Kozmos evren değildir

Kozmos-Çiçeği

Din de bilim de insanları aldatıyor. Bu o kadar açık ki. Ve aldatanlar aynı insanlar: Felsefe Doktorları ve Teoloji Doktorları. İsmleri değişik olsalar bile bunlar aynı meslektendirler. Bunlar profesyonel okulcu doktorlardır

Bu bağlamda “bilim” dediğim kozmoloji gibi bilim diye satılan sahte bilimlerdir.

Evet, kozmolojiye yakından bakalım. İnsanlar bütün evrenin “Big Bang” adı verilmiş bir patlama ile başladığına inandırılmışlar. Bu yaratılış masalını anlatanlar da Felsefe Doktorları. Yani skolastikler. Türkçesini söyleyecek olursak, okulcular.

Kurgu olduğu bu kadar açık olan bir masala insanlar nasıl inanıyorlar? İnanmak istiyorlar, herhalde ondan.

Big Bang masalına inanan insanlar, Big Bang masalını dikkatlice inceledikten sonra ona inanmayı seçmiyorlar; Felsefe Doktorları’nın otoritesini kabul ettikleri için, sorgulamadan inanıyorlar.

Aynı şey din için de geçerli. İnsanlar Kuran’ı okuyup anlayıp İslam’ı seçmiyorlar. Mahalle baskısı ve devlet baskısı ile doğuştan İslam dinine kaydoluyorlar. Kuran’ı okuyup anlayan zaten dinden çıkıyor.

Bize ilkokuldan profesyonellere körü körüne, sorgulamadan inanmamız aşılanır. Hayatımıza ilk giren profesyonel öğretmendir. Hayatımıza giren diğer profesyoneller arasında avukatlar, doktorlar, akademikler sayılabilir. Hatta askerler ve politikacılar bile profesyonel sınıfa dahil edilebilir. Bunların hepsi insanları müşteri olarak görürler. Onlar için önemli olan, uzun yıllar okuyup öğrendikleri bir kitap bilgisini dış dünyadan gizlemek ve perakende olarak satmaktır.

Bu yazıda bizi ilgilendiren akademik profesyoneller olduğuna göre onlara bakalım. Akademik profesyonellere “doktor” denir. Doktor, doktrini öğrenmiş ve onu yeni gelen nesillere öğretmek için lisans verilmiş profesyonel kişi demektir. Bunlar bilim adamı değildir çünkü doktrini sorgulayamazlar, sadece öğretebilirler. Halbuki bilim adamı rütbesini kazanabilmek için her doktrini sorgulamakta serbest olunmalıdır. Akademik doktorlar ikiye ayrılır: Felsefe Doktorları ve Teoloji Doktorları.

Bu profesyoneller doktrinin sahibidirler. Doktrin üzerinde tekelleri vardır. Dışardan hiç kimse bunların sahiplendiği doktrini eleştiremez.

19. yüzyıla kadar yaratılış masalları yazma işi Teoloji Doktorlarının tekelinde idi. Bunlar binlerce yıl bize dünyanın evrenin merkezinde sabit olduğunu söylediler. Bunun aksini iddia edenleri direk cehenneme yolladılar. İşkence ettiler. Meydanlarda canlı canlı yaktılar. Buna Avrupa medeniyeti denir.

Foyaları meydana çıkınca Teoloji Doktorlarının karizmaları çizildi ve artık kimse dünyanın evrenin merkezinde sabit olduğuna inanmaz oldu. Madara oldular. Otoriteleri kalmadı.

Bu otorite boşluğunu, Teoloji Doktorları’nın akademik kuzenleri Felsefe Doktorları doldurdu. Böylece yaratılış masalları yazma işi Felsefe Doktorlarına geçti.

Teoloji Doktorları kutsal kitaplarında bahsedilen yaratılış hikayelerini alıp, yorumlayıp, güncelleyip ve de kutsallaştırıp piyasaya sürüyorlardı.

Felsefe Doktorlarının yöntemi daha değişikti. Onlar masallarını kutsal kitaplardan almadıklarını fakat bilimsel yollarla keşfettiklerini söylüyorlardı. Kendilerine de Felsefe Doktoru değil, bilim adamı ve fizikçi diyorlardı.

Halkın kozmoloji masallarına ihtiyacı vardır. İnsan aklı boşluktan, belirsizlikten ve bilinmezden nefret eder. Nerede olduğunu bilmek ister. Bu konularda otorite sahibi birilerinin ona evrendeki yerini ve koordinatlarını söylemesini ister.

Yani kozmolojinin ve dinin insan toplumunda çok önemli bir işlevi vardır. Kozmoloji bugün dinin eski işlevini görmektedir. Bu da insanlara uzay ve zamanda nerede olduklarını söylemektir.

Bilinmeyen ve bilinemez bir evren çoğu insanı korkutur. Bu sebepten insanlar, kapalı ve sonlu bir evren içinde yaşadıklarına inanmak isterler. Ama ne yazık ki evren, ucu açık ve bilinemezdir.

Ne yapmalı?

Çok basit.

Kapalı bir evren yaratmalı. Bu kapalı ve bilinebilir evrene “kozmos” denir.

Bu kozmosu yaratanlar tabii ki Felsefe Doktorlarıdır. Yani kendilerine fizikçi ve kozmolog diyen okulcu profesyonellerdir.

Kozmos nedir? Kozmos, Felsefe Doktorlarının icadıdır ve onların malıdır. Kozmos, bütün evren değildir. Kozmos evrenin bir parçasıdır. Fizikçilerin özenle seçtiği bir parçadır. Neden özenle? Çünkü dikkat ederseniz kozmos, Felsefe Doktorlarının, çağın teknolojisi ile bilebilecekleri ile sınırlı olan bir kapalı sistemdir. Günün en gelişmiş teleskopları nereye kadar görebiliyorsa kozmosun sınırı orası olarak tanımlanır.

Kozmos aynı zamanda matematik ile incelenebilmelidir. Bu konuda kozmos fizikçilerin bildikleri matematiğe ve bildikleri fizik kanunlarına uyan bir kapalı sistem olarak tanımlanır. Yani kozmos hiçbir zaman fizikçilerin bildikleri matematiğin seviyesini aşamaz. Mesela, 17. yüzyılda Kepler gezegenlerin yörüngelerini kağıt üstünde tüy kalemle hesaplıyordu. Bir gezegenin yörüngesini hesaplamak sayfalar alıyordu. Kepler’in elindeki teknoloji oydu. Bugün gezegenlerin yörüngeleri bilgisayarda Kepler’in hayal edemeyeceği hassasiyette hesaplanabiliyor. Günümüzün kozmosu da fizikçilerin ellerindeki en son teknolojiler ile incelenebilecek zorlukta bir kapalı sistem olarak tanımlanır. Kozmosun karmaşıklığı hiçbir zaman Felsefe Doktorlarının güncel teknolojilerini aşmaz. Aşsa bilinemez olurdu.

Kozmosun bilinmeyen bazı detayları olabilir fakat bir bütün olarak kozmos bilinebilir bir kapalı sistem olarak tanımlanır ki fizikçiler bu sistem ile oynayabilsinler.

Öyleyse fizikçiler evrenin bir parçasını bilinebilir bir kapalı sistem olarak tanımlıyorlar. Bu tanımlanmış kapalı sistemi kozmos denir. Evren değil. Dikkat edin, fizikçiler kozmos ve evren kelimelerini eşanlamlı olarak kullanırlar. Çünkü onların niyeti kozmos olarak tanımladıkları evrenin bir parçasını evrenin tümü olarak satmaktır.

Sahtekarlığı anladınız değil mi?

Fizikçiler, evrenin sadece bir bölümünü kesip bir kozmos tanımlıyorlar sonra da bu kozmosu bütün evren diye pazarlıyorlar.

Kozmos bütün evren değildir. Kozmoloji bütün evreni incelemez. Bütün evren bilinemez. Kozmos fizikçilerin uydurduğu evreninin bilinebilir bir parçasıdır. Bütün gözlemler astronomi gözlemleridir. Astronomi gözlemleri kozmoloji yani bütün evren hakkında bilgi içermezler.

Kozmosu bütün evren diye satan bu sahtekarlara neden inanalım?

 

Nobel fizik ödülü yanlışlıkla edebiyatçıya verilmiş…

Ne kadar saygıdeğer ve tonton bir bilim adamına benziyor değil mi? Bu adam şarlatan olabilir mi?

Peebles
Jim Peebles. 2019 Fizik Nobel’ini kazanan kozmolog.

Dünyanın en prestijli üniversitelerinden birinde çalışıyor. Ama bu adamın ortaçağa kadar uzanan akademik ataları da, ki biz onlarla “skolastikler” diye alay ediyoruz, aynı derecede saygıdeğer ve oturaklı insanlardı.  Çağdaşlarına saygıdeğer ve inandırıcı gözüküyorlardı. Onların saygıdeğerliği bir teleskop tarafından alaşağı edildi. Kendi sahtekarlıkları açığa çıkmasın diye Galileo’nun teleskopundan aya bakmak istemediler. Çünkü ayın yüzeyinin pürüzsüz ve kusursuz olduğuna inanıyorlardı. Aristo öyle demiş diye bunlar da sorgulamadan inanmışlardı. Foyaları meydana çıkınca alay konusu oldular.

Avrupa okulculuğu “Bilimsel Devrim” diye bir tarihsel kurgu uydurdu. Avrupa’da okulculuğun bittiğini ve halkın uyandığı propagandasını yaydılar. Peki skolastikler dediğimiz bilgi düşmanı okulcu sahtekar şarlatanlar nereye gitti? Yeryüzünden yok mu oldular? Hayır. Sadece isimlerini değiştirdiler. Eskiden Aristo’nun kitaplarını kutsal doktrinleri yapmışlardı; Aristo’ya yorum yazarak akademik kariyer merdivenlerini tırmanıyorlardı. Sonra hepsi Newtonca oldular ve Newton’u kutsallaştırıp ona yorum yazmaya başladılar. Sonra okulculuğa Einstein da eklendi.

Jim Peebles da bir okulcu skolastik doktordur; işi yaratılış mitleri uydurmaktır.

Yaratılış mitleri uydurma işini eskiden Teoloji Doktorları yapardı; şimdi Felsefe Doktorları yapıyor. Çünkü insanlar artık uyandılar ve kitap dinlerinin kozmoloji masallarına inanmıyorlar. Bu iş artık Felsefe Doktorlarının sorumluluğu altında çünkü onlar kendilerini bilim insanı olarak pazarlıyorlar. Masallar aynı masallar ama artık kendilerini bilim insanı olarak tanıtan insanlar pazarlayıp satıyor diye halk da bu masalları bilimsel kuramlar zannediyor. Günümüzde yaratılış mitleri üreticileri Felsefe Doktorları yani fizikçilerdir.

Bu fizikçiler, kozmoloji diye bir akademik alan uydurmuşlar. Kozmolojiye “evren tarihçiliği” desek daha iyi olurdu. Ama tarihçilik dersek tarihçilere haksızlık yapmış oluruz. Felsefe Doktorları tarihçilik yapmıyor. Tarih önceden olmuş olayları delillere ve belgelere dayanarak anlamaya çalışmak demektir. Olmamış bir olayın tarihi olmaz.

Peebles gibi felsefe doktorları, Big Bang diye bir sıfır noktası uydurmuşlar ve bu hayali nokta üzerine inşa ettikleri kumdan kalelerin mimarisi ve fiziği hakkında detaylı hesaplar yapıyorlar. Hayali şeylerin fiziğini inceliyorlar. Olay bu. Bir takım hesaplar yaptıkları için de kendilerine bilim insanları diyorlar. Ama varsayımınız yanlışsa, varsaydığınız olay hiç olmamışsa, ne kadar hesap yaparsanız yapın gerçekçi sonuçlar alamazsınız.

Peebles denen bu adamın masum görüntüsüne aldanmayalım. Kendisi hem şarlatan hem de sahtekardır. Böyle diyerek ona hakaret etmiş olmuyoruz gerçekleri söylüyoruz. Profesyonel hayatı dışında, özel hayatında, eminim çok iyi bir insandır. Biz sadece profesyonel hayatına bakıyoruz. Uydurduğu sahte varsayımlara dayanarak bizi nasıl aldattığına bakıyoruz.

Peebles’ın aynı okulda meslekdaşı olan fizikçi ve kozmolog bayan Jo Dunkley ne demiş:

Bugün şahane bir gün. Jim Peebles’ın Nobel ödülünü Michel May ve Didier Quelez ile paylaştığı açıklandı.

Jim, Princeton Physics’de “Yerçekimi Grubu”nda meslekdaşımdır (aslında grubun 50 yıl öncesinden orijinal üyesidir.)

Bu sahte bilim insanları evrenin bütününü “yerçekimi” ile açıkladıklarını sanan naif insanlardır. Ama naif olamazlar. Bunlar çok akıllı olduklarını iddia ediyorlar. O zaman bunlara mecburen sahtekar dememiz gerekir.

Jim, bizim evrenimizin, sıcak Big Bang’den bugün gördüğümüz galaksilerle dolu uzaya nasıl evrildiğini çözmüştür. [Jim’in peri masalı bu.]

Kozmolojiye yaptığı diğer katkılar dışında, Jim bugün hâlâ incelediğimiz, kozmosun ilk resmi olan Kozmik Fon Işınımı’nın varlığı ve özellikleri hakkında çok önemli tahminlerde bulunmuştur.

Jim, inanılmaz derecede zeki olmakla birlikte, çok da iyi bir insandır. Haberi duyunca bu sabah mutfakta sevinçten havalara zıpladım.

Bu kadın kozmos ile evren kelimelerini eşanlamlı olarak kullanıyor. Bu bütün kozmologların bilerek ürettikleri bir kavram kargaşasıdır. Bu konuyu daha önce detaylı olarak yazmıştım.

Bayan Jo bir de “bizim” evrenimiz demekten hoşlanıyor. Sanki başka bir evren olabilirmiş gibi. Tanımlama olarak evren “bütün” demektir. Eğer bütünün dışında bir şey varsa o bütün diye tanımladığınız şey bütün değildir. Bu basit mantığı anlayamayan veya anlamak istemeyen sözde bilim insanları bize evrenin başlangıcını bildiklerini söylüyorlar. Evrenin bütününü bildiklerini söylüyorlar.

“Bizim evrenimiz” sözü bir de sanki bu evren bizim için yaratılmış gibi bir anlam da çağrıştırıyor. Saçma bir düşünce tabii. Kendilerini bilim insanları olarak tanımlayan bu okulcu doktorların teknik anlamı olması gereken kelimeleri çok lakayt ve dikkatsiz bir şekilde kullandıklarını görüyoruz.

