Haddini bildirmenin patentini almışlar

20 yıl sonra olay çok değişik görünüyor. Ecevit haklıymış demek ki!! 15 Temmuz’u daha o zamandan görmüş ve cemaatin meclise sızma komplosunu başlamadan bitirmek istemiş.

Türbancılar Ecevit’in sadece son cümlesini kırpıp alırlar: “Bu kadına haddini bildirin.” Halbuki Ecevit ne demiş bakalım:

Türkiye’de hanımların giyim kuşamına, başörtüsüne, özel yaşamlarında hiç kimse karışmıyor. Ancak burası hiç kimsenin özel yaşam mekanı değildir. Burası devletin en yüce kurumudur. Burada görev yapanlar devletin kurallarına geleneklerine uymak zorundadırlar.

Burası devlete meydan okunacak yer değildir. Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz.

Devletin en yüce kurumuna girip devlete meydan okumaya kalkışan birine, haklı olarak, “haddini bildirin” diyor.

Türbancı komplocular Ecevit’in sadece son cümlesini alıp olayı bir kadın özgürlükleri sorunu yapmışlar. Yalan. Özlem Zengin gibi kronik türban mağdureleri de bu yalanı hâlâ satarak milleti kandırmaktadırlar.

Ecevit bu kadının temsil ettiği –piyonu olduğu– cemaatin haddini bildirilmesini istemiştir. Yoksa Merve Kavakçı’nın şahsına ve kadınlığına bir söz söylememektedir.

Eğer o zaman, Merve Kavakçı’ya haddi bildirilerek onu oraya getiren cemaatin haddi bildirilseymiş, 15 Temmuzlar yaşanmazmış. Ecevit milletvekili olurken verdiği yeminin hakkını vermiştir. Hakkını vermek için bu sözleri söylemiştir.

Özlem Zengin ise milletvekili olurken “demokratik ve lâik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağım” diye şerefi üstüne yemin etmiştir. Özlem Deniz kafasına bir dinî sembol takıp Cumhuriyeti yıkıp şeriatı getirmek isteyen bir cemaatin mecliste sözcülüğünü yapmaktadır. Bu nasıl laik Cumhuriyet’i korumaktır. Özlem Deniz andının gereğini yapmamaktadır.

Ecevit’in sözlerine dikkat edelim:

Türkiye’de hanımların giyim kuşamına, başörtüsüne, özel yaşamlarında hiç kimse karışmıyor. Ancak burası hiç kimsenin özel yaşam mekanı değildir.

Laiklik budur. Laik bir ülkede din sadece ve sadece özel alanlarda varolabilir. Toplumsal alanlarda, siyasi alanlarda, devlet kurumlarında dinî semboller teşhir edilemez.

Fakat kabul etmeliyiz ki, bir Alman projesi olan türban başarılı olmuştur. Türk kadını, özellikle, genç kızlar, ve aptal erkekler kandırılmışlardır. Genç kızlar saçlarını kapatmayı bir özgürlük olarak görmüşlerdir. Halbuki Osmanlı kadınının yüzyıllar süren çarşaftan çıkma savaşını geri çevirmişlerdir. Türkiye’yi 300 yıl geri götürmüşlerdir.

Aptal erkekler ise kadınları din adına kapattıklarını ve kontrol altına aldıklarını zannetmişlerdir. Ne kadar yanılmışlar! Bugün bakıyoruz sözde kapalı kadınlar istedikleri gibi açılıp saçılma yolunu bulmuşlar. Türbanı takıp, cipine atlayıp AVM’lerde marka avına çıkan “mütedeyyin bacılar” 250 milyar avro hacmi olan tesettür sektörünü yaratmışlardır. Hâlâ türbanın din ile ilgili bir şey olduğunu söyleyen Özlem Deniz gibileri kimi kandırıyor acaba?

Türban artık bir moda aksesuarıdır. Her moda gibi de zamanı dolunca yitip gidecektir.

Türban projesinde tek kazanan türbanı Türkiye’ye sokan dış güçler olmuştur. 20 yıldır türbanla uğraşmak yerine Türkiye enerjisini sanayi yatırımlarına harcasaydı şu anda sanayide çağ atlamış olacaktık ve dışa bağımlılıktan kurtulacaktır. Almanlar gülüyor. ABD’nin küresel tekelleri gülüyor. Daha çok dindar olun diyorlar. Ezanı duyamıyoruz; sesini biraz daha açın diyorlar. Mecliste yasa çıkarmak yerine türban kavgası yaparak birbirinizi yiyin diyorlar. Ezan Türkçe mi okunsun, Arapça mı okunsun diye birbirinizi öldürün diyorlar.

Bu kadar zaman kaybına yazık olmuş.

 

 

Başörtüsü mü? Türban mı?

Ben türbana sataşanların çok aptal insanlar olduklarını düşünüyorum. Kafasındaki bezi bir Alman misyonerinin uydurduğu bir modaya göre bağladığı için dindar olduğunu zannedecek kadar zavallı bir kadına ya gülünür ya da acınır. Ama ciddiye alınmaz.

Türban başörtüsü değildir. Başörtüsü nenelerimizin baş örtüsüdür.

Bunların kafalarına bağladıkları beze saç örtüsü diyebiliriz belki çünkü sözde saçlarını gizlemek için bu bezi bağlıyorlar.

Ama aslında en doğrusu türbana saç sütyeni demektir. Türban saç sütyenidir.

Sütyen nedir?

Sütyeni kadınlar sözde memelerini gizlemek için takarlar. Ama siz hiç meme gizleyen sütyen gördünüz mü? Kadınlar sütyeni memeleri abartıp, dik tutmak ve şekillendirmek için kullanırlar. Yani neymiş, sütyen gizlemez; tam aksine abartarak gösterir. Gizleyerek teşhir eder. Kadınların en usta olduğu şey gizleyerek teşhir etmektir.

