Çocuklar kendi dinlerini seçmeli mi?

[DİKKAT! ÇOK ÖNEMLİ! AŞAĞIDAKİ YAZIDA BİLİMSEL MANTIK VE AKIL YÜRÜTME KULLANILMAKTADIR. BİLİMSEL AKIL YÜRÜTME ÖZGÜRCE HER ŞEYİ SORGULAMAYA DAYANIR. EĞER SORGULANMASINDAN RAHATSIZ OLACAĞINIZ KUTSALLARINIZ VARSA DERHAL BU SİTEYİ TERK EDİN. EĞER OKUMAYA KARAR VERİRSENİZ KENDİ SORUMLULUĞUNUZ ALTINDA OKUMAYI KABUL EDİYORSUNUZ DEMEKTİR.]

………………………….

Çocuğunun iyiliğini düşünen bilinçli bir anne onu nüfusa kayıt ettirirken dinini belirtmez. “Dini nedir?” diye sorulduğunda “o alanı boş bırakın. Kendisi büyüyünce biz ona soracağız ve hangi dinin üyesi olmak istediğine kendisi karar verecek” der. Eğer böyle yapılırsa çocuk ergenlik sorunlarını yaşarken bir de “neden bana sormadan beni müslüman yaptınız ve pipimin ucunu kestiniz?” diye anne babasını suçlayamaz. Böyle bilinçli bir annenin çocuğu ile olan diyaloğunu hayal edip yazdık ve sizinle paylaşıyoruz:

— Bak oğlum 16 yaşına geldin. Artık kendine bir din seçmenin vakti geldi.

— Olur anneciğim. Ne gibi seçenekler var?

— Seçenek çok. Eğer Hıristiyan olmak istersen her pazar kiliseye gideceksin ve oturup bir papazın vaazlarını dinleyeceksin. Şarkı falan da söyleyebilirsiniz. Veya budist olabilirsin. Turuncu çarşaflar giyinip Tibet’in görkemli dağlarında bütün gün kutsal mantraları tekrarlayıp durursun.

— Dinlerin hepsinin kendine has müzikleri mi var?

— Biraz öyle galiba.

— Öyleyse, bir gün oturup internette bütün dinlerin müziklerini bulsam ve müziğini en beğendiğim dini kabul etsem olur mu?

— Tabii oğlum, iyi fikir. Neden olmasın. Ama ben seçenekleri anlatmaya devam edeyim. Hıristiyanlığın çeşitli alt markaları vardır. Katolik markasını seçersen yine kiliseye gidip papazı dinleyeceksin ama bu markanın kurallarının ve kanunlarının çok sıkı olduğunu söylemeliyim. Papazlar; yediğini, içtiğini ve cinsel hayatını tamamen kontrol altına almak isteyeceklerdir…

— Anne, cinsel konularda kısıtlamalar koymayan hatta insanların uçkuru ile hiç ilgilenmeyen bir din yok mu?

— Yoktur. Hatta, bütün dinlerin ana hedefi insanların seks hayatını kontrol etmektir. Yani insanları kendilerine yabancılaştırarak kolayca yönetmektir. Mesela müslüman olursan…

— Müslümanlığın müziği nasıl?

— Güzel. Çok duygusal. Sufî müziği deniyor. YouTube’da bak.

— Müslümanlık da cinsiyete karışıyor mu?

— Karışmaz mı? Eğer müslümanlığı seçersen pipininin ucunu biraz keseceğiz.

— Oha! Yok artık! Din mi bu sapıklık mı? Dinin pipimle ne ilgisi olabilir? Müslümanlığı şimdiden silebilirsin.

— Öyle deme. Ülkemizde halkın yüzde 99’nun dini müslüman olarak kayıtlıdır. Çoğunluğun kabul ettiği dini kabul edersen çok rahat edersin. Müslümanlık günde 5 defa namaz kılmanı emreder ama bunu sorun yapma çünkü hayat boyu 5 vakit namaz kılmayı başarabilen kimse yoktur. Hem müslümanlığın güzel bayramları vardır. Dedene gideriz, elini öpersin, sana bayram harçlığı verir. Senin dinin henüz belli olmadığı için biz hangi dinin bayramlarını kutlayacağımızı bilmiyorduk ondan dedene bayram ziyaretine gidemiyorduk.

— Bu müslümanlık bana göre değil. Her gün işimi gücümü bırakıp beş kere namaz mı kılacağım?

— Gerek yok dedim ya. Haftada bir Cuma’ya gidersin olur biter.

— O bile fazla.

— O zaman bayramdan bayrama sabah erkenden kalkıp bayram namazı kılarsın olur bitir.

— Bu ne gevşek bir dinmiş böyle.

— Hiç namaz kılmasan da olur. Türkiye’nin yüzde doksanı müslümandır dedim ya, ama bunların sadece milyonda biri namaz kılar. Gerisi ezanı duymaz bile.

— Madem ülkenin yüzde 99’u ezanı ırgalamıyor o zaman neden ezan okunuyor?

— Oğlum, sen çok fazla soru soruyorsun. Bence, bu marka dinlerinin hiç biri sana göre değil.

— Doğru diyorsun. İlle kurumsal bir dine üye olmam gerekiyor mu? Bu dinler bana ne veriyor? Hep alıyorlar ama karşılığında bir şey vermiyorlar. Peki ben kendi dinimi tanımlayabilir miyim?

— Oğlum neden böyle bir şey yapmak istiyorsun? Bu tehlikeli bir iştir. Kendini peygamber mi yapmak istiyorsun? İslam peygamberinin son peygamber olduğunu bilmiyor musun?

— Öğrenmiş oldum. Anladığım kadar bu küresel marka dinlerinin hepsi aynı iş modelini kullanıyorlar: insanları, öteki dünyada cehenneme yollarız diye korkutuyorlar ve bu dünyada onları yoluyorlar. Ben insanlara faydalı yeni bir din modeli yaratmak istiyorum.

