Dindan çıkmanın en kolay yolu…

Kuran-oku

O zaman insanın hayvan gibi yaratıldığı varsayılır ki, bu gerçek olmaz.

Bence, yaradılış açısından, insan da bir hayvandır. Tek fark, insan dili olan hayvandır.

Iyilige ve kötülüğe doğru hareket etme özgürlüğü sadece insandadır.

İyilik ve kötülük kavramlarını insan yaratmıştır. Bu kavramlar dilin yan ürünleridir. Evrensel iyi ve evrensel kötü yoktur. Her açıdan iyi; her açıdan kötü yoktur. İyi ve kötü bakış açısına göre değişir.

İnsanın “hareket etme özgürlüğü” olduğu tartışmalıdır. “İnsanın hür iradesi var mıdır?” sorusu en eski sorulardan biridir.

Hayvanlar  ise kendilerine verilmiş bir formül üzere yasarlar.

Nasıl bir formül bu? Hayvanlar da insanlar gibi bazı kararlar vererek yaşamlarını sürdürmeye çalışırlar. Memelilerin kararları bağırsaklarda verilir. İnsanda da bu böyledir; kedilerde de. Kedilerin dili olmadığı için bilinci de yoktur yani kendinin farkında değildir. Etrafı ile bütünleşmiştir. Doğayı dil filtresinden algılayan insan ise etrafına (ve kendine) yabancılaşmıştır.

Kurani tekrar tekrar okuyup genel anlam bütünlüğüne vakıf olmak  lazım.

Bu konuda size katılmıyorum. Kuran’ı tekrar tekrar okuyarak anlam bütünlüğüne varamazsınız. Tam aksine; anlam bütünlüğünü kaybederseniz. Haritada net bir çizgi olarak görünen bir sahil çizgisinin gerçek hayatta nasıl olduğunu görmek için sahile giderseniz, sahilin bir çizgi olmadığını görürsünüz. Sahile yaklaştıkça çizgi özelliği kaybolur. Aynı şey Kuran’ın anlamına yaklaştıkça da geçerlidir. Kuran’ı anladıkça, anlamsızlaşır.

* * *

İlk okuyuşta, Kuran hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz. İlk okuyuşu bitirdiniz ve bir anlam edindiniz.

İkinci okuyuşunuzda, Kuran’ı ilk edindiğiniz anlama göre yorumlayacaksınız. Yani her okuyuşta, yeni bir Kuran okumuş olacaksınız çünkü anlam Kuran’ın metninde değil, okuyandadır.

Üçüncü okuyuşta anlam derinliğiniz daha da arttı. Aynı sahildeki gibi, yakınlaştıkça, net olarak anladığınızı sandığınız ayetler iyice bulanıklaşacak. Tek anlam göremeyeceksiniz; anlam yelpazesi göreceksiniz.

Her okuyuşunuzda Kuran’ın anlamı berraklaşmayacak, tam aksine giderek daha da bulanık olacaktır.

Sonra bakacaksınız ki Kuran’ı Türkçe okumak yetersiz kalıyor.

Kuran’ı ana dilinde anlamak için Arapça öğrendiniz. Bu sefer de yepyeni anlamlar karşınıza çıktı. Her Arapça kelimenin onlarca anlamı var. Bu anlam bolluğundan bir anlam seçebilmek için bu sefer de Kuran alimlerinin bin senedir yazdığı ciltler dolusu yorumları okudunuz. Hadislere daldınız. Derinlere indikçe Kuran bilginizin azaldığını gördünüz.

Demek ki, Kuran’ı hiç okumadan inanan insan Kuran’ı en iyi anlamış olandır.

Üstelik Kuran’ı hiç okumadan inanmak çok daha akıllıcadır. Çünkü ihmal ettiğimiz bir şey var: zaman.

Yukarda anlattığımız gibi, Kuran’ı hakkını vererek okumak için bütün hayatınızı Kuran’a vermeniz gerekir; başka bir şey yapmaya vaktiniz kalmaz. Yaşamaya vaktiniz kalmaz. Nasıl para kazanacaksınız? Ailenize nasıl vakit ayıracaksınız?

Kuran’a hayatını vermiş ilahiyatçılar var. Siz hiç Kuran’ın tamamını anladığın söyleyen bir ilahiyatçı gördünüz mü? Olamaz. Kuran’a ne kadar yakınlaşırsanız o kadar içinden çıkılmaz olur.

Daha da önemlisi, Kuran’ı okuyup anladıkça Kuran’ı sorgulamaya başlayacaksınız. Mesala, Ahzab 53’ü defalarca okuyarak ne kazanmış olacağınızı kendinize sormaya başlayacaksınız. “Bu bütün insanlık için indirilmiş bir kitap mı? yoksa Bedevi’ler için yazılmış bir adabı muaşeret el kitabı mı?” diye sorgulayacaksınız, ister istemez.

Kuran’ı anlayarak tekrar tekrar okumak dinden çıkmanın en kısa yoludur. İslam denen Arap boyunduruğundan kurtulmak için Kuran’ı anlayarak okumak yeterlidir.  Kendine saygısı olan ve aklını kullanabilen hiçbir Türk Kuran’ı anlayarak okuduktan sonra İslam dininde kalamaz.

Notlar:

Kuran’ı anlamadan okuyanlar (veya okumadan inananlar) Kuran’ı en iyi anlayanlardır.

Kuran’ın anlamı var mı?

Yorum anlamlandırmak demek olduğuna göre; bir ifade çeşitli şekillerde anlamlandırılabilir ama bu anlamlardan biri doğru anlam olabilir, diyorsunuz.

Haklı olabilirsiniz. Biraz düşüneyim.

B4868E9B-E5B6-42FF-848E-2897A602D70A

Ben, anlam metinde değil okuyandadır dediğim için “doğru” anlam çoğunluğun kabul ettiği anlamdır gibi bir şey demek istemişimdir.

Bir örnek.

