Çocuklar kendi dinlerini seçmeli mi?

[DİKKAT! ÇOK ÖNEMLİ! AŞAĞIDAKİ YAZIDA BİLİMSEL MANTIK VE AKIL YÜRÜTME KULLANILMAKTADIR. BİLİMSEL AKIL YÜRÜTME ÖZGÜRCE HER ŞEYİ SORGULAMAYA DAYANIR. EĞER SORGULANMASINDAN RAHATSIZ OLACAĞINIZ KUTSALLARINIZ VARSA DERHAL BU SİTEYİ TERK EDİN. EĞER OKUMAYA KARAR VERİRSENİZ KENDİ SORUMLULUĞUNUZ ALTINDA OKUMAYI KABUL EDİYORSUNUZ DEMEKTİR.]

………………………….

Çocuğunun iyiliğini düşünen bilinçli bir anne onu nüfusa kayıt ettirirken dinini belirtmez. “Dini nedir?” diye sorulduğunda “o alanı boş bırakın. Kendisi büyüyünce biz ona soracağız ve hangi dinin üyesi olmak istediğine kendisi karar verecek” der. Eğer böyle yapılırsa çocuk ergenlik sorunlarını yaşarken “neden bana sormadan beni müslüman yaptınız? Ben ateist olmak istiyordum,” diye anne babasını suçlayamaz. Böyle bilinçli bir annenin çocuğu ile olan diyaloğunu hayal edip yazdık ve sizinle paylaşıyoruz:

— Bak oğlum 16 yaşına geldin. Artık kendine bir din seçmenin vakti geldi.

— Olur anneciğim. Ne gibi seçenekler var?

— Seçenek çok. Eğer Hıristiyan olmak istersen her pazar kiliseye gideceksin ve oturup bir papazın vaazlarını dinleyeceksin. Şarkı falan da söyleyebilirsiniz. Veya budist olabilirsin. Turuncu çarşaflar giyinip Tibet’in görkemli dağlarında bütün gün kutsal mantraları tekrarlayıp durursun.

— Dinlerin hepsinin kendine has müzikleri mi var?

— Biraz öyle galiba.

— Öyleyse, bir gün oturup internette bütün dinlerin müziklerini bulsam ve müziğini en beğendiğim dini kabul etsem olur mu?

— Tabii oğlum, iyi fikir. Neden olmasın. Ama ben seçenekleri anlatmaya devam edeyim. Hıristiyanlığın çeşitli alt markaları vardır. Katolik markasını seçersen yine kiliseye gidip papazı dinleyeceksin ama bu markanın kurallarının ve kanunlarının çok sıkı olduğunu söylemeliyim. Papazlar; yediğini, içtiğini ve cinsel hayatını tamamen kontrol altına almak isteyeceklerdir…

— Anne, cinsel konularda kısıtlamalar koymayan hatta insanların uçkuru ile hiç ilgilenmeyen bir din yok mu?

— Yoktur. Hatta, bütün dinlerin ana hedefi insanların seks hayatını kontrol etmektir. Yani insanları kendilerine yabancılaştırarak kolayca yönetmektir. Mesela müslüman olursan…

— Müslümanlığın müziği nasıl?

— Güzel. Çok duygusal. Sufî müziği deniyor. YouTube’da bak.

— Müslümanlık da cinsiyete karışıyor mu?

— Karışmaz mı? Eğer müslümanlığı seçersen pipininin ucunu biraz keseceğiz.

— Oha! Yok artık! Din mi bu sapıklık mı? Dinin pipimle ne ilgisi olabilir? Müslümanlığı şimdiden silebilirsin.

— Öyle deme. Ülkemizde halkın yüzde 99’nun dini müslüman olarak kayıtlıdır. Çoğunluğun kabul ettiği dini kabul edersen çok rahat edersin. Müslümanlık günde 5 defa namaz kılmanı emreder ama bunu sorun yapma çünkü hayat boyu 5 vakit namaz kılmayı başarabilen kimse yoktur. Hem müslümanlığın güzel bayramları vardır. Dedene gideriz, elini öpersin, sana bayram harçlığı verir. Senin dinin henüz belli olmadığı için biz hangi dinin bayramlarını kutlayacağımızı bilmiyorduk ondan dedene bayram ziyaretine gidemiyorduk.

— Bu müslümanlık bana göre değil. Her gün işimi gücümü bırakıp beş kere namaz mı kılacağım?

— Gerek yok dedim ya. Haftada bir Cuma’ya gidersin olur biter.

— O bile fazla.

— O zaman bayramdan bayrama sabah erkenden kalkıp bayram namazı kılarsın olur bitir.

— Bu ne gevşek bir dinmiş böyle.

— Hiç namaz kılmasan da olur. Türkiye’nin yüzde doksanı müslümandır dedim ya, ama bunların sadece milyonda biri namaz kılar. Gerisi ezanı duymaz bile.

— Madem ülkenin yüzde 99’u ezanı ırgalamıyor o zaman neden ezan okunuyor?

— Oğlum, sen çok fazla soru soruyorsun. Bence, bu marka dinlerinin hiç biri sana göre değil.

— Doğru diyorsun. İlle kurumsal bir dine üye olmam gerekiyor mu? Bu dinler bana ne veriyor? Hep alıyorlar ama karşılığında bir şey vermiyorlar. Peki ben kendi dinimi tanımlayabilir miyim?

— Oğlum neden böyle bir şey yapmak istiyorsun? Bu tehlikeli bir iştir. Kendini peygamber mi yapmak istiyorsun? İslam peygamberinin son peygamber olduğunu bilmiyor musun?

— Öğrenmiş oldum. Anladığım kadar bu küresel marka dinlerinin hepsi aynı iş modelini kullanıyorlar: insanları, öteki dünyada cehenneme yollarız diye korkutuyorlar ve bu dünyada onları yoluyorlar. Ben insanlara faydalı yeni bir din modeli yaratmak istiyorum.

— Sen zaten bu marka dinlerden birine bağlanacak kadar aptal değilsin. Sende kendi başına düşünmek ve akıl yürütmek gibi insan sağlığına zararlı bir kusur oluşmuş. Seni bu hastalıktan kurtarmamız lazım.

