Allah’ın kanunları herdaim geçerli…

herdaim

Sosyal medyadan:

Allah ‘ın kanunları herdaim heryerde geçerlidir.

Affınıza sığınarak söylemek istediğim bir şey var. Ben “Allah” kelimesini değil de “Marduk” kelimesini kullanmayı tercih ediyorum. Benim için sizin yazdığınız cümlenin doğrusu şöyledir:

Marduk‘un kanunları herdaim heryerde geçerlidir.

Evet, doğrudur, Allah’ın 99 tane ismi olduğu halde, Marduk’umuzun sadece 50 tane ismi vardır. Bu Marduk’un Allah’tan daha düşük rütbeli olduğunu göstermez.

Sizden ricam, benim gibi Marduk kanunlarına inanan bir insana neden Marduk’un değil de, Allah’ın kanunlarının geçerli olduğunu akla uygun ve hukuki deliller sunarak ispatlayabilir misiniz?

Akla uygun derken, eğer “ben öyle diyorsam öyledir” gibi bir argümanı dayatmaya çalışırsanız bu akla uygun bir delil olmaz.

Delilin hukuk kurallarına da uygun olması gerekir. Allahçıların klasik savunması Kuran’ı kendine şahit olarak göstermektir. Fakat, kendi kendine şahitlik etmek hukuka uymaz. Yani eğer, “Kuran, Allah’ın kanunları herdaim geçerlidir diyor; öyleyse Allah’ın kanunları herdaim geçerlidir” derseniz bu da hukuk açısından geçersiz olur; sadece dairesel bir mantık yürütmüş olursunuz.

Allahçıların diğer favori yöntemi, Allahçı olmayanları gördükleri yerde öldürmektir. Kuran böyle emreder. Fakat Türkiye gibi şeriatın geçerli olmadığı bir ülkede bu uygulama zor olduğu için karşı tarafın sözüne söz ile cevap vermek yerine ağır küfürler edilir. Sizden de beklenen budur.

Veya, aşağılama olmadığı halde, “dinimi aşağılıyorsun” diye şahsıma küfür edersiniz. Bu Allah’ın kullarının Allahlarını savunmak için kullandıkları en bilinen yöntemdir çünkü kulluk dini olan İslam’da akıl kullanmak, sorgulamak ve söze söz ile cevap vermek yasaktır. Arap/İslam geleneği söze kılıçla cevap vermektir.

Fakat, Marduk bize akıl ile hareket etmemezi söyler onun için eğer akla uygun deliller ileri sürebilirseniz biz hemen “Marduk” yerine “Allah” demeyi kabul ederiz.

Tabii, bir insan “Allah” demiş “Marduk” demiş hiç farketmez; bizim söylediklerimiz ne Marduk’un ne de Allah’ın umurunda olamaz.

Allah’ın insan işlerine karışmadığını net olarak biliyoruz çünkü Allah alemin senaryosunu yazıp Levhi Mahfuz’a kaydetmiş ve aradan çekilmiştir. Biz sadece Allah’ın yazdığı bu senaryoyu oynuyoruz; başka seçeneğimiz yok. İnsan işleri ile uğraşmayan Allah da belki şimdi başka alemler yaratma planları yapıyordur.

Bu arada, size Türklerin İslamlaştırılma süreci ile ilgili bir hikaye anlatmak istiyorum:

Oğuzlardan bir Türk, birlikte yola çıktıkları İslam misyoneri İbni Fadlan’a yakınmış: “Başbuğ (Halife) bizden ne istiyor? Öldürecek bizi bu soğukta! Ne istediğini bilsek, hemen verir kurtulurduk” demiş. İbni Fadlan buna cevap olarak, “Bütün istediği, ‘Allah’tan başka tanrı yoktur’ demeniz”, diye karşılık verince, Türk gülmüş: “Doğru olduğunu bilsek, söylerdik” demiş.

Gördüğünüz gibi, Türkler hep akılcı, şüpheci ve sorgulayıcı insanlar olmuşlardır. Araplar ve Araplaşmış Türkler ise; kendilerini “sürü” olarak tanımlayan bir dine körü körüne inanıp, bu Arap dinini körü körüne savunan ve Allah yerine Marduk diyenleri de taşlayan insanlardır.

Notlar:

Allahçıların diğer favori yöntemi, Allahçı olmayanları gördükleri yerde öldürmektir. Kuran böyle emreder…

Bakara, 191: Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi yurtlarınızdan çıkardıkları gibi siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür.

— İbni Fadlan hikayesi hakkında bir yazı.

Marduk’un 50 ismi.

Allah’ın 99 ismi.

— Türk Dil Kurumu “her daim” ve “her yerde” olarak yazmayı tercih ettiği halde ben paylaşımda kullanılan bitişik olarak yazmayı tercih ettim.

Allah insan işlerini takip ediyor mu?

Allah Kâinatı takip ediyor mu?

img_20190620_0901462879258615747779671.jpgİlahiyat doktoru Niyazi Beki, bu yazısında Kâinatı kim yaratmış? sorusuna cevap vermiş: kâinatı Allah yaratmıştır. Sonra da, Allah yarattığı kâinatı yakından takip ediyor mu? sorusuna olumlu cevap vermiş: Allah yarattığı kâinatın gelişimini takip ediyormuş.

Aslında, Niyazi Beki, bu çok eski sorulara cevap bulmamış, sadece, Allah’ın varlığı önkabulü üzerinden tanımlamalar yapmış. Çünkü “Allah kâinatı yarattı” demek bir tanımlamadır, bir varsayımdır; bir inancın dışa vurumudur.

Fakat, ne Allah’ı bir varlık olarak bilebiliriz, ne de kâinatı bir bütün olarak bilebiliriz. O zaman, “Allah kâinatı yarattı” cümlesi aslında “bilemediğimiz bir varlık, bilemediğimiz bir sistem yaratmış” cümlesi ile eşdeğerdir. Veya, daha genel olarak, “bir bilinemez, bir bilinemez yaratmış” diyebiliriz. Aslında, “yaratmak” kelimesi de sorunlu. Nasıl yaratmış? Süreçleri mi yaratmış? Kanunları mı tanımlamış? İsimleri olan şeyleri mi yaratmış. (Kuran’da isimleri olan şeyleri yarattığı anlaşılıyor.)

Öyleyse, Allah’ın kâinatı yarattığı cümlesi bize ne söyleyebilir? Anlamlı bir şey söyleyemez. Sadece, insan aklının çok sınırlı olduğunu ve mutlak varlık olarak tanrıyı ve mutlak bütün olarak kâinatı anlayamayacağımızı kendimize hatırlatmış oluruz.

***

Asıl sormamız gereken soru şudur: Bu kısıtlı insan aklımızla, bu tip mutlak cevaplar gerektiren soruları cevaplayabilir miyiz? Bence cevaplayamayız.

***

Allah’ın, yani Arapların “İlahların İlahı” (El İlah) diye tanımladığı ve kendisi hakkında 99 isminden başka hiçbir şey bilmediğimiz bir “varlığın” kâinatı ve insanları yarattığı varsayılmış.

Bu varsayımdan sonra, bu bol isimli fakat bilinemez varlığın, kâinatın ve insanların işlerini takip ettiği ve olayların doğal akışına karıştığı varsayılmış.

Bu savı kabul etsek bile aklımıza bir soru geliyor. Kâinat bir ilişkiler ağı olarak yaratılmıştır. (Kâinat madde değildir; süreçtir.) Kâinatın bir yerinde bir ilişki değiştirilince, diğer yerlerdeki ilişkiler ve olaylar da etkilenir.

[Ama kâinattaki olaylar sürekli ve kesintisiz olarak olmaya devam ediyor. Bu olan olaylar zincirinden hangisini El İlah’ın, olayların doğal akışına ters olacak bir şekilde değiştirdiğini bilemeyiz.]

img_20190620_0904507497906026035419192.jpg

Eğer, El İlah, bir olaya karışırsa bunun ilişkiler ağı içinde beklenmedik sonuçları olabilir. Zaten El İlah her şeyi; her olayı ve bu olayları gerçekleştirecek olan her aktörü, önceden belirlemiş ve Levhi Mahfuz denen bir kitaba yazmış. El İlah, daha sonra fikrini değiştirip insan işlerine karışmak istese ve mesela “şu kulum çok dua etmiş, ona bir kıyak yapayım da zengin olsun” dese, Levhi Mahfuz’da kendi yazdıklarını değiştirmesi gerekir; bu da El İlah’ın hata yaptığı veya kendisi ile çeliştiği anlamına gelir.  (Ama zaten hiç kimse Levhi Mahfuz’da yazılı olan ve kendisi için uygun görülen dua miktarının dışına çıkamaz. Bu sebepten birisinin fazla dua etmesi ve fazla dua ettiği için Allah tarafından mükafatlandırılması söz konusu olamaz.)

Ben El İlah’ın isimleri arasında “kendisi ile çelişen” ismini bulamadım, onun için, El İlah’ın insan işlerine karışıp kendisi ile çelişeceğini ve Levhi Mahfuz’da değişiklik yapacağını zannetmiyorum. Eğer yaparsa, bütün Levhi Mahvuz’u yeniden yazması gerekirdi çünkü kesintisiz ve kopuksuz olan sebep sonuç zincirini kopartmış olurdu. Yani, El İlah, Levhi Mahfuz’da en ufak bir değişiklik yapsa gelecek olaylar zincirini değiştirmesi gerekecektir, bu da yeryüzünde hiç beklenmedik mucizeler ve saçma sapan olaylara sebep olabilir. Zaten El İlah insan işlerine karışmaya niyetli olsaydı Levhi Mahfuzu yaratmazdı.

Neyse, bu konulara hiç girmeyelim ve Niyazi Beki’nin varsaydığı gibi bir yaratıcının (El İlah veya başka bir ilahın) insan işlerine karıştığını varsayalım. (Zaten bu soru El ilah ile veya İslam ile ilgili bir soru değildir, okulcu filozofların binlerce yıldır tartıştığı en eski sorulardan biridir. Bu soruya şimdiye kadar verilmemiş cevap yoktur. Yeni bir cevap bulsanız bile alimin biri çıkar ve tam aksi bir cevap verebilir. Okulculuk bu demektir. Her yorumun bir yorumu vardır.)