Kafa sütyeni de saçları gizlemek amacı ile takılmıştır sözde. Kadın gizlediği şeyi teşhir eder. Her konuda bu böyledir. Türbanlı bir kadına profilden baktığınızda ne demek istediğimi anlarsınız. Türbanlı kadın saçlarını gizlemiyor, türban altından saçlarını teşhir ediyor. Yoksa türban bu kadar popüler bir moda olur muydu?

 

Notlar:

— Benzer bir yazı: Kadının eli yüzü hariç bütün bedeni avrettir.

— Tanımlamacılık felsefesi burada da karşımıza çıkıyor. Dinciler ısrarla saç örtülerini “baş örtüsü” diye tanımlıyorlar. Biz ise kafalarına bağladıkları beze kafa sütyeni diyoruz. Türban, başörtüsü, bez, Arap örtüsü, kafa sütyeni, dincilerin bayrağı (evet bunu bile söyleyenler var. Türban dincilerin bayrağı imiş). Bütün bunlar türban dediğimiz şeyin ilgili aktörlerce kendi doktrinlerine göre tanımlamalarıdır. Herkesin kendi tanımlamasını savunduğu sonsuz tartışmalarla vakit geçirebiliriz. Böylece kendimizi dış güçlerin de desteği ile bir ortaçağ gündemi ile meşgul etmiş oluruz. Türban derdi olmayan toplumlar sanayileşiyor, Mars’a insan yollamak için planlar yapıyorlar.

Bizim yapacak başka bir işimiz yok mu? Yok. Çünkü tanımlama yapmayı ve tanımlamalar ve simgeler üstünden kavga etmeyi önemli bir şey sanıyoruz.

Dinin insan tanımı

Nefsin ardına düşüp / Îmânı boş bırakma
Hem tahsil et ammâ / İrfânı boş bırakma

diye devam ediyor.

İyi de, bu sözler kime söyleniyor?

Nefsin ardına düşmeyecek olan kim? İmanı boş bırakmayacak olan kim?

Kim veya ne?

Bu mısralar kime hitap ediyor?

İnsan bedenine mi? Hayır. Çünkü nefisle mücadele eden beden değil. Tam aksine. Bedenin isteklerine genelde “nefis” diyoruz. Nefis aslında bağırsaklarımızda ve cinsel organlarımızda ortakyaşam kolonileri olarak yaşayan organizmaların kendi menfaatleri için bilince yolladıkları mesajlardır. Nefis içimizdeki sestir. Bu sesin kaynağı da bağırsaklardır.

O zaman bu mısralar bilinç dediğimiz farkındalık için yazılmıştır.

Yani elle tutulur, cisimsel bir şey için değil. Farkındalık elle tutulur bir şey değildir.

 * * *

İnsanın tanımı nasıl yapılıyor?

İnsanın çeşitli tanımları var. Bu tanımlar açıkça belirtilmez; bağlama göre, veya konuya göre, hangi tanım uyuyorsa o tanımı kullanırız. Karşımızdaki başka bir tanım anlamış olabilir.

“İnsan” suç işler. Suçu işleyen beden değildir; bilinç dediğimiz farkındalıktır fakat cezalandırılan bedendir. Suç işleme kararını veren de ne bedendir ne de bilinçtir. Fakat, hapse atılan bedendir. Bu işte bir yanlışlık yok mu?

Suçu işleten bedenin karar verme mekanizmasıdır. İnsanın karar verme mekanizması belirli bir organ tarafından yapılmaz. Kararlar önceden bağırsaklarda verilir ve bilince sanki kendi kararları gibi sunulur ve yaptırılır. Bu sebepten insanın hür iradesi olduğu söylenemez.

“İnsanın hür iradesi” gibi bir cümle kurarak biz de sanki insanın tanımını bildiğimizi varsaymış oluyoruz. Ama böyle bir tanım yok. “İnsan” kelimesini tanımlamadan kullanmak kötü bir alışkanlıktır. İnsan olduğumuz için insan nedir bilmemiz gerekir gibi bir varsayımla yola çıkıyoruz. Ama bir balık, balık olduğunu bilmez ki. Bir kedi kedi olduğunu bilmez ki.

İnsan bir ortak yaşam organizmasıdır. Onun için de insanı tanımlamak kolay değildir. İnsanın yeni bir tanımına ihtiyaç vardır.

Bedenin dış görünüşünü ve hareketlerini insanın kendisi olarak görürüz. Beden insanın kendisi değildir.

İnsan büyük ölçüde alışkanlıklardan meydana gelmiştir. Hareketlerinin çoğu; düşünme tarzı; dünyayı algılaması; olaylara verdiği tepkiler hep alışkanlıklarının sonucudur.

Görünüşüne göre değerlendiririz insanları. Ama “insan” kimdir, nedir bilmiyoruz.

 * * *

Karşındaki insana bir öğüt verdiğinde, veya öğüt veren bir şiiri okumalarını öğütlediğinde ne bekliyorsun? O kişi o metni okuyacak ve hareketlerini değiştirecek; bunu mu bekliyorsun?

 * * *

Nefsin ardına düşme diye bir öğüt verilmiş. Halbuki nefsin ardına düşmek yani nefsin dediklerini yapmak ve nefsin isteklerini tatmin etmek insan olmaktır.

Nefse karşı gelmeyip nefisle bir olmak ve onun istediklerini yapmak insan olmaktır.

İnsan olmayı neden inkar edelim?

Nefsin en büyük düşmanı kimdir? Nefsin en büyük düşmanı dindir.

Neden acaba?

Din insanın insan olarak yaşamasını ve dünyadaki doğal görevlerini yapmasını yani nefsin isteklerini tatmin etmesini istemez. Din devamlı doyumsuz ve kendinden nefret eden, kendine yabancılaştırılmış bireyler ister.

Din insanı kendine göre tanımlar. Ne yazık ki insanlar çocukluktan itibaren dinin insan tanımlamasını insanların gerçek ve doğru ve doğal tanımı olarak öğrenirler. İdeal insan dinin tanımladığı insan olmalıdır diye programlanırlar.

Din insanı nasıl tanımlar?

Din insanı pis ve aşağılık bir yaratık olarak tanımlar. Dinin tanımladığı insan o kadar pistir ki dinin emrettiği gibi günde beş defa yıkansa bile temizlenemez.

