Devletin dini var mı?

Ahmet Yavuz yazmış:

Laiklik, devletin işleyişini düzenleyen yasaları çıkarırken dini referansları esas almamayı sağlayan bir kavramdır. Kimsenin inancına ilişkin bir tercihi içermez. Egemenliğin kaynağı olarak haklı olarak dogma yerine aklı görür. Laikliğin ikiz kardeşi yani olmazsa olmazı ise liyakattir.

Tabii bunu yazan Aydınlanmacı olduğu için “akıl” kelimesinin bir yerde geçmesi gerekiyor ama laikliğin akıl ile bir alakası yok.

Zaten bu bağlamda akıl nedir? Hepimiz günlük işlerimizde aynı derecede akıllıyız. Aydınlanmacıların akıl dediği ise soyut, akademik ve ideal bir kavramdır. Dincilerde olmayıp sadece aydınlanmacılarda olan bir şeydir. Çünkü bir aydınlanmacının, sivil halkın aksine, hiçbir dogma ile bir işi olamaz. O tamamen dogmasız yaşayan pür aydınlık bir şahsiyettir. Halbuki dogma sorgulamadan kabul ettiğimiz şeylerdir. Her insan bazı şeyleri sorgulamadan kabul etmek zorundadır. Aydınlanmacı da bir çok şeyi sorgulamadan kabul eder. Ama onun derdi kendisinin sorguladığı şeyleri bizim de sorgulamamızdır. Yoksa bizi dine sorgulamadan inanan akılsız insanlar olarak tanımlar.

Türkiye’de akıl çoktur ama laiklik yoktur. Anayasada “devlet laiktir” dese bile devletin dini vardır. Devletin dini islamdır. Her Allahın günü günde beş defa kamu alanlarında Arapça ezan okutan bir devlet laik olabilir mi? Her sabah kendi vatandaşını, hangi dinden olursa olsun, Arapça ezan ile uyandıran bir devlet laik olabilir mi? Devlet din işinde olduğu müddetçe devlet laik olamaz.

Din işlerinin devlet işlerinden ayrı tutulmasına laiklik denir. Vatikan’da ne kadar laiklik varsa Türkiye’de de o kadar laiklik vardır. Çünkü Vatikan’ın dini Hristiyanlıktır, bizim devletinin dini İslamdır. İkisinin de dini vardır. İkisi de laik değildir.

Notlar:

Ahmet Yavuz’un alıntılanan yazısı.

— Devlet bir tüzel varlıktır. Bir tüzel varlığın dini olması ne demektir? Başka bir yazıda bu konuya bakmalı. Bir insanın hangi dinden olduğunu net bir şekilde bilemezken bir tüzel varlığın dini olup olmadığını bilebilir miyiz?

— Türklerin devletinin dini olabilir mi? Türklerin devletinin dini İslam olabilir mi?

Laf söyleme özgürlüğü

fes
İkisi de fesli değil mi?? Birisi fesin üstüne tülbent sarmış, diğeri sarmamış.

Türkiye’de laf söyleme özgürlüğü var mı? Belki vardır. Var herhalde. Ama lafların etkisi abartılıyor bence. Entellektüel olması gereken tartışmalar hemen taraftar tartışmasına dönüşüyor. Herkes futbol takımı tutar gibi bir fikri tutuyor ve o fikri müdafaa ediyor. Karşı tarafı duymuyor.