— Sen zaten bu marka dinlerden birine bağlanacak kadar aptal değilsin. Sende kendi başına düşünmek ve akıl yürütmek gibi insan sağlığına zararlı bir kusur oluşmuş. Seni bu hastalıktan kurtarmamız lazım.

— Anne, bu akıllı oğlunla gurur duyuyorsun, anlıyorum, ama beni yüceltmek için dinlere inananları aşağılaman gerekmez ki. Onlar aptal değil. Bence onlar doğru seçimi yapmışlar ve doğal olanı, yani senin dediğin gibi, çoğunluğun dinini seçmişler ve mutlu mesut yaşayıp gidiyorlar. Sen de herkes gibi benim kimliğime “Dini: İslam” yazdırsaymışsın şimdi bunları konuşmuyor olurduk.

— Eğer seni doğuştan müslüman yapsaydık bu sefer de neden öyle yaptınız diye şikayet ederdin. Baban ve ben sana sorarak en doğrusunu yaptığımızı düşünmüştük… Dinler bize ne verir diye sormuştun. Bu küresel marka dinleri ezelden beri insanların sorduğu büyük sorulara cevaplar verirler. Yani kafana takılan “Ben neden buradayım? Hayattaki amacım ne olmalı? Evrendeki yerim nedir?” gibi soruların hepsine din kesin ve mutlak doğru cevaplar verir.

— İyiymiş.

— Ama o kadar da iyi değil çünkü bu dinler birer pakettirler. Hani paket tur alıp tatile gidiyoruz ya. Paketteki otel hangisiyse orada kalmamız gerekir. “Bu oteli beğenmedik başka bir otele gidiyoruz” diyemeyiz. Bu dinler de kafanı kurcalayan sorulara cevaplar verirler ama aynı zamanda senin özel hayatını kontrol etmek isterler. Bu dinlerin “kutsal” kitaplarında insanların özel hayatını en ufak detayına kadar yasalaştırmış kurallar vardır, senin bu kurallara göre yaşamanı isterler. Mesela müslüman olursan ve domuz eti yenen bir ülkeye gidersen ve “bu insanlar domuzu ne iştahla yiyorlar ben de bir deneyeyim” diyemezsin çünkü İslam domuzu kutsallaştırıp koruma altına almıştır ve insanların domuz eti yemesini yasaklamıştır. Başka dinlerde de böyle korunmuş hayvanlar vardır. Mesela Hindu dininde inek kutsaldır ve korunur. Onların da inek eti yemesi yasaklanmıştır.

— Ne yiyeceğimizi de mi dine soracağız?

— Evet. Dinler ne yiyeceğini ve kiminle evleneceğine falan karıştığı gibi hayatının belli bir bölümünü din işlerine ayırmanı ve ibadet etmeni ister. Bu ilgiyi isteyen de dinin hiyerarşisidir. Aslında kurumsallaşmış dinlerin tanrılarla bir ilgisi yoktur. Bu marka dinlerinin amacı, bu dinleri sahiplenmiş olan hiyerarşilerin, dine inananlar tarafından beslenmesidir. Besleme işi hiyerarşinin tanımladığı merasimler ve ritüeller aracılığı ile yapılır. Özel elbiseler giyerek, sihirli kelimeler söyleyerek, ve kutsal hareketler yaparak —ki bunların hepsi hiyerarşi tarafından uydurulmuştur— bu hiyerarşiye bağlılığını her gün göstermen gerekir. Bu da epey bir vaktini alır.

— Din bir aldatmaca yani! Mesela müslümanlığı seçersem, Allah’a borçlanmış oluyorum.

— Ne borcu?

— Namaz borcu. Hayatım boyunca bu manevi borcu ödemek için namaz kılmam gerekecek.

— Öyle düşünebilirsin. Ama dinin faydası da vardır. Din toplumu birleştiren önemli etmenlerden biridir. Aynı toplumda aynı dinin ritüellerini tekrarlayan, aynı dine göre giyinen, aynı duaları eden, aynı tanrılara inanan, kısaca bir dinin düzenlediği bir toplumda yaşayan insanlar topluluğu gayet mutlu bir hayat yaşarlar. Sen bunların arasında başka bir dine inandığını söylersen, Fener tribününde Beşiktaş forması giymiş bir taraftar muamelesi görürsün. Sistem seni ne yapacağını bilemez, seni dışına atmaya çalışır. İnsanlar kendi dinlerinden olmayan insanlara şüphe ile yaklaşırlar. Çünkü onlar içinde bulundukları düzenin inandıkları tanrı tarafından yaratılmış, değişmez bir düzen olduğuna inanırlar. Düzeni kuranların ve bu insanları sömürenlerin istediği de budur zaten. Senin için en iyisi, şu sorgulama huyundan vazgeçip, inanmasan bile, çoğunluğun dinine bağlıymış gibi görünmektir.

— Ama anne, bu dinlerin astarı yüzünden pahalıya gelir. Bir kaç soruya cevap alacam diye ruhumu bu dinlere satmamı mı istiyorsun? Hem dinin verdiği bu cevaplar ne kadar bilimsel acaba!

— Bilimsel nedir oğlum? Ne sorarsan sor dinin verdiği cevapların hepsi aynıdır. Evreni kim yaratmış? Evreni bizim dinin tanrısı yaratmıştır. İnsanı kim yaratmış? Bizim dinin tanrısı. Neden yağmur yağıyor? Bizim dinin tanrısı istediği için. Biz bu savaşı neden kazandık? Dinimizin tanrısı bizim yanımızda olduğu için. Neden yağmur yağmadı, kuraklık oldu? Tanrımızın sözünün dışına çıktığımız için. Anladın mı?

— Böyle dairesel mantığa dayalı cevapları istemem, kendilerine kalsın. Benim kendi aklım var. Araştırıp cevaplarımı kendim bulurum.

— Din demek inanç demektir, oğlum. İnanç sorgulanamaz. İnancın tanımı budur. Sorgulamamayı kabul ettiğimiz şeylere inanç deriz. Sen inançsızsın çünkü sende sorgulama hastalığı var. Hayatında sabitler, yani inançlar, henüz oluşmamış. Her şeyi sorguluyorsun. Hayata sorgulayarak anlam veriyorsun. Yaşın ilerledikçe sorguladığın şeyler azalacaktır ve sabit ve sorgulanamaz şeylerin de güzel olduğunu anlayacaksın.

