Kuran’ın Eleştirisi, İlhan Arsel

Alıntılar İlhan Arsel’in Kuran’ın Eleştirisi–3 kitabından:

Batı uygarlığını yaratan bilginlerin ve düşünürlerin tekrar etmekten bıkmadıkları şey hep şu olmuştur ki, insanları fiziksel gelişme olasılığından, yaratıcı zekadan ve düşünme gücünden yoksun bırakan şeylerin başında “kutsal” diye bilinen din kitapları gelir. Nitekim Batı dünyasının ortaçağ karanlıklarından kurtulup uygarlık çağına girebilmelerinin nedeni, Tevrat ve İncil’in … ve benzeri kitapların rehberliği yerine aklın rehberliğini seçmiş olmaktır. Voltaire bunu, “aklın” “Tanrı” ile yer değiştirdiğini söyleyerek özetlemiştir.

İslam dünyası, Batı dünyasının yaptığını yapamadığı (yani vahyin rehberliği yerine akıl rehberliğini seçemediği) içindir ki ortaçağ karanlıklarından kurtulamamıştır.

İlhan Arsel’in bu değerlendirmesi doğru gibi görünse de ben İslam ülkelerini yönetenlerin akıl dışı hareket ettiklerini düşünmüyorum. İslam’ı yönetim biçimi olarak seçmiş ülkelerin yöneticileri gayet akılcı insanlardır. Hem akılcı hem de çok akıllı insanlardır. Halkı uyutmak ve kolayca yönetmek için İslam’ı kullanabileceklerini çok güzel anlamışlar ve İslam’ı halkı sömürmek ve iktidarlarını güçlendirmek için gayet akılcı yöntemlerle kullanmaktadırlar. Onların tanrı fikrini akıl ile değiştirmek gibi bir hedefleri yoktur. Tam aksine halkın ortaçağ karanlıklarında kalmasını ve batıla inanmasını isterler. Bunu da akıl yolu ile yaparlar.

İslam’ı yönetim biçimi olarak seçmiş ülkelerin yöneticilerinin ortaçağ karanlığında kalmış, akıllarını kullanmayan insanlar olduğu doğru değil.

Bir ülkenin teknoloji toplumu olabilmesi için de halkın batıl yerine akla inanması gerekmez. Avrupalı halkın çoğunluğu inanç konusunda hâlâ ortaçağ karanlıklarında yaşamaktadır. Bunu Avrupa halklarının hâlâ ortaçağ dinlerine körü körüne inandıklarından biliyoruz; hâlâ aynı kiliseleri doldurup aynı ortaçağ ritüellerini yapıp duruyorlar. Üstelik ayrı dinden diye komşularından nefret etmeyi ve onları din adına öldürmeyi de hiç unutmamışlar. Bizim buradaki din yobazlarının tıpkısının aynısı orada da var. Bizimkiler çöl Arabı gibi giyinirler, o başka.

Peki dinci yobaz Avrupalı nasıl olmuş da 18. yüzyılda teknolojik gelişmeyi destekleyen bir ortam geliştirebilmiş? Bence bu ayrı bir araştırma konusu. “Avrupalı aniden aydınlandı sonra da görülmemiş bir teknolojik atılım yapıp medeniyetin zirvesine ulaştı” tezi Avrupalının kendi kendini yüceltmek için uydurduğu bir tezdir. Aslında tam tersi olmuştur: Avrupalı teknoloji sayesinde aydınlandı; aydınlandığı için teknolojide ileri gitmedi.

Fakat, Avrupa hâlâ bizlere aydınlanma masalını medeniyete giden tek yok diye satmaya devam eder. “Siz de aydınlanın ve bizim gibi medeni olun” der. Fakat aynı Avrupa bizim din safsataları ile uğraşarak geri kalmamızı ister ve ülkemizde din üzerinden operasyonlar yapar.

Kuran değişimi ve ilerlemeyi engeller, evet, ama nasıl engeller? Kuran bu dünyayı bir sınav olarak tanımlar ve bu dünyada sadece takva puanları toplamak için ibadet etmenizi öğütler. Geri kalan vaktinizde sıcaktan bunalmış çöl Arab’ı gibi yan gelip yatabilirsiniz. Kuran, çöl Arabının aşırı sıcak iklimden ve ona bağlı kültüründen gelen tembelliği ve kaderciliği resmileştirmiş bir yaşam tarzını insanlara dayatır. Kuran, müslümünlıktan önce o bölgede yaşayan Arapların geleneklerinin kitaplaştırılmış halidir. Arap değilseniz Kuran sizi bağlamaz.

Kuran’a inananlar da inanmayanlar kadar akılcı insanlardır. Kuran’a sorgulamadan inanan insanların akılcı yöntemlerden habersiz oldukları hiç de doğru değildir. Onlar akıllarını kullanarak Kuran’a inanmayı seçmişlerdir.

Kuran’a inanmayanların da her şeyi sorgulayan, hiçbir şeye sorgulamadan inanmayan, mutlak akılcı insanlar olduğu da doğru değildir. Onlar da başka konularda sorgulamadan inanmayı seçerler. Herkesin herşeyi sorgulaması imkansızdır. Kuran’a inandığı için akıl denen şeyin ne olduğunu bilmediğini zannettiğiniz insanların, kendi menfaatleri söz konusu olunca akıllarını çok iyi kullandıklarını görürüz. Mesela, para konusuna gelince onlar da herkes kadar akılcıdır. Siz hiç aklını kullanmayan bir din tüccarı gördünüz mü?

Kuran’a bağlı ülkelerin, istisnasız olarak, yeryüzünün en geri kalmış ülkeleri arasında bulunmaları, bunun en açık bir kanıtıdır. İslam ülkeleri tarihi şu gerçeği ortaya vurmaktadır ki Kuran’a bağlı ve saplı kalındıkça ne akılcılığa ulaşmak, ne gerçek anlamda ilim yapmak, ne demokrasi yaratmak, ne insan varlığını değer ölçülerine kavuşturmak ve ne de insanın insana sevgisini oluşturmak mümkündür.

Burada bilim ile teknolojinin aynı şey olmadığını belirtmemiz gerekir. Bilim akademiktir. Tutucudur. Okulcu doktorların akademik kariyer merdivenini tırmanmak için yazdıkları kitaplardan ibarettir. Teknoloji buluşları ise daha çok akademik dünyanın dışında çalışan amatörlerin buluşlarının piyasaya sürülüp halka yayılmasından ibarettir. Teknoloji ekonomi ve para ile ilgilidir; uygulamalıdır, faydacıdır.

Her ne kadar kısa bir dönemi içine alan “İslam uygarlığı”ndan söz edilirse, bu uygarlık Kuran’dan doğma bir şey değildir; Kuran’ın kaynak olarak kabul edilmesiyle ortaya çıkmış değildir. “İslam uygarlığı” Eski Yunan’ın bilim kaynaklarının etkisiyle oluşmuş bir şeydir. Miladi 8. ile 10. ya da 11. yüzyıllar arasında iki yüzyıllık kısa bir süreyi kapsayan bu gelişme, Eski Yunan kaynaklarından yararlanan İslam bilginlerinin “zındık”, “dinsiz” diye ilan edilmeleri, Eski Yunan bilimlerinin terk edilmesi ve bunlar yerine Kuran’ın yeniden kaynak edinilmesi sonucu olarak sönüp gitmiştir. O tarihten bu yana da bir daha canlanamamıştır, çünkü İslam ülkelerine, her ilmin Kuran’da olup tüm gerçeklere ancak Kuran yolu ile gidilebilileceği zihniyeti egemen olmuştur.

Böyle bir zihniyet egemen olabilir ama şeriatla yönetilen ülkeler Kuran’da olmayan yeni teknolojileri alıp kullanmakta hiçbir sakınca görmezler. Şeriat çok elastiktir. Ulema şeriatı istediği yöne çeker ve emrinde çalıştığı egemen güçlerin istediği her anlamı şeriattan çıkartmasını bilir. Bunun örnekleri Osmanlı’da bol bol vardır.

İlginç olan şudur ki, İslam ülkeleri içinde Kuran’a en fazla ve en sadık şekilde bağlı olanlar, en ziyade geri kalmış olanlardır. Bunun böyle olduğunu anlayabilmek için, günümüzde İslam şeriatının en yoğun ve özüne en sadık şekilde uygulandığı ülkelere, örneğin Afganistan, Suudi Arabistan, İran, Pakistan, Sudan vs. gibi ülkelere şöyle bir göz atmak yeterlidir.

Bu ülkeler yarın İslam’ı bırakıp Hıristiyan olsalar yine geri kalırlardı.