Bir bölük askere eğitimde “sağa dön” diye komut veren subay, 100 erden 99’unun sağa döndüğünü, bir şaşkın erin ise sola döndüğünü görüyorsa, “sağa dön” ifadesinin anlamının anlaşıldığını bilir. Ama “turn right” diye İngilizce emir verirse sadece İngilizce bilenler sağa dönebilir. Japonca emir verirse belki kimse anlamaz.

Demek istediğim, bir ifadeyi çoğunluk nasıl anlıyorsa o ifadenin anlamının çoğunluğun anladığı anlam olduğunu söyleriz. Yoksa “sağa dön” ifadesinin kendi başına bir anlamı yoktur. Olduğunu varsayalım. Bu anlam “sağa dön” harf kümesinin neresinde saklı? Hiç bir yerinde saklı değil çünkü bu harf kümesinin hiçbir anlamı yok.

Kuran’daki ayetler de harf kümesi olduğuna göre, ayetlerin de anlamı yoktur. Ayetler anlamsız harf kümeleridir.

Harflerin anlamı yoktur; anlamsız harflerden meydana gelmiş harf kümelerinin  de anlamı yoktur; anlamsız harf kümelerinden meydana gelmiş ayetlerin de anlamı olamaz.

Anlamsız işaretlerden meydana gelmiş bir işaretin anlamı olabilir mi?

Anlam renk gibidir; eşyada değil bakandadır.

Kırmızı olarak algıladığımız bir elma aslında kırmızı değildir. Elmayı kırmızı olarak algılamayı öğrenmişizdir.

Elmaya gün ışığında değil de başka bir dalga boyunda bakarsak kırmızı değil de başka bir renk olarak algılayabiliriz. Değişik ışık şartlarında elmanın rengi değişecektir.

Mesela kediler sadece grinin tonlarını görürler.

Demek ki, renk eşyada değil bakandaymış.

Öyleyse, “doğru” renkten bahsedebilir miyiz? Bahsedemeyiz.

100 kişi elmaya bakar 99’u “kırmızı” der, bir tanesi renk körüdür “yeşil” der.

Anlam da böyledir.

Bir çok kişi “doğru anlam yoktur” ifadesini okudu ama sadece siz bu ifadeyi bir problem olarak anlamlandırıp yorum yazdınız. Her okuyan ayrı bir şey anlam vermiş olabilir.

Kuran’ı okurken de ayet dediğimiz anlamsız harf kümelerini anlamlandırmak sorun oluyor tabii.

Şöyle bir önkabul var:

1) Her ayet Allah’ın sözüdür.

2) Allah her ayete, o ayetin gerçek anlamını yüklemiştir.

3) Yani, her ayetin kendine has, gerçek bir anlamı vardır.

4) Bazı ayetler açıktır ve Kuran’ı ilk defa okuyan bir çocuk bile açık ayetlerin gerçek anlamını anlar, yani ayeti doğru olarak anlamlandırabilir.

5) Bazı ayetlerin ise anlamı gizlidir. Gizli anlamı olan ayetleri sadece hayatlarını Kuran ilmine adamış, Arapça’yı Arap’tan daha iyi bilen, çember sakallı, sarıklı, cüppeli Arap monşeri din simsarları deşifre edebilirler. Bunu kim söylüyor? Din simsarlarının kendileri!

Günümüzde, her ayetin internette her açıdan yapılmış analizini bulmak mümkün. Din tacirlerinin aracılığına gerek yok.

***

Kuran’ı neden okuyalım ki? Kuran, 7. yüzyılda yazılmış, Arap kabilelerini tek bir bayrak altında toplamayı amaçlayan siyasi bir metindir. Kendi kanunları olan çağdaş Türk toplumunda Kuran’ın hiç bir işlevi yoktur.

***

Bahsettiğimiz bu önkabulün temelinde Allah’ın ayetlere net bir anlam yüklediği varsayımı var. Bu doğru değil. Ayetler harf kümeleridir ve bu sebepten ayetler anlamsızdır. Ayetleri okuyanlar anlamlandırır.

Kuran’da iki türlü anlam vardır.

1) Egemen güçlerin dayattığı anlam;

2) Çoğunluğun kabul ettiği anlam.

Ayetlerin özünde anlam olmadığına göre, birileri her ayete bir anlam tanımlayıp o anlamı satarak din simsarlığı yaparlar. Din simsarlığı, din tacirliği böyle yapılır. Din ile aldatma en eski aldatmacadır.

Egemen güçlerin beslemesi ulemanın ürettiği Kuran yorumları egemen güçler tarafından tek gerçek Kuran yorumu olarak sabit tutulur, sorgulanmaları yasaklanır ve kutsallaştırılır. Halk da bu propagandaya inanıp bu uydurulmuş kutsalları gerçek kutsallar sanır. (Gerçek kutsal diye bir şey olamaz, o ayrı konu.)

Çoğunluğun kabul ettiği anlamlar da vardır. Bunlar belki sorgulanabilir.

Özet: Ayetler anlamsızdır. Birileri ayetlere anlam verip kendi anlamlarını doğru anlam diye satarlar.

Notlar:

Kuran ile ilgili diğer yazılarım.

Kuran’ı neden okuma[ma]lıyız?

Kutsal bir metin olarak Kuran

image_e6fd9bff-0902-4283-8e59-3f2628bc4f44.img_0002

Kuran metni de her metin gibi, iki parçadan meydana gelmiştir:

  1. İşaret
  2. Anlam

Kuran’ın kutsal olduğu kabul edilir. Peki kutsal olan nedir? İşaretler mi? Anlam mı?
İşaretlerin, yani harflerin, bir kutsallığı olmadığını biliyoruz. Arap alfabesinde bulunan harflerin bir kutsallığı yoktur.

Bunu nereden biliyoruz?

Arap alfabesinde bulunan harfleri kullanarak hiç bir kutsallığı olmayan kelimeler yazabiliriz. Mesela Kuran’ı rastgele açıp bir kaç cümle kopyalıyorum: “Kaynağından doldurulmuş, içenlere zevk veren billur kadehler sunulur onlara. Ne içki sarhoşluk verir, ne de onlar sersemleşirler.” Saffat, 45, 46, 47.

