Konular – 1

Yazılarım hakkında genel bir özet yazmak istedim.

Konulara bakalım: Kozmoloji, din, ezan, Newton kültü, eğitim, tüzel varlıklar, mikrobiyom, ölüm, toplumsal konular, bireyin şahsi sınırları, kadınlar ve Cavendish deneyi.

Kozmoloji

Kozmoloji konusu var. Ben kozmoloji araştırması yapmıyorum. Kozmolojinin bir aldatmaca olduğunu söylüyorum. Yaratılış masallarını eskiden din doktorları yazarmış, şimdilerde felsefe doktorları yazıyor. İnsanlar ya aldatılmaktan memnunlar veya işi ciddiye almıyorlar. Hiç kimse kozmologların uydurduğu martavalları sorgulamıyor. Sorgulamaya vakitleri yok. Herkes geçim derdinde. Veya kozmolojinin bir bilim olduğu propagandasına inanıyorlar.

Din

Din konusu var. Din de bir aldatmaca. Çok hassas bir konu. Dini eğitim veren okullarda 2018-19 yılında yaklaşık 1 milyon 300 bin çocuk okuyormuş. Bunların dünya görüşü 7. yüzyıl Arap Bedevi kültürü ve değerleri ile oluşuyor ondan sonra modern Türkiye Cumhuriyetinde yaşamak zorunda kalıyorlar ve uyumsuz insanlar oluyor. Cumhuriyeti devirmek için gizli veya açık komplolara katılıyorlar veya destek veriyorlar. Bu konuda yazmanın sebebi ne olabilir? Bu neo-bedevilerin, Arap bozuntularının örgütlenmiş bir ordusu var. Devlet desteği de bunların yanında. Bu örgütlenmiş yobazların dinle ilgisi yok. Bunlar politik güç peşinde. Rejim değişikliği peşinde. Osmanlı’dan beri ülkeyi bölmek isteyen emperyalist güçler hep bunları kullanarak ülkede operasyon yapmışlar. Benim bunlarla uğraşmaya enerjim yok. Ben temel bir soru soruyorum, din konusunda: vahiy olmuş mu olmamış mı? Vahiy nasıl kitaplaşmış? Tarihe baktığımızda Kuran’ın da aynı İncil gibi sonradan yazıldığını görüyoruz. Vahiy olayını destekleyen Kuran’ın kendi sözünden başka hiç bir delil yok. Vahiy ben tanrının sözüyüm diyor. Buna sorgulamadan inanan milyonlarca insan var. Türkiye’yi geri bırakan tek etken dindir. Bu kesin bilgi. Ama din Türkiye’nin en büyük sektörlerinden biridir. Topluma entegre olmuş büyük bir sektör. Dine böyle bakmak gerekir.

Ezan

Bir de sanki din gibi görünen ezan konusu var. Ezanın din ile bir ilgisi yok. Toplumsal ve siyasi bir propaganda. Ezan yukarda bahsedilen bedevi mağara adamlarının Türk mahallelerini Araplaştırma aracıdır. Camiye giden 10 kişi; ezan okunuyor 10 bin kişi için. Bu siyasi değil de nedir? Peki ezan konusunda yazmanın hedefi nedir? İnsanlar ezanın ne olduğunu anlayıp ezana karşı mı çıkacaklar? Olacak şey değil. Halkın çoğunluğu ezanı duymuyor bile. Kadınlar ezanı, günlerini belirli vakitlere ayıran faydalı bir alarmlı saat olarak görüyorlar. Kadınlar için ezan okunmuş veya çan çalmış hiç farketmez. 40 bin kişilik ilçede camide sürekli olarak 5 vakit namaz kılan insanların sayısı iki elin parmaklarını geçmezken günde 5 defa bütün ilçe Arapça hoparlörlere bağıran bir Arap bozması tarafından Arap sömürgeciliğinin bu propagandasına maruz bırakılıyor. Ne kadar absürt bir şey. Üstelik ezanı Türklüğün bir sembolü yapmaya çalışan devlet büyüklerimiz var. Peki ne yapılmalı? İnsanlarla konuşmalı. Ama hiç namaz kılmayan camiye sadece caminin helasını kullanmak için giden birisi bile ezan konusu açılınca ezanı müdaafa eder. Mahalle baskısı o kadar güçlüdür ki, kimse ezanı sorgulayıp dini eleştiriyor gibi gözükmek istemez. Böyle garip bir durum var. Ben anlayamadım.

Newton kültü

Diğer bir aldatmaca da Newton kültü aldatmacasıdır. Dünyayı kim yönetiyor? Kimisi dünyayı belli iki üç ailenin yönettiğini söyler. Kimisi küresel tekellerin dünyayı yönettiğini söyler. Ama insanların aklını programlayan ve nasıl yaşayacaklarını belirleyenler okulcu alim doktorlardır. Eskiden bunlara skolastikler denirdi. Bunların iki türü vardır. Biri teoloji doktorları, veya din doktorları. Diğeri felsefe doktorları. Bunlar birbirlerine düşman gibi görünür çünkü ikisi de öğrenci pazarından kendilerine mürit toplamak için yarış halindedirler. Yaratılış masallarını bunlar yazar. Kozmoloji masallarını bunlar yazar. Uydurdukları bir sürü saçmalığı bilim diye bize yutturmaya kalkarlar. Bunlar egemen güçler tarafından desteklenir. Egemen güçler için çalışırlar. Kafanızı, aklınızı şekillendiren bunlardır. Okulcu doktorların yarattığı en büyük efsanelerden biri de Newton kültüdür. Newton kültü nedir? Bu kült Newton’un güç diye bir şey bulduğunu ve bu gücü kullanarak gezegenlerin yörüngelerini hesapladığını söyler. Burdan başlayarak Newton’u tanrılaştırır. Newton kültü bir İngiliz propagandasıdır. Newton kültü doğayı madde denen bölünemez parçalardan meydana geldiği doktrini üzerine kurmuştur. Bu doktrin dünya çapında bütün okullarda çocuklara tek doğru doğa modeli olarak öğretilir. İnsanlar Newton’un bu materyalist doktrinini gerçek doğa diye öğrenirler. Doğayı madde olarak algılamayı öğrenirler. Bu da aynı din gibi insanlara okült ve sahte bir doktrini tek gerçek doğru olarak dayatan bir öğretidir. Ne yapmalı? Nasıl ki İslamı savunan bir bedevi yobazları ordusu varsa Newton kültünü savunan bir okulcu doktorlar ordusu vardır. Bu doktorlar günümüzde kendilerine fizikçi derler ve Newton’un maddeci doktrinlerini savunurlar. Yani gerçeği öğrenmekte ve doğayı anlamamıza karşı çıkan bu felsefi yobazlar ordusudur. Ne yapmalı? Newton’un kitabını açıp okumalı ve Newton’un yaptığı hesaplarda aslında güç kavramını kullanmadığını göstermeli. Bunu yaptık. Gösterdik. Göstermeye de devam edeceğiz.

Eğitim

Kozmoloji, din, ezan ve Newton kültü konularına baktık. Daha bitmedi. Eğitim konusu var. Okullar yukarda bahsedilen okulcu doktorların üreme, yaşama ve çalışma alanlarıdır. Bütün okullar kapanmalıdır. Eğitim de din gibi kadim bir sektördür. Topluma entegre olmuştur. Beraber yaşamak zorundayız.

Tüzel varlıklar

Ana konulardan biri de tüzel varlıklardır. Tüzel varlıklar canlı varlıklardır. İnsanlık tarihi bireyin tüzel varlıkla mücadelesinin tarihidir. Birey hep kaybeder. Hep kaybetmeye mahkumdur.

Mikrobiyom

Bireyden behsetmişken, mikrobiyomdan de bahsetmeden olmaz. İnsan vücudunun bir ortakyaşam organizması olduğunu biliyoruz artık. O zaman bireyi yeniden tanımlamamız gerekiyor. Hür irade konusuna yeniden bakmamız gerekiyor.

Konuların ortak noktası var mı?

Peki bütün bu konuların ortak bir noktası var mı? Olmalı değil mi? Yoksa bu konular neden benim ilgimi çeksin ki?