— Anne, bu akıllı oğlunla gurur duyuyorsun, anlıyorum, ama beni yüceltmek için dinlere inananları aşağılaman gerekmez ki. Onlar aptal değil. Bence onlar doğru seçimi yapmışlar ve doğal olanı, yani senin dediğin gibi, çoğunluğun dinini seçmişler ve mutlu mesut yaşayıp gidiyorlar. Sen de herkes gibi benim kimliğime “Dini: İslam” yazdırsaymışsın şimdi bunları konuşmuyor olurduk.

— Eğer seni doğuştan müslüman yapsaydık bu sefer de neden öyle yaptınız diye şikayet ederdin. Baban ve ben sana sorarak en doğrusunu yaptığımızı düşünmüştük… Dinler bize ne verir diye sormuştun. Bu küresel marka dinleri ezelden beri insanların sorduğu büyük sorulara cevaplar verirler. Yani kafana takılan “Ben neden buradayım? Hayattaki amacım ne olmalı? Evrendeki yerim nedir?” gibi soruların hepsine din kesin ve mutlak doğru cevaplar verir.

— İyiymiş.

— Ama o kadar da iyi değil çünkü bu dinler birer pakettirler. Hani paket tur alıp tatile gidiyoruz ya. Paketteki otel hangisiyse orada kalmamız gerekir. “Bu oteli beğenmedik başka bir otele gidiyoruz” diyemeyiz. Bu dinler de kafanı kurcalayan sorulara cevaplar verirler ama aynı zamanda senin özel hayatını kontrol etmek isterler. Bu dinlerin “kutsal” kitaplarında insanların özel hayatını en ufak detayına kadar yasalaştırmış kurallar vardır, senin bu kurallara göre yaşamanı isterler. Mesela müslüman olursan ve domuz eti yenen bir ülkeye gidersen ve “bu insanlar domuzu ne iştahla yiyorlar ben de bir deneyeyim” diyemezsin çünkü İslam domuzu kutsallaştırıp koruma altına almıştır ve insanların domuz eti yemesini yasaklamıştır. Başka dinlerde de böyle korunmuş hayvanlar vardır. Mesela Hindu dininde inek kutsaldır ve korunur. Onların da inek eti yemesi yasaklanmıştır.

— Ne yiyeceğimizi de mi dine soracağız?

— Evet. Dinler ne yiyeceğini ve kiminle evleneceğine falan karıştığı gibi hayatının belli bir bölümünü din işlerine ayırmanı ve ibadet etmeni ister. Bu ilgiyi isteyen de dinin hiyerarşisidir. Aslında kurumsallaşmış dinlerin tanrılarla bir ilgisi yoktur. Bu marka dinlerinin amacı, bu dinleri sahiplenmiş olan hiyerarşilerin, dine inananlar tarafından beslenmesidir. Besleme işi hiyerarşinin tanımladığı merasimler ve ritüeller aracılığı ile yapılır. Özel elbiseler giyerek, sihirli kelimeler söyleyerek, ve kutsal hareketler yaparak —ki bunların hepsi hiyerarşi tarafından uydurulmuştur— bu hiyerarşiye bağlılığını her gün göstermen gerekir. Bu da epey bir vaktini alır.

— Din bir aldatmaca yani! Mesela müslümanlığı seçersem, Allah’a borçlanmış oluyorum.

— Ne borcu?

— Namaz borcu. Hayatım boyunca bu manevi borcu ödemek için namaz kılmam gerekecek.

— Öyle düşünebilirsin. Ama dinin faydası da vardır. Din toplumu birleştiren önemli etmenlerden biridir. Aynı toplumda aynı dinin ritüellerini tekrarlayan, aynı dine göre giyinen, aynı duaları eden, aynı tanrılara inanan, kısaca bir dinin düzenlediği bir toplumda yaşayan insanlar topluluğu gayet mutlu bir hayat yaşarlar. Sen bunların arasında başka bir dine inandığını söylersen, Fener tribününde Beşiktaş forması giymiş bir taraftar muamelesi görürsün. Sistem seni ne yapacağını bilemez, seni dışına atmaya çalışır. İnsanlar kendi dinlerinden olmayan insanlara şüphe ile yaklaşırlar. Çünkü onlar içinde bulundukları düzenin inandıkları tanrı tarafından yaratılmış, değişmez bir düzen olduğuna inanırlar. Düzeni kuranların ve bu insanları sömürenlerin istediği de budur zaten. Senin için en iyisi, şu sorgulama huyundan vazgeçip, inanmasan bile, çoğunluğun dinine bağlıymış gibi görünmektir.

— Ama anne, bu dinlerin astarı yüzünden pahalıya gelir. Bir kaç soruya cevap alacam diye ruhumu bu dinlere satmamı mı istiyorsun? Hem dinin verdiği bu cevaplar ne kadar bilimsel acaba!

— Bilimsel nedir oğlum? Ne sorarsan sor dinin verdiği cevapların hepsi aynıdır. Evreni kim yaratmış? Evreni bizim dinin tanrısı yaratmıştır. İnsanı kim yaratmış? Bizim dinin tanrısı. Neden yağmur yağıyor? Bizim dinin tanrısı istediği için. Biz bu savaşı neden kazandık? Dinimizin tanrısı bizim yanımızda olduğu için. Neden yağmur yağmadı, kuraklık oldu? Tanrımızın sözünün dışına çıktığımız için. Anladın mı?

— Böyle dairesel mantığa dayalı cevapları istemem, kendilerine kalsın. Benim kendi aklım var. Araştırıp cevaplarımı kendim bulurum.

— Din demek inanç demektir, oğlum. İnanç sorgulanamaz. İnancın tanımı budur. Sorgulamamayı kabul ettiğimiz şeylere inanç deriz. Sen inançsızsın çünkü sende sorgulama hastalığı var. Hayatında sabitler, yani inançlar, henüz oluşmamış. Her şeyi sorguluyorsun. Hayata sorgulayarak anlam veriyorsun. Yaşın ilerledikçe sorguladığın şeyler azalacaktır ve sabit ve sorgulanamaz şeylerin de güzel olduğunu anlayacaksın.