Bu kelimelerin hiç biri kutsal değildir.

Kaynak / Doldurmak / İçmek / Zevk vermek / Billur / Kadeh / Sunmak / Onlar / Ne / İçki / Sarhoşluk vermek / Sersemleşmek

Bunlar Kuran dışında günlük hayatta kullanılan kelimelerdir. Hatta, bu kelimelerin ve cümlelerin Kuran’dan alındığını bilmeyen birisi bu kelimelerin kutsal olduğunu bilemez.
Zaten bir kelimenin “kutsal” olduğunu söylemek kadar absürd ve bâtıl bir şey olamaz.

Kutsal olmayan işaretlerden, yani harflerden, meydana gelmiş kelimeler kutsal olamaz.

O zaman Kuran’ın cismi kutsal olamaz. Zaten bu çok açık değil mi?

Kutsal bir mekan olmayan bir matbaada; kutsal olmayan işçiler; kutsal olmayan makinelerle; kutsal olmayan kağıtlar üzerine; kutsal olmayan matbaa mürekkepleri ile; kutsal olmayan bazı işaretlerin, kutsal olmayan izlerini bırakıyor. Sonra bu kutsal olmayan kağıtlar; kutsal olmayan işçiler tarafından, kutsal olmayan ciltleme makinelerine konuluyor ve kutsal olmayan ciltli bir kitap haline geliyorlar. Bu süreçte kutsallıkla uzaktan yakından ilgisi olan hiçbir şey kullanılmıyor. Öyleyse, hiç bir kutsallığı olmayan insanlar ve hiç bir kutsallığı olmayan makinalar tarafından yaratılan ve hiçbir kutsal parçası olmayan bu kitap nasıl kutsal olabilir?

Baştan sona insan yapımı olan bu kitabın “Allah’ın sözü” olduğuna inananlar, peygamberin dillendirdiği sözlerin günümüze kadar geldiğini nasıl düşünebilirler?

1400 yıl önce peygamberin ağzından çıkan sözler o anda havada ses dalgaları oluşturdular ve peygamberin yakınındaki insanların kulak zarlarını titrettiler ve o andan itibaren peygamberin aktardığı “Allah’ın sözleri” hava olup gittiler.

“Allah’ın sözleri”nin 1400 yılı aşıp 21. yüzyılda bir matbaada basılan kağıtlara gelip yerleştiğine inanmak kadar batıl bir inanç olabilir mi?

Peygamberin, Cebrail’den alıp “Allah’ın sözleri” diye dillendirip, seslendirdiği kelimeleri duyan birisinin, o kelimeleri yazı Arapçasına çevirip bir kemik parçasına yazmış olacağını düşünelim. Bu kemik parçasına kazınan işaretlerin, bazı Arapça işaretler olmaktan başka ne anlamı veya kutsallığı olabilir? Allah’tan geçtiğine inanılan şey nedir? Yok öyle bir şey.

Bu kadar bariz, açık ve net bir aldatmacaya insanlar nasıl inanabiliyorlar?

Burada peygambere vahiy gelmiş mi, nasıl gelmiş, bunu tartışmıyoruz. Vahiy geldiğini varsayıyoruz. Gelen vahyin yazıya geçtiği zaman herhangi bir metinden farkı yoktur.

O zaman, “Allah’ın sözü” denen şey, işaretlerde değil, anlamda olmalı.

Ama Allah’ın kutsal sözleri anlamda da olamaz çünkü bu işaretlerin hiç bir anlamı yoktur. Mesela, Arapça alfabeden “elif” harfini bir kağıda yazalım. Bu harfin tek başına hiç bir anlamı yoktur. Kuran’da bazı surelerin başında görülen ve Hurufu Mukattaa denilen harfler gibi.

Yani, Kuran’ın lafızının hiç bir anlamı yoktur.

Hiç bir metnin kendi başına bir anlamı yoktur.

Kuran da bir metindir ve bir metin olarak anlamı yoktur.

Bir metne anlam veren o metni okuyandır.

Öyleyse, anlamsız harflerden meydana gelmiş, anlamsız bir metin nasıl kutsal olabilir?

Eğer anlamsız bir metne kutsal deniyorsa, o zaman, o metin putlaştırılmış demektir.

Evet, yapılan budur. İnsan yapımı bir Kuran kitabının cismine kutsal diyenler Kuran’ı putlaştırmışlardır ve bir puta tapıyorlardır. Puta tapmak İslam’da en büyük suçtur. Şirktir. Cezası cehennemdir. Kuran öyle diyor.

Notlar:

— Kutsal’ın tanımı:

Kutsal, kutsal olarak tanımlanmış şey demektir. Kutsal olan şeyin kutsallığı kendinde değildir. Ona kutsallık atfeden tanımlamayı kabul edenlerdedir.

— Kuran’ın bütünü mü kutsal? Bu önemli bir soru çünkü Kuran’dan bir ayet alıp yazınca o ayetin de kutsallığı devam ediyor. Böyle bir şeyin olacağına inanmak batıla inanmaktır.

— Kuran’ın etki alanını tanımlamak gerekiyor. Benim için Kuran’ın; miyadını doldurmuş, tarihsel bir doküman olmaktan başka bir değeri yoktur.

— Yukarda bahsedilen, Saffat suresinden kelimelerden aşağıdaki hiç de kutsal olmayan başka bir metin yazabiliriz:

Billur kaynakların sunduğu içecekle kadehimi doldurdum ve içtim. Bu içki bana zevk verdi ama ne sarhoş yaptı ne de sersemleştirdi.

Bu herhangi bir kitaptan, herhangi bir yazarın yazdığı pastoral bir alıntı olabilir.

Hurufu Mukattaa.

Kuran metninin anlamı var mı?

TANIMLAR:

Lafız: Kuran’ın metnini meydana getiren işaretler.

Mânâ: Kuran’ın yazıldığı işaretleri çözümleyen okuyucunun bu işaretlere verdiği anlam. Anlam işaretlerde değil; okuyandadır.