Ölüm

Ölüm konusu var. Yaşamın bir parçası olarak görmek lazım. Bir dönüşüm olarak. Aslında ana konumuz dünyanın nasıl çalıştığını anlamaksa o zaman ölümü anlamaya çalışırak da bazı şeyler öğrenebiliriz.

Toplumsal konular

Toplumsal konular var. Neden bu kadar çirkinlik var? Neden bu kadar ilkellik var? Neden bu kadar gürültü kirliliği var? İnsanlar neden herşeyi olduğu gibi kabul ediyorlar? Neden sokakların sahibi sokak köpekleri de insanlar değil? Ülke çapında neden günde beş defa adamın biri hoparlörleri açıp Arapça bağırır? Hiç bir işlevi olmayan bu ritüel neden uygulanır?

Bireyin şahsi sınırları

Bireyin şahsi sınırları var. Bu sınırlara neden saygı duyulmaz? Bu sınırlar ülkeden ülkeye değişir. Ülkemizde nerdeyse şahsi sınırlara saygı yok gibidir. Bireyin hakları ve görevleri.

Kadınlar

Kadınlar konusu var. Kadınların bin yıl süren kölelikten kurtulma savaşları. Türk kadının türbanla imtihanı. Kadının türban dahil herşeyi modaya çevirmesi.

Cavendish deneyi

Bir de Cavendish deneyinin tekrarlanması projesi var.

Bütün bu projeler bir hayata sığmaz gibi görünüyor. Birini seçip ona odaklaşmak gerekiyor. Yazı tura mı atsam acaba??

Notlar:

— Yazdığım konularla ilgili daha önceki yazılarım:

Lüzumsuz şeyler bunlar

Dipsiz kuyuya atılan boş laflar

Halife hazretleri ve Kuran’ın tahrifi

Bakıyorum da yerli ilahiyatçılar o kadar Araplaşmışlar ki, tarihsel gerçekleri göremiyorlar; hiç biri Kuran dediğimiz bugünkü mushafın tahrif edilmiş bir metin olduğunu kabul etmek istemiyor. Halbuki Kuran’ın tahrif edildiğini kesin olarak biliyoruz. Kuran’ı kitaplaştıranlar, Kuran’ın sırasını tahrif etmişlerdir. Kendinde ayetlerin sırasını değiştirme yetkisini bulan birisi, Kuran’a yeni ayetler de ekler, olan ayetleri de çıkartır.

Peygamberin kurduğu İslam dini kime miras kaldı?  Halifelere. Kim bu halifeler? Bunlar insanlıktan nasibini almamış, insan denemeyecek; kadın, çocuk, bebek ayırt etmeden katliam yapan, sahtekar, zalim, adi, ahlaksız ve kötülüğün sembolü olan insanlardı. İnsanlık tarihi aşağılık insanlarla doludur ama bu Arap halifeler gibisi gelmemiştir. Üstelik bunlar azılı Türk düşmanıdırlar. Ama içimizde yaşayan Türk görünümlü bu Arapların ecdadı Türkler değil Araplardır. Onlar böyle görüyor. İslam’ı yaymak için Türkleri katletmişler diyorsunuz, iyi yapmışlar yoksa İslam’ı yayamazlardı diyorlar. Yani, bugünkü İslamcıların da halifelerden farkı yok.

Peygamber öldüğü zaman, o zamana kadar peygambere inmiş olan vahiyler bu aşağılık insanların eline geçiyor. Eğer peygambere ve dine saygınız olsa ne yaparsınız? Kemik parçalarına yazılı olan bu vahiyleri canınız gibi korursunuz. Peygambere vahiy geliyor, o da yanındakilere yazdırıyor. Bundan daha esaslı ve gerçek vahiy yok. İslam dini bu kemik parçalarında saklı. Bugün bildiğimiz tek bir tane orijinal vahiy var mı? Yok. Halifeler hepsini toplayıp yakıyorlar. Kendi menfaatlerine uygun bir Kuran yazdırıyorlar. Peygamberin ölümünden 80 yıl sonra. Diğer bütün Kuranları yaktırıyorlar ve kendi Kuranlarını Allah’ın tahrif edilmemiş hakiki gerçek sözleri diye dünyaya yayıyorlar. Yalan. Propaganda. Üstünde vahiy olan bir tek kemik parçası gösterin? Yok. Bu katliamcı sahtekarlar mı peygambere ve dine saygı gösterecekler. Buna nasıl inanabilirsiniz?

* * *

Şu anda bulunduğum yerde hoparlörlerden ezan okunuyor. Yani bu Türk düşmanı hainlerin tanımladığı Arap dininin temel propagandası Türk halkına dayatılıyor, günde beş defa. Ezan ile, biz bu insan bozuntusu Arap halifelerine onların dini aracılığı ile tapmış oluyoruz.

* * *

Kuran’ın iniş sırasının tahrif edildiğini biliyoruz. Halifeler neden böyle bir şey yapma ihtiyacı duymuşlar acaba?

img_20190811_2221295482285841371149038.jpg
Soldaki sütun surelerin iniş sırasına göre dizilişi. Sağdaki sütun bugünkü mushafın dizilişi. Sarı renkle vurgulanmış alan Medine ayetlerinin kitabın başına nasıl taşındığını gösteriyor.

Yukardaki grafik tahrifin nasıl yapıldığını gösteriyor. İniş sırasını beğenmeyen halifeler başka bir düzenleme yaptırıyorlar. Ne yapıyorlar? Mekke’de inen sureleri, Medine’de inen surelerin arkasına koyuyorlar. Yani Medine surelerini kitabın önüne alıyorlar. Kuran’ı okumak isteyen önce Medine ayetlerini okuyor. Neden?

Sebebi basit. Ayetlerin iniş sebebi ikidir. Başlangıçta vahyin amacı pagan Bedevi kabilelerini tek bir din altında toplamaktır. Bu Mekke’de inen ayetler ile yapılmıştır. Medine ayetlerinin amacı ise başkadır. Artık bir İslam devleti kurulmuştur. Şimdi gereken bu devletin ve İslam toplumunun uyacağı kanunları tanımlamaktır. Medine ayetleri de büyük ölçüde bu amaca uygun olarak inmişlerdir. Tahrifçi halifeler açısından, Mekke ayetleri işlevini tamamlamıştır ve zaman aşımına uğramıştır. Onları kitabın arkasına atmakta bir sakınca yoktur.

Halifeler için Kuran’ın yeni bir işlevi vardır. Artık Arap yarımadası İslam olmuştur. Sıra Arap olmayan komşulara gelmiştir. Bu komşuları İslamlaştırmak için ellerinde bir kitap olmalıdır. Bir torba içine doldurdukları, üzerleri çiziktirilmiş kemik parçaları ile Arap olmayan komşuları aldatmak çok daha zor olurdu. Bunun için Kuran’ı da değiştirdiler. Kuran’ın içine “biz Kuran’ı bir kitap olarak indirdik” anlamına gelen bir sürü ayet eklediler. Bu ayetler indiğinde ortada bir Kuran olmadığına göre —vahiy peyderpey indiğine göre— Kuran’ın kendine bir kitap olarak hitap ettiği ayetler sonradan bu sahtekar halifeler tarafından eklenmiştir.

Demek ki, halifelerin Kuran’ı tahrif ederken iki amaçları vardı. 1. Yasaların olduğu ayetleri ön plana çıkartmak, 2. Arap olmayanları İslamlaştırmak için —yani İslam devletinin sömürgesi yapmak için— vahiyleri bir kitap haline sokmak.

Yerli ilahiyatçılar hala bu tarihin ilk soykırımcılarına saygı göstermeye devam ediyorlar. İsimlerinin önüne “Hz.” gibi saygı ünvanları koyuyorlar? Neden? Çünkü onlar Arap! Bu Araplaşmış Türklere göre, Arapça kutsaldır; Araplar yüce insanlardır; Türk tarihi değersiz, Arap tarihi yücedir. Kabileler arasında Hendek “Savaşı!” gibi küçük tartışmaların en ince detaylarını bilirler ama Kurtuluş Savaşı’mızla ilgili bir şey bilmezler. Bilseler de “keşke Yunan kazansaydı” derler.