— Anne sen filozof musun?

— Beni boşver asıl sende filozofluk var; hiç bir cevapla tatmin olmuyorsun. Siz ergenler dünyayı sorgulayarak anlayabileceğinizi zannedersiniz. Fakat dünya anlaşılamaz, tanımlanır. Bulduğun her cevabın yüzlerce, binlerce hatta sonsuz sayıda yeni sorular yaratacağını göremiyorsun. Cevap kuyusunun dibini bulmaya ömrün yetmez. Din ise kendi cevabını son cevap olarak tanımlar ve sonsuz soru silsilesine bir son verir. Din, kendi cevabını yüce bir varlığın buyruğu olarak tanımlayarak cevaplara son noktayı koyar. Yüce bir varlıktan geldiği için de biz bu cevaba inanırız. Tabii, bu bir oyundur. Sahtedir. Ama dinin cevaplarına inanırsan mutlu olursun. Sen de bu marka dinlerin paketlerinden birini kabul et; pazar mı olur, cuma mı olur, gidersin ibadethanene, ritüellerini yaparsın, şarkını söylersin, vaazını dinlersin, o kadar. Dinî görevlerini topu topu bir iki saat içinde halledersin ve geri kalan zamanın sana ait olur.

— Cumartesi niye yok.

— Cumartesi yahudilerin kutsal günüdür. Sen yahudiliği seçemezsin çünkü yahudilik diğer dinlerin aksine genetik bir dindir ve anneden geçer. Annen yahudi ise yahudi olabilirsin. Ben yahudi olmadığıma göre sen Cumartesi günlerini rahat geçirebilirsin.

— Genetik din olur mu?

— Niye olmasın? Sen daha iyi mi bilecen? Yahudilerin tanrısı, yahudiliğin genetik olarak anneden çocuğa geçtiğini buyurmuş ve böyle de oluyor. Oğulcuğum, sen vazgeç bu sorgulama işinden. Seç müslümanlığı, toplumla uyumlu bir hayatın olsun. Evleneceğin zaman da aynı dinden bir kızla evlenmek her zaman daha iyidir. Kimliğine “Dini: İslam” yazdırırız olur biter.

— Anne, bu kimliğinde “Dini: İslam” yazanların sadece milyonda birinin İslam’ın kurallarını tam tamına ve samimi olarak uyguladıklarını söylemiştin. Ben, halkın çoğunluğu gibi, sadece görünüşte müslüman olmak istemem.

— Müslümanlıkta mezhepler vardır. Mesela, İranlılar Şii mezhebindendir ve orada sadece üç vakit namaz kılınır. Türkiye’de uygulanan müslümanlık resmî olarak sunnî mezhebi olarak bilinse de, bizim asıl mezhebimiz Müşrikler mezhebidir. Çünkü müşrik zaten müslüman görünüp de müslümanlığın gereklerini yerine getirmeyen insan demektir.

— Böyle sahte dindar olmak yerine hiç dindar olmam daha iyi. Sahte dindarlık kendi kendini aldatmaktan başka bir şey değil.

— Oğlum sen nasıl böyle idealist bir insan olmuşsun! Biz nerede yanlış yaptık acaba? Bu toplumda nasıl tutunacaksın? Bu doğruculukla ekmek paranı nasıl çıkartacaksın? Evlen türbanlı bir kızla, yazıl o partiye, dinin icabına uygun bıyık bırak; ihalelere gir ve kazan, kendini kurtar. Bu hayata bir kere geliyoruz.

— Ben kendi yolumda gitmek istiyorum. O partiye bu partiye yaranacam diye bıyık bırakamam. Bu marka dinler bana göre değil.

— Kararın nedir o zaman?

— Şimdilik bir seçim yapmıyorum. Kimliğe “kendi özel dini var” diye yazamıyoruz herhalde?

— Yok. Biz insanlar devletin köle veritabanına kayıtlı kölleleriz. Bir insan kimin veritabanında kayıtlı ise onun efendisi o veritabanının sahibidir. Bizim efendimiz de veritabanına “Dini: İslam” yazdırmamızı tercih ediyor.

— …

İslam dünyası neden geri?

Ali Sebetçi yazmış:

İslam dünyasının modern zamanlarda neden geri kaldığı ve bu geri kalmışlıkla nasıl baş edileceği son bir kaç yüzyılda hemen hemen tüm müslüman entelektüellerin temel problemi. Bu can yakıcı sorun üzerinde şimdiye kadar çok yazılmış çok söylenmiş.

Cevabı sorunun içinde bence. Bu toplumlar “İslam toplumları” olarak kendilerini tanımlamışlar. Bu toplumlarda devletin bir dini var ve bu din İslam dini. Din ile devlet hiyerarşisi iç içe geçmiş. Ama din toplumun ekonomik olarak ilerlemesi ve zenginleşmesi için hiç bir reçete sunmaz. Tam aksine insanların bütün vakitlerini dinle ve ibadet etmekle geçirmelerini ister. “Bu dünyayı boşverin öteki dünyaya bakın” der. Yani dine inanan birisi zaten geri kalmayı kabul etmiş ve geri kalmayı yüceltmiş olur. İlerleme dine rağmen olmak durumundadır. İlerlemek isteyen dine karşı gelmiş olur.

Eğer bir devletin dini varsa enerjisi ikiye bölünmüş demektir. Devlet din hiyerarşisinden ayrı çalışamaz. Din özel alanın değil kamusal alanın bir olgusu olmuştur. Halbuki din ve inanç özel alana ait olmalıdır ve devlet dinin özel alanda kalmasını kanunlarla korumalıdır. Bu hem devletin hem de halkın menfaatinedir.

Devletin dini varsa, devlet din hiyerarşisinin sürekli olarak yarattığı yapay gündemlerle uğraşmak zorunda kalır. Din hiyerarşisi kendine anlam vermek için durmadan din konulu yapay gündemler yaratır. Kendi varlığını sadece böyle haklı çıkartmış olur.

Devlet de dini halkı kolayca yönetmek için kullandığı için devlet dışında örgütlenmiş dinî kurumlara izin verir hatta destekler. Din içinde din oluşturan özel din örgütlenmeleri yani cemaatler güçlenir ve devletin işine karışır.

