğuna dair ön kabuldür; eğer bilim insanları buldukları yasaların, dünyanın farklı yerlerinde farklı olmasını ve zamandan zamana bu yasaların değişmesini bekleselerdi bu yasaları bulma faaliyeti anlamsızlaşırdı.

Burada da, evren kelimesi bu cümleyi anlamsızlaştırıyor. Doğada fizikçilerin yasa dedikleri temel oranlardır. Mesela, Kepler’in 3. yasası diye bilinen ilişki bir oranların eşitliğidir. Böyle bir ilişkinin evrenin tümünde geçerli olduğunu söyleyen bir kimse yalan söylüyordur çünkü evrenin tümünü bilemeyiz.

Fizikçiler bu konuda çok yalan söylerler. “Newton’un Evrensel Çekim Gücü Sabiti G” derler. Halbuki, G fizikçilerin kendi tanımladıkları bir birimdir ve evrenin tümünde geçerlidir demek yalancılık yapmaktır.

Newton kitabında gezegenlerin hareketleri ile ilgili sadece 6 tane hesap yapmıştır. Bu 6 basit hesaptan —üstelik Newton hesaplarını bir güç terimi kullanmadan yapmıştır— Newton’un yerçekimi kanununun evrensel olduğu sonucu çıkmaz. Newton’un çekim gücünün evrensel olduğunu söylemek yalancılıktır. Newton kültünün bir propagandasıdır.

Bu yasalar geçerli oldukları yerlerde geçerlidir. Hepsinin geçerli olduğu bölgeler, sınırlı bölgeler vardır. Neden evrensel olsunlar ki? Burada yapılan da bir kozmos yapmaktır yani yerel gözlemleri evrensel ve her yerde geçerli, kanunlar olarak satmaya çalışmaktır. Bu bir aldatmaca ve bilimsel sahtekarlıktır.

“Tek sabit değişimdir” gibi genel bir ifade evrensel olarak geçerli olabilir. Ama böyle bir cümle kurmak bile anlamsız olabilir çünkü evrenin bütünü ile ilgili bir yargıda bulunan her ifade bilimin dışında kalan bir ifadedir. Bilimsel olarak anlamı yoktur.

(5) Beşincisi, bilimin objesi olan evrenin, maddenin ve canlıların incelenmesinin değerli bir uğraş olduğuna dair ön kabuldür; eğer yapacağınız faaliyette sarf edeceğiniz emeğe ve vakte değmediğini düşünüyorsanız, bu uğraşı değerli bulmuyorsanız, ona başlamazsınız bile.

Yine aynı hata yapılıyor. Bilimin objesi evren değildir. Ama, evet, eğer yapacağımız incelemenin değerli bir uğraş olduğuna inanmıyorsak, boşuna vakit harcamayız.

Yalnız, ikinci ön kabule yorumumda bahsettiğim gibi, mutlak doğrulara ulaşamayız. Araştırmalarımıza mutlak doğrulara ulaşmak hedefi ile başlarsak hayal kırıklığı mutlaka bizi bekliyor olacaktır. Zaten bu konularda yeterli zaman harcayan herkes, doğa araştırmacıları olsun, filozoflar olsun, sonunda hiç bir şey bilmedikleri sonucuna varırlar. Bu kaçınılmaz gibi gözüküyor.

(6) Altıncısı, evren hakkında bilgi elde etmede gözlemin önemli olduğuna dair ön kabuldür; eğer masa başında sırf aklımızı çalıştırarak bilim yapmanın mümkün olduğu düşünülürse bilimsel başarıların en önemli destekçisi olan gözlem gereğince yapılamaz. (Örneğin bu madde Kuran’ın gözleme davet etmesi gibi hususlarla ilgilidir ve teist inancın bu şıkkı desteklemediğine dikkat edilmelidir.)

Evet, gözlem önemlidir ama gözlem yapmak yetmez, yapılan gözlemleri toplayıp analiz ederiz. Yorumlarız.

(7) Yedincisi, evreni anlamada matematiğin önemli olduğuna dair ön kabuldür; eğer evreni anlamada matematikten faydalanmazsanız evrene gereğince nüfuz edemezsiniz ve geçmiş ile gelecek hakkında öngörüde bulunmanız mümkün olmaz.

Matematik gözlemleri yorumlamakta yardımcı olabilir. Burada “matematik” kelimesi tanımlanmadığı için ve matematik bilimi devamlı değiştiği için, matematiğin neden önemli olduğu anlaşılamıyor.

Doğayı anlamak için sadece saymayı bilmek yeter. Akademik matematik bilimini daha derinlemesine öğrendikçe doğa hakkında daha derin bilgiler elde edebiliriz diye bir şey yok.

Doğayı bilmek için gözlem yaparsınız, yani mesela, astronomi gözlemi yapmak demek, belli aralıklarla, bir gezegenin pozisyonunu ölçmek demektir. Ondan sonra bu gözlemlerinizden bir liste yaparsınız; listeleri birleştirip tablolar yaparsınız. Bu tablolarda gizlenmiş örüntüleri ararsınız; oranları ve oranların eşitliğini ararsınız. Bu kadar basit. Sümerler de bunu yapmışlardır. Bugün de yapılan budur. Başka türlü bilemeyiz.

Okullarda yüzyıllardır öğretilen kalkül, türev, tümlev, standart algoritmalar, geometri, cebir vs. vs. bunlar sadece kolaylaştırıcılardır. Matematiği yüceltmeye gerek yok.

Yazarların verdiği örnek ayetten gördüğümüz gibi (sayfa 82), Allah sadece bir şeyler sayıyor. Yazarlar, Allah bir şeyler saydı diye “Kuran’ın doğayı matematik olarak inceleyin” dediği sonucunu çıkartıyorlar. Hiç böyle bir sonuç çıkmıyor.

Basit, gündelik matematik bilgisi kullanarak da “geçmişi de geleceği de” görebiliriz. Önce liste yapın. Sonra tablo yapın ve geçmişi de geleceği de görün.

Gözlem noktalarının hepsinin en yakınından geçen bir çizgi size geçmişi de geleceği de gösterecektir. Böyle bir çizgiyi kolayca çizebilmek için bazı algoritmalar bilseniz iyi olur. Genel olarak matematik demeyelim o zaman, algoritmaların önemli olduğunu söyleyelim.

Bu ön kabullerle bilim yapan bir çok natüralist (ateist ya da materyalist de denilebilir) de elbette vardır, fakat Kuran’a inananlar (ve birçok maddede diğer teistler) için bilimsel faaliyete girişirken bunlara inanmanın rasyonel temeli vardır. (Buradaki temel amacımız Kuran’la bilimsel faaliyet arasındaki ilişkiyi değerlendirmek olsa da Kuran, teist varlık anlayışını ortaya koyduğu için burada söylenenlerin önemli bir kısmının teizm-bilimsel faaliyet ilişkisi açısından da önemli olduğunu belirtmeliyiz.

Kitabın ikinci bölümünde ise Kuran’ın bilimsel uğraş için motivasyon sağladığı gösterilecektir. Dünyada geniş kitleler üzerinde etkili olan hiçbir dinsel metinde; evreni, canlı ve cansız varlık ve süreçleriyle doğayı tanımaya, bunlar üzerinde derin derin düşünmeye, doğadaki fenomenlerden sonuçlar çıkarmaya Kuran’daki kadar yoğun teşviğe rastlanmaz.

Kuran’ın işi insanların bilimsel sorgulama yaparak doğayı anlamalarını teşvik etmek mi? Kuran’ın bilimi teşvik etmek gibi bir misyonu mu var? Hiç zannetmiyorum. Kuran’da bugün bizim anladığımız anlamda bilim kavramı yoktur. Kuran’ın iki misyonu vardı:

(1) Bedevi Arapları ehlileştirip tek devlet ve tek din altında toplamak;

(2) Bu hedefe ulaşılınca da Kuran’ı kullanarak Arap olmayan komşu devletleri Arapların egemenliği altına almak.

Kuran siyasi bir belgedir ve bilimi teşvik etmek gibi bir hedefi yoktur.

Bu hedeflerin ilki, Mekkî ayetler aracılığı ile yapıldı; ikincisi de Medenî ayetler aracılığı ile yapıldı. Kuran’ın misyonu, dini yaymaktır, bilimi yaymak değil. Dini yaymak demek, komşuların zenginliklerini Allah adına yağmalamak, topraklarını sahiplenmek ve halkını köleleştirmektir. Kuran bir sömürge aracı olarak kılıçtan daha etkili olmuştur.

İslam devletinde gücü ele geçiren halifeler Kuran’ı kendi ideolojilerine göre yeniden yazdırıp kitap haline getirmişlerdir. Yani Kuran’ı fetih ve sömürge aracı olarak kullanmışlardır. Kuran siyasi bir bildiridir; onun içinde bilimsel motivasyon aramak çok komik ve absürd bir faaliyet olurdu.