— Anne sen filozof musun?

— Beni boşver asıl sende filozofluk var; hiç bir cevapla tatmin olmuyorsun. Siz ergenler dünyayı sorgulayarak anlayabileceğinizi zannedersiniz. Fakat dünya anlaşılamaz, tanımlanır. Bulduğun her cevabın yüzlerce, binlerce hatta sonsuz sayıda yeni sorular yaratacağını göremiyorsun. Cevap kuyusunun dibini bulmaya ömrün yetmez. Din ise kendi cevabını son cevap olarak tanımlar ve sonsuz soru silsilesine bir son verir.
Din, kendi cevabını yüce bir varlığın buyruğu olarak tanımlayarak cevaplara son noktayı koyar. Yüce bir varlıktan geldiği için de biz bu cevaba inanırız. Tabii, bu bir oyundur. Sahtedir. Ama dinin cevaplarına inanırsan mutlu olursun. Sen de bu marka dinlerin paketlerinden birini kabul et; pazar mı olur, cuma mı olur, gidersin ibadethanene, ritüellerini yaparsın, şarkını söylersin, vaazını dinlersin, o kadar. Dinî görevlerini topu topu bir iki saat içinde halledersin ve geri kalan zamanın sana ait olur.

— Cumartesi niye yok.

— Cumartesi yahudilerin kutsal günüdür. Sen yahudiliği seçemezsin çünkü yahudilik diğer dinlerin aksine genetik bir dindir ve anneden geçer. Annen yahudi ise yahudi olabilirsin. Ben yahudi olmadığıma göre sen Cumartesi günlerini rahat geçirebilirsin.

— Genetik din olur mu?

— Niye olmasın? Sen daha iyi mi bilecen? Yahudilerin tanrısı, yahudiliğin genetik olarak anneden çocuğa geçtiğini buyurmuş ve böyle de oluyor. Oğulcuğum, sen vazgeç bu sorgulama işinden. Seç müslümanlığı, toplumla uyumlu bir hayatın olsun. Evleneceğin zaman da aynı dinden bir kızla evlenmek her zaman daha iyidir. Kimliğine “Dini: İslam” yazdırırız olur biter.

— Anne, bu kimliğinde “Dini: İslam” yazanların sadece milyonda birinin İslam’ın kurallarını tam tamına ve samimi olarak uyguladıklarını söylemiştin. Ben, halkın çoğunluğu gibi, sadece görünüşte müslüman olmak istemem.

— Müslümanlıkta mezhepler vardır. Mesela, İranlılar Şii mezhebindendir ve orada sadece üç vakit namaz kılınır. Türkiye’de uygulanan müslümanlık resmî olarak sunnî mezhebi olarak bilinse de, bizim asıl mezhebimiz Müşrikler mezhebidir. Çünkü müşrik zaten müslüman görünüp de müslümanlığın gereklerini yerine getirmeyen insan demektir.

— Böyle sahte dindar olmak yerine hiç dindar olmam daha iyi. Sahte dindarlık kendi kendini aldatmaktan başka bir şey değil.

— Oğlum sen nasıl böyle idealist bir insan olmuşsun! Biz nerede yanlış yaptık acaba? Bu toplumda nasıl tutunacaksın? Bu doğruculukla ekmek paranı nasıl çıkartacaksın? Evlen türbanlı bir kızla, yazıl o partiye, dinin icabına uygun bıyık bırak; ihalelere gir ve kazan, kendini kurtar. Bu hayata bir kere geliyoruz.

— Ben kendi yolumda gitmek istiyorum. O partiye bu partiye yaranacam diye bıyık bırakamam. Bu marka dinler bana göre değil.

— Kararın nedir o zaman?

— Şimdilik bir seçim yapmıyorum. Kimliğe “kendi özel dini var” diye yazamıyoruz herhalde?

— Yok. Biz insanlar devletin köle veritabanına kayıtlı kölleleriz. Bir insan kimin veritabanında kayıtlı ise onun efendisi o veritabanının sahibidir. Bizim efendimiz de veritabanına “Dini: İslam” yazdırmamızı tercih ediyor.

— …

2023 Eğitim Vizyonu hakkında…

2023 Eğitim Vizyonunun temel amacı; çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış ve bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen, bilime sevdalı, kültüre meraklı ve duyarlı, nitelikli, ahlaklı bireyler yetiştirmektir.

………………

Ne kadar yanlış bir eğitim vizyonu!

Eğer Milli Eğitim Bakanlığı eğitimin amacını böyle tanımlıyorsa, o zaman Türkiye’nin menfaati için çalışmıyor demektir. Bu vizyon zamanın ve memleketin şartlarına uymayan gerçek dışı bir vizyondur. İdealist bir akademik tarafından yazılmış bir martavaldır.

Diyelim ki bu vizyondan geçmiş bir talebe mezun oldu. İş bulamaz ki. Bir de bu vizyon hangi eğitim düzeyi için geçerli olacak? İlkokul mu? Lise mi? Üniversite mi? Bunların hedefleri aynı olamaz.

İlkokul denen olay en fazla, ama en fazla, 6 ay sürmelidir. İlkokulda sadece okuma yazma, çarpım tablosu ve basit oranlarla hesap yapma öğretilmelidir. Bunları bilen bir çocuk artık hayata hazırdır. Gerisini kendi öğrenir. Milli Eğitim bakanlığının hapishanelerinde öğreneceği hiç bir şey olamaz.

En fazla altı ay süren ilkokuldan sonra çocuk —eğer isterse— aktif olarak üretim yapan atölyelerin bulunduğu bir ortama salınır. Bu atölyeler hayatı yansıtan yerler olmalıdır: Resim, müzik, matematik, marangozluk, kodlama, vs. vs. Bu atölyelere serbestçe girip çıkan çocuk istediği atölyede istediği kadar kalıp istediğini yapmakta serbest olacaktır.