Hem halkın hem devletin zamanının büyük bir kısmı dinî konularla uğraşmakla geçer. Şu anda bizim yaptığımız gibi. Ama bu konular ülkenin ilerlemesine hiç bir katkı sağlamaz.

Din hiyerarşisinin yarattığı yapay gündemlerin tek amacı dinî hiyerarşinin kendi varlığını devam ettirmesini sağlamaktır.

Böyle bir ortamda devletin insan kaynaklarının büyük bir kısmı kutsal bir kitabı ezberleyip hayatları boyunca tekrarlamaktan başka bir iş yapmazlar. Ülke ekonomisine katkıları sıfırdır.

Devlet teknoloji girişimleri yapmak istese elinin kolunun din hiyerarşisi tarafından bağlanmış olduğunu görür ve bütün gücünü kalkınmaya veremez.

Felsefe yapmak sorgulamak demektir. Ama devlet bir inanç devleti olduğu için sorgulanmayı sevmez. O zaman nasıl filozof çıksın bu ülkeden?

Çözüm basit ama imkansız. Devlet din işlerinden çıkarsa sorun çözülür. Devletin dini özelleştirip kendini içindeki asalak din hiyerarşisinden kurtarması gerekir. Yani devletin Arap dini İslamdan vazgeçip kendi esasına, yani eski geleneksel Türk devlet anlayışına, dönmesi gerekir. Eski Türk devlet anlayışında devlet kendini dini ile tanımlamaz; devlet kendini devlet karakteri ile tanımlar.

Günümüzde ise devlet kendini dini ile tanımlamaktadır. Ezan ile bayrağın eşit derecede devletin sembolü olduğu söylemi de devletin kendini bayrak ile değil din ile tanımladığının bir göstergesidir.

Peki devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkar mı? Cehenneme kar yağdığında belki çıkar. Ondan önce çıkamaz. Yani yakın gelecekte devletin din işlerinden çıkması gibi güzel bir şey olabilir mi? Olamaz. Onun için İslam ülkeleri geri kalmaya devam edeceklerdir.

Allaha şükür ki, Türkiye bir İslam ülkesi değildir. “Yüzde doksanı müslüman olan ülke” olarak tanımlanmasına rağmen bu yüzde doksan sadece kimlik müslümanıdır; hiçbiri ezanı duymaz bile. Hepsi de görüntü olarak müslümandır. (Hadi, çoğunluğu diyelim.)

Türkler isim olarak müslüman oldukları halde İslam öncesi dinlerini terketmemişlerdir. Eski kültürel din, bazı İslam ritüellerinin benimsenmesi ile, devam etmektedir, sadece isim olarak İslamdır. Türkiyenin İslam ülkelerinden ileri gitmesinin sebebi de budur: Türkiye bir islam ülkesi değildir.

Notlar:

— İranlılar da İslam’ı eski dinlerinin bir devamı olarak görmüşlerdir ondan İslam’a geçmeleri zor olmamıştır. Ahura-Mazda, Allah ve Ehrimen de Şeytan olmuştur. Zerdüştlüğün kutsal kitabı Avesta da günde beş defa ibadet edin diyordu. Cennet ve cehennem kavramları de aynıydı. İranlıların Müslümanlığa geçişi “Muhammed, Zerdüşt’ün varisi oldu” diye açıklanır. (Bilgiler İsmail Hami Danişmend’in Türklük ve Müslümanlık adlı kitabından, s. 35.)

— Dinin özel alanda kalması hem devletin hem de bireyin menfaatinedir. Bu konuda Güney Kore iyi bir örnektir.

— Ay yıldızlı bayrağımızı Arabın ezanı ile bir tutmaya kalkışmak bayrağa karşı yapılmış en sinsi bir aşağılamadır.

Fizikçiler ve kuarklar

Q-Gluons2
Kuark topları, gluon yayları ile birleştirilmiş. Ama ne kuark bir top, ne de gluon bir yay.

Fizikçiler kuarkları neden küre şeklinde parçacıklar olarak resmederler?

Fizikçilerin kendileri kuarkların küre şeklinde parçacıklar olmadığını söylerler. Fizikçilere göre kuarklar küre değil, bir alanın titreşimleridirler.

Yani fizikçiler kuarkların hem küre olmadığını hem de küre olduğunu söylemiş oluyorlar.

Bunun sebebi bence kendilerinin “parçacık” fizikçisi olmaları. Bir insanın meslekî ismi “parçacık fizikçisi” ise o insanın herşeyi parçacık olarak görmesi gayet doğaldır.

Doğanın parçacık denilen bölünemez parçalardan meydana geldiğini söyleyen doktrine “atomik maddecilik doktrini” denir. Fizik bu doktrini temel varsayımı olarak kabul eder. Yani bir fizikçi “doğa bölünemez parçacıklardan mı meydana gelmiştir?” diye soramaz. Bu soruyu sorsa kendini inkar etmiş olurdu. Fizikçi dünyanın bölünemez parçalardan meydana geldiğini sorgulamadan kabul eder. Başka seçeneği yoktur.

Ama fizikçiler doğanın temel parçacıklardan meydana gelmediğini deneyler sonucu bulduklarını kendileri söylüyorlar.

Dünya parçacıklardan meydana gelmiyorsa bilimsel düşünen bir insan bunu kabul eder ve mesleğinin temel doktrininin iflas ettiğini kabul eder.

Doğanın bölünemez parçalardan meydana geldiği doktrini iflas etmiştir. Bunu bize fizikçilerin kendileri söylüyor.

Fakat parçacık yoksa parçacık fizikçileri işsiz kalır. İşte bunun için fizikçiler yalan söylemeyi ve kendilerini aldatmayı tercih ediyorlar ve sahtekarlık yapıyorlar. Titreşim gözlemleyip “parçacık gözlemledik” diyorlar. Kimse de fizikçilerin bu yalanlarını ifşa edemiyor çünkü fizik, fizik dışında, bağımsız hiçbir kurumun denetlemediği bir profesyonel meslektir.