Sayfa 21

Kısacası bu bölümde aktarılanlar açısından Kuran’ın diğer dinlerin metinlerinden daha farklı bir konumda olduğuna dikkat edilmelidir. Kuran açısından evreni anlamayla ilgili her türlü faaliyet Allah’ın gücünü, kudretini, sanatını, ahireti yaratmasının ne kadar kolay olduğunu anlamaya hizmet etmektedir.

Bunlar mı bilimsel konular?

İslam açısından Allah’ı tanımak, olabilecek en önemli bir hedef olduğu için bilimsel faaliyet bu hedefe hizmet eden yararlı bir faaliyettir.

Ayrıca bu faaliyet Allah’ın birçok Kuran ayetindeki emirlerinin yerine getirilmesiyle alakalıdır. İslam düşüncesini benimseyen biri için bunlar olabilecek en üst seviyede motivasyon kaynaklarıdır.

Bilimsel faaliyetlerinde böylesi bir motivasyon etkili olmuş olan, kendi çağının en iyi astronomu olarak gösterilen ve aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Battani (858-929) şöyle demektedir:

“Astronomiyle ilgili fenomenlere dikkatimizi vererek, gözlem yaparak ve onlar hakkında derinlemesine düşünerek Allah’ın birliğini ispatlamak ve Yaratıcının gücünün boyutunu, engin bilgeliğini ve hassas tasarımını fark etmek mümkündür.”

Elbette Kuran’ın bu motivasyonunun dışında bilimsel faaliyetin karşılığında para, şöhret veya karizma kazanılması gibi başka motivasyon kaynaklarının bilim yapılmasını teşvik edici gücü hepimizce malumdur ve bir Müslümanın da bu tip motivasyonlara sahip olmasında bir sorun yoktur ama Kuranî paradigma içerisinde Allah’ı tanımak ve Allah’ın emirlerini yerine getirmek, tüm bunlardan çok daha önemli bir hedef olduğu için, bir Müslüman açısından daha üst seviyede bir motivasyon kaynağıdır.

Allah’ı tanımak ve Allah’ın emirlerini yerine getirmek gibi faaliyetlerin bilimsel faaliyetler olarak tanımlanabileceğini düşünmüyorum.


Notlar:

— Bahsi geçen kitap: Kuran ve Bilimsel Zihnin İnşası, Caner Taslaman, Enis Doko, İstanbul Yayınevi, 13. Baskı.

— “Yazarlar, Allah bir şeyler saydı diye…” 92. sayfada bahsedilen ayet, Cin suresi, 28. ayettir:

Allah onların yaptıklarını tümüyle kuşatmıştır ve her şeyi sayıyla tespit etmiştir.

Bir önceki sayfada da, Rahman suresi, 5. ayeti örnek vermişler:

Güneş ve ay bir hesaba bağlıdır.

Bunlar çok kolay ve yüzeysel yorumlar. Bu devirde Kuran’ı okuyup da matematik öğrenmeye heves etmiş bir talebe var mıdır acaba? Yoktur. Olamaz. Ama, Matematik Köyü’nü duyup da oranın sihirine kapılıp matematiği seven binlerce genç var. İlham böyle verilir. Ortam yaratarak. Matematiği eğlenceli yaparak. Kuran “matematik bilmeyenler cehenneme gidecektir” deseymiş bile matematik öğrenenlere motivasyon olmazdı.

Kuran temel mesajı itibarı ile hiç bir dünyevi işi teşvik etmez. Kuran, bu dünyayı unutun, öbür dünyaya hazırlanın diyor. Öbür dünyaya nasıl hazırlanacağız. Bu dünyadaki bütün vaktimizi takva puanları toplamaya harcayarak. Yani, sabah akşam namaz kılacağız. Sonra Kuran’ı ezberleyip devamlı tekrar edeceğiz. Geri kalan zamanımızı da evimize kapanıp inzivada geçireceğiz. İnsanlardan uzak duracağız. Çünkü, Allah muhafaza, kaza ile birine bir yalan söylemiş oluruz, ters bir hareket yaparız, biri bize beddua okur ve hiç suçumuz olmadan kendimizi cehennemde buluruz. En iyisi eve kapanıp sabahtan akşama Kuran okumak…. Mesajı bu olan kitap mı insanlara bilim yapma motivasyonu verecek? Taslaman ve Doko hocalar ya bizimle alay ediyor veya Kuran’ın mesajını hiç anlamamışlar.

— “aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Battani…” Battani neden örnek verilmiş anlamak mümkün değil. Battani’nin en temel ön kabulü zaten Allah’ın büyüklüğü. Allah’ın büyüklüğünü, eşsizliğini ve yaratıcılığını kabul ederek işe başlamış. Bu ön kabullere delil mi arıyor? Karşı delil bulma ihtimali yok ki. Allah ne yaptıysa güzel yapmıştır ön kabulü ile yola çıkıyor zaten: Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler, derler ya…

Laik Türkiye

img_20190531_2238243059080617301498863.jpg

Bir hakim işbaşında “biz müslüman bir ülkeyiz” deyip bir avukatın etek boyuna laf edince mi Türkiye’nin laik bir ülke olmadığına uyanıyorlar?

Hatta, daha kötüsü, Anayasa’da laiklik ilkesi var diye ülkenin de laik olduğunu zannediyorlar. Ya da, eskiden ülkede laiklik vardı da, mevcut yönetim laikliği bozdu zannediyorlar. Hayır, Türkiye’de devletin dini günde beş defa halka dayatılıyorsa burası laik bir ülke olamaz. Laiklik demek, dinin özel hayatın bir parçası olması demektir. Laik bir ülkede kamu alanında dinin hiçbir izi olamaz.

Devletin dini yoktur. Olamaz. Olmamalıdır.

Bir ülkede ezan okunduğu müddetçe orada laiklik olamaz. İnsanların aklı almıyor bu durumu. Ezanı kutsal bir nakarat zannedenler bile var.

Adamın namazla ilgisi yok ama ezanın kutsallığına toz kondurmaz. Mahalle baskısı olmalı. Kim komşular tarafından “gâvur” olarak yaftalanmak ister.

Hanımefendi ezanı sadece sesli meydan saati olarak kullanır, zamanını ezana göre ayarlar —“ikindi okundu hala yemeğe başlamadım” gibi— ama ezanı yine de kutsal bir şey zanneder.

Namaza gidenler bile ezanı duyup da namaza gitmez. Herkesin cebinde akıllı telefon var. Namaz saatini bilmek isteyenler indiriyorlar uygulamayı ve kendi özel ezanlarını dinliyorlar.

Çöl Araplarının bin yıl önce uydurduğu bir gelenek, neden 21. yüzyıl Türkiyesinde hâlâ masum halka dayatılır? Aynı Arapların kitabı “Allah evreni 7 kat gök olarak yarattı; dünya düzdür…” dedi diye bu saçmalıkları okullarda çocuklarımıza öğretiyor muyuz? Hayır, öğretmiyoruz. Arap geleneği ezanın da Türk semalarında yankılanmasına gerek yoktur.

Ezan en fazla, haftada bir kere, Cuma günleri okunabilir. O da nostalji olsun diye, yoksa ezanın hiçbir işlevi kalmamıştır. Ezanı kutsallaştırmak zaten ezanı putlaştırmaktır. İslam putlara karşı çıkmış bir dindir. Ezanı kutsallaştıranlar müşriklerdir. Allah’a ibadet edeceklerine kendi yarattıkları ezan putuna ibadet ediyorlar.

Ezanı duymazlarsa namaz kılamayacaklarını zannediyorlar. Dini nasıl böyle batıl bataklığına batırabilirler? Hoparlörden çirkin çirkin bağıran bir adamın sesini kutsal zannediyorlar. Hatta Arapça olduğu için ezanın kutsal olduğunu zannedenler bile var. Bunlar dini batıl yapıyorlar. Hacıların hocaların, tarikatların, cemaatlerin oyuncakları olmuşlar. Memleketin iyiliği için hiç bir iş yapmazlar; yan gelip yatarlar ve hafızladıkları Arapça bir metni birbirlerine okuyup dururlar; boş zamanlarında da toplumu karıştırmak ve ayrıştırmak için fitne fesat üretirler.

Gerçek laiklik dinin özelleştirilmesi demektir. Dinin sadece özel alanda varolduğu bir toplumda tarikatlar gibi siyasi dini örgütlenmelerinin yeri yoktur.


Notlar:

— İşgüzar bir hakim “biz müslüman bir ülkeyiz…” demiş. Hayır. Biz müslüman bir ülke değiliz. Suudi Arabistan müslüman bir ülke. Biz bu kadar senedir namaz kılmayı bile öğrenemedik gitti:

— Anayasa’da laiklik: Laiklik Anayasa’ya na zaman, nasıl girdi?, Özdemir İnce.

Laiklik ve Sekülerizm, Özdemir İnce.