***

Önce El İlah’ın insan işlerine karıştığı savına karşı çıktığımı düşündüm. Fakat sonra akvaryumdaki balıklara baktım. Balıkların tanrıları ile ilişkilerinin ne kadar insanların tanrıları ile olan ilişkisine benzediğini gördüm. Balıklarımın tanrısı benim. Onları besliyorum; sularını değiştiriyorum; sevdikleri yaşam ortamını hazırlıyorum; mutlu yaşamalarını ve üremelerini istiyorum.

Balıklar kendilerinin özgür iradeleri olduğunu zannediyorlar. Belki de bir ölçüde özgür iradeleri var, akvaryum içinde serbestçe dolaşabiliyorlar. Attığım yemlerin en iyi parçalarını seçip yediklerini zannediyorlar. Ama yanılıyorlar, özgür iradeleri olamaz çünkü onların da insanlar gibi kaderi önceden belirlenmiştir ve Levhi Mahfuz’da kayıtlıdır.

[Levhi Mahfuz’la ilgili sorular akla geliyor: Acaba Levhi Mahfuz’un sayfaları ne büyüklüktedir? Bir sayfada kaç olay yazılıdır? “Olay” nasıl tanımlanmaktadır? Çünkü her an sonsuz sayıda olay olmaktadır; hangileri levhi mahfuza yazılmıştır? Yani hangi ölçekte bakılarak olaylar seçilip Levhi Mahfuz’a kayıt ediliyor? Sayfaları kim çeviriyor? Her sayfa zamanın geçtiği hızla çevrilmeli ki sayfalardaki olaylar bu dünyada gözlemlediğimiz gibi zamanın doğal akışı içinde gerçekleşsin. El İlah ve teknolojiden sorumlu melekleri neden bilgisayar teknolojisine geçmemişler? Neden El İlah, olayları kayıt etmek için ilkel kitap teknolojisini seçmiş? Takribî bin sene sonra insanların bilgisayar teknolojisine geçeceğini bilmiyor muydu? Levhi Mahfuz defteri ne zaman açıldı ve kayıt işi ne zaman başladı? İnsanların yaratılışı ile mi? Yoksa insanın yaradılışından milyonlarca yıl önce tek hücreli organizmaların yaradılışı ile mi başladı? Levhi Mahfuz kimin için yazıldı? Bir işlevi var mı? El İlah’ın iletişim konusunda teknolojiyi takip ettiğini biliyoruz çünkü Musa’ya emirlerini kil tablette çivi yazısı ile yollamışken, daha sonra ki iletişimlerinde yeni teknoloji kullanarak kitaplarını kağıt üstünde yollamış olduğu söylenir. Gerçi biz Tevrat, İncil ve Kuran’ın ciltlenmiş kitaplar olarak indirilmediğini fakat daha sonra insanlar tarafından yazıldığını biliyoruz. Bu Levhi Mahfuz çok ilginç bir konu ve ayrı bir yazı gerektiriyor.)

***

Balıkların hür iradesi var mı? Genel olarak, canlı varlıkların hür iradesi var mı?

***

Akvaryumdaki balıklar sanki istediklerini yapıyorlar gibi görünüyorlar ama aslında biz onları istediğimiz gibi yönlendiriyoruz; hayatları bize bağlı. Ve herşey, bütün kâinat, Levhi Mahfuz’a bağlı. Hür irade diye bir şey yok. Kimse yaptıklarından sorumlu değil. Her yaptığımızdan sadece Levhi Mahfuz’un yazarı El İlah sorumlu. O zaman neden bizi yaptıklarımızdan sorumlu tutuyor acaba? İlginç bir soru. Hür irademiz yoksa ve her hareketimiz önceden belirlenmişse, suç ve ceza sistemimizin değişmesi gerekmez mi? Levi Mahfuz’da yazılı olan olayları zorunlu olarak yapıyorsak ve kendi kararlarımızı kendimiz veremiyorsak o zaman neden mahkemede yargılanıyoruz ve cezalandırılıyoruz?

***

İslam’ın en temel ilkelerinden birine göre bu dünya bir sınavdır; Liseye Geçiş veya Üniversiteye Giriş sınavları gibi; bu dünya insanlar için Cennet’e Giriş Sınavıdır (CGS). Sınavı geçemeyenler Cehenneme geçiş yapacaklardır. Bu dünyada verdiğimiz kararlar ve yaptığımız seçimler cennete gidip gidemeyeceğimizi belirleyecektir. Fakat, burada birileri bize yalan söylüyor; bizi kandırıyor, ama kim? Çünkü El İlah bütün olayları Levhi Mahfuz’a yazmış. Hür irade diye bir şey yok. Biz sadece Levhi Mahfuz’da yazan senaryoyu kelimesi kelimesine oynayan otomatlarız. Verdiğimizi zannettiğimiz bütün kararlar zaten bizim için önceden verilmiş. Nasıl bir sınav bu böyle?

***

Akvaryum konusuna geri dönersek; bu süs balıklarından birinin, Darwin’e inat, hızla evrilip akıllandığını ve hür irade vs. gibi felsefi sorular üstüne düşündüğünü varsayalım; bu akıllı balık nasıl akıl yürütürdü? Bir kere, akvaryum dışında bir dış dünyanın olduğunu görürdü. Yemlerin dış dünyadan geldiğini gözlemlerdi. Belki yemlerini veren bir tanrı kavramı bile geliştirebilirdi. Hatta, bu akıllı balık, kendini peygamber ilan edip diğer balıklara Tanrıların elçisi olduğunu söyleyebilirdi. Böylece kendine özel bir önem verip yemlerin en iyi kısmını yeme hakkı olduğunu söyleyebilirdi. Ve tanrıları balık işlerine karıştırmak için, yani tanrılardan daha çok yem koparabilmek için, tanrılarına adaklar adayabilirdi, veya onların hoşuna gidecek hareketler geliştirebilirdi. Aynı bizim tanrılarımızla kurduğumuz ilişki gibi, yani “ibadet” dediğimiz şey gibi.

İbadet, tabii ki, adak adamanın, kurban kesmenin, soyutlanmış halidir. İnsanlar önce kendi aralarından birini seçip adak olarak tanrılara sunarlardı. Kendileri için çok değerli bir şeyi tanrılara sunarlarsa isteklerinin yerine geleceğini zannederlerdi. (Yeryüzünde, rüşvet vererek işlerini halletmeye alışmış insanların anlayışı bu. Tanrılara da rüşvet vererek işlerini yaptırmaya çalışıyorlar.) Fakat insan kurban etmek toplum için travmatik bir olay olduğu için daha sonra hayvanları öldürüp tanrılara adamaya başladılar ve gördüler ki tanrıların umurunda değil; ha insan kurban etmişler ha hayvan sonuç aynı. Bazen isteklerine olumlu cevap geliyor bazen hiç cevap gelmiyor ve boşuna adak adamış oluyorlar. Tanrılar sanki insanların adaklarına pek önem vermiyorlar. Gerçekten de öyle. Tanrılara sunulan her adak her dua boşa gitmeye mahkumdur. Çünkü hiçbir adak Levhi Mahfuz’da yazılı olanları değiştiremez. Tanrılara sunulan adaklar bir işe yaramaz çünkü zaten ne olacağı Levhi Mahfuzda yazılmış, adak adayacağın bile yazılmış; Levhi Mahfuz diye bir şeyin olduğunu öğrenip nihilist olacağın da yazılmış.

İnsanlar daha sonra bakmışlar hayvan adamaya da gerek yok, sadece lafla adak yapsan, yani dua ederek yalvarsan, yine sonuç aynı. İnsanların tanrılarla ilişkisindeki bu son aşamada, insanlar tanrılara laf kurban etmeye başlamışlar ve bu laflara da “dua” demişler. En masrafsız kurban şeklini bulmuşlar yani. Anlayamadığım bir şey var. El İlah neden kendine bir insan kurban edilmesi yerine, dua adı altında laf salatası yollanmasını kabul ediyor? El İlah’ın umurunda değil çünkü yeteri kadar insan zaten ona kurban ediliyor. Bin yıldır, El İlah’ın yeryüzünde çıkarttığı veya çıkarttırdığı savaşlarda ölen milyonlarca suçsuz insan ona kurban edilmiş oluyor.

***

Bizim de akvaryumlardaki balıklardan bir farkımız yok. Biz de atmosfer dediğimiz bir sıvının içinde yaşıyoruz. İsmi El İlah olmasa bile, bizim göremediğimiz bir “varlık” bizi takip ediyor olabilir ve bizimle eğleniyor olabilir. Bu olasılığı kabul etmek gerekir. (Bir çok eski geleneklerde tanrıların insanları kendilerini eğlendirsinler diye yarattığı söylenir.)

***

Ama öte yandan, bizim doğa dediğimiz sistemi tasarlayan varlık —doğayı tasarlayan varlığın kâinatı yaratan yaratıcı olması gerekmez— tasarladığı sistemin kendi kendini sürdürebilmesini istemiş. Doğanın Levhi Mahfuz’u yok. Doğa’da kesin kader yok; olasılıklar var. (Bir şey olduktan sonra ancak olduğunu bilebiliriz.) Olaylar belirlenmiş düz bir çizgi üzerine gelişmiyor –sonsuz olasılıklardan– olabilecek olaylardan bazıları oluyor; olmayanlar olmuyor.

Doğanın tasarlayıcısı, bizim “yapay zeka” dediğimiz şeye benzeyen bir yazılım ile kendi varlığını ilelebet devam ettirebilecek bir sistem kurmayı denemiş. Başarılı olduğu da söylenebilir. Yapay zeka, kendi varlığını devam ettirebilmek için, bağımsız olarak, doğru karar verebilen ve yeni şartlara adapte olabilen varlıkların bu özelliğine verilen addır. Doğadaki varlıkların da bu özelliği vardır. Doğanın kendisi de devamlı değişerek varlığını devam ettirmektedir. Doğanın canlı bir varlık olduğunu söyleyenler de var.

Doğanın yaratıcısı, yarattığı sistemin kendi başına sürüp gitmesini istemiş; kendi karışmak istemiyor, ama karışmasa bile seyrediyor mu? Bilmiyorum.