“Denetlenmeyen profesyoneller aldatırlar”; bu fizik kanunları kadar kesin bir toplumsal kanundur. Bu sebepten fizik giderek fizikçilerin uydurduğu, doğada varolmayan hayali eşyalarla uğraşan bir şarlatanlık türü olmaktadır.

Eğitimde ezber ve taklit

Ezber ve taklidi bir kenara bırakıp tahkikata geçmeliyiz.

Milli Eğitim Bakanı sayın Ziya Selçuk ezber ve taklidin eğitimden silinmesini istiyor! Ezber ve taklit olmadan eğitim olur mu hiç?

Çocuklara bir bakın. Onlar hayatı nasıl öğreniyorlar? Taklit ederek. Bu hayvanlar için de geçerli insanlar için de. Öğrenmek taklit ederek olur. Taklit etmek için de çocuğun önce gözlem yapması gerekir. Yani taklit gözlem gücünü de arttırır. Taklit etmeden öğrenme olmaz.

Peki ya ezber? Ezber —yani tekrar— öğrenmenin tanımıdır. Bir şeyi bilmek demek o şeyi ezberlemiş olmak demektir. Ezber, tekrarla; tekrar da hata ile ilgilidir. Çocuk düşe kalka öğrenir. Yani tekrarlayarak ve hata yaparak öğrenir. Çocuk tekrar ede ede, hata yapa yapa yürümeyi ezberler ve yürümeye başlar. Başka bir yöntemle öğrenme olamaz.

Fakat Ziya beyin okulları, taklidi ve ezberi reddettiği gibi hatayı da reddediyor. Çünkü eğitimin temel ilkesi hatayı cezalandırmaktır. Eğitim hatadan nefret eder ve hiç hata yapmayan ve hata yapmaktan korkan bireyler yetiştirmeyi hedefler. Zaten eğitimin hedefi hatayı değerlendirmek ve ölçmektir; bu sürece “sınav” denir. Yani Milli Eğitim Bakanı’na Milli Sınav Bakanı desek daha doğru söylemiş oluruz.

Eğitimin öğrenmeyle bir ilgisi yoktur. Eğitimin hedefi çocukları kalıplaşmış sınavlardan geçirerek en az hata yapanları bir sonraki sınava hazırlanmak üzere bir üst sınıfa yollamaktır. Eğitimin, eğitim açısından, başka bir amacı yoktur.

Okulu bir fabrika olarak düşünebiliriz. Bu fabrikanın işlediği hammadde talebelerin fabrikaya girerken içlerinde doğal olarak bulunan cevherdir. Çocuk fabrikanın bir kapısından girer ve öteki kapısından tek kalıba sokulmuş, sindirilmiş, her türlü inisiyatifi ve yaşama sevinci sökülüp alınmış, sınav çözmekten başka bir becerisi olmayan, umutsuz, karamsar, bir zombi olarak hayata atılır. Çöpe atılır gibi. Çocukların içindeki cevheri acımısızca öldüren bu fabrikaya da, alay eder gibi, “eğitim” deniyormuş.

Bu nasıl sapıkça bir sistemdir? Kendi varlığını devam ettirebilmek için çocukların hayatını söndüren bu fabrikaya neden “eğitim” deniyor acaba? Ortada sinsi bir aldatmaca var. Bu sistemin kökü ne zaman kazınacak ve çocuklarımız eğitim denen bu işkenceden ne zaman kurtulacak?

Gerçek eğitimin ve gerçek öğrenmenin bütün temel ilkelerini reddeden ve çocukları sınav geçme robotları haline getiren bir suç örgütüdür bu eğitim denen şey.

Hata yapmadan öğrenmek olmaz. Okullarda hata yapmak cezalandırılır. Taklit etmeden, ezberlemeden öğrenme olmaz. Fakat Ziya Selçuk’un okullarında taklit ve ezber yasaklanmış.

“Eğitimin, eğitim açısından, tek amacı hata ölçümleri yapmaktır” dedik. En az hata yapanlar bir üst seviyeye yollanırlar. Fakat eğitimin varoluş nedeni eğitim değildir. Eğitimin varoluş nedeni devletin öğretmenlerine iş alanı yaratmaktır. Eğitimin bir de yan tesiri vardır, o da çocukları evden dışarı çıkartarak annelerin biraz olsun kafa dinlemelerini sağlamaktır.

Ziya Selçuk ezber ve taklidi okullardan sildikten sonra “tahkikat”a geçecekmiş.

Tahkikat gibi Arapça kökenli ve unutulmuş bir kelimeyi kullanarak da kafasındaki asıl eğitim sistemini açığa vurmuş oluyor. Milli Eğitim bakanımız eğitimi sekülerleştireceğiz, millileştireceğiz diye demeçler verirken fiiliyatta eğitim giderek Araplaşıyor.

Tahkikat “araştırmalar” demekmiş. Ezberi ve taklidi bırakıp araştırmalara geçelim diyor. Ne araştırması? Daha önce yazmıştım, okulları kapatıp hepsini araştırma merkezi yapalım ve çocukları oralara salalım diye. Ziya beyin araştırmadan anladığı buysa, o zaman onu destekliyorum. Ama eğer bir Milli Eğitim bakanı “sınıf” denen tecrit hücrelerinde araştırma yapılamayacığını bilmiyorsa o zaman onun bir kaç saatini ayırıp bir sınıfı ziyaret etmesini tavsiye ederim.

Notlar:

Ezber ve taklidi bir kenara bırakıp tahkikata geçmeliyiz.

Bir suç örgütü olarak eğitim.

— “Daha önce yazmıştım, okulları kapatıp hepsini araştırma merkezi yapalım ve çocukları oralara salalım diye…”

— Eğitimde taklit ve ezberin önemini bu konuda Nasıl Çözmeli adlı meşhur kitabı yazmış olan G. Polya’dan dinleyelim:

Problem çözmek, yüzmek gibi pratik bir beceridir. Pratik becerileri taklitle ve uygulamayla kazanırız .