Kendilerine bilim insanı diyen bu insanlar aslında okulcu akademiklerdir. Bunların yaptıklarına da “okulcu bilim” diyebiliriz. Okulcu bilimin en önemli kavramlarından biri “bilinene dayanan tahmin” yapmaktır. Bu kavramın İngilizcesi “prediction”dır. Fakat bu kavramın bazı incelikleri var. (İlişkili kelimeler: Önceden hesaplama; kestirim; kehanet; öngörü; tahmin.)

Bu okulcu doktorların bilimden anladığı şu: Eldeki verilere bakıp bir hesap yapacaksınız ve bir tahmin yürüteceksiniz. Mesela, ayın haraketlerini gözlemlediniz ve yörüngeyi hesapladınız ve ayın ne zaman nerede olacağını tahmin ettiniz. Tahmininiz de daha sonra doğru olarak gözlemlendi. Bilim yapmış oldunuz. Bravo.

Bu tahmin sadece iki türlü yapılabilir. Standard matematiksel veri analiz yöntemleri vardır. Bunlar salt matekatiksel yöntemlerdir. Doktrin değildirler. Bir de doktrin vardır. Aslında doktrinle hesap yapılmaz. Bu okulcu doktorların doktrin, yani doğa yasası, dediği şeyler aslında formüllerdir. Bir formül vardır o formülü verilere uygulayarak hesap yaparsınız. Başka türlü tahmin yapamazsınız. Ama okulcu doktorların, okulcu, yani skolatik, olduklarını unutmayalım. Bunların derdi bilim yapmak değildir. Bilgiyi saklayarak kendi statülerini yüceltmektir. Ondan bu basit hasaplama işlemini yüceltmişler ve sadece kendileri gibi dahilerin yapabileceği acaip zor ve sokaktaki insan tarafından anlaşılamayacak gizemli matematik işlemler olarak tanımlamışlardır.

Fizikçi bayan Jo Dunkley:

Evrenin en erken anlarından bugün gördüğümüz güzel ve zengin kozmos haline nasıl geldiğini anlatan bir hikayemiz var. Jim Peebles aslında o hikayeyi yazmıştır ve hikayenin bütününe temel katkılarda bulunmuştur.

Ne demek istiyor burada? Evren diye bir bütün tanımlamışlar. Ama bunu açıkça söylemiyorlar; gizli olarak varsaymışlar. Gerçekte, böyle bilinebilir bir bütün yok. Evren dedikleri bütünün başlangıcını bildiklerini söylüyorlar. Nerden biliyorlar bunu? Bilmiyorlar. Uyduruyorlar.

Evrenin hikayesi dedikleri bir peri masalı. Bu peri masalını yazan da Jim Peebles ve arkadaşlarıymış.

Jim Peebles’a Nobel ödülü, “fiziksel kozmolojide kuramsal buluşlar yaptığı için” verilmiş.

“Bu yılın ödülü, evrenimizin evrimine ve dünyanın kozmostaki yerini anlamamıza yönelik katkılar yapanlara gidiyor” demiş, Nobel ödülünü veren kurumun yetkilisi Göran K. Hansson.

Burada “evren” kelimesi varlığın tümü anlamında kullanılmış. Ama bu mutlak bütünü insanın kavraması ve bilmesi imkansız.

Bir örnek:

Yaşamının tümünü bir evin bir odasında bir akvaryumda geçiren bir süs balığının galaksileri bilmesine imkan var mı? Bu balıklardan biri fizikçi olduğunu iddia etse ve bütün evrenin aynı içinde yaşadıkları akvaryum gibi düzgün ve homojen bir yapıya sahip olduğunu iddia etse; diğer saf balıklar belki bu şarlatan fizikçi balığa inanabilir ama bizler dışardan bakan gözlemciler olarak fizikçi balığın saçmaladığını biliriz. Peki büyük üstad Peebles da aynı varsayımdan yola çıkmıyor mu?

balık
Ben kasenin içindeyim. / Kasenin dışında oda var. / Ve oda sonsuz olmalı… / Çünkü odanın dışında ne olabilir ki?

Peebles, kozmolojinin temel ilkesi evrenin düzgün ve homojen olduğudur, diyor. Ee, hani kimse gülmüyor! Fizikçi balığa güldünüz, alay ettiniz. Ne kadar saf bütün evreni sudan yapılmış zannediyor dediniz. Ha, ha, ha… Peebles da aynı martaval ile bizi kandırıyor. Herkes de kabul ediyor. Çünkü Peebles balık değil koskoca Princeton Üniversitesinde prof. Hiç Princeton Üniversitesinde profluk yapan bir prof yalan söyler mi? Bize yanlış bilgi verir mi? Verir. Veriyor.

Yani bütün evren, Peebles efendi, masallar uydurabilsin diye, Peebles’ın yaşadığı bölgenin aynısı olarak yaratılmış. Komik.

Evrenin bize hiç ışık gelmeyen yeri var. Bu ulaşamadığımız yerde ne var bilmiyoruz. Ben de bilmiyorum; Peebles da bilmiyor. Bizim evin dışında kalıyor orası. Hiçbir zaman oraya gidip gözlem yapamayacağız.

Fakat Peebles bu bilmediğimiz ve bilemeyeceğimz bölgenin de, aynı Peebles’ın yaşadığı bu bölge gibi olduğunu varsayıyor.. Orda da galaksiler varmış. Aynı burdaki gibi birbirlerinden uzağa gidiyorlarmış. Burada ne varsa orada da o varmış.

Nasıl böyle bir varsayım yapabiliyor? Bu varsayımın tek bir amacı var: Peebles bilmediği bir şeyi kendi otoritesi ile biliyormuş gibi gösteriyor. Çünkü o bir Princeton Üniversitesi Profu. Gaipten haberler alıyor. Siz bilmezsiniz.

James Peebles kendine konu olarak milyarlarca galaksi ve galaksi kümelerinden meydana gelmiş olan kozmosu seçti. Onun yirmi yıldan fazla bir sürede tanımladığı kuramsal çerçeve evren tarihini —Big Bang’den günümüze— anlamamızı sağlamıştır.

Peebles, “1964’te kozmoloji alanında çalışmaya başladığımda kozmolojinin deneysel gözlemsel temeli çok mütevazi idi” demiş.

Ne demek bu? O zamandan beri ne değişti. Evrenin bilinmeyen ve bilenemeyen bölümünü bilir mi olduk? Hayır. Hiçbir şey değişmedi. Sadece Peebles ve avanesi bizi aldatmanın yolunu bulmuşlar.

Jim Peebles evrenin yapısı hakkında çok derin ve açık olarak düşünmüştür.

Hayır. Peebles görünen evrenin, gözlemlenen evrenin, bilinebilir evrenin yapısını incelemiş olabilir. Yoksa evrenin tümü hakkında hiçbir şey bilmiyor.

Hiç kimse evren hakkındaki temel anlayışımızı Peebles’dan daha fazla ilerletmemiştir. Hesaplardan yaptığı bir çok tahminlerin (predictions) daha sonra yapılan ölçümler ile doğru olduğu gösterilmiştir.

Prediction: önceden hesaplama, kestirim, kehanet, öngörü, tahmin.

Peebles’ın “insanlığın, insanların evrendeki yerinin anlaşılmasındaki katkılarını abartmak mümkün değildir.” Bill Jones demiş. Başka bir okulcu fizikçi.

Yani ne demek istiyor? Peebles, insanların evrendeki yerini anlamış ve bunu insanlığa bildirmiş. Fakat Peebles insanların bütün evrendeki yerini bilmiyor çünkü evrenin bütünün bilmiyor. Peki, soralım:  gözlemlenebilen evrende, yani bizim ufacık mahallemizde, insanların yani dünyanın yeri hakkında bir şeyler söylemiş diye Peebles’a Nobel verirler miydi? Hayır. O zaman Peebles’ın neden bütün evreni bildiğini iddia ettiğini anlıyoruz.

Bill Jones devam ediyor:

Jim, kozmolojiyi bir öngörüsel bilim dalı yapan yöntemlerin çoğunun öncülüğünü yapmıştır. Bu yöntemler kuramlarımızı veriler ile test etmemizi sağlamıştır.

Jim Peebles’ın kendisi ne demiş?

1960’larda kariyerime başladığımda kozmoloji bilinene dayanan uzun kestirimler ile yapılıyordu.”

Yani işkembeden atmaya kozmoloji diyorduk, diyor.

Kullandığı İngilizce söz “long extrapolation”. Ne demek yani? Uzun kestirim, mesela, Hubble’ın yaptığı gibi, 24 galaksinin hareketlerine bakıp bütün evrenin genişlediğini söylemektir. Bu işkembeden kestirimler değişti mi? Hayır. Aynen devam.

Peebles kariyerine başladığında genişleyen evrenin fiziği çok zayıf ampirik yani gözlemsel deliller ile destekleniyordu, demiş.

Tamamen yanlış anlamış. Gözlemler yani astronomik gözlemlerden kozmolojik gözlemlere geçiş yoktur. Evrenin bütünü hakkında gözlemsel deneyler delil olamaz.

Jim Peeples bütün evrene bir uydudan bakarmış gibi bakabiliyormuş. Bütün evrenin kapsamını ve ihtişamını kafasında tutabiliyor ve aynı zamanda en ince detaylarına kadar inip onları tarif edip yorumlayabiliyormuş.

Varsayımlara bakmak lazım. Bu insanlar bir sürü yanlış ve gerçek dışı varsayımlardan yola çıkarak doğru hesaplar yaptıklarını iddia ediyorlar. Şu lafa bakın (meslekdaşı Paul Steinhardt söylemiş): Jim Peebles’ın çalışmaları bizim genişleyen sıcak evrenimizi anlayışımızı nitelikselden kesine doğru değiştirmiştir.

Bilimsel kuramlar yanlış olabilir. Yanlış olduğu sonradan ispatlanan bir kuramın üstünde çalışıyor diye bir insana sahtekar ve şarlatan diyemeyiz. Ama bu okulcu kozmologlar öyle değil. Evrenin bütününü bilemeyeceklerini biliyorlar. Evrenin bilinmeyen bir bölümünün olduğunu ve oradan bize ışık gelmediğini biliyorlar. Buna rağmen kariyer yapmak ve meşhur olmak adına evrenin bütününü bildiklerini iddia ediyorlar. Buna sahtekarlık denir.

Aynı okuldan başka bir meslekdaşı da benzer şeyler söylemiş. Jim Peebles modern kuramsal kozmolojinin gerçek kurucu babalarından biridir. Onun çalışmaları, kurgusal ve spekülatif bir alanı  saygıdeğer bir kesin bilim dalına dönüştürmüştür.

Kozmoloji hâlâ kurgusal ve spekülatif bir sahte bilimdir.

Peebles’ın meslekdaşlarının söylediklerinin özeti nedir? Jim Peebles’dan önce kozmoloji, yani bütün evrenin tarihini inceleyen akademik dal tamamen kurgusal ve spekülatif ve tahmine ve atmasyona dayalı idi. Peebles geldi ve kozmolojiyi deneysel bir bilim haline dönüştürdü.

Fakat bu hikaye doğru değil. Kozmologlar, yani evren tarihçileri, Peebles’dan önce de evrenin bütününü bilmiyorlardı; Peebles’dan sonra da bilmiyorlar. Bir gizli varsayım üzerine çalışıyorlar. Bu gizli varsayım da evrenin bütününü bildikleri varsayımıdır.

Notlar:

— İngilizce “prediction” kelimesi akademik bilimin temel kavramını ifade eder. Eldeki verilerin gelecekte hangi değeri alacağını gizemli matematik yöntemleri kullanarak analiz ettiğini iddia edeceksin ve bir öngörüde bulunacaksın. Deneyselci fizikçiler bir deney yapacak veya astronomlar gözlem yapacak ve öngörünüzü doğrulayacak. Böylece fizik tarihine geçeceksiniz.

Fakat bu kavramın bazı incelikleri var. En genel olarak gelecek hakkında kehanette bulunmak demek. Bu da insanlık kadar eski bir şeydir. Bu işi yapan bir rahipler sınıfı hep olmuştur. Fakat eskiden bu rahipler bir veriyi analiz ederek kehanette bulunmazlardı. Doğaüstü güçlerle iletişime geçerek kehanetlerini aldıklarını söylerlerdi.

“Prediction” tam olarak nasıl çevrilir bilmiyorum, herhalde “öngörü” olmalı ama eldeki verileri analiz ederek gelecekte bu değerlerin hangi değeri alacaklarını kestirmek.

Fizikteki en meşhur öngörülerden biri Einstein’ın yaptığı öngörüdür denir. Einstein bir hesap yapmış; İngiliz astronomlar uzak diyarlara gidip gözlem yapmışlar ve Einstein’ın hesabını doğrulayıp Einstein’ı dünya çapında deha yapmışlar.

O zaman bu öngörünün bir kuram ile ilgisi de olabilir. İki kuramı test edebiliriz. Newton’un çekim gücü ile hesaplarsak ne sonuç alırız; Einstein’ın kuramına göre hesaplarsak ne sonuç alırız. Akademik fizikçiler bu tip oyunlar oynayarak mesleklerini icra ederler.

— Jim Peebles’ın Nobel ödülünü kutlamak için Princeton Üniversitesinde yapılan basın toplantısı https://www.youtube.com/watch?v=JiPZrRcdgfU

— Peebles kozmolojinin verilerinin gözlemlere dayanmadığını söylediği bir video. Anlaşılan kariyerine ilk başladığında şüpleleri varmış sonra şüphesi kalmamış. Veriler mi arttı? Hayır. Kozmaloji hala astrolojiden daha az bilimsel bir alan.

Princeton Üniversitesinin Nobel duyurusu

— Peebles’ın evrenin pürüzsüz ve homojen olduğunu söylediği video, aynı akvaryumdaki bir balık saflığında!

Galaksilerin gökyüzünde dağılımı. Kümeler var. Okla işaretlenmiş bu kümeye dikkatinizi çekeceğim. Başka kümeler var. İlginç dokular var. Dünyanın bu parçası, dünyanın diğer parçası gibi. Bu gözlem de kozmolojinin ilk yasasına bizi getiriyor. Daha doğrusu ilk varsayım. Evren büyük ölçekte tekdüzedir. Merkezi yoktur ve kenarı yoktur. İkinci yasa. Evren genişlemektedir. Uzak galaksilerden gelen ışık kırmızıya doğru kaymıştır. Doppler kayması. Bu gözlemi evrenin genişlediği olarak yorumluyoruz.

— Fizikçinin biri, fizikçi balık alegorisine bir yorum yazmış. Vaktim olursa tercüme edebilirim.

Kozmoloji masalları…

Hubble sabiti ile ilgili bir görsel. Süs olsun diye ekledim.