Hekimlik ve avukatlık gibi bir kitap bilgisini ezberlemeye dayanan özel uzmanlık alanlarına girmek isteyen çocuklar da bu alanlarda çalışan işyerlerine stajyer olarak yollanır.

Sadece istediğini severek yapan insanlar hayatları boyunca başarılı olurlar.

Bir sınıfta bir sırada oturup bir öğretmenin tahtaya yazdığı şeyleri dinlemenin eğitim olduğu anlayışı yanlıştır. MEB sınıf tahtasını akıllı yapmakla çocukları akıllı yapacağını zanneden bir hiyerarşik kurumdur. “Sınıf” denen tecrit odalarında uygulanan bu sapık sözde “eğitim” sistemi yeryüzünden silinmelidir.

MEB’in vizyonunda konulan hedeflere teker teker bakalım. Hepsi muğlak ve genel kategoriler. Okulcu akademik eğitimcilerin masa başında ve çoğunlukla Amerikan materyallerini birebir tercüme ederek uydurdukları tumturaklı boş laflar. Son moda boş laflara örnek mi verelim? MEB son moda “singularity” kelimesini “tekillik” diye tercüme edip sanki eğitim bağlamında bir anlamı varmış gibi kullanıp duruyorlar. ”Bizim tekilliğimiz” zart zurt…

…çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış…

“Çağın ve geleceğin becerileri ile donanmış” ne demek? Nasıl bir hedef bu? Belki ben bir çocuk olarak, geleneksel el sanatlarına meraklıyım ve minyatür sanatını öğrenmek istiyorum. Veya futbolcu olmak istiyorum. Veya bir bakkal dükkanı açmak istiyorum. Veya aile şirketimizin başına geçmek istiyorum. Bunların hiçbirinin “çağın ve geleceğin becerileri” ile ilgisi yok.

Zaten MEB ağına düşürdüğü talebeleri kendilerine has benzersiz bireyler olarak görmüyor ki. Ülkenin ve talebelerin iyiliğini tek önceliği yapan bir Milli Eğitim Bakanlığının vizyonu şöyle olmalıdır:

Her talebeyi kendine has becerileri ve hayalleri olan bir cevher olarak görüp bu cevherin parlaması için gereken ortamı yaratmak.

Bu kadar basit.

Futbolcu olmak isteyen çocuğu gereksiz yere matematik, edebiyat, tarih, kimya dersleri ve sınavları ile meşgul etmeyin. Eğer bu gereksiz dersleri zorla öğretiyorsanız o zaman sizin amacınız çocuklara faydalı olmak değil öğretmenlerinize daha geniş bir iş alanı yaratmaktır. Eğer çocuk futbolcu olmak istiyorsa sizin göreviniz onun en iyi futbolcu olması için gerekli olan ortamı yaratmaktır.

Matematikçi olmak isteyen bir talebeyi neden bir sürü gereksiz derslerle meşgul ediyorsunuz? Gönderin çocuğu Matematik Köyü’ne orada istediği gibi matematik yapsın. Yüzde yüz randımanlı olarak matematik öğrensin.

Siz bütün çocukların aynı olduğunu varsayıp hepsini aynı sınıfa tıkıp kafanıza göre uydurduğunuz çoktan çürümüş bir müfredatı zorla öğretmeye çalışıyorsunuz. Neden? Çünkü eğitim uzadıkça ve müfredat şiştikçe öğretmenlerinize yeni kadrolar açılmış oluyor. Zaten eğitimin amacı öğretmek değil sınavdan geçirmektir. Eğitimin asıl amacı ise devletin memurları olan öğretmenlere iş alanı yaratmaktır. Bu gerçeği görelim.

…ve bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen…

Bu çağın becerileri ile donanmış çocuklar bir de bu becerilerini “insanlık hayrına” sarf etmeliymişler. Bu nasıl bir saçmalık? Nasıl böyle bir şey düşünebiliyorsunuz? Bu çocukların sadece ve sadece kendi menfaatlerini düşünmeleri gerekir. Kendileri için iyi olan neyse onu yapmalılar. MEB için iyi olanı zorla yapmaları gerekmiyor. Sevdikleri işleri yapanlar zaten memleketlerine de faydalı olurlar. İnsanlıkla ne alakası var bunun? Boş laflar bunlar.

…bilime sevdalı…

“Bilime sevdalı” olmalıymış. Neden? Belki ben sanatçıyım. Sana ne ey MEB! Benim neye sevdalı olacağımı bana dayatmak sana mı kalmış? Bunlar Avrupa aydınlanmacılığı hayranlığına saplanmış kalmış insanların palavralarıdır. MEB ve bu kökten aydınlanmacılar veya bir türlü aydınlanamayanlar ve aydınlanmayı bir hedef zanneden aydınlanma yobazları hala 17. yüzyıl Avrupa aydınlanmacılığı hayranlığı ile kalkınacaklarını zannediyorlar. Sanki Avrupa aydınlandığı için kalkınmış gibi. Avrupanın uydurduğu bu propagandaya hala inananlar siz aydınlanmanıza aydınlanma saplantınızdan kurtularak başlayın.

Bilim nedir ki? En azından teknoloji deyin. Bilimin kalkınma ve ilerleme ile alakası yok. Teknolojinin var. Ama teknoloji herkes için değildir. Her çocuğun teknoloji alanında kendini göstermesi gerekmez. Belki ben ticaret yapmak istiyorum. Teknoloji ve bilimle hiçbir alakam yok. Ama MEB’in vizyonunda bilim sevdalısı olmak var diye MEB zorla beni bilim adamı yapmaya çalışacak. Bilerek okumamayı seçip ticaret hayatına atılan bir Vehbi Koç mu yoksa bilim adamıyım diye ortada dolaşan bir Celal Şengör mü memlekete daha yararlı işler yapmıştır. Siz belki bilemezsiniz, okumayan Vehbi Koçlar, Hacı Sabancılar memlekete daha faydalı olmuşlardır.