Vahiy: İlham. Peygambere Cebrail aracılığı ile gelen ilham. Cebrail’in peygamber ile nasıl bir iletişim kurduğunu bilmiyoruz ve bilemeyiz.

Mushaf: Kuran’ın sonradan düzenlenmiş bugünkü metni.

Kuran: Bugün Kuran dediğimiz metin aslında mushaftır. Kuran, peygambere inen ayetlerin toplamı olan bir kitap olarak hiç bir zaman varolmamıştır. Yani eğer, peygamber gelen ayetleri kitaplaştırsaydı ve “bu bana gelen ayetlerin eksiksiz kitaplaşmış halidir” deseydi ve nasıl okunacağını insanlara öğretseydi, o Kuran olurdu.

***

Niyazi Beki, Kuran’ın yazıldığı işaretler ile anlamı arasındaki ilişkiyi bir ilahiyatçı olarak inceleyen bir yazı yazmış.

Niyazi Beki, “Kuran” ve “vahiy” kelimelerini eşanlamlı olarak kullanıyor. Bence iki kelime arasında anlam farkı var. Kuran kelimesi yerine vahiy kelimesini kullanmayalım.

***

Bu benim de ilgilendiğim bir konu. Kuran bu şekilde lafız ve anlam olarak ikiye ayrıldığı zaman, onu kutsal bir metin olarak değil de normal bir metin olarak okuyup analiz edebiliriz. Çünkü Kuran’ın metni bir metindir, ama kutsallığı ona insanlar tarafından verilmektedir ve bu kutsallığın metin ile bir ilişkisi yoktur.

Kuran’ın bir metin olması, Allah’ın sözü olmasından veya kutsal olmasından bağımsızdır. İnsanlar herhangi bir metni nasıl anlıyorlarsa Kuran’ı da aynı şekilde anlarlar. Aynı kısıtlamalar geçerlidir. Bir metnin anlamı nerede? Bir metinden nasıl anlam çıkartabiliriz?

Niyazi Beki: “Kuran’ın sadece manasıyla Kuran olduğunu iddia etmek anlamsızdır.”

Demek ki, Kuran’ın sadece manası ile Kuran olduğunu iddia edenler varmış. O zaman anlam nedir ona bakmamız gerekir. Kuran bir metin olduğuna göre bu metnin anlamı nerededir?

***

Kuran’a vahiy demesi doğru değil. Vahiy ilham demek. Peygamberin içine doğan sözler. Kuran ise peygamberin ölümünden 80 sene sonra sırası değiştirilerek yeniden düzenlenip –belki eklemeler ve düzeltmeler yapılarak– kitap haline getirilmiş bir metindir.

Peygamber ile bugünkü Kuran’ı, yani mushafı, ayıran çeşitli katmanlar var. Kuran, peygamberin direk sözü olamaz. Peygamber söylediği anda söyledikleri kağıda geçirilmiş olsaydı bile, Arapça’nın özelliklerinden dolayı, okuma değişiklikleri olabilirdi; mushafın metni peygamberin sözlerinden çok farklıdır.

Şöyle bir tarihsel süreç olduğunu biliyoruz:

1. Bir vahiy gelince peygamber ayeti, yani gelen ilhamı, Arapça’ya çeviriyor, ve yanındakilerin duyması için seslendiriyor.

2. Etrafındakiler bu ayeti ezberliyor.

3. Ayetler arttıkça, bu ayetleri ezberleyip ezberinde tutan hafızlar oluşuyor. Her hafız aynı Kuranı aynı şekilde okumuyor. Bu aşamada bile, insanların dille olan karmaşık ve duygusal ve belirsizliklerle dolu ilişkisinden dolayı ayetlerin okunuşunda, yani anlamında, farklılıklar oluşuyor.

4. Bazı ayetler kemik parçaları ve tahta parçaları üzerine yazılarak korunuyor. Arapça’da sessiz harfler olmadığı için ve o dönemde henüz hareke sistemi olmadığı için, yazılı bir ayet çeşitli şekillerde okunabiliyordu. Arapça dilinin bu özelliğinden ötürü bu durum kaçınılmazdı. Ayet yazılmış olsa bile okunması değişik olabiliyordu.

5. Peygamber hayattayken Kuran’ı toplayıp kitaplaştırmak için girişimler yapmamıştır. Peygamber yaşarken yani vahiyler gelirken ortada bir Kuran kitabı yoktu. Bu sebepten Kuran’ın birçok ayetinde kendinden “Kuran”, veya “kitap” diye bahsetmesi bu ayetlerin Kuran kitaplaştırılırken eklenmiş olabileceğine işaret ediyor.

6. Peygamber öldükten sonra değişik coğrafyalarda değişik Kuranlar ortaya çıkıyor. Yani artık kimsenin Kuran’daki hangi ayetlerin peygamberin direk sözü olduğunu bilmesi imkansız oluyor.

7. Peygamberin ölümünden 80 sene sonra değişik kopyalar yakılıyor. Ayetlerin sırası yeniden düzenleniyor ve bugünkü mushafın metni sabitleniyor. Kuran’ı kitaplaştırmak için insanlardan bildikleri ayetleri iki şahit getirerek Kuran’ı toplayan editörlere sunması isteniyor. Kuran bu şekilde toparlanıyor. Yani birisi geliyor, “filan filan bu ayeti peygamberden duymuş ben de ondan duydum” diyor. Editörün aklı yatarsa bu ayeti Kuran’a alıyor ve uygun bir yere ekliyor. Veya eklemiyor.

***

Kuran’ın kitaplaşma süreci bu. Bu süreç tarihsel olarak biliniyor. Gizemli, veya gizli saklı bir durum yok. Peki durum buysa Kuran’ın peygamberin, dolayısıyla Allah’ın, direk sözleri olduğunu söylemek mümkün olabilir mi? Olamaz. Eğer bu tarihsel süreci inkar edip, Kuran’ın peygamberin direk sözleri olduğunu söylersek kendimizi aldatmış oluruz.