Bazı takıntılı insanlar vardır, her türlü mikroptan korkarlar; ellerini günde yüz defa yıkarlar, mikrop öldürücü mendiller ile ellerini devamlı silerler… Biz bunlara saplantılı ve takıntılı insanlar olarak bakıyoruz. Abdest olayına inanıp ellerini ayaklarını 7. yüzyıl Bedevi ritüellerine göre sabah akşam yıkayan insanlara ne demeli? Bu insanların pek akıllı oldukları söylenemez. Yani onlar dinin “insan pistir” tanımlamasını sorgulamadan kabul etmiş insanlardır. İnsan pis değildir. Pis olan dindir.

Ama bu kulların sadece elleri ayakları değildir pis olan, ruhları ve kalpleri de pistir. Bunlar iğrenç yaratıklardır. Yani dine göre içleri de dışları kadar pis olarak tanımlanmışlardır. Bu insanlar günahkardır. Tanımlama icabı devamlı günah işlerler. Bu sebepten devamlı tövbe etmeleri gerekir. Dünyayı günah ve tövbe arasında gidip gelen bir süreç olarak algılarlar. Onlar doğuştan suçlu olarak tanımlanmışlardır. Ve suçlu, günahkâr ve pis yaratıklar olduklarını kabul etmişlerdir.

Evet, din insanları kul olarak tanımlamıştır, yani gönüllü köle olarak.

Din insanlara bir sürü yasaklar koyar. Domuz eti insanlara zararlı bir et değildir. Tam aksine ucuz protein olduğu için Çin gibi kalabalık ülkeler protein ihtiyaçlarını domuz etinden kolayca ve ucuz olarak karşılayabilirler. Ama İslam ülkeleri domuzu kutsal hayvan statüsüne koydukları için domuz eti yiyemezler ve yeteri kadar protein alamazlar.

Dinin yasaklarının sebebi insanı kendine ve doğaya yabancılaştırmaktır. Din insanı yabancılaştırmak için elinden geleni yapar.

İnsanın en doğal hakkı bu hayattan keyif alma hakkıdır. Din insana bu hayattan keyif alarak yaşamasına yasaklar.

Dine göre insan bu hayatta nefsini tamamen körletmeli ve öldükten sonra bu dünyada yaşayamadığı keyifli hayatı yaşamak için dine yatırım yapmalıdır.

Ne kadar güzel değil mi?

İnsanları kul olarak tanımla, kendini efendi olarak tanımla, sonra insanı pis ve günahkar bir yaratık olarak tanımla ve insanın bu pislikten ve günahkarlıktan kurtulmasının tek yolunun din hiyerarşini meydana getiren profesyonel asalak parazitleri beslemek olduğunu söyle!

Çünkü dini tanımlayan bu profesyonel asalak parazitlerdir. Seni beni kul olarak tanımlayan da bunlardır. Kimin kulu? Allah’ın kulu mu? Yok ya. Ne münasebet. Bu profesyonellerin kuluyuz biz. Bizi yönetenler onlar. Bir kere kendini kul olarak tanımlayan insan herkesin kulu olur.

Din insanın nefsini bu dünyada tatmin etmesini yasaklıyor. Bütün yaratıkların doğal olarak yaptığı üreme faaliyetlerini ve onun yan etkisi olan keyif ve zevk olayını en pis ve aşağılık eylemler olarak tanımlıyor ve yasaklıyor. Dinin yasakladığı eylemleri yapanlar direk cehennem denen bir yere yollanıyorlar.

Din insanları korkutarak kandırır. Kuran’ı yazanlar, Arabistan’da yedinci yüzyılda yaşamış çöl insanlarının korku düğmelerine basmayı iyi bilmişler ama Kuran’daki korkutucu şeyler modern insana gülünç geliyor.

Dinin en temel hedefi insanı kendine yabancılaştırarak dine bağlamaktır. Kendine yabancılaşan, kendinden iğrenen insan çok kolay yönetilir. Dini tanımlayanlar bu gerçeği çok iyi anlamışlar. İnsanları yabancılaştırarak dine bağımlı hale getiriyorlar.

Aslında pis ve aşağılık olan dinin kendisidir. Ama din dediğimiz nedir ki? Yazılı yasaklar ve yasalar. Yasa nedir? Yazıdır. Metindir. Bir metin aşağılık ve pis olamaz. O metni yazanlar aşağılık ve pis propagandacılardır.

Dini kitaplaştıranlar; ritüelleri tanımlayanlar; dinin kutsallarını tanımlayanlar… suçu bunlarda aramalıyız. Dinin ritüelleri ve yasaları ve yasakları kuşaklar öncesinden belirlenmiştir. Şimdiki din hiyerarşisinin işi sadece bu yasaları uygulamaktır.

Asıl suçlu, insanlığın başına din pisliğini ören din hiyerarşisidir.

Hiyerarşi olmadan din olamaz. Çünkü hiyerarşi olmadan din kendini devam ettiremez. Hiyerarşi demek kurumsallaşma demektir.

Din insanlık tarihinin en eski kurumudur. Kurumsallaşma din ile başlamıştır. Din topluma entegre olmuş bir sektördür. Nasıl ki bankalar var; devlet var; şirketler var; din de aynı bunlar gibi bir tüzel varlıktır.

Dinin neresi kutsal o zaman?

İnsanlar tarafından insanlar için uydurulmuş ve insanları aldatarak ve sömürerek varlığını devam ettirmek için tasarlanmış bir kurumun neresi kutsal olabilir?

Ben dinin kutsal bir tarafını göremiyorum.

Zaten kutsallık saygı kelimesinden farksızdır. Kutsallık, kutsal olarak tanımlanmış şeyin sahibine duyulan saygıdır. Kutsal ile saygı birbirinden ayrılamaz.