İşte sizin bu vizyonunuzun ideal ürünü Celal Şengördür. Sizin amacınız Celal Şengörler yetiştirmektir. İşte bilim adamı. İşte bilim sevdalısı. İşte insanlığa faydalı olduğunu iddia eden birisi. Tam sizin adamınız.

Bilim adamı dediğin bir akademiktir. Bu akademiklerin ülkenin kalkınmasına katkısı sıfırdır. Neden çocukları bilim adamı olmaya zorluyorsunuz? Bilim adamı olmak isteyen varsa onları teşvik edersiniz. Siz bütün çocukları aynı kalıba sokarak hiçbirinin istediği alanda gelişmesine fırsat vermiyorsunuz. Yazıklar olsun.

…kültüre meraklı ve duyarlı…

“Kültüre meraklı ve duyarlı” nasıl bir vizyondur ya! Belki ben kendimi bilgisayar bilimine vermek istiyorum ve bütün zamanımı bilgisayarlarla çalışarak geçirmek istiyorum. MEB bana zorla kültür öğretecekmiş! Kültür dediği nedir? Tiyatroya mı gitmeliyim? Dizi mi seyretmeliyim? Neymiş bu kültür? Operaya mı gitmem gerekiyor? Neden? Böyle bir vizyon olabilir mi? Bir kere bu özel hayata girer. Her ailenin kültür anlayışı değişik olacaktır. MEB’in kültür vizyonu olamaz. Boş laflar.

…nitelikli…

“Nitelikli” ne demek? Hangi konuda nitelikli? MEB talebelere tek bir konuda nitelik veriyor o da sınav geçmek. MEB sınav robotları yetiştiriyor. MEB bir de utanmadan böyle bir vizyon ile ortaya çıkıyor. Pratikte MEB bakanlığının bir tek vizyonu var, açıkça söylenmeyen tabii, o da çocukların okula başladıklarında içlerinde olan cevheri sistematik olarak öldürmek. Bunu da acımasızca kendi öğretmenleri aracılığı ile yapıyor. Yani MEB ülkenin en değerli insan kaynağı olan çocukları ve gençlerin yaratıcılıklarını ve yaşama isteklerini sistematik olarak körleten bir sistemi devam ettiren bir suç örgütüdür.

…ahlaklı…

“Ahlaklı bireyler” mi? Ey MEB sana ne çocukların ahlakından. Ahlak ailelerin çocuklarına vereceği bir şeydir. Senin tek bir hedefin ve görevin olabilir o da çocukları bireyler olarak görüp her bireyin istediği alanda parlamasını sağlamak için gereken ortamı yaratmaktır. İşe bütün öğretmenlerini işten atarak başla. Ondan sonra bütün okullarını kapat. Yani sınıfları boşalt, sıraları at. Bütün okulları çalışır atölyeler haline getir. Bırak çocuklar istedikleri gibi çalışsınlar. Her çocuk ne yapmak istediğini sizin hazırlayacağınız şişmiş müfredattan çok daha iyi bilir. Sınav denen olayı eğitim sürecinden atın. Hiç bir çocuk hiç bir zaman hiç bir sınava girmesin.

Eğer bu dediklerimi yaparsanız ancak o zaman ülkenin en değerli insan kaynağı olan çocuklarımıza hakları olan değeri vermiş olursunuz.

Notlar:

— Milli Eğitim Bakanlığı 2023 Eğitim Vizyonu.

Vehbi Koç ve eğitim.

Celal Şengör, bir akademik yobaz.

Nesin Matematik Köyü

Din devlet bilim teknoloji

YalıKöşkü
Yalı Köşkü Makine Fabrikası (1850’ler)

Özet:

1. Osmanlı, Bilim ve Teknoloji arasındaki farkı anlasaydı daha verimli bir teknoloji transferi yapabilirdi.

2. Devletin içindeki dinî örgütlenmeler kendi varlıklarını devam ettirebilmek için devleti geri bıraktılar.

***

Darwin ve Osmanlılar kitabını okurken, Osmanlı’nın bilim anlayışı hakkında önemli bir ayrıntı dikkatimi çekti. 20. yüzyılın başında Osmanlı aydınları ülkenin Batı’nın gerisinde kaldığını görüyorlardı. Dinci örgütlenmelerin ülkeyi geri bıraktığını da görüyorlardı. Bu aydınlar Batı’dan ilham alarak ülkeyi modernleştirmek istiyorlardı. Osmanlı’nın bilimde geri kaldığı teşhisini koyuyorlar ve Avrupanın bilimini Osmanlıya aşılamak istiyorlardı.

Bunu nasıl yapmaya çalıştılar? Kitaplar aracılığı ile.

Alman filozof Ludwig Büchner’in ilk defa 1855’de yayınlanmış olan Madde ve Kuvvet isimli kitabı tercüme edilmişti ve birçok Osmanlı düşünürü bu kitaba yorumlar yazmıştı. Tabii, akademik konulu kitaplar tercüme edilerek bilimde ileri gidilemez, sadece akademik makaleler yazılmış olur.

Osmanlılar Batı’nın “aydınlanma ve modernleşme tecrübesini öğrenmeye ve onu takip etmeye” çalışıyorlardı. (s.18) Ne ilginçtir ki hala kendilerini “aydınlanmacı” diye tanımlayan bir kesim aynı hatayı yapmaktadır. Hala Avrupanın aydınlandığı için bilim ve teknolojide ileri gittiğini zanneder bu kesim. Yani ülkenin teknolojide ileri gitmesi için aydınlanması gerektiğine inanırlar. Aydınlanmanın bir sonuç olduğunu ve kendi başına bir işe yaramayacağını göremeyen aydınlanmacı aydınlardır bunlar.

Osmanlı aydınları (İslamcılar dahil) “Batı biliminin okullarda öğretilmesi gerektiğini” düşünmüşlerdir. (s.18) Bu da bir hata. Okulda bilim öğreterek sadece akademik bilim adamları yetiştirmiş olursunuz, onlar da gider bir kuşak daha akademik bilim adamı yetiştirirler ama ülke bilim ve teknolojide geri kalmaya devam eder.