***

Bu yazıda Kuran’da lafız/anlam ilişkisine değinemedik, bir dahaki yazıya kalsın.

Notlar:

— Niyazi Beki’nin bu konuda yazıları: Vahiyde lafız ve mânâ ilişkisi-1, Vahiyde lafız ve mânâ ilişkisi-2Vahiyde lafız ve mânâ ilişkisi-3

— Kuran’ın kitaplaşması süreceni anlatan kaynak kitap: Mushaf (Bugünkü Kuran) Kuran’ı Kerim midir? Kuran tarihine metin odaklı eleştirel bir bakış, Tunay Bayrak. Berfin Yayınları, 2015. Tunay Bayrak’ın kitabı ile ilgiyi yazım.

— Faydalandığım diğer 2 kitap: Vahyin Tarihsel Mahiyeti, Hamdi Tayfur, Ankara Okulu Yayınları, 2017. Kuran’ın Metinleşme Süreci, Doç. Dr. Ziya Şen, Düşün Yayıncılık, 2014.

Kuran ile ilgili diğer yazılarım.

Kuran kitabının cismi kutsal mı?

IV. (X.) yüzyıla ait ceylan derisi üzerine kûfî hatla yazılmış bir Kur’an sayfası.

Kağıt üstüne Arapça veya Türkçe harflerle basılmış ve çoğaltılmış bir Kuran kitabının kutsallığı nereden geliyor? Kuran metninin basılarak çoğaltılmış halini kutsal sayan insanlar var. Ben bu kutsallığın nereden geldiğini anlamaya çalışıyorum.

Herşeyden önce şunu belirtelim. “Kutsal” bir tanımlamadır ve isteyen herkes “bu Kuran kitabı kutsaldır” diye Kuran kitabının cismini kutsal olarak tanımlayabilir. Ben buna saygı duyuyorum. Kitabın neden kutsal olduğunu açıklaması gerekmez çünkü bir cismi kutsal olarak tanımlayarak onu kutsal yapmış oluruz. Zaten kutsallaştırmanın başka yolu yoktur.

İslamdan önce Kabe’nin etrafında putlar vardı. Bunlar kutsal olarak tanımlanmış taşlardı. Bir cismi kutsal olarak tanımlamak demek o cismi putlaştırmak demektir. İslam dininde putlaştırmak yasaktır. Bir kitabın putlaştırılması da İslam’a aykırıdır.

Kuran kitabını kutsal kabul eden birine Kuran kitabının neden kutsal olduğunu sorsak, kitabın sayfalarında bulunan harflerin ve kelimelerin Allah’ın sözü olduğu ve bu yüzden kutsal olduğu söylerdi.

Kuran’ın metnini oluşturan harflerin ve kelimelerin Allah’ın sözü olduğunu kabul edersek, ve Allah’ın sözünün kutsal olduğunu kabul edersek, bu kutsallığın Allah’tan nasıl bu gördüğümüz kağıt parçasına geçtiğini araştırmamız gerekiyor.

Bu analizi sadeleştirmek açısından, Kuran’ın bütününe bakmak yerine, Kuran’ın ilk kelimesi olan “ikra” kelimesine bakalım.

“İkra” kelimesinin, Allah tarafından Cebrail’e iletildiğini ve Cebrail’in de peygambere ilettiğini kabul edelim. Peygamberin de Cebrail’den aldığı bu kelimeyi seslendirdiğini ve sahabelerden birinin de bu sesi duyup yazıya çevirdiğini ve bir kemik üzerine Arap harfleri ile kazıdığını varsayalım. Böylece peygamberin seslendirdiği “ikra” kelimesi yazıya dökülmüş oluyor.

Bu süreç doğru olabilir ama ben Allah’ın Cebrail’e Arapça kelimeler değil de anlamlar verdiğini düşünüyorum. Cebrail bu anlamları peygambere kelime olarak değil ilham olarak yani anlam olarak aktarmıştır. Peygamber bu anlamları dillendirip seslendirmiştir. Öyle ya da böyle, kutsalın, bir kişiden başka bir kişiye veya bir şeyden diğerine nasıl geçtiğini anlamak istiyoruz.

Ban bu süreçte, Allah’tan Cebrail’e, Cebrail’den peygambere, peygamberden sahabeye geçen sesler ve işaretlerde “kutsal” diye adlandırabileceğimiz bir değer göremiyorum. Hatta, ne sesler ne de işaretler, bir kişiden diğerine geçmiyor.

Peygamberin ölümünden 80 yıl sonra, bu kemik parçalarına, ağaç kabuklarına ve diğer maddelere yazılan ayetler toplanıp, düzenlenip kitaplaştırılmıştır. Bu Kuran kitabı, ayetlerin iniş sırasına göre değil, başka bir sıraya göre düzenlenip kitaplaştırılmıştır. Kuran metni bu şekilde düzenlenmiş haliyle günümüze kadar gelmiştir.

Günümüzde de, Kuran kitabı bu düzene uygun olarak modern matbaalarda basılıp kitap halinde çoğaltılmaktadır. Bu kitapların kutsal olduğuna inanılmaktadır.

Yine sadece “ikra” kelimesine bakarsak, bugün kitapçıdan aldığımız bir Kuran kitabında okuduğumuz “ikra” kelimesinin, ne Allah’la, ne Cebrail ile, ne peygamberle, ne de sahabeyle bir ilgisi olmadığını görüyoruz.

“İkra” kelimesi bir cisim değildir, yani bir cisim gibi zaman içinde devamlılğı yoktur.

Her kelime bir anlamın görünür halidir.

Mesela, ben buraya “ikra” kelimesini yazdım. Daha sonra bir daha yazdım: “ikra”. Bu kelimelerin hiçbiri peygamberin sahabelere seslendirdiği “ikra” sesi değildir. Zaten o ses, peygamber söyledikten sonra, havada bir ses dalgası olarak bir an varoldu, sonra da kayboldu gitti.

Yani, Cebrail’in Allah’tan alıp peygambere ilettiği ve peygamberin seslendirdiği “ikra” sesi, peygamber seslendirdikten sonra, havada yokolup gitti. Kutsallığı vardı ise, o kutsallık da havaya karıştı gitti.