Aslında, kâinatı El İlah mı yaratmış bilemem, ama doğayı El İlah’ın yaratmadığını söyleyebiliriz. El İlah’ın mutlakçı bir tarzı var. Her şeyi önceden bilmek istiyor. Baştan sona ne olacağını bir kitaba yazıyor ve olaylar yazdığı gibi gelişiyor. El İlah olayların mutlak hakimi olarak kalmak istiyor. Kâinatta El İlah’ı şaşırtacak olağan dışı (Levhi Mahfuz’da yazılı olmayan) bir şey olması imkansızdır. El İlah’ın kâinatında tesadüf diye bir şey yok; olsa bile çakma tesadüfler olarak vardır çünkü Levhi Mahfuz’da “tesadüf” olarak araya sıkıştırılmış olaylar olabilir ama beklenmedik bir olay olamaz. Yani El İlah, “biraz da tesadüf ekleyeyim de insanlara doğal görünsün” diye tesadüf gibi görünen olaylar eklemiş olabilir. Yoksa zaten her şeyin tesadüf olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Doğanın tasarımcısı ile kâinatın yaratıcısı arasında önemli bir tarz farkı var. Doğa temel fikir olarak israfı seçmiştir. El İlah ise israftan nefret eder. İnsanlara “israf etmeyin” diye öğütler verir. El İlah sistemci değildir; herşeyi önceden kararlaştırır ve teker teker yazar. Doğa ise olacakları önceden planlamamış, sadece aktörleri yaratmış ve onları doğaya salmıştır. Daha doğrusu, bu aktörlerin varoluş oyununu oynadıkları sahneye biz “doğa” demişiz. Doğanın tasarlayıcısı değişen şartlara adapte olarak varlıklarını sürdürebilen organizmalar tasarlamış.

Ama son söz, El İlah’a veya kâinatı kim yaratmışsa ona ait olacak, çünkü bir zaman sonra güneş soğuyacak, yeryüzünde canlı kalmayacak, dünya bir taş parçası olacak sonra da yok olup gidecek. Bunlar hep Levhi Mahfuz’da yazılı. Onun için, Hayyam’ın yazmış olabileceği gibi, “herşey boş; sebepsiz coş”. Ama bunu da yapamayız ki! Sebepsiz yere coşamayız. Levhi Mahfuz’da ne yazıyorsa ancak o kadar coşabiliriz.

***

Eğer doğayı El İlah yaratmış olsaymış, çok daha değişik bir doğa yaratırmış. Mesela, ağaçlar sadece belirli miktarda tohum üretirdi ve bu tohumların hepsi ağaca dönüşürdü. Bir tanesinin bile çürümesine ve israf olmasına izin verilmezdi. Çünkü El İlah israftan nefret eder. Ayrıca doğayı El İlah yaratmış olsaydı doğada sadece hurma ağaçları olurdu. Bütün yeryüzü hurma ağaçları ile kaplı olurdu. El İlah, doğayı yaratmış olsaydı, hayvan olarak da sadece deve yaratırdı. Bir insanın deveden başka hayvana ihtiyacı var mı? (Gerçi El İlah, Kuran’da her türlü nebatatı ve hayvanatı yarattığını söyler.)

Doğayı tasarlayan tasarımcı ise, her ağacın üremesi ile tek tek ilgilenmek istememiş. Ağaçların kendi başlarına ortama adapte olup üremelerini istemiş. Bulduğu sonuç ilginç: İsraf. El İlah israfı yasaklar ama doğa dediğimiz bu sistem israf üzerine kurulmuştur. Her ağaç, milyonlarca tohum üretir ve bunların büyük çoğunluğu ağaca dönüşmez, israf olup gider. Doğanın tasarımcısı olasılık biliminde uzman birisi olmalı; olasılıkları hesaplamış ve ne kadar tohum israf ederse ağaçların kendi başlarına yeni kuşaklar yetiştirebileceklerini düşünmüş ve ona göre tohum sayısını planlamış.

Doğa ile El İlah arasındaki diğer önemli bir fark da şudur: El İlah canlıları şimdi gördüğümüz biçimleri ile bir prototip olarak yaratır, sonra da onlara kendi nefesinden üfleyerek canlandırır.

Doğa böyle çalışmaz. Doğanın yeni cinsler ve organizmalar yaratmak için kullandığı temel süreç ortakyaşam anlaşmalarıdır. Doğada, ayrı ayrı canlılar ortakyaşam anlaşmaları yaparak yeni tip canlılar yaratırlar. İnsanlar, hatta bütün canlılar, bu şekilde biçimlenmiş ortakyaşam organizmalarıdır. İnsan bedeni, ortakyaşam ortaklarından meydana gelmiş bir organizmadır.

El İlah doğa gibi sabırlı değildir. Doğa çok sabırlıdır. (Zamanın sonsuz olduğunu biliyorsanız tabii sabırlı olursunuz.) Doğa, insan bedeni dediğimiz ortakyaşam organizmasının zamanın sonsuz derinliğinde akıl almaz bir yavaşlıkta bugünkü biçimini almasını sabırla beklemiştir.

El İlah ise “Ol der ve olur”. Öyle ortakyaşammış, zaman içinde evrilmeymiş falan, El İlah’a göre değil… El İlah alıyor eline çamuru; şipşak, insanı bugünkü şekli ile yaratıyor. Bakıyor iyi olmuş, veriyor nefesi, canlandırıyor çamuru. Sonra da ikinci sınıf varlık olarak kadını yaratıyor ve bu iki prototipi de Levhi Mahfuz’da yazdığı olayları yaşasınlar diye yarattığı cennete, yani bir meyva bahçesine bırakıyor. Çöl insanları için meyva bahçesi cennet gibi bir yerdir ya, onların hayal güçlerine uygun bir meyva bahçesi yaratıp oraya cennet adını veriyor. Bunların hepsi Levhi Mahfuz’da yazılı. Bu yazdığımız yazı da Levhi Mahfuz’da her hakkı mahfuz olarak bulunmaktadır.

***

Levhi Mahuz’un kendine atıfta bulunması mümkün mü? Bu sonsuz bir özçağrı kısır döngüsü yaratmaz mıydı?

***

Bu Levhi Mahfuz kitabını yaratan Allah değil de, İslam özürcüsü okulcu ulema olmalı. Onlar bu tip absürd şeyler yaratarak kendi aralarında tartışmayı severler. Biz de Levhi Mahfuz’u ciddiye alıp bu kadar yazı yazdığımız için okulcuların tuzağına düşmüş olduk. Yoksa herşeyi bilen, olayları baştan sona yaratmış olan varlık neden bu olayları bir deftere yazma ihtiyacı duysun. Hem de bir deftere! Bilgisayara bile değil!

***

Doğa kedilerin üremesi ile de tek tek uğraşmak istememiş; kedi anne dört veya beş yavru doğursun demiş. Doğa, doğal şartlar içinde her yavrunun yaşayamayacağını biliyor. Dört yavrudan üçünü tanrılara kurban etmekte bir sakınca görmemiş. En azından bir tanesi yaşasın ve sülale devam etsin, yeter diyor. Anneye yavru sayısına göre meme vermiş. Benim kedimin dört yavrusu oldu ve dört tane memesi vardı. Ama yine de yavrular meme bulmak için kavga etmek zorunda kalıyorlardı; belki her memede bol süt yoktu veya yavrular büyüdükçe yer bulmakta zorlanıyorlardı. Doğa anneye olası yavru sayısına göre meme sayısı vermeyi bilmiş. Hep olasılık hesapları yapmış.

***

İsrafa dayalı bu sistem kendini devam ettiriyor. Kendi kendine varlığını devam ettirebilen bir sistem kurmayı hedefleyen bir yaratıcı neden yarattığı varlıkların işlerine karışmak istesin?

Karışmak istese karışabilir mi? Karışabilir herhalde.

***

Öyleyse, Niyazi Beki’nin “Allah kâinatı ve insanı yaratmıştır ve insanların işlerine karışır” demesi konuyu çok basite indirgemek olmuş. Bu en eski okulcu ve akademik sorulara ilahları işin içine karıştırmadan cevap verebiliriz.


Notlar:

— Niyazi Beki’nin yazısı. Karar gazetesi, 25 Mayıs 2019.

— …kâinatı kim yaratmış sorusuna cevap vermiş: kâinatı Allah yaratmıştır. Böyle bir soruyu akıl yolu ile bilmemize imkan olmadığına göre, yani akıl yolu ile bilinemeyeceğini biliyorsam, Niyazi Beki’nin önkabulünü neden kabul edeyim? Ben de başka bir önkabul kabul ederim; mesela “kâinatı ay tanrıçası Hübel yaratmıştır” derim. Sadece bir kelime değişikliği yapmış olurum; El İlah yerine Hübel yaratmış; inanç meselesi değil mi? Hübel de El İlah da yaratmış olabilir. Güneş tanrısı Şems da yaratmış olabilir.

— …kendisi hakkında 99 isminden başka hiçbir şey bilmediğimiz bir “varlığın”… Varlık kelimesini tırnak içine aldım çünkü Allah bizim varlık olarak tanıdığımız varlıkların hiçbirine benzemiyor. Allah’ı bilmemize imkan yok.  Bir şeyin ismini bilmek o şeyi bilmek değildir. İsmi de koyan biziz zaten. Bir şeyin 99 ismi varsa o şeyi 99 kere daha iyi biliyoruz anlamına gelmez.

Allah isminin nereden geldiği hakkında bir araştırma.

olayların doğal akışı… ne demek ola ki. Herhalde, olayların Levhi Mahfuz’da yazılı olduğu gibi akmasına deniyor.

Levhi Mahfuz’da benim akvaryumumdaki balıkların hareketleri milimetrik olarak kayıtlı olmalı. Balıkların ismi de olmalı. Levhi Mahfuz’da her balığın ismi olmalı ki doğru kayıtlar tutulabilsin. Mesela, Levhi Mahfuz’da “ismi ABC123 olan balık 30 mm yükselip bir yem parçasını yedi” diye bir kayıt olabilir. Bundan anlıyoruz ki, Levhi Mahfuz’da her insanın El İlah tarafından konmuş bir ismi olmalı. Bu dünyadaki isminiz, Ali, Mehmet, Ayşe, Fatma olabilir ama Levhi Mahfuz’da bir “veritabanı” isminiz vardır. (Gerçek isminizi kıyamet gününde öğreneceksiniz; çünkü Levhi Mahfuz melekleri sizi o isminizle çağıracak.) Bu her veritabanı için geçerlidir. Her verinin tek ve belirleyici bir ismi olmalıdır. Mesela, devletin veritabanında isminiz TC kimlik numaranızdır. Devlet sizi ailenizin verdiği isimle tanımaz, size verdiği numara ile tanır. Levhi Mahfuz bir veritabanı olduğuna göre onun için de aynı şey geçerlidir.

Meme sayısı ve yavru sayısı arasındaki ilişki.

— Allah kâinatı takip ediyor mu sorusu biraz garip değil mi? Allah herşeyi biliyor; herşeyi kendi yaratmış; bir da bütün olacakları bir deftere yazmış. Neyi takip edecek?