Güzeli güzel yapan kusurudur

Ali Sebetçi yazdı:

Cevabım:

Eğer “öncül”; “araştırmaya konu edilmeksizin doğru sayılan önerme” ise, benim tavrım öncül veya önkabul değil. “Kuran’da yanlış olamaz, çelişki olamaz; Kuran kayıtsız şartsız doğrudur,” deseydim bu bir önkabul olurdu. Bu duruma göre, sizinki önkabul olmuş oluyor, benimki değil. Ben sorgulayarak anlamayı tercih ediyorum. (Kuran’ı anlamadan kabul etmenin, Arapça bilmeyen birisinin Kuran’ı anlamadan okumasından ne farkı olabilir?)

Sorgulamak Allah’ın biz insanlara verdiği bir yetenektir ve kitapta bu yeteneğimizi kullanmamızı yasaklayan bir yasa yoktur. Sorgulamayı yasaklayan kitabın kendisi değil, hep dini sahiplenmiş olan rahipler sınıfı, yani hiyerarşi, olmuştur. Çünkü onlar her sorgulamayı, kendi kabul ettikleri ve tek gerçek doğru anlam olarak sattıkları anlama karşı bir tehdit olarak görürler; yani kitabı sorgulama, onların varoluş nedenini sorgulamaktır ve cezalandırılmalıdır.

Perinçek’in kitabında detaylandırılan yeryüzündeki efendi/kul ilişkisinin, yeryüzündeki efendiler tarafından gökyüzüne yansıtılıp, sonra kendilerini tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olarak tanımlamaları hikayesi bir tarihsel gerçek olarak aklıma yatıyor. İslamdan önceki bütün dinlerin, özellikle eski Mısır’ın tek tanrılı dinlerinin, bu şekilde gerçekleştirilip halka dayatılan dinler olduğunu siz de kabul edersiniz.

İslam dini de, Arap yarımadasında devamlı kendi aralarında kavga eden çok tanrılı kabileleri tek bir tanrı ve tek bir devlet altında toplamak için tanımlanmış bir din gibi gözüküyor. İslam, ticareti güven altına almak; kabileleri silahsızlaştırıp, silahlanmayı devlet tekeline almak; yeni bir kutsal töre tanımlayarak davranış standartları belirlemek, yani, kabileleri tanımlayan aile bağlarını kopartıp insanları devlete biat etmiş kullar olarak tanımlamak; gibi toplumsal değişiklikler yapabilmek için gereken gücün göklerden geldiğini söylemek için yaratılmış bir ideoloji gibi gözüküyor. Yani, İslam, tarihsel açıdan, yeryüzündeki efendilerin gücünü resmileştirmek için yaratılmış yeni bir düzen tanımlaması gibi gözüküyor. Aynı eski uydurulmuş dinler gibi.

Peki İslam’ı eski uydurulmuş dinlerden farklı yapan nedir? Kuran’ın bu konuda kendi hakkında söyledikleri dışında başka deliller var mı? Hukukta kendine şahitlik yapmak geçerli değildir; Kuran’ın da kendine şahitlik yapması şüphe ile karşılanmalıdır.

Kuran kendisinin tek hak dini olduğunu söylüyor. Bunu kabul edebiliriz veya sorgulayabiliriz; ben şu anda sorgulamayı tercih ediyorum.

Benim için soru şu: Kuran’ı okurken, aklımı kullanarak sorduğum soruları hiç bir sınır koymadan sorabilecek miyim? Yoksa bazı soruların sorulmasının yasak olduğunu kabul ederek sadece cevapları bilinen sorular mı sorabileceğim? Şu anda sorularıma sınır koymuyorum.

Fakat aslında, sorgulamadan kabul etmenin, yani inancın, en doğru felsefi duruş olduğunu düşünüyorum çünkü bu dünya bir tanımlamalar dünyasıdır –varoluş tanımlamadır– öyleyse tanımlamalar arasından birini seçip onu doğru tanımlama olarak tanımlayabiliriz. Önemli olan inanmaktır; inanmak da zaten sorgulanması yasak olan şeyleri sorgulamamayı kabul etmek demektir.

Öte yandan, inandığımız şeyi anlayamayız, çünkü anlamak için soru sormanız gerekir ama inanan birisi soru sormamayı –en azından yasak soruları sormamayı– kabul etmiştir. İnanan için anlamak yasaklanmıştır; halbuki ben anlamak istiyorum. Kuran’da da sorgulanacak çok şey var.

Filolojik ilişkiler var; Kuran’ın diline bakarak, Kuran’ın açıkça söylemediği çıkarsamalar yapabiliriz.

Kuran’ın dedikleri ile çelişen tarihsel olgular var. Kuran’ın kendisinin bir gecede indiğini söylemesi, fakat tarihsel olarak 23 yılda perdeypey inmiş olması.

İbrahim peygamberin dünyanın hareket ettiğini bilmiyormuş gibi konuşması.

Bunlar açıklanması gereken çelişkiler yaratıyor. Eğer aklımızı kullanarak bakarsak bu çelişkileri, masallarla değil fakat sorgulayarak çözmeye çalışmalıyız.

Kimse korkmasın, sorgulamaktan Kuran’a zarar gelmez; kimsenin Kuran’ı onu sorgulayanlardan korumaya çalışması da gerekmez.

Kuran’ın lafızı Kuran değildir; Kuran sadece anlamlar aleminde varolan bir anlamlar kümesidir. Anlam kelimelerde değildir, okuyandadır.

Peki, benim yaptığım gibi, sorgulayarak Kuran’ı anlamak mümkün mü? Hiç zannetmiyorum.

Kuran neden kusursuz olmalı? Kuran sabit tutulan bir metindir, kusursuz değildir; ama kusurlu olmak da bir kusur değildir. Nedir bu insanların kusursuzluk saplantısı? Güzeli güzel yapan kusuru değil midir?

Kuran bir metindir; anlam metinde değil, metni okuyandadır; bu kural Kuran için de geçerlidir. Bu sebepten, bir anlam tanımlayıp o anlama inanmak en doğrusudur.


Notlar:

Doğu Perinçek, Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, Nisan 2019.

Kuran’ın bir gecede indiğini söylemesi tarihsel gerçekle çatışıyor. Kadr suresinde Kuran’ın bir kitap olarak indiği söyleniyor, bu da tarihi gerçekle çelişiyor. Bir ihtimal de, bu gibi ayetlerin, Kuran kitaplaştıktan sonra, Kuran’ı kitaplaştıran editörler tarafından eklendiği olabilir. Kuran bu şekilde tahrif edilmiş midir bilmiyorum. Ama daha sadece 28 ayet inmişken, ortada kitap yokken, Kuran sadece hafızalarda saklanıyorken, 29. ayette, Kuran’ı kitap olarak tek bir kerede indirdik, anlamına gelen bir ayet ne anlama gelebilir? Sorgulamak gerekmiyor mu?

İbrahim’in dünyanın hareket ettiğini bilmemesi hakkında

Kutsal nedir?

Kutsal bir taş, taş olarak kalmaktadır.
—Lutfi Kaçan

KUTSAL NEDİR?

Özet

1. Her kutsal bir tanımlamadır.

2. Her kutsalın bir sahibi vardır.

3. Kutsal bir metadır ve her meta gibi alınıp satılabilir.

4. Kutsal, varlığını kuşaklar boyu devam ettirebilir.

5. Kutsal değişik alanlarda değişik isimler alır.

6. Saygı isteyen kutsal değil kutsalın sahibidir.

7. İnsanların ve egemen güçlerin kutsala ihtiyaçları vardır.

8. Her kuşak, geçmiş kuşakların kutsallarının sahte kutsallar olduğuna inandırılır.

9. Kutsalı sorgulayanlar cezalandırılır.

** ** ** ** **

I. TANIMLAMA

Her kutsal bir tanımlamadır.

  • Herhangi bir şey kutsal olarak tanımlanabilir; fikirler, eşyalar, kavramlar, davranışlar; soyut veya somut herşey kutsal olarak tanımlanabilir.
  • Kendiliğinden kutsal olan bir şey yoktur.
  • Kutsal, kutsal olarak tanımlanmış şeyin özünde olan bir şey değildir. Öyle olsaydı ölçülebilirdi. Fakat kutsal ölçülemez; fiziki bir şey değildir ve derecesi yoktur.
  • Bir şey kutsal olarak tanımlandığında, onu kutsal yapan şey de tanımlanmalıdır. Daha doğrusu, kutsalı tanımlayan, kutsalının gerçek kutsal olduğuna müşterilerini inandırmak zorundadır; bunu, müşterilerine inandırıcı gelebilecek deliller sunarak yapar.
  • Mesela, doğa üstü bir varlık, kutsalın sahibini kutsamıştır, o da doğaüstü varlıktan aldığı bu güçle, kutsal olarak tanımladığı şeyi kutsar ve o şeyi kutsal yapmış olur.
  • Fakat kutsalı tanımlamak ve kutsalın kaynağını isimlendirmek yetmez; yeni tanımlanan bu muhtemel kutsal ciddi bir pazarlama kampanyası ile hedef kitleye, yani kutsalın müşterilerine, kabul ettirilmelidir. Bu da kolay bir iş değildir. Ama hedef kitle bir kere kabul etti mi, kutsalın sahibi o kitleyi istediğini yaptırabilir. Çünkü, yaptırmak istediği şeyi kutsalın bir parçası olarak tanımlar. Bütün kitap dinleri böyle çalışır. Televizyon reklamları da böyle çalışır.
  • Kutsal fiziki bir şey değildir, bir tanımlamadır, eşyadan eşyaya geçemez. Mesela, bir Kuran kitabının hiç bir kutsallığı olamaz çünkü ona kutsal bir kaynaktan fizik olarak geçen bir kutsallık yoktur. Kutsallık ölçülebilir bir şey değildir. Soyut bir tanımlamadır. Bu tanımlamaya inananın, inandığı bir şeydir. Kutsallık inanandadır, cisimde değil.

