Hata

centralpark3

Sorun nedir anlayamadım. Bir yerin ismini yanlış mı söylemiş? İlgimi çekti çünkü ben de yıllar önce benzer bir hata yapmıştım; Centril Park’a gidiyorum diye yola çıkıp Hide Parkında bulmuştum kendimi. Ben diyorum ki, bu hatayı düzelterek ona dikkat çekenler aslında kendi üstün zeka seviyeleri ile övünmek için bunu yapıyorlar. Herkesin bilgi seviyesi bilmekten gurur duyduğu bilginin seviyesindedir. Ben mesela herkesin bilgi seviyesinin bilmekten gurur duyduğu bilginin seviyesindedir bilgisini bildiğim için övünürüm. Bu insanlar ise Centrall parkı nerede ve Hydi parkı nerede gibi bir bilgi kırıntısı ile övündüklerine göre bilgi çıtasını bayağı düşük tutmuşlar demektir. Arama bulma motoru gogleda herkesin kolayca arayıp bulabileceği bir bilgiyi ezbere bildiğini göstermek için sosyal medyada paylaşımlar yapan insanlara sadece acıyorum. Hani, Format’ın son teoreminin ispatında bir hata bulmuşlardır da, onunla övünürler, bunu anlayabilirim; ama dünya üzerinde iki önemsiz parkın yerini bildikleri için övünen insanların olması beni insanlık adına çok üzer. “Bir şeyi ezbere bilmek bilgili olmaktır” prensibi üstüne kurulmuş olan ezberci eğitim sisteminin eğitip eğitip cahil bıraktığı insanlardır bunlar. İnternete ulaşabilen herkes artık herşeyi biliyor. Parkların sadece hangi şehirde olduklarını değil istersek koordinatlarını bile anında bulabiliriz. Uydu resimlerine bakıp o parka gittiğimizde hangi çiçekleri toplayıp hangi bankta oturacağımızı bile planlayabiliriz. Artık hiçbir bilgiyi ezbere bilmeye gerek yok. Bilmek istediğin her şeyi internette anında bulabiliyorsun. Ben bu hatayı yapanı değil de, kendisinin ne kadar bilgili olduğunu göstermek için bu hatayı düzelteni hatalı bulurum. Zaten ortada bir hata yok! Farzedelim ki, google’da aradık ve gördük ki google’a göre central ile hyde parkları sayın CB’nin telaffuz ettiği ülkelerde değilmiş. Ama sayın CB hangi parkın hangi ülkede olduğuna dair bir fikir beyan etmedi ki! Eskiden Londra’ya gidip Central Park’ta dolaştıklarını sanan vatandaşlar olduğuna işaret etti. Sayın CB, 1980’lerdeki, yani AKP iktidarından önceki, eski Türkiye’nin şaşkın vatandaşlarından bahsediyor. AKP’nin dizayn ettiği yeni Türkiye’de artık Londra’ya vize alıp New York’a gittiğini zanneden saftirik vatandaşlar kalmadı. Artık herkes uyanık. Herkes aynı dizileri seyrediyor; aynı internete giriyor, aynı köprülerden geçiyor, aynı kıraathanelerde bedava kek yiyor. Herkesin altını, doları bol, keyfi yerinde. Herneyse ne! Biz google’a mı inanacaz yoksa sayın CB’mize mi? Aslında google’da bulduğumuz bilgi ile sayın CB’nin sözü arasında bir çelişki olsa bile bu sayın CB’nin bu parkların yerini bilmediğini göstermez ki; sadece bu bilgiyi CB’nin prompterinden geçiren asistanın hatalı olduğunu gösterir, o kadar. Ne var bunda? Üstünde durulacak bir konu değil. Velevki sayın CB İngiltere Reis-i Cumhur’u Mister Trumb’un ismini ABD Şansölyesi Tereza Maye ile karıştırmış olsun… Ne olur ki? Al birini vur ötekine. Fakat eleştiri oklarınızı sayın CB’ye hedefleyen ey hadsiz sosyal medya uşakları! Siz yeryüzündeki her memleketin her şehrindeki her parkın ismini biliyor musunuz? Hem siz promptersiz konuşuyorsunuz. Promptersiz konuşmak kolay! Hadi bakalım prompterli konuşun. Prompter görseniz tanımızsınız bile! Bu konuda ben futbolu suçluyorum. Evet, futbolu. Bildiğimiz futbolu. Ülkemizde entellektüel tartışma seviyesi tribünlerde birbirlerine koro halinde küfür eden rakip takım taraftarlarının seviyesindedir. Aziz Nesin’in dediği gibi tezahüratların yüzde 60’ı küfürlüdür. Geri kalanı da imalıdır. Stadyumda rakip taraftar kitleleri en yaratıcı küfürleri birbirlerine ve hakeme iletirler. Tribünlerde entellektüel bir tartışma ortamı yoktur. En fazla bağıran ev sahibi takımın taraftarlarıdır. Zaten kavga çıkmasın diye misafir takımın taraftarı çoğu kez stada alınmaz. Onlar ekran başında bağırır. Çocukluklarından beri karşı