Buna karşılık Kuran’ı, yol gösterici rehber ve kaynak olmaktan çıkaran Atatürk Türkiyesi, yirmi otuz yıl gibi çok kısa bir zaman içerisinde uygarlaşma sürecine girmiş ve tüm İslam ülkelerinin önüne geçmiştir.

Doğru. Fakat, “Kuran’ı yol gösterici rehber ve kaynak olmaktan çıkarmak” yetmez. Atatürk bunu bildiği için devrimler yolu ile kurumları değiştirmeyi amaçlamıştır. Yani devletin alışkanlıklarını değiştirmeye çalışmıştır. Dil devrimi ile de halkın okur yazar olmasını sağlamıştır. Ne yazık ki, Atatürk’ün ölümünden sonra İmam Hatipler’in yetiştirip topluma saldığı gerici karşı devrimciler Atatürk devrimlerini geri çevirmeyi başarmışlardır, büyük ölçüde.

Ülkeleri geri bırakan sadece Kuran’a bağlı kalmak değildir. Şeriatla yönetilen bir toplumda, şeriata bağlı olmadan yaşamak isteyenler bastırılır ve etkisiz hale getirilir. Bu dini korumak için yapılmaz; baştaki din tacirlerinin iktidarını korumak için yapılır.

***

Şeriatla yönetilen bir toplum yeni girişimlere açık değildir. Fakat bu şeriat denen şey o kadar elastiktir ki eğer şeriat devletini yönetenlerin teknolojide ilerleme motivasyonu olsa şeriattan yeterli fetvalar çıkartılabilir. İsrail bir din devletidir ve şeriatla yönetilir. İslam şeriatı ile Yahudi şeriatı hemen hemen aynıdır. Ama aynı şeriat Arapların gelişmesini engellerken İsraillilerin teknoloji alanında gelişmelerini engellemiyor.

Kurandaki Arap dünya görüşü Arapça yolu ile dilimize sızdığı için aklımızı da ele geçirmiştir. Hepimiz istesek de istemesek de batıla inanıyoruz. Hepimiz istesek de istemesek de Araplar gibi tembel ve kaderci olmuşuz. Çünkü bunlar artık dilimizde var. (Eğer tembel ve kaderci değilsek, kendimizle ve ortamla zorlu bir savaş vererek kendimizi bu Arap özelliklerinden kurtarmışız demektir.)

Başladığımız bir işin sadece kendi çabamız ve gayretimizle sonuca ulaşacağına inanmayız; ille de “inşallah” deriz. İnşallah diyerek Allah’tan izin almazsak işimizin rast gitmeyeceğine inanırız. Tabii sihirli bir Arapça kelimeyi söyleyerek anında evrenlerin yaratıcısının dikkatini çekeceğine inanmak kadar gülünç ve batıl bir davranış herhalde yoktur.

Maçtan önce bir futbolcu ile röportaj yapılıyor, futbolcu “inşallah kazanırız” diyor. Yani kendi çabaları boşuna. Allah isterse kazanacak; Allah istemezse kazanamayacak. İş adamı “arkadaşlar inşallah ihaleyi alacağız” diyor. Bir yere davet edildiğimizde “kısmetse gelirim” diyoruz. Acaip bir kadercilik. Bu kadercilik Türklere has bir gelenek değil, tamamen Arapların bir geleneğidir.

Artık Arapça batıl kelimeleri kullanmamaya dikkat ediyorum. İnşallah, maşallah, bismillah, vallahi (valla) gibi bizi batıllaştıran kelimeleri kullanmak istemiyorum. Bu kelimeler Araplara kalsın.

Notlar:

— “Batı uygarlığı…”
Batı uygarlığı nedir acaba? Batı’nın kendini yüceltmek ve sömürgelerini küçültmek için uydurduğu bir propagandadır.

— “İslam dünyası…”

Bu nedir? Böyle bir dünya mı var? Türkiye’yi İslam dünyasına dahil etmek çok yanlıştır. Burası şeriatla yönetilen bir ülke değildir.

— “…vahyin rehberliği yerine aklın rehberliği…”
Aslında dine inananlar inanmayanlardan daha yüksek bir zeka seviyesine ulaşmış insanlardır. Yüksek zeka soyutlama gücü ile belli olur. Dini inananların çok yüksek bir soyutlama yeteneği vardır: El İlah veya Allah diye bilinen fakat hakkında 99 isminden başka hiç bir şey bilmediğimiz varsayımsal doğa üstü bir varlığın yolladığı mesajları; masalsı bir varlığın aracılığı ile almış olan; tarih içinde yaşamış gerçek bir kişilik olduğu hiç bir belge ile sabitlenmemiş bir insandan 150 yıl sonra yazılmış bir kitabın içinde yazılanların Allah’ın bire bir hiç değişmemiş sözleri olduğuna inanmak çok yüksek bir soyutlama yeteneği gerektirir.

— “Düşünme gücünden yoksun bırakan…”
Böyle bir genelleme doğru değil. İnsanlar dinin kitabını inanmayı ve sorgulamamayı kendi akıllarını kullanarak seçiyorlar. Aynı insanlar dünyevi konularda herkes kadar akıllarını kullanırlar.

— Biz niye hala Kuran’la boğuşmak durumundayız? Kuran’ın buyruklarının sosyal hayattan tamamen çıkması gerekir.

— Faydalı işler; faydasız işler. Önemli olan faydasız işler yapmaktır. Bu dünya boş olduğuna göre, bu dünyanın doğasına en uygun olan boş işler yapmaktır.

Gözlem dışı evren gözlemlerle anlaşılamaz

Bir Twitter kullanıcısı yorum yazmış:

Hocam kuramlar olmadan teoriler olmazdı. Bunlar denklemlere dayanan aksiyomlar.

İlk okuyuşta ciddiye almıştım. Sonra çok güldüm. Kuram = Teori olduğuna göre “Kuramlar olmadan kuramlar olmazdı” demiş oluyorsunuz. Doğru ama anlamsız bir cümle.

Kozmologların kullandığı denklemlerin aksiyomlara dayandığını söylüyorsunuz. Bu önemli çünkü kozmologlar bizi işte böyle aldatıyorlar. Gizemli denklemler kullanarak bazı hesaplar yapıyorlar ve evrenin sırlarını çözdüklerini iddia ediyorlar. Bu bir aldatmaca. Neden? Birazdan açıklayacağım.

Aksiyom, varsayım demek. Sizin dediğinize göre kozmologlar varsayımlarını uydurdukları denklemlere dayandırmışlar.

Bir varsayımın başka bir şeye dayandırılması gerekmez. Varsayım, sabit tutulması kararlaştırılmış bir tanımlamadır. Bir varsayım başka bir şeye dayandırılıyorsa o bir varsayım değildir; bir sonuçtur.

Kozmoloji varsayımları eğer dediğiniz gibi denklemlere dayalı ise, bu varsayımların gözlemlere dayanmadığını gösterir. Gözlemlere dayanmayan faaliyetlere de spekülasyon denir. Gerçekten de kozmoloji bir bilim dalı değil, denklemlerle bilim görüntüsü verilmeye çalışılan spekülasyonlardır.

Kozmoloji için doğru varsayım şudur:

Gözlem dışı evren gözlemlerle anlaşılamaz.

Yani, astronomi bilimdir; kozmoloji kurgudur.

Kozmoloji, kendini bilim olarak gösteren bir masallar sistemidir.

Kozmoloji deyince aklımıza, masal, spekülasyon, yalan ve sahtekarlık geliyor. Gözlemlere dayalı bir bilim dalı gelmiyor.

Kozmologlar, bir takım hesaplar yaptıkları için uydurdukları yaratılış masallarının bilimsel kuramlar olduğunu söyleyen sahtekarlardır.

Matematik ile bir şeyin var olduğunu ispatlanamaz. Matematik ile varolmayan bir şeyin niceliklerini hesaplayabilirsiniz. Matematik denklemleri genel terimlerdir. Biz onlara istediğimiz anlamı yükleriz.

Bir şey denklemlerle hesaplanıyor diye o şey gerçekten var demek değildir.

Kozmologlar evrenin bütününü denklemlerle incelediklerini söylerler. Bunun doğru olmadığını biliyoruz çünkü “evrenin bütünü” bilinemez bir kavramdır. Evrenin bütününü denklemlerle inceleyebilmek için evrenin kapalı bir sistem olduğunu varsaymak gerekir. Bu varsayım doğru olamaz.

Evreni bir bütün olarak denklemlerle incelediğini söyleyen birisinin yalancı ve sahtekar olduğunu biliyoruz çünkü o bilinemez bir şeyi bildiğini iddia etmektedir.