Yüzmeye çalışarak başka insanların başını su üstünde tutmak için elleriyle ve ayaklarıyla yaptıklarını taklit edersiniz ve sonuçta yüzmeyi pratik yaparak öğrenmiş olursunuz. Problemleri çözmeye çalışırken başka insanların problem çözerken yaptıklarını gözlemleyerek ve taklit ederek nihayetinde problem çözmeyi problem çözerek öğrenmiş olursunuz.

Polya’ya göre taklit ve ezber eğitimin temel ilkeleri olmalıdır çünkü taklit ve ezber ile öğreniriz. Milli Eğitim bakanımız Sayın Ziya Selçuk ise taklit ve ezberi eğitimden atmak istiyor.

Modern Kozmoloji Masalları

Kızılderili Masalları kitabından:

Kızılderili masalcı Iagoo, dedesinin uzun yıllar önce anlattığı peri masallarını, gizemli öyküleri de daha dün dinlemiş gibi hatırlarmış. Iagoo’nun dedesi de bu öyküleri vaktiyle kendi dedesinden öğrenmiş, o da kendi dedesinden. Aslında dededen toruna anlatılagelen bu öyküler o kadar eskiymiş ki, kökleri dünyanın, her şeyin sihirli ve tuhaf olduğu o ilk zamanlarına kadar dayanıyormuş.

Modern Kozmoloji Masalları kitabından:

Bu kızılderili masallarına artık kim inanır! Bizim bilimsel peri masallarımız var. Einstein dedenin müritleri olarak ondan duyduğumuz kozmoloji peri masalları o kadar eskiye gidiyor ki, her şeyin sihirli ve gizemli bir nokta olduğu o ilk zamanlara kadar dayanıyor…

Hiç bir şey değişmemiş, değil mi? Sadece şamanların ve masalcıların ismi değişmiş.

Halk evrendeki yerini bilmek istiyor; hiç anlamadığı esrarengiz olayların kendisine bu konularda otorite sahibi şamanlar tarafından anlayabileceği bir dilde anlatılmasını istiyor.

O zamanların şamanları otorite sembollerini üstlerinde taşırlarmış: aşırı süslü ve komik şapkalar, korkunç maskeler, asalar, tüyler şunlar bunlar. Şimdiki şamanlar daha soyut takılıyorlar, onların otorite sembolü denklemleridir. Gizemli sembollerden meydana gelen bu denklemleri sadece kendileri deşifre edebilirler ve denklemlerde gördükleri esrarengiz bilgileri halka anlatırlar. Einstein dedenin denklemlerinden çıkan en gizemli peri masalı Bigbang masalıdır. Bigbang masalı yaratılış efsanesi olarak da bilinir.

Einstein dedenin denklemlerine göre ve Hubble dedenin gözlemlerine göre şimdi gördüğümüz bu evren 14 trilyon yıl önce sonsuz yoğunlukta bir nokta imiş. Sonra, tanrı evreni yaratmak için bu sonsuz yoğun noktaya bir iğne batırmış ve bu nokta patlamış, aynı bir balon gibi, ve o zamandan beri evren yayılıyormuş… Ama yayılan evren değil uzaymış. Nasıl yani? Uzay nasıl yayılır?

Ne demek “Uzay nasıl yayılır?” Siz kızılderili İagoo’nun masallarını sorguluyor musunuz? O zaman neden fizikçi amcanın masallarını sorguluyorsunuz?

Ama fizikçi amca çelişki içinde; anlattığı masal kendi içinde tutarlı değil. Mesela, onun dediğine göre, evrenin bir ufku varmış ve onun ötesinden bizim buraya ışık gelmiyormuş. Yani bu masalcı fizikçi amca evrenin bütününü bilmediğini zaten kendi söylüyor. Hem evrenin bütününü bilmiyorum diyor hem de evreninin bütününü biliyorum, 14 trilyon yıl önce bir noktaydı diyor.

Ee, hani evreninin bütününü bilmiyordun? Seni palavracı seni.

Masalcılığın bile bir raconu vardır. İagoo en azından masal anlattığını açıkça söylüyor, ama fizikçi amca bizi aldatıyor. Kandırmaya çalışıyor. “Ben bilim adamıyım; Bigbang bilimsel teoridir” diyor. Ondan sonra peri masalları anlatıyor. Sizi bilmem ama ben Kızılderili İagoo’nun samimi masallarını fizikçi amcanın palavralarına tercih ederim.

“Teşekkür ediyoruz Azra’nım.”

Zeynep Oral’ın arkadaşı Azra Erhat için ölümünden sonra yazdığı yazı:

Azra hanım, tehlikeliydiniz, biz sizi fakülteden kovduk, hapishanelere soktuk, hücrelerde tuttuk. Hapisten sonra işinizden kovduk. Artık sizi hiçbir yerden kovamayız ya da kapatamayız. Artık Mavi Yolculuklar’daki kuşlar gibi, uçurtmalar gibi, rengarenk rüzgar gülleri gibi özgürsünüz! Özür dilemek için geç kaldık. Teşekkür ediyoruz Azra’nım.”

Bu ne kadar üzücü bir durum…

10 bin yıllık, dünyanın en güçlü devleti, korkusuz Türkiye Cumhuriyeti, edebiyatçı bir vatandaşından korkup onu hapislerde süründürüyor! Devletimiz kendini nasıl bu kadar küçültebiliyor? Nazım Hikmet. Sabahattin Ali. Halikarnas Balıkçısı… Daha niceleri. Peki neden? Devlet bu zararsız fikir insanlarının kendisine nasıl bir zarar verebileceğinden korkuyor?

Devlet Azra Erhat’ın ailesinden özür dilemiş mi? Özür dilemeyi düşünmüş mü?

………………………..

Bence devlet bu konuda ciddi bir çalışma yapıp, devlete zarar verebilecek insanlarla veremeyecek insanları birbirinden ayırabilmek için kendine bir yönetmelik hazırlamalıdır. Böylece, işgüzar veya dış güçlerin güdümündeki bir bürokrat kendi inisiyatifi ile masum insanların hayatını karartamasın.

Şu anda devlet bu ayırımı yapamıyor; şairler içeri alınırken bankaların içini boşaltan insanlar ödüllendiriliyor. Bu iki tip insandan hangisinin devlete zarar verdiğine devlet kendi başına karar veremiyor; onun için böyle bir yönetmelik devletin kendi menfaati için şart.