Üstelik bugünkü Araplara bakıyorum, hiç de özenilesi bir kitle değil bunlar. Nasıl oluyor da şanlı bir tarihe sahip Türklerin soyundan gelip, Türkiye’de doğmuş insanlar, Türk kimliklerini unutup Arap özentisi olabiliyorlar??

Hem şaşırtıcı hem de çok üzücü.

Notlar:

— “Halbuki Kuran’ın tahrif edildiğini kesin olarak biliyoruz.

Daha doğrusu vahyin tahrif edildiğini biliyoruz.

— “Kuran’ı kitaplaştıranlar…”

Vahyi kitaplaştıranlar demek daha doğru. Kitaplaştırılan vahiydir. Kitaplaştırılan vahiye “Kuran” denmiştir.

Arap milliyetçiliğinin adı: İslam

İlhan Arsel yarım asır önce İslam denen Arap milliyetçiliğinin Türkler üzerindeki yıkıcı, kahredici etkilerini yazmış. Hâlâ değişen bir şey yok. Sadece kötüye gitmişiz.

Özetle:

Arap ırkına mensup olmayan Müslüman uluslar içerisinde bir başka örnek yoktur ki biz Türkler kadar bilinçsizce ve körü körüne, kendini unutup şeriata saplanmış olsun. Bir tanesi yoktur ki biz Türkler kadar, sırf şeriat ruhuna bürünmüş olmak azmiyle kendi benliğini, kendi dilini, tarihini ve ırkî hasletlerini bu uğurda ihmal ve feda etmiş olsun.

Daha uzun olarak:

Bizim “idealistlerimiz”, bilerek veya bilmeyerek Arap milliyetçisinin destekçisidir. Destekçisi olmakla kalmaz ve fakat, Türk’ün, daha ilkokuldan camideki insanına varıncaya dek, Türklüğünden uzaklaştırılmasını, Arap ruhuyla yoğrulmasını, Arap’ın dili, tarihi ve gelenekleriyle eğitilmesini görmezlikten gelir, Türk’ün Türklük duygularını Şeriat’ın Arap kardeşliği safsatalarıyle, Türk’ün öz ve güzel dilini Şeriat dili Arapçadır bahaneleriyle, Türk’ün gerçekten övünebilecek birçok geleneklerini Arap’ın çöl gelenekleriyle ne duruma getirildiğinden habersizdir; ya da bunu önemsiz bulur. Öylesine fanatik ve öylesine bilgisiz eğilimlerdedir ki, bizim din adamımız ve şeriatçımız, Türk’ün çıkarlarına uygun olanı değil, şeriat ruhuna uygun olan ne varsa onu yapmaya çalışır. Düşünmez ki, şeriata her uygun düşen şey Türk’e ve Türklük benliğinin gelişmesine uygn değildir ve olmamıştır. Geçmiş yüzyıllar bunun böyle olduğunu gösteren örneklerle doludur. Tekrar ve tekrar söylemekte olduğumuz ve söyleyeceğimiz gibi, Arap milliyetçisi, sırf kendi çıkarları nedeniyle, Arap milliyetçiliğini icabında İslam’a uygun ve onunla bağdaşır gibi kabul eder ya da İslam’ın dışında olsa da onu yürütmeye gayret eder de bizim din adamlarımız, yazarlarımız ve aydınlarımız, Türk’ün ulusal benliğine kavuşmasını sağlayabilecek her şeye, şeriata aykırıdır, diye karşı koyar ve karşı koyarken de, üstelik kendi aklına, kendi düşünce biçimine dayanarak değil, fakat Arap’ın aklına ve Arap’ın telkin ve önerilerine göre davranır. Arap milliyetçisi, “milliyetçilik” eğilimlerini kendi bakımından İslam’a uygun bulur ya da gerektiğinde İslam’la bağdaştırır, ama kendinden gayri (yani, Arap olmayan) Müslüman toplumların ve özellikle Türklerin milliyetçilik akımlarını (ya da ulusal benliğin gelişmesine müncer olabilecek davranışları) ve bu arada ibadetin Türkçe yapılması, Kuran’ın Türkçeye çevrilmesi… vb. gibi girişimleri dinsizlik ve İslam’a aykırı davranışlar olarak suçlar ve önlemeye çalışır. Ve bunu yaparken de her türlü “etik”kuralları çiğnemekten, her türlü iftira, yalan ve kandırmalardan geri kalmaz.

1921 yıllarında ünlü Arap milliyetçisi Muhammed Raşid Riza’nın Türk ozanı Mehmet Âkif’e, Kuran’ın hiç bir şekilde Türkçeye çevrilemeyeceğini; hem de Kuran’dan vb. kaynaklardan (örneğin, İmam Hanefi’den) kanıtlar getirmek suretiyle izaha çalıştığı sıralarda Kuran’ı İngilizceye çeviren bir İngiliz’e, yine aynı kaynaklardan kanıtlar getirerek bunda hiçbir sakınca olmadığını ve Kuran’ın başka dillere pekala çevrilebileceğini söylemesi ve bunu desteklemesi çeşitli pek çok örneklerden bir tanesidir. Sırf Batı ülkelerinin (ve örneğin İngilizlerin) desteğine sahip olarak Türk’e karşı mücadeleye devam edebilmek amacıyla Arap’ın bu nitelikteki tutumu son 150 yıl boyunca adeta gelenek haline girmiştir. Arap ırkına mensup olmayan Müslüman uluslar içerisinde bir başka örnek yoktur ki biz Türkler kadar bilinçsizce ve körü körüne, kendini unutup şeriata saplanmış olsun. Bir tanesi yoktur ki biz Türkler kadar, sırf şeriat ruhuna bürünmüş olmak azmıyle kendi benliğini, kendi dilini, tarihini ve ırkî hasletlerini bu uğurda ihmal ve feda etmiş olsun.

Mısır ve Pakistan gibi ülkelerin XX. yüzyıl içerisindeki yaşantılarının incelenmesi bu konuda yeterli fikir verecektir.

Ve işin acıklı olan yönü şudur ki, bizi bu, “Kendi kendini inkâr” yoluna götüren nedenler İslam tarihi boyunca Arap düşünür ve yazarların Türk hakkında geliştirdikleri görüşlerin şeriat eğitimi kılığı altında Türk’ün kafasına ve ruhuna işlenmesinden doğmuştur. Bu görüşleri Türk, kendi din adamının bunca yüzyıllık bilgisiz ve ilgisiz tutumu, hain ve bağnaz gayretleri nedeniyle, hiç eleştirmeden, akıl, mantık ve müspet bilgi süzgecinden geçirmeden, olduğu şekilde ve sanki bütün bunlar salt gerçek şeylermiş gibi benimsemiş ve bu yüzden de kendi ulusal benliğinden olmuştur.

Türk’ü bu korkunç karanlıktan ve bilgisizlikten (cehaletten) kurtarmak için ona, onun hakkında söylenmiş ve söylenmekte olan her şeyi, velev ki bunlar haksız olsun, acı ve kahredici olsun, evet her şeyi tanıtmak ve ortaya vurmak şarttır. Şart değil, ulusal bir görev ve zorunluluktur.

Notlar:
— Alıntılar İlhan Arsel’in Arap Milliyetçiliği ve Türkler adlı kitabından alınmıştır.

— İlhan Arsel’in “idealistlerimiz” dediği kimlerdir? Herhalde “aydınlar” kesiminden bahsediyor. Ama artık ülkede Türk olduklarını unutup Araplaşmayı tercih etmiş bir kesim var. Bunlara siyasi islamcılar diyoruz. Bu kesim artık Cumhuriyet düşmanı olduklarını ve Cumhuriyeti yıkıp şeriat düzeni getirmek istediklerini gizlemiyorlar. Cumhuriyet düşmanı, şeriatçı, Araplaşmış Türklere bir örnek olarak bu bayanı gösterebiliriz.