Tanrının kutsallığına inanan, yani dine gerçekten inanan naif ve samimi insanlar aslında o tanrıyı tanımlamış olan kadim hiyerarşiye saygılarını göstermektedirler. Bu gerçek İslam dininde açık olarak görünmese de, diğer büyük kitap dini olan Katolik dininde açıkça bellidir. Katolik dininde kutsal olan hiyerarşidir ve en kutsal olan hiyerarşinin başındaki adamdır. Bu kutsallık bir sürü otorite sembolleri ile insanlara dayatılır. Sivri şapkasından beyaz çoraplarına kadar Papa denen hiyerarşinin başı kutsallık sembollerine üstüne takıp takıştırır. Palyaço gibi giyinip Latince konuşan bir insana gülmek yerine dine inananlar Papa’yı ciddiye alıp kutsal nesne olarak görürler.

Kilise propaganda ile varlığını devam ettirir.

Artık insanın yeni bir tanımı yapmamız gerekmektedir.

Notlar:

— Din nefsine uyma diyor. Ben de nefse uymak insan olmaktır diyorum.

— Dinin insan tanımını kabul etmemiz gerekmiyor. Din insanı devamlı yıkanması gereken pis, aşağılık, doğuştan suçlu ve günahkar bir yaratık olarak tanımlamıştır. İnsan hür olamaz. Doğasına göre yaşayamaz. Çünkü din onu kul —yani gönüllü köle— olarak tanımlamıştır. Bu tanımı kabul etmemiz gerekmiyor.

— Doğa içinde yaşayan yaratıklar yeni nesiller yaratsın diye, doğa üreme faaliyetlerini dayanılmaz bir zevk duygusu ile ilişkilendirmiştir. Üreme faaliyetlerini uyguladıklarında yaratıklar aşırı zevk alacaklarının bilirler. Böylece doğanın, yani nefislerinin, istediğini yapmış olurlar. Fakat İslam’ın tanrısı Allah üreme faaliyetlerinden zevk ve keyif alınmasını yasaklamıştır. Allah hata yapamayacağına göre, insanı zevk düşkünü bir yaratık olarak tasarlayan ve yaratanın Allah olmadığını biliyoruz. İnsanı Allah yaratmış olsaydı üreme faaliyetlerini zevk ile ilişkilendirmezdi. Yani insanı yaratan doğaüstü ve doğa karşıtı bir varlık değil; doğanın ta kendisidir.

Jacob Böhme ve ebediyet fikri

Bu paylaşım hakkında bir kaç not daha ekliyorum:

Böhme doğayı yedi özellik veya süreç olarak tanımlamış. Bu süreçler zaman içinde değil, ebediyette gerçekleşir, demiş.

Ebediyet kelimesini çok kullanıyor ama nasıl tanımlıyor bilmiyorum. Tanımlamış mı?Bilmiyorum.

İnsan aklının anlayamayacağı bir şey bu, ebediyet. Zamanla bir ilişkisi var. Ama insanlar için ebediyet sadece akademik bir kavram çünkü biz ebedi değil ölümlüyüz. Benzer kelimeler var, mesela, sonsuz gibi. Ama arada fark var.

Ebediyet hakkında şu söylenmiş:

Bizim zayıf aklımız şeyleri sıralamadan anlayamaz. Fakat işin aslı başkadır. Ebediyette birbirini izleme yoktur, herşey dairesel hareket halindedir. Zaman içinde, hiçbir şey ilk değildir; hiçbir şey son değildir.

Herşey eş zamanlıdır.

Her bireysel doğal özellik, bütün diğer özellikleri önceden varsaymıştır. Çünkü burada sürekli bir karşılıklılık (mütekabiliyet) ve karşılıklı etki vardır.

Bizim maddi uzaydaki ilişkilerimizin aksine, ebediyette bir obje diğerinin dışında duramaz, fakat bir şey diğerindedir ama ondan farklıdır.

S.42

“Tanrı’daki doğa” diye bir kavram tanımlamış.

Tanrı’daki doğa bizim bildiğimiz doğadır; bu içinde yaşadığımız maddî dünyadır.

Burada “maddi dünya” kavramı açıklama gerektiriyor bence.

Böhme bir atomcu.

Dünyanın madde denen bölünemez birimlerden meydana geldiğini varsayıyor. Halbuki biz mutlak bölünemez birimlerin olduğunu bilmiyoruz. Ama dünyanın mutlak bölünemez parçalaradan meydana gelmediğini kuramsal olarak biliyoruz. Doğada etrafı ile ilişkiye giremeyen birbirinden mutlak kopuk parçacıklar olamaz. Böyle mutlak bölünmez parçalar bildiğimiz bütün doğa yasalarına aykırıdır.

S. 43

Maddî evrenden bahsediliyor.

S.155

İsa’nın bulunduğu yeri anlatıyor. Aslında çok komik. Dinî kitaplarda anlatılan masalları ciddiye alıp onları doğa kanunlarına ve akla uydurmaya çalışıyor. İsa’nın “yaratılmış uzayın ilişkilerinden önce varolan yaratılmamış bir yerde olduğunu” söylüyor. Dünyadaki eşyaları ve eşyaların uzay içindeki ilişkilerini “maddeleşmiş ve çürümüş uzay ilişkileri” olarak tanımlıyor. (İngilizce paragraph şöyle: “This Where, this Space, this theater of His Manifestation is eternal, uncreated, before the foundation of the world was laid; it isprior to the relations of created space, to these materialized and corrupted space-relations.)

S. 165

Bizim kendi bedenimizin ve etrafımızdaki şeylerin varlığı o kadar kaba bir maddedir ki; ağırlıkla, karanlıkla, ölümle ve çürümeyle o kadar tıkanmıştır ki; tin (öz, ruh) tarafından tamamen ve nüfuz edilmiş e ışınlanmış bir vücutlanmayı anlamamız çok zor olur.

Demek istiyor ki, bedenimiz ve etrafımızda vücut bulmuş herşey o kadar kabadır ki bizim öz ile vücut bulmuş bir canlıyı anlamamız zordur. Burada tabii “spirit” kelimesini tercümede zorlanıyoruz çünkü töz olabilir, tin olabilir, ruh olabilir.

Böyle ruhtan vücut bulmuş varlığı biz kaba saba insanlara anlatmanın imkansızlığını da belirtmeden edememiş. Kendinin de anlayabildiği şüpheli.