— Kâinat nedir? Levhi Mehfuz’da yazılmış olan senaryonun oynandığı sahnedir.

— …hangi ölçekte bakılarak olaylar yazılmış? Bu çok derin bir felsefi sorudur. Mesela bir balığın hareket ettiği hangi ölçekte ölçülüyor? Milimetrik yer değiştirmeler mi kaydedilmiş yoksa atomik ölçekte mi bakılmış. Neden balığın hareketleri kayıt edilmiş de, balığın midesinde yaşayan mikropların, yani mikrobiyom’un hareketleri kayıt edilmiyor? Belki ediliyordur. Ama bu dünya sonsuz boyutlardan (veya sonsuz ölçeklerden) meydana geldiği için, olan her olay kayıt edilemez; mutlaka bir seçim yapılmalıdır ve sadece belli olaylar seçilmelidir. Seçim yapmak demek de tanımlamak demektir. Yani, bir olay sadece biz tanımladığımızda vardı. (Aynı bir yüzeyin sadece biz tanımladığımızda var olduğu gibi.) O zaman, Levhi Mahfuz, herşeyin kayıt edildiği defter olamaz. Sadece seçilmiş olayların kayıt edildiği defter olabilir. Ama Levhi Mahfuz olaylar olmadan önce yazılmıştır. Her olay Levhi Mahfuz’da yoktur dedik, olamaz; o zaman Levh Mahfuz’da yazılı olmayan olaylar olmaktadır.

İnsanlara “israf etmeyin” diye öğütler verir. İslam çöl ortamında doğmuştur. Kaynakların çok kıt ve kısıtlı olduğu bir ortamda israf etmemek önemlidir. Kaynakların bol olduğu ortamlarda ise israf etmek güzeldir.

Doğanın canlı bir varlık olduğunu söyleyenler de var. Gaia Hipotezi.

— Kuran’da Allah’ın hayvanları da yarattığını söylediği bazı ayetler:

Yasin (71)

Görmediler mi ki biz onlar için, ellerimizin (kudretimizin) eseri olan hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar.

Mümin (79)

Allah, bir kısmına binesiniz, bir kısmını da yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratandır.

Nahl (5)

hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için bir ısınma ve birçok faydalar vardır. Hem de onlardan yersiniz.

— Dil olmadan din olmaz. Dil dinden önce gelir. Dil olmazsa Allah’ın isimlerini bilemeyiz mesela. Dil olmazsa bize kimse Cennet vaad edemez. Hayvanların dili olmadığı için dinleri de yoktur. Bizim suçumuz neymiş de dinimiz var?

Kuran’da bilim arama çabaları…

“Günümüzde insanların hayatlarına yön vermede iki alanın yüksek derecede otoritesi olduğunu görmekteyiz. Bunlar din ve bilimdir.”

Bu içinde yaşadığımız dünya, tanımlamalar dünyasıdır. Bu dünya maddeler dünyası değil ilişkiler dünyasıdır. Gerçek olan ilişkilerdir. Yani tanımlamalardır. Biz bir tanımlamalar dünyasında yaşıyoruz diyebiliriz. Herhangi bir şeyi yeteri kadar derinlemesine analiz edersek en sonunda temel bir tanımlamaya ulaşırız. Bilimde de bu böyledir. Bilimsel araştırma da temel tanımlar üzerine inşa edilir.

Kuran ve Bilimsel Zihnin İnşası adlı kitaplarında Caner Taslaman ve Enis Doko bilimsel araştırmacıların ister istemez kabul ettikleri 7 temel tanımlama olduğunu söylüyorlar. Onlar temel tanımlama yerine “ön kabul” diyorlar, ben de onların bu terminolojisini kullanacağım.

Ön kabulleri anlarsak, bu ön kabullerden çıkartılan çıkarımları daha iyi anlamış oluruz.

***

Bu ön kabullerin ne olduğuna bakalım. (Eğik yazılar kitaptan alıntılar; arada benim yorumlarım.)

Sayfa 19-21

Kuran’ın oluşturduğu zihin yapısının bilim için gerekli ön kabulleri desteklediğini yedi tane bilimsel faaliyeti destekleyen ön kabule dikkat çekerek göstereceğiz.

Kuran’ın oluşturduğu zihin yapısı ne demek? Kuran’ın her okuyanda oluşturduğu tek bir zihin yapısı var mı? Yazarlara bu soruyu sordum ama cevap alamadım.

Bunların birincisi,

(1) Evrenin rasyonel, anlaşılabilir yapısı olduğuna dair ön kabüldür; bilim insanları evrenin rasyonel, yani zihnin anlamasına uygun bir yapısı olduğuna dair ön kabüle sahip olmasalar, bilimsel faaliyete girişmeleri anlamsız olurdu.

Bu açıklamada “evren” kelimesi dikkatimi çekti. Evren kelimesini kullanırken kozmologların kabul ettiği gizli bir varsayım vardır. Bu varsayımı da açığa çıkartmakta fayda var. Kozmologlar evren kelimesini iki anlamda kullanırlar:

(1) evrenin tümü, kâinat;

(2) evrenin gözlemlenebilir bölümü.

Kozmologlar bu iki tamamen ayrı anlamı aynı kelime ile ifade ederek anlam kargaşası yaratırlar. Bu tip bir anlam kargaşasını önlemek için “evren” ile “kozmos” kelimeleri arasındaki farkı açıklamak istiyorum.

Kozmos eski Yunancadan dilimize girmiş bir kelimedir. Bu kelimenin anlamı, “bilinebilir evren” demektir. Kozmos, evrenin tümü değildir; sadece evrenin bilinebilir bir parçasıdır. Kozmos evrenin tanımlanmış bir parçasıdır. Bu tanımlamayı yapanlar, evrenin küçük bir parçasını izole edip kozmos olarak tanımladıktan sonra, bu kozmosu evrenin tümü olarak tanımlarlar. Mesele bu.

Peki kozmosu tanımlayanlar kimler?

Kozmoloji, evrenin bütününü inceleyen bir bilim dalı değildir. Tanımlanmış bir kozmosu inceleyen bir bilim dalıdır. Tarihin başlangıcından beri kozmoloji, yazı ve matematik bilen bir rahip sınıfının kontrolünde olmuştur. Bu rahip sınıfının hamisi ve işvereni de egemen güçlerdir. Kozmoloji egemen sınıfların malıdır; önemli bir sömürü ve aldatmaca aracıdır. Aldatılan halktır.

Rahip sınıfının uydurduğu masallar egemen güçler tarafından, din olarak, (seküler din de olabilir) halkı yönlendirmek ve sömürmek için kullanılır. Profesyonel rahipler, egemen güçler ve halk arasındaki bu ilişki hiç değişmemiştir. Günümüzde de aynı sömürü tezgahı başarı ile uygulanmaktadır. Sadece isimler değişmiştir.

Bir zamanlar, Avrupa’da, kilise hiyerarşisi egemen güçtü ve astronomi ve kozmoloji kilisenin malı idi. Kilise derken din hiyerarşisini anlamamız gerekir. Bugün kozmoloji din hiyerarşisinden kopmuş ve devlet egemenliğine girmiştir. Yani günümüzde kozmoloji devlet hiyerarşisinin malıdır.

İşte bu rahip sınıfının işi ve görevi egemen güçler için kozmoslar yaratmaktır.

Kozmolojinin temel ilkesi bu cümle olmalıdır:

Evrenin tümünü bilmemize imkan yoktur.

Dört bin yıl önce de bütün evreni bilmemize imkan yoktu, bugün de yok.

Astronomlar uzayın derinliklerine baktıklarında, bir görüş ufkumuz olduğunu görüyorlar. Bu ufkun ötesinden bize ışık, yani bilgi, gelmiyor. Ufkumuzun dışında kalan evreni bilmiyoruz ve hiç bir zaman da bilemeyeceğiz. Demek ki evrenin bütününü bilmemize pratik olarak imkan yoktur.

Ama bu kozmos tasarlayıcısı rahipler —günümüzde felsefe doktorları olan akademik fizikçiler— evrenin tümünü bir bütün olarak bildiklerini söylemek zorundadırlar. Kozmologların işvereni onlardan bütün evren için yaradılış hikayeleri yazmalarını isterler. Egemen güçler evrenin bir parçası ile ilgilenmez; sömürü ancak muhataplarınızı bilmediğiniz bir şeyi bildiğinize inandırabilirseniz mümkündür.

İşte bu sebepten, kozmoloji rahipleri, evrenin bilebilecekleri bir bölümünü izole edip bir kozmos yaratırlar. Sonra da bu kozmosu evrenin bütünü olarak tanımlarlar.

O zaman, kozmos, en gelişmiş gözlem aletlerinin sınırları ile belirlenmiş, düzenli ve insan aklının anlayabileceğinden daha karmaşık olmayan, çağın matematik kuralları ile modellenebilen, ahenkli ve uyumlu bir bütündür.

Ne tesadüftür ki, kozmos hep bu rahiplerin bildikleri matematik seviyesine uyar, hiç daha komplike ve karmaşık olamaz; güncel fizik kitaplarında yazılmış kanunların dışına çıkmamaya büyük özen gösterir; ve bu rahiplerin en son gözlem araçları ile görebilecekleri en uzak nokta ile kendini sınırlar; bu rahiplerin anlayabileceğinden ne daha büyüktür ne de daha komplike ve anlaması zordur. Ne ilginç değil mi?

Rahiplerin gözlem ve analiz teknolojileri geliştikçe, kozmos da büyür ama hiç bir zaman bütün evren olamaz.

Kozmologların bu bilinen aldatmacasını astronomi tarihinde görmek mümkündür. Teleskopun icadından önce, çıplak gözle görülebilen evren kozmos olarak tanımlanmıştı ve bütün evren çıplak gözle görülebilen evren olarak tanımlanmıştı.

Teleskopun icadı ile evren büyüdü; galaksiler gözlemlendi ve galaksiler bütün evren olarak tanımlandı. Günümüzde de durum aynıdır. Gözlemlenen evren evrenin tümü olarak tanımlanmıştır. Profesyonel kozmoscu rahipler bizi hâlâ uydurdukları yaradılış masalları ile aldatıyorlar.

Günümüzün yaradılış masalı Bigbang de bir kozmos masalıdır; bütün evrenin yaradılış masalı değildir. Bigbang’e göre 13 küsür milyar yıl olarak hesaplanan “evrenin” yaşı da tüm evrenin yaşı değil, kozmologların tanımladığı bir kozmosun yaşıdır.