Adam yine başladı bağırmaya…

img_20190620_1144002266980329667900848.jpg

Düşünün, günde en az beş defa adamın biri gelip size küfür etse… elinde bir megafonla gelip yüzünüze Arapça küfürler sallasa… hatta Arapça olmasına da gerek yok; hatta küfür de olmasın… günde beş defa gelsin ve sonuna kadar açılmış bir megafonla kulağınızın dibinde bağırıp dursun. Ne dediği önemli değil. Günde beş defa birisi gelip özel hayatınızın içine giriyor ve yaptığınız işi bölüyor. Hem de sebepsiz yere. Böyle bir şeyi nasıl kabul edebilirsiniz?

***
Ülkemizde bir konuya kesintisiz odaklanıp çalışmak haram sayılmıştır. Bir işe odaklanan insanın mutlaka dikkati dağıtılmalıdır. Bir kitaba dalmışken ezanın çirkin sesi ile yerinden sıçramış hiç mi insan yok? Ders çalışmaya dalmışken, tam bir problemin sonucunu bulmak üzereyken, Arapça bağıran bir adam tarafından dikkati dağıtılan hiç bir talebe yok mu? Sabahın köründe sadist bir imam bütün mahallenin uykusunu bölmekten zevk alacak diye bebeği ezan ile uyandırılan hiç mi anne yok bu ülkede?

Neden ezanın sabah akşam taciz ettiği insanlar sessiz kalırlar? Ezanın kutsal bir şey olduğunu ve hoparlörlerden halkı taciz etmek için okunması gerektiğini ve dinin bir gereği olduğunu falan mı zannediyorlar acaba?

Elinde megafonla gelip işinizi bölen bu insana nasıl tepki verirdiniz? Onu hayatınıza isteyerek kabul eder miydiniz?

Her sabah, sabahın köründe, yine aynı adam, elinde megafonla, sizi bağırarak uyandırsa ve en az 7 dakika bağırmaya devam etse; kulağınızın dibinde anlamadığınız çirkin bir dille, küfür eder gibi bir tonda, bağırıp dursa, ve alay eder gibi bir de “tatlı uykundan kalk ve Arapların El İlah’ına secdeye dur, namaz uykudan hayırlıdır” dese, ne yapardınız? “İstemiyorum, git başımdan” diyorsunuz anlamıyor. “Git namaz kılmıyorum, kılmayacağım, kılmasını da bilmem” diyorsunuz, duymuyor ve bağırmaya devam ediyor. Üstelik her kelimeyi uzatıyor, uzatıyoooooooooooooooooor, her kelimeyiiiiiiiiiiiiiiiiiii, aynen böyleeeeeeeeeeeeeee…. Para için din satan birisi bu adam. Çirkin bir dilde bağırdığı çirkin şeyleri uzatarak daha da çirkinleştiriyor. “Seni laftan anlamaz rezil herif, çek git yatak odamdan” diyorsunuz ama 7 dakikası dolmadan bir yere gitmiyor. “Namaz kılmıyorum, senin bu bıktırıcı ezanın yüzünden müslümanlıktan istifa ettim, ateist oldum; defol git uğursuz herif diyorsunuz…” dinlemiyor… “Allah büyüktür,” diyor. “Allah büyüktüüüüür… Allah büyüktüüüüüüüüüür…” “Allahu ekbeeeeeeeeeeeeeeeer…” Ekberi uzattıkça El İlah’ın büyüklüğü artıyor sanki. Aynı lafları durmadan tekrarlıyor. Her gün günde beş defa aynı lafları tekrar tekrar bağırarak tekrarlıyor. Sonunda 7 dakikası doluyor megafonunu alıp zıkkım olup gidiyor.

Kaçış yok. 2-3 saat sonra tekrar gelecek ve bağırmaya başlayacak. Mahallenin bütün ateistlerini namaza çağıracak. Mahallede sadece 3-5 emekli cehennem korkusundan namaz kılıyor ama geriye kalan 40 bin kişi ezan ile taciz ediliyor.

***

Adam gitti ama siniriniz bozuldu, uykunuz kaçtı, psikolojiniz bozuldu. Neden böyle bir şey olmalı? Neden insanlara bu şekilde işkence edilmeli? diye kendinize soruyorsunuz? Neden? Neden?

***

Bu megafonlu adamdan kurtuluş yok. Çin işkencesi gibi her gün aynı anlamsız tekerlemeyi en yüksek desibelde tekrarlayıp duruyor. Neden? Neden? Cevabı yok. Neden devlet —halkın mutlu yaşamasını güvence altına alması gereken devlet— halkın her 3 saatte bir taciz edilmesine izin veriyor? Devlet izin vermiyor! Tacizi yapan zaten devlet. Devlet, güçlü olduğunu ve her an yatak odanıza girebileceğini size hatırlatmak istiyor. Devlet “benim dinim İslamdır; senin dinin de İslam olacaktır” diye hatırlatıyor. Peki daha az hatırlatsa olmaz mı? Mesela, haftada bir gün, sadece Cuma günleri? Geri kalan günlerde kafa dinlesek, taciz edilmesek, işimize gücümüze her 3 saatte bir bölünmeden devam edebilsek… Ne güzel olurdu… Gürültü kirliliği de çevre kirliliğidir. Temiz ortamlarda yaşama hakkımızı savunalım.

Neden devlet —halkın mutlu yaşamasını güvence altına alması gereken devlet— halkın her 3 saatte bir taciz edilmesine izin veriyor? Devlet izin vermiyor! Tacizi yapan zaten devlet. Devlet, güçlü olduğunu ve her an yatak odanıza girebileceğini size hatırlatmak istiyor. Devlet “benim dinim İslamdır; senin dinin de İslam olacaktır” diye hatırlatıyor. Peki daha az hatırlatsa olmaz mı? Mesela, haftada bir gün, sadece Cuma günleri? Geri kalan günlerde kafa dinlesek, taciz edilmesek, işimize gücümüze her 3 saatte bir bölünmeden devam edebilsek… Ne güzel olurdu… Gürültü kirliliği de çevre kirliliğidir. Temiz ortamlarda yaşama hakkımızı savunalım.

* * *

Her gün günde beş defa devlet özel hayatınızın içine girip sizi taciz ediyor. Ve siz hiç bir şey söylemiyorsunuz.

Ve siz bin yıldır, bu megafonlu adamın tacizini normal kabul ediyorsunuz. Siz, biz, hepimiz; Arap sömürgeciliğinin simgesi olan ezanı sanki doğal bir şeymiş gibi kabul etmişiz.

* * *

Evet, bu bahsettiğimiz megafonlu tacizci, şahsen elinde megafonla, evinize girmiyor, ama girmesine de gerek yok; bu ülkede her kilometrekareye en az iki cami düşüyor; her caminin üç minaresinde 3’er adetten 24 tane hoparlör olsa, memlekette herkes her an ezan ile eşit olarak taciz edilmekten payını almaktadır.

Dikkat ettiyseniz, ezanın duyulmadığı etrafı duvarlarla çevrili siteler en pahalı yerler oluyor. Ezanı duymak istemiyorsanız, ya dağ başında yaşayacaksınız ya da en zenginlerin oturduğu sosyetik mahallelerde oturacaksınız. (Levent, Etiler, Ulus, Nişantaşı, Teşvikiye gibi en sosyetik yerlerde ezan en düşük desibelde okunur, zenginler ezanla rahatsız edilemezler, imamın gücü sadece bizim gibi gariban halka yeter.)

***

Bu Arapça ses kirliliği yatak odanızı, salonunuzu, işyerinizi, kafanızı, bilincinizi kirletiyor; içinize işliyor; ve sizi geriyor. İsteseniz de istemeseniz de çocukluktan beri bu absürt işkenceyle büyüyorsunuz. Ezan sizi tanımlıyor. Karakterinizi belirliyor. “Sen doğulusun, doğulu kalacaksın” diyor. “Arap senden üstündür; senin dinin yoktur, sen Arabın dinini seveceksin,” diyor. “Sen Türk değil, Arapsın” diyor. “Devletin dayattığı dindensin” diyor.

Bu kadar bariz bir din propagandasına 7/24 maruz bırakılan insanlar, buna rağmen, laik bir ülkede yaşadıklarını zannediyorlar. Bu kadar bariz bir din dayatması nasıl olur da doğal karşılanabilir?