“Evreni bir bütün olarak denklemlerle incelemek” demek, evreninin bütününün bir modelini yaptığınız anlamına gelir. Böyle bir model yok. Olamaz da. Bilinemez bir şeyin modeli yapılamaz.

Kozmologlar bir kozmos yaratır ve bu kozmosun bütün evren olduğunu iddia ederler. Kozmos evrenin kozmologlar tarafından tanımlanmış, sonlu bir parçasıdır. Kozmos bütün evren değildir.

Evrenin bütünü diye insanların bilebileceği ve denklemlerle hesaplanabilen kapalı bir sistem yoktur.

Peki kozmologlar neyin hesaplarını yapıyorlar? Kozmosun.

Kozmologlar evrenin bilinebilir bir bölümünü kesip kapalı bir sistem tanımlıyorlar. Bu bir kozmostur; evren değildir. Kozmologlar laf cambazlığı ve propaganda ile bu kozmosu evrenin bütünü olarak pazarlıyorlar. Bu pazarlama işinde başarılı oluyorlar çünkü bu konuda kadim otoriteleri var.

Kozmologlar okulcu doktorlardır. Mesleki ünvanları “Felsefe Dokturu”dur. Bunlar, ortaçağlarda skolastikler olarak faaliyet gösteren düzenbazların akademik torunlarıdır. Onlar kadar bilim düşmanı ve sahtekardırlar.

Eskiden bu kozmoloji konuları din Doktorlarının tekelinde idi. Onlar, yaratılış efsanelerini doğa üstü bir yaratıcının insanlığa yolladığı bir kitaptan aldıklarını söylerlerdi. Sonra foyaları meydana çıktı ve bu yaratılış masallarını kendilerinin uydurduğu anlaşıldı. Halk uyandı ve “bilimsel” görünümlü yaratılış masalları istediler.

Böylece yaratılış masalları uydurma ve pazarlama işi kendilerini bilim adamı olarak pazarlayan Felsefe Doktorlarına geçti. Masallarını kutsal kitaplardan değil, sihirli ve gizemli denklemlerden çıkardıklarını söylediler. Denklemlerden Allahtan korkar gibi korkan sokaktaki adam da bu sahtekarlara inandı ve Big Bang gibi saçmalıkların bilimsel kuramlar olduğuna inandı.

Halk aslında hiç uyanmamıştı çünkü sadece din doktorlarının otoritesini red edip felsefe doktorlarının otoritesine inanmaya başladı. Din doktorlarına sorgulamadan inanıyordu; şimdi de felsefe doktorlarına sorgulamadan inanıyor.

Özetlersek: Evrenin bütünü bilinemez. Evrenin bütünün bildiğini söyleyen herkes yalan söylemektedir.

Notlar:

— Totoloji: Aynı gerçeği, sanki bir sebep sonuç ilişkisi gösteriyormuş gibi farklı kelimelerle söylenmesi. Mesela, “kuramlar olmadan teoriler olmazdı.”

— “Denklemlere dayanan aksiyomlar…”

Denklem bu bağlamda “model” demektir. Model de, nicelik olarak hesaplar yapmaya uygun olarak tanımlanmış kapalı bir sistem demektir. Bu modele kozmos diyoruz.

— Eğer Avrupa’nın “Ortaçağ” diye adlandırdığı ve karanlık olduğunu söylediği dönemlerde bilim düşmanlıkları ile bilinen skolastiklerin 18. yüzyılda olduğu söylenen “Bilim Devrimi” ile yeryüzünden silindiklerini zannediyorsanız, çok yanılıyorsunuz. Aynı skolastikler, aynı akademik kurumlarda aynı skolastik konularda yorumlar yazmaya devam etmektedirler. Sadece isimler değişmiştir. Aristo’ya yorum yazılırken, şimdi Einstein’a yorum yazılmaktadır. Mesleki ünvanları olan “Felsefe Doktoru” aynı olduğu halde dışa bakan pazarlama isimleri “Fizikçi” ve “Kozmolog” olarak değişmiştir.

— Kozmolojinin ana konusu yaratılış masallarıdır. Kozmoloji nedir?
Kozmoloji, “evren” denen bir şeyin, bir bütün olarak, başlangıcını, gelişimini ve geleceğini anlatan peri masallarının toplamına denir.

Yaratılış hikayelerine peri masalı diyebiliriz; masal diyebiliriz; mit, mitos veya efsane diyebiliriz; ama hiç bir bağlamda kozmolojiye bilim diyemeyiz.

 

2023 Eğitim Vizyonu hakkında…

2023 Eğitim Vizyonunun temel amacı; çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış ve bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen, bilime sevdalı, kültüre meraklı ve duyarlı, nitelikli, ahlaklı bireyler yetiştirmektir.

………………

Ne kadar yanlış bir eğitim vizyonu!

Eğer Milli Eğitim Bakanlığı eğitimin amacını böyle tanımlıyorsa, o zaman Türkiye’nin menfaati için çalışmıyor demektir. Bu vizyon zamanın ve memleketin şartlarına uymayan gerçek dışı bir vizyondur. İdealist bir akademik tarafından yazılmış bir martavaldır.

Diyelim ki bu vizyondan geçmiş bir talebe mezun oldu. İş bulamaz ki. Bir de bu vizyon hangi eğitim düzeyi için geçerli olacak? İlkokul mu? Lise mi? Üniversite mi? Bunların hedefleri aynı olamaz.

İlkokul denen olay en fazla, ama en fazla, 6 ay sürmelidir. İlkokulda sadece okuma yazma, çarpım tablosu ve basit oranlarla hesap yapma öğretilmelidir. Bunları bilen bir çocuk artık hayata hazırdır. Gerisini kendi öğrenir. Milli Eğitim bakanlığının hapishanelerinde öğreneceği hiç bir şey olamaz.

En fazla altı ay süren ilkokuldan sonra çocuk —eğer isterse— aktif olarak üretim yapan atölyelerin bulunduğu bir ortama salınır. Bu atölyeler hayatı yansıtan yerler olmalıdır: Resim, müzik, matematik, marangozluk, kodlama, vs. vs. Bu atölyelere serbestçe girip çıkan çocuk istediği atölyede istediği kadar kalıp istediğini yapmakta serbest olacaktır.

Hekimlik ve avukatlık gibi bir kitap bilgisini ezberlemeye dayanan özel uzmanlık alanlarına girmek isteyen çocuklar da bu alanlarda çalışan işyerlerine stajyer olarak yollanır.

Sadece istediğini severek yapan insanlar hayatları boyunca başarılı olurlar.

Bir sınıfta bir sırada oturup bir öğretmenin tahtaya yazdığı şeyleri dinlemenin eğitim olduğu anlayışı yanlıştır. MEB sınıf tahtasını akıllı yapmakla çocukları akıllı yapacağını zanneden bir hiyerarşik kurumdur. “Sınıf” denen tecrit odalarında uygulanan bu sapık sözde “eğitim” sistemi yeryüzünden silinmelidir.

MEB’in vizyonunda konulan hedeflere teker teker bakalım. Hepsi muğlak ve genel kategoriler. Okulcu akademik eğitimcilerin masa başında ve çoğunlukla Amerikan materyallerini birebir tercüme ederek uydurdukları tumturaklı boş laflar. Son moda boş laflara örnek mi verelim? MEB son moda “singularity” kelimesini “tekillik” diye tercüme edip sanki eğitim bağlamında bir anlamı varmış gibi kullanıp duruyorlar. ”Bizim tekilliğimiz” zart zurt…

…çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış…

“Çağın ve geleceğin becerileri ile donanmış” ne demek? Nasıl bir hedef bu? Belki ben bir çocuk olarak, geleneksel el sanatlarına meraklıyım ve minyatür sanatını öğrenmek istiyorum. Veya futbolcu olmak istiyorum. Veya bir bakkal dükkanı açmak istiyorum. Veya aile şirketimizin başına geçmek istiyorum. Bunların hiçbirinin “çağın ve geleceğin becerileri” ile ilgisi yok.

Zaten MEB ağına düşürdüğü talebeleri kendilerine has benzersiz bireyler olarak görmüyor ki. Ülkenin ve talebelerin iyiliğini tek önceliği yapan bir Milli Eğitim Bakanlığının vizyonu şöyle olmalıdır:

Her talebeyi kendine has becerileri ve hayalleri olan bir cevher olarak görüp bu cevherin parlaması için gereken ortamı yaratmak.

Bu kadar basit.

Futbolcu olmak isteyen çocuğu gereksiz yere matematik, edebiyat, tarih, kimya dersleri ve sınavları ile meşgul etmeyin. Eğer bu gereksiz dersleri zorla öğretiyorsanız o zaman sizin amacınız çocuklara faydalı olmak değil öğretmenlerinize daha geniş bir iş alanı yaratmaktır. Eğer çocuk futbolcu olmak istiyorsa sizin göreviniz onun en iyi futbolcu olması için gerekli olan ortamı yaratmaktır.