“Osmanlı aydınları 19. yüzyıl bilimiyle Ludwig Büchner, Karl Vogt, Ernst Haeckel, […] ve diğer önemli popüler bilim yazarları aracılığı ile tanışmışlardır.” (s.19)

Peki Osmanlı’ya önemli bilim adamları olarak tanıtılan ve kitapları Osmanlıya bilim aşılamak için tercüme edilen bu yazarların Osmanlı bilimine ve modernleşmesine katkısı ne olmuştur? Hiç bir katkısı olmamıştır. Bu yazarlar akademik yazarlardır. Teorik konularda akademik makaleler yazmışlardır. Veya doğada gezip bitki örnekleri toplamışlardır. Teknoloji ile bir alakaları yoktur. Madde ve güç kavramları Avrupa okulculuğunun en eski konularıdır ve Aristo’dan beri binlerce Madde ve Güç kitabı yazılıp kütüphane raflarındaki yerlerin almışlardır ve teknolojiye hiç bir katkıları olmamıştır.

***

Sonra Jön Türkler sahneye çıkıyorlar. Jön Türkler “aydınlanmanın, Batılı değerlerin ve Batı biliminin ateşli hayranlarıdır” ve “dinin bu çağda gereksiz bir öğreti” olduğuna ve bilimsel gelişmeyi engellediğine inanırlar. (s.22) Yani Jön Türkler bilimin din ile çatıştığına inanırlar ve ilerlemek için de bilimin yanında olmaları gerektiğine inanırlar.

Atatürk de toplumu istila etmiş olan özel din örgütlenmelerinin ülkeyi geri bıraktığını tespit etmiş ve durumu bu çok güzel sözle özetlemiştir: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir; ilim ve fenden başka yol gösterici aramak gaflettir, delalettir, cehalettir.” s.27

Atatürk, “tarikat şeyhlerini yol gösterici sanmayın, tek yol gösterici ilimdir, fendir,” diyor.

***

Kısaca, Osmanlı aydınları, devleti içinden kemiren dinci hiyerarşinin kendi varlığını devam ettirebilmek için ülkeyi geri bıraktığını ve en ufak ilerleme girişiminde bulunan padişahları ve aydınları dinsizlikle suçlayarak engellediklerini görüyorlardı. Osmanlıyı geri bırakan en büyük etken bu özel din örgütlenmesiydi. Bu örgütlenmeyi yenebilmek için, aydınlar, onun karşısına bilim ile çıkmayı düşündüler. Ama din kadar eski ve güçlü bir örgütlenme “bilim” gibi soyut ve ne olduğu belli olmayan bir kavram ile yenilemez. Bir örgüt ancak başka bir örgütle yenilebilir.

Ayrıca, “bilim” aydınlar için, Avrupa’da var olan ama kendi ülkelerinde olmayan bir şeydi ve Avrupa’dan alınmalıydı. Dolayısıyla aydınlar, Avrupa’da yayınlanmış kitapları tercüme ederek bilim transferi yapabileceklerini zannettiler.

Teşhis doğru, ama tedavi yanlıştı.

Avrupa’yı ileri götüren bilim değildir. Avrupa’yı geri bırakan da din değildir. Dinin en güçlü olduğu ortaçağlarda bile Avrupa’da teknoloji vardı ve gelişmeye devam ediyordu. Teknolojinin gelişmesini engelleyen, dinden çok, lonca sistemi idi. Her teknoloji alanı bir bilgi kara kutusu idi ve teknolojinin bir alandan diğer alana geçmesi ve yayılması engelleniyordu.

Avrupa’yı ileri götüren aydınlanma veya akıl da değildir. Bunlar hep soyut ve akademik kavramlardır. Sonradan akademiklerin kendilerini üstün yaratıklar olarak göstermek için uydurdukları kavramlardır.

Avrupa’yı ileri götüren teknoloji idi.

Bilim teknoloji değildir. Önemli olan teknolojide ileri gitmektir. Amerika din açısından dünyanın en bağnaz ülkelerinden biridir ama teknolojide ileri gitmiştir çünkü bir teknoloji kültürü vardır.

Günümüzde teknolojide ileri gitmek isteyen ülkeler ne yapıyorlar? Toplumu aydınlatmaya mı çalışıyorlar? Hayır tam aksine, taklitçiliği yüceltiyorlar. 40 sene önce Japonya ne yaptı? 20 sene önce Çin ne yaptı?

Taklit yaptılar.

Çakma sanatını en üst seviyeye çıkardılar. Amerikanın yaptığı radyoları aldılar açtılar içine baktılar ve ucuz bir taklidini yaptılar ve yaptıklarını sattılar. Bu çok önemli. Bilimde satış ve pazarlama ve para kazanma gibi kavramlar yoktur. Teknolojide ise vardır. Yaptığınız ürünü pazarlayıp satarsınız para kazanırsınız ve daha iyi bir ürün yaparsınız. Zamanla taklitçilikten, fasonluğa daha sonra da marka seviyesine ulaşırsınız. Halk zenginleştikçe dinin onlar üzerindeki etkisi azalır.

Biz bu süreci tekstilde yaşamadık mı? Tekstilde bu kadar ileriysek Allahuekber diyerek ve dua ederek mi bu seviyeye geldik? Peki dinciler tekstilde teknolojiyi neden engellemediler? Kuran’a aykırı olmadığı için mi yoksa kendileri de tekstilden zengin oldukları için mi?

***

Teknoloji işinde olan bir devlet aynı zamanda din işinde olamaz. Din işinde olan bir devlet de hiç bir zaman bütün enerjisini teknoloji işine harcayamaz ve geri kalmaya mahkum olur. 21. yüzyılda devlet büyükleri kürsüye çıkıp “ezan Türkçe mi okunsun Arapça mı okunsun?” diye gündem yaratıyorlarsa devlet teknoloji işinde değil din işindedir demektir. Bu devletin önceliği dindir, teknoloji değildir. Halbuki kendini teknolojiye vermiş bir devlet kendi gündemini ortaçağ konuları ile belirleyen bir özel din örgütlenmesine müsaade edemez. Ama biz senelerdir bu özel din örgütlenmelerinin yarattığı ortaçağ konuları ile meşgul ediliyoruz.