Bu yönetmeliğin ilk maddesi,

1. İşi gücü eski Yunancadan çeviriler yapıp, mavi yolculuğa çıkan, doğa aşığı, ince ruhlu, gerçek bir Cumhuriyet kadını, övülmelidir, yüceltilmelidir, kesinlikle özgürlükleri kısıtlanamaz…

olmalıdır.

Böyle bir yönetmeliğe göre hareket eden bir devlet dış güçlerin isteği üzerine kendi aydınlarını aşağılayıp süründürmez. Güçlü Türk devletine yakışan da budur.

Notlar:

— Zeynep Oral’ın Azra Erhat hakkındaki yazısını, Melda Davran’ın Kız Gücü Hikayeleri adlı kitabından aldım. Sayfa 37.

Azra Erhat hakkında bilgi.

Korkak devlet istemiyoruz.

Şarkıcıdan korkan devlet.

2023 Eğitim Vizyonu hakkında…

2023 Eğitim Vizyonunun temel amacı; çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış ve bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen, bilime sevdalı, kültüre meraklı ve duyarlı, nitelikli, ahlaklı bireyler yetiştirmektir.

………………

Ne kadar yanlış bir eğitim vizyonu!

Eğer Milli Eğitim Bakanlığı eğitimin amacını böyle tanımlıyorsa, o zaman Türkiye’nin menfaati için çalışmıyor demektir. Bu vizyon zamanın ve memleketin şartlarına uymayan gerçek dışı bir vizyondur. İdealist bir akademik tarafından yazılmış bir martavaldır.

Diyelim ki bu vizyondan geçmiş bir talebe mezun oldu. İş bulamaz ki. Bir de bu vizyon hangi eğitim düzeyi için geçerli olacak? İlkokul mu? Lise mi? Üniversite mi? Bunların hedefleri aynı olamaz.

İlkokul denen olay en fazla, ama en fazla, 6 ay sürmelidir. İlkokulda sadece okuma yazma, çarpım tablosu ve basit oranlarla hesap yapma öğretilmelidir. Bunları bilen bir çocuk artık hayata hazırdır. Gerisini kendi öğrenir. Milli Eğitim bakanlığının hapishanelerinde öğreneceği hiç bir şey olamaz.

En fazla altı ay süren ilkokuldan sonra çocuk —eğer isterse— aktif olarak üretim yapan atölyelerin bulunduğu bir ortama salınır. Bu atölyeler hayatı yansıtan yerler olmalıdır: Resim, müzik, matematik, marangozluk, kodlama, vs. vs. Bu atölyelere serbestçe girip çıkan çocuk istediği atölyede istediği kadar kalıp istediğini yapmakta serbest olacaktır.

Hekimlik ve avukatlık gibi bir kitap bilgisini ezberlemeye dayanan özel uzmanlık alanlarına girmek isteyen çocuklar da bu alanlarda çalışan işyerlerine stajyer olarak yollanır.

Sadece istediğini severek yapan insanlar hayatları boyunca başarılı olurlar.

Bir sınıfta bir sırada oturup bir öğretmenin tahtaya yazdığı şeyleri dinlemenin eğitim olduğu anlayışı yanlıştır. MEB sınıf tahtasını akıllı yapmakla çocukları akıllı yapacağını zanneden bir hiyerarşik kurumdur. “Sınıf” denen tecrit odalarında uygulanan bu sapık sözde “eğitim” sistemi yeryüzünden silinmelidir.

MEB’in vizyonunda konulan hedeflere teker teker bakalım. Hepsi muğlak ve genel kategoriler. Okulcu akademik eğitimcilerin masa başında ve çoğunlukla Amerikan materyallerini birebir tercüme ederek uydurdukları tumturaklı boş laflar. Son moda boş laflara örnek mi verelim? MEB son moda “singularity” kelimesini “tekillik” diye tercüme edip sanki eğitim bağlamında bir anlamı varmış gibi kullanıp duruyorlar. ”Bizim tekilliğimiz” zart zurt…

…çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış…

“Çağın ve geleceğin becerileri ile donanmış” ne demek? Nasıl bir hedef bu? Belki ben bir çocuk olarak, geleneksel el sanatlarına meraklıyım ve minyatür sanatını öğrenmek istiyorum. Veya futbolcu olmak istiyorum. Veya bir bakkal dükkanı açmak istiyorum. Veya aile şirketimizin başına geçmek istiyorum. Bunların hiçbirinin “çağın ve geleceğin becerileri” ile ilgisi yok.

Zaten MEB ağına düşürdüğü talebeleri kendilerine has benzersiz bireyler olarak görmüyor ki. Ülkenin ve talebelerin iyiliğini tek önceliği yapan bir Milli Eğitim Bakanlığının vizyonu şöyle olmalıdır:

Her talebeyi kendine has becerileri ve hayalleri olan bir cevher olarak görüp bu cevherin parlaması için gereken ortamı yaratmak.

Bu kadar basit.

Futbolcu olmak isteyen çocuğu gereksiz yere matematik, edebiyat, tarih, kimya dersleri ve sınavları ile meşgul etmeyin. Eğer bu gereksiz dersleri zorla öğretiyorsanız o zaman sizin amacınız çocuklara faydalı olmak değil öğretmenlerinize daha geniş bir iş alanı yaratmaktır. Eğer çocuk futbolcu olmak istiyorsa sizin göreviniz onun en iyi futbolcu olması için gerekli olan ortamı yaratmaktır.

Matematikçi olmak isteyen bir talebeyi neden bir sürü gereksiz derslerle meşgul ediyorsunuz? Gönderin çocuğu Matematik Köyü’ne orada istediği gibi matematik yapsın. Yüzde yüz randımanlı olarak matematik öğrensin.