Matematikçi olmak isteyen bir talebeyi neden bir sürü gereksiz derslerle meşgul ediyorsunuz? Gönderin çocuğu Matematik Köyü’ne orada istediği gibi matematik yapsın. Yüzde yüz randımanlı olarak matematik öğrensin.

Siz bütün çocukların aynı olduğunu varsayıp hepsini aynı sınıfa tıkıp kafanıza göre uydurduğunuz çoktan çürümüş bir müfredatı zorla öğretmeye çalışıyorsunuz. Neden? Çünkü eğitim uzadıkça ve müfredat şiştikçe öğretmenlerinize yeni kadrolar açılmış oluyor. Zaten eğitimin amacı öğretmek değil sınavdan geçirmektir. Eğitimin asıl amacı ise devletin memurları olan öğretmenlere iş alanı yaratmaktır. Bu gerçeği görelim.

…ve bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen…

Bu çağın becerileri ile donanmış çocuklar bir de bu becerilerini “insanlık hayrına” sarf etmeliymişler. Bu nasıl bir saçmalık? Nasıl böyle bir şey düşünebiliyorsunuz? Bu çocukların sadece ve sadece kendi menfaatlerini düşünmeleri gerekir. Kendileri için iyi olan neyse onu yapmalılar. MEB için iyi olanı zorla yapmaları gerekmiyor. Sevdikleri işleri yapanlar zaten memleketlerine de faydalı olurlar. İnsanlıkla ne alakası var bunun? Boş laflar bunlar.

…bilime sevdalı…

“Bilime sevdalı” olmalıymış. Neden? Belki ben sanatçıyım. Sana ne ey MEB! Benim neye sevdalı olacağımı bana dayatmak sana mı kalmış? Bunlar Avrupa aydınlanmacılığı hayranlığına saplanmış kalmış insanların palavralarıdır. MEB ve bu kökten aydınlanmacılar veya bir türlü aydınlanamayanlar ve aydınlanmayı bir hedef zanneden aydınlanma yobazları hala 17. yüzyıl Avrupa aydınlanmacılığı hayranlığı ile kalkınacaklarını zannediyorlar. Sanki Avrupa aydınlandığı için kalkınmış gibi. Avrupanın uydurduğu bu propagandaya hala inananlar siz aydınlanmanıza aydınlanma saplantınızdan kurtularak başlayın.

Bilim nedir ki? En azından teknoloji deyin. Bilimin kalkınma ve ilerleme ile alakası yok. Teknolojinin var. Ama teknoloji herkes için değildir. Her çocuğun teknoloji alanında kendini göstermesi gerekmez. Belki ben ticaret yapmak istiyorum. Teknoloji ve bilimle hiçbir alakam yok. Ama MEB’in vizyonunda bilim sevdalısı olmak var diye MEB zorla beni bilim adamı yapmaya çalışacak. Bilerek okumamayı seçip ticaret hayatına atılan bir Vehbi Koç mu yoksa bilim adamıyım diye ortada dolaşan bir Celal Şengör mü memlekete daha yararlı işler yapmıştır. Siz belki bilemezsiniz, okumayan Vehbi Koçlar, Hacı Sabancılar memlekete daha faydalı olmuşlardır.

İşte sizin bu vizyonunuzun ideal ürünü Celal Şengördür. Sizin amacınız Celal Şengörler yetiştirmektir. İşte bilim adamı. İşte bilim sevdalısı. İşte insanlığa faydalı olduğunu iddia eden birisi. Tam sizin adamınız.

Bilim adamı dediğin bir akademiktir. Bu akademiklerin ülkenin kalkınmasına katkısı sıfırdır. Neden çocukları bilim adamı olmaya zorluyorsunuz? Bilim adamı olmak isteyen varsa onları teşvik edersiniz. Siz bütün çocukları aynı kalıba sokarak hiçbirinin istediği alanda gelişmesine fırsat vermiyorsunuz. Yazıklar olsun.

…kültüre meraklı ve duyarlı…

“Kültüre meraklı ve duyarlı” nasıl bir vizyondur ya! Belki ben kendimi bilgisayar bilimine vermek istiyorum ve bütün zamanımı bilgisayarlarla çalışarak geçirmek istiyorum. MEB bana zorla kültür öğretecekmiş! Kültür dediği nedir? Tiyatroya mı gitmeliyim? Dizi mi seyretmeliyim? Neymiş bu kültür? Operaya mı gitmem gerekiyor? Neden? Böyle bir vizyon olabilir mi? Bir kere bu özel hayata girer. Her ailenin kültür anlayışı değişik olacaktır. MEB’in kültür vizyonu olamaz. Boş laflar.

…nitelikli…

“Nitelikli” ne demek? Hangi konuda nitelikli? MEB talebelere tek bir konuda nitelik veriyor o da sınav geçmek. MEB sınav robotları yetiştiriyor. MEB bir de utanmadan böyle bir vizyon ile ortaya çıkıyor. Pratikte MEB bakanlığının bir tek vizyonu var, açıkça söylenmeyen tabii, o da çocukların okula başladıklarında içlerinde olan cevheri sistematik olarak öldürmek. Bunu da acımasızca kendi öğretmenleri aracılığı ile yapıyor. Yani MEB ülkenin en değerli insan kaynağı olan çocukları ve gençlerin yaratıcılıklarını ve yaşama isteklerini sistematik olarak körleten bir sistemi devam ettiren bir suç örgütüdür.

…ahlaklı…

“Ahlaklı bireyler” mi? Ey MEB sana ne çocukların ahlakından. Ahlak ailelerin çocuklarına vereceği bir şeydir. Senin tek bir hedefin ve görevin olabilir o da çocukları bireyler olarak görüp her bireyin istediği alanda parlamasını sağlamak için gereken ortamı yaratmaktır. İşe bütün öğretmenlerini işten atarak başla. Ondan sonra bütün okullarını kapat. Yani sınıfları boşalt, sıraları at. Bütün okulları çalışır atölyeler haline getir. Bırak çocuklar istedikleri gibi çalışsınlar. Her çocuk ne yapmak istediğini sizin hazırlayacağınız şişmiş müfredattan çok daha iyi bilir. Sınav denen olayı eğitim sürecinden atın. Hiç bir çocuk hiç bir zaman hiç bir sınava girmesin.

Eğer bu dediklerimi yaparsanız ancak o zaman ülkenin en değerli insan kaynağı olan çocuklarımıza hakları olan değeri vermiş olursunuz.

Notlar:

— Milli Eğitim Bakanlığı 2023 Eğitim Vizyonu.

Vehbi Koç ve eğitim.

Celal Şengör, bir akademik yobaz.

Nesin Matematik Köyü

Laiklik, eğitim ve türban

20190211_133924~2473080035..jpg
Din ve devlet hiyerarşisi iç içe geçmiş ve laiklik, eğitim ve türban konularının ortak noktası olmuşlar.

Gazetelerde hep tekrar eden konular var. Bunlardan üçü ilgimi çekiyor: Laiklik, eğitim ve türban. Bu üçlünün ortak noktasının din olduğu görülüyor.

Laiklik ile din ilgilidir çünkü laiklik devletin dininin olmaması demektir.

Türban ile din ilgilidir çünkü türban dinin modaya sızmasıdır. Kadınlar da bu fırsattan yararlanıp türban sembolizmini toplumdaki yerlerini iyileştirmek için kullanmayı başarmışlardır. Türban din ile ilgili bir sembol olarak tedavüle sokulmuş olabilir ama artık moda olarak hayatına devam ediyor.

Eğitimin kendisi zaten seküler bir din örgütlenmesidir. Yapılanma olarak organize dinlerden farkı yoktur. Zaten eskiden beri eğitim “hocaların” kontrolünde olmuştur. Bu hocalar eskiden din kurumlarının emrinde iken daha sonra “öğretmen” adını alıp devletin emrine girmişlerdir. Müfredat da görünüşte seküler olmuştur. Ama günümüzde eğitim seküler midir, dînî midir, tartışılabilir. Ama bu önemsiz bir tartışma olurdu çünkü eğitim de aynı din gibi eline geçirdiği talebeleri belli doktrinlerle programlamak için var olan bir örgütlenmedir. Hoş olmayan budur. Müfredatın içeriği hiç de önemli değildir.

Bu üç konunun diğer ortak noktası da devlettir.