S. 169

Aslında “eter” gibi bir şeyden bahsediyor.

Cenneti anlatıyor. Cennet bizden uzakta olamaz diyor çünkü cennet uzayda bizden maddî mesafeler ile ayrılmamıştır, çünkü cennet bu maddî dünyanın yasalarına uymaz.

İşte burada etere benzer bir maddeden bahsediyor.

Doğası icabı heryeri kaplar, heryerde hazırdır…

S. 169

Burada da madde dünyasının ötesindeki ruhlar dünyasını görmemizi engelleyen bir perde olduğunu söylüyor. Çok değişik kültürler bunu zaten söyler.

Bu perdeyi çoğu insan gerçek zanneder diyor (the thing itself).

Halbuki gerçek bu perdenin arkasındaymış.

Bence gerçek yok. Tek gerçek görüntüdür.

Notlar:

— Bahsi geçen kitap: H. L. Martensen, Jacob Boehme: His Life and Teaching, London, 1885

Jacob Böhme hayatı.

Konular – 1

Yazılarım hakkında genel bir özet yazmak istedim.

Konulara bakalım: Kozmoloji, din, ezan, Newton kültü, eğitim, tüzel varlıklar, mikrobiyom, ölüm, toplumsal konular, bireyin şahsi sınırları, kadınlar ve Cavendish deneyi.

Kozmoloji

Kozmoloji konusu var. Ben kozmoloji araştırması yapmıyorum. Kozmolojinin bir aldatmaca olduğunu söylüyorum. Yaratılış masallarını eskiden din doktorları yazarmış, şimdilerde felsefe doktorları yazıyor. İnsanlar ya aldatılmaktan memnunlar veya işi ciddiye almıyorlar. Hiç kimse kozmologların uydurduğu martavalları sorgulamıyor. Sorgulamaya vakitleri yok. Herkes geçim derdinde. Veya kozmolojinin bir bilim olduğu propagandasına inanıyorlar.

Din

Din konusu var. Din de bir aldatmaca. Çok hassas bir konu. Dini eğitim veren okullarda 2018-19 yılında yaklaşık 1 milyon 300 bin çocuk okuyormuş. Bunların dünya görüşü 7. yüzyıl Arap Bedevi kültürü ve değerleri ile oluşuyor ondan sonra modern Türkiye Cumhuriyetinde yaşamak zorunda kalıyorlar ve uyumsuz insanlar oluyor. Cumhuriyeti devirmek için gizli veya açık komplolara katılıyorlar veya destek veriyorlar. Bu konuda yazmanın sebebi ne olabilir? Bu neo-bedevilerin, Arap bozuntularının örgütlenmiş bir ordusu var. Devlet desteği de bunların yanında. Bu örgütlenmiş yobazların dinle ilgisi yok. Bunlar politik güç peşinde. Rejim değişikliği peşinde. Osmanlı’dan beri ülkeyi bölmek isteyen emperyalist güçler hep bunları kullanarak ülkede operasyon yapmışlar. Benim bunlarla uğraşmaya enerjim yok. Ben temel bir soru soruyorum, din konusunda: vahiy olmuş mu olmamış mı? Vahiy nasıl kitaplaşmış? Tarihe baktığımızda Kuran’ın da aynı İncil gibi sonradan yazıldığını görüyoruz. Vahiy olayını destekleyen Kuran’ın kendi sözünden başka hiç bir delil yok. Vahiy ben tanrının sözüyüm diyor. Buna sorgulamadan inanan milyonlarca insan var. Türkiye’yi geri bırakan tek etken dindir. Bu kesin bilgi. Ama din Türkiye’nin en büyük sektörlerinden biridir. Topluma entegre olmuş büyük bir sektör. Dine böyle bakmak gerekir.

Ezan

Bir de sanki din gibi görünen ezan konusu var. Ezanın din ile bir ilgisi yok. Toplumsal ve siyasi bir propaganda. Ezan yukarda bahsedilen bedevi mağara adamlarının Türk mahallelerini Araplaştırma aracıdır. Camiye giden 10 kişi; ezan okunuyor 10 bin kişi için. Bu siyasi değil de nedir? Peki ezan konusunda yazmanın hedefi nedir? İnsanlar ezanın ne olduğunu anlayıp ezana karşı mı çıkacaklar? Olacak şey değil. Halkın çoğunluğu ezanı duymuyor bile. Kadınlar ezanı, günlerini belirli vakitlere ayıran faydalı bir alarmlı saat olarak görüyorlar. Kadınlar için ezan okunmuş veya çan çalmış hiç farketmez. 40 bin kişilik ilçede camide sürekli olarak 5 vakit namaz kılan insanların sayısı iki elin parmaklarını geçmezken günde 5 defa bütün ilçe Arapça hoparlörlere bağıran bir Arap bozması tarafından Arap sömürgeciliğinin bu propagandasına maruz bırakılıyor. Ne kadar absürt bir şey. Üstelik ezanı Türklüğün bir sembolü yapmaya çalışan devlet büyüklerimiz var. Peki ne yapılmalı? İnsanlarla konuşmalı. Ama hiç namaz kılmayan camiye sadece caminin helasını kullanmak için giden birisi bile ezan konusu açılınca ezanı müdaafa eder. Mahalle baskısı o kadar güçlüdür ki, kimse ezanı sorgulayıp dini eleştiriyor gibi gözükmek istemez. Böyle garip bir durum var. Ben anlayamadım.