Batuhan Sarıcan, Herkese Bilim Teknoloji dergisinin 27 Eylül 2019 tarihli sayısında, evrenin yaşını sorgulayan “bilim” insanlarının yeni buluşları hakkında bir yazı yazmış. Bakalım:

Evren kaç yaşında? Bilim insanları bunun cevabını “Büyük Patlama” ile ilişkilendirerek 13,5 ile 14 milyar [yıl] arasında görece bir değer olarak veriyor. Bunu da bir formüle dayandırıyorlar. Yapılan son çalışmalar, bilim insanlarının bu formülle ilgili bazı şüphelerini de beraberinde getiriyor.

Evrenin büyüklüğünü hesaplama serüveni Edwin Hubble’ın (1889-1953) uzağa baktıkça galaksilerin daha hızlı Dünya’dan uzaklaştığını fark etmesiyle başlıyor. Evrenin genişliği ile ilgilenen bilim insanları, o günden bu güne bütün kariyerlerini bu akış oranını, Hubble Sabiti’ni (H_0 oranını) iyileştirmeye adıyor.

En basit ifadeyle evrenin yaşı, evrenin genişleme hızıyla hesaplanıyor. Genişleme hesabı yapılırken de “Hubble Sabiti” adı verilen bir değer kullanılıyor: tH=1/H=14.4×109 yıl. Ancak son zamanlarda, gökbilimciler ile fizikçiler arasındaki görüş ayrılığına dayanan bir sorun, disiplinlerarası bir açmaz durumu söz konusu.

***

Eyy! Sözde bilim insanları! Çocuk mu kandırıyorsunuz?

Neymiş, Hubble sabiti diye bir sayı uydurmuşsunuz, bu sayı ile “evren”in yaşını hesaplıyormuşsunuz. En şanlı üniversitelerde konuşlanmış olsanız bile hepiniz şarlatansınız. Akademik dedeleriniz, aynı okullarda aynı ortaçağ yaratılış masalları ile bizi aldatıyorlardı. Onlar gitti yerine siz geldiniz. Eski tabirle, siz “skolatik”lersiniz. Kendi uydurduğunuz bir masalı tek doğru doğa kanunu diye satarsınız. Şimdi de Big Bang masalını satıyorsunuz.

***

Herşeyden önce, bu sözde bilim insanlarının gizli varsayımlarına bakalım. Önemli olan varsayımlardır. Varsayımlarınız yanlış ise doğru hesap yapamazsınız. Kozmologlar, yanlış varsayımla doğru hesap yaptıklarını iddia eden sahtekarlardır.

Evrenin büyüklüğünü ve yaşını hesaplama serüveni Edwin Hubble ile başlamış. Hubble uzaktaki galaksilerin daha hızlı uzaklaştığını farketmiş.

Peki, Hubble kaç tane galaksiye bakmış? Hubble, sadece 24 galaksinin hızını ölçmüş. Eğer bu 24 galaksiden evrenin yaşını hesaplıyorsanız bu ne demektir? Ya bütün evrenin 24 galaksiden meydana geldiğini varsayıyorsunuz (ki, bunun doğru olmadığını biliyoruz) veya 24 galaksinin evrendeki bütün galaksileri istatiksel olarak temsil edebilecek bir örnek olduğunu kabul ediyorsunuz. Eğer evrende, mesela, 100 milyar galaksi varsa o zaman ölçtüğünüz 24 galaksinin evrendeki bütün galaksileri temsil ettiğini söylerseniz insanlar da size şarlatan der.

Bu kozmologlar hem şarlatan hem de sahtekardırlar.

Kozmologlar evrenin bütünündeki galaksilerin sayısını hiçbir zaman bilemeyeceklerini biliyorlar çünkü evrenin karanlık bir bölgesi vardır. Bu bölgeden bize ışık gelmiyor. Işık gelmediğine göre bilgi de gelmiyor. Bu karanlık bölgede ne olduğunu bilmiyoruz ve bilemeyiz. Bu sahtekar kozmologlar ve fizikçiler ise evrenin bütününü bildiklerini gizli bir varsayım olarak kabul ediyorlar.

Kozmologlar evreninin bütününü bilmediklerini bildikleri halde, evrenin bütününü bildiklerini iddia ediyorlar. Bu yalan üzerine de Big Bang masalını inşa etmişler ve insanları kandırıyorlar. Bu sahtekarlıktır.

***

Peki, Hubble, 20. yüzyılın başında sadece 24 galaksi gözlemlemiş; o zamandan beri belki de 100 bin, hatta daha fazla, galaksi gözlemlenmiş olabilir. Daha çok galaksi gözlemledik diye, şimdi evrenin yaşını daha iyi mi biliyoruz? Hayır. İstediğiniz sayıda galaksilerin hareketini ölçün, eğer evrendeki bütün galaksilerin sayısını bilmiyorsanız (ki bilmiyorsunuz), ölçtüğünüz galaksilerden evrenin bütünü hakkında bir sonuç çıkartamazsınız. Çıkarttığınızı söylüyorsanız hem sahtekar hem de şarlatansınız.

Kozmolojinin temel ilkesi şudur:

Astronomi gözlemlerinden kozmoloji sonuçları çıkartılamaz.

Başka bir deyişle, yerel gözlemlerden, bütün hakkında sonuç çıkartılamaz. Genel olarak söylersek, parçaları sayarak bütünü bilemezsiniz. Çünkü önce bütünü bilmeniz gerekir.

Bu demektir ki, kozmoloji hiçbir zaman bir bilim dalı olamayacaktır. Kozmoloji astroloji gibi bir sahtekarlıktır; bir aldatmacadır.

Hangi şanı büyük üniversitede çalıştığınızın hiç önemi yok. Halkı aldatıyorsunuz. Evrenin bir bütün olarak ne yaşını ne de büyüklüğünü biliyorsunuz. Bilmediğiniz bir şeyi bildiğinizi iddia ediyorsunuz.

Hubble sabitinin değeri değişse bile hiçbir şey değişmeyecek. Galaksi gözlemleri yerel gözlemlerdir; bu gözlemlerden kozmolojik sonuçlar çıkartılamaz. Hubble sabiti size astronomik galaksilerin uzaklaştığını söylüyor. Bunlar kozmolojik gözlemler değildir. Hiç bir yerel gözlemden evrenin yaşını bulamazsınız.

Astronomi bilimdir. Kozmoloji şarlatanlıktır.

Notlar:

— Kozmologlar evren kelimesini iki anlamda kullanarak kavram kargaşası yaratırlar. Bir evren vardır bir de kozmos vardır. Bunlar iki ayrı kavramlardır. Kozmologların aldatmacası bu iki kavramın bilerek karıştırılmasına bağlıdır. Bu konuyu açıklayan yazım: Büyük Kozmoloji Aldatmacası.

— Kozmologlar evrenin yaşını “görece bir değer olarak” veriyorlarmış. Neden görece bir değer?

— Evrenin yaşı ile çapı birbirine bağlanmış oluyor. Bu saçma değil mi? Bir bebeğin yaşını, ilk başlarda, büyüme oranı ile belirleyebilirsiniz. Bebek yetişkin olunca artık büyümez ama yaşlanır.

— Big Bang masalı ile ilgili başka bir yazım: Evren kaç yaşında?

— Kozmologlar bütünü bilmiyorlar. Yani evrenin bütününü bilmiyorlar ve hiç bir zaman bilemeyecekler. Bütün evreni bilmek için, evrenin dışına çıkmak gerekir. Böyle bir şey de tanımlama olarak imkansızdır. Bütün olarak varsaydığınız şeyin dışına çıkamazsınız. Çıkabilseniz, o bütün dediğiniz şey bütün olmazdı. (Siz onun dışında olmuş olurdunuz.)

— “Bilim insanları bunun cevabını “Büyük Patlama” ile ilişkilendirerek…”

İyi de kozmoloji bilim değil ki. Bilimler hiyerarşisinde, kozmoloji astrolojinin bile altında yer alır.

— “Büyük Patlama…”
Patlama olmuş! Hem de büyük! Big Bang masalına inanmakla, kitap dinlerinin yaratılış masallarına inanmak arasında bir fark yok. İkisi de masal.

— “bilim insanlarının bu formülle ilgili...”
Kendi uydurdukları bir formül üstünde çalışıyorlar diye bunlara şimdi bilim insanları mı diyeceğiz? Önemli olan varsayımdır; formül değil. Dünyanın düz olduğunu varsayıp, bir formülle düz dünyanın yüzeyini hesaplayan bir insana, formül kullandı diye bilim adamı mı diyeceğiz? Yoksa, dünya düzdür diye bizi kandırmaya çalıştığı için ona sahtekar mı diyeceğiz?

— “Evrenin yaşını sorgulayan bilim insanları…”
Kozmologlar bilim insanı değildir. Egemen güçler için yaratılış masalları uyduran şarlatanlardır.

Hubble kanunu ile ilgili detaylı bir yazı.

İslam usulü El Bigbang

img_20190621_1201164256432560850911448.jpg
Kuran’ın evren anlayışı: Yedi kat semadan meydana gelmiş evrenin altında sabit duran düz bir dünya; dünyanın merkezinde Kabe. Yedinci semanın tepesinde El İlah’ın tahtı. Bu evren mi Bigbang’le yaratılmış?

Niyazi Beki Kuran ile Bigbang’i ilişkilendirmiş. Bu sorunlu bir şey. Bigbang masalını uyduran fizikçiler bugün Bigbang’ı yüceltirler, yarın “Bigbang öldü; yaşasın ‘Asıl Gerçek Bigbang'” diye yeni bir masal uydururlar. Akademik merdivenleri tırmanmaya başlayan her yeni fizikçi kuşağı yeni yaradılış masalları uydurur ki kariyer yapabilsinler; onun için sabit tutulan bir metin olan Kuran’ı fizikçilerin spekülasyonlarına karıştırmamak daha iyidir. Fizik masalları ile Kuran’ı ilişkilendirmek Kuran’ın değerini arttırmaz.  Zaten tek bir Bigbang yoktur. Bigbang şemsiyesi altında fizikçiler çoğu birbiri ile çelişkili yüzlerce Bigbang sürümü yaratmışlardır.

***

Hem neyi ispat etmek istiyorsunuz? Kuran’ın, Bigbang yaradılış efsanesine uyumlu olduğunu mu? Kuran Bigbang’i bilmiş mi demek istiyorsunuz? “Bugün bilim adamlarının söylediğini Kuran 1400 sene önce söylemiş” mi demek istiyorsunuz? Bu masalları uyduranlara “bilim adamı” sıfatını yakıştırmak ne kadar doğru bu da tartışılır.
Ne yazmış Niyazi Beki:

Kâinatın ilk girizgâhından maksadımız, onun var edildiğinin ilk aşamasıdır. Güzergahı ise kâinatın ilk patlamadan sonra, takip ettiği aşamada harikülade bir misyon üstlenmesidir.

Türkçesi: Evren nasıl varolmuş; neden var; nereye gidiyor; misyonu nedir?

Niyazi Beki bu eski soruları İslam açısından halletmeye çalışmış.

Bu ve buna benzer sorular, mesela yaradılışın bir amacı veya hedefi olup olmadığı gibi sorular, skolastik felsefenin en eski sorularıdır. Bunlar İslam dini ile ilgisi olmayan ve Kuran’dan cımbızlanmış cümleler ile cevaplanamayacak sorulardır. Zaten Niyazi Beki, cevap aramıyor, Kuran’ın sözlerini önkabul olarak alıyor ve herşeyi bu önkabuller ile açıklıyor.

Bu misyon kâinatın bütün organlarının her zaman, sonsuz ilim, hikmet ve kudret sahibi olan Allah’ın iradesine boyun eğdiğini, onun tarafından idare edildiğini göstermektedir.

Burada Allah’ın iradesi, aynı fizikte kullanılan Newton’un güç kavramına benzer bir şey olarak tanımlanmış sanki. Fizik söylencesine göre bütün gezegenler, güneşten kaynaklı bu Newton gücüne boyun eğer ve güneşin etrafında ya , onun gibi bir şey. İslam’da güneş tanrısının gücü, Allah’ın iradesine dönüşmüş. Allah, Arapça “İlahların İlahı” yani “El İlah” demektir.

Peygamber, Kabe’de bulunan 360’dan fazla putun tek bir ilahı olduğunu ve bu ilahın adının da El İlah olduğunu söyleyerek tek tanrıcılığa geçiş yapmıştır. Çok ilahtan, tek bir ilaha. Ama ilah kavramı devam etmiştir.

Arapça’da ki “El” eki Türkçe’de yok. “El” bir şeyin tek ve belirli bir şey olduğunu ifade ediyor. “İlah” dersek, herhangi bir ilah olabiliyor; “El İlah” dersek, “O İlah”, “Tek İlah” “İlahların İlahı” gibi anlamlar elde etmiş oluyoruz. Yani, genel şeyleri ifade eden bir isimden bir özel isim yapmış oluyoruz. Biz Türkçe’de bunu bir kelimeyi büyük harfle yazarak da yapabiliriz. Küçük harfle “peygamber” yazarsak, belli bir peygamber anlaşılmaz, ama “Peygamber” yazarsak o zaman, tek bir insandan bahsettiğimiz anlaşılır.

İslam’dan önce Kabe’de putları bulunan en güçlü tanrılardan biri Güneş tanrısı Şems idi. Hübel ay tanrıçası idi. Bu iki ilah ve diğerleri tek bir isim altında, “El İlah” olarak birleştirildi. Dağınık şirketleri, tek bir çatı altında toplayıp bir holding kurmak gibi bir şey.

Putları kırmak, putların temsil ettiği ilahları tedavülden kaldırmaz. Zaten genel kanının aksine, insanlar putların cismine tapmıyorlardı; putların temsil ettiği ilahlara tapıyorlardı. Ay tanrıçası Hübel’in Kabe’deki taştan temsiline tapmıyorlardı, Hübel’e tapıyorlardı.

Allah’ın, yani El İlah’ın, taştan bir putu yok ama 99 tane putlaştırılmış ismi var. El İlah’la ilgili sayısız sıfatlar var (isimleri zaten El İlah’ın sıfatlarıdır).

img_20190621_0845212532197300521290826.jpg
Kuran putuna tapanlar.

Hatta, El İlah’ın sözlerini ihtiva eden Kuran kitabının cisminin bile El İlah’ın putuna dönüştürüldüğünü söyleyebiliriz. İnsanlar göremedikleri bir varlığı bir görsel ile ilişkilendirerek onu görünür yaparlar. Bir ülkeyi göremeyiz, onun için o ülkeyi temsil eden bir bayrak tasarlayıp, o bayrakla ülkeyi görünür yapıyoruz. Putlar da ilahların görünür halleridir. İlahların cisimlendirilmiş halleridir. İlah ile put arasındaki ilişki tamamen soyut bir ilişkidir. Ama insanlar putların ilah olduğu hatasını hep yaparlar. Yani cismin görüntüsünü cisim ile karıştırırlar.