II. TANIMLAYICI

Her kutsalın bir sahibi vardır.

  • Kutsal bir tanımlama olduğuna göre bir tanımlayıcısı olmalıdır.
  • Bir kutsalı ilk tanımlayan ve kutsal olarak kabul ettiren onun ilk sahibi olur.
  • Kutsal, o kutsalın sahibinin sorgulanmasını yasakladığı bir tanımlamadır.
  • Kutsalın sahibi, kutsalını önemli bir marka gibi korur. Kutsalını sorgulayanları cezalandırır.

III. META

Kutsal bir metadır ve her meta gibi alınıp satılabilir.

  • Kutsal olan eşyanın kendisi değildir; kutsal bir fikrî mülkiyettir. Alınıp satılan fikrî mülkiyet hakkıdır. Aynı bir marka gibi.

IV. DEVAMLILIK

Kutsal, varlığını kuşaklar boyu devam ettirebilir.

  • Kutsal eskidikçe, onun sadece bir tanımlama olduğunu hatırlayan kalmaz ve kutsallığın gerçek kutsal olduğuna inananlar artar; kutsalın sorgulanması güçleşir; toplumun yerleşik ve saygı duyulan değerlerinden biri olur.

V. İSİMLERİ

Kutsal değişik alanlarda değişik isimler alır.

  • “Kutsal sabit tutulan şey” olarak tanımlandığı için, bir alanda sabit tutulan şeylere bakarsak o alanda neyin kutsal olduğunu anlamış oluruz.
  • Dinde sabit tutulan şeylere kutsal denir. Bir toplumda sabit tutulan şeylere töre denir. Egemen güçlerin tanımladığı ve insanların uymasını istediği sabitlere yasalar denir. Fizikte sabit tutulan şeylere birim denir. Matematikte sabit tutulan şeylere aksiyom denir… gibi. Bunların hepsi sabit tutuldukları için kutsal olarak tanımlanmış şeylerdir. Bu sabitlerin zaman içinde birer tanımlama oldukları unutulur ve tek doğru ve gerçek değerler olarak algılanırlar.

VI. SAYGI

Saygı isteyen kutsal değil kutsalın sahibidir.

  • Kutsala saygı duyulmaz; kutsalın sahibine saygı duyulur.

VII.  İŞLEVİ

İnsanların kutsala ihtiyacı vardır.

  • Kutsallar, sabit olduğu sorgulanmadan kabul edilmiş değerlerdir.
  • İnsanlar değişimden korkarlar; özellikle sonu belli olmayan değişimlerden korkarlar. Devamlı değişen bu dünyada sabitlere ihtiyacımız vardır. Belirsizliklerden korkarız.
  • Uzay istasyonunda her yön aynıdır. Aşağı yukarı yoktur. Bu insanları çok rahatsız eder. Bir iş yapabilmek için astronotun kendini bir yere sabitlemesi gerekir. Yeryüzündeki insanlar da, sabitler tanımlayarak kendilerine bir referans çerçevesi tanımlarlar ve onun içinde kendilerini emniyette hissederler. Kutsalın bir işlevi budur.
  • Devamlı değişen bu dünyada sabitlere ihtiyacımız vardır. Dünyadaki yerimizi bu sabitlerle tanımlarız.

Egemen güçlerin kutsala ihtiyacı vardır.

  • Tarihin başlangıcından beri kutsal, egemen güçlerin, insanları kolayca idare etmesini sağlayan güçlü bir araç olmuştur.
  • Egemen güçler kutsal olarak tanımladıkları tanrılar ile özel ilişkileri olduğunu iddia ederler ve kendi yasalarını tanrıların yasaları olarak halka sunarak onlara istediklerini yaptırırlar.
  • Egemen güçler artık açık olarak “biz tanrıların yeryüzündeki temsilcileriyiz” demeseler bile, kendilerini dinin gerçek sahipleri olarak göstererek aynı şeyi başarırlar.Egemen güçlerin kutsala ihtiyacı vardır.

VIII. ALDATMACA

Her kuşak, geçmiş kuşakların kutsallarının sahte kutsallar olduğuna inandırılır.

  • Kutsalın sahipleri, kendi kutsallarının hak, geçmiş kutsalların batıl olduğuna halkı inandırırlar.
  • Her kuşak, geçmiş kuşakların saf, kendinin akıllı olduğuna inanır. Eskiler, batıla ve aptalca kutsallara inanırken, kendisi akıl yolu ile vardığı ve bilim ile ispatlanmış kutsallara inanmaktadır. Kendisinin de ne kadar saf olduğu ona hiç söylenmez.
  • Bu manipülasyonları yapan kutsalların sahipleridir. Çünkü onlar, en değerli markaları olan kutsallarını korumak için gereken her şeyi yaparlar ve kutsallarını çağın gerçeklerine ve müşterilerinin entelektüel seviyelerine göre ayarlarlar.
  • İnsanlık tarihinin bir döneminde, halkın çoğunluğunun okuma yazma bilmediği zamanlarda, Latince bilen bir rahip sınıfının okuma yazma bilmeyen halkı Latince ile kandırmaları çok kolaydı. Halk okuma yazma öğrendi diye, profesyonel rahip sınıflarının halkı aldatmaktan vazgeçtiğini sanmak saflık olmaz mı?
  • Halk okuma yazma öğrenince, kutsalın sahipleri de çıtayı yükseltirler ve yeni gizli diller yaratarak insanları kandırmaya devam etmenin bir yolunu bulurlar. Onların işi budur.

IX. CEZA

Kutsalı sorgulayanlar cezalandırılır.

  • Kutsalı sorgulayanlar, kutsalın sahipleri tarafından cezalandırılırlar. Kutsalın sahibi ne kadar güçlü ise verdiği ceza da o kadar ağır olur. Bu sebepten, devletin kutsallarını sorgulayanlar en ağır cezalara çarptırılırlar.
  • Bir kutsalı sorgulamanın, sorgulayana ne kazandırdığı şüphelidir. Sorgulayan kazanırsa, o da yeni kutsal tanımlamaları yapma hakkı kazanır ve halkı kutsallar ile kandırma işine kendi tanımlamaları ile devam eder.

** ** ** **

Yukardakinin tekrarı:

Kutsal nedir? İnsanlar neden bazı şeyleri kutsal kabul ederler? Neden bazı şeyleri kutsal olarak tanımlayıp ondan sonra o tanımladıkları kutsalın koruyuculuğunu üstlenirler?

Kutsal saygı ile ilgili. Çünkü hiç bir şeyin veya kavramın kendi özünde kutsal olma özelliği yoktur. O şeyi kutsal olarak tanımlayan insanlar vardır. Ondan sonra bu insanlar (veya kurumlar) kutsal olarak tanımladıkları şeye diğer insanların saygı duymalarını isterler.

Bir kutsala saygı nasıl gösterilir? Saygı aslında kutsala gösterilmez, kutsalın sahibine gösterilir. Saygı isteyen kutsal değil, kutsalın sahibidir.

Kutsala veya sahibine saygı göstermek demek kutsalı sorgulamamak demektir. “Şu kutsal dediğin şey neden kutsal acaba?” diye sorgulanmayacak; kutsalın kutsal olduğuna inanılacak. Kutsalın olduğu yerde inanç vardır. Kutsala olan inanç sorgulanmayacaktır.

Kutsal ile ilgili ritüeller vardır; bunlar da sorgulanmayacaktır. Kutsalın kutsal olduğunu tekrar tekrar onaylamak için kutsalın sahibi ritüeller yaratmıştır. Bu ritüeller sorgulanmayacak, onların kutsalın bir parçası olduğuna inanılacak ve onlar gerektiği zamanda ve yerde usülüne uygun olarak ve usülüne uygun giysiler ile uygulanacaktır.

Bunlardan çıkan sonuç şu herhalde: kutsal, hep saygı, inanç ve sorgulamamak ile beraber bulunuyor.

Kutsalı sorgularsanız, sorguladığınız kutsalın sahibinin elinde bulunan güçlere orantılı olarak cezalandırılacaksınız. Bir kutsalı sorgulamadan önce cezalandırılabileceğinizi bilmeniz ve kabul etmeniz gerekir.