Biz yapay dinî gündemlerle uğraşmaktan ancak geri kalan zamanlarımızı teknolojiye ayırabiliyoruz. Zaten teknoloji ile haşır neşir olup yeni buluşlar yapacak genç nesillerimiz tarikatların eline düşüp Kuran ezbercilerine dönüşüyorlar.

***

Osmanlı bilim ile teknoloji arasındaki farkı anlayamadığı için geriledi. Gerçi Osmanlıyı genel olarak suçlamayalım. Fatih Sultan Mehmet kesinlikle teknolojinin değerini anlamıştı. O değil mi Macar top ustası Urban’ı getirip İstanbul’u almak için gerekli güçte top yaptıran! Fatih Avrupa’dan getirilen kitapları tercüme ettirerek veya medreselerde top yapımını öğreterek bir yere varamayacağını biliyordu.

19. yüzyılda da Osmanlı teknoloji transferi yapamaz mıydı? Bunu düşünememişler miydi? Tabii ki düşündüler. Ama artık özel din örgütlenmesi devletin içinde o kadar güçlenmişti ki en ufak ilerleme girişiminde bulunan padişahları tahttan indirebiliyorlardı. Yani din adına devlet içine sızmış ve kalkışma yapacak kadar palazlanmış bir örgüt hiç de yeni bir yapılanma değil. Osmanlı devletinin bağırsaklarında şerit kurdu gibi devletin bütün enerjisini emen bir parazit vardı ve hala da aynı yerde aynı şekilde devam ediyor. Öyle bir tutunmuşki bağırsaklara bir türlü atılamıyor.

İslam dininin kendi hiyerarşisi olmadığı için her zaman devletin hiyerarşisini kullanmıştır ve devlet din işinden çıkana kadar da kullanacaktır.

***

Kitap tercüme ederek teknoloji transferi olmaz. Devletin teknoloji kültürü yaratıp teknoloji kültürünü desteklemesi lazım. Devlet tam aksine özel din yapılanmalarını destekliyor. Enerjisi ve parası kalırsa teknolojiyi destekliyor.

Devlet acilen dini özelleştirmeli ve din işinden çıkmalıdır. Şu anda tarikatlardan gelecek oylar için devlet çok ağır bir fatura ödemektedir. Bir kaç oy için en değerli varlığı olan gençleri tarikatlara satmaktadır. Devlet bir kaç oy için, gelecek nesillerin hayatlarını söndürüp tarikatlara satmaktadır. Bu gerçeği daha nasıl ifade edebiliriz ki.

Devlet din işinden çıkıp dini kamu alanından tamamen silmelidir. Din özel hayatın bir parçası olarak devlet tarafından korunmalıdır ama hiç bir dinî örgütlenmeye izin verilmemelidir. Bu şekilde din kurdunu düşüren devlet de rahatlar halk da rahatlar. Türklere yakışan da budur.

***

Yoksa devletin içine sızmış olan bu özel din örgütlenmeleri kendi varlıklarını sürdürebilmek için sürekli ortaçağ gündemleri yaratarak devletin enerjisini emeceklerdir. Bu örgütlerin kendi gazeteleri ve televizyonları da olduğu için istedikleri gündemi de yaratabileceklerdir.

Devletin bilimi veya dini değil teknolojiyi desteklemesi gerekir.

Atatürk en hakiki mürşit bilimdir fendir derken “fen” kelimesinden teknolojiyi kastettiğini varsayabiliriz. Çünkü Atatürk ilkeleri ile Türkiye teknoloji atılımı yapmıştır. Uçak fabrikası da bunlara dahildir. Demek ki, Batılılar bizi geri bırakmak için teknolojiden uzak durmamız gerektiğini bizden iyi biliyorlardı. Ondan bizi felsefeye ittiler ve siz kitap okuyun ve aydınlanın dediler. Ama Türkiye aydınlanmacı dolu olduğu halde bir türlü teknoloji patlaması yaşayamadık. Atatürk’ün kurduğu uçak fabrikasını kapattırdılar. Şeker fabrikalarını kapattırdılar. Tekeli özelleştirdiler. Devletin elinde özelleştirmediği bir tek din kaldı. Avrupalı’nın istediği de bu zaten. Devlet din işinde olduğu müddetçe ülkemizde istedikleri gibi operasyon yapabileceklerini biliyorlar.

Notlar:

Darwin ve Osmanlılar, Alper Bilgili.