***

Niyazi Beki kâinatın “büyük bang” denen bir patlama ile başladığını kabul ediyor ve Kuran’da büyük bang masalını destekleyen ayetler arıyor ve buluyor.

a. Retk ve Fetk meselesi

Retk ve fetk, ayırmak ve bitiştirmek demek.

Bir lafı Arapça söyleyince kutsal ve ilahi oluyor ya, Niyazi Beki ondan “retk ve fetk meselesi” diyor; yani ayırmak ve bitiştirmek meselesi.

Biz Arapça yerine Türkçe ayırmak ve bitiştirmek dedik, hiç de ilahi bir anlatım olmadı. Arap ilahı El İlah hiç bitiştirip ayırır mı ancak retk ve fetk eder!

Niyazi Beki Enbiya suresi, 30. Ayet’i örnek olarak vermiş:

İnkar edenler görmedi mi: Gökler ve yer bitişik idi. Biz onları birbirinden ayırdık. Her canlı şeyi de sudan yarattık. Hâlâ mı inanmıyorlar?

İnandırıcı bir şey söylemiyor ki inanalım! Kendi kendine şahitlik yapıp bir de inanmıyoruz diye bize fırça atan bir ilaha nasıl inanalım?

“Ben yalan söylemedim” diyen ve delil olarak da “Ben yalan söylemedim, hâlâ inanmıyor musunuz?” diyen birine inanır mısınız? Kendi sözünü delil gösteren bir şüpheliye hangi mahkeme inanır? Ama El İlah’ı sorgulayacak veya yargılayacak bir mahkeme olmadığına göre insanlar inanmak zorunda kalıyorlar.

Üstelik elimizdeki Kuran’ı yazanların Arap halifeler olduğunu biliyorsak Kuran’ın sözlerine inanmamız iyice zorlaşır. Kuran’da kabul edilen evren düzeni Tevrat’tan alınmıştır. Peygamberi, “eskilerin masalları”nı anlatıyor diye eleştiren çağdaşları haksız sayılmazlarmış.

Kuran, gökler ve yer bitişikti, diyor. Bu ne demek ki? Resmini çizsek, şöyle bir şey mi olurdu acaba:

img_20190621_0850471892059271136166158.jpg
El İlah gök ve yeri böyle ayırmadı.

Hayır. Böyle ayırmamış. Önce, kaosu yaratmış. Ondan sonra kaosun içinden yer ve göğü ayırmış. Yer ve göğü ayırdık demek, kaosu düzenledik demek. Şöyle bir grafik daha doğru olabilir:

img_20190621_1046318860894290337335293.jpg
El İlah, önce kaosu yarattı. Sonra kaostan dünyayı yarattı. Diyorlar.

1400 yıldır, bu ayete kitaplar dolusu yorum yazılmış. Şöyle bir şey düşünelim: Aynı sözleri, İslam’dan önce Kabe’de bulunan en önemli putlardan biri olan ay tanrıçası Hübel söylemiş olsa… El İlah’ın söylediğine mi inanacağız, yoksa Hübel’in mi? Hangisinin otoritesi daha fazla acaba? Hangisi daha inandırıcı? Hübel bir tanrıça olduğu için onun sözleri eril El İlah’ın ki kadar değerli olamaz mı diyeceğiz?

Hübel:

Merhaba, ey insanlar! Ben ay tanrıçası Hübel. İnkar edenler görmedi mi? Gökler ve yer bitişikti. Ben onları birbirlerinden ayırdım. Her canlı şeyi de sudan yarattım. Hâlâ mı inanmıyorsunuz?

Hübel, yerle gök birleşikti, ben onlar ayırdım, diyor. El İlah’ın söyledikleri ile aynı. Kime inanacağız?

Hübel, El İlah’tan daha samimi konuşmuş. El İlah kendine “biz” diye hitap ederek büyüklük taslamış. Hübel “ben” diye samimi konuşuyor.

Eğer Mekke’nin iki eski ve aynı derecede saygıdeğer ilahı aynı şeyi söylüyorsa, El İlah’ın sözünü Hübel’in sözüne tercih etmek için bir sebep göremiyorum. İkisi de kendi sözlerinin doğruluğunu ispatlamak için kendi sözlerini delil olarak gösteriyorlar.

Neyse, biz Niyazi Beki’nin yazdıkları ile devam edelim:

Bu ayette, gökler ve yerin önce —tek bir elden çıktığına, yaratıcının bir tek olduğuna işaret etmek üzere— ontolojik bir hamur veya kozmik bir çorbanın içindeki tanelerin (kâinatın organlarını oluşturacak nüvelerin) birbirinden ayrıştırıldığını ve her birisinin farklı yerlere yerleştirildiğine dikkat çekilmiştir.

Çok zorlama bir açıklama olmuş. Ayet’in kendisi ontolojik (yani, varlıksal) bir hamurdan bahsetmiyor. İlgisi yok. Niyazi Beki, hayal gücünü kullanarak ayete ayette olmayan anlamlar yüklüyor.

Varlıksal çorba pişiyor. Daha çok pekmez kazanına benzemiş!

İslam dininin “tek yaratıcı” saplantısı var.

Kuran’ın Mekkî ayetleri ısrarla tek tanrı vurgusu yapıyor çünkü hedef çok tanrılı Bedevi kabilelerini tek tanrı altında toplayıp peygamberin kuracağı İslam devletine bağlamaktı. Peygamber ölmeden önce bu hedefe ulaşılmıştı ve bütün Arabistan yarımadası İslamlaşmıştı; Mekke alınmıştı. Yani Kuran’da Mekke’li müşrikleri muhatap alarak indirilmiş ayetlerin hepsi zaman aşımına uğramıştır. Bugün artık Kuran’ın bu tek tanrı vurgusu yapan ayetleri sadece tarihi öneme sahiptir. (Her ayetin bir muhatabı vardır ve o muhataba yollanmıştır. Mekke’li müşriklere indirilmiş ayetlerin mesela İstanbul’da yaşayan Türklerle ne ilgisi olabilir?)

7. yüzyılda Mekke’de yaşamış, İslamı kabul etmeyi reddeden, bir grup Arabın Kuran’la olan sorunlarını 21. yüzyıl insanlarına ısıtıp ısıtıp servis etmenin ne anlamı var? Anlamak mümkün değil. Artık “Mekke’li müşrikler” diye Kuran’da ölümsüzleştirilmiş insanlar yok; hepsi çoktan müslüman olmuş ve çoktan ölmüşler ve mezarlarında kıyamet gününde diriltilmeyi bekliyorlar.

***

İçinde bulunduğumuz bu dünyayı kimin, ne zaman ve neden yarattığı bizim bilebileceğimiz bir şey değildir.

Ama her çağda, bu tip yaradılış masallarını uydurup satanlar olmuştur. Eskiden bu yaratılış masallarını uydurmak din hiyerarşisinin işiydi, yani Niyazi Beki gibi ilahiyat doktorlarının. Şimdi ise seküler doktorlar bu konuların sahibi oldular. Yani modern yaradılış masallarını Amerikan üniversitelerinde konuşlanmış felsefe doktorları (fizikçiler) tasarlayıp satıyorlar.

Kime satıyorlar? Tarih boyunca alıcı hep aynı olmuştur: egemen güçler. Yani firavunlar, krallar, şimdi de devletler.

Egemen güçler bu masalları halkı uyutmak için kullanırlar. Halkın kendini bir kozmik çerçeve içinde görmek ihtiyacı vardır. Ama bu masallar halka bilimsel gerçekler olarak sunulmalıdır, yoksa inandırıcı olmazlar. Felsefe doktorlarının yaptığı da budur. Devlet onlara akademik otorite verir onlar da devlete yaradılış senaryoları tasarlarlar. Halk da bu kadar derin otoritesi olan, altın sırmalı cüppesinden otorite damlayan, sarıklarından otorite fışkıran insanların uydurduğu masallara inanırlar. Halk eskiden de şamanların otorite sembollerine inanırdı. Gösterişli bir şapka ve püsküllü urbalar giymiş bir şamanın evreni bildiğine inanırdı. Halk akıllandıkça şamanlar da otorite sembollerini geliştiriyorlar. Bu tezgah binlerce yıldır sürüp gidiyor.

Varlıksal bir hamur ne demek acaba? (İçinde varoluşu saklayan çorba demek istiyor herhalde.) El İlah, çok sıkıldığı ve kendini çok yalnız hissettiği bir gün, “çok sıkıldım, bir varlıksal çorba yapayım da vakit geçsin; belki sonra bu çorbadan insanları yaratırım da onların maceralarına bakar eğlenirim” gibi bir şeyler dediğini hayal edebilir miyiz? Bu doğru olur mu? Ama Niyazi Beki’nin yaptığı esasında budur.

img_20190621_1143097745850897546969300.jpg
Varlıksal çorba pişiyor. Daha çok pekmez kazanına benzemiş!

Ayete biraz —biraz değil, çok— zorlama bir yorum getirmiş. Anladığım kadar, El İlah önce kaosu yaratmış —klasik yaradılış efsanelerinde olduğu gibi— ondan sonra yarattığı bu kaostan sıkılıp bütün evreni sıfır çaplı fakat sonsuz yoğun bir noktaya sıkıştırmış (salt böyle absürt bir şeyi yapabileceğini kendine ispatlamak için), sonra da o —olmayan— noktayı patlatmış. Yani El İlah’ın yarattığı kâinatın sıfır noktası —aynı fizikçilerin dediği gibi— sıfır yarıçaplı ve sonsuz yoğunlukta bir nokta imiş. Böyle bir noktanın varlığına inansınlar diye de sıfır zekalı insanlar yaratmış.

Şöyle de diyebiliriz: Bigbang masalı sadece sıfır zekalı insanların anlayabileceği bir absürtlüktür. Kuran’ın Bigbang masalını öngördüğüne inanabilmek için de, zekanızın eksi seviyelerde olması gerekir.

Gerçek dünyada sıfır çaplı fakat sonsuz kütleli absürt bir şey olamayacağına göre bu Bigbang denen şey ancak Allah’ın hikmeti ve onayıyla varolmuş bir mucize olabilir. Veya, okulcu fizikçilerin yarı tanrı ilan ettikleri Einstein’a ibadetleri kapsamında, onun meşhur denklemlerini kıble alarak uydurdukları masallar olabilir…

Niyazi Beki devam ediyor:

Son zamanlarda keşfedilen Bigbang teorisinde olduğu gibi, Kuran’ın yaklaşık 14 asır önce çok açık ifade ettiği bu hakikatin modern bilim dünyası tarafından anlaşılmış olması, insanlık camiası adına takdire şayandır.

Kuran’ın Bigbang masalını “çok açık” ifade ettiğini söyleyemeyiz. Kuran’daki “yeri göğü ayırdık” lafını alıp bunu Bigbang olarak yorumlamak Kuran’a söylemediği şeyler söyletmektir.

Eğer El İlah, dünyayı Bigbang tarzı bir patlamayla başlatmış olsaydı, bunu açıkça belirtirdi:

İnkar edenler görmedi mi? Evreni önce sıfır çaplı, sonsuz yoğun bir nokta olarak yarattık; sonra onu patlattık. Her canlı şeyi de sudan yarattık. Hâlâ mı inanmıyorlar?

Aynen böyle yazardı.

Niyazi Beki diyorki, Kuran 14 asır önce bu Bigbang masalını açıklamış, bilim adamları daha yeni anlıyorlar.

Bence Bigbang masalı Kuran’ın kozmolojisine hiç uymuyor. Kuran’da bahsedilen diğer astronomi ve kozmoloji beyanlarına bakarsak Kuran’ın, evrenin merkezinde sabit duran, düz bir dünya modelini kabul ettiğini görürüz. Kuran, kendi zamanının kozmoloji anlayışına uygun düz ve sabit bir dünya görüşünü kabul ediyor. Kuran, uzay 7 kat semadan meydana gelmiştir diyor. En tepede, 7. semada da El İlah’ın tahtı bulunur. Bu kozmoloji anlayışını, günümüzün anlayışına ters düşse bile, kabul edebilirim; ama Kuran’ın Bigbang’i önceden haber verdiği martavalını kabul edemem.

Kuran’ın muhatapları bu ilkel kozmolojiye inandıkları için Kuran onlara bildikleri kozmolojiyi anlatıyor. “Dünya yuvarlaktır, güneşin etrafında döner” dese, peygamberi sorgulayan müşrikler iyice İslam’dan kopacaklar. Ama Kuran’ın; Avrupalı okulcu doktorların uydurduğu ve daha sonra da Amerikan devletinin kendi resmi kozmolojisi olarak seçtiği bir devlet propagandasını önceden haber verdiğini söylemek, Kuran’a saygısızlık ve hakaret olurdu.

***

Herşeyin bir de İslamcı versiyonu olduğuna göre, Bigbang’ın da bir İslamcı versiyonu olduğu belki de kaçınılmazdır. Bilemiyorum. Ama Bigbang’ı İslam adına sahiplenmek isterken Niyazi Beki Kuran’a Kuran’da olmayan şeyler atfederek ona saygısızlık yapmış oluyor.

***

Kuran, konudan konuya atlamayı seviyor. İslam usulü El Bigbang’dan bahsederken aniden, canlıları sudan yarattığını söylüyor.

***

Yarın birgün, fizikçiler “Bigbang diye bir şey olmamıştır,” diyip yeni bir yaradılış masalı uyduracaklardır. O zaman, Niyazi Beki ne diyecek? Kuran yanlış söylemiş mi diyecek? Ne Niyazi Beki ne de fizikçiler yanlış söyleyemeyeceklerine göre…

***

Niyazi Beki Kuran’da Einstein’ın deklemlerini de arayıp bulacak mı? Bigbang’ın kaynağı Einstein’ın kutsal denklemleri olduğuna göre, Kuran’da da bir şifre olarak bulunması hiç de şaşırtıcı olmaz. Allah Bigbang’i Einstein denklemlerini kullanarak mı yaratmış? (Evet. Notlar bölümünde, Einstein denklemlerini Kuran’da gizlendikleri yerlerden söküp çıkardık ve değerlendirmenize sunuyoruz.

Devam:

Enbiya 31 ve 32: Onları sarsmasın diye yeryüzünde bir takım dağlar diktik. Orada geniş geniş yollar açtık; ta ki maksatlarına ulaşsınlar. Göğü de korunmuş bir tavan yaptık. Yine de onlar gökyüzünün âyetlerine aldırmıyorlar.