***

Ülkenin Arap özentisi yobazlarla dolu olduğunu biliyoruz. Bunlar 7. yüzyıl çöl Arapları gibi giyinmeyi dindar olmak zannederler. Bunlar ezanı putlaştırmışlar ve putlarını koruyacaklardır. Din bunların umurunda değil, bunlar gösteriş peşinde; ezan ne kadar yüksek desibelde okunursa bunlar o kadar dindar olduklarını sanırlar. Bir de kendilerini din ve ezan zabıtası yerine koymuşlar; “din elden gidiyor, vurun kahpeye” diye yaygara koparırlar. Arap bozması bu “Türkler” Arapça’yı kutsal bir dil zannettikleri için de ezanı kutsal bir şey zannederler. “Ezana saygı duyun” diyorlar. Bir de ezanı Türklük’le ve bayrakla eşit bir sembol olarak tanımlamaya kalkıyorlar. Bu güruhu tanıyoruz, biliyoruz, bunların değişmesi beklenemez. Ama ya İzmir gibi laikliğin kalesi olduğunu iddia eden bir şehirde ezanın ne işi var? İzmirliler her fırsatta İzmir marşını çalarlar; “Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa” demekten hiç bıkmazlar, gurur duyarlar; hiç biri camiye gitmez; namaz kılmaz; türban takmaz; hacı sakalı bırakmaz; ama hergün beş defa kendilerine dayatılan yobazlığın sembolü ezana da laf söyletmezler. “Neden bu din propagandası ile günümüz bölünüyor?” diye sormazlar. Ezanı duymazlar, ciddiye almazlar ama ezanın okunmasına da karşı çıkmazlar. Bu nasıl bir çelişkidir.

Belki de namaz kılan hemşerilerine saygı duydukları içindir. Ama ezanı duyup da namaza giden yok ki! Namaz vaktini bilmek isteyen telefonuna indiriyor uygulamayı ve telefonunda kendi özel ezanını dinliyor. Üç beş kişi namaz kılacak diye 40 bin kişi taciz ediliyor. Bir de “ezandan rahatsız oluyor” diye isminiz çıktı mı yandınız. Mahalle baskısı altında ezilirsiniz. Ondan sonra da “halkın büyük bölümünün benimsediği bir geleneği aşağılamak” suçundan doğru hakim karşısına çıkartılırsınız. Halkın çoğunluğu mu ezanı benimsemiş? Komik. Halkın çoğunluğu ezanı duymuyor bile. Üstelik aşağılama nerde? Biz sadece olguları ve gözlemleri paylaşıyoruz. Herkes istediği gibi inansın; evinde namazını kılsın. Ama devletin dini olmasın. Doğrusu bu. Bizim istediğimiz bu. Yani laiklik Anayasa’da bir laf olarak kalmasın, gerçek hayatta uygulansın. Her ezan okunduğunda Anayasa’nın laiklik ilkesi ihlal edilmektedir.

***

Hem laikiz diyorlar, hem de devletin dininin günde beş defa kendilerine dayatılmasına sessiz kalıyorlar. Kuzu gibi kabulleniyorlar. İzmirliler de ezanın kutsal bir şey olduğunu zannediyorlar herhalde. Ezanın bu devirde bir işlevi olduğunu zannediyorlar.

***

Peki ne yapmalı? Halkın bilinçlenmesi ve ezana karşı çıkması; ezanı bir gürültü kirliliği olarak görmesi; ezanın Türklerin bir geleneği olmadığını, bir Arap safsatası olduğunu ve Türklerin ülkesinde ezanın yerinin olmadığını görmeleri mümkün mü? Bence mümkün değil. Tam aksine, ezan bin senedir arka planda okunup duruyor ve insanlar alışmışlar. Ezana karşı çıkarak kazanacakları hiç bir şey yok. Katlanmayı tercih ediyorlar. Çünkü karşılarında mahalle baskısı var, “gâvur” diye yaftalanmak var; karşılarında devletin desteği ile zenginleşmiş, palazlanmış bir organize yobazlar ordusu var. En iyisi ezanı, hava kirliliği, çevre kirliliği gibi hayatın bir parçası olarak kabul edip hiç duymamaktır. Çoğunluğun yaptığı da budur zaten. Ama eskiden ezan bir müezzin tarafından şerefeye çıkarak hoparlörsüz okunurmuş. En azından bir insan sesi… Ezanın sesi uzaktan hoş gelirmiş, davul sesi gibi… Ama şimdi ezanı uzaktan duyma şansımız yok. Sonuna kadar açılmış hoparlörlerden, küfür eder gibi bağıran bir insanın tacizi ile karşı karşıyayız. Yapacak bir şey yok.

İnsanı rahatsız eden ezanın sesi değil; bir Arap sömürgesinde yaşadığımızın her gün 5 defa yüzümüze vurulması.

***
Aslında yapılacak bir şey var: yapılması gereken, dinin özelleştirilmesidir. Bu da başka bir yazının konusu olsun.

 


Notlar:

— Arap özentisi yobazın biri çıkıp “ezan duymak istemiyorsan çek git” diyecektir. Asıl sen o kadar özendiğin Arabistan’a git. Burası Türklerin ülkesi; burada Arap sömürgeciliğinin sembolü olan ezanın ne işi var?

— “ezan ne kadar yüksek desibelde okunursa bunlar o kadar dindar olduklarını sanırlar…”

Aslında, bu yobaz takımının bu kadar naif olduğu doğru değil. Onlar için ezan bir bölgeyi sahiplenme aracıdır. Üsküdar’da ezanı en yüksek desibelde nerdeyse 15 dakika uzatarak okuyarak ezan bayrağını Üsküdar’a dikiyorlar ve “Üsküdar bizimdir; kurtarılmış bölgemizdir” diyorlar.

img_20190620_1256087261902288763068898.jpg
Bayrağı ibadete çağırma tekerlemesi olan bir din!!

— “Çoğunluk ezanı duymaz.

Ezanın bir Türk geleneği olmadığını söylemek, gerçeği söylemektir. Türkiye’de halkın yüzde doksan dokuzunun kimlik kartında “Dini: İslam” yazabilir ama bunlar kimlik müslümanıdır. Ne beş vakit namaz kılarlar ne de İslam dininin diğer gereklerini yerine getirirler. Bu sebepten “halkın yüzde doksan dokuzunun müslüman olduğu bir ülkede ezan tabii ki okunacaktır” sözü hiç inandırıcı bir argüman değildir. Burası bir İslam ülkesi de değildir.

— “ezanın çirkin sesi…”

Ezanın sesinin çirkin olduğunu söylemenin İslam dinine, peygambere ve Allah’a hakaret olduğuna inanan insanlar var. Ezanın din ile hiçbir ilişkisi yok ki. Ezan ses dalgalarından ibarettir. Havada yayılıp kaybolur. Ses dalgalarının, Arapça ses dalgaları olduğu için kutsal olduğuna inanan batıl mantaliteli insanlar olması bu devirde tabii üzücü. Yok eğer, kutsallık ses dalgalarında değil, ezanın anlamında diyen olursa onun da cevabı var. Anlam ses dalgalarında değil, ezanı duyan insandadır. Yani ses dalgaları anlamsızdır; ona anlam veren insandır.

— “Ezan-ı Muhammedî” imiş!

Bir de ezana “Ezan-ı Muhammedî” diyenler var. Zaten bütün İslam özürcülüğü kelime oyunlarına dayanır. Ezanın hiç bir kutsallığı yoktur ama İslam özürcüsü ezana bir kutsallık vermelidir. Nasıl verecek? “Ezan-ı Muhammedî” diyerek onu kutsal ve dokunulmaz yaparsın. “Muhammed” kelimesi kutsal ya, ezan ve Muhammed kelimesini yan yana koyunca “Muhammed” kelimesinin kutsallığı “ezan” kelimesine de geçiyor ve “ezan” kelimesi de kutsal olmuş oluyor. Çocuk mu kandırıyorlar?

— “Elinde megafonla gelip işinizi bölen bu insana nasıl tepki verirdiniz?

Yolda yürürken “bir dakikanız var mı?” diye yolunuzu kesen Greenpeace anketçisine verdiğiniz tepkiyi verirdiniz? “Git başımdan, beni rahatsız etme!” anlamına bir şeyler söylerdiniz.