***

Fesli bir yazar var. Artık ihtiyarlamış. Hasta. Diyanet işleri başkanı resmi cüppesini kuşanıp sarığını takıp hasta ziyaretine gitmiş. Aydınlanmacı takımı Cumhuriyet’teki, Aydınlık’taki sütunlarında olayı büyütüp orantısız tepkiler vermişler. Bu fesli şahıs “İstiklal savaşını Yunan kazansaydı daha iyi olurdu” demiş. Der. Bu bir laf değil mi? Laf söyleme özgürlüğü olduğuna göre söyler. Belki kitaplarını satmak için provokasyon yapıyordur. Neyse ne. İstiklal savaşı kazanılmış. Bitmiş. Geçmişte kalmış. Kazanan belli. Kaybeden belli. Bu laf neyi değiştirebilir? Hiç bir şeyi değiştiremez. Fesli yazar bir fesliler ordusu kurup İstiklal harbini geri mi çevirecek? Yapamaz. Bu adamın devletin bekasına ne zararı var? Sıfır zararı var. Kitap yazıyor. Ben hiç bir kitabını okumadım. Belki yararlı bilgiler vardır. Söylediği bir cümle için adam böyle linç edilir mi? Ciddiye alınacak bir laf mı bu? Değil. Adam Atatürk düşmanıymış. Olabilir. Atatürk’e hakaret etmeme kanunu var. Eğer gerekiyorsa yetkililer ona göre ceza verir. Bu fanatik aydınlanmacı takımı böyle komik bir lafa aşırı tepki vererek adamın reklamını yapmış oluyorlar. Aydınlanmacıların düğmeleri belli, yobaz takımı istediği zaman bu düğmelere basıp tepki almasını çok iyi biliyor. Sonra da bu tepkileri seçimlerde servis edip oy topluyorlar. Aslında, araştırma yapan, kitap yazan herkese değer verilmeli. Bir cümle üzerinden adamı linç eden fanatik aydınlanmacıların acaba kaçı fesli yazarın kitaplarını okumuşlardır? Okumadıklarını düşünüyorum. Kimseye zararı olmayan, geçmişe hayran, geçmişte yaşayan, hasta ve yaşlı bir adama devlet değer vermiş ve gitmiş geçmiş olsun demiş. Ne var bunda? Şimdi diyanet işleri başkanı da “keşke Yunan kazansaydı…” lafına destek vermiş mi oluyor?

Böyle değişik laflar söyleyen insanlar desteklenmeli. Ama bunun için insanların kendilerine ve devletlerine güveni olması gerekir. Belki Cumhuriyetin 200.yılında bu da olur…

***

Peki, tehlike nedir? UltraAydınlanmacılar hangi tehlikeden bizi korumaya çalışıyorlar? Eğer diyanetin bu ziyaretini görmezden gelselermiş ne gibi bir tehlike doğacaktı? Gericilik yayılacak mıydı? Düşünüyorum da hiç bir tehlike aklıma gelmiyor. Tam aksine bu olayın reklamı yapılmamış olacaktı. Unutulup gidecekti.

***

Demek ki laf söyleme özgürlüğü var. Herkes laf söylüyor. Gazete köşelerini dolduruyorlar her türlü lafla. Ama çoğu boş laf. Olmayan tehlikeleri lafla müdafaa eden sözler. Tuttukları takımın doktrinlerini müdafaa eden boş laflar.

***

Peki devletin diyanet işleri başkanı resmi üniformasını giyip bazı tarihsel olayların daha değişik şekilde gelişmiş olmasını arzu ettiğini söyleyen ve modası geçmiş Osmanlı özentisi şapkalar giyen bir hastayı ziyarete gitmişse ne olur? Aslında bu iki insanın giyinişlerine bakarsak zaten aynı geçmiş devrin özlemi içinde olduklarını görüyoruz. Biri fes takıyor biri sarık. Sarığın altına cüppe giyiyor. Cüppesinin altında da takım elbisesi var. Öteki de öyle. Fesin altında herkesin giydiği gündelik elbiseler giyiyor. Kafa yapıları da aynı. Bunlar Araplaşmış Türkler. Konuştukları dil Türkçe’den çok Arapça’ya benziyor. Arapça’yı kutsal bir dil zannediyorlar. Zaten sarıklı olan devletin memuru. Bu ne demek? Devletin bir dini var demek. Anayasada devlet laiktir diyor ama devlet laik değil. Kamu alanlarında günde beş sefer Arapça yalelli okutan bir devlet nasıl laik olabilir. Devletin dinini halka dayatan memurları var. Dine karşı laf söyleyenleri linç etmeye hazır bir yobazlar ordusu var. Şalvarlı cüppeli Arap üniforması giymiş bu orduyu devlet destekliyor. Devletin özel din ordusu bu. Bunlar da devlete desteği için teşekkür ediyorlar ve oylarını iktidar için kullanıyorlar. Din hiyerarşisi devlet hiyerarşisinin içine sızmış. Devlete istediğini yaptırıyor.

Devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkmadığı müddetçe daha çoook sarıklı devlet memurlarının fesli veya cüppeli veya hacı sakallı hocalara ziyaretini izleriz.

***

İslam dininin kendi hiyerarşisi yoktur. Kuran bir rahipler hiyerarşisi oluşmasını yasaklamıştır. Bu yüzden İslam devlet hiyerarşisine sızar ve devletin hiyerarşisini kullanır. Yani İslam egemen güçlerin emrindedir. Başından beri bu böyle olmuştur. Ancak devlet din işinden çıkarsa İslam bireylerin dini olabilir. Şimdi devletin dinidir. Ondan camiler siyasetin tam ortasındadırlar. Şaşılacak bir şey yok bunda. Bir imamın, egemen güçleri eleştirebileceğini aklınız alıyor mu? Unutmayın devletin memuru bu adam.

Notlar:

— Fesli yazarın belki de benim yazdığım kadar naif olmadığına dair böyle bir video var. Yine de sorun devletin bir dini olması. Bu sebepten dış güçler din üzerinden istedikleri gibi operasyon yapabiliyorlar.

Arapça’nın sihirli etkileri

ramazan.png

Bir yazımda

Ülkemizde Arapça din ile ilişkilendirildiği için kutsal kabul edilir ve Arapça kelimelerin -Türkçe’ye geçmiş olsalar bile- söyleyen üzerinde sihirli etkileri olacağına inanılır,

diye yazmışım. Gerçekten de bazı kelimeleri Arapça söyleyerek daha dindar olduklarını sanan bir grup insan var.

Can Ataklı’nın Sözcü’de çıkan Kutlamayı Arapça yapınca daha dindar olmuyoruz adlı yazısını buraya olduğu gibi kopyalıyorum:

###

“Arapça’nın sihirli etkileri” yazısını okumaya devam et

Mushaf Kuran’ı Kerim midir?

Mushaf
Kuran’ın bize olduğu gibi ulaştığı konusunda tereddüt vardır.

Faruk Beşer, Yeni Şafak’ta şöyle demiş:

Kuranıkerim’in bize olduğu gibi ulaştığı konusunda tereddüt yoktur. Onunla ilgili mesele sadece doğru anlaşılması meselesidir.

***

Faruk bey,

Kuran metninin Hz. Peygamber’in katiplerine dikte ettiği şekilde bize ulaştığı konusunda tereddüt yoktur, diyorsunuz. Bir ilahiyatçı olarak Kuran’ın yazıya dökülme sürecinin ne kadar tartışmalı olduğunu bilmemeniz mümkün değil diye düşünüyorum. Bu konuda benim bildiğim en önemli kaynak Tunay Bayrak’ın Mushaf (bugünkü Kur’an) Kuran’ı Kerim midir? adlı kitabıdır. Bu kitabın “Peygambere gelen vahiylerin kitaplaşma (mushaflaşma) süreci sorunludur” adlı bölümünde, yazar bu sorunlar hakkında 20 tane saptama yapıyor.

Ben bu saptamaları dikkatle okudum ve peygambere indirilen metnin bugün elimizde bulunan mushafla aynı olmadığı konusunda inandırıcı deliller sunduğunu düşünüyorum.

***

Bazı kesin tarihsel olgular var. Peygamber öldüğünde bilinen ayetler henüz kitaplaşmış değildi. İlk derleme çalışması Zeyd bin Sabit tarafından yapılmıştır. Halife Ebu Bekir Zeyd’e “Sen Kuran’ın izini sür ve tamamını bir araya getir” der. S.19.