Laiklik devletin bir dininin olmamasıdır demiştik. Ama Türkiye’de devletin dini vardır ve bu din İslam dinidir. Bunu nereden anlıyoruz? Devlet kendi inşa ettiği ve sahibi olduğu Arap özentisi nostaljik mimarili gösterişli camilerin hoparlörlerle donatılmış minarelerinden kendi memurları aracılığı ile kendi dininin Arapça bir tekerlemesini vatandaşlara günde beş defa dayatır.

Vatandaşın kullandığı takvim de devlet tarafından dini aralıklara bölünmüş bir takvimdir.

Devletin en üst kademesindeki memurlar sosyal medyada açıkça din içerikli paylaşımlar yapabilmektedirler ve bu da çok doğal karşılanmaktadır. Bir cumhurbaşkanı yardımcısı “hayırlı cumalar” diye paylaşım yapabilmektedir. Yapmasa garip kaçardı zaten. Devletin dini olmasaydı devlet memurları din içerikli paylaşımlar yapamazlardı.

Devlet büyükleri sêlâtin camilerde cuma namazına gidip eski bir devlet geleneğini devam ettiriyorlar ve devletin dinini her cuma teyit etmiş oluyorlar. Osmanlı sultanları cumaya gittiklerinde devletin dini resmi olarak İslamdı ama artık devletin bir dininin olmaması gerekir. Anayasa böyle diyor. Ama fiili olarak devletin dini vardır.

Bütün bu gözlemler devletin bir dini olduğunu ve bu dinin İslam olduğunu gösteriyor.

Devletin bir dininin olması iyidir veya kötüdür demiyorum. Sadece devletin dininin olması ve devletin bunu açıkça ilan etmesi Anayasadaki laiklik ilkesini dekoratif bir ilke durumuna düşürmüş oluyor.

Eğitim zaten devletin kontrolündedir. Öğretmenler devletin ajanlarıdır/memurlarıdır ve devletin tanımladığı müfredatı/doktrini olduğu gibi talebelere aşılamak/dayatmak durumundadırlar.

Devlet din işinde olduğu için de türban konusunda aktif rol oynamıştır ve türbanı bir üniforma olarak tanımlayarak kendisine oy verecek bir ordu kurmuştur.

Bütün bunlar ne demektir peki?

Devlet neden din işleri ile uğraşır?

Bana ne bu konulardan! Vatandaş olarak bizim değiştirebileceğimiz bir şey yok. Bu konulara hiç girmemek en iyisi.

Fakat, laikliğin tanımının doğru yapılmadığını düşünüyorum. Laiklik, fanatik kökten aydınlanmacıların sahiplendiği bir konu olduğu için onlar laikliği “aydınlanma” olarak tanımlamışlardır. Çünkü fanatik aydınlanmacılar için her iyi şey aydınlanmadır. Laiklik de iyi olduğuna göre aydınlanmadır.

Laiklik aydınlanma ile ilgili bir şey değildir. Laiklik devletin din işlerinden çıkmış olması demektir. Devletin kendi dininin olmaması demektir. Laik devlet, dinin kamu alanına ait olmadığını ve özel alana ait olduğunu bir ilke olarak kabul eder ve bunu gerçekleştirmek için kanunlar çıkartır ve bu kanunları uygular.

Din kamu alanında yaşamıyorsa ülkede tarikatlar ve cemaatlar gibi özel dini örgütlenmeler olamaz. İbadethaneler özel ve gösterişsiz olur. Evet, eğer din kamu alanının değil de özel hayatın bir parçası olsaydı şehirlerimiz bu devasa ve gösterişli camilerle donatılmamış olurdu. Devlet sonuna kadar açılmış hoparlörlerle günde beş defa kendi dinini vatandaşa dayatmazdı. “Görmemişin dini olmuş her yere cami dikmiş” gibi bir laf bile söyleyebiliriz. Türkler sonradan görme müslümanlar oldukları için de bu lafımızda gerçek payı olurdu. Türkiye’de müslümanlığı Allah’tan daha Allahçı ve Araptan daha Arapçı olmak diye anlayan bir kesim vardır.

Eğitim zaten bir suç örgütüdür. Eğitim gençlerin içindeki cevheri öldüren bir suç örgütüdür. Bu suç örgütünü destekleyen ve palazlandıran da devletin ta kendisidir. Devlet eğitim işinden de çıkmalıdır.

Kitap bilgisine dayalı bir kaç alan dışında (matematik ve hukuk gibi) eğitim usta-çırak ilişkisi olarak yerinde öğrenilmelidir. Öğretilmelidir demiyorum. Yaparak öğrenilmelidir diyorum. Öğretmenin olduğu yerde öğrenme yoktur. Eğitim yerinde olmalıdır. Pilot simülatörde, futbolcu sahada, kimyager laboratuvarda, doktor hastanede, tamirci tamirhanede işini öğrenir. Bu işlerin hiç birinin okullarda öğretilmesi gerekmez.
Tek amacı devletin hocalarına iş yaratmak olan bu okul denen toplama kamplarında talebelerin toplanıp sınavlara tabii tutulmaları gençlere yapılan çok büyük haksızlıktır.

Okullar toplama kamplarıdır ve hemen kapatılmalıdırlar.

Türban konusu da görüldüğü gibi değildir. Türban kadınların toplumda ilerlemek ve durumlarını güçlendirmek için kullandıkları bir araçtır. Türbanın kadınlar için başka bir anlamı yoktur. Türban dediğimiz araç işlevini yitirince kapalı kadınlar hızla açılacaklardır. Türbanın/saçörtüsünün din ile uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur.

Laiklik, eğitim ve türban konularının ortak noktasının hem din hem de devlet olduğunu söyledik. Ama daha dikkatli bakınca din ile devletin ayrı şeyler olmadığını  ama aynı hiyerarşinin parçaları olduğunu görüyoruz.

İslam dininin kendi ruhban sınıfı ve dolayısıyla bir hiyerarşisi yoktur. Peygamber bunun böyle olmasını istemiştir çünkü ruhban sınıfın dini ele geçireceğini ve kendi doktrinlerini dinin esası diye satacaklarını öngörmüştür.

İslamda bir ruhban sınıf yasak olduğu halde mollalar ve hocalardan meydana gelen bir ruhban sınıf oluşmuştur. Bunlar örgütlenip hiyerarşi kuramadıkları için de devletin içine sızmışlar ve devletin hiyerarşisini kullanmışlardır. Başından beri bu böyle olmuştur. Devletin içinde örgütlendikleri gibi, “özel din örgütlenmesi” diyebileceğimiz bir şekilde tarikatlar ve cemaatler şeklinde de devletin dışında örgütlenmişlerdir.
Devlet kendini bu parazitleşmiş dini örgütlenmelerden kurtaramadığı müddetçe de enerjisinin büyük bir kısmı bu dini örgütlerinin yarattığı yapay gündemlerle uğraşmakla geçecektir. Dış güçler de bu dinî örgütlenmeler aracılığı ile devlete karşı operasyonlar düzenleyeceklerdir. Devlet ile dinî örgütlenmelerin ortakyaşam ilişkisi içinde oldukları da söylenebilir. Çünkü devlet de onlardan oy almaktadır.

***

Eğitim ve türban: Türbanlıların eğitim kurumlarına alınmaması. Bunun laikliği savunmak için yapılması. Fakat laiklik zaten yok ki. Devletin dini var. Eğitim de devlete ait. Neyin kavgası yapılmış bu kadar sene? Laikliği savunmak isteyen her şeyden önce ezan dayatmasına karşı çıkmalıdır.

Eğitim ve laiklik: Eğitimin dinden bağımsız olması iyi bir şey ama eğitimin kendisi özünde çürümüş bir kurumdur ve bir toplama kampıdır. Ülkenin en önemli kaynağı olan gençlerin eğitim sistemi tarafından etkisizleştirilmesi önlenmelidir.

Laiklik ve türban: Ülke laik olsaydı yani din kamu alanında değil de özel alanda yaşıyor olsaydı zaten insanlar dinlerini giyinmek gibi bir hevese kapılmazlardı.

Notlar:

Türbanla ilgili yazılar.

Fanatik aydınlanmacılar

Aydınlanmacı kimdir peki? Akıl ve Bilim kelimelerini fetiş yapmış ve bu kelimeleri kullanmasını aşırı seven birisidir. Aydınlanmacı, Akıl ve Bilim kelimelerinin ifade ettiği soyut kavramları savunmayı hayatının anlamı olarak tanımlamıştır.

Aydınlanmacı karanlığa karşıdır. Kendini aydınlığın kaynağı olarak tanımladığı için etrafının devamlı karanlık olmasını ister ki o karanlığı aydınlatabilsin. Aydınlanmacı için karanlık cahillik demektir. Kendisi hariç herkes cahildir ve aydınlanmaya muhtaçtır.