takımın bir vajinası olduğu ve kendileri ile cinsel ilişkiye girmeye arzulu olduğu mitosuna inanan bu taraftarların büyüyünce de her konuyu aynı seviyeye indirgemeleri kaçınılmazdır. Siyaset alanında tartışmaların seviyesi daha da düşerken sapıklık seviyesi zirve yapar. Entellektüel gelenekleri futboldan gelen insanlar zaten siyasi tercihlerini takım tutar gibi yaparlar. Bir parti tutup hayatları boyunca aynı partiye oy verirler ve diğer partinin vajinası ile ilgilenirler. AKP partisini tutmayan bu sosyal medya silahşörleri Sayın CB’nin her dediğine bir kulp takmayı marifet sanıyorlar.  Ama olaya bir de şu açıdan bakmakta fayda vardır. Sayın CB son 10 yıl neredeyse 7/24 mikrofon arkasında ve prompter önünde demeçlerini vermektedir. Biz de bu demeçleri almaktayız, sağolsunlar. Bu demeçleri kitaplaştırsak ve sayfaları yanyana koysak Haydee parktan Santral parka yol olurdu da o Central parkın yeşil çimlerinde oturup yakındaki Bing Bang kulesinin çanlarını dinlerdiniz. Ondan sonra arta kalan demeçlerden Pasifik okyanusu üzerinden bir köprü kurup Nakkaştepe parkımıza gelebilirdiniz. Bu şekilde Nakkaştepe’nin dünyanın bütün parklarından daha güzel olduğunu görmüş olurdunuz. Parkı gezdikten sonra geriye kalan demeçleri yanyana koyup Elan Kusk’un roketinden önce Mars’a gidip oradaki parkları da gezmek isterdiniz. Mars’ta henüz park olmadığını görünce elinizde kalan demeçlerden bir kamp ateşi yakıp ısınırdınız ve demeçleri yüzyıllarca yakarak enerji sorununu çözüp insanoğlunun Mars’ta koloni kurmak hayalini gerçekleştirmiş olurdunuz. Demeçlerin ateşi ile işleyen santrallerden çıkan ısı Mars’ta bir iklim değişikliğine yol açardı ve küresel ısınma olurdu. Mars’ın iklimini mahvettikten sonra küresel ısınmayı çok sıcak bulup bu sefer geriye kalan demeçlerle kendinize bir roket yapıp dünyaya geri gelirdiniz ve siz yokken verilen demeçlerle roketinizin deposunu tekrar doldurup güneş sisteminin dışına doğru yola çıkardınız ve güneş sisteminin dışında, samanyolu dikiz aynanızda kaldığında, geriye kalan demeçlerle… diye devam edebilirdik ama burada duruyoruz çünkü bu yazının da sayın CB’nin demeç külliyatı gibi uzayıp gitmesini istemiyoruz. Uzun lafın kısası, 10 yıldır devamlı hem sizin için, hem de memleketin hayrı için (ve hem de yeniden ve yeniden ve yeniden seçilmek için) hiç durmadan demeç veren bir büyük hitabet ustasının demeç külliyatında bulabildiğiniz tek hata bu ise… bu sadece sizin cahilliğinizi gösterir ve sayın CB’nin ne kadar doğru ve yanlışsız konuştuğunu gösterir. Sayın CB’yi bu konuda eleştirenler siz kendiniz 10 yıl boyunca her gün her saat demeç verseydiniz ne hatalar yapardınız kimbilir. Bu hataların memleket için ne kötülükler doğuracağını düşünmek bile istemiyorum. Eğer bu ülkede hukuk olmasaydı ve insanlar vermedikleri demeçler için ve söylemedikleri sözler için içeri alınıyor olsalardı sayın CB’nin bu sözde hatasını düzelttiğini zanneden bu zavallılar o vermedikleri demeçlerdeki hatalar için çoktan Silivri’nin yolunu tutmuş olurlardı. Türkiyenin yetiştirdiği en büyük hitabet sanatı ustasının ustalık döneminde iki parkın ismini karıştırmak gibi bir hata yapabileceğini düşünebilmek bile bu insanların ne kadar fanatik CHP’li olduklarını ispatlıyor. Bunların zaten dış mihraklardan destek aldıkları ve Gezi olayları sırasında aileleri ile Central Park’ta gezmeye gittikleri için gezi olaylarının failleri olarak soruşturulmaları kaçınılmaz olacaktır. Sayın CB olsa olsa bilerek iki küçük parkın yerlerini tersine çevirip söylemiştir çünkü o bütün insanları yaradanın yaratıkları oldukları için sever; cahil olanları da aynı sebepten sever ve onları da, eğer gerekli görürse, eğitilmeleri için Silivri kapalı eğitim tesislerine yönlendirebilir. Dinimizin (c.ç.) Allahın (cc) ve peygamberimizin (ss) ve CB’nin (ç.s) gerekli gördüğü de budur. Bunun aksini söyleyen dinsizlere demeçleri bundan sonra daha dikkatli dinlemelerini tavsiye ederiz.