Ebu Bekir Kuran’ı nasıl derleyeceğini Zeyd’e şöyle izah eder: “Peygamberin mescidinin girişine otur. Biri sana Allah’ın kitabından bir ayeti iki şahitle getirdiği takdirde onu kaydet.”

Bu derleme çalışması, başka bir rivayete göre Halife Osman tarafından yaptırılmıştır: “Osman bir konuşma yaptı ve şöyle dedi: ‘İnsanlar kıraatlerinde ayrılığa düştüler ve ben her kim Peygamberin bizzat kendisi tarafından yazdırılmış bir ayet metnine sahipse bana getirmesini istiyorum.’ Bunun üzerine insanlar kağıt, kemik, ve yapraklar üzerine yazılmış ayetlerini getirdiler.” S.22

Peki bu kağıt, kemik ve yapraklar üzerine yazılmış olan ayetler nasıl yazılmışlardı? Elimizdeki mushafın hattı ile mi yazılmışlardı? Elimizdeki mushafa benziyorlar mıydı? Hayır! “Osman mushafının ilk nüshaları geniş oranda sessiz harflerle yazılmış, sıklıkla ünlüler düşürülmüş ve hiç bir nokta içermemektedir. Daha çok… Hicazi hatla yazılmış bir mushaftan alınmış resme benzemektedir….”

“Yani b, y, t, s, n, aynı harf işaretiyle; s ve ş aynı harf işaretiyle gösterilmektedir. Yani bir sözcükteki bir harf işareti b olarak okunabildiği gibi t, y, s, n olarak da okunabilir. Başka bir sözcükte bir harf işareti hem d hem z; yine başka bir sözcükteki aynı işaret hem s hem de ş harfleri olarak okunabilir.” S.23

Bu alıntı sanki, “Arapça değil mi, uydur uydur söyle…” sözünü kanıtlar niteliktedir. Bu belirsizlik Arapça’nın özünde vardır çünkü “Arap alfabesinde 28 harf vardır; buna karşın yalnızca 15 işaret çeşidi bulunmaktaydı ve geri kalan 13 işareti tahmin etmek gerekmekteydi.” S.30

Öyleyse, Kuran’ın nasıl yazıldığı değil nasıl okunduğu önemlidir. Yani Kuran metninin anlamı işaretlerden değil, işaretlerin nasıl okunduğundan çıkar. Unutmayalım ki Kuran Arapça dilinde yazılmış ilk yazılı metindir! Arapça ile yazı yazma Mekke’ye peygamberin zamanında gelmiştir. Zaten okuma yazma bilen kişiler yok denecek kadar azdır. Kuran’ı doğru telaffuz etmeyi bilen tek kişinin ölümünden 20 yıl sonra, sadece sessiz harflerle yazılmış ve türlü türlü anlamlar verilerek okunabilen bir metin nasıl “tartışmasız” peygambere inen metin olabilir?

Ama daha bitmedi.

“Hz. Osman bu mushafların dışında kimin elinde Kuran’dan ne varsa yakılması için emir çıkardı.” S.23 Yani daha o zaman, Osman zamanında, birden fazla Kuran vardı ve bunlardan hangisinin Peygamberin ağzından çıkan sözlerin yazıya dökülmüş hali olduğunu bilen yoktu. Kimsenin de bilmesine imkan yoktu.

“Hz. Osman’ın farklı nüshaları yok edip Medine nüshasını resmileştirmesi akabinde bazı ‘kurra’ Osman’ın bu girişimine şiddetle karşı koydular.” S.25 Peygamberin inen ayetleri okuduğu ve yazdırdığı katiplerden (kurralardan) bazıları Osman’ın derlediği Kuran’ı asıl Kuran olarak kabul etmiyorlar. Ama siz, bütün bunlara rağmen, Kuran’ın günümüze kadar peygamberin kayda geçirilmiş sözleri olarak, ve bir bütün olarak, eksiksiz ve fazlası olmadan, günümüze kadar geldiğini söyleyebiliyorsunuz!