!!!!Olabilir. Bana ne! Herkes kendini istediği gibi tanımlayabilir.!!!!

Birgül Ayman Güler bu konuda Batıcılık artık fanatiklik adlı güzel bir yazı yazmış. Seçtiğim bir kaç paragrafı kopyalıyorum:

Dünyada uluslararası sistemin yeniden yapılandığı gün gibi açık. Yüzyıllardır süren dünya dengesinde köklü bir değişim süreci yaşanıyor. Bizde ise olup biten hiçbirşey yokmuş gibi, soldan-sağdan siyasetçiler “yönümüz Batı” diyor, “değerlerimiz batı aydınlanması”…

Batı – Doğu karşıtlığı, Batı’da insan – akıl – evrensellik diye yola çıkan aydınlanma düşüncesinin, kilise misyonerliğiyle kolkola, sömürgecilik kervanına adeta kılavuz olmasıyla yükseldi. Batının insanlarıyla doğulular, aşılmaz bir hiyerarşinin basamaklarına yerleştirildi. Asrileştirme adına işgaller ‘ilerleme’ sayıldı. Üç yüzyıl önce bizim buraları ‘asrileştirmek’ için yola çıkanlar, günümüzde işlerine demokratikleştirmek için diyerek devam ediyorlar. Mantıkta değişen hiçbirşey yok; onlara göre dünün barbarları, bugünün dışarıdan iteklenmeye muhtaç olan azgelişmişleri.

Kendini tarihin unsuru değil adeta müşterisi olarak gören bu mantığa hayran olmamak elde değil. Öyle ki, dünyada birileri Batı’da başka birileri Doğu’da birşeyler kurmuş, biz hangisini istersek onu satın alacak gibiyiz. Meğer mesele olmak/yapmak değil, seçmekten ibaretmiş!

Felsefesiz-tarihsiz Batıcılık, günümüzde artık fanatiklikten ibaret.


Notlar:

Türkiye’nin bir numaralı fanatik aydınlanmacı aydınlatıcısı Celal Şengör olmalı. Kör bir batı ve aydınlanma hayranlığını savunur kendisi. Cengiz Özakıncı‘nın bu konuda Celal Şengöre bir cevabını burada okuyabilirsiniz.

Aydınlanma ve aydınlanmacılar hakkında yazılarım.

— Peki ben bu fanatik aydınlanmacılığa neden karşıyım? Çünkü aydınlanmacılar hala 18. yüzyıl Avrupasının dinle bilimin birbiri ile olan sözde kavgasını devam ettiriyorlar. Artık böyle bir kavga kalmadı. Zaten devlet de din de varolduklarından beri güç birliği yapıp bireyi sömürmeyi amaçlamışlardır.

— Birgül Ayman Güler’in yazısı: Batıcılık artık fanatiklik.

Din devlet bilim teknoloji

YalıKöşkü
Yalı Köşkü Makine Fabrikası (1850’ler)

Özet:

1. Osmanlı, Bilim ve Teknoloji arasındaki farkı anlasaydı daha verimli bir teknoloji transferi yapabilirdi.

2. Devletin içindeki dinî örgütlenmeler kendi varlıklarını devam ettirebilmek için devleti geri bıraktılar.

***

Darwin ve Osmanlılar kitabını okurken, Osmanlı’nın bilim anlayışı hakkında önemli bir ayrıntı dikkatimi çekti. 20. yüzyılın başında Osmanlı aydınları ülkenin Batı’nın gerisinde kaldığını görüyorlardı. Dinci örgütlenmelerin ülkeyi geri bıraktığını da görüyorlardı. Bu aydınlar Batı’dan ilham alarak ülkeyi modernleştirmek istiyorlardı. Osmanlı’nın bilimde geri kaldığı teşhisini koyuyorlar ve Avrupanın bilimini Osmanlıya aşılamak istiyorlardı.

Bunu nasıl yapmaya çalıştılar? Kitaplar aracılığı ile.

Alman filozof Ludwig Büchner’in ilk defa 1855’de yayınlanmış olan Madde ve Kuvvet isimli kitabı tercüme edilmişti ve birçok Osmanlı düşünürü bu kitaba yorumlar yazmıştı. Tabii, akademik konulu kitaplar tercüme edilerek bilimde ileri gidilemez, sadece akademik makaleler yazılmış olur.

Osmanlılar Batı’nın “aydınlanma ve modernleşme tecrübesini öğrenmeye ve onu takip etmeye” çalışıyorlardı. (s.18) Ne ilginçtir ki hala kendilerini “aydınlanmacı” diye tanımlayan bir kesim aynı hatayı yapmaktadır. Hala Avrupanın aydınlandığı için bilim ve teknolojide ileri gittiğini zanneder bu kesim. Yani ülkenin teknolojide ileri gitmesi için aydınlanması gerektiğine inanırlar. Aydınlanmanın bir sonuç olduğunu ve kendi başına bir işe yaramayacağını göremeyen aydınlanmacı aydınlardır bunlar.

Osmanlı aydınları (İslamcılar dahil) “Batı biliminin okullarda öğretilmesi gerektiğini” düşünmüşlerdir. (s.18) Bu da bir hata. Okulda bilim öğreterek sadece akademik bilim adamları yetiştirmiş olursunuz, onlar da gider bir kuşak daha akademik bilim adamı yetiştirirler ama ülke bilim ve teknolojide geri kalmaya devam eder.

“Osmanlı aydınları 19. yüzyıl bilimiyle Ludwig Büchner, Karl Vogt, Ernst Haeckel, […] ve diğer önemli popüler bilim yazarları aracılığı ile tanışmışlardır.” (s.19)

Peki Osmanlı’ya önemli bilim adamları olarak tanıtılan ve kitapları Osmanlıya bilim aşılamak için tercüme edilen bu yazarların Osmanlı bilimine ve modernleşmesine katkısı ne olmuştur? Hiç bir katkısı olmamıştır. Bu yazarlar akademik yazarlardır. Teorik konularda akademik makaleler yazmışlardır. Veya doğada gezip bitki örnekleri toplamışlardır. Teknoloji ile bir alakaları yoktur. Madde ve güç kavramları Avrupa okulculuğunun en eski konularıdır ve Aristo’dan beri binlerce Madde ve Güç kitabı yazılıp kütüphane raflarındaki yerlerin almışlardır ve teknolojiye hiç bir katkıları olmamıştır.

***

Sonra Jön Türkler sahneye çıkıyorlar. Jön Türkler “aydınlanmanın, Batılı değerlerin ve Batı biliminin ateşli hayranlarıdır” ve “dinin bu çağda gereksiz bir öğreti” olduğuna ve bilimsel gelişmeyi engellediğine inanırlar. (s.22) Yani Jön Türkler bilimin din ile çatıştığına inanırlar ve ilerlemek için de bilimin yanında olmaları gerektiğine inanırlar.

Atatürk de toplumu istila etmiş olan özel din örgütlenmelerinin ülkeyi geri bıraktığını tespit etmiş ve durumu bu çok güzel sözle özetlemiştir: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir; ilim ve fenden başka yol gösterici aramak gaflettir, delalettir, cehalettir.” s.27

Atatürk, “tarikat şeyhlerini yol gösterici sanmayın, tek yol gösterici ilimdir, fendir,” diyor.

***

Kısaca, Osmanlı aydınları, devleti içinden kemiren dinci hiyerarşinin kendi varlığını devam ettirebilmek için ülkeyi geri bıraktığını ve en ufak ilerleme girişiminde bulunan padişahları ve aydınları dinsizlikle suçlayarak engellediklerini görüyorlardı. Osmanlıyı geri bırakan en büyük etken bu özel din örgütlenmesiydi. Bu örgütlenmeyi yenebilmek için, aydınlar, onun karşısına bilim ile çıkmayı düşündüler. Ama din kadar eski ve güçlü bir örgütlenme “bilim” gibi soyut ve ne olduğu belli olmayan bir kavram ile yenilemez. Bir örgüt ancak başka bir örgütle yenilebilir.

Ayrıca, “bilim” aydınlar için, Avrupa’da var olan ama kendi ülkelerinde olmayan bir şeydi ve Avrupa’dan alınmalıydı. Dolayısıyla aydınlar, Avrupa’da yayınlanmış kitapları tercüme ederek bilim transferi yapabileceklerini zannettiler.

Teşhis doğru, ama tedavi yanlıştı.

Avrupa’yı ileri götüren bilim değildir. Avrupa’yı geri bırakan da din değildir. Dinin en güçlü olduğu ortaçağlarda bile Avrupa’da teknoloji vardı ve gelişmeye devam ediyordu. Teknolojinin gelişmesini engelleyen, dinden çok, lonca sistemi idi. Her teknoloji alanı bir bilgi kara kutusu idi ve teknolojinin bir alandan diğer alana geçmesi ve yayılması engelleniyordu.