O zaman, birinci ön kabul doğru değil; daha doğrusu, yazarların kurdukları cümle içinde yaşadığımız dünyayı anlatmıyor. Evrenin, bir bütün olarak, “rasyonel ve anlaşılabilir bir yapısı” olduğunu söyleyemeyiz çünkü evrenin tümünü bilemeyiz.

Bilim, mutlak bilgi olmadığını kabul ettiğimiz zaman başlar.

Zaten bilimsel yöntem, yani bilmek, bir model inşa edip o modeli gözlemlerle mukayese etmek demektir:

Model — Gözlem = Hata

Yani bilgi dediğimiz şey aslında hatadır. Hatayı biliriz.

O zaman, bilim dediğimiz yöntemle öğrenebileceğimiz şeyler çok kısıtlıdır. Bilimsel yöntemle, yani model eksi gözlem eşittir hata yöntemiyle, bir birim seçeriz ve bu birimle gözlemleri sayarız. Yani seçtiğimiz birimin, ölçtüğümüz şeyin içinde kaç defa olduğunu sayarız.

Zaten “rasyonel” kelimesi “ratio” yani oran kelimesinden geliyor. Bilimin temeli oranlardır.

Onun için evrenin bir bütün olarak bilinebileceğini söyleyemeyiz. Ama “sadece bilebildiğimiz şeyleri bilebiliriz” gibi totolojik bir cümle kurabiliriz. Veya “ölçebiliyorsak bilebiliriz” diyebiliriz. Ama ölçmek de bir birimle saymaya dayandığı için ve biz istediğimiz birimi seçebildiğimiz için, (birimi biz tanımlıyoruz, yani biliyoruz) o zaman zaten bildiğimiz şeyi bilmiş oluyoruz.

Şimdi ikinci ön kabule bakalım.

(2) İkincisi, insan zihninin evrenle ilgili doğru bilgilere ulaşabileceğiyle ilgili ön kabuldür; zihnin doğruya ulaşma kapasitesi mümkün görülmezse bilimsel çaba anlamsız olur.

Mutlak doğru bilgilere ulaşamayız ki. Burada yazarların “doğru” kelimesini böyle mutlak doğru anlamında kullandıklarını düşünüyorum.

Bu ön kabul için de birinci ön kabul ile ilgili yorumumuz geçerli. Modelimizi gözlemlerimizle karşılaştırdığımızda kabul edebileceğimiz ölçüde az bir hata çıkıyorsa biz buna doğru bilgi diyoruz. Yani doğru bilgi mutlak bilgi olamaz. Ölçüm aletlerimizin, çözünürlüğü ve analiz teknolojimizin sınırları içinde bir bilgiye varırız. Yarın, aletlerin çözünürlüğü arttığında bilginin özü değişebilir.

Zaten doğada doğru ve yanlış diye iki ayrı değer yoktur; doğada doğru/yanlış yoktur. Biz insanlar doğruyu ve yanlışı tanımlarız.

Bilim sorduğumuz bazı sorulara cevap aramaktır. Mesela, dünya hareket ediyor mu etmiyor mu? Bu sorunun doğru cevabını bulabileceğimizi varsayıyoruz. Yazarların demek istediği böyle bir şey olmalı. O zaman, evren kelimesini kullanmayalım ve doğa diyelim, uzay diyelim, gezegenler, yıldızlar diyelim, ama evrenin bütününü bilebileceğimizi varsaymıyalım. “Doğa ile ilgili bilebileceğimiz oranlar vardır” diyebiliriz.

(3) Üçünçüsü, bilimsel faaliyetin objesi olan evrenin keşfedilebilir olduğuna dair ön kabuldür; evrenin yapısının keşfedilmeye imkan tanımadığı düşünüldüğünde de bilimsel faaliyet anlamsızlaşır.

Evren kelimesi burada da sorunlu bence. Evren, yani evrenin tümü, bilimsel faaliyetlerin objesi olamaz. Evrenin tümü bilinemez. Biz sadece ölçebileceğimiz şeyleri bilebiliriz. Ölçmek demek seçtiğimiz bir birimle gözlemleri mukayese etmek demektir. Bütün evreni ölçebileceğimiz bir birim tanımlayamayız. Öyleyse, evrenin tümünü bilimsel olarak bilemeyiz. Evreni bir bütün olarak ölçemeyeceğimize göre bilimsel olarak bilemeyiz.

Doğa keşfedilebilir tabii. Coğrafi keşifler yapabileceğimiz gibi, sorular sorarak kavramlar dünyasında da keşifler yapabiliriz. Kavramları da biz kendimiz tanımlayıp isimlendirdiğimiz için, burada da bir dairesel mantık olabilir.

(4) Dördüncüsü, bilimsel faaliyetle ulaşılan yasaların evrensel olduğuna dair ön kabuldür; eğer bilim insanları buldukları yasaların, dünyanın farklı yerlerinde farklı olmasını ve zamandan zamana bu yasaların değişmesini bekleselerdi bu yasaları bulma faaliyeti anlamsızlaşırdı.

Burada da, evren kelimesi bu cümleyi anlamsızlaştırıyor. Doğada fizikçilerin yasa dedikleri temel oranlardır. Mesela, Kepler’in 3. yasası diye bilinen ilişki bir oranların eşitliğidir. Böyle bir ilişkinin evrenin tümünde geçerli olduğunu söyleyen bir kimse yalan söylüyordur çünkü evrenin tümünü bilemeyiz.

Fizikçiler bu konuda çok yalan söylerler. “Newton’un Evrensel Çekim Gücü Sabiti G” derler. Halbuki, G fizikçilerin kendi tanımladıkları bir birimdir ve evrenin tümünde geçerlidir demek yalancılık yapmaktır.

Newton kitabında gezegenlerin hareketleri ile ilgili sadece 6 tane hesap yapmıştır. Bu 6 basit hesaptan —üstelik Newton hesaplarını bir güç terimi kullanmadan yapmıştır— Newton’un yerçekimi kanununun evrensel olduğu sonucu çıkmaz. Newton’un çekim gücünün evrensel olduğunu söylemek yalancılıktır. Newton kültünün bir propagandasıdır.

Bu yasalar geçerli oldukları yerlerde geçerlidir. Hepsinin geçerli olduğu bölgeler, sınırlı bölgeler vardır. Neden evrensel olsunlar ki? Burada yapılan da bir kozmos yapmaktır yani yerel gözlemleri evrensel ve her yerde geçerli, kanunlar olarak satmaya çalışmaktır. Bu bir aldatmaca ve bilimsel sahtekarlıktır.

“Tek sabit değişimdir” gibi genel bir ifade evrensel olarak geçerli olabilir. Ama böyle bir cümle kurmak bile anlamsız olabilir çünkü evrenin bütünü ile ilgili bir yargıda bulunan her ifade bilimin dışında kalan bir ifadedir. Bilimsel olarak anlamı yoktur.

(5) Beşincisi, bilimin objesi olan evrenin, maddenin ve canlıların incelenmesinin değerli bir uğraş olduğuna dair ön kabuldür; eğer yapacağınız faaliyette sarf edeceğiniz emeğe ve vakte değmediğini düşünüyorsanız, bu uğraşı değerli bulmuyorsanız, ona başlamazsınız bile.

Yine aynı hata yapılıyor. Bilimin objesi evren değildir. Ama, evet, eğer yapacağımız incelemenin değerli bir uğraş olduğuna inanmıyorsak, boşuna vakit harcamayız.

Yalnız, ikinci ön kabule yorumumda bahsettiğim gibi, mutlak doğrulara ulaşamayız. Araştırmalarımıza mutlak doğrulara ulaşmak hedefi ile başlarsak hayal kırıklığı mutlaka bizi bekliyor olacaktır. Zaten bu konularda yeterli zaman harcayan herkes, doğa araştırmacıları olsun, filozoflar olsun, sonunda hiç bir şey bilmedikleri sonucuna varırlar. Bu kaçınılmaz gibi gözüküyor.

(6) Altıncısı, evren hakkında bilgi elde etmede gözlemin önemli olduğuna dair ön kabuldür; eğer masa başında sırf aklımızı çalıştırarak bilim yapmanın mümkün olduğu düşünülürse bilimsel başarıların en önemli destekçisi olan gözlem gereğince yapılamaz. (Örneğin bu madde Kuran’ın gözleme davet etmesi gibi hususlarla ilgilidir ve teist inancın bu şıkkı desteklemediğine dikkat edilmelidir.)

Evet, gözlem önemlidir ama gözlem yapmak yetmez, yapılan gözlemleri toplayıp analiz ederiz. Yorumlarız.

(7) Yedincisi, evreni anlamada matematiğin önemli olduğuna dair ön kabuldür; eğer evreni anlamada matematikten faydalanmazsanız evrene gereğince nüfuz edemezsiniz ve geçmiş ile gelecek hakkında öngörüde bulunmanız mümkün olmaz.

Matematik gözlemleri yorumlamakta yardımcı olabilir. Burada “matematik” kelimesi tanımlanmadığı için ve matematik bilimi devamlı değiştiği için, matematiğin neden önemli olduğu anlaşılamıyor.

Doğayı anlamak için sadece saymayı bilmek yeter. Akademik matematik bilimini daha derinlemesine öğrendikçe doğa hakkında daha derin bilgiler elde edebiliriz diye bir şey yok.

Doğayı bilmek için gözlem yaparsınız, yani mesela, astronomi gözlemi yapmak demek, belli aralıklarla, bir gezegenin pozisyonunu ölçmek demektir. Ondan sonra bu gözlemlerinizden bir liste yaparsınız; listeleri birleştirip tablolar yaparsınız. Bu tablolarda gizlenmiş örüntüleri ararsınız; oranları ve oranların eşitliğini ararsınız. Bu kadar basit. Sümerler de bunu yapmışlardır. Bugün de yapılan budur. Başka türlü bilemeyiz.

Okullarda yüzyıllardır öğretilen kalkül, türev, tümlev, standart algoritmalar, geometri, cebir vs. vs. bunlar sadece kolaylaştırıcılardır. Matematiği yüceltmeye gerek yok.

Yazarların verdiği örnek ayetten gördüğümüz gibi (sayfa 82), Allah sadece bir şeyler sayıyor. Yazarlar, Allah bir şeyler saydı diye “Kuran’ın doğayı matematik olarak inceleyin” dediği sonucunu çıkartıyorlar. Hiç böyle bir sonuç çıkmıyor.