Bu ayette bahsedilen “onlar”, yani bu ayetin muhatapları, çöl Araplarıdır, yani Bedevilerdir. Bunlar okuma yazma bilmeyen, ontolojiden, kozmolojiden, astronomiden anlamayan; akıllarını sadece bitmez tükenmez kan davası güttükleri komşu kabilelerdeki akrabalarını nasıl kılıçtan geçirebileceklerini düşünen, geri kalan vakitlerinde de çöl korsanlığı yapan, haydutlardır. Bedeviler’i küçümsemek (veya yüceltmek) değil amacımız, sadece tarihi gerçekleri yazıyoruz. Ayrıca Bedeviler Arapça’yı en güzel konuşan Araplarmış. Şehir Arapları güzel Arapça öğrenmesini istedikleri çocuklarını Bedevilerin yanına yollarlarmış.

Bedeviler bu ayetleri duyunca “vay be! Şu El İlah dağları yükseltecek kadar güçlüymüş. Valla Billa bizim taptığımız Hübel’i fena döver… Biz El İlah’tan korktuk, hemen müslümanlığa geçiyoruz…” diyebilirler. Belki de demişlerdir ama Bedevi Arab’ın dinden istediği, komşusunu kılıçtan geçirmek için ona izin vermesidir; hatta komşusunu kılıçtan geçirmesini ona ödev olarak vermesidir. Barış dini İslam’ın kitabı Kuran, “müşrikleri gördüğünüz yerde öldürün” diyerek her türlü kılıçtan geçirmeyi desteklediğini göstermiştir. Çünkü sizden olmayan herkes müşrik değil midir zaten? Komşu kabileyi müşrik diye tanımlayıp kılıçtan geçirebilirsiniz diyor El İlah. Bu da Bedevilerin hoşuna gitmiş ki hepsi müslüman olmuşlar.

Tam Arap katakullileri bunlar. Merkezi otoritenin olmadığı, yaşam şartlarının çok zor ve kaynakların çok kıt olduğu zorlu çöl ortamında, güçlünün zayıfı istediği gibi ezme hakkı vardı. Bireyin değil, kabilenin esas birim olarak alındığı vahşi yerlerdi buralar. Kuran, bu “ahlaksız” Bedevileri ehlileştirip onları şehirlere yerleştirip, düzenin bir parçası yapmak için iniyor zaten. Hedef, düzensiz ve vahşi ortamı, dini kullanarak bir düzene sokmak.

Kuran’ın muhatap aldığı insanların entelektüel kapasitesi bu kadar. “Dağlar yükselttik; yürüyesiniz diye üstlerine geniş geniş yollar yaptık…” diyen bir ayetten ancak onlar etkilenir. Ama Bedevilerin bile etkileneceği şüpheli çünkü peygamber böyle genel peygambervari laflar söylemiş ama bunların kimseyi kandıramayacağını bildiği için de, İslam’a katmak istediği gruplara hep stratejik tavizler vermiştir. Bedeviler’in gazve adı altında yağma yapma gelenekleri vardı ve bundan da vazgeçmeye hiç niyetleri yoktu. Peygamber gazveyi gaza yaptı ve Bedevilerin hem de Allah’ın izni ile yağmacılık geleneklerini devam etmelerini sağlamış oldu. Gayet pragmatik siyasi uygulamalar bunlar.

Niyazi Beki ve benzeri yorumcuların miyadı dolmuş bu ayetleri unutmak ve unutturmak yerine sanki bilimsel bir gerçeği ortaya koyuyorlarmış gibi 2019 yılında yaşayan ve ellerinin altında internet gibi bir kaynak olan insanlara sunmaları ve inanmamızı istemeleri çok garip.

Devam:

4. Kâinat’ın güzergahı

Bu güzergâhtan maksadımız, kâinatın ilk patlamadan sonra, takip ettiği aşamada harikülade bir misyon üstlenmesidir.

Bu misyon kâinatın bütün organlarının her zaman, sonsuz ilim, hikmet ve kudret sahibi olan Allah’ın iradesine boyun eğdiğini, onun tarafından idare edildiğini göstermektedir. Çünkü bütün organlarının cansız, cahil, şuursuz, kör ve sağır olduğu ilmen sabittir.

Böyle olmasına rağmen, bu varlıkların bilgili, şuurlu, akıllı, birbirinin seslerini işiten, birbirinin yardımına koşan, birbirine cevap veren bir tarzda bu güzergâhı takip etmesi, bu harika işlerin perde arkasında, Allah’ın ilim, hikmet, kudret ve iradesinin bulunduğunu göstermektedir.

Bu düşünce tarzı —herşeyi El İlah’a bir önkabul olarak bağlayan mantık— ne El İlah’ı anlamamıza yardımcı olur, ne de bu dünyayı anlamamıza yardımcı olur. Herşeyi El İlah yaratmış; El İlah herşeyi biliyor… Belki doğrudur. Ama ne işe yarar? Bu tamamen kısır bir mantıktır. Yeni hiç bir şey bulmamıza fırsat vermez. Soru sormamıza imkan vermez.

Niyazi Beki devam ediyor:

Bu konuyu birkaç madde halinde açıklamaya çalışacağız.

a. Her göğe işlevi ilham edilmiştir

“Böylece (Allah) onları iki evrede yedi gök olarak yarattı, her göğe işlevini ilham etti. Biz yakın semayı kandillerle donattık ve onu koruduk. İşte bu, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.” (Fussilet 12)

img_20190621_1530265789400982509488319.jpgYani El İlah evreni yedi kat gök olarak yaratmış. Yedinci kat da dupleks olmalı, oraya da kendi tahtını kurmuş. Ama Niyazi Beki bizim, bu devirde, göğün yedi kat olduğuna inanmazı istiyor. Yani “gördüğünüze inanmayın; Kuran’ın 7. yüzyıl bilgisine dayanarak söylediği astronomi bilgilerine inanın” diyor.

Niyazi Beki bu ayeti nasıl yorumluyor?

Bu ayette yaratanın sonsuz ilim ve kudretine vurgu yapıldığı gibi, burada yer alan ”Allah her göğe işlevini ilham etti” cümlesi, kozmik sistemlerin Allah’ın iradesiyle kurulup işlediğine işaret etmektedir.

Yani mecaziymiş, bu ayette bahsedilen 7 kat gök! Kozmik sistemler demekmiş. Siz Kuran’ın 7 kat gök dediğine bakmayın aslında o bugün bizim gözlemlediğimiz gibi bir evrenden bahsediyor, kozmik sistemlerden bahsediyor…

Yazı bu minvalde devam edip gidiyor…

“Biz yakın semayı kandillerle donattık ve onu koruduk…” derken, atmosferden bahsediyormuş, atmosfer bizleri ışınlardan koruyor ya…

Bu arada, çağın gerçeklerine uymadığı için Kuran özürcülerine zorluk çıkartan ayetlerin mecazi olduğunu söylemek en eski ve en güvenilir Kuran yorumudur. Hiç şaşmaz.


Notlar:

Prof. Dr. Niyazi Beki’nin yazısı.

— Kainat kelimesinin etimolojisine baktım:

Kainat (Arapça) k-w-m kökünden [çoğul] Varolanlar. Tüm varlıklar. Evren.
“Varolan varlık” sözcüğünün çoğuludur. Arapça kana “var idi, mevcut idi, oldu” fiilinin failidir.

Arapça’da “varolma anlamını taşıyan k-w-n kökü İbranice’de “ayağa kalkma, ayakta durma” anlamındadır.

— “Her canlı şeyi de sudan yarattık…”

Buradaki “su” kelimesinin bildiğimiz su olduğu şüpheli. Alak Suresinde bahsedilen alak, yani meni, veya, Kuran’ın deyimiyle, “yapışkan su” olabilir. El İlah insanı iki şekilde yarattığını söylüyor. Önce insanı, bugünkü görünüşünde, çamurdan yarattığını söylüyor; yani adını Adem koyduğu bir insan prototipi yaratmış; sonra eşi Havva’yı yaratmış; ondan sonra insanlar seri üretime geçip “alak” yolu ile üremeye başlamışlar. El İlah, alak’ı da ben yarattım diyerek, doğan her bebeği de sahiplenmiş oluyor. Ama su dediği meninin yaratıcı etkeninin spermler olduğunu bilmiyor veya bilmezden geliyor, çünkü yoksa alak yerine spermlerden bahsederdi, her şeyi spermden yarattık derdi.

— “...kâinatın bütün organlarının...”

Kâinatın bütün organlarını yaratan zaten El İlah değil mi? El İlah’ın iradesine karşı çıkabilirler mi? Çıkabilirler! Şeytan El İlah’a karşı gelmiş ya. İlginç bir durum.

— “İnkâr edenler görmedi mi?

İnkâr edenler görmedi tabii ki. Kimse görmedi. Göklerin ve yerin bitişik olduğunu sadece El İlah görmüş, kendi öyle diyor. Ama ne göklerin ve yerin bir zamanlar bitişik olduğuna inanmamız gerekiyor, ne de El İlah’ın ikisini ayırdığına… çünkü hiç bir delil sunmuyor. Kendi sözüne karşı kendi sözü var, başka bir şey yok.

— “Merhaba, ey insanlar! Ben ay tanrıçası Hübel…”

Hübel’in bize kadar gelen başka bir sözü şöyle:

“Ey insanlar! Benim burdan bakınca ne kadar küçük görünüyorsunuz, bir bilseniz. Önemli zannettiğiniz şeyler için birbirinizi yiyorsunuz… El İlah’ın gazına gelip birbirinizi El İlah adına öldürüyorsunuz. Yazık değil mi size? Benimle El İlah arasında seçim yapmanız gerekirse, bana inanmanızı tavsiye ederim. Ben tanrıçayım. Dişiyim. Hayattan yanayım. Kimseye başka birisini benim adıma öldür demem. El İlah ise evrende erilliği temsil eder. O size “onları bulduğunuz yerde yakalayıp öldürün” diye ajitasyon yaratarak sizi birbirinize düşürmeyi çok sever. Benim zamanımda dünya tanrıçalarla yönetilirken ve anaerkil düzen hakimken dünyada barış vardı. İnsanlar barış içinde yaşıyorlardı. Ama siz, erkeklerin hakim olduğu bir dünya seçtiniz. El İlah’ınızı seçtiniz. Ey kadınlar! size de sesleniyorum. Bu kadar açıkça kadın düşmanı olan bir ilaha nasıl inanıyorsunuz? Nasıl sevebiliyorsunuz? İslam’ı El İlah’ın emirlerine göre uygulayan ve El İlah’ın emirlerine göre yaşayan Arap ülkelerine bir bakın. El İlah’ın istediği toplum işte öyle bir toplumdur. Öyle bir toplumda kadına yer yoktur. Halbuki, ey kadınlar! Siz doğal olarak benim tarafımdansınız. Dişiliğin en önemli fonksiyonlarından birini benim ritmime göre her ay yaşamıyor musunuz? Ben Hübel! Sizi uyarmak benim görevim. Üstelik başınızı kaldırınca beni görebilirsiniz. El İlah’ı hiç gördünüz mü? Onun Kuran’ı olabilir. Benim bir kitabım yok; ama bu devirde kitaba ne gerek var? Beni tanımak isteyen, YouTube kanalıma abone olsun. Videolarımı beğenmeyi unutmayın! ”

— “skolastik felsefenin en eski soruları…”

Skolastik felsefenin boş soruları. Bunları sorsak ne olur, sormasak ne olur? Cevap arasak ne olur? Cevap bulsak ne olur? Zaten bulamayız. Bu sorularla uğraşmak vakit kaybıdır. Bu dünyada mutlu yaşamamıza hiç bir katkıda bulunmazlar. Tam aksine mutlu olmamıza engel olurlar. En iyisi bu konulardan uzak durmaktır.

— “taştan bir putu yok ama 99 tane putlaştırılmış ismi var.”

İnsanların soyutlama yeteneği giderek artar. Önce, soyut tanrılar hayal edip tanımlarlar ve onlara isimler verirler; sonra aynı isimleri bazı taşlara vererek bu taşların tanımladıkları tanrıların görüntüleri olduğuna inanırlar. Soyutlama yetenekleri bir seviye daha artınca bu sefer de taşları soyutlayıp isimleri putlaştırmışlardır. El İlah’ın yani, bugün bize Allah adı altında pazarlanan eski Ay Tanrısı (veya tanrıçasının) bir putu yoktur, ama 99 ismi putlaştırılmıştır. Onun sözlerini ihtiva ettiği söylenen kitabın cismi putlaştırılmıştır. Namaza çağırma ritüeli bile putlaştırılmıştır. İnsanı “put yapan hayvan” olarak tanımlarsak pek de yanlış yapmamış oluruz bence.

— “Hübel bir tanrıça olduğu için onun sözlerini eril El İlah’ın ki kadar değerli olamaz mı diyeceğiz?

Araplar, eski Sümerlerden geleneğin aksine, Ay tanrıçasını erkek yapmışlar. Güneş’i kadın yapmışlar.

— “Varlıksal hamur…”

Aslında bir çorbanın önce malzemesi toplanır sonra çorbası yapılar. Yani El İlah veya başka bir çorbacı önce bu malzemeleri teker teker yaratıp kaosu çorbasını yaratmıştır. Daha sonra, kaosun içindeki malzemeyi ayırıp bu dünyayı yaratmıştır. Bizim içinde yaşadığımız ve entropi kurallarının geçerli olduğu bu dünyada, çorbayı yaptıktan sonra çorbanın içinde erimiş havucu havuç olarak çorbadan çıkartamazsınız. Ama anlaşılan El İlah Termodinamik yasaları ile kısıtlı değildir. Belki o yasaları yaratan da odur.

— “‘Dağlar yükselttik; yürüyesiniz diye üstlerine geniş geniş yollar yaptık‘ diyen bir ayetten ancak onlar etkilenir.”

Bedeviler biraz da bize benziyorlarmış. Biz de oyumuzu “geçesiniz diye köprüler yaptık; ibadet edesiniz diye koca koca camiler yaptık” diyerek gönlümüzü alanlara veriyoruz ya.

— Prof. Dr. Niyazi Beki, Kuran’da Bigbang yaradılış masalının Enbiya Suresinin 30. Ayetinde gizli olduğunu bulmuş. Fakat, Bigbang teorisi Einstein’ın denklemlerinden çıkartıldığı için, Kuran’da Einstein denklemlerinin de gizli olduğunu tahmin etmek zor değil. Gerçekten de Einstein denklemlerinin Rad Suresinde gizlendiğini bulduk. Hadi beraber bakalım:

  1. Elif, Lam, Mim, Ra. İşte bunlar o kitabın ayetleri ve sana Rabbinden indirilen gerçektir. Fakat insanların çoğu iman etmezler.