Newton kültü

Diğer bir aldatmaca da Newton kültü aldatmacasıdır. Dünyayı kim yönetiyor? Kimisi dünyayı belli iki üç ailenin yönettiğini söyler. Kimisi küresel tekellerin dünyayı yönettiğini söyler. Ama insanların aklını programlayan ve nasıl yaşayacaklarını belirleyenler okulcu alim doktorlardır. Eskiden bunlara skolastikler denirdi. Bunların iki türü vardır. Biri teoloji doktorları, veya din doktorları. Diğeri felsefe doktorları. Bunlar birbirlerine düşman gibi görünür çünkü ikisi de öğrenci pazarından kendilerine mürit toplamak için yarış halindedirler. Yaratılış masallarını bunlar yazar. Kozmoloji masallarını bunlar yazar. Uydurdukları bir sürü saçmalığı bilim diye bize yutturmaya kalkarlar. Bunlar egemen güçler tarafından desteklenir. Egemen güçler için çalışırlar. Kafanızı, aklınızı şekillendiren bunlardır. Okulcu doktorların yarattığı en büyük efsanelerden biri de Newton kültüdür. Newton kültü nedir? Bu kült Newton’un güç diye bir şey bulduğunu ve bu gücü kullanarak gezegenlerin yörüngelerini hesapladığını söyler. Burdan başlayarak Newton’u tanrılaştırır. Newton kültü bir İngiliz propagandasıdır. Newton kültü doğayı madde denen bölünemez parçalardan meydana geldiği doktrini üzerine kurmuştur. Bu doktrin dünya çapında bütün okullarda çocuklara tek doğru doğa modeli olarak öğretilir. İnsanlar Newton’un bu materyalist doktrinini gerçek doğa diye öğrenirler. Doğayı madde olarak algılamayı öğrenirler. Bu da aynı din gibi insanlara okült ve sahte bir doktrini tek gerçek doğru olarak dayatan bir öğretidir. Ne yapmalı? Nasıl ki İslamı savunan bir bedevi yobazları ordusu varsa Newton kültünü savunan bir okulcu doktorlar ordusu vardır. Bu doktorlar günümüzde kendilerine fizikçi derler ve Newton’un maddeci doktrinlerini savunurlar. Yani gerçeği öğrenmekte ve doğayı anlamamıza karşı çıkan bu felsefi yobazlar ordusudur. Ne yapmalı? Newton’un kitabını açıp okumalı ve Newton’un yaptığı hesaplarda aslında güç kavramını kullanmadığını göstermeli. Bunu yaptık. Gösterdik. Göstermeye de devam edeceğiz.

Eğitim

Kozmoloji, din, ezan ve Newton kültü konularına baktık. Daha bitmedi. Eğitim konusu var. Okullar yukarda bahsedilen okulcu doktorların üreme, yaşama ve çalışma alanlarıdır. Bütün okullar kapanmalıdır. Eğitim de din gibi kadim bir sektördür. Topluma entegre olmuştur. Beraber yaşamak zorundayız.

Tüzel varlıklar

Ana konulardan biri de tüzel varlıklardır. Tüzel varlıklar canlı varlıklardır. İnsanlık tarihi bireyin tüzel varlıkla mücadelesinin tarihidir. Birey hep kaybeder. Hep kaybetmeye mahkumdur.

Mikrobiyom

Bireyden behsetmişken, mikrobiyomdan de bahsetmeden olmaz. İnsan vücudunun bir ortakyaşam organizması olduğunu biliyoruz artık. O zaman bireyi yeniden tanımlamamız gerekiyor. Hür irade konusuna yeniden bakmamız gerekiyor.

Konuların ortak noktası var mı?

Peki bütün bu konuların ortak bir noktası var mı? Olmalı değil mi? Yoksa bu konular neden benim ilgimi çeksin ki?

Ölüm

Ölüm konusu var. Yaşamın bir parçası olarak görmek lazım. Bir dönüşüm olarak. Aslında ana konumuz dünyanın nasıl çalıştığını anlamaksa o zaman ölümü anlamaya çalışırak da bazı şeyler öğrenebiliriz.

Toplumsal konular

Toplumsal konular var. Neden bu kadar çirkinlik var? Neden bu kadar ilkellik var? Neden bu kadar gürültü kirliliği var? İnsanlar neden herşeyi olduğu gibi kabul ediyorlar? Neden sokakların sahibi sokak köpekleri de insanlar değil? Ülke çapında neden günde beş defa adamın biri hoparlörleri açıp Arapça bağırır? Hiç bir işlevi olmayan bu ritüel neden uygulanır?

Bireyin şahsi sınırları

Bireyin şahsi sınırları var. Bu sınırlara neden saygı duyulmaz? Bu sınırlar ülkeden ülkeye değişir. Ülkemizde nerdeyse şahsi sınırlara saygı yok gibidir. Bireyin hakları ve görevleri.

Kadınlar

Kadınlar konusu var. Kadınların bin yıl süren kölelikten kurtulma savaşları. Türk kadının türbanla imtihanı. Kadının türban dahil herşeyi modaya çevirmesi.

Cavendish deneyi

Bir de Cavendish deneyinin tekrarlanması projesi var.

Bütün bu projeler bir hayata sığmaz gibi görünüyor. Birini seçip ona odaklaşmak gerekiyor. Yazı tura mı atsam acaba??

Notlar:

— Yazdığım konularla ilgili daha önceki yazılarım:

Lüzumsuz şeyler bunlar

Dipsiz kuyuya atılan boş laflar

Ölüm hakkında – 1

Bir de ölüm konusu var.

Değişik toplumların ölüme nasıl baktıklarına bakabiliriz. Bazı toplumlar ölüme dinin bir parçası, yani doğa üstü bir olay olarak, bakıyorlar. Bazı toplumlar hayatın bir parçası yani doğal bir olay olarak bakıyorlar.

Ölümlü insanlar olarak, ölüm hakkında bazı gözlemler yapabiliyoruz. Ölümün ne olduğunu gözlemleyebiliyoruz.

Mesela, anne karnındaki bebek için doğmak demek ölmek demektir.

Biz bebek doğuyor diyoruz ama aslında bebek ölüyor.

Anne karnındaki amfibik yaratık, veya, hava solumayan, göbeğinden beslenen, annenin bir paraziti olarak yaşayan ve büyüyen bir yaratık; akciğerleri var ama hava solumuyor.

Akciğerler gelecekteki hayatı için ona lazım olacak organlar. “Öldükten sonra” ona lazım olacak.

(Öldükten sonra bize lazım olacak bir organımız var mı?)