Devletin sahibi olduğu kutsallara saygısızlık yaptığınızda –bütün güç devlette olduğu için– devlet tepenize biner ve sizi keyfine göre orantılı veya orantısız cezalandırır. Onun için devletin kutsallarına saygı duymak mutlu bir hayat sürmek için gerekli önemli bir unsurdur. Devletin kutsallarını en ufak bir saygınız olmasa bile, saygınız varmış gibi görünmeniz menfaatiniz icabıdır.

Kurumlar dışında bireylerin de kutsalları vardır. Bireyler genelde kurumların kutsallarını sahiplenirler ve bu kutsalları savunan askerler olurlar. Bunlardan da korkulur. Çünkü bunlar genelde tek olmazlar, cemaatler, örgütler, tarikatlar kurarlar ve kutsallarına saygısızlık yapanlara karşı cezalandırma girişimlerinde bulunurlar.

Sosyal medyada iyi örgütlenmişlerdir ve bunların kutsallarına bir laf edecek olursanız sizi linç ederler.

Bütün bu saygısızlıkların hep sözlü olması ne garip. Kutsal, söz söyleme hürriyetini engelleyen bir şey olmalı. Kutsala söz söylemek saygısızlık olabiliyor.

Örgütlenmiş kutsal koruyucuları ve kutsalın askerleri sizi belki devlet gibi cezalandıramayabilirler ama uğraştırırlar.

Aslında saygı nedir ona bakmamız gerekiyor. Çünkü saygı ile kutsalı birbirinden ayırt edemiyoruz.

Saygı nedir? Rütbeye, otoriteye, yaşlıya saygı vardır. Saygı bir davranış biçimi olmalı. Saygı güç ile de ilgili bir şey olmalı. Güçlüye veya güçlü olduğuna inandığımız birine veya kuruma saygı duyarız. Gelenekler de bazı şeylere saygı duymamızı emreder. Biz güçlendikçe saygı duyduğumuz şeyler, kurumlar ve kişiler azalır.


NOTLAR:

— Lütfi Kaçan, Kitab-ı Mukaddes ve İslam Geleneğinde Ahid Sandığı‘ndan kutsal ile ilgili alıntılar:

Önsöz, s.7
Herhangi bir nesne kutsalı açığa çıkartırken, kendi olmaya son vermeksizin başka bir şey haline gelmektedir. Çünkü etrafındaki kozmik ortama katılmaya devam etmektedir. Kutsal bir taş, taş olarak kalmaktadır. Görünüşte —daha kesin olarak, din dışı bir bakış açısından— hiçbir şey onu diğer taşlardan farklılaştırmamaktadır. Bir taşın kutsal olarak göründüğü kişiler için, onun hemen o andaki gerçeği, yukarıdakinin tersine olarak, doğa üstü bir gerçek haline dönüşmektedir. Başka terimlerle ifade edersek; dinsel bir deneyimi olanlar için doğanın tümü kendini kozmik kutsallık olarak açığa çıkarma yeteneğine sahiptir. Evrenin tümü, bütünü itibariyle bir kutsalın tezahürü haline dönüşebilir.

S.36-37
Hayatın manevi yüzü yalnız maddi tezahürlerle açıklanabilir. Nasılki rüzgarın varlığı çayırların titremesiyle anlaşıldığı gibi, İlahi gerçeğin anlaşılması da, Mutlakın tecrübesi de, görünen nesnelerden başlamakla olur. Kutsalın merkezi varlığını bir ışık kaynağına benzetirsek, merkezden aydınlanan diğer varlıklar da ışıkla ilişkileri oranında kutsallık kazanırlar. Nitekim putperestlikteki put objesi olan taş, ağaç gibi nesnelerin kutsallığı, kendilerinden değil, içlerinde barındırdıklarına inanılan tanrısal ruh veya güçten kaynaklanmaktadır. Taşa taş, ağaca ağaç olarak tapan tarihte hiçbir topluluk yoktur. Kutsal nesneler, objeler, derûni kutsalla, yani tanrıyla ilişkisi derecesinde kutsal sayılır.

… Mesela Mana’da tabiatüstü güç ve kuvvet vardır. Bu güç içine girdiği her nesneyi etkin ve üstün kılar. Aynı zamanda Mana’ya sahip olan bir nesnenin taşıyana güç verdiğine inanılırdı. Tabi sayılması gereken bir nesneye dokunulması yasak olduğu gibi Tabu olan yiyeceklerinde yenmesi yasaktır.

… İlahi dinlerde kutsalın belirleyicisi bizzat kutsalın kendisidir.

… Eski Ahid’de kutsallık en yüce anlamda Tanrı’ya verilmiştir. Tanrı’nın mutlak kutsallığı onun yaratıklardan farklılığını ve yüceliğini ifade eder.

… Ahid Sandığı, kutsallığın asıl nedeni olan Tanrı’yla bir çok ilişkisinden dolayı kutsallık vasfını kazanmıştır.

Hırka-i-saadet dairesi ve kutsal emanetler.

Hindistan’ın kutsal inekleri. İslamın kutsal hayvanı: domuz.

Defterden notlar 1

1. Parçacık ve dalga ikiliği… Fizikçilerin uydurduğu bir hukukî kavram kargaşası… Akademik fizik bilim değil bir hukuk sistemidir. Fizikte çelişki yasaldır… Yasal olan herşey doğrudur… Yani, fizikte bir şey hem “kendisi” hem de “kendisi-değil” olabilir aynı anda. Yasal olduğu müddetçe.

2. Fizikte, ifade edilemez olarak tanımlanmış kavramların bir şekilde (matematiksel el çabukluğu ile) ifade edilebilmeleri… Ve bu sahtekarlığı yapanların Nobel ödülüne layık görülmeleri..

3. Fizikçiler neden, kuarklar gibi, ne dalga ne de parçacık olarak tanımladıkları şeyleri parçacık olarak görselleştirmeyi severler? Atomik maddecilik doktrinine bir din olarak bağlı oldukları için mi?

4. Eğer fizikçilerin deneylerinde kullandıkları ışık huzmesi bir akışkan ise, tabii ki, hem dalga hem de parçacık özellikleri gösterecektir. Çünkü bir kum kümesi, aktığı zaman, akışkan özellikleri gösterir ve hem dalga hem de parçacık gibi hareket edebilir. Bir hortumdan geçirilerek hızlandırılan ve yoğunluğu arttırılan bir su huzmesi de bir ışık huzmesinin özelliklerini gösterir. Huzmeleştirilen suyun yoğunluğu artıyor mu?

5. Biz insanlar devletin veritabanına kayıtlı köleleriz. Bir yaratık kimin veritabanına kayıtlı ise o yaratığın efendisi o veritabanının sahibidir. Biz devletin veritabanına kayıtlı olduğumuza göre bizim efendimiz de devletimiz olmalı. Devletin veritabanında hangi dine bağlı olduğumuzu kayıt altına alan bir alan var. Devletin kendi dini İslam olduğu için bizim de bu alana “İslam” yazdırmamızı tercih ediyor. Ama başka din yazdırırsak onu da kabul ediyor. İnsanlar, ve devlet, dinin genetik olarak anneden babadan geçtiği gibi bir batıla inanıyorlar.

6. Sonuçta biz insanlar Tüzel Varlıkların borç köleleriyiz. Çünkü devletin topraklarında devlete borçlu olarak doğuyoruz ve hayatımız boyunca çalışıp borcumuzu ödüyoruz. Bu kadar olumsuz ve acı bir gerçeği hangi insan duymak ister ki? Kimse ne duymak ister ne de kabul etmek ister.

7. Laiklik konusu var. “Devletin dini İslamdır” anayasanın ikinci maddesinden çıkartıldı ama devlet hiçbir zaman din işlerinden çıkmadı. Devletin dini hala var. Yani bu ülkeye laiklik hiçbir zaman gelmedi. Bu işin tarihine bakmak gerekiyor. “Devletin dini İslamdır” anayasadan çıkarıldı ama “devletin dini yoktur” ifadesi anayasaya konulmadı. Anayasa var ama devletin anayasaya uyması gerektiği gibi bir zorunluluk yok.

8. Laikliğin çeşitli tanımları olabilir. Bu tanımlardan biri devletin her dine eşit davranmasıdır. Bir hıristiyan vatandaş devlet kapısında bir müslüman vatandaşla aynı haklara sahiptir. Tamam. Böyle bir laiklik Türkiye’de var. Ama laikliğin bir tanımı da devletin bir dininin olmamasıdır. Bu tanımlamaya göre Türkiye’de laiklik yoktur çünkü devletin bir dini vardır. Devletin bir dini olduğunu nereden biliyoruz? Devletin dini vardır ne demektir? Devlet bir tüzel varlıktır. Din ise sadece organik varlıklar veya bedeni olan varlıklar için vardır ama özellikle bilinci olan insan için vardır. Tüzel varlıkların bedeni yoktur. Tüzel varlık yaşayan bir organizmadır ama ölünce onu cennete veya cehenneme yollayamazsınız. O zaman devletin dini olması ne demektir? Devletin din işlerinde olması demektir. Devlet yöneticilerinin açıkça dinlerini ifade edip devlet ile din işlerini karıştırmaları demektir. Bir devlet görevlisinin “hayırlı cumalar” diye twit atması devletin dininin olduğunu gösterir. Devletin cemaatleri ve tarikatları desteklemesi devletin dini olduğunu gösterir.