Avrupa’yı ileri götüren aydınlanma veya akıl da değildir. Bunlar hep soyut ve akademik kavramlardır. Sonradan akademiklerin kendilerini üstün yaratıklar olarak göstermek için uydurdukları kavramlardır.

Avrupa’yı ileri götüren teknoloji idi.

Bilim teknoloji değildir. Önemli olan teknolojide ileri gitmektir. Amerika din açısından dünyanın en bağnaz ülkelerinden biridir ama teknolojide ileri gitmiştir çünkü bir teknoloji kültürü vardır.

Günümüzde teknolojide ileri gitmek isteyen ülkeler ne yapıyorlar? Toplumu aydınlatmaya mı çalışıyorlar? Hayır tam aksine, taklitçiliği yüceltiyorlar. 40 sene önce Japonya ne yaptı? 20 sene önce Çin ne yaptı?

Taklit yaptılar.

Çakma sanatını en üst seviyeye çıkardılar. Amerikanın yaptığı radyoları aldılar açtılar içine baktılar ve ucuz bir taklidini yaptılar ve yaptıklarını sattılar. Bu çok önemli. Bilimde satış ve pazarlama ve para kazanma gibi kavramlar yoktur. Teknolojide ise vardır. Yaptığınız ürünü pazarlayıp satarsınız para kazanırsınız ve daha iyi bir ürün yaparsınız. Zamanla taklitçilikten, fasonluğa daha sonra da marka seviyesine ulaşırsınız. Halk zenginleştikçe dinin onlar üzerindeki etkisi azalır.

Biz bu süreci tekstilde yaşamadık mı? Tekstilde bu kadar ileriysek Allahuekber diyerek ve dua ederek mi bu seviyeye geldik? Peki dinciler tekstilde teknolojiyi neden engellemediler? Kuran’a aykırı olmadığı için mi yoksa kendileri de tekstilden zengin oldukları için mi?

***

Teknoloji işinde olan bir devlet aynı zamanda din işinde olamaz. Din işinde olan bir devlet de hiç bir zaman bütün enerjisini teknoloji işine harcayamaz ve geri kalmaya mahkum olur. 21. yüzyılda devlet büyükleri kürsüye çıkıp “ezan Türkçe mi okunsun Arapça mı okunsun?” diye gündem yaratıyorlarsa devlet teknoloji işinde değil din işindedir demektir. Bu devletin önceliği dindir, teknoloji değildir. Halbuki kendini teknolojiye vermiş bir devlet kendi gündemini ortaçağ konuları ile belirleyen bir özel din örgütlenmesine müsaade edemez. Ama biz senelerdir bu özel din örgütlenmelerinin yarattığı ortaçağ konuları ile meşgul ediliyoruz.

Biz yapay dinî gündemlerle uğraşmaktan ancak geri kalan zamanlarımızı teknolojiye ayırabiliyoruz. Zaten teknoloji ile haşır neşir olup yeni buluşlar yapacak genç nesillerimiz tarikatların eline düşüp Kuran ezbercilerine dönüşüyorlar.

***

Osmanlı bilim ile teknoloji arasındaki farkı anlayamadığı için geriledi. Gerçi Osmanlıyı genel olarak suçlamayalım. Fatih Sultan Mehmet kesinlikle teknolojinin değerini anlamıştı. O değil mi Macar top ustası Urban’ı getirip İstanbul’u almak için gerekli güçte top yaptıran! Fatih Avrupa’dan getirilen kitapları tercüme ettirerek veya medreselerde top yapımını öğreterek bir yere varamayacağını biliyordu.

19. yüzyılda da Osmanlı teknoloji transferi yapamaz mıydı? Bunu düşünememişler miydi? Tabii ki düşündüler. Ama artık özel din örgütlenmesi devletin içinde o kadar güçlenmişti ki en ufak ilerleme girişiminde bulunan padişahları tahttan indirebiliyorlardı. Yani din adına devlet içine sızmış ve kalkışma yapacak kadar palazlanmış bir örgüt hiç de yeni bir yapılanma değil. Osmanlı devletinin bağırsaklarında şerit kurdu gibi devletin bütün enerjisini emen bir parazit vardı ve hala da aynı yerde aynı şekilde devam ediyor. Öyle bir tutunmuşki bağırsaklara bir türlü atılamıyor.

İslam dininin kendi hiyerarşisi olmadığı için her zaman devletin hiyerarşisini kullanmıştır ve devlet din işinden çıkana kadar da kullanacaktır.

***

Kitap tercüme ederek teknoloji transferi olmaz. Devletin teknoloji kültürü yaratıp teknoloji kültürünü desteklemesi lazım. Devlet tam aksine özel din yapılanmalarını destekliyor. Enerjisi ve parası kalırsa teknolojiyi destekliyor.

Devlet acilen dini özelleştirmeli ve din işinden çıkmalıdır. Şu anda tarikatlardan gelecek oylar için devlet çok ağır bir fatura ödemektedir. Bir kaç oy için en değerli varlığı olan gençleri tarikatlara satmaktadır. Devlet bir kaç oy için, gelecek nesillerin hayatlarını söndürüp tarikatlara satmaktadır. Bu gerçeği daha nasıl ifade edebiliriz ki.

Devlet din işinden çıkıp dini kamu alanından tamamen silmelidir. Din özel hayatın bir parçası olarak devlet tarafından korunmalıdır ama hiç bir dinî örgütlenmeye izin verilmemelidir. Bu şekilde din kurdunu düşüren devlet de rahatlar halk da rahatlar. Türklere yakışan da budur.

***

Yoksa devletin içine sızmış olan bu özel din örgütlenmeleri kendi varlıklarını sürdürebilmek için sürekli ortaçağ gündemleri yaratarak devletin enerjisini emeceklerdir. Bu örgütlerin kendi gazeteleri ve televizyonları da olduğu için istedikleri gündemi de yaratabileceklerdir.

Devletin bilimi veya dini değil teknolojiyi desteklemesi gerekir.

Atatürk en hakiki mürşit bilimdir fendir derken “fen” kelimesinden teknolojiyi kastettiğini varsayabiliriz. Çünkü Atatürk ilkeleri ile Türkiye teknoloji atılımı yapmıştır. Uçak fabrikası da bunlara dahildir. Demek ki, Batılılar bizi geri bırakmak için teknolojiden uzak durmamız gerektiğini bizden iyi biliyorlardı. Ondan bizi felsefeye ittiler ve siz kitap okuyun ve aydınlanın dediler. Ama Türkiye aydınlanmacı dolu olduğu halde bir türlü teknoloji patlaması yaşayamadık. Atatürk’ün kurduğu uçak fabrikasını kapattırdılar. Şeker fabrikalarını kapattırdılar. Tekeli özelleştirdiler. Devletin elinde özelleştirmediği bir tek din kaldı. Avrupalı’nın istediği de bu zaten. Devlet din işinde olduğu müddetçe ülkemizde istedikleri gibi operasyon yapabileceklerini biliyorlar.

Notlar:

Darwin ve Osmanlılar, Alper Bilgili.