Hikaye devam ediyor. Peygamber “Kim Kuran’ı indirildiği gibi okumak isterse İbn Ummi Abd’nin kıraati üzre okusun,” demiş. S.26 Halbuki Kuran’ı derleme görevi Zeyd’e verilmiş, Ummi Abd’a değil. Peygamber’in sözünden, yine, anladığımız önemli husus, Kuran’ın yazıldığı harflerden çok o harflerin nasıl okunacağı, nasıl kıraat edileceğidir. Yani kaybolan, ve bize kadar gelemeyen, Kuran’ın nasıl okunacağıdır. Daha Peygamberin zamanında Kuran’ın tek bir okunuşu yoktu; her okunuş bir Kuran olduğuna göre, daha Peygamber yaşarken, birden fazla Kuran vardı.

Nihayet, 8. yüzyılın başlarında, Haccac İbn Yusuf “seslendirme işaretleri olan harekeler ile” Kuran’ın yeni bir nüshasını yazdırır ve Medine dahil olmak üzere büyük İslam kentlerine birer kopya yollar.” S.30 Bu Kuran’ın bilenen en az 3. yeniden yazılışıdır. Fakat Haccac’ın kopyası da değiştirilmiş ve “yerine el-Mehdi tarafından Bağdat’tan gönderilen nüsha konmuştur. Maalesef Haccac’ın nüshası hakkında ayrıntılı bilgi mevcut değildir.” S.30 Yani, “Peygamberin ölümünden yaklaşık 150 yıl sonra bile Kuran’a böyle keyfi müdahaleler olabiliyordu.” S.30 Fakat siz bütün bu ilmi görmezden gelip, Kuran’ın hiç değişmeden günümüze geldiğini söylüyorsunuz.

“Mushafın tek lafız ile okunuşunun sağlanması VIII.-IX. asırlarda Müslüman toplumunda yapılan bilimsel tartışmaların sonucunda oturmuştur.” S.31 Yani bu ne demek, bugünkü mushaf Peygamberin kurralarına dikte ettiği metin değil, peygamberin ölümünden bir buçuk asır sonra “bilimsel tartışmalar sonunda” tanımlanmış ve karara bağlanıp “resmileştirilmiş” bir metindir.

Şimdi de 32. sayfadan durumun özetini alıntılıyorum: “Hz. Muhammed’e geldiği kabul edilen vahiyler kesin olmamakla birlikte önce Halife Ebu Bekir, sonra Halife Osman döneminde derlenip düzenlenip bir kitaba dönüştürülüyor. Bu kitaba mushaf deniliyor. Bu kitap noktasız ve harekesiz Arap harfleriyle yazıldığı için okuma dolayısıyla anlamlandırma farklılıkları oluşuyor. Hem bu yüzden hem de İbni Mesud gibi, Ubey b. K’ab gibi bazı sahabelerin yazdığı kitaplar yüzünden Mushaf üzerinde ihtilaflar oluşuyor, tartışmalar çıkıyor. … Mushaf’la ilgili bu tartışmalar tahminen 900’lü yıllarda sona eriyor ve bütün Müslümanların üzerine ittifak ettiği bir metin bu dönemlerde ortaya çıkıyor.”

Bugünkü mushaf 900’lü yıllarda sabitlenmiş olan metindir. Araplar nihayet Kuran’ın tek lafız ile okunmasını sağlamışlarıdır ama peygamberin lafızı ile okunuşunu sağlayamamışlardır.

***

Kuran metninin tarihsel gelişiminin de Allah’ın bir emri olduğunu ve Allah’ın peygambere indirdiği metnin değil, bu metnin nihayi metin olmasını istediğini söyleyebilirsiniz, ama “tartışmasız” peygamberin ağzından çıkan metin olduğunu söyleyemezsiniz.