  2. Görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten Allah’tır. Sonra o arşa egemen olmuş, güneşi ve ayı buyruğu altına almıştır. Bunlardan her biri belli bir süreye kadar akıp gider. O bütün işleri düzenliyor, ayetleri açıklıyor. Umulur ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanırsınız.

  3. Yeri yayıp döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar meydana getiren ve onda her çeşit meyvadan iki çift yaratan O’dur; geceyi gündüzün üzerine örtüp duruyor. İşte bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.

İkinci ayet için genel olarak verilen yorum şöyle: “Ayetteki ‘direksiz’ ifadesi gök cisimleri arasında gözle görülemeyen çekme ve itme gücüne işaret eder.” Tabii bu yorumu yazan ulema Einstein’ın kuramından haberdar değillermiş; Kuran’ın Newton kuramına atıf yaptığını zannediyorlar. Halbuki atıf Einstein’ın General İzafiyet Teorisinedir. Allah mutlaka ki herşeyin doğrusun bilendir. Her kelimesi doğru olan Kuran’da Einstein tarafından bertaraf edilen Newton’un okült çekim gücüne dayanan bir fizik açıklaması olduğu düşünülemez. Fakat izafiyet teorisinde çekim gücü yoktur. Bu ayetin doğru yorumu da bu olmalıdır. Şöyle ki: ayeti, “görmekte olduğunuz gökleri [çekim gücü olmadan] yükselten [Einstein’ın Genel İzafiyet Teorisidir]” diye okumak mümkündür. Arşa egemen olan da Einstein’ın denklemleridir. Einstein’ın denklemlerini Einstein’a yazdıran da Allah olduğuna göre bütün büyüklük ve azim Allah’a aittir.

Ama bizi asıl ilgilendiren, bu sureyi başlatan, Elif, Lam, Mim, Ra harfleridir. Kuran’da 29 surenin başında bulunan bu harflere Hurufu Mukattaa denir. Yani, bu kelimeler harf olarak okunur, kelime olarak okunmaz. Bu harflerin ne anlama geldiğini kimse bilmemektedir. İşte biz ne anlama geldiklerini açıklıyoruz. Elif, Lam, Mim ve Ra, Einstein denklemlerinin dört terimine tekabül eder. Şöyle ki:

Şimdi Einstein denklemini yazalım:

Açıkça,

olduğuna göre, terimleri değişimini yaparak, tekrar Einstein denklemlerini elde edebiliriz:

Böylece, Kuran’da Einstein denklemlerinin gizlendiğini bulmuş olduk. Şimdi anlıyorsunuz değil mi, Genel İzafiyet Teorisinin neden bir türlü çürütülemediğini. Yüz seneden fazladır fizikçiler Genel İzafiyet Teorisini çürütmek için deneyler yapıp duruyorlar. Genel İzafiyet Teorisi gelmiş geçmiş en fazla çürütülemeyen teoridir. Ben fizikçilere buradan duyuruyorum. Artık Genel İzafiyet Teorisini çürütmek için uğraşmayın, çürütemezsiniz. Çünkü Allah’a karşı gelemezsiniz. Kuran’da yazılı olan bir denklemin çürütülmesi mümkün değildir. Einstein’ın da Hz. Muhammed’den önce gelmiş bir peygamber olduğunu söyleyebiliriz. Hz. Muhammed en son peygamber olduğuna göre Einstein ondan önce gelemezdi zaten.

Bir detaya daha dikkatinizi çekmek isterim: Sağ taraftaki terim, yani, enerji-momentum stres tensörü, “Ra” harfi ile temsil edilmiştir. Ra, bildiğiniz gibi, eski Mısır’ın güneş tanrısıdır. Genel İzafiyet Teorisinde de uzayzamanı Enerji-momantum tensörü ile en çok geren Güneştir. Daha anlamıyorlar mı? Aklı olanlar için bu ayetlerde ne incelikler vardır. Ama insanların çoğunluğu aldırmaz.

Kuran’da bilim arama çabaları…

“Günümüzde insanların hayatlarına yön vermede iki alanın yüksek derecede otoritesi olduğunu görmekteyiz. Bunlar din ve bilimdir.”

Bu içinde yaşadığımız dünya, tanımlamalar dünyasıdır. Bu dünya maddeler dünyası değil ilişkiler dünyasıdır. Gerçek olan ilişkilerdir. Yani tanımlamalardır. Biz bir tanımlamalar dünyasında yaşıyoruz diyebiliriz. Herhangi bir şeyi yeteri kadar derinlemesine analiz edersek en sonunda temel bir tanımlamaya ulaşırız. Bilimde de bu böyledir. Bilimsel araştırma da temel tanımlar üzerine inşa edilir.

Kuran ve Bilimsel Zihnin İnşası adlı kitaplarında Caner Taslaman ve Enis Doko bilimsel araştırmacıların ister istemez kabul ettikleri 7 temel tanımlama olduğunu söylüyorlar. Onlar temel tanımlama yerine “ön kabul” diyorlar, ben de onların bu terminolojisini kullanacağım.

Ön kabulleri anlarsak, bu ön kabullerden çıkartılan çıkarımları daha iyi anlamış oluruz.

***

Bu ön kabullerin ne olduğuna bakalım. (Eğik yazılar kitaptan alıntılar; arada benim yorumlarım.)

Sayfa 19-21

Kuran’ın oluşturduğu zihin yapısının bilim için gerekli ön kabulleri desteklediğini yedi tane bilimsel faaliyeti destekleyen ön kabule dikkat çekerek göstereceğiz.

Kuran’ın oluşturduğu zihin yapısı ne demek? Kuran’ın her okuyanda oluşturduğu tek bir zihin yapısı var mı? Yazarlara bu soruyu sordum ama cevap alamadım.

Bunların birincisi,

(1) Evrenin rasyonel, anlaşılabilir yapısı olduğuna dair ön kabüldür; bilim insanları evrenin rasyonel, yani zihnin anlamasına uygun bir yapısı olduğuna dair ön kabüle sahip olmasalar, bilimsel faaliyete girişmeleri anlamsız olurdu.

Bu açıklamada “evren” kelimesi dikkatimi çekti. Evren kelimesini kullanırken kozmologların kabul ettiği gizli bir varsayım vardır. Bu varsayımı da açığa çıkartmakta fayda var. Kozmologlar evren kelimesini iki anlamda kullanırlar:

(1) evrenin tümü, kâinat;

(2) evrenin gözlemlenebilir bölümü.

Kozmologlar bu iki tamamen ayrı anlamı aynı kelime ile ifade ederek anlam kargaşası yaratırlar. Bu tip bir anlam kargaşasını önlemek için “evren” ile “kozmos” kelimeleri arasındaki farkı açıklamak istiyorum.

Kozmos eski Yunancadan dilimize girmiş bir kelimedir. Bu kelimenin anlamı, “bilinebilir evren” demektir. Kozmos, evrenin tümü değildir; sadece evrenin bilinebilir bir parçasıdır. Kozmos evrenin tanımlanmış bir parçasıdır. Bu tanımlamayı yapanlar, evrenin küçük bir parçasını izole edip kozmos olarak tanımladıktan sonra, bu kozmosu evrenin tümü olarak tanımlarlar. Mesele bu.

Peki kozmosu tanımlayanlar kimler?

Kozmoloji, evrenin bütününü inceleyen bir bilim dalı değildir. Tanımlanmış bir kozmosu inceleyen bir bilim dalıdır. Tarihin başlangıcından beri kozmoloji, yazı ve matematik bilen bir rahip sınıfının kontrolünde olmuştur. Bu rahip sınıfının hamisi ve işvereni de egemen güçlerdir. Kozmoloji egemen sınıfların malıdır; önemli bir sömürü ve aldatmaca aracıdır. Aldatılan halktır.

Rahip sınıfının uydurduğu masallar egemen güçler tarafından, din olarak, (seküler din de olabilir) halkı yönlendirmek ve sömürmek için kullanılır. Profesyonel rahipler, egemen güçler ve halk arasındaki bu ilişki hiç değişmemiştir. Günümüzde de aynı sömürü tezgahı başarı ile uygulanmaktadır. Sadece isimler değişmiştir.

Bir zamanlar, Avrupa’da, kilise hiyerarşisi egemen güçtü ve astronomi ve kozmoloji kilisenin malı idi. Kilise derken din hiyerarşisini anlamamız gerekir. Bugün kozmoloji din hiyerarşisinden kopmuş ve devlet egemenliğine girmiştir. Yani günümüzde kozmoloji devlet hiyerarşisinin malıdır.

İşte bu rahip sınıfının işi ve görevi egemen güçler için kozmoslar yaratmaktır.

Kozmolojinin temel ilkesi bu cümle olmalıdır:

Evrenin tümünü bilmemize imkan yoktur.

Dört bin yıl önce de bütün evreni bilmemize imkan yoktu, bugün de yok.

Astronomlar uzayın derinliklerine baktıklarında, bir görüş ufkumuz olduğunu görüyorlar. Bu ufkun ötesinden bize ışık, yani bilgi, gelmiyor. Ufkumuzun dışında kalan evreni bilmiyoruz ve hiç bir zaman da bilemeyeceğiz. Demek ki evrenin bütününü bilmemize pratik olarak imkan yoktur.

Ama bu kozmos tasarlayıcısı rahipler —günümüzde felsefe doktorları olan akademik fizikçiler— evrenin tümünü bir bütün olarak bildiklerini söylemek zorundadırlar. Kozmologların işvereni onlardan bütün evren için yaradılış hikayeleri yazmalarını isterler. Egemen güçler evrenin bir parçası ile ilgilenmez; sömürü ancak muhataplarınızı bilmediğiniz bir şeyi bildiğinize inandırabilirseniz mümkündür.

İşte bu sebepten, kozmoloji rahipleri, evrenin bilebilecekleri bir bölümünü izole edip bir kozmos yaratırlar. Sonra da bu kozmosu evrenin bütünü olarak tanımlarlar.

O zaman, kozmos, en gelişmiş gözlem aletlerinin sınırları ile belirlenmiş, düzenli ve insan aklının anlayabileceğinden daha karmaşık olmayan, çağın matematik kuralları ile modellenebilen, ahenkli ve uyumlu bir bütündür.

Ne tesadüftür ki, kozmos hep bu rahiplerin bildikleri matematik seviyesine uyar, hiç daha komplike ve karmaşık olamaz; güncel fizik kitaplarında yazılmış kanunların dışına çıkmamaya büyük özen gösterir; ve bu rahiplerin en son gözlem araçları ile görebilecekleri en uzak nokta ile kendini sınırlar; bu rahiplerin anlayabileceğinden ne daha büyüktür ne de daha komplike ve anlaması zordur. Ne ilginç değil mi?

Rahiplerin gözlem ve analiz teknolojileri geliştikçe, kozmos da büyür ama hiç bir zaman bütün evren olamaz.

Kozmologların bu bilinen aldatmacasını astronomi tarihinde görmek mümkündür. Teleskopun icadından önce, çıplak gözle görülebilen evren kozmos olarak tanımlanmıştı ve bütün evren çıplak gözle görülebilen evren olarak tanımlanmıştı.

Teleskopun icadı ile evren büyüdü; galaksiler gözlemlendi ve galaksiler bütün evren olarak tanımlandı. Günümüzde de durum aynıdır. Gözlemlenen evren evrenin tümü olarak tanımlanmıştır. Profesyonel kozmoscu rahipler bizi hâlâ uydurdukları yaradılış masalları ile aldatıyorlar.

Günümüzün yaradılış masalı Bigbang de bir kozmos masalıdır; bütün evrenin yaradılış masalı değildir. Bigbang’e göre 13 küsür milyar yıl olarak hesaplanan “evrenin” yaşı da tüm evrenin yaşı değil, kozmologların tanımladığı bir kozmosun yaşıdır.

O zaman, birinci ön kabul doğru değil; daha doğrusu, yazarların kurdukları cümle içinde yaşadığımız dünyayı anlatmıyor. Evrenin, bir bütün olarak, “rasyonel ve anlaşılabilir bir yapısı” olduğunu söyleyemeyiz çünkü evrenin tümünü bilemeyiz.

Bilim, mutlak bilgi olmadığını kabul ettiğimiz zaman başlar.

Zaten bilimsel yöntem, yani bilmek, bir model inşa edip o modeli gözlemlerle mukayese etmek demektir:

Model — Gözlem = Hata

Yani bilgi dediğimiz şey aslında hatadır. Hatayı biliriz.

O zaman, bilim dediğimiz yöntemle öğrenebileceğimiz şeyler çok kısıtlıdır. Bilimsel yöntemle, yani model eksi gözlem eşittir hata yöntemiyle, bir birim seçeriz ve bu birimle gözlemleri sayarız. Yani seçtiğimiz birimin, ölçtüğümüz şeyin içinde kaç defa olduğunu sayarız.

Zaten “rasyonel” kelimesi “ratio” yani oran kelimesinden geliyor. Bilimin temeli oranlardır.

Onun için evrenin bir bütün olarak bilinebileceğini söyleyemeyiz. Ama “sadece bilebildiğimiz şeyleri bilebiliriz” gibi totolojik bir cümle kurabiliriz. Veya “ölçebiliyorsak bilebiliriz” diyebiliriz. Ama ölçmek de bir birimle saymaya dayandığı için ve biz istediğimiz birimi seçebildiğimiz için, (birimi biz tanımlıyoruz, yani biliyoruz) o zaman zaten bildiğimiz şeyi bilmiş oluyoruz.

Şimdi ikinci ön kabule bakalım.

(2) İkincisi, insan zihninin evrenle ilgili doğru bilgilere ulaşabileceğiyle ilgili ön kabuldür; zihnin doğruya ulaşma kapasitesi mümkün görülmezse bilimsel çaba anlamsız olur.

Mutlak doğru bilgilere ulaşamayız ki. Burada yazarların “doğru” kelimesini böyle mutlak doğru anlamında kullandıklarını düşünüyorum.

Bu ön kabul için de birinci ön kabul ile ilgili yorumumuz geçerli. Modelimizi gözlemlerimizle karşılaştırdığımızda kabul edebileceğimiz ölçüde az bir hata çıkıyorsa biz buna doğru bilgi diyoruz. Yani doğru bilgi mutlak bilgi olamaz. Ölçüm aletlerimizin, çözünürlüğü ve analiz teknolojimizin sınırları içinde bir bilgiye varırız. Yarın, aletlerin çözünürlüğü arttığında bilginin özü değişebilir.

Zaten doğada doğru ve yanlış diye iki ayrı değer yoktur; doğada doğru/yanlış yoktur. Biz insanlar doğruyu ve yanlışı tanımlarız.