Basit, gündelik matematik bilgisi kullanarak da “geçmişi de geleceği de” görebiliriz. Önce liste yapın. Sonra tablo yapın ve geçmişi de geleceği de görün.

Gözlem noktalarının hepsinin en yakınından geçen bir çizgi size geçmişi de geleceği de gösterecektir. Böyle bir çizgiyi kolayca çizebilmek için bazı algoritmalar bilseniz iyi olur. Genel olarak matematik demeyelim o zaman, algoritmaların önemli olduğunu söyleyelim.

Bu ön kabullerle bilim yapan bir çok natüralist (ateist ya da materyalist de denilebilir) de elbette vardır, fakat Kuran’a inananlar (ve birçok maddede diğer teistler) için bilimsel faaliyete girişirken bunlara inanmanın rasyonel temeli vardır. (Buradaki temel amacımız Kuran’la bilimsel faaliyet arasındaki ilişkiyi değerlendirmek olsa da Kuran, teist varlık anlayışını ortaya koyduğu için burada söylenenlerin önemli bir kısmının teizm-bilimsel faaliyet ilişkisi açısından da önemli olduğunu belirtmeliyiz.

Kitabın ikinci bölümünde ise Kuran’ın bilimsel uğraş için motivasyon sağladığı gösterilecektir. Dünyada geniş kitleler üzerinde etkili olan hiçbir dinsel metinde; evreni, canlı ve cansız varlık ve süreçleriyle doğayı tanımaya, bunlar üzerinde derin derin düşünmeye, doğadaki fenomenlerden sonuçlar çıkarmaya Kuran’daki kadar yoğun teşviğe rastlanmaz.

Kuran’ın işi insanların bilimsel sorgulama yaparak doğayı anlamalarını teşvik etmek mi? Kuran’ın bilimi teşvik etmek gibi bir misyonu mu var? Hiç zannetmiyorum. Kuran’da bugün bizim anladığımız anlamda bilim kavramı yoktur. Kuran’ın iki misyonu vardı:

(1) Bedevi Arapları ehlileştirip tek devlet ve tek din altında toplamak;

(2) Bu hedefe ulaşılınca da Kuran’ı kullanarak Arap olmayan komşu devletleri Arapların egemenliği altına almak.

Kuran siyasi bir belgedir ve bilimi teşvik etmek gibi bir hedefi yoktur.

Bu hedeflerin ilki, Mekkî ayetler aracılığı ile yapıldı; ikincisi de Medenî ayetler aracılığı ile yapıldı. Kuran’ın misyonu, dini yaymaktır, bilimi yaymak değil. Dini yaymak demek, komşuların zenginliklerini Allah adına yağmalamak, topraklarını sahiplenmek ve halkını köleleştirmektir. Kuran bir sömürge aracı olarak kılıçtan daha etkili olmuştur.

İslam devletinde gücü ele geçiren halifeler Kuran’ı kendi ideolojilerine göre yeniden yazdırıp kitap haline getirmişlerdir. Yani Kuran’ı fetih ve sömürge aracı olarak kullanmışlardır. Kuran siyasi bir bildiridir; onun içinde bilimsel motivasyon aramak çok komik ve absürd bir faaliyet olurdu.

Sayfa 21

Kısacası bu bölümde aktarılanlar açısından Kuran’ın diğer dinlerin metinlerinden daha farklı bir konumda olduğuna dikkat edilmelidir. Kuran açısından evreni anlamayla ilgili her türlü faaliyet Allah’ın gücünü, kudretini, sanatını, ahireti yaratmasının ne kadar kolay olduğunu anlamaya hizmet etmektedir.

Bunlar mı bilimsel konular?

İslam açısından Allah’ı tanımak, olabilecek en önemli bir hedef olduğu için bilimsel faaliyet bu hedefe hizmet eden yararlı bir faaliyettir.

Ayrıca bu faaliyet Allah’ın birçok Kuran ayetindeki emirlerinin yerine getirilmesiyle alakalıdır. İslam düşüncesini benimseyen biri için bunlar olabilecek en üst seviyede motivasyon kaynaklarıdır.

Bilimsel faaliyetlerinde böylesi bir motivasyon etkili olmuş olan, kendi çağının en iyi astronomu olarak gösterilen ve aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Battani (858-929) şöyle demektedir:

“Astronomiyle ilgili fenomenlere dikkatimizi vererek, gözlem yaparak ve onlar hakkında derinlemesine düşünerek Allah’ın birliğini ispatlamak ve Yaratıcının gücünün boyutunu, engin bilgeliğini ve hassas tasarımını fark etmek mümkündür.”

Elbette Kuran’ın bu motivasyonunun dışında bilimsel faaliyetin karşılığında para, şöhret veya karizma kazanılması gibi başka motivasyon kaynaklarının bilim yapılmasını teşvik edici gücü hepimizce malumdur ve bir Müslümanın da bu tip motivasyonlara sahip olmasında bir sorun yoktur ama Kuranî paradigma içerisinde Allah’ı tanımak ve Allah’ın emirlerini yerine getirmek, tüm bunlardan çok daha önemli bir hedef olduğu için, bir Müslüman açısından daha üst seviyede bir motivasyon kaynağıdır.

Allah’ı tanımak ve Allah’ın emirlerini yerine getirmek gibi faaliyetlerin bilimsel faaliyetler olarak tanımlanabileceğini düşünmüyorum.


Notlar:

— Bahsi geçen kitap: Kuran ve Bilimsel Zihnin İnşası, Caner Taslaman, Enis Doko, İstanbul Yayınevi, 13. Baskı.

— “Yazarlar, Allah bir şeyler saydı diye…” 92. sayfada bahsedilen ayet, Cin suresi, 28. ayettir:

Allah onların yaptıklarını tümüyle kuşatmıştır ve her şeyi sayıyla tespit etmiştir.

Bir önceki sayfada da, Rahman suresi, 5. ayeti örnek vermişler:

Güneş ve ay bir hesaba bağlıdır.

Bunlar çok kolay ve yüzeysel yorumlar. Bu devirde Kuran’ı okuyup da matematik öğrenmeye heves etmiş bir talebe var mıdır acaba? Yoktur. Olamaz. Ama, Matematik Köyü’nü duyup da oranın sihirine kapılıp matematiği seven binlerce genç var. İlham böyle verilir. Ortam yaratarak. Matematiği eğlenceli yaparak. Kuran “matematik bilmeyenler cehenneme gidecektir” deseymiş bile matematik öğrenenlere motivasyon olmazdı.

Kuran temel mesajı itibarı ile hiç bir dünyevi işi teşvik etmez. Kuran, bu dünyayı unutun, öbür dünyaya hazırlanın diyor. Öbür dünyaya nasıl hazırlanacağız. Bu dünyadaki bütün vaktimizi takva puanları toplamaya harcayarak. Yani, sabah akşam namaz kılacağız. Sonra Kuran’ı ezberleyip devamlı tekrar edeceğiz. Geri kalan zamanımızı da evimize kapanıp inzivada geçireceğiz. İnsanlardan uzak duracağız. Çünkü, Allah muhafaza, kaza ile birine bir yalan söylemiş oluruz, ters bir hareket yaparız, biri bize beddua okur ve hiç suçumuz olmadan kendimizi cehennemde buluruz. En iyisi eve kapanıp sabahtan akşama Kuran okumak…. Mesajı bu olan kitap mı insanlara bilim yapma motivasyonu verecek? Taslaman ve Doko hocalar ya bizimle alay ediyor veya Kuran’ın mesajını hiç anlamamışlar.

— “aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Battani…” Battani neden örnek verilmiş anlamak mümkün değil. Battani’nin en temel ön kabulü zaten Allah’ın büyüklüğü. Allah’ın büyüklüğünü, eşsizliğini ve yaratıcılığını kabul ederek işe başlamış. Bu ön kabullere delil mi arıyor? Karşı delil bulma ihtimali yok ki. Allah ne yaptıysa güzel yapmıştır ön kabulü ile yola çıkıyor zaten: Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler, derler ya…

Okulcu çelişki bükücülerin Kuran masalları

Kuran’ın kitap halinde mi yoksa peyderpey mi indiği eski bir konudur. Bu konuda tefsirci ulema uzun masallar yazmışlardır. Tefsirci ulemanın tefsir edemeyeceği hiçbir çelişki yoktur. Hatta bu tefsirci ulemaya “çelişki bükücüler” diye teknik bir ad bile taktım.

Tefsir “yorumlamak” demek. Bu kelime önceleri rüya yorumlamak anlamında kullanılırken daha sonra Kuran yorumlama anlamı kazanmış. Bu Kuran yorumcularının yorumları, bilimsellik açısından, hala rüya yorumlama seviyesinde kalmış; bütün yaptıkları Kuran’dan cümleler üzerine masallar yazmak.

Tefsirciler, yani çelişki bükücüler, burada da üstün yeteneklerini göstermişler.

Çelişki bükücülerin çok eski bir okulculuk geleneğinden geldiklerini unutmayalım. Okulcuların işi, o okulun kutsal doktrininde zaman içinde oluşan çatlakları macunlayıp görünmez hale getirmektir. Okulcu profesyoneller, doktrinde (yani kitapta) zaman içinde ortaya çıkan çelişkileri standart demagoji yöntemleri ile kitaba uydururlar. En popüler yöntemlerden biri, bir çelişkiyi meydana getiren lafın ve zıddının birbirlerinin zıddı olmadıklarını laf oyunları ile anlamları bükerek göstermektir. Bunu yapmak için güzel bir masal yazmanız yeterlidir. Burada da yapılan budur.

Çözülmesi gereken çelişki şu:

Kuran’daki bazı ayetlerin, Kuran’ın; hem, 1) mushaf sırasına göre, bir bütün olarak indiğini; hem de, 2) iniş sırasına göre parça parça indiğini söylüyor olmasıdır.

Bizim kısıtlı insan aklımız bir metnin hem bir bütün, hem de parça parça peygambere iletilmiş olacağını kabul edemez. Bizim aklımıza göre, bir metin ya bütün olarak yayınlanmıştır veya parça parça tefrika edilmiştir; ikisi aynı anda olamaz.

Aklımız böyle bir çelişkiye şahit olunca kısa devre yapar ve bir açıklama bulunmasını ister. Kuran herhangi bir kitap olsaydı, hiç düşünmezdik ve böyle bir çelişkinin olamayacağını ve bunu yazanın saçmaladığını veya hata yaptığını söylerdik. Ama Kuran’ın özel statüsü var çünkü Kuran’da çelişki olamayacağını bir önkabul olarak kabul etmişiz ve bu sebepten bu çelişkiyi Kuran’ı incitmeden çözmemiz gerekir.