— Bir Ekşi Sözlük yazarının cümleleri ile, Ludwig Büchner‘e göre “enerji maddenin ayrılmaz ve içsel bir özelliğidir … üstelik madde yaratılamaz ve yok edilemez .. geçirdigi tüm değişimlere rağmen aynı kalır … madde, zaman ve mekan bakımından sınırsızdır … ” Tahmin ettiğim gibi adam Alman ekolünden derin bir filozof. Yazdıkları da felsefe. Osmanlı’ya gerekli olan teknoloji idi. Felsefe değil.
— Din de örgütlenmiş bir işletmedir, özelleştirilebilir.
— Osmanlı’ya bilim getirmesi için tercüme edilen diğer bir filozof Karl Vogt için ise arama motorunda Türkçe bilgi çıkmıyor. Popülerliği kalmamış.
— Adı geçen diğer Alman filozofu Ernst Haeckel için de bu bilgileri buldum: “…zooloji bilgini. Darwin’in evrim kuramının yayılmasında büyük etkinliği olmuş, “biyogenetik yasasını ortaya atmıştır.” Bu adamın kitaplarını tercüme etmek Osmanlı’nın sanayileşmesine bir katkıda bulunamazmış zaten.
— 1890–1914 yılları arasında Almanya son sürat endüstrileşiyordu. Çelik üretimi ve ağır sanayi konusunda İngilizleri geçmek üzereydiler. Demek ki, Alman filozoflarının kendileri aydınlanmanın sonucu değil, çelik sanayinin getirdiği yükselen refah seviyesinin sonuçları idi. Filozofların sanayiye bir katkısı yoktur. Osmanlı da Alman sanayileşmesinin farkındaydı ve bu teknolojiyi buraya getirmeye çalışmışlar ve bir ölçüde başarılı da olmuşlardır. Serdal Soyluer’in OSMANLI DEVLETİ’NDE AĞIR SANAYİ YATIRIMLARINA BİR ÖRNEK: YALI KÖŞKÜ DEMİR VE MAKİNE FABRİKASI adlı makalesi Osmanlı’nın sanayileşme çabalarını çok güzel anlatmış.
— Şöyle yazmışım: “Fatih Sultan Mehmet kesinlikle teknolojinin değerini anlamıştı. O değil mi Macar top ustası Urban’ı getirip İstanbul’u almak için gerekli güçte top yaptıran!” Ama daha sonra bu konuda bilgi eksikliği veya bilgi kirliliği olduğunu gördüm. Bu siteye göre Fatih zaten makine mühendisiymiş ve top işini çözmüş: “II. Mehmet döneminde Osmanlı Devleti dünyada teknoloji alanında zirvedeydi. Fatih Sultan Mehmet Han bir makine mühendisiydi. Kendini tanımaya başladığından beri hedefi Konstantiniyye’yi almak olan olan bu genç Sultan, en küçük ayrıntıya bile dikkat etmiş, ince eleyip sık dokumuştur. Kendisinin güngörmüş hocaları vardır. Bunlar; Mimar Müslihiddin ve Top döküm ustası Saruca Sekban’dır.” Olabilir. Ama bu benim tezimi çürütmez. Fatih olaya akademik olarak değil, “aydınlanma” olarak değil, “akıl” olarak değil, teknoloji olarak bakıyordu. İstanbul’u almak için gerekli topları yapmak için gerekli teknolojiyi bir şekilde bulup başarı ile uygulamıştır. Zamanın Şeyhülislam’ı acaba top yapımına karşı çıktı mı? Veya destekledi mi? Askeri bir konuda din hiyerarşisinin başındaki zatın laf söylemesi ne kadar garip geliyor bize. Ama aynı dinci güçler reformcu padişah II. Mahmut‘u “gavur padişah” diye damgaladılar. Devletin içindeki dini yapılaşma askeri konularda yapılacak reformlara kendi varlıklarını devam ettirmek için karşı çıkabiliyorlardı.
— Devlet Cumhuriyetin kuruluşundan beri devlete ait olan birçok kurumu özelleştirdi. Bu kurumların bazıları yabancılara gitti; diğerlerinin içi boşaltıldı. Devlet için özelleştirdiği kurumlardan çok daha önemli olan bir kurum var, din. Tarih boyunca devletler iktidarda kalmak için dini kullanmışlardır. Aslında burada bahsedilen dinin kendisi değildir. “Din” dediğimizde dinin hiyerarşisinden bahsediyoruz. Din hiyerarşisi, din’in kutsal kitabı etrafında örgütlenmiş bir örgüttür. Din de örgütlenmiş bir işletmedir. Dinin bir kurumdan, bir işletmeden, bir şirketten farkı yoktur. Şirket kâr amaçlı bir organizmadır. Kızılay yardım konsepti ile örgütlenmiş bir organizmadır. Bir futbol takımı renklerinin etrafında örgütlenmiş bir organizmadır. Devlet bir bayrak etrafında örgütlenmiş bir organizmadır. Bunların örgütlenme amaçları değişik olabilir ama hepsinin ortak noktası Tüzel Organizmalar olmalıdır. Din hiyerarşisi, Katolik Kilisesinde açıkça görülebileceği gibi, en eski tüzel organizmalardan biridir. İslam dininin bir hiyerarşisi olmadığı için insanların aklı biraz karışabiliyor. Çünkü Katolik Kilisesi açık olarak kendini bir dini organizma olarak tanıtırken, İslam dininin bir hiyerarşisi yoktur, bir rahipler sınıfının oluşması Kuran tarafından yasaklanmıştır. Ama bir hiyerarşisi olmadan din kendi varlığını devam ettiremez. İslam başlangıcından beri devletle işbirliği yapmış ve devletin hiyerarşisine sızarak bir parazit olarak devlet hiyerarşisini kullanmıştır.Bu sebepten İslam devletten ayrılamaz. Halkın çoğunluğu Katolik dinini benimsemiş bir ülkede devlet laik olabilir çünkü devlet hiyerarşisi ile din hiyerarşisi ayrıdır. Kavga edebilirler ama ayrıdırlar. İslam dinini destekleyen devletlerin ise laik olmaları imkansızdır. Çünkü İslam hiyerarşisi kalıcı olarak devletin içindedir. Bunu zaten acı bir şekilde 15 Temmuz’da gördük. Devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkmadığı müddetçe İslam paraziti devletin hiyerarşisini kendi ortaçağ gündemleri ile meşgul ederek bütün enerjisini emecektir. Devlet bu parazit hiyerarşiden en çok zarar gördüğü halde, onu içinden atamaz çünkü aynı zamanda ona bağımlıdır. Uyuşturucuya bağımlı bir kişi gibi.
— Aydın kelimesi de ne garip. Bu kelimeyi tanımlayanlar da aydınlanmacılar olmalı. Aydın kelimesi eski münevver kelimesinin yerini almış. Ama münevver de nur kökünden gelen Arapça bir kelime ve “terbiye ve tahsil görmüş, malumatlı, açık fikirli” insan anlamında kullanılıyor. Yani eskiden beri terbiye ve tahsil görmüş malumatlı açık fikirli insanlar ışık ve aydınlıkla ilişkilendirilmişler. Gerçi dört ayrı kavramı birbirine karıştırmışlar. Terbiye görmüş biri tahsil görmemiş olabilir; malumatlı birisi açık fikirli olmayabilir. Tahsil görmüş biri tamamen kapalı fikirli olabilir. Bu konuda derinlemesine bir analizi burada bulabilirsiniz.

Devletin dini var mı?

Ahmet Yavuz yazmış:

Laiklik, devletin işleyişini düzenleyen yasaları çıkarırken dini referansları esas almamayı sağlayan bir kavramdır. Kimsenin inancına ilişkin bir tercihi içermez. Egemenliğin kaynağı olarak haklı olarak dogma yerine aklı görür. Laikliğin ikiz kardeşi yani olmazsa olmazı ise liyakattir.

Tabii bunu yazan Aydınlanmacı olduğu için “akıl” kelimesinin bir yerde geçmesi gerekiyor ama laikliğin akıl ile bir alakası yok.

Zaten bu bağlamda akıl nedir? Hepimiz günlük işlerimizde aynı derecede akıllıyız. Aydınlanmacıların akıl dediği ise soyut, akademik ve ideal bir kavramdır. Dincilerde olmayıp sadece aydınlanmacılarda olan bir şeydir. Çünkü bir aydınlanmacının, sivil halkın aksine, hiçbir dogma ile bir işi olamaz. O tamamen dogmasız yaşayan pür aydınlık bir şahsiyettir. Halbuki dogma sorgulamadan kabul ettiğimiz şeylerdir. Her insan bazı şeyleri sorgulamadan kabul etmek zorundadır. Aydınlanmacı da bir çok şeyi sorgulamadan kabul eder. Ama onun derdi kendisinin sorguladığı şeyleri bizim de sorgulamamızdır. Yoksa bizi dine sorgulamadan inanan akılsız insanlar olarak tanımlar.

Türkiye’de akıl çoktur ama laiklik yoktur. Anayasada “devlet laiktir” dese bile devletin dini vardır. Devletin dini islamdır. Her Allahın günü günde beş defa kamu alanlarında Arapça ezan okutan bir devlet laik olabilir mi? Her sabah kendi vatandaşını, hangi dinden olursa olsun, Arapça ezan ile uyandıran bir devlet laik olabilir mi? Devlet din işinde olduğu müddetçe devlet laik olamaz.

Din işlerinin devlet işlerinden ayrı tutulmasına laiklik denir. Vatikan’da ne kadar laiklik varsa Türkiye’de de o kadar laiklik vardır. Çünkü Vatikan’ın dini Hristiyanlıktır, bizim devletinin dini İslamdır. İkisinin de dini vardır. İkisi de laik değildir.

Notlar:

Ahmet Yavuz’un alıntılanan yazısı.

— Devlet bir tüzel varlıktır. Bir tüzel varlığın dini olması ne demektir? Başka bir yazıda bu konuya bakmalı. Bir insanın hangi dinden olduğunu net bir şekilde bilemezken bir tüzel varlığın dini olup olmadığını bilebilir miyiz?

— Türklerin devletinin dini olabilir mi? Türklerin devletinin dini İslam olabilir mi?