— “Bu nasıl bir absürtlüktür.”

İşin absürtlüğü devletin namaz kılmayan çoğunluğu inatla ve ısrarla namaza çağırmasıdır. Bu nasıl bir mantalitedir? Devletin bu hareketi, devletin sizi birey olarak değil de sürü olarak gördüğünün ispatıdır. Devlet sizi birey olarak görmez, güdülmesi gereken bir sürü olarak görür. Yoksa neden, sürüden 1 kişi namaz kılacak diye 10 bin kişiyi namaza çağırsın? Ayrıca devletin namaza çağırmak gibi bir görevi yok. 7. yüzyıl Arabistan’nında namaz saatlerini bulabilmek için astronomi bilmek gerekirmiş, çoğunluğun okuma yazma bilmediği bir toplumda namaz vakitlerini güneş saatinden okumak bile zor bir iştir; yani o zamanlar ezanın bir faydası varmış. Ama günümüzde herkesin cebine namaz vakitlerini söyleyen bir uygulama indirmesi mümkün. Ezan okutmaya gerek yok. Ama devlet için ezan bir propagandadır. Ezan namaza çağırmaz; halka devletin dininin İslam olduğunu hatırlatır.

Arap sömürgeciliğinin simgesi

Ezan bir simge olmuş, tamam, çünkü işlevini yitiren herşey ya çöpe atılır veya kutsal bir simgeye dönüştürülür. Ezan da simge yapılmış ama neyin simgesi? Bence Arap sömürgeciliğinin simgesi. Ezan Araplar’ın kültür sömürgeciliğinin simgesi olmuş. Türkiye’de bu kadar çok Arap özentisi Türk varsa bunun sebebi ezandır. Arap gericiliğinin simgesi. Arapların kadın düşmanlığının simgesi. Türklerin ülkesinde günde 5 defa halk Arapça bir tekerleme ile taciz ediliyorsa bu Arap sömürgeciliğidir. Ezana İslam’ın bayrağı diyenler de var.

— “Linç gelecek ama 120 desibel Arapça ezan ve Sela’dan rahatsız olmadan laik olmayı nasıl başarıyorsunuz ?” Yorumları da okuyun!

TÜRKÇE EZAN İSLAMÎ BİR UYGULAMADIR, Cemil Kılıç

Diyanet’ten ezana yeni düzenleme

İlk Türkçe hutbe bundan 82 yıl önce okunmuştu.

Kılıçdaroğlu: Ezan dünyanın her yerinde Arapça okunur.

Allah’ın kanunları herdaim geçerli…

herdaim

Sosyal medyadan:

Allah ‘ın kanunları herdaim heryerde geçerlidir.

Affınıza sığınarak söylemek istediğim bir şey var. Ben “Allah” kelimesini değil de “Marduk” kelimesini kullanmayı tercih ediyorum. Benim için sizin yazdığınız cümlenin doğrusu şöyledir:

Marduk‘un kanunları herdaim heryerde geçerlidir.

Evet, doğrudur, Allah’ın 99 tane ismi olduğu halde, Marduk’umuzun sadece 50 tane ismi vardır. Bu Marduk’un Allah’tan daha düşük rütbeli olduğunu göstermez.

Sizden ricam, benim gibi Marduk kanunlarına inanan bir insana neden Marduk’un değil de, Allah’ın kanunlarının geçerli olduğunu akla uygun ve hukuki deliller sunarak ispatlayabilir misiniz?

Akla uygun derken, eğer “ben öyle diyorsam öyledir” gibi bir argümanı dayatmaya çalışırsanız bu akla uygun bir delil olmaz.

Delilin hukuk kurallarına da uygun olması gerekir. Allahçıların klasik savunması Kuran’ı kendine şahit olarak göstermektir. Fakat, kendi kendine şahitlik etmek hukuka uymaz. Yani eğer, “Kuran, Allah’ın kanunları herdaim geçerlidir diyor; öyleyse Allah’ın kanunları herdaim geçerlidir” derseniz bu da hukuk açısından geçersiz olur; sadece dairesel bir mantık yürütmüş olursunuz.

Allahçıların diğer favori yöntemi, Allahçı olmayanları gördükleri yerde öldürmektir. Kuran böyle emreder. Fakat Türkiye gibi şeriatın geçerli olmadığı bir ülkede bu uygulama zor olduğu için karşı tarafın sözüne söz ile cevap vermek yerine ağır küfürler edilir. Sizden de beklenen budur.

Veya, aşağılama olmadığı halde, “dinimi aşağılıyorsun” diye şahsıma küfür edersiniz. Bu Allah’ın kullarının Allahlarını savunmak için kullandıkları en bilinen yöntemdir çünkü kulluk dini olan İslam’da akıl kullanmak, sorgulamak ve söze söz ile cevap vermek yasaktır. Arap/İslam geleneği söze kılıçla cevap vermektir.

Fakat, Marduk bize akıl ile hareket etmemezi söyler onun için eğer akla uygun deliller ileri sürebilirseniz biz hemen “Marduk” yerine “Allah” demeyi kabul ederiz.

Tabii, bir insan “Allah” demiş “Marduk” demiş hiç farketmez; bizim söylediklerimiz ne Marduk’un ne de Allah’ın umurunda olamaz.

Allah’ın insan işlerine karışmadığını net olarak biliyoruz çünkü Allah alemin senaryosunu yazıp Levhi Mahfuz’a kaydetmiş ve aradan çekilmiştir. Biz sadece Allah’ın yazdığı bu senaryoyu oynuyoruz; başka seçeneğimiz yok. İnsan işleri ile uğraşmayan Allah da belki şimdi başka alemler yaratma planları yapıyordur.

Bu arada, size Türklerin İslamlaştırılma süreci ile ilgili bir hikaye anlatmak istiyorum:

Oğuzlardan bir Türk, birlikte yola çıktıkları İslam misyoneri İbni Fadlan’a yakınmış: “Başbuğ (Halife) bizden ne istiyor? Öldürecek bizi bu soğukta! Ne istediğini bilsek, hemen verir kurtulurduk” demiş. İbni Fadlan buna cevap olarak, “Bütün istediği, ‘Allah’tan başka tanrı yoktur’ demeniz”, diye karşılık verince, Türk gülmüş: “Doğru olduğunu bilsek, söylerdik” demiş.

Gördüğünüz gibi, Türkler hep akılcı, şüpheci ve sorgulayıcı insanlar olmuşlardır. Araplar ve Araplaşmış Türkler ise; kendilerini “sürü” olarak tanımlayan bir dine körü körüne inanıp, bu Arap dinini körü körüne savunan ve Allah yerine Marduk diyenleri de taşlayan insanlardır.

Notlar:

Allahçıların diğer favori yöntemi, Allahçı olmayanları gördükleri yerde öldürmektir. Kuran böyle emreder…

Bakara, 191: Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi yurtlarınızdan çıkardıkları gibi siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür.

— İbni Fadlan hikayesi hakkında bir yazı.

Marduk’un 50 ismi.

Allah’ın 99 ismi.

— Türk Dil Kurumu “her daim” ve “her yerde” olarak yazmayı tercih ettiği halde ben paylaşımda kullanılan bitişik olarak yazmayı tercih ettim.

Allah insan işlerini takip ediyor mu?

Türkiye’nin gizli Arap misyonerleri

İlahiyatçı Emre Dorman, Kuran’da okuduklarımızı hayatımıza taşımamızı öneriyor. Bu nasıl bir öneri? Emre Dorman’ın canımıza kastı mı var?

Gençlere böyle bir öğüt verilir mi? Bir gencin Dorman’ı ciddiye alıp Kuran’ı anlayarak okuduğunu ve Kuran’ın emirlerini hayatına uyguladığını düşünelim.

Ne diyor Kuran?

“Onları gördüğünüz yerde öldürün” diyor.

Onlar kim?

Onların kim olduğu çok elastik.

“Onlar” din düşmanı olabilir; Allah’a şirk koşanlar olabilir; Sünni isen Şiiler, Şii isen Sünniler olabilir. Yani Kuran; hoşuna gitmeyen, sana ters gelen, senin aşiretinden olmayan, senin tarikatından olmayan, veya şeyhinin “git öldür” dediği birini, “gördüğün yerde” öldürmen için sana izin veriyor.