9. Dinin kitabı ile dinin hiyerarşisini birbirinden ayırmak gerekir. Dinin kitabı ile hiyerarşisi aynı şey değildir.

10. İnsanlar ile tüzel varlıklar arasındaki ilişki; kedilerle insanlar arasındaki ilişkinin aynısıdır. Tek fark, kedilerin efendisi olarak insanlar kedileri sadece pet olarak tanımlamışlardır. Kedilerin iş yapmasını beklemezler. Sokak kedileri de vardır ama onlar da insanların dünyasında yaşamak zorundadırlar. İnsanlar ise pet ve köle olarak iki gruba ayrılmışlardır. Profesyonel sınıflara Tüzel Organizmanın petleri diyebiliriz. Gerçi profesyonel sınıflar da çalışmak zorundadırlar. Ama köleler gibi ağır işçilik yapmazlar. Profesyonel sınıfların dışında kalanlar efendi/köle ilişkisi ile Tüzel Varlıklara bağlıdırlar. İnsanlar arasında da egemen güçlerin kölesi olmayı reddedip toplum dışında yaşamayı seçenler vardır. Onlar da belki sokak kedilerine benzerler. Ama hiç bir zaman toplumdan tamamen kaçamazlar. Hangi insan böyle bir gerçeği duymak ister veya kabul eder? Boş laflar bunlar.

11. Tanımlamacılık felsefesi. Biz bir tanımlamalar dünyasında yaşıyoruz. Varoluş tanımlamadır. Varolan herşey bir tanımlama olarak vardır

Seçimsiz hayat

yaprak
Yazıyla ilgisiz güzel bir görsel.

1. Ak parti iktidarı ve Sayın Recep Tayyip Erdoğan (“Reis”) büyük işler başardılar.

2. Yollar, köprüler, tüneller yaptılar; ekonomiyi öyle büyüttüler ki kabına sığmaz oldu; İMF’ye olan borcumuzu ödediler; ülke koalisyonlarla boğuşmaktan idare edilemiyordu, 17 senedir ülkede istikrar var; İstanbul’da hava kirliliği şehri yaşanmaz hale getirmişti; su sıkıntısı vardı… Bunların hepsi çözüldü. Reis liderliğindeki AKP çözdü. Sezar’ın hakkı Sezar’a.

3. Hızlı trenler yaptılar, törenlerle açtılar.

4. Memleketin her kilometre karesine en az 3 minareli ve 9 şerefeli gösteriş camileri yaptılar. Ne kadar müslüman olduklarını Allah’a ispatlamak için. Veya inşaat rantı için… Orasını Allah bilir.

5. Ezanı siyasi islamın bayrağı yaptılar ve hiç bir imamın çıkmadığı şerefelere bağlanmış en az sekiz hoparlörden en yüksek desibelde ezan bayrağını dalgalandırdılar. “Buraları bizim” dediler.  “İstediğimiz gibi Arapça bağırırız” dediler. Yoksa ezanı duyupta namaza gelen kimse kalmadı ki… Sabah namazına giden yok çünkü halk çalışmaktan perişan olmuş, bir dakika daha uyuyayım diyor; akşam ezanını da duyan yok, halk en son model devasa ekranlı televizyonunda ya dizi ya da maç izliyor.

7. Görüyoruz ki, 17 yıl sonra halk refah içinde yaşıyor, o kadar refah içinde ki namaza gidecek vakti yok. Kendisine atılan çay paketlerini ayıp olmasın diye alıyor, ihtiyacından değil.

8. Türbanlı hatunlar, her biri bir daire fiyatı olan ciplerinde AVM’lere gidip marka türban kolleksiyonlarına yenilerini katıyorlar; marka ayakkabı, marka çanta ve marka iç çamaşırları alıyorlar… marka aşklarını Kuran’ın emirlerine uygun olarak tatmin ediyorlar. Kuran-ı Kerim, helal kazancın helal markalara harcanmasını farz bilir. Bu mealde birçok hadis de vardır der birçok cüppeli ulema. Uluslararası İslami Marka İndeksine göre Burberry, Prada, Chanel, Dolce & Gabbana, Gucci, Armani,
Louis Vuitton ve daha birçokları helal markalardır. Özellikle İngiliz Burberry. Dolabında en az bir Burberry desenli türbanı olmayan bir bayan gerçek mütedeyyin olduğunu söyleyemez.

9. Mütedeyyin insanlar olarak AVM kapılarından girerken ve elleri kolları poşetlerle dolu çıkarken “Bismillah” demeyi unutmayarak…

10. Kısacası memleket refah içinde yüzüyor. Halk mutlu. Herkesin cebi para ile dolup taşıyor…

11. Benim aklıma takılan soru şu:

Aynı dinamik ekip, aynı karizmatik liderin liderliğinde, memleketi aynı refah seviyesine —din istismarcılığı yapmadan— getiremezler miydi?

12. Dini siyasete alet etmeden… Aynı başarıya ulaşamazlar mıydı? Hayır. Ulaşamazlardı. Çünkü bu kadar sene iktidarda kalamazlardı.

13. Çünkü onların oy tabanı; yobaz, Arapçı, —önce Arap sonra Türk— dinini giyinen, gösterişçi, bağnaz, batıla tapan, el monşer takımıdır.

14. Bu kesimi destekleyip palazlandıran da iktidarın kendisidir.

15. İki taraf da karşılıklı menfaat ilişkisine dayanan örnek bir ortakyaşam birlikteliği gösterdiler ve gösteriyorlar.

16. Peki aynı karizmatik lider, aynı dinamik ekip, aynı fikirlerle yola çıkıp, Türk insanını, Türk töresi ile coşturamazlar mıydı?

17. Araplaşmış Türkleri daha da Araplaştırarak iktidarda kalmak yerine, Türkleri ve Türklüğü yüceltemezler miydi?

18. Herhalde olmazdı.

19. Çünkü Türkler bölünmüşlerdir.

20. Sağcısı var, solcusu var, tarafsızı var, müslümanı var, dinsizi var, var oğlu var.

21. Bunların hepsine yüce bir Türklük fikrini nasıl aşılayacaksınız?

22. O zaman Atatürkçü olurdunuz zaten.

23. Ama hiç bir karizmatik lider, kendinden önce gelmiş güçlü bir liderin varlığını kabul etmez.

24. Halbuki din öyle değil; din istismarcılığı ile karizmanıza karizma katabilirsiniz.

25. Dindar ve dinci için din her şeyden önce gelir.

26. Bir dinci için; önce Arabın dini, ondan sonra ülkesi gelir.

27. Bunlar önce Araptır sonra Türk.

28. Türkçeyi bile Arapça gibi konuşurlar. Araplar gibi giyinirler. Başörtülerini anaları gibi değil Arap karıları gibi bağlarlar. Bu türban da Arabistandan gelmemiştir, Alman bir misyoner Türk kadınını türbana sokmuştur. Boşuna bunlara el monşer demiyoruz. Osmanlının son dönemlerinde türeyen Fransız budalası monşerlerin Arap budalası versiyonudur bunlar…

29. Din ile kandırılan insanları yönetmek çok kolaymış demek ki.

30. Yönetenle yönetilenin ortak noktası var o da İslam. Aynı dini konuşuyorlar. Kurandan ayetler, peygamberden hadisler… ve gelsin oylar… oylar gelince karşılığında gelsin ihaleler… gelsin paralar vakıflara ve cemaatlere… güzel bir sistem… bu arada memleket de ilerlemiş… ülkeye refah gelmiş… daha ne olsun.

31. Allah adına, peygamber aşkına bu kesime her türlü ekonomik yardımı yapacaksın özellikle seçimlerden önce. Allah adına. Allahın yeryüzündeki temsilcileri olarak (açıksa söylenmese bile).

***

32. Yazık olmuş aslında.

33. Çünkü ilk seçildikleri andan itibaren eğer onlara deseydik ki… “20 sene ülke size emanet… 20 sene iktidardasınız… Bütün enerjinizi ülkenin kalkınmasına verin… Ama bir şartla, dini siyasete alet etmeyeceksiniz, karşınıza çıkan her ağacı kesip yerine cami dikmeyeceksiniz ve devleti din işlerinden çıkartacaksınız, hiç kimsenin dinine karışmayacaksınız ve dinin —kamu alanının değil— özel hayatın bir parçası olduğunu kabul edeceksiniz ve dini kamusal alandan sileceksiniz… Bu şartları kabul ediyorsanız iktidar sizin…” deseymişiz… “İktidar 20 sene sizin ama kişisel özgürlüklere dokunmayacaksınız” deseymişiz… kabul ederlermiymiş acaba?..