Çözümün hem akla uygun olması hem de Kuran’ın yanlış olduğunu ima etmemesi gerekir. Bu ince dengeyi en iyi sağlayabilecek olanlar çelişki bükücülerdir; bu çelişkiyi onlara havale edip zihnimizi rahatlatmalarını isteriz.

İçinde yaşadığımız bu dünyada, bir metin hem parça parça hem de bir bütün olarak semalardan dünyaya gelmiş olamaz.

Allah, tam da bu sebepten, tefsirci ulema dediğimiz bu çelişki bükücüleri yaratmıştır.
Onlar için, Kuran’ın hem bir bütün hem de peyderpey indiğini ispatlamak basit bir iştir. Şöyle bir masal ile çelişki çözülebilir:

Kuran’ın bir bütün olarak indiğini söyleyen Kadr suresi doğrudur çünkü, Kuran en yüksek semadan (Allah’ın ve meleklerin katından -haşa-) en alçak semaya, yani biz insanların bölgesine, mushaf sırasına göre düzenlenmiş şekilde inmiştir. Orada Beytül İzzet, yani Yücelik Evi adlı bir mekanda melekler tarafından iniş sırasına göre düzenlenip raflara yerleştirilmiştir.

Kuran parça parça indi diyen İsra ve Furkan sureleri de doğrudur, çünkü Yücelik Evi’nde meleklerin parçalara ayırıp raflara kaldırdığı Kuran, zamanı gelince peygambere iniş sırasına göre servis edilmiştir.

Böylece Kuran’ın çelişkili olmadığı ispatlanmış oluyor.

Yani Kuran, Kadr suresini doğrulamak için, 7. semadan toptan olarak bizim bulunduğumuz 1. semaya iniyor; sonra da İsra ve Furkan surelerini doğrulamak için perakende olarak peygambere iletiliyor. Kuran’da çelişki yoktur.

Bu masalı beğenmeyen çelişki bükücüler de olmuştur; onlar da Kadr suresinin anlamını kindilerine göre eğip bükerek benzer yorumlar yapmışlardır. Unutmayalım ki Arapça’da sesli harf yoktur, noktalama işaretleri yoktur; “Arapça değil mi, uydur uydur söyle” lafı boşa söylenmiş bir laf değildir.

** ** **

Fakat yorumcularımız, tek seferde inen Kuran ile peyderpey inen Kuran’ın sıralamasının değişik olduğuna dikkat çekmemişler ve bu çelişkiyi açıklamak için bir masal yazmamışlardır.

Bu konunun farkında olmamalarına imkan yok; belki de ciddiye almadılar. Ama biz ciddiye alıyoruz çünkü Kadr suresi Azamet gecesinde gerektiği sayıda meleklerin Kuran ile Yücelik Evi’ne indiğini söylüyor. Bunlar katip meleklerdir ve Kuran’ı iniş sırasına göre düzenlemek için gelmişlerdir. Bu meleklerin neden geldiği de böylece açıklığa kavuşmuş oluyor.

Katip melek bunlar. Kitab’ı iniş sırasına göre düzenliyorlar.

Fakat bu masal da tarihsel süreç ile çelişiyor. Biliyoruz ki, Kuran iniş sırasına göre inip, ondan sonra, yeryüzündeki editörler tarafından mushaf sırasına konulmuştur. Mushaf sırasına göre inip daha sonra iniş sırasına konmamıştır.

** ** **

Aslında en iyisi Kuran’ı olduğu gibi bırakmaktır. Çünkü Kuran’daki bu sözde çelişkileri masallar ile insan aklına uydurmaya çalışmak –Kuran’ı insan aklına uydurmaya çalışarak azametini insan aklına indirgemek– Kuran’ın yanlış olduğu ve masallarla düzeltilmesi gerektiğini söylemektir; Kuran’a hakarettir ve Kuran’ı tahriftir.

Kuran’a şerh yazamazsınız. Ama bu okulcu akademik yorumcuların işi Kuran’a şerh yazıp Kuran’ın anlamına değiştirmeye çalışmaktır.

Nedir işleri?

Bunlar yıllarca Kuran’ı inceleyip, ezberleyip, Kuran metni üzerine kariyer yapmış, kariyerci okulcu akademiklerdir. Bütün profesyonel sınıflar gibi, din ulemasının da tek bir hedefi vardır, o da kariyer yapmaktır; bunlar kariyerleri için Kuran’ı malzeme yapmaktan çekinmezler.

Bunlar Kuran’ı eleştirerek Kuran’a şerh yazarak kariyer yaparlar; kendi uydurdukları yorumların tek doğru yorum olduğunu iddia ederler. Bunlar Kuran’da hata bulduklarını söylerler sonra da yazdıkları masallarla Kuran’ın hatalarını düzelttiklerini iddia ederler. Bir de bizden saygı beklerler. Bu profesyonel rahip sınıfı kariyer yapacak diye, Kuran’ın hatalı olduğuna mı inanacağız?

İslam’da rahip sınıfı yoktur, olmamalıdır. Bahsettiğimiz bu profesyonel yorumcular, ne kadar reddetseler de, İslam’ın rahip sınıfıdırlar. Müminlerin bunlardan uzak durması gerekir.

** ** **

Eğer tarihsel gerçekleri esas alıyorsak, Kuran’ın kendisinden “Kuran” diye bahsetmesinin de bir açıklama gerektirdiğini görürüz.

Daha Kuran’ın sadece yarısı inmişken, Cebrail Yücelik Evi’den Kadr suresini peygambere iletiyor ve Kadr suresinde Allah, “Biz Kuran’ı Kadir gecesinde indirdik” diyor. Kuran henüz bir kitap olarak ortada yok; o zamana kadar gelmiş ayetler sadece hafızların hafızalarında saklanıyor. Kemik parçalarına ve yapraklara yazılmış ayetler de olabiliyor. Ama kitap yok.

Bu durumda Peygamber’e biz Kuran’ı bir kitap olarak indirdik diye bir ayet geliyor. Peygamber belki de kendisine gelen ayetlerin ilerde “Kuran” adlı bir kitapta toplanacağını Kadr suresinden öğrenmiş oluyor çünkü kendisi yaşarken gelen ayetleri kitaplaştırmak için girişimlerde bulunmamış.

Bu konu neden önemli?


Notlar:

Ali Sebetçi’ye, bu konu ile ilgili link için teşekkür ediyorum.

Tefsir kelimesinin etimolojisi.

— Okulculuk, o okulun kutsal kitabını korumak, yorumlamak ve okullarda bir sonraki kuşağa aktararak kariyer yapmaktır. Okulcular kitap bilgisini yüceltirler ve kendilerini kitaplardan öğrendikleri gizli bilgileri biz cahil halka açıklayan rahipler olarak gösterirler.

— Kuran bize bir tanımlamalar dünyasında yaşadığımızı da gösteriyor. Bir şey tanımlanınca varoluyor. Çelişki bükücüler Yücelik Evi diye bir yer tanımlıyorlar ve öyle bir var oluyor. Allah cennet ve cehennemi tanımlıyor ve cennet ve cehennem var oluyor. Allah Azalet Gecesi’ni tanımlıyor, ve böyle bir gece var oluyor. Varlık tanımlamadır.

Kuran Kadir gecesinde mi indi?

Kadir gecesi Kadr suresinin beş ayetinde tanımlanmıştır:

1. ayet:

elbette biz onu indirdik gecesinde kadir

2. ayet:

nedir sana bildiren ne olduğunu gecesi(nin) kadir

3. ayet:

gecesi kadir hayırlıdır -dan bin ay-

4. ayet:

iner de iner melekler ve ruh onda izniyle rab’lerinin için her iş

5. ayet:

esenliktir o kadar ağarıncaya tan yeri

** ** **

Kuran’da büyük harf ve noktalama işaretleri yoktur. Kuran’ın en doğru tercümesi kelime kelime tercümesidir. Parantez içinde kelime eklemek de yersizdir.

1. ayette “elbette biz onu indirdik gecesinde kadir” diyor. Kimi mealciler bu ayeti “kadir gecesinde Kuran’ı indirdik” diye tercüme ediyor. “Kuran” kelimesi bu ayette geçiyor mu? Geçmiyor. O zaman eklemeyin. Eklerseniz Kuran’ı tahrif etmiş olursunuz.

** ** **

1. ayet bizi biraz düşündürüyor. Bu ayet Kuran’ın bir gecede indiğini söylüyor. Kuran’ın, bugünkü hali ile; derlenmiş ve sıralanmış bir kitap olarak, bir gecede indiğini söylüyor. Ama tarihsel olarak bunun doğru olmadığını biliyoruz. Kuran 23 yıl içinde peyderpey inmiştir.

Diyanet’in açıklamasına göre, ayette “peyderpey indirdik anlamına gelen “nezzelna” fiili değil de indirdik anlamına gelen “enzelne” fiili kullanılmış. Bu da Kuran’ın tek seferde indirildiğini ima ediyor.

Kuran’ın kendisi, Kuran’ın tek seferde bugünkü hali ile, mushaf sırası ile, bir kitap olarak tek seferde indirildiğini söylüyor. Ayetlerin iniş sırası diye bir şey yok, hepsi bir arada inmiş.

Bu durum bir çelişki yaratıyor. Tarihsel bir gerçek olarak biliyoruz ki Kuran 23 yıl içinde ayet ayet inmiştir; peygamberin ölümünden 80 yıl sonra derlenip kitaplaştırılmıştır. Ama Kuran’ın kendisi, hem de Allah’ın ağzından, “ben bir kitap olarak bir kerede indim” diyor.

“Kadir gecesinde onu indirdik” sözü de yorum gerektiriyor. “Kadir gecesi” diye bir gece yok ki. Allah, bu ayet ile, Kuran’ın indiği geceyi “Kadir gecesi” olarak tanımlamış oluyor. (Ama Kuran bir gecede inmemiş.)

Arapça “kadr” veya Türkçe, “kadir”, azamet demek. Kuran, Kuran’ın indiği geceyi “Azamet gecesi” olarak tanımlıyor. (Yoksa “Azametli gece” mi?)

Kuran’ın indiği gece çok önemli olduğu için, olayın büyüklüğüne dikkat çekmek için, bu geceye “gecelerin gecesi; en büyük gece” anlamında yüceltici bir laf ile özel bir isim veriliyor.