— Bir Ekşi Sözlük yazarının cümleleri ile, Ludwig Büchner‘e göre “enerji maddenin ayrılmaz ve içsel bir özelliğidir … üstelik madde yaratılamaz ve yok edilemez .. geçirdigi tüm değişimlere rağmen aynı kalır … madde, zaman ve mekan bakımından sınırsızdır … ” Tahmin ettiğim gibi adam Alman ekolünden derin bir filozof. Yazdıkları da felsefe. Osmanlı’ya gerekli olan teknoloji idi. Felsefe değil.
— Din de örgütlenmiş bir işletmedir, özelleştirilebilir.
— Osmanlı’ya bilim getirmesi için tercüme edilen diğer bir filozof Karl Vogt için ise arama motorunda Türkçe bilgi çıkmıyor. Popülerliği kalmamış.
— Adı geçen diğer Alman filozofu Ernst Haeckel için de bu bilgileri buldum: “…zooloji bilgini. Darwin’in evrim kuramının yayılmasında büyük etkinliği olmuş, “biyogenetik yasasını ortaya atmıştır.” Bu adamın kitaplarını tercüme etmek Osmanlı’nın sanayileşmesine bir katkıda bulunamazmış zaten.
— 1890–1914 yılları arasında Almanya son sürat endüstrileşiyordu. Çelik üretimi ve ağır sanayi konusunda İngilizleri geçmek üzereydiler. Demek ki, Alman filozoflarının kendileri aydınlanmanın sonucu değil, çelik sanayinin getirdiği yükselen refah seviyesinin sonuçları idi. Filozofların sanayiye bir katkısı yoktur. Osmanlı da Alman sanayileşmesinin farkındaydı ve bu teknolojiyi buraya getirmeye çalışmışlar ve bir ölçüde başarılı da olmuşlardır. Serdal Soyluer’in OSMANLI DEVLETİ’NDE AĞIR SANAYİ YATIRIMLARINA BİR ÖRNEK: YALI KÖŞKÜ DEMİR VE MAKİNE FABRİKASI adlı makalesi Osmanlı’nın sanayileşme çabalarını çok güzel anlatmış.
— Şöyle yazmışım: “Fatih Sultan Mehmet kesinlikle teknolojinin değerini anlamıştı. O değil mi Macar top ustası Urban’ı getirip İstanbul’u almak için gerekli güçte top yaptıran!” Ama daha sonra bu konuda bilgi eksikliği veya bilgi kirliliği olduğunu gördüm. Bu siteye göre Fatih zaten makine mühendisiymiş ve top işini çözmüş: “II. Mehmet döneminde Osmanlı Devleti dünyada teknoloji alanında zirvedeydi. Fatih Sultan Mehmet Han bir makine mühendisiydi. Kendini tanımaya başladığından beri hedefi Konstantiniyye’yi almak olan olan bu genç Sultan, en küçük ayrıntıya bile dikkat etmiş, ince eleyip sık dokumuştur. Kendisinin güngörmüş hocaları vardır. Bunlar; Mimar Müslihiddin ve Top döküm ustası Saruca Sekban’dır.” Olabilir. Ama bu benim tezimi çürütmez. Fatih olaya akademik olarak değil, “aydınlanma” olarak değil, “akıl” olarak değil, teknoloji olarak bakıyordu. İstanbul’u almak için gerekli topları yapmak için gerekli teknolojiyi bir şekilde bulup başarı ile uygulamıştır. Zamanın Şeyhülislam’ı acaba top yapımına karşı çıktı mı? Veya destekledi mi? Askeri bir konuda din hiyerarşisinin başındaki zatın laf söylemesi ne kadar garip geliyor bize. Ama aynı dinci güçler reformcu padişah II. Mahmut‘u “gavur padişah” diye damgaladılar. Devletin içindeki dini yapılaşma askeri konularda yapılacak reformlara kendi varlıklarını devam ettirmek için karşı çıkabiliyorlardı.
— Devlet Cumhuriyetin kuruluşundan beri devlete ait olan birçok kurumu özelleştirdi. Bu kurumların bazıları yabancılara gitti; diğerlerinin içi boşaltıldı. Devlet için özelleştirdiği kurumlardan çok daha önemli olan bir kurum var, din. Tarih boyunca devletler iktidarda kalmak için dini kullanmışlardır. Aslında burada bahsedilen dinin kendisi değildir. “Din” dediğimizde dinin hiyerarşisinden bahsediyoruz. Din hiyerarşisi, din’in kutsal kitabı etrafında örgütlenmiş bir örgüttür. Din de örgütlenmiş bir işletmedir. Dinin bir kurumdan, bir işletmeden, bir şirketten farkı yoktur. Şirket kâr amaçlı bir organizmadır. Kızılay yardım konsepti ile örgütlenmiş bir organizmadır. Bir futbol takımı renklerinin etrafında örgütlenmiş bir organizmadır. Devlet bir bayrak etrafında örgütlenmiş bir organizmadır. Bunların örgütlenme amaçları değişik olabilir ama hepsinin ortak noktası Tüzel Organizmalar olmalıdır. Din hiyerarşisi, Katolik Kilisesinde açıkça görülebileceği gibi, en eski tüzel organizmalardan biridir. İslam dininin bir hiyerarşisi olmadığı için insanların aklı biraz karışabiliyor. Çünkü Katolik Kilisesi açık olarak kendini bir dini organizma olarak tanıtırken, İslam dininin bir hiyerarşisi yoktur, bir rahipler sınıfının oluşması Kuran tarafından yasaklanmıştır. Ama bir hiyerarşisi olmadan din kendi varlığını devam ettiremez. İslam başlangıcından beri devletle işbirliği yapmış ve devletin hiyerarşisine sızarak bir parazit olarak devlet hiyerarşisini kullanmıştır.Bu sebepten İslam devletten ayrılamaz. Halkın çoğunluğu Katolik dinini benimsemiş bir ülkede devlet laik olabilir çünkü devlet hiyerarşisi ile din hiyerarşisi ayrıdır. Kavga edebilirler ama ayrıdırlar. İslam dinini destekleyen devletlerin ise laik olmaları imkansızdır. Çünkü İslam hiyerarşisi kalıcı olarak devletin içindedir. Bunu zaten acı bir şekilde 15 Temmuz’da gördük. Devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkmadığı müddetçe İslam paraziti devletin hiyerarşisini kendi ortaçağ gündemleri ile meşgul ederek bütün enerjisini emecektir. Devlet bu parazit hiyerarşiden en çok zarar gördüğü halde, onu içinden atamaz çünkü aynı zamanda ona bağımlıdır. Uyuşturucuya bağımlı bir kişi gibi.
— Aydın kelimesi de ne garip. Bu kelimeyi tanımlayanlar da aydınlanmacılar olmalı. Aydın kelimesi eski münevver kelimesinin yerini almış. Ama münevver de nur kökünden gelen Arapça bir kelime ve “terbiye ve tahsil görmüş, malumatlı, açık fikirli” insan anlamında kullanılıyor. Yani eskiden beri terbiye ve tahsil görmüş malumatlı açık fikirli insanlar ışık ve aydınlıkla ilişkilendirilmişler. Gerçi dört ayrı kavramı birbirine karıştırmışlar. Terbiye görmüş biri tahsil görmemiş olabilir; malumatlı birisi açık fikirli olmayabilir. Tahsil görmüş biri tamamen kapalı fikirli olabilir. Bu konuda derinlemesine bir analizi burada bulabilirsiniz.