***
Hata yapmayı suç bilen insanlar var… Hata yapmayı hata sanan insanlar var… Hatanın bir deneme olduğunu anlamayan insanlar var. Bu da eğitim sisteminin bir hatasıdır. Eğitim sistemi hatayı cezalandırmak üzerine kurulmuştur. Halbuki, hata yapmadan hiç bir şey öğrenilemez. Yürümek düşe kalka öğrenilir. Düşmeden yürümek öğrenilemez.  Düşmeden kalkılmaz. Düşmek nedir? Hata yapmaktır. Demek ki hata yapmadan hiç bir şey öğrenilemezmiş. Eğitim kurumu hata yapanları cezalandırdığına göre eğitimin amacı bir şey öğretmek değil, kalıplaşmış bilgileri ezberlettirerek bir üst sınıfa geçmek için sınav geçmeyi öğretmektir. Okullarda hata yapan talebe hata yapmış gibi alaya alınır ve cezalandırılır. Okulda en büyük hata bilmemektir ve bilmemek en ağır şekilde cezalandırılır. Halbuki, tam aksine hata yapan talebeler desteklenmeli ve tebrik edilmelidir. Son söz olarak şunu söyleyebiliriz ki, ortada bir hata yoktur, herkes ne demek istendiğini anlamıştır. Demek istenen şudur: Eskiden bizim anıt parklarımız yoktu; döviz bulabilip de yurtdışına çıkabilen vatandaşlar oradaki anıt parklara bakıp üzülürlerdi. Şimdi bizim de Nakkaştepe’miz var. Öyle dışarlara gidip oralarda cenral parkmış hidy parkmış gibi yerler var diye bilgiçlik taslamayın. Söylenmek istenen budur. Ve doğru olarak söylenmiştir.


Notlar:

Haber.

Yalancı olduk şimdi…

İnternetten bir şeyler almışlığınız var mı? Vardır herhalde. Peki hiç MESAFELİ SATIŞ SÖZLEŞMESİNİ okudunuz mu? Ben hiç okumadım. Okusam da anlayamam zaten. Bu tip sözleşmeler avukatlar tarafından anlaşılmaması için yazılmış içinden çıkılmaz hukuki metinlerdir. Ama okumadığım halde “MESAFELİ SATIŞ SÖZLEŞMESİNİ OKUDUM” düğmesini hiç tereddüt etmeden tıklarım. Böylece yalan söylemiş olurum.

Bu benim için bir problem olmaz çünkü yalan söylememeyi yüksek bir otoritenin beni cezalandırmasından korktuğum için değil de ilkesel olarak reddeden biriyimdir. Ama Kuran’a göre yaşamayı şiar edinmiş ve Kuran yasakladığı için hiç yalan söylememeye çalışan mütedeyyin bir şahsın ikilemini bir düşünün. “MESAFELİ SATIŞ SÖZLEŞMESİNİ OKUDUM” diye tıklasa yalan söylemiş olacak ve Kuran ile ters düşecek. Tıklamazsa alışveriş sepetindeki siparişlerini alamayacak. “Okumadan tıklamam” deyip okumaya kalksa belki de saatlerini harcayacak ama yine anlaşmanın hukuki jargonunu çözemeyecek…

Aslında anlayıp anlamaması önemli değil… Anlaşma diyor ki,

Siparişin gerçekleşmesi durumunda SİPARİŞ VEREN/ALICI işbu sözleşmenin tüm koşullarını kabul etmiş sayılır.

Yani biz alıcıların anlaşmayı okuyup beğenmediğimiz koşulları değiştirmek gibi bir lüksümüz yok. Neden okuyalım o zaman? Okusak da bir okumasak da bir.

İnternette alışveriş yaparken karşımıza çıkan sözleşmeleri okumadan onaylamak bir internet geleneğidir. Ama hayatı boyunca yalan söylememiş birisi bu geleneğe uyarak yalan söylemiş oluyor. Peki bunun ahirette cezası olacak mı?