Kuran’ın metninin Peygamberin kusursuz diktesi olduğu görüşünün Türkiye’de resmi akademik görüş olmaktan başka bir değeri yoktur: “Kuran tarihi ile ilgili kitaplar, yazılar yazan Türk ya da Türkiyeli ilahiyat akademisyenlerin bir çoğu Dr. Tayyar Altıkulaç, Prof. İsmet Ersöz örneklerinde olduğu gibi hem vahiylerin kitaplaşma sürecinin ne kadar sancılı olduğunu anlatan bu rivayetleri aktarırlar hem de bunlar yokmuş gibi Kuran’ın hiçbir değişikliğe uğramadığını iddia ederler.” … “Hem Osman mushaflarının kaybolduğunu, günümüzde bunlarla ilgili hiçbir kalıntı bulunmadığını söyleyeceksiniz hem de bugünkü Mushafın yani Kuran’ın korunmuşluğundan hiç kuşku duyulmaması gerektiğini söyleyeceksiniz… Düşüncelerindeki bu paradoksu niçin görmüyorlar ve neden bu kadar kesin konuşup yazabiliyorlar?” S.33

***

Evet, Faruk bey, tarihsel olayların aksine nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorsunuz?

***

Aslında bu kadar söze bile gerek yok. Elimizdeki metnin kendisi zaten asıl Kuran olmadığını tartışmasız bir şekilde belli ediyor. Elimizde en az iki tane Kuran var. Biri iniş sırasına göre diğeri ise “Kuran’ı Kerim” olarak kitapçılardan aldığımız ve “Açan bölümü” ile başlayan metin. Bu mushafın inen metin olmadığını zaten biliyoruz çünkü surelerin isimleri sonradan konulmuştur ve sure isimleri kutsal metnin bir parçası değildir.

Orijinal metin harekesiz ve noktasız yazılmıştır. Elimizdeki metin hareke ve noktalarla yazılmıştır. Daha bundan net bir farklılık olabilir mi? Bu okuma işaretlerini koyanlar mutlaka harekesiz okumalardan çıkan çeşitli anlamlar arasında seçim yapmak durumunda kalmışlardır. Her zaman doğru seçimi mi yaptılar? Peygamberin ölümünden bir asır sonra doğru telaffuzu bilecek durumda mıydılar? Tabii ki hayır.

Bu konuda kitapta verilen bir örnek 2. Surenin 248. ayeti ile ilgili: “Zeyd ‘buradaki kelime TABUH’tur, Eban ise hayır TABUT’tur’ dedi. Bunun üzerine biz Hz. Osman’a müracaat ettik ve o da bu kelimeyi “tabut” olarak yazdırdı.” S.28

Bugün bile Kuran’ı anlamlandırma zorlukları devam etmektedir. “Hımar” kelimesinin anlamının bir ideolojiyi desteklemek için uygun olarak seçilmesi sonucunda milyonlarca kadın başını örtmüştür. Hala kimse “hımar” kelimesinin ayetin bağlamında ne anlamda kullanıldığını bilememektedir. Zeyd için de Eban için de “hımar” kelimesinin net bir anlamı vardı belki de, ama zamanla unutuldu.

Eban ve Zeyd’in, okuma yazma seviyesi şüpheli insanların getirdiği kemik parçaları ve yapraklardan derlediği ve Osman’a sorarak yazdığı bir metin mi peygamberin katiplerine dikte ettirdiği “tereddütsüz” kutsal metin oluyor?? Hiç zannetmiyorum. Zaten elimizde bu erken metin bile yok.

Kuran’ın “doğru anlaşılması meselesi”ne de başka bir yazıda bakarız!

###

Notlar:

— Faruk Beşer’in bahsedilen yazısı: Büyük zatların söylediklerinin dini değeri

— İslam Ansiklopedisinde mushaf ile ilgili bilgilendirici bir yazı.

— Yazıda bir kaç yerde vahiylerden bahsederken “peygambere inen metin” demişim. Bu tabii doğru bir söz değil. Vahiy metin olarak inmemiştir. Peygamberin içine doğmuştur. Cebrail’in vahiyleri peygamberin kulağına Arapça fısıldadığı gibi bir düşünce yanlıştır. Ayetlerin özgün şekli peygamberin katiplerine dikte ettiği kelimelerdir.

İçinde “HIMAR” kelimesinin geçtiği yazılarım.