Bu süreç sadece “ikra” kelimesi için değil, Kuran’ın metnini meydana getiren bütün kelimeler için geçerlidir. Peygamberin seslendirdiği kelimelerin hepsi havada ses dalgaları olarak var olup kayboldular. Peygamberin kelimeleri kutsallık ile yüklü olsalarmış bile, kutsallık zinciri orada kopmuştur. Kelimeler aracılığı ile peygamberden bize ulaşan bir kutsallık zinciri yoktur.

Peki kutsallık nerede olabilir? Kutsallık kelimenin harflerinde olmadığına göre, kelimenin anlamında olabilir.

Öyleyse, “ikra” kelimesinin anlamında bir kutsallık var mı ona bakalım.

Fakat “ikra” kelimesinin anlamı, “ikra” kelimesinde saklı değildir. Hiç bir kelimenin kendisinin bir anlamı yoktur. Hiç bir kelimenin “anlam” diye bir özelliği yoktur. Hem harfler, hem de sıralanmış harfler olan kelimeler, anlamsızdır. Kelimelere anlam veren, o kelimeleri okuyan insandır. Kelimeler anlamlar için yertutuculardır.

“İkra” kelimesini okuyan herkes ona kendi bilgi birikimine göre bir anlam verecektir. Mesela, ben halktan biri olarak, Kuran’ın “ikra” kelimesi ile, bol bol kitap okumamızı öğütlediğini düşünebilirim. Ama Kuran’ı hayatı boyunca incelemiş ve Arapça’nın inceliklerini bilen bir ilahiyatçı, “ikra” kelimesine onlarca anlam yükleyebilir ve sayfalar dolusu yorum yazabilir.

Peki bu anlamlardan hangisi Allah’ın bu kelimeye yüklediği ve bizim anlamamızı istediği gerçek anlamdır? Bunu hiç bir zaman bilemeyiz. Burada çok yaman bir çelişki var. Allah kullarına bir mesaj yolluyor ama kullarının o mesajı anlamaları için gerekli araçları onlara vermiyor! Allah kullarının kullandığı dilin gönderdiği mesajı deşifre edip anlamak için yetersiz olduğunu bilmez mi? Mutlaka bilir. O zaman neden bu çelişkiye fırsat veriyor?

İşte her dinde parazit olarak çoğalıp o dini ele geçiren aracı sınıfı ulemanın varoluş sebebi bu çelişkidir. Ulemanın (genel olarak rahipler sınıfının) sahtekâr olduğu ve bizi aldattığı açıkça görülüyor. Çünkü onlar, anlamı hiç bir zaman bilinemeyecek bir mesajın anlamını bildiklerini ve bize bildirdiklerini söylerler. Asıl yaptıkları, tanımladıkları anlamlardan birini seçip, o anlamın gerçek olduğuna bizi inandırmaktır.

Öyleyse, iki şeyi kesin olarak anlamış olduk.

Bir, Kuran kitabını oluşturan, kağıt, mürekkep ve kağıt üzerindeki (harfler olarak algıladığımız) mürekkep izlerinin hiç birinin kutsallığı yoktur. Bu işaretlerin kutsal şeylere veya kişilere ulaşan tarihleri yoktur; Allah’la, Cebrail ile ve peygamberle ilişkileri yoktur. Bu harfler, her seferinde yazılıp yokolan anlamsız işaretlerdir.

Öyleyse, Kuran kitabının cisminin hiç bir kutsallığı yoktur. Bir cisme kutsallık vermek onu putlaştırmaktır; bu da İslam’ın ruhuna aykırıdır.

İki, kutsallık anlamda olmalıdır. Fakat anlam kelimede değil, kelimeyi okuyandadır. Öyleyse, anlam da Kuran kitabının cisminde bulunan bir şey değildir.

Bu analizimizden Kuran kitabının cisminin kutsal olmadığı anladık. Fakat Kuran kitabını “bu cisim kutsaldır” diye tanımlayıp kutsallaştırabiliriz veya putlaştırabiliriz. Bunu yapanlara saygı duyuyoruz ama putlaştırmanın bir batıl itikat olduğunu ve dinin dışında olduğunu belirtiyoruz.


Notlar:

— Kuran’ın “Allah’ın sözü” olduğunu varsaymak, yani Allah’ın söz söylediğini varsaymak, Arapça konuştuğunu varsaymak, Allah’a insan özellikleri vermek olurdu. Bu da Allah’ı aşağılamak olmaz mıydı?

Kutsal ve saygı ilişkisi ile ilgili bir yazı.

height=”1061

Klasik kamyoncu batılı…

— Batıl “boş, geçersiz ve yanlış” demekmiş. Ama ben daha değişik anlamda kullanıyorum. Mesela, bir kelimeye sihirli güçler yükleyip o sihirli kelimenin doğanın doğal akışına etki edebileceğine inanmak batıl bir hareket oluyor. Mesela kamyonuna “maşallah” yazıp bu kelimenin koruyucu gücüne güvenen kamyoncu batıl hareket etmiş olur. Her eşikten geçerken “bismillah” diyen insanlar da sihirli bir kelimenin doğanın doğal akışını kendi menfaatleri için değiştireceği umudu ile yaşarlar. Onlar da batıla inanmış oluyorlar. Kimisi uzay cisimlerinin sihirli güçlerinin dünyadaki insanların hayatlarının doğal akışına etki edebileceğine inanırlar. Her sabah astroloji sütunlarını okuyup hayatlarını ona göre ayarlarlar (bu da astrolojiyi doğrulamış olur mu?) Bu insanlar da batıla inanıyorlar demektir. Kara kedi görünce irkilen ve kara kedinin doğanın doğal akışını değiştirecek güçlere sahip olduğuna inananlar da batıla inanıyor demektir. Bu açıdan bakıldığında herhangi bir cismi kutsallaştırıp onu yücelten ve putlaştıran herkes batıla inanıyor demektir. Hatta dinin kendisi ve ritüelleri de batıl olmuş oluyor. Zaten din bunu bildiği için batıldan çok korkar ve kendi ritüellerini “hak” fakat halkın varolan geçmiş ritüellerinin hepsini “batıl” olarak tanımlar. Yatıra gidip ondan doğanın doğal akışını değiştirmesini istemek batıldır. Ama yatıra adak adamak halkın bir geleneğidir onun için de saygı duyulmalıdır. Ama dinin kendi kitabında olmayan batıla tahammülü yoktur. Sadece kendi batılı haktır. Ne çok batıl varmış hayatımızda!