Bilim sorduğumuz bazı sorulara cevap aramaktır. Mesela, dünya hareket ediyor mu etmiyor mu? Bu sorunun doğru cevabını bulabileceğimizi varsayıyoruz. Yazarların demek istediği böyle bir şey olmalı. O zaman, evren kelimesini kullanmayalım ve doğa diyelim, uzay diyelim, gezegenler, yıldızlar diyelim, ama evrenin bütününü bilebileceğimizi varsaymıyalım. “Doğa ile ilgili bilebileceğimiz oranlar vardır” diyebiliriz.

(3) Üçünçüsü, bilimsel faaliyetin objesi olan evrenin keşfedilebilir olduğuna dair ön kabuldür; evrenin yapısının keşfedilmeye imkan tanımadığı düşünüldüğünde de bilimsel faaliyet anlamsızlaşır.

Evren kelimesi burada da sorunlu bence. Evren, yani evrenin tümü, bilimsel faaliyetlerin objesi olamaz. Evrenin tümü bilinemez. Biz sadece ölçebileceğimiz şeyleri bilebiliriz. Ölçmek demek seçtiğimiz bir birimle gözlemleri mukayese etmek demektir. Bütün evreni ölçebileceğimiz bir birim tanımlayamayız. Öyleyse, evrenin tümünü bilimsel olarak bilemeyiz. Evreni bir bütün olarak ölçemeyeceğimize göre bilimsel olarak bilemeyiz.

Doğa keşfedilebilir tabii. Coğrafi keşifler yapabileceğimiz gibi, sorular sorarak kavramlar dünyasında da keşifler yapabiliriz. Kavramları da biz kendimiz tanımlayıp isimlendirdiğimiz için, burada da bir dairesel mantık olabilir.

(4) Dördüncüsü, bilimsel faaliyetle ulaşılan yasaların evrensel olduğuna dair ön kabuldür; eğer bilim insanları buldukları yasaların, dünyanın farklı yerlerinde farklı olmasını ve zamandan zamana bu yasaların değişmesini bekleselerdi bu yasaları bulma faaliyeti anlamsızlaşırdı.

Burada da, evren kelimesi bu cümleyi anlamsızlaştırıyor. Doğada fizikçilerin yasa dedikleri temel oranlardır. Mesela, Kepler’in 3. yasası diye bilinen ilişki bir oranların eşitliğidir. Böyle bir ilişkinin evrenin tümünde geçerli olduğunu söyleyen bir kimse yalan söylüyordur çünkü evrenin tümünü bilemeyiz.

Fizikçiler bu konuda çok yalan söylerler. “Newton’un Evrensel Çekim Gücü Sabiti G” derler. Halbuki, G fizikçilerin kendi tanımladıkları bir birimdir ve evrenin tümünde geçerlidir demek yalancılık yapmaktır.

Newton kitabında gezegenlerin hareketleri ile ilgili sadece 6 tane hesap yapmıştır. Bu 6 basit hesaptan —üstelik Newton hesaplarını bir güç terimi kullanmadan yapmıştır— Newton’un yerçekimi kanununun evrensel olduğu sonucu çıkmaz. Newton’un çekim gücünün evrensel olduğunu söylemek yalancılıktır. Newton kültünün bir propagandasıdır.

Bu yasalar geçerli oldukları yerlerde geçerlidir. Hepsinin geçerli olduğu bölgeler, sınırlı bölgeler vardır. Neden evrensel olsunlar ki? Burada yapılan da bir kozmos yapmaktır yani yerel gözlemleri evrensel ve her yerde geçerli, kanunlar olarak satmaya çalışmaktır. Bu bir aldatmaca ve bilimsel sahtekarlıktır.

“Tek sabit değişimdir” gibi genel bir ifade evrensel olarak geçerli olabilir. Ama böyle bir cümle kurmak bile anlamsız olabilir çünkü evrenin bütünü ile ilgili bir yargıda bulunan her ifade bilimin dışında kalan bir ifadedir. Bilimsel olarak anlamı yoktur.

(5) Beşincisi, bilimin objesi olan evrenin, maddenin ve canlıların incelenmesinin değerli bir uğraş olduğuna dair ön kabuldür; eğer yapacağınız faaliyette sarf edeceğiniz emeğe ve vakte değmediğini düşünüyorsanız, bu uğraşı değerli bulmuyorsanız, ona başlamazsınız bile.

Yine aynı hata yapılıyor. Bilimin objesi evren değildir. Ama, evet, eğer yapacağımız incelemenin değerli bir uğraş olduğuna inanmıyorsak, boşuna vakit harcamayız.

Yalnız, ikinci ön kabule yorumumda bahsettiğim gibi, mutlak doğrulara ulaşamayız. Araştırmalarımıza mutlak doğrulara ulaşmak hedefi ile başlarsak hayal kırıklığı mutlaka bizi bekliyor olacaktır. Zaten bu konularda yeterli zaman harcayan herkes, doğa araştırmacıları olsun, filozoflar olsun, sonunda hiç bir şey bilmedikleri sonucuna varırlar. Bu kaçınılmaz gibi gözüküyor.

(6) Altıncısı, evren hakkında bilgi elde etmede gözlemin önemli olduğuna dair ön kabuldür; eğer masa başında sırf aklımızı çalıştırarak bilim yapmanın mümkün olduğu düşünülürse bilimsel başarıların en önemli destekçisi olan gözlem gereğince yapılamaz. (Örneğin bu madde Kuran’ın gözleme davet etmesi gibi hususlarla ilgilidir ve teist inancın bu şıkkı desteklemediğine dikkat edilmelidir.)

Evet, gözlem önemlidir ama gözlem yapmak yetmez, yapılan gözlemleri toplayıp analiz ederiz. Yorumlarız.

(7) Yedincisi, evreni anlamada matematiğin önemli olduğuna dair ön kabuldür; eğer evreni anlamada matematikten faydalanmazsanız evrene gereğince nüfuz edemezsiniz ve geçmiş ile gelecek hakkında öngörüde bulunmanız mümkün olmaz.

Matematik gözlemleri yorumlamakta yardımcı olabilir. Burada “matematik” kelimesi tanımlanmadığı için ve matematik bilimi devamlı değiştiği için, matematiğin neden önemli olduğu anlaşılamıyor.

Doğayı anlamak için sadece saymayı bilmek yeter. Akademik matematik bilimini daha derinlemesine öğrendikçe doğa hakkında daha derin bilgiler elde edebiliriz diye bir şey yok.

Doğayı bilmek için gözlem yaparsınız, yani mesela, astronomi gözlemi yapmak demek, belli aralıklarla, bir gezegenin pozisyonunu ölçmek demektir. Ondan sonra bu gözlemlerinizden bir liste yaparsınız; listeleri birleştirip tablolar yaparsınız. Bu tablolarda gizlenmiş örüntüleri ararsınız; oranları ve oranların eşitliğini ararsınız. Bu kadar basit. Sümerler de bunu yapmışlardır. Bugün de yapılan budur. Başka türlü bilemeyiz.

Okullarda yüzyıllardır öğretilen kalkül, türev, tümlev, standart algoritmalar, geometri, cebir vs. vs. bunlar sadece kolaylaştırıcılardır. Matematiği yüceltmeye gerek yok.

Yazarların verdiği örnek ayetten gördüğümüz gibi (sayfa 82), Allah sadece bir şeyler sayıyor. Yazarlar, Allah bir şeyler saydı diye “Kuran’ın doğayı matematik olarak inceleyin” dediği sonucunu çıkartıyorlar. Hiç böyle bir sonuç çıkmıyor.

Basit, gündelik matematik bilgisi kullanarak da “geçmişi de geleceği de” görebiliriz. Önce liste yapın. Sonra tablo yapın ve geçmişi de geleceği de görün.

Gözlem noktalarının hepsinin en yakınından geçen bir çizgi size geçmişi de geleceği de gösterecektir. Böyle bir çizgiyi kolayca çizebilmek için bazı algoritmalar bilseniz iyi olur. Genel olarak matematik demeyelim o zaman, algoritmaların önemli olduğunu söyleyelim.

Bu ön kabullerle bilim yapan bir çok natüralist (ateist ya da materyalist de denilebilir) de elbette vardır, fakat Kuran’a inananlar (ve birçok maddede diğer teistler) için bilimsel faaliyete girişirken bunlara inanmanın rasyonel temeli vardır. (Buradaki temel amacımız Kuran’la bilimsel faaliyet arasındaki ilişkiyi değerlendirmek olsa da Kuran, teist varlık anlayışını ortaya koyduğu için burada söylenenlerin önemli bir kısmının teizm-bilimsel faaliyet ilişkisi açısından da önemli olduğunu belirtmeliyiz.

Kitabın ikinci bölümünde ise Kuran’ın bilimsel uğraş için motivasyon sağladığı gösterilecektir. Dünyada geniş kitleler üzerinde etkili olan hiçbir dinsel metinde; evreni, canlı ve cansız varlık ve süreçleriyle doğayı tanımaya, bunlar üzerinde derin derin düşünmeye, doğadaki fenomenlerden sonuçlar çıkarmaya Kuran’daki kadar yoğun teşviğe rastlanmaz.

Kuran’ın işi insanların bilimsel sorgulama yaparak doğayı anlamalarını teşvik etmek mi? Kuran’ın bilimi teşvik etmek gibi bir misyonu mu var? Hiç zannetmiyorum. Kuran’da bugün bizim anladığımız anlamda bilim kavramı yoktur. Kuran’ın iki misyonu vardı:

(1) Bedevi Arapları ehlileştirip tek devlet ve tek din altında toplamak;

(2) Bu hedefe ulaşılınca da Kuran’ı kullanarak Arap olmayan komşu devletleri Arapların egemenliği altına almak.

Kuran siyasi bir belgedir ve bilimi teşvik etmek gibi bir hedefi yoktur.

Bu hedeflerin ilki, Mekkî ayetler aracılığı ile yapıldı; ikincisi de Medenî ayetler aracılığı ile yapıldı. Kuran’ın misyonu, dini yaymaktır, bilimi yaymak değil. Dini yaymak demek, komşuların zenginliklerini Allah adına yağmalamak, topraklarını sahiplenmek ve halkını köleleştirmektir. Kuran bir sömürge aracı olarak kılıçtan daha etkili olmuştur.

İslam devletinde gücü ele geçiren halifeler Kuran’ı kendi ideolojilerine göre yeniden yazdırıp kitap haline getirmişlerdir. Yani Kuran’ı fetih ve sömürge aracı olarak kullanmışlardır. Kuran siyasi bir bildiridir; onun içinde bilimsel motivasyon aramak çok komik ve absürd bir faaliyet olurdu.

Sayfa 21

Kısacası bu bölümde aktarılanlar açısından Kuran’ın diğer dinlerin metinlerinden daha farklı bir konumda olduğuna dikkat edilmelidir. Kuran açısından evreni anlamayla ilgili her türlü faaliyet Allah’ın gücünü, kudretini, sanatını, ahireti yaratmasının ne kadar kolay olduğunu anlamaya hizmet etmektedir.

Bunlar mı bilimsel konular?

İslam açısından Allah’ı tanımak, olabilecek en önemli bir hedef olduğu için bilimsel faaliyet bu hedefe hizmet eden yararlı bir faaliyettir.

Ayrıca bu faaliyet Allah’ın birçok Kuran ayetindeki emirlerinin yerine getirilmesiyle alakalıdır. İslam düşüncesini benimseyen biri için bunlar olabilecek en üst seviyede motivasyon kaynaklarıdır.

Bilimsel faaliyetlerinde böylesi bir motivasyon etkili olmuş olan, kendi çağının en iyi astronomu olarak gösterilen ve aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Battani (858-929) şöyle demektedir:

“Astronomiyle ilgili fenomenlere dikkatimizi vererek, gözlem yaparak ve onlar hakkında derinlemesine düşünerek Allah’ın birliğini ispatlamak ve Yaratıcının gücünün boyutunu, engin bilgeliğini ve hassas tasarımını fark etmek mümkündür.”

Elbette Kuran’ın bu motivasyonunun dışında bilimsel faaliyetin karşılığında para, şöhret veya karizma kazanılması gibi başka motivasyon kaynaklarının bilim yapılmasını teşvik edici gücü hepimizce malumdur ve bir Müslümanın da bu tip motivasyonlara sahip olmasında bir sorun yoktur ama Kuranî paradigma içerisinde Allah’ı tanımak ve Allah’ın emirlerini yerine getirmek, tüm bunlardan çok daha önemli bir hedef olduğu için, bir Müslüman açısından daha üst seviyede bir motivasyon kaynağıdır.

Allah’ı tanımak ve Allah’ın emirlerini yerine getirmek gibi faaliyetlerin bilimsel faaliyetler olarak tanımlanabileceğini düşünmüyorum.


Notlar:

— Bahsi geçen kitap: Kuran ve Bilimsel Zihnin İnşası, Caner Taslaman, Enis Doko, İstanbul Yayınevi, 13. Baskı.

— “Yazarlar, Allah bir şeyler saydı diye…” 92. sayfada bahsedilen ayet, Cin suresi, 28. ayettir:

Allah onların yaptıklarını tümüyle kuşatmıştır ve her şeyi sayıyla tespit etmiştir.

Bir önceki sayfada da, Rahman suresi, 5. ayeti örnek vermişler:

Güneş ve ay bir hesaba bağlıdır.

Bunlar çok kolay ve yüzeysel yorumlar. Bu devirde Kuran’ı okuyup da matematik öğrenmeye heves etmiş bir talebe var mıdır acaba? Yoktur. Olamaz. Ama, Matematik Köyü’nü duyup da oranın sihirine kapılıp matematiği seven binlerce genç var. İlham böyle verilir. Ortam yaratarak. Matematiği eğlenceli yaparak. Kuran “matematik bilmeyenler cehenneme gidecektir” deseymiş bile matematik öğrenenlere motivasyon olmazdı.

Kuran temel mesajı itibarı ile hiç bir dünyevi işi teşvik etmez. Kuran, bu dünyayı unutun, öbür dünyaya hazırlanın diyor. Öbür dünyaya nasıl hazırlanacağız. Bu dünyadaki bütün vaktimizi takva puanları toplamaya harcayarak. Yani, sabah akşam namaz kılacağız. Sonra Kuran’ı ezberleyip devamlı tekrar edeceğiz. Geri kalan zamanımızı da evimize kapanıp inzivada geçireceğiz. İnsanlardan uzak duracağız. Çünkü, Allah muhafaza, kaza ile birine bir yalan söylemiş oluruz, ters bir hareket yaparız, biri bize beddua okur ve hiç suçumuz olmadan kendimizi cehennemde buluruz. En iyisi eve kapanıp sabahtan akşama Kuran okumak…. Mesajı bu olan kitap mı insanlara bilim yapma motivasyonu verecek? Taslaman ve Doko hocalar ya bizimle alay ediyor veya Kuran’ın mesajını hiç anlamamışlar.