34. Düşünün 20 sene seçim yok. İktidara gelenler uzun vade düşünebilecekler. Bütün işleri iktidarda kalmak için seçmene yalakalık yapmak değil, ülkenin ilerlemesi için projeler gerçekleştirmek olacak.

35. Muhalefet bile yeni bir görünüm kazanır ve olumlu projeler üretirdi. Ülke partilerle bölünmüş olmak yerine tek bir yönetim etrafında birleşmiş olurdu. Partiler neden var zaten?

36. Bu iyi bir sistem olurmuş. Bütün devlet erkanı tek vücut olmuş memleketin ilerlemesi için çalışıyor olurmuş.

37. Ama bu da olamaz. Sayın Cumhurbaşkanımızın, Sayın Reis’imizin, en sevdiği ve severek yaptığı ve yapmaktan hiç bıkmadığı tek şey miting yapmaktır. Hep kazandığı için, onda seçim kazanmak bir bağımlılık olmuştur. Bu yüzden seçimsiz ve mitingsiz bir sistemi kendisi kabul etmezdi. Ama bunun da çözümü var: yılda iki defa sayın Cumhurbaşkanının konuşması için Yenikapı’da miting düzenlerdik, olur biterdi.

***

38. Yani diyeceğim, eğer bu dinamik ekip, karizmatik liderin liderliğinde 20 sene ülkenin idaresinden sorumlu olsaydı ve dini özelleştirseydi ve kendini din işlerinden çıkarsaydı, Türkiye bugün ekonomide dünyanın ilk beşinde olurdu. Bundan şüphem yok.

39. Eğer oy toplama derdi olmasaydı, iktidar el monşer kesimine ve cüppelilere ve tarikatçılara hiç yüz vermezdi.

40. Bu hesaba göre ülkede seçimler 20 senede bir yapılmalı.

41. Bu vesile ile kamyonetlere bağlanmış hoparlörlerin gazabından da 20 sene kurtulmuş olurduk.

42. Politikacılar durmadan demeç vermek yerine ülkeyi yönetmeye odaklaşırlardı.

43. Büyük holdinglerimizi idare edenlere bakın. Bu holdinglerin yöneticileri ikide bir demeç veriyorlar mı? Hayır. İşlerine bakıyorlar.

44. Fakat diyebilirsiniz ki, bizim ülkemiz bir cumhuriyettir, egemenlik kayıtsız şartsız halkındır. Halk da egemenliğini seçimlerde oy kullanarak gösterir. Gerçekten mi??? Ne kadar ilkel bir yönetim anlayışı!! Önemli olan nedir? Ülkenin en iyi kadrolar tarafından en iyi yönetilmesi mi yoksa halkın seçtiği, yönetimden anlamayan fakat seçim kazanmasını bilen cahiller ve oportünistler tarafından yönetilmesi mi? Şu anda ülkeyi yönetenler acaba bir holding yönetebilirler mi?

45. Diyebilirsiniz ki, eğer 20 sene seçim olmayacaksa, ülkenin başındakiler yan gelip yatarlar, hiç bir iş yapmazlar. Rant ile kendilerini zengin ederler. Aile efradını anahtar pozisyonlara getirip güçlerine güç katarlar. Politikacıların yaptıkları zaten bu değil mi?

46. Sabancı’nın, Koç’un CEO’ları yan gelip yatabiliyorlar mı? Onların da sorumlulukları var. Zaten ülkeyi yönetenlerin sorumluluğu direk olarak halka değil, halkın seçtiği temsilcileredir.

47. Memleketi ve halkı bölmekten başka bir işe yaramayan siyasi partilerin tarihin çöplüğüne atılma zamanı geldi. Şimdiki sistem ülkenin politikacılar elinde oyuncak olması üzerine kurulmuştur. Demokrasi denilen bir aldatmacanın üzerine kurulmuştur. Herkesin ağzında bir demokrasi lafı.

48. Milletin temsilcileri partili olacak diye bir kural yok.

49. Olay, ülkenin belli coğrafi bölgelerinin menfaatlerinin mecliste korunması mı? Bu da çok saçma bir şey değil mi? Neden bir coğrafyanın mecliste temsili gerekiyor? Sanayi sektörlerinin temsilcisi olsa yetmez mi? Yani devletin faaliyet alanlarının temsilcileri olsun. Zaten var: bakanlar kurulu. Devlet ülkenin genel menfaati için gerekli olan neyse onu yapacaktır; temsilcilere gerek yoktur.

50. Yollarda hız sınırlarına uymayan insanlar çoğunluktaysa devlet yollara kasisler koyar. İnsanlar devlet zoru ile kısıtlanmaya alışmıştır. Halk, idarecilerin de kendileri gibi hiç bir kurala uymayacaklarını varsayar; bütün yöneticilerin sahtekar olduğunu varsayar; herkesin denetlenmesi gerekir, der. Seçim de ülkenin ilerleme yolunda, ilerlemesini engelleyen bir kasisten başka bir şey değildir.

51. Devlet bir şirket gibi yönetilebilir mi? Başka türlü yönetilemez ki? Devlet nasıl organize olmuştur? Bir şirket nasıl organize olmuştur? Halk ülkenin hissedarları mıdır? Yoksa ülkenin sahibi midir? Herkes kendi payı kadar ülkenin sahibi midir? Ülkenin asıl sahibi kimdir? Herkesin hissesi bir oy kadar mıdır? Yoksa herkesin hissesi kontrol ettiği paraya orantılı mıdır? Ayrıca bir devletin vatandaşları olduğu gibi, aynı ülkede yaşayan tüzel varlıklar da vardır. Tüzel Varlıklar da canlı varlıklardır. Onlar da vergi verir. Devletin gözünde Tüzel Varlıklar da vatandaştır.

52. Ülkenin asıl sahibi Tüzel Varlıklar mıdır acaba? Yani şirketler, kurumlar ve hiyerarşiler. Her hiyerarşi bir tüzel varlıktır. O zaman din hiyerarşisin de bir tüzel varlık olarak görmemiz gerekir. Yani, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” lafı maalesef lafta kalmaktadır. Millet ülkeyi başka varlıklarla, kendinden çok daha güçlü, varlıklarla paylaşmak durumundadır. Millet kelimesinin tanımı değişmiştir.

53. Bir devletin muhatabı, ülkenin vatandaşları değil, diğer devletlerdir. Devletlerin güçlü olması gerekir ki, diğer devletlerle eşitler ilişkisine girebilsin. Bu çok önemli. İyi idare edilen devlet güçlü olur. Kendinden şüphe eden, ikide bir seçime giden, ilerisini göremeyen, uzun vade yatırımlar yapamayan, devletler zayıf kalmaya mahkum olurlar.

54. Devlet insan kaynaklarını kendi menfaati için en iyi bir şekilde kullanmasını bilmelidir.

55. Günümüzde devlet kendine ölümüne bağlı vatandaşlar yetiştirmek için vatandaşlarını endoktrine etmelidir, bunu da kendine ait okullarda eğitim adı altında yapar. Bu eğitimden geçmek zorunludur. Devlet böylece vatanı için ölmeye hazır bireyler yetiştirdiğini zanneder.

56. Biz zaten devletin topraklarında doğuyoruz ve yaşıyoruz. Doğduğumuzda devlete borçlanıyoruz ve hayatımız boyunca devlet için çalışarak borcumuzu ödüyoruz. Biz borç köleleriyiz. Bu borç kölelerine devlet “vergi mükellefi” diyor. Devlet kölelerine “vergi mükellefi” diye ad taktı diye biz kölelikten çıkmış olmuyoruz. Köleyiz. Borç kölesiyiz. Halk olarak egemenlik bize ait diye de kendimizi kandırıyoruz. Devlet savaşa girerken bize mi soruyor? Bazen soruyor. Referandum yapıyor.

57. Demokrasi aldatmacası. En iyisi devlet yönetiminden halkı ve dini çıkartalım. Halkın devletin insan kaynağı olduğunu anlayalım. Egemenlik devletindir. Devlet insan kaynaklarını istediği gibi kullanır. Fakat devletin kendi insan kaynaklarını mutlu etmek ve zengin etmek kendi menfaatinedir. İyi yönetilen bir ülkede halk zengindir ve refah içinde yaşar ve bireysel özgürlüğü vardır ve insanlık görevlerini —üremek gibi, özgür olmak gibi— rahat ve refah içinde yapar ve tatmin olur ve mutlu olur.

58. Devletin halk ile bir ortakyaşam ilişkisi vardır. Devlet bireyi korumak ve mutlu etmek durumundadır. Nasıl ki bir şirket çalışanını korumak ve mutlu etmek zorunda ise.