Batıl kelimesinin etimolojisi.

Hak kelimesinin etimolojisi. Tezimizi doğruluyor. Hak yasal olan demekmiş. Din kendi batıllarını yasal batıllar yani hak olarak tanımlamış. Halkın eskiden beri hak bildiği ritüellerini de yasal olmayan batıllar olarak tanımlamış.

Kuran kutsal kitap değildir, İhsan Eliaçık.

— CHP’li Bolu Belediye Başkanı Kuran’ı öperek göreve başlamış. Önce Türk bayrağını öpmüş sonra da her ikisine el basarak yemin etmiş. İlginç. Bunu kendi kafasına göre mi yapmış, yoksa böyle bir kanun mu var? Batıl itikat.

Zıtlık ve çelişki arasındaki fark

ALİ SEBETÇİ: İki prensip arasındaki zıtlık (antinomy) ile birbiriyle çelişen (contradiction) iki düşünceyi birbirine karıştırmamak gerekir. Prensipler çoğaldıkça zorunlu olarak birbirlerini sınırlarlar, oysa iki düşünce bir çelişki doğuruyorsa en az biri doğru değil demektir.

Zıtlık ve çelişki arasındaki farkı tam anlayamadığım için bu şekli çizdim.

20181211_001904~2247345697..jpg

Bence aradaki farkı iyi anlatıyor. Çelişki aynı şeyi birden fazla etiketle tanımlamak oluyor.

Dipsiz kuyuya atılan boş laflar

Dipsiz kuyuya attığım boş laflar bunlar… Dipsiz kuyu tabii Google… Bu dünyada her şey boş olduğuna göre yazdıklarım da boş demektir. Dipsiz kuyu Twitter de olabilir. Bu blog da olabilir. Peki yazı yazmak bu kadar boş bir şey mi? Yazının ve sözün insanlar üzerinde hiç bir etkisi olamaz mı? Olmaz olur mu? Bazı yazıların insanlar üzerinde tartışmasız büyük etkisi olmuştur. Dünyayı değiştiren yazılar vardır. Mesela Kuran. Mesela İncil. Mesela Marx’ın yazıları. Mesela Atatürk’ün sözleri… O zaman her yazının boş laf olduğunu söyleyemeyiz. Evet, en son aşamada her şey boş, öyle bakarsak, çünkü hesap günü yazdıklarımıza değil yaptıklarımıza bakılacak. Ama yazmak da bir eylem değil mi? Şu anda yazı yazıyorum, yani bir şey yapıyorum. Fakat,

Bu söz dedikleri harf kelime cümle değil
Söz manaya derler biçim ile lafız değil.

Yani önemli olan anlamdır. Öyleyse, hesap günü ne yaptığımıza değil yaptıklarımızın anlamına bakacaklar. Yaptıklarımızın anlamı da “neden yaptın?” sorusunun cevabı olacaktır. Eğer bir dilencinin önüne cebimdeki bozuklukların ağırlığından kurtulmak için sadaka verirsem bu amel defterime iyilik olarak kaydedilecek mi bakalım? Yoksa görevli melek olayın nedenine bakıp bu eylemi iyilik hanesine yazmayacak mı? Hesap gününde kendimizi savunma ve pazarlık yapma imkanımız olacak mı acaba? Yukardaki bürokrasinin karşısına çıktığımızda bize söz hakkı verecekler mi?

MELEK: Sen cebindeki bozuk paralardan kurtulmak için dilenciye 1 TL vermişsin. Bu iyilik sayılmaz.

BEN: Öyle olsa bile, dilenci 1 TL’yi aldı mı almadı mı? Aldı. O zaman iyilik yapmış oldum.

MELEK: (Önündeki İyilikler Hukuku adlı kalın kitabı açar, biraz karıştırır ve “Sadakalar” ana bölümünde “Dilencilere verilen sadakalar” cüzünü bulur ve kelimeleri eli ile tek tek göstererek okur) “Dilenciye verilen sadakalarda niyet ve anlam çok önemlidir. Burada amaç dilencinin iyiliği değil, sadaka verenin kendinden fedakarlık yapmasıdır. Cebindeki son 1 lirası ile ekmek almaya giden bir insan, o son 1 lirasını dilenciye verip kendi aç kalırsa o amel iyilik hanesine yazılır. Hem de iki iyilik olarak yazılır. Ama eğer cebinde 5 kuruş, 10 kuruş gibi hiç bir işe yaramayan bozukluk olan bir kişi, cebindeki bu ağırlıktan kurtulmak için onları bir dilencinin önüne atarsa bu iyilik sayılmaz. Dilencinin “Allah razı olsun. Allah kazadan beladan saklasın” gibi lafları da geçerlilik kazanmaz.” Görüyorsun kanun çok açık. Sen dilenciye değil kendine iyilik yapmış oldun.

BEN: İyi o zaman, sen de kabul ediyorsun, ben de iyilik yapmışım. Ben de bir insan olduğuma göre ve kendime iyilik yaptığıma göre bunun da iyilik hanesine işlenmesi gerekir. Üstelik kendime iyilik yaparken başka bir garibana da bir ekmek parası vermişim ve kazan kazan bir durum olmuş. Aslında bu durumda bana iki iyilik yazman gerekir.

MELEK: Kanun çok açık, iyilik yazamam.