Kuran’ın emri bu.

Kuran’ı okuduk ve anladık ki Kuran bizden olmayan insanları öldürmemiz için bize yetki vermiş. Tek yapmamız gereken, öldürmek istediğimiz insanı “başkası” olarak tanımlamak. O zaman Kuran’a uygun olarak o insanın canını rahatça alabiliriz.

Dorman ne diyor?

Kuran’ı hayatınıza uygulayın diyor.

Kuran ne diyor?

“Sizden olmayanı gördüğünüz yerde öldürün” diyor.

O zaman, kaçınılmaz sonuç şu: Dorman gençleri adam öldürmeye teşvik ediyor! İki kere iki dört; bunun başka yorumu yok.

Böyle bir öneri, şeriatla yönetilmeyen, laik Türkiye Cumhuriyeti’nde suça teşvik değil de nedir?

Nasıl olur da, aklı başında birisi, laik bir ülkede, “Kuran’ı okuyup hayatına uygula” diye tavsiye verebilir gençlere. Türk vatandaşı, ülkenin kanunlarına göre yaşar; şeriata yani Kuran yasalarına göre yaşamaz. Emre Dorman, böylece Cumhuriyet düzeni yerine şeriat düzenini özlediğini belli etmiş oluyor.

***

Dorman’ı dinleyen bir genç, Kuran’ın dediği gibi 4 kadınla evlenip çokeşlilik suçu işlese ve hapse girse, Dorman ne diyecek?

Dorman’ın gazına gelip Kuran’ı hayatına uygulayıp hayatı kayan genç ne yapsın?

***

Kuran’ı hayatına uygulamak uğruna deve sidiği içip hastanelik olan birine Dorman ne diyecek?

“Kuran’ı hayatınıza uygulayın” dediği için pişman olacak mı?

***

Kısacası, günümüz Türkiye’sinde kendini demir parmaklıklar arkasına attırmanın en garantili yolu Kuran’ın emirlerini harfiyen uygulamaktır.

Dorman’a kanıp Kuran’ı harfiyen uygulamaya kalkan birisi kendini en kısa zamanda ya hastanede ya da hapishanede bulacaktır.

***

Sizden ricam: Kuran’dan uzak durun. Özellikle çocuklarınızı Kuran’a yaklaştırmayın. Kuran’da çocuklarınıza seyretmeyi yasakladığınız dizilerden daha çok şiddet vardır. Böylesine şiddet dolu bir metni okuyup anlayıp bir de “hayatınıza uygulayın” demek nasıl bir sorumsuzluktur?

****

Bu yazıyı, Emre Dorman’ın yukardaki videosunu seyrettikten sonra yazmıştım.

Emre Dorman’a “Kuran’ın anlaşılmadan okunması doğru mudur?” diye bir soru sorulmuş o da şöyle başlamış konuşmaya:

Bugün maalesef bir çok müslümanın Kuran’ı yüzünden okuyarak yani seslendirerek sevap almayı umduğu bir kitap haline getirildiğini görüyoruz, Kuran’ın.

Yani neymiş, Araplaşmış Türkler Kuran’ı bile şark kurnazlığı yapıp sevap kazanmak için anlamadan okurlarmış. Dini bile tüccarlık olarak görüyorlar. Hiç anlamadan Kuran okuyacaklar ve takva puanları toplayıp Allah’ı kandıracaklar ve cennete bilet almış olacaklar. Çok da kurnazlar.

Dorman devam ediyor:

Oysaki, Kuran’ı okuduğumuzda, ayetler üzerinde düşündüğümüzde, ve anlamaya çalıştığımızda, Kuran’ın gönderiliş amacının, alemlere rahmet olmak; insanları karanlıktan aydınlığa çıkartmak, [ironi yapıyor herhalde!] hakla batılı ayırmak; [dinin kendisi bütün batılların büyük annesi, ne saçmalıyor bu adam!!] hem Allah’a karşı, hem de Allah’ın yarattıklarına karşı, görev ve sorumluluklarımızı; [Türkler olarak bu dünyadaki görev ve sorumluluklarımızı 7. yüzyıl Araplarının yazdığı bir kitaptan almamız gerektiğini çok aşağılayıcı buluyorum] onları hayatımıza yansıtmak; duyarlık içerisinde sorumluluk bilinciyle davranmak; erdemli, ahlaklı kullar olmamız için neler yapmamız gerektiğini öğrenebileceğimiz bir kitap olduğunu görüyoruz, Kuran’ın.

***

Birkaç yorum daha eklemek istiyorum:

Kuran, “alemlere rahmet” olmak için yollanmış. Ne demek bu? Basmakalıp bir söz olmaktan başka bir anlamı var mı?

Kuran kendisi, herhalde, ayetlerin birinde “ben alemlere rahmet olmak için geldim” gibi bir şey söylüyor ki, Dorman da bu lafı tekrarlıyor. Kuran’ı okuyacağız ve Kuran’ın alemlere rahmet olsun diye geldiği gibi derin! bir gerçeği anlamış olacağız.

Rahmetin bir anlamı yağmurmuş. Kuran alemlere yağmur olmak için inmiş olamaz. Gerçi Arabistan çöllerinde yağmur tabii ki rahmettir. Kuran’la yağmuru ilişkilendirmek, bir çöl Arabının kafasında Kuran’ın da kuraklığı bitiren yağmur gibi ferahlatıcı bir şey olduğu fikrini yeşertecektir. Bugün bile reklamcılar tarafından kullanılan kelime oyunları bunlar.

Rahmet, ayrıca, merhamet, acımak, şefkat etmek demekmiş. Yani Kuran alemlere acımak için inmiş.

Alemler acınası durumda, her yerde kuraklık ve açlık var; Kuran bir iniyor, her yer güllük gülistanlık oluyor; gökten merhamet yağıyor.

Dorman alay mı ediyor bizimle?

Kuran’ın girdiği her yerde merhametsizlik, acımasızlık, katliam, cinayet, sahtekarlık ve her türlü pislik vardır. Tarih böyle yazıyor.

Ne rahmeti? Ne merhameti?

Dorman yalan söylüyor. Bizi saf bulmuş aldatıyor.

Peki “alemler” kelimesi burada ne anlama geliyor?

Hangi alemlere? Bu belirtilmemiş. Tahmin edeceğiz. Veya umursamayacağız. Alem buysa kralı Allahtır deyip geçeceğiz.

İlahiyatçı birisi söylemiş ya, laf ne kadar anlamsız olursa olsun “mutlaka vardır bir anlamı” deyip kabul edeceğiz. Ah, bir de Arapça’sını söyleseymiş çok daha inandırıcı olurmuş!

***

Kuran’ın diğer bir amacı da insanları karanlıktan aydınlığa çıkartmakmış!!! İroninin de bu kadarı fazla. İrinli ironi bu.

Kuran’ın olduğu her yerde aydınlıktan karanlığa gidiş vardır. Kuran insanları karanlığa gömmek için vardır.

Kuran gericidir; Kuran’ı okuyan herkes geriye doğru gider. Kuran’ın etkisinden kurtulunca ilerleme başlar.

***

Hakla batılı ayırmak mı???

Kuran batılın el kitabıdır. İslam baştan aşağı batıldır. İslam’ın neresinde hak var? Bir örnek versin de görelim.

Dorman aklımızla alay ediyor.

Herhalde bu saçmalıkları yutan bir kitle var ki, Dorman bu tutarsız lafları ciddi ciddi söyleyebiliyor.

***

“…erdemli, ahlaklı kullar olmamız için neler yapmamız gerektiğini öğrenebileceğimiz bir kitap olduğunu görüyoruz, Kuran’ın”

Bu kadar alay etmek de fazla artık!

Bakıyorum, Kuran’dan ahlak öğrenebileceğimizi söylerken gülüyor mu diye, hayır gayet ciddi. Böyle şeyleri Cem Yılmaz söylese katıla katıla güleriz ama Dorman gibi bir ilahiyatçı söyleyince gülemiyoruz, ağlayasımız geliyor.