— Bakara suresinin 248. ayetinde Osman’ın TABUT olarak yazdırdığı kelime, çeşitli Türkçe meallerde, tabut, sandık ve Ahit Sandığı olarak geçiyor.

— Ebubekir Zeyd’e “…biri sana Allah’ın kitabından bir ayeti iki şahitle getirdiği takdirde onu kaydet” demiş. Ebubekir’in daha kitaplaşmamış bir metne “Allah’ın kitabı” demesi de ilginç değil mi? “Kuran” ismi sonradan konduğu halde Kuran’ın kendisine “Kuran” olarak hitap etmesi de ilginç. Bebeğin kendi isimini bilmesi gibi.

— Faruk Beşer, “Kuranıkerim’in bize olduğu gibi ulaştığı konusunda tereddüt yoktur” diyor, ama “900’lü yıllarda sabitlenmiş ve resmileştirilmiş Kuran’ın bilmem kaçıncı yazılışının bize olduğu gibi ulaştığı konusunda tereddüt yoktur” demek daha doğru olurmuş.

— Ama dediğim gibi, Kuran’ın tarihsel gelişimini görmezden gelip, bugünkü mushafa bakıp, “Allah’ın indirdiği Kuran” budur diyebilirsiniz. Yani Allah Kuran’ın son halinin elimizdeki mushaf olmasını istediğini söyleyebilirsiniz. Buna diyecek bir şey olamaz.

— Bu kitap da çok aydınlatıcı: Kur’an’ın Metinleşme Süreci, Doç. Dr. Ziya Şen, İstanbul, 2014. 2. Baskı. “Metinleşme süreci ile; Kur’an’ın Hz. Peygamber’e vahyedilmesinden sonra yazılması, Hz. Ebu Bekir döneminde yazılı dokümanların bir araya getirilmesi ve kıraat birliğinin sağlanması için Hz. Osman’ın hilafeti esnasında çoğaltılması süreçlerini ve bu zaman zarfında ortaya çıkan problemlerin tahlil edilmesini kast ediyoruz.” S.19

 

Arapça “Akıl” Sözcüğünün Kökeni

Dil ve Din kitabında, Sayın Cengiz Özakıncı, Arapça “akıl” kelimesinin nasıl somuttan soyuta geçtiğini çok güzel bir şekilde anlatmış. Bundan çıkan bir sonuç da, aklın bazılarının yaptığı gibi, yüceltilecek, ulvileştirilecek, aydınlanma şu bu ile ilişkilendirilecek bir şey değil, sadece her insanda doğal olarak varolan “olgular arasında ilişki kurma yetisi” olduğudur. İlgili sayfaları olduğu gibi kopyalıyorum:

“Arapça “Akıl” Sözcüğünün Kökeni” yazısını okumaya devam et

Kapalı hanımdan açık topluma methiye

20180624_172345-1693258713.jpg
Ayşe Kara hanım gururla poz vermiş.

Absürdün peşindeyiz ya, bundan daha absürd ne olabilir diye dikkatimi çekti paylaşmak istedim. Ayşe Kara isimli bir yazar İstanbul’un Çağrısı adlı bir kitap yazmış. Star gazetesinde röportaj yapıyorlar ve şöyle bir soru cevap olmuş:

— Kitabı yazarken keşfettiğiniz bir bakış ya da konu oldu mu?

— Fatih’in büyük oğlu Şehzade Mustafa’nın vefat konuşmasını 14 yaşındaki kızı Nergis Şah yapıyor. Erkeklerin karşısına çıkıp hitap ediyor. Ölen şehzadenin maiyetinde üst düzey yönetici konumunda pek çok erkek var. Ama meclislerde şiirleri de okunan, iyi yetiştirilmekte olan bu genç kız yapıyor konuşmayı. Yani bizim zannettiğimiz gibi bir kadın erkek ayrımı yok. Üstünlük yetenek ve çalışmayla gelen bir şey.

“Kapalı hanımdan açık topluma methiye” yazısını okumaya devam et