BEN: Aslında bu iyilik olayına bakış açınız yanlış…

MELEK: Allah’ın kanununa saygılı olalım…

BEN: Saygıda kusur etmeyiz ama bu iyilik olayına evrensel açıdan bakmanız gerekirdi. Yani iyilik yapanın ve iyilik yapılanın dışından tarafsız olarak bakmanız gerekir. Siz iyilik yapanın açısından bakıyorsunuz. Eğer tarafsız bakarsak, son parasını dilenciye verip kendini aç bırakan adamın kendine kötülük yaptığını görürüz. Bu da onun kötülük hanesine yazılmalıdır. Karnını doyurmak için ayırdığı son parasını dilenciye verdi ve kendi aç kaldı. Evrensel ve tarafsız açıdan baktığımızda –ki tanrıların bakış açısı bu olmalıdır– bir kişi aç kaldı, bir kişi karnını doyurdu. Halbuki her insanın ilk görevi kendine iyi bakmaktır. Kendi bedenine iyi bakmaktır. Bu adam, ise sizin yeryüzündeki ajanlarınızın din propagandasına kanmış, ve kendini feda edip, başkasına iyilik yaparak, sizin gözünüze girmek istemiş. Yani onun yaptığı bencillik ve yalakalık. Anlatabiliyor muyum? O aslında zavallı bir dilenciye iyilik yapmayı düşünmüyor, kendi menfaatini yani bu hesap günü için takva puanı toplama hesapları yapıyordu. O son parasını dilenciye verip kendi aç kalarak duble takva puanı alacağını biliyordu. Ondan dilenciye son parasını verdi. O buraya geldiğinde ona ne diyeceksiniz? “Bravo! Son paranı dilenciye vermişsin. Al sana iki takva puanı” mı diyeceksiniz?

MELEK: Evet.

BEN: Bu işlerin böyle olduğunu bilseydim ben de hayatım boyunca kendime işkence ederdim. Kendimi bir mağaraya kapatıp inzivaya çekilirdim; aç dururdum; kimseyle konuşmazdım. Yani hem kendime kötülük yapmış olurdum, hem de kimseye iyilik yapmamış olurdum. Amel defterime yazılacak tek bir iyiliğim olmazdı. Bütün yaptığım kötülükler de kendime yaptığım kötülükler olurdu. İdeal insan olarak tanımladığınız insan tipi bu mu?

MELEK: Kendine yaptığın kötülükleri amel defterine iyilik olarak yazardık.

BEN: Demek çile çeken tasavvuf erbabı bu işi biliyorlarmış. Çile çektikçe iyilik yapmış oluyorsun. Ama ne bu dünyaya ne de başka insanlara bir iyiliğin dokunmamış oluyor.

MELEK: Bir mağarada bir lokma bir hırka hayatı sürsen bile bir insana olmasa bile bir canlıya iyilik yapmış olurdun. Mesela aç bir kediyi beslemişsindir.

BEN: Besledim belki ama yemek artıkları ile besledim. Yani niyete bakarsanız siz bunu da iyilik olarak saymazsınız.

MELEK: Saymayız.

BEN:Kendim açken lokmamın yarısını kediye vermişsem… o zaman sayarsınız.

MELEK: O zaman sayarız.

BEN: Öyleyse, anlama değil amele baksaymışsınız daha iyi olurmuş. Hem bunun adı amel defteri değil mi? Bir de ayrıca anlam defteri mi var?

MELEK: Yok.

BEN: O zaman siz tam dünyadaki kaypak hukukçular gibi davranıyorsunuz! İşinize geldiğinde anlama bakıyorsunuz işinize geldiğinde eyleme bakıyorsunuz.

MELEK: Defterde ne yazıyorsa o.

BEN: Siz hala bu kayıt işlemlerini defterlerde mi tutuyorsunuz? Aşağıda artık bu işler bilgisayarlarda yapılıyor. Teknoloji iyice ilerledi. Böyle büyük defterler kalmadı.

MELEK: Bu deftere büyük defter değil, Defter-i Kebir deriz.

BEN: Sizin bürokrasinin resmi dili Arapça mı yani?

MELEK: Evet.

BEN: Bak buna çok şaşırdım. Aşağıda biz Türkler kendi aramızda ikiye ayrılmış durumdaydık. Bir yanda Arapça’nın kutsal olduğuna inananlar vardı. Bunlar ibadetlerini Arapça yapmazlarsa dualarının kabul olunmayacağına inanırlardı;  Türkçe’yi bile Arap aksanı ile konuşurlar ve kullandıkları kelimelerin yarısından fazlası Arapçadır. Osmanlı döneminde Fransız hayranı bir Monşer tiplemesi vardı, Fransız gibi giyinip Fransız gibi konuşurlardı, bunlara da Arap özentisi El-Monşer diyebiliriz. Diğer tarafta da benim gibi “dinin dili yoktur; Arapça kutsal değildir; istediğiniz dilde ibadet edebilirsiniz,” diyenler vardı. Şimdi Arapça’nın kutsal olmadığına inanmam benim aleyhime mi yazılacak?

MELEK: Hayır. Böyle önemsiz ıvır zıvır konuları biz ciddiye alıp değerlendirmiyoruz. Boşuna kendinizi kasmışsınız.

BEN: Şu işe bak sen yaa! Amma büyütmüşüz olayı. Arapça ezan, Türkçe ezan diye birbirimize girmişiz. Peki madem öyle, böyle yanlış anlamaları önlemek için neden biz insanlara daha net ve açık talimatlar yollamadınız?

MELEK: Kafanızı kullansaydınız. Akıl verdik ya.


Notlar:

— Kuran’da yazılanlar hem insanları etkilemiş hem de yeryüzünün şeklini etkilemiştir. Uzaydan gelip dünyaya bakan dikkatli bir uzaylı, milyonlarca binanın neden hep bir noktaya bakacak şekilde yapıldığını farkederdi. Bu noktanın da Kabe olduğunu bulurdu. Bu binaları lep aynı döndürenin de Kuran’ın gücü olduğunu bulması zor olmazdı. Bu tabii tanrının varlığının da bir ispatı olurdu.

— Arapça ezan/Türkçe ezan konusu hakkında bakınız.