Hayatını Kuran’a göre yaşadığını iddia eden insanların ne kadar ahlaksız ve erdemsiz, insanlık dışı yaratıklar olduklarını görüyoruz. İşte tarikat şeyhleri. Hepsi Kuran’a göre yaşadıklarını söylüyorlar. Hepsi ahlaksız. Hepsi sapık, manyak, asalak parazit tipler. Demek ki ahlaklı olmak istiyorsak Kuran’dan uzak duracağız.

Erdemli ve ahlaklı nesiller yetiştirmek istiyorsak çocuklarımızı televizyon dizilerinden ve Kuran’dan uzak tutmalıyız. Onları doğa ve hayvan sevgisi ile; yaratan ve üreten bireyler olarak yetişmelerini sağlayacağız. Çocuklar Kuran diye bir kitabın varlığından ne kadar geç haberdar olurlarsa o kadar iyi olur.

***

Emre Dorman gibi, modern görünüşlü, cüppesiz, takkesiz ve çember sakalsız din doktorlarının topluma ve yeni nesillere verdiği zararın, Arap tipli şeyhlerden daha fazla olduğunu anlamalıyız. Emre Dorman’ın sivil görüntüsü sizi kandırmasın.

Tarikat şeyhi baştan aşağı çirkin ve iğrenç bir yaratıktır bu da giyinişine ve konuşmasına yansır; herkes bunu görür; ama Emre Dorman’ın modern dış görünüşüne aldanan bir genç onun da aynı gerici yobaz kafası ile hareket ettiğini anlamayabilir.

Tarikat şeyhleri de, Emre Dormanlar da, Caner Taslamanlar da bunların hepsi Arap misyonerleridir.

Bunların tek amacı gençleri devşirip kendileri gibi Araplaştırmak ve ülkeye faydalı olmalarını engellemektir. Bu devşirme ve Araplaştırma işinin vatan hainliği olduğu ne zaman anlaşılacak acaba? Merak ediyorum.

Nasıl giyinmiş olurlarsa olsunlar bu gizli Arap misyonerlerinin söyledikleri her şey yalan ve aldatmaya ve kendilerine mürit devşirme amaçlıdır. Kanmayalım.

Notlar:

— Bakara, 191: Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi yurtlarınızdan çıkardıkları gibi siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür.

Barış dini İslam’ın profesyonel özürcüleri bu ayetin ne kadar barışçıl ve insancıl bir ayet olduğunu ve “öldürün” kelimesinin aslında öldürmek anlamına gelmediğini bize açıklamak için takla üstüne takla atarlar. Bu özürcülerden bir kaçının taklalarını sunuyoruz:

  1. Sorularla İslamiyet
  2. Caner Taslaman

— İşte Arap misyonerleri tarafından devşirilmiş birisinin itirafları.

Emre Dorman’ın şahsi sitesi

— “Alemlere rahmet” Enbiya 107‘de geçiyor. Kuran, peygambere, “Ve seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” diyor. Yani, alemlere rahmet olarak yollanan, Kuran değil, peygamber. Alemler kelimesi de, insanlar, hayvanlar ve cinler alemi gibi Kuran’ın kabul ettiği çeşitli alemler anlamına geliyor. Veya gelmiyor. Yoruma açık.

Kuran’ı neden okuma[ma]lıyız?

— Emre Dorman’ın tavsiye ettiği gibi Kuran’ı hayatlarına uygulayarak yaşayan rezil insanlar hakkında: Tarikat kültürü.

Din düşmanlığı nedir?

Din düşmanı ne demek acaba?

Muzur tarikatının şeyhi Mor Sakallı Sümbül Hoca, Deve Sidiği tarikatının şeyhi Çakma Sakallı Nahoş Hoca’ya “sen din düşmanısın” demiş.

İslam dünyasını derinden sarsan bu vaka ne demek oluyor?

Bu demektir ki; Mor Sakallı kendini gerçek din sahibi olarak tanımlıyor ve Nahoş’un da sakalı gibi çakma müslüman olduğunu söylüyor.

Sakalının çakma olduğunu kabul etmeyen pek saygıdeğer Nahoş da, asıl Mor sakallının sakalının sahte olduğunu söylüyor ve asıl din düşmanı Mor Sakallı’dır diyor.

Ne var bunda?

Sakal boyunun ve şeklinin dindarlığın ölçüsü olduğu bir dinde, dinsizliğin de sakal ile belirlenmesi doğaldır.

Zaten, din düşmanlığı suçlaması İslam’ın en klasik suçlamasıdır.

İslam bir klonlama dinidir. Her mezhep, her tarikat İslam’ın bir klonudur. Her klonun şeyhi diğer klonların şeyhlerini “din düşmanı” ilan eder. Bu tipik çadır devleti mantalitesidir. Arapların kanında vardır bu. Çünkü İslam, Bedevi kabilelerinin dinidir. İslamın temelinde kabile töresi vardır. Bizim kabileden olmayan herkes bizim düşmanımızdır. Bizim dinimiz esas dindir; öyleyse bizden olmayan herkes, din düşmanıdır.

Araplar 1400 yıldır, birbirlerini bu şekilde din düşmanı ilan ediyorlar. Hem “müslümanlar kardeştir” diyorlar, hem de birbirlerini din düşmanı ilan edip arkadan vuruyorlar.

Bütün bu din düşmanları arasında Caner Taslaman beye “din düşmanı” denmiş, ne çıkar bundan?

Denmeseydi şaşardım.

Caner Taslaman, bildiğim kadar, hiç bir tarikatın sempatizanı değil; öyleyse bütün tarikatların gözünde o bir din düşmanıdır.

Dedik ya, “din düşmanı” demek, “bizim tarikattan değilsin” demektir. Başka da bir anlamı yoktur. Caner Taslaman bunu bilmez mi?

***

Toplumun asalak paraziti tarikatlardan birinin şeyhi, asalak parazit diğer bir tarikat şeyhine ”sen din düşmanısın” diyerek çamur atmış! Haber değeri olmayan bir vaka.

***

Bu önemsiz tartışmayı başlatan Caner Taslaman; yorum yazan ben ve diğer bütün yorum yazanlar, hepimiz, ülke yararına bir şeyler yapmak yerine tarikatların tuzağına düşmüş oluyoruz ve onların istediği bu boş din tartışmalarını yapıyoruz.

Bu sebepten din özelleştirilecek ve din toplumsal alandan tamamen silinecektir. Toplum sıkı bir din detoksuna girecek ve toksik tarikatları sisteminden atacaktır.

Özelleştirmeden sonra kimse din kisvesi altında toplumda asalak parazit olarak yaşayamayacak ve herkes ülkenin gelişmesine katkıda bulunacaktır.

Ülkede bu kadar tarikatçı parazitin bulunmasının sebebi, Tevhidi Tedrisat kanunun karşı devrimciler tarafından etkisiz hale getirilmiş olmasıdır.

Her yıl binlerce Araplaşmış asalak tarikatçı yetiştirip topluma salan İmam Hatipler hemen kapatılmalıdır. Tevhidi Tedrisat kanunu bunu gerektirmektedir.

İmam Hatip’lerden topluma salınan bu parazitler; okulda, Araplar gibi yan gelip yatmaktan ve parazitlik yapmaktan başka bir şey öğrenmedikleri için, mezun olunca da aynı minval üzerinden parazitlik yapmaya devam ediyorlar.

Zaten tarikatlar holdingleşmişler. Kendi ekosistemleri var. Her türlü sahtekarlık, düzenbazlık ve vatan hainliğini din adına yapıyorlar. Üstüne üstlük, iktidara verdikleri oyların karşılığında destek alıyorlar ve palazlandıkça palazlanıyorlar.

Din özelleşince bu tezgah bitecektir.

Notlar:

— “Din düşmanlığı” suçlaması bütün dinlerde, tarih boyunca, din sahibi güçlerin, kendi dinî otoritelerini sorgulayanları etkisizleştirmek için kullandıkları bir mazerettir. Günümüzde tarikatların silahlı gücü olmadığı için din düşmanı ilan ettikleri insanları infaz edemiyorlar. Silahlı güçleri olsa ederlerdi.

Toplumsal detoks.

Diyanet’in tarikatlar raporu.

Rapor: Dinin özelleştirilmesi