— “aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Battani…” Battani neden örnek verilmiş anlamak mümkün değil. Battani’nin en temel ön kabulü zaten Allah’ın büyüklüğü. Allah’ın büyüklüğünü, eşsizliğini ve yaratıcılığını kabul ederek işe başlamış. Bu ön kabullere delil mi arıyor? Karşı delil bulma ihtimali yok ki. Allah ne yaptıysa güzel yapmıştır ön kabulü ile yola çıkıyor zaten: Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler, derler ya…

Evren Kaç Yaşında?

Kerem Cankoçak’ın tavsiye ettiği Evren Kaç Yaşında? kitabı geldi. Kitabın yazarı evrenin bütününün yaşını bilmiyor. Sadece evren kelimesini iki zıt anlamda kullanarak kavram kargaşası yaratıyor. Bu konudaki fikirlerim değişmedi, aşağıda paylaşıyorum.

Evren-Kac-Yasında

Evren kaç yaşındaymış? Böyle bir şey bilinebilir mi? Bilinemez. Sadece, şarlatanlık ve sahtekarlık ve yalanlarla bir sayı uydurulup o sayı sözde bilimsel hesaplarla destekleniyormuş gibi yapılır. Bu kitap da öyle yapıyor.

224. sayfada Bigbang’den daha büyük bir absürtlük patlaması oluyor ve Bay Weintraub, Bay Hubble’ın ölçtüğü 24 galaksinin hareketlerine dayanarak bütün evrenin genişlediği sonucuna varabiliyor.

Yirmidört galaksinin hareketinden tüm evrenin yaşını bulmak, ya bir mucizedir veya bir sahtekarlıktır. Bay Weintraub ya bizi salak yerine koymaktadır veya kendisi bizim bilmediğimiz bir şey bilmektedir. Daha doğrusu, Bay Weintraub; bizim bilmediğimiz (ama bilmediğimizi bildiğimiz) fakat kendisinin de bilmediği (bilmediğini de bildiği) bir şeyi bildiğini iddia ediyor. Bay Weintraub, bu 24 galaksinin hareketine bakarak evrenin tümünün hareketini bilebiliyorsa, o zaman evrenin bütününü biliyor demektir. Biliyor mu? Hayır bilmiyor.

Bay Weintraub’un evreninin bütününü bilmediğini kesin olarak biliyoruz çünkü, evrenin bize hiç ışık gelmeyen bir bölümü var. Kimse bu gerçeği inkar edemez. Belli bir ufkun ötesinden bizim buralara ışık gelmemektedir. Bu ne demektir? Hiç kimse, Bay Weintraub dahil olmak üzere, evrenini tümünü bilemez.

Bu Bigbangcılar bilim kisvesi altında şarlatanlık yapıyorlar. Dikkatinizi çekiyorum, sadece 24 galaksiden bahsediyoruz! Yirmidört galaksi bizden uzağa gidiyor diye bütün evren genişliyor gibi bir sonuca varmak şarlatanlıktan başka bir şey değildir.

İsterseniz 24 değil, 24 milyar da değil, 240 milyar da değil, 2400000000000 milyar galaksi de gözlemseniz, yerelden bilinemez mutlağa yol yoktur. Gözlemlenen galaksiler yereldir; evrenin tümü bilinemez mutlaktır. Yerelden bilinemez mutlağa mucize olmadan gidemezsiniz. Ya mucize ile gidersiniz ya da şarlatanlıkla. Bay Weintraub yerelden mutlağa şarlatanlıkla geçiş yapıyor.

Bay Weintraub’un Hubble’ın ölçümlerini nasıl yorumladığına bakalım (sayfa 223):

Hubble kanununu nasıl yorumlayacağız? Dünya’dan […] dışarıya doğru bakar ve bütün diğer gökadaların […] bizden uzaklaşıyor gibi göründüğünü görürüz; bu gökadaların görünen bizden uzaklaşma hızlarını ölçer ve bu hızların gökadaların bizden uzaklıkları arttıkça arttığını farkederiz. Uzaklıkla bizden uzaklaşma hızı arasındaki bu bağıntı ne anlama gelir? Bir açıklama çoğumuz için aşikâr görünmektedir:

Bay Weintraub’un mucizevi açıklamasına geçmeden önce, Hubble’ın gözlemlerinin bilimsel ve mantiki tek bir yorumu olduğunu söyleyelim: Bu gözlemlerden çıkan tek sonuç, bazı galaksilerin bizden uzaklaştığıdır. Bazı yerel galaksiler bizden uzaklaşıyorlarmış, bu kadar.

Ne kadar uğraşırsanız uğraşın; ne kadar demagoji yaparsanız yapın, gözlemler sadece yerel evren için olacaktır. Bu gözlemlerden evrenin bütünü ile ilgili hiçbir çıkarsama yapılamaz. Yerel gözlemlerden evreninin bütünü için bir çıkarsama yapabilmek için bu 24 galaksinin evrendeki toplam galaksi sayısını temsil ettiğini bilmeniz gerekir. Ama bu 24 galaksinin bütün evrendeki galaksi sayısını temsil edip edemeyeceğini bilmeniz için bütün evreni bilmeniz gerekir. Fakat bütün evreni bilmiyorsunuz ve bilemezsiniz. Yani, Bay Weintraub bilmediği ve hiç bir zaman bilemeyeceği bir şeyi bildiğini iddia ederek hem yalan söylüyor, hem de bilerek yalan söylediği için sahtekarlık yapmış oluyor.

Şimdi, Bay Weintraub’la devam edelim:

1. Evren bir bomba gibi patlamış ve bütün parçalar _uzay boyunca_ merkezden uzağa uçmuştur. …

Bu nasıl bir mucizedir!! Patlamadan bahsetmiyorum, Bay Weintraub’un çıkarsamasının mucizevi olduğunu söylüyorum. Bay Weintraub, 24 galaksinin hareketlerini gözlemledi ve bütün evrenin bir bomba gibi patladığı sonucunu çıkardı. Alay mı ediyor? Bu yerel gözlemlerden böyle mutlak bir sonuç nasıl çıkar? Şaka gibi. Ama şaka değil. Gayet ciddi.

Böyle saçmalığın zirvesi bir çıkarsama ve bu kadar absürd ve yanlış bir varsayım ile başlayan bir teori için yaptığı bütün değerlendirmelerin ve hesapların hepsi akademik ve anlamsız kalıyor.

Bay Weintraub, mucize çıkarsamasını yapıyor ve bizim de bu mucizeye inanmamızı istiyor. Biz astronomi biliminde mucizelere yer olmadığına inanıyoruz. Onun için, bu patlama ile ilgili Bay Weintraub’un aşağıda verdiği detayların hiç birinin bilimsel bir değeri yok; çünkü gözlemlerin bilimsel açıklamasına göre böyle bir patlama yok. Bay Weintraub olmayan bir şeyin fiziksel detaylarını açıklıyor.

Patlamadan önce var olan ama merkezindeki çok küçük patlamamış bomba haricinde boş olan uzayın kendisi, patlamanın dışarıya doğru uçan parçalarını sonsuza kadar kapsamaya yetecek kadar büyüktür. Bütün döküntü parçaları patlama yerinden  aynı hızla fırlatılmadığı için patlamadan bu yana herhangi bir sabit zaman aralığında en hızlı uçan parçalar en uzak, en yavaş uçan da en kısa mesafelere uçmuşlardır.

24 galaksinin hareketinden tüm evrenin sonsuz kütleli ama sıfır çapı olan bir bombanın patlaması ile yaratıldığını anlatan şarlatan Bay Weintraub, şimdi de bu patlamanın detaylarını anlatmaya girişiyor. Olmayan bir patlamanın en ince detaylarını açıklayarak Bigbang masalı ile bizi kandırmaya çalışıyor.

İkinci bir açıklama kavranması çok zor olsa da gözlemlerle aynı derecede uyumludur:

Gözlemlerle nasıl uyumlu olabilir? Gözlemler yereldir. Yerel gözlemlerden mutlak bütün hakkında çıkarsama yapılamaz. Yaptığı açıklama bütün evreni bildiğini varsaydığına göre, demek ki gözlemlerle uyum içinde olamaz.

** ** **

Bahsedilen bu ikinci açıklama da, yukarda ki ilk açıklama ile aynı absürd mucizeye dayandığı için onu da detaylı olarak incelemeye gerek yok.

** ** **

Şimdilik bu kadar. Kitabı okumaya devam ediyorum.



Notlar:

Evren Kaç Yaşında? Büyük Patlamadan Günümüze Ne Kadar Zaman Geçti? David A. Weintraub, Alfa Bilim, 2013. Çeviri, Ulaş Apak. https://keremcankocak.blogspot.com/2015/12/evren-kac-yasnda-david-weintraub-alfa.html?view=magazine

David A. Weintdaub kimdir? (İngilizce)

Kerem Cankoçak YouTube kanalı.

— “…boş olan uzayın kendisi…” Bay Weintraub’a göre evran yokmuş ama uzay varmış. Evren daha yaratılmamışsa, uzay da yok demektir; daha genel olarak, ismi olan hiç bir şey yok demektir. Uzayın ismi olduğuna göre, evren yaratılmamışsa uzay da yoktur, daha yaratılmamıştır.

— “hareketsiz bir gözlemci…” Hareketsiz bir gözlemci olamaz çünkü mutlak hareketsizlik diye bir şey yoktur. Bu fizikçilerin doktrinlerini kurtarmak için söylemeyecekleri yalan yok anlaşılan.

— “Bu evrende…” Bigbangcı kozmolojistlerin yazdığı bütün kitaplarda ve makalelerde “evren” kelimesini bilerek iki zıt anlamda kullanırlar. (1) Gözlemlenen evren; (2) Evrenin tümü. Bu iki anlamı bilerek birbirlerine karıştırırlar ki gözlemlenen evreni evrenin tümü diye satabilsinler. Kosmozla ile evrem kelimelerinin arasındaki önemli farkı anlatan bir yazım var: Büyük kozmoloji aldatmacası. O yazıdan alıntı:

…eskiden beri kozmologlar, gözlem aletlerinin sınırları ile sınırlanmış bir kozmos tanımlarlar, sonra bu kozmosun bütün evren olduğunu iddia ederler. Kozmos, bütün evrenin bilinebilir bir parçası demektir. Yani, ellerindeki matematik teknolojisi ile –bildikleri matematik ile– bütün evrenin ne kadarını açıklayabiliyorlar? Bunu belirledikten sonra evrenin o bölümünü kesip alıp bir kozmos yaratıyorlar. Bu kozmosun özelliği, bu ulemanın bildiği hatta keşfettiğini söylediği yasalara göre hareket ediyor olmasıdır.

— “_uzayın_ kendi dokusu homojen bir şekilde _gerilir_” Burada uzay-zaman demek istiyor herhalde.

Modern Kozmoloji Masalları

Kızılderili Masalları kitabından:

Kızılderili masalcı Iagoo, dedesinin uzun yıllar önce anlattığı peri masallarını, gizemli öyküleri de daha dün dinlemiş gibi hatırlarmış. Iagoo’nun dedesi de bu öyküleri vaktiyle kendi dedesinden öğrenmiş, o da kendi dedesinden. Aslında dededen toruna anlatılagelen bu öyküler o kadar eskiymiş ki, kökleri dünyanın, her şeyin sihirli ve tuhaf olduğu o ilk zamanlarına kadar dayanıyormuş.

Modern Kozmoloji Masalları kitabından:

Bu kızılderili masallarına artık kim inanır! Bizim bilimsel peri masallarımız var. Einstein dedenin müritleri olarak ondan duyduğumuz kozmoloji peri masalları o kadar eskiye gidiyor ki, her şeyin sihirli ve gizemli bir nokta olduğu o ilk zamanlara kadar dayanıyor…

Hiç bir şey değişmemiş, değil mi? Sadece şamanların ve masalcıların ismi değişmiş.

Halk evrendeki yerini bilmek istiyor; hiç anlamadığı esrarengiz olayların kendisine bu konularda otorite sahibi şamanlar tarafından anlayabileceği bir dilde anlatılmasını istiyor.

O zamanların şamanları otorite sembollerini üstlerinde taşırlarmış: aşırı süslü ve komik şapkalar, korkunç maskeler, asalar, tüyler şunlar bunlar. Şimdiki şamanlar daha soyut takılıyorlar, onların otorite sembolü denklemleridir. Gizemli sembollerden meydana gelen bu denklemleri sadece kendileri deşifre edebilirler ve denklemlerde gördükleri esrarengiz bilgileri halka anlatırlar. Einstein dedenin denklemlerinden çıkan en gizemli peri masalı Bigbang masalıdır. Bigbang masalı yaratılış efsanesi olarak da bilinir.

Einstein dedenin denklemlerine göre ve Hubble dedenin gözlemlerine göre şimdi gördüğümüz bu evren 14 trilyon yıl önce sonsuz yoğunlukta bir nokta imiş. Sonra, tanrı evreni yaratmak için bu sonsuz yoğun noktaya bir iğne batırmış ve bu nokta patlamış, aynı bir balon gibi, ve o zamandan beri evren yayılıyormuş… Ama yayılan evren değil uzaymış. Nasıl yani? Uzay nasıl yayılır?

Ne demek “Uzay nasıl yayılır?” Siz kızılderili İagoo’nun masallarını sorguluyor musunuz? O zaman neden fizikçi amcanın masallarını sorguluyorsunuz?

Ama fizikçi amca çelişki içinde; anlattığı masal kendi içinde tutarlı değil. Mesela, onun dediğine göre, evrenin bir ufku varmış ve onun ötesinden bizim buraya ışık gelmiyormuş. Yani bu masalcı fizikçi amca evrenin bütününü bilmediğini zaten kendi söylüyor. Hem evrenin bütününü bilmiyorum diyor hem de evreninin bütününü biliyorum, 14 trilyon yıl önce bir noktaydı diyor.

Ee, hani evreninin bütününü bilmiyordun? Seni palavracı seni.

Masalcılığın bile bir raconu vardır. İagoo en azından masal anlattığını açıkça söylüyor, ama fizikçi amca bizi aldatıyor. Kandırmaya çalışıyor. “Ben bilim adamıyım; Bigbang bilimsel teoridir” diyor. Ondan sonra peri masalları anlatıyor. Sizi bilmem ama ben Kızılderili İagoo’nun samimi masallarını fizikçi amcanın palavralarına tercih ederim.