Bu yaratık ana rahminin sıcak ortamında mutlu mesut yaşıyor. Ekmek elden su gölden. Çalışması gerekmiyor. Sadece büyüyor. Tam bir parazit.

Tabii ki bu yaratık o sıcak ortamı ve rahatlığı terketmek istemiyor. Ama ne aksi ki durmadan büyüyor ve bulunduğu yere sığmaz oluyor. Bu da onu tedirgin ediyor. Dışarda ne olduğunu bilmiyor. Dışarısı diye bir yer olduğunu bile bilmiyor. Ama ev olarak bildiği ortam artık onu dışarı atmak istiyor. Dışarı çıkmamak için direniyor. Ama mecburen çıkacak.

Elinde değil. Yapacak bir şey yok. Anne karnındaki parazit dışarı çıkıyor. Göbeği kesiliyor ve hava solumaya başlıyor. Böylece ana rahmindeki yaratık ölüyor ve yeni bir yaratık doğmuş oluyor. Hem ölümü hem doğumu görmüş oluyoruz.

Aynı tırtılın kelebeğe dönüşmesi gibi. Tırtıl ölüyor. Kelebek doğuyor.

Bu da bize ölümün yokoluş değil bir geçiş olduğunu; bir dönüşüm olduğunu söylüyor. Doğmak ve ölmek aynı şey. Bir şeyin doğması için bir şeyin ölmesi gerekiyor.

Ölüm demek bir yaratığın başka tür bir yaratığa dönüşmesi demek.

Ama tırtıl kelebeğe dönüşeceğini bilmiyor. Bilmek de istemiyor. Böyle bir soru soramıyor. O sadece yapması gerekeni yapıyor. Programlandığı şeyi uyguluyor. Seçim yapamaz.

Bebek de neye dönüşeceğini bilmiyor. Bebek kendinin farkında olmadan yaşıyor. O da aynı tırtıl gibi “Neden?” “Niçin?” diye sormuyor. Soramaz.

Bebek ana rahminden geçerken annenin mikrop kolonileri tarafından istila ediliyor. Bebek ana rahminde sterildi. Sonra mikroplarla tanışıyor ve bir mikrobiyomu oluyor. Mikroplara yem oluyor.

Biz de ölünce ölüyü toprağa gömüyoruz ve oradaki canlılara yem yapıyoruz.

Bebek doğdu ve kendinin farkında olmadan yıllarca yaşadı sonra de dil öğrendi.

Dil öğrenince onun için dünya değişti.

Dil öğrenince, dil bilmeyen yaratık ölüyor; yani konuşmayan yaratık ölüyor, konuşan yaratık doğuyor.

Dil öğrenince bebek (veya artık çocuk) kendine yabancılaşır yani kendini çevresinden ayrı görmeye başlar. Kendinin farkına vararak kendine yabancılaşır.

Dil öğrenince bu sefer her şeye isim koyar. Dünyayı isimler olarak algılar. Ölüme de isim koyduğu için “ölüm nedir?” diye sorular sormaya başlar.

Bu yazdıklarımızdan ölümün din ile bir ilgisi olmadığını anlıyoruz. Din neden ölüm kavramını sahiplenmiş ki? Sebebi basit. İnsanları ölüm ile korkutarak dine inandırmak için.

Ölüm bir doğumdur. Ölüm bir dönüşümdür. Başka da bir şey bilmiyoruz.

Notlar:

— Pınar Kaftancıoğlu, Meksiko City’de ölüm anlayışı hakkında yazmış:

Biz “Ölüler Günü”nü görmek için geldik. İlginç ki ne ilginç… Antik çağlardan beri ölümü uzak ve soğuk değil bilakis yakın ve yaşamın içinde tutmuşlar. Çiçekli, süslü, neş’eli iskeletler; iskeletler arası aşk, bol yemek sunulan iştahlı ölüler her yerdeler. Maskeler, taçlar, kılıklar ile mezarlıklarda parti var. Bence kesinlikle harika ve doğru bir bakış. Yaşam kadar gerçek kendisi… Bir yerden bir yere yolculuk. Sonunda buluşmak olsa da ayrılık her zaman zor. Kabullenmek ise şart.

Oğlum, kızım, torunum… Dünyadaki ayak izimi bıraktığımı görüyorum, ötesi vız geliyor açıkçası. Bütün iş biçilen ömrü sağlıkla tamamlamakta. İnşallah o nasip olur bizlere. 🙂 Yaşamak zaten çok güzel. Çok çok güzel ve olağanüstü güzel.

Gözlem dışı evren gözlemlerle anlaşılamaz

Bir Twitter kullanıcısı yorum yazmış:

Hocam kuramlar olmadan teoriler olmazdı. Bunlar denklemlere dayanan aksiyomlar.

İlk okuyuşta ciddiye almıştım. Sonra çok güldüm. Kuram = Teori olduğuna göre “Kuramlar olmadan kuramlar olmazdı” demiş oluyorsunuz. Doğru ama anlamsız bir cümle.

Kozmologların kullandığı denklemlerin aksiyomlara dayandığını söylüyorsunuz. Bu önemli çünkü kozmologlar bizi işte böyle aldatıyorlar. Gizemli denklemler kullanarak bazı hesaplar yapıyorlar ve evrenin sırlarını çözdüklerini iddia ediyorlar. Bu bir aldatmaca. Neden? Birazdan açıklayacağım.

Aksiyom, varsayım demek. Sizin dediğinize göre kozmologlar varsayımlarını uydurdukları denklemlere dayandırmışlar.

Bir varsayımın başka bir şeye dayandırılması gerekmez. Varsayım, sabit tutulması kararlaştırılmış bir tanımlamadır. Bir varsayım başka bir şeye dayandırılıyorsa o bir varsayım değildir; bir sonuçtur.

Kozmoloji varsayımları eğer dediğiniz gibi denklemlere dayalı ise, bu varsayımların gözlemlere dayanmadığını gösterir. Gözlemlere dayanmayan faaliyetlere de spekülasyon denir. Gerçekten de kozmoloji bir bilim dalı değil, denklemlerle bilim görüntüsü verilmeye çalışılan spekülasyonlardır.