Siz bütün çocukların aynı olduğunu varsayıp hepsini aynı sınıfa tıkıp kafanıza göre uydurduğunuz çoktan çürümüş bir müfredatı zorla öğretmeye çalışıyorsunuz. Neden? Çünkü eğitim uzadıkça ve müfredat şiştikçe öğretmenlerinize yeni kadrolar açılmış oluyor. Zaten eğitimin amacı öğretmek değil sınavdan geçirmektir. Eğitimin asıl amacı ise devletin memurları olan öğretmenlere iş alanı yaratmaktır. Bu gerçeği görelim.

…ve bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen…

Bu çağın becerileri ile donanmış çocuklar bir de bu becerilerini “insanlık hayrına” sarf etmeliymişler. Bu nasıl bir saçmalık? Nasıl böyle bir şey düşünebiliyorsunuz? Bu çocukların sadece ve sadece kendi menfaatlerini düşünmeleri gerekir. Kendileri için iyi olan neyse onu yapmalılar. MEB için iyi olanı zorla yapmaları gerekmiyor. Sevdikleri işleri yapanlar zaten memleketlerine de faydalı olurlar. İnsanlıkla ne alakası var bunun? Boş laflar bunlar.

…bilime sevdalı…

“Bilime sevdalı” olmalıymış. Neden? Belki ben sanatçıyım. Sana ne ey MEB! Benim neye sevdalı olacağımı bana dayatmak sana mı kalmış? Bunlar Avrupa aydınlanmacılığı hayranlığına saplanmış kalmış insanların palavralarıdır. MEB ve bu kökten aydınlanmacılar veya bir türlü aydınlanamayanlar ve aydınlanmayı bir hedef zanneden aydınlanma yobazları hala 17. yüzyıl Avrupa aydınlanmacılığı hayranlığı ile kalkınacaklarını zannediyorlar. Sanki Avrupa aydınlandığı için kalkınmış gibi. Avrupanın uydurduğu bu propagandaya hala inananlar siz aydınlanmanıza aydınlanma saplantınızdan kurtularak başlayın.

Bilim nedir ki? En azından teknoloji deyin. Bilimin kalkınma ve ilerleme ile alakası yok. Teknolojinin var. Ama teknoloji herkes için değildir. Her çocuğun teknoloji alanında kendini göstermesi gerekmez. Belki ben ticaret yapmak istiyorum. Teknoloji ve bilimle hiçbir alakam yok. Ama MEB’in vizyonunda bilim sevdalısı olmak var diye MEB zorla beni bilim adamı yapmaya çalışacak. Bilerek okumamayı seçip ticaret hayatına atılan bir Vehbi Koç mu yoksa bilim adamıyım diye ortada dolaşan bir Celal Şengör mü memlekete daha yararlı işler yapmıştır. Siz belki bilemezsiniz, okumayan Vehbi Koçlar, Hacı Sabancılar memlekete daha faydalı olmuşlardır.

İşte sizin bu vizyonunuzun ideal ürünü Celal Şengördür. Sizin amacınız Celal Şengörler yetiştirmektir. İşte bilim adamı. İşte bilim sevdalısı. İşte insanlığa faydalı olduğunu iddia eden birisi. Tam sizin adamınız.

Bilim adamı dediğin bir akademiktir. Bu akademiklerin ülkenin kalkınmasına katkısı sıfırdır. Neden çocukları bilim adamı olmaya zorluyorsunuz? Bilim adamı olmak isteyen varsa onları teşvik edersiniz. Siz bütün çocukları aynı kalıba sokarak hiçbirinin istediği alanda gelişmesine fırsat vermiyorsunuz. Yazıklar olsun.

…kültüre meraklı ve duyarlı…

“Kültüre meraklı ve duyarlı” nasıl bir vizyondur ya! Belki ben kendimi bilgisayar bilimine vermek istiyorum ve bütün zamanımı bilgisayarlarla çalışarak geçirmek istiyorum. MEB bana zorla kültür öğretecekmiş! Kültür dediği nedir? Tiyatroya mı gitmeliyim? Dizi mi seyretmeliyim? Neymiş bu kültür? Operaya mı gitmem gerekiyor? Neden? Böyle bir vizyon olabilir mi? Bir kere bu özel hayata girer. Her ailenin kültür anlayışı değişik olacaktır. MEB’in kültür vizyonu olamaz. Boş laflar.

…nitelikli…

“Nitelikli” ne demek? Hangi konuda nitelikli? MEB talebelere tek bir konuda nitelik veriyor o da sınav geçmek. MEB sınav robotları yetiştiriyor. MEB bir de utanmadan böyle bir vizyon ile ortaya çıkıyor. Pratikte MEB bakanlığının bir tek vizyonu var, açıkça söylenmeyen tabii, o da çocukların okula başladıklarında içlerinde olan cevheri sistematik olarak öldürmek. Bunu da acımasızca kendi öğretmenleri aracılığı ile yapıyor. Yani MEB ülkenin en değerli insan kaynağı olan çocukları ve gençlerin yaratıcılıklarını ve yaşama isteklerini sistematik olarak körleten bir sistemi devam ettiren bir suç örgütüdür.

…ahlaklı…

“Ahlaklı bireyler” mi? Ey MEB sana ne çocukların ahlakından. Ahlak ailelerin çocuklarına vereceği bir şeydir. Senin tek bir hedefin ve görevin olabilir o da çocukları bireyler olarak görüp her bireyin istediği alanda parlamasını sağlamak için gereken ortamı yaratmaktır. İşe bütün öğretmenlerini işten atarak başla. Ondan sonra bütün okullarını kapat. Yani sınıfları boşalt, sıraları at. Bütün okulları çalışır atölyeler haline getir. Bırak çocuklar istedikleri gibi çalışsınlar. Her çocuk ne yapmak istediğini sizin hazırlayacağınız şişmiş müfredattan çok daha iyi bilir. Sınav denen olayı eğitim sürecinden atın. Hiç bir çocuk hiç bir zaman hiç bir sınava girmesin.

Eğer bu dediklerimi yaparsanız ancak o zaman ülkenin en değerli insan kaynağı olan çocuklarımıza hakları olan değeri vermiş olursunuz.

Notlar:

— Milli Eğitim Bakanlığı 2023 Eğitim Vizyonu.

Vehbi Koç ve eğitim.

Celal Şengör, bir akademik yobaz.

Nesin Matematik Köyü