Fakat Kuran’ın inişi tekrarlayan bir olay değil. Bizim her yıl Azamet gecesini kutlamamız filolojik bir yıldönümüdür; bir ismi kutluyoruz; yaşgünü kutlamak kadar abes bir şey.

Kuran bir kere iniyor; doğan bir kere doğuyor. Bir doğum gününün hangi aralıklarla hatırlanacağı bize kalmış bir şey. Her sene doğum günü kutlamak tamamen keyfi bir seçim.

Bir gecenin kutsal olduğuna inanmak için büyük bir soyutlama yapmak gerekir. Takvimde bir gün olmaktan başka bir gerçekliği olmayan bir zaman aralığına; 1400 yıl önce olduğu varsayılan bir olayın kutsallığının geçeceğine inanmak, en büyük bir matematik soyutlamasından daha derin bir soyutlamadır. Matematik soyutlamalarından korkan insanlar, böyle derin bir soyutlamayı yapabiliyorlar ve kabul edebiliyorlar.

İslam dini haktır ve batılın zıttıdır diyoruz. (Kuran’ın kendisi batılı karşı hak, yani gerçek, olduğunu söylüyor.)

Fakat, devletin İslam işleri kurumundaki bürokratlar tarafından keyfi olarak belirlenmiş bir zaman aralığının (bir gecenin); Kuran’ın indiği geceden kutsallık ve azamet alabileceğine inanmaktan daha büyük bir batıl olabilir mi?

** ** **

Kadir gecesinin diğer gecelerden ne farkı olabilir ki? Diyanet işleri, bu sene 31 Mayıs’ı Kadir gecesi olarak tanımlamış. Kuran Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olduğunu söylüyor. 31 Mayıs 2019 gecesinin nasıl bir hayrı var acaba? Bu hayrı Diyanet mi bu akşama veriyor? Bu sene 31 Mayısta yine melekler ve ruh Allah’ın izni ile yeryüzüne inecekler. 4. ayet öyle söylüyor. Böyle bir şeye inanmak batıla inanmak olmuyor mu?

Notlar:

Diyanet’in Kadr suresi sayfası.

Kadr suresi kelime kelime tercümesi.

— Kadr suresi iniş sırasına göre 25. sure, Kuran’ın bir gece, bütün olarak indiğini söylüyor. İniş sırasına göre 50. sure olan İsra suresi de Kuran’ın peyderpey indiğini söylüyor.

İsra 105.

ve hak olarak biz onu indirdik ve hak ile inmiştir seni göndermedik dışında müjdeleyici olmak ve uyarıcı olmak

İsra 106.

ve kuran’ı parçalara ayırdık okuman için insanlara ağır ağır ve onu indirdik birbiri ardınca

** ** **

Demek ki Kuran Kadir gecesi bütün halinde bir kitap olarak inmemiş. Veya inmiş. Kuran’da çelişki olamayacağına göre…

Rüyalar, özgür irade ve mikrobiyom

Ali Sebetçi yine ilginç bir konu ortaya atmış. Rüyalar ile bireylerin özgür iradesini ilişkilendirmiş. Ama rüyaların akıl tarafından üretildiğini söylemiş ben buna katılmıyorum:

ALİ SEBETÇİ: Kendi rüyalarımızda başka insanların konuştuğunu, kararlar aldığını görürüz. Tüm bu rüyaları “yaratanın” kendi aklımız olduğunu düşünelim…

BEN: Rüyaları yaratanın aklımız olduğu varsayımına katılmıyorum. En azından bu kadar basit değil.

Uyku demek aklın yani bilincin aradan çekilmesi demek. (Akıl ve bilinç kelimelerini eş anlamlı olarak kullanıyorum.) Uykuda olan bilinçtir. Uyku süresinde bilinç bedende olup bitenden haberdar değildir. Duyular da belli eşikler seviyesinde kapalıdır. Ondan bilinci uyandırmak için uyuyan birisini dürtüklememiz gerekir. Veya biz uyurken yatak odasında ısı düşerse uyanıkken hemen farkına varabileceğimiz soğuğun uykuda iken farkına varamayız.

Peki aklın aradan çekilmesi neden gerekiyor?

İnsan bedeni bir ortak yaşam organizmasıdır. Akıl da bu ortak yaşam organizmasının kendinin farkında olma halidir. Bilinç aktif olduğu müddetçe bedenin hareketlerinde pay sahibi olabiliyor. Bilinç uyku ile aradan çekilince meydan ortak yaşam organizmalarına kalıyor ve onlar da vücudu tamir etme ve yenileme işlemlerini yapabiliyorlar. Bu ortak yaşam organizmaları mikroplardır. Çoğunluğu bağırsaklarda yaşayan ve mikrobiyom diye adlandırılmış olan mikro organizmalardır.

Rüya diye gördüğümüz görüntüler aklın değil bu mikro organizmaların işidir. Akıl uykudadır. Bedende olup bitenin farkında değildir.

Zaten bizim rüya diye hatırladığımız görüntüler sadece uyanmadan önce gördüğümüz veya farkına vardığımız görüntülerdir. Biz uzun bir rüya gördüğümüzü zannedebiliriz ve gördüklerimizi bir mantık sırasına koyabiliriz ama bu görüntüler uyanmadan hemen önce farkına vardığımız görüntülerdir.

Peki bu görüntüler bilinci uyandırmak için mi yaratılıp bilince servis edilir? Yoksa uyku süresince devamlı üretilirler de biz uyanmadan hemen önce mi farkına varırız? Belki de bu görüntüleri bilincin farketmemesi gerekir. Bilmiyorum. Ama bilinç uyanınca görüntülerin kaybolduğu kesin. Bilinç de uyanık olduğu müddetçe rüya göremez çünkü rüya görüntülerini yaratan kendi değildir.

Rüyaların uyandırma görevi olduğunu biliyoruz. Mesela gece çişe kalkmak için bilinci dürtüp uyandırmak gerekir. O zaman bu organizmalar çocuklukta tuvalet eğitimi ile eğitilebiliyorlar ve hayat boyunca bizi tuvalet ihtiyacı olunca uyandırabiliyorlar. Uykuda iken bilinç bedenden gelen duyulara kapalı olduğu için özel olarak uyarılması gerekir.

Bu mikro organizmalar acıktıklarında da bilinci uyandırıp onları doyurmasını isterler.

Mikropların açısından baktığımızda, akıl veya bilinç onlara nasıl görünüyor acaba? Ben bu mikroorganizmaların bedeni bütünü ile tanıdıklarını düşünmüyorum. Onlar sadece kendi çevrelerinin farkındalar. Birçok şeyi genetik olarak bildiklerini düşünüyorum çünkü yaşam süreleri kısıtlı. Bu rüya dediğimiz görüntüleri nasıl ürettiklerini de bilmiyorum.

Ama bilinci uyandıran veya uyandırmaya çalışan bu organizmalar olduğuna göre, rüyaları gösterenlerin de onlar olması doğal gibi geliyor bana. Yoksa uyuyan bilincin kendi kendini uyandırmaya çalışması gibi absürd bir şeye inanmamız gerekirdi.

ALİ SEBETÇİ: Bu düşünceye göre rüyalarımızdaki insanların bizden bağımsız kararlar alma imkanını sağlayan kendi aklımızdır.

BEN: Akıl olamaz çünkü akıl uykuda. Rüya diye algıladığımız görüntüleri yaratanlar bizim ortak yaşam organizmalarımızdır.

ALİ SEBETÇİ: Şimdi rüyayı göreni metaforik olarak Tanrı’ya, rüya içindekileri de insanlara benzetelim. İnsanların özgür iradeleri işte böyle bir şey olsa gerek.

BEN: Tam anlayamadım ama insanın özgür iradesi olup olmadığı tartışılabilir çünkü bireyin bütün kararları bu mikroorganizmaların yönlendirmesi altında veriliyor.

Devletin dini var mı?

Ahmet Yavuz yazmış:

Laiklik, devletin işleyişini düzenleyen yasaları çıkarırken dini referansları esas almamayı sağlayan bir kavramdır. Kimsenin inancına ilişkin bir tercihi içermez. Egemenliğin kaynağı olarak haklı olarak dogma yerine aklı görür. Laikliğin ikiz kardeşi yani olmazsa olmazı ise liyakattir.

Tabii bunu yazan Aydınlanmacı olduğu için “akıl” kelimesinin bir yerde geçmesi gerekiyor ama laikliğin akıl ile bir alakası yok.

Zaten bu bağlamda akıl nedir? Hepimiz günlük işlerimizde aynı derecede akıllıyız. Aydınlanmacıların akıl dediği ise soyut, akademik ve ideal bir kavramdır. Dincilerde olmayıp sadece aydınlanmacılarda olan bir şeydir. Çünkü bir aydınlanmacının, sivil halkın aksine, hiçbir dogma ile bir işi olamaz. O tamamen dogmasız yaşayan pür aydınlık bir şahsiyettir. Halbuki dogma sorgulamadan kabul ettiğimiz şeylerdir. Her insan bazı şeyleri sorgulamadan kabul etmek zorundadır. Aydınlanmacı da bir çok şeyi sorgulamadan kabul eder. Ama onun derdi kendisinin sorguladığı şeyleri bizim de sorgulamamızdır. Yoksa bizi dine sorgulamadan inanan akılsız insanlar olarak tanımlar.

Türkiye’de akıl çoktur ama laiklik yoktur. Anayasada “devlet laiktir” dese bile devletin dini vardır. Devletin dini islamdır. Her Allahın günü günde beş defa kamu alanlarında Arapça ezan okutan bir devlet laik olabilir mi? Her sabah kendi vatandaşını, hangi dinden olursa olsun, Arapça ezan ile uyandıran bir devlet laik olabilir mi? Devlet din işinde olduğu müddetçe devlet laik olamaz.

Din işlerinin devlet işlerinden ayrı tutulmasına laiklik denir. Vatikan’da ne kadar laiklik varsa Türkiye’de de o kadar laiklik vardır. Çünkü Vatikan’ın dini Hristiyanlıktır, bizim devletinin dini İslamdır. İkisinin de dini vardır. İkisi de laik değildir.

Notlar:

Ahmet Yavuz’un alıntılanan yazısı.

— Devlet bir tüzel varlıktır. Bir tüzel varlığın dini olması ne demektir? Başka bir yazıda bu konuya bakmalı. Bir insanın hangi dinden olduğunu net bir şekilde bilemezken bir tüzel varlığın dini olup olmadığını bilebilir miyiz?

— Türklerin devletinin dini olabilir mi? Türklerin devletinin dini İslam olabilir mi?