59. Hatta, 20 sene de değil, hiç seçim yapılmamalı. Demokrasi aldatmacası ortadan kaldırılmalı. Devlet yönetimi halktan bağımsız olmalı. Diyebilirsiniz ki, o zaman padişahlık sistemine geri dönmüş oluruz. Hayır. Padişahlık sistemi ders olsun. Halkını mutlu etmeyen ve halkını küçümseyen ve halkını fakir bırakan bir yönetim sisteminin nasıl battığını gösteren bir ders. Devletin şirket gibi yönetilmesi padişahlık değildir.

60. Halkına güvenen devlet ve devletine güvenen halk varsa orada seçim denen saçmalığa gerek yoktur. Ülke zenginleştikçe halk da zenginleşecektir. Politikacı denen sefil insan tipi ortadan kalkacaktır. Politikacı oportünist bir aracıdan başka bir şey değildir. Ülkeye politikacı değil, yönetici lazımdır. Sadece ülkesinin başarısını düşünen profesyonel yöneti olacaktır ülkenin başında. Ütopya.

Notlar:

— Üsküdar’da ezan okunuyor ve markalarını giyinmiş türbanlı hatunların umurunda bile değil…

Siyasi İslamın bayrağı olarak ezan

Türbancılık.

— “Alman bir misyoner Türk kadınını türbana sokmuştur…”

hidayet

Okulsuz Türkiye

scribe
Oturan Katip, tahmini milattan önce 2600. Heykel Louvre Müzesi’nde bulunmaktadır.

1. Devlet vatandaşlarından ne istediğini ya bilmiyor, ya yanlış anlıyor, ya da bize yalan söylüyor.

2. Devlete işçi, memur ve mühendisler gerekiyor; ama devlet kendine sınav çözücüler gerektiğini zannediyor ve milyonlarca sınav çözücü yetiştiriyor ama aynı devlet sınav çözücülük diye bir iş alanı olmadığını bilmiyor; sınav çözücüler mezun olup işsiz kalıyorlar.

3. Devlete işçi, memur ve mühendisler gerekiyor; ama devlet kendine hiç bir işe yaramayan akademik kitap bilgisi üzerine uzlanlaşmış akademikler gerektiğini zannediyor ve her talebeye bu akademik saçmalıkları en değerli bilgi olarak dayatıyor; matematik, tarih, biyoloji, kimya, coğrafya, vs. vs. vs. gibi konuları unutmak için ezberlemiş çakma akademikler mezun olup işsiz kalıyorlar. Devlet işsizlik niye artıyor diye şaşırıyor.

4. Devlete dinamik, girişimci gençler lazım. Devlet ise kendine ruhsuz, hayatından bezmiş koyunlar gerektiğini zannediyor ve gençleri 25 sene sınıflara hapsedip gerçek hayattan tecrit ediyor ve içlerindeki her türlü girişimciliği sistematik olarak öldürüyor. Sonra aynı devlet şaşırıyor, “neden bu ülkeden girişimci çıkmıyor?” diye

5. Bir adamın işçi veya memur olması için akademik konularda uzman olması gerekmiyor; yapacağı işi bilsin yeter. Mühendis olması için ise bir konuya uzmanlaşması ve mümkün olduğu kadar erken kendi alanında çalışmaya başlaması gerekir.

6. Eğitim bir sektördür; diğer sektörler gibi büyüyerek kendi varlığını devam ettirmek ister.

7. Eğitim sektörü için “talebe” bir pazardan başka bir şey değildir.

8. Devletin halkına “zorunlu eğitimi” dayatması, devletin de eğitimin suçuna ortak olduğu anlamına gelir.

9. Eğitim sektörü bir suç örgütüdür ve suçu da ağına düşürdüğü çocukların içindeki cevheri öldürmektir.

10. Devlet vatandaşlarını eğitim sektöründen zorunlu olarak geçirerek onların hayatını karartıyor ve en değerli insan kaynağını pervasızca harcıyor.

11. Devlet, zorunlu olarak çocukları 20 sene eğitim sisteminde boş vakit geçirmeye zorlayarak onların ülkenin üretimine katılmasını yasaklamış oluyor.

12. Sanki devlet kendi elini kolunu bağlıyor.

13. Yani çocukların en yaratıcı ve üretken oldukları yıllar sınıf denilen tecrit hücrelerinde heba olmakla geçiyor.

14. Devlet gençlerini eğitim sistemine kurban ediyor.

15. Bundan büyük bir suç olabilir mi?

16. Eğer bir çocuk geçimini sağlamak için bir fabrikada çalışacaksa bu çocuğu 25 sene okullarda üniversitelerde süründürdükten sonra ve ona beyaz yaka işlerde çalışma ümidi vererek aldattıktan sonra, üniversiteden sonra iş bulamadığı için fabrikaya yollamanın anlamı nedir?

17. Eğer bir çocuk fabrikada çalışacaksa ona yapacağı işin eğitimi en erken yaşta verilmelidir.

18. Bir fabrikada, yani güvenli bir işte, çalışmak isteyen bir sürü insan var. Bu insanlar neden eğitim aldatmacası ile aldatılıyorlar ve 25 sene hiç kullanmayacakları akademik konuları ezberliyorlar?

19. Tek bir sebebi var: Eğitim sektörünü zenginleştirmek ve devletin öğretmenlerine iş yaratmak.

20. Eğitim aldatmacası Türkiye’ye has bir durum değil.

21. Eğitim bütün dünyada bir aldatmaca olarak insanlığın doğal gelişimine kendi potansiyeline ulaşmasına engel olan bir kurumdur.

22. İnsanların dili icat etmelerinden ve dili kullanmaya başladıkları antik çağlardan beri, dili bilenlerin dili bilmeyenler üstünde egemenlik kurabileceklerini anlamışlardır.

23. Egemen güçler, kendileri dil konusunda uzman olamayacakları için katip denilen bir rahip sınıfı geliştirip onları kendilerine bağlamışlardır.

24. Dünyayı yönetenler ve eğitimi tanımlayanlar bu dil rahipleri ve onların işvereni egemen güçler olmuştur.

25. Hala da bu böyledir.

26. Kökleri eski Mısır’a kadar giden bu katiplik mesleği bugün iyice dallanıp budaklanmıştır.

27. Bu katiplik dediğimiz dünyanın en eski mesleğini icra edenler artık okullarda akademi şemsiyesi altında mesleklerini icra etmektedir.

28. Bugün okuma yazma bilenler arttığı için artık insanları yazı ile aldatmak zordur onun için akademikler matematikle aldatırlar veya kendi alanlarına has özel bir dil yaratırlar. Bunlar bilinen şeyler.

29. Bu katip sınıfı artık profesyonel bir sınıf olmuştur.

30. Eğitimi ve toplumu tanımlayanlar da bunlardır.

31. Doğal olarak eğitimi kendi menfaatleri doğrultusunda tanımlamışlardır.

32. Yani akademik bilgiyi en yüce ve en doğru bilgi olarak tanımlamışlardır.

33. Kitap bilgisini en değerli bilgi türü olarak yüceltmişlerdir.

34. Eğitimde devlet desteği ile güçlü bir tekel kurmuşlardır.

37. Bilginin kitap bilgisi olduğu doğru değildir ama bu yanlış tanımlama hala insanlar üzerindeki etkisini korumaktadır.

38. Bir anne baba, ne kadar az eğitim görmüşlerse eğitimi o kadar yüceltirler ve çocuklarının mümkün olan en yüksek eğitimi almasını isterler.

39. Yani çocuklarının kitap bilgisi almasını ve kitap bilgisine dayanan mesleklerden birini seçmesini isterler.

40. Vehbi Koç, küçük yaşta eğitimin zararlarını anlayıp okula bilinçli olarak gitmemeyi tercih ettiği halde daha sonra kendi başarılarını bile küçümseyip gençlere önce okula gitmelerini tavsiye etmiştir. “Benim gibi yapmayın okula gidin” demiştir.

41. Günlük hayatta kullandığımız dili tanımlayanlar da bu profesyonel akademik sınıf olduğu için, dilimizi de kendi menfaatlerine göre tanımlamışlardır.

42. Mesela “cahil” kelimesine bakalım.

43. “Cahil” bir insana söyleyebileceğiniz en aşağılayıcı bir kelimedir ve bir insanın okuma yazma bilmediğini ifade eder.

44. Ama okuma yazma bilmemek aptallıkla, saflıkla, geri zekalılıkla, ve bir sürü olumsuzluklarla ilişkilendirilmiştir. Bunu yapanlar da bu profesyonel sınıftır. Kendilerinden olmayanı cahil olarak tanımlayıp onların üstünde üstünlük kurmayı amaçlamışlar ve bunda da başarılı olmuşlardır.

45. Halbuki tam tersi doğrudur.

46. Okuma yazma bilmeyen insanlar hiç de cahil insanlar değildir. Hayatı daha direk olarak yaşarlar. Hafızaları çok güçlüdür. Akıllıdırlar. Çok güzel konuşurlar.

47. İnsan okudukça cahilleşir.

Notlar:

Vehbi Koç ve eğitim.

Eğitimle ilgili diğer yazılarım.