Kozmoloji için doğru varsayım şudur:

Gözlem dışı evren gözlemlerle anlaşılamaz.

Yani, astronomi bilimdir; kozmoloji kurgudur.

Kozmoloji, kendini bilim olarak gösteren bir masallar sistemidir.

Kozmoloji deyince aklımıza, masal, spekülasyon, yalan ve sahtekarlık geliyor. Gözlemlere dayalı bir bilim dalı gelmiyor.

Kozmologlar, bir takım hesaplar yaptıkları için uydurdukları yaratılış masallarının bilimsel kuramlar olduğunu söyleyen sahtekarlardır.

Matematik ile bir şeyin var olduğunu ispatlanamaz. Matematik ile varolmayan bir şeyin niceliklerini hesaplayabilirsiniz. Matematik denklemleri genel terimlerdir. Biz onlara istediğimiz anlamı yükleriz.

Bir şey denklemlerle hesaplanıyor diye o şey gerçekten var demek değildir.

Kozmologlar evrenin bütününü denklemlerle incelediklerini söylerler. Bunun doğru olmadığını biliyoruz çünkü “evrenin bütünü” bilinemez bir kavramdır. Evrenin bütününü denklemlerle inceleyebilmek için evrenin kapalı bir sistem olduğunu varsaymak gerekir. Bu varsayım doğru olamaz.

Evreni bir bütün olarak denklemlerle incelediğini söyleyen birisinin yalancı ve sahtekar olduğunu biliyoruz çünkü o bilinemez bir şeyi bildiğini iddia etmektedir.

“Evreni bir bütün olarak denklemlerle incelemek” demek, evreninin bütününün bir modelini yaptığınız anlamına gelir. Böyle bir model yok. Olamaz da. Bilinemez bir şeyin modeli yapılamaz.

Kozmologlar bir kozmos yaratır ve bu kozmosun bütün evren olduğunu iddia ederler. Kozmos evrenin kozmologlar tarafından tanımlanmış, sonlu bir parçasıdır. Kozmos bütün evren değildir.

Evrenin bütünü diye insanların bilebileceği ve denklemlerle hesaplanabilen kapalı bir sistem yoktur.

Peki kozmologlar neyin hesaplarını yapıyorlar? Kozmosun.

Kozmologlar evrenin bilinebilir bir bölümünü kesip kapalı bir sistem tanımlıyorlar. Bu bir kozmostur; evren değildir. Kozmologlar laf cambazlığı ve propaganda ile bu kozmosu evrenin bütünü olarak pazarlıyorlar. Bu pazarlama işinde başarılı oluyorlar çünkü bu konuda kadim otoriteleri var.

Kozmologlar okulcu doktorlardır. Mesleki ünvanları “Felsefe Dokturu”dur. Bunlar, ortaçağlarda skolastikler olarak faaliyet gösteren düzenbazların akademik torunlarıdır. Onlar kadar bilim düşmanı ve sahtekardırlar.

Eskiden bu kozmoloji konuları din Doktorlarının tekelinde idi. Onlar, yaratılış efsanelerini doğa üstü bir yaratıcının insanlığa yolladığı bir kitaptan aldıklarını söylerlerdi. Sonra foyaları meydana çıktı ve bu yaratılış masallarını kendilerinin uydurduğu anlaşıldı. Halk uyandı ve “bilimsel” görünümlü yaratılış masalları istediler.

Böylece yaratılış masalları uydurma ve pazarlama işi kendilerini bilim adamı olarak pazarlayan Felsefe Doktorlarına geçti. Masallarını kutsal kitaplardan değil, sihirli ve gizemli denklemlerden çıkardıklarını söylediler. Denklemlerden Allahtan korkar gibi korkan sokaktaki adam da bu sahtekarlara inandı ve Big Bang gibi saçmalıkların bilimsel kuramlar olduğuna inandı.

Halk aslında hiç uyanmamıştı çünkü sadece din doktorlarının otoritesini red edip felsefe doktorlarının otoritesine inanmaya başladı. Din doktorlarına sorgulamadan inanıyordu; şimdi de felsefe doktorlarına sorgulamadan inanıyor.

Özetlersek: Evrenin bütünü bilinemez. Evrenin bütünün bildiğini söyleyen herkes yalan söylemektedir.

Notlar:

— Totoloji: Aynı gerçeği, sanki bir sebep sonuç ilişkisi gösteriyormuş gibi farklı kelimelerle söylenmesi. Mesela, “kuramlar olmadan teoriler olmazdı.”

— “Denklemlere dayanan aksiyomlar…”

Denklem bu bağlamda “model” demektir. Model de, nicelik olarak hesaplar yapmaya uygun olarak tanımlanmış kapalı bir sistem demektir. Bu modele kozmos diyoruz.

— Eğer Avrupa’nın “Ortaçağ” diye adlandırdığı ve karanlık olduğunu söylediği dönemlerde bilim düşmanlıkları ile bilinen skolastiklerin 18. yüzyılda olduğu söylenen “Bilim Devrimi” ile yeryüzünden silindiklerini zannediyorsanız, çok yanılıyorsunuz. Aynı skolastikler, aynı akademik kurumlarda aynı skolastik konularda yorumlar yazmaya devam etmektedirler. Sadece isimler değişmiştir. Aristo’ya yorum yazılırken, şimdi Einstein’a yorum yazılmaktadır. Mesleki ünvanları olan “Felsefe Doktoru” aynı olduğu halde dışa bakan pazarlama isimleri “Fizikçi” ve “Kozmolog” olarak değişmiştir.

— Kozmolojinin ana konusu yaratılış masallarıdır. Kozmoloji nedir?
Kozmoloji, “evren” denen bir şeyin, bir bütün olarak, başlangıcını, gelişimini ve geleceğini anlatan peri masallarının toplamına denir.

Yaratılış hikayelerine peri masalı diyebiliriz; masal diyebiliriz; mit, mitos veya efsane diyebiliriz; ama hiç bir bağlamda kozmolojiye bilim diyemeyiz.