MELEK: (Bir masada oturmuş, önündeki amel defterine bakarak konuşur) HepsiBurada.com’dan bir sipariş vermişsin ve okumadığın halde MESAFELİ SATIŞ SÖZLEŞMESİNİ okudum diye tıklamışsın. Bu bir yalan ve senin amel defterine işlenecek.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Bir yandan telefonunu başparmakları ile tuşlar) Okusam ne olur okumasam ne olur, anlaşmayı değiştirme hakkım yoktu ki.

MELEK: Yalan söylemek için mazeret bulmak isteyen bulabilir. Yalan söyledin mi söylemedin mi?

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: İstemeyerek yalan söyledim, evet. Ama söylediğim yalan diğer bir insana söylenmiş bir yalan değildi. Ben bir tüzel varlığa yani bir şirkete yani kendisi devamlı reklamlar aracılığı ile bize yalan söyleyen ve bizi aldatan bir kuruluşa yalan söylemiş oldum. Kuran’da yasaklanan yalan Allah’a karşı söylenmiş yalandır. İşte bir örnek, Saf Suresi, 7. Ayet..

MELEK: Kuran’ı bize mi öğretiyorsun??

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Haşa. Ne haddimize… Sadece kendimi savunuyorum.

MELEK: Burası mahkeme değil.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Olsun ben yine de söyleyeyim, internetten şimdi buldum… Evet, Saf Suresi, 7. Ayet’te Allah diyor ki

Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Allah zalimler topluluğunu doğru yola ulaştırmaz.

Ben Allah’a karşı yalan söylemedim. Benim söylediğim yalan hiç bir insana zarar vermedİ.

MELEK: Bu işi milyonlarca senedir yaparım henüz karşıma yalan söylememiş bir insan gelmedi. Hepiniz yalancısınız.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Doğrudur. Kuran da bu konuya dikkat çekmek istemiş. Yusuf Suresi, 26. Ayet’te Allah diyor ki, (telefonundan okur)

Yusuf dedi ki; “O gönlünü eğlendirmek için beni kullanmak istedi.” Kadının ailesinden bir tanık da şu şekilde tanıklık etti: “Eğer erkeğin gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylüyor, bu durumda erkek yalancılardandır. Eğer erkeğin gömleği arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylemiştir. Bu durumda erkek, doğru sözlülerdendir.

Bu “gömlek testi” diye bilinir ve Arap ülkelerinde hala bir çeşit yalan dedektörü gibi kullanılıyor.

MELEK: Bu yalanını da amel defterine işliyorum.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Memure hanım bu yalan olamaz, benim tarikatımın çok muhterem şeyhi Mor Sakallı Düldül Hoca’mın bir fetvasında kendisi bu gerçeği telaffuz etmişlerdir. Allah gani gani rahmet eylesin, çok büyük bir insandı.

MELEK: Öyle mi zannediyorsun? Senin Mor Sakallı’nın Amel defterine yeni sayfalar eklemek durumunda kalmıştık, yalanları o kadar uzayıp gidiyordu. Sonunda tesadüfen doğru olarak ağzından çıkmış olan bir kaç lafı doğru hanesine yazdık ve yalan hanesine de “söylediği her şey yalandır” dedik. Onun yalanlarını teker teker yazmaya kalksak burada kuyruk uzayıp giderdi.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Nasıl da inanmışız hergeleye! Bu telefonu da o satmıştı bana “ahirette de çeker” demişti. Bir iPhone’un 3 misli para vermiştim. Bak nasıl çekiyor ama…

MELEK: Telefonu burada bırakacaksın.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: (Raflarda dizilmiş telefonları şimdi görür) Neden telefonları öyle dizmişsiniz? Madem alacaksınız, imha edin gitsin.

MELEK: BTK son bir defa inceleyecek. Ondan sonra imha ediyoruz.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: (Telefonundan ayrılacağına üzgün) Şarj aletini de bırakayım mı?

MELEK: Üryan geldik üryan gideriz diye bir laf duydun mu sen? Çıplak gireceksin içeri.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Herneyse… Konumuza geri dönersek… Kuran’da Allah’a ve diğer insanlara yalan söylemek yasaklanmıştır ama “tüzel varlıklara karşı yalan söylemeyeceksiniz” diye bir hüküm yoktur.

MELEK: Yine de yalan söylemiş oldun. Tüzel varlık müzel varlık biz anlamayız. Yalan söylememek bir ilkedir. Karşında kim olursa olsun. Yalan söylemeyeceksin. Ders olsun.

(Telefonu verir.)

###

Notlar:

— Kuran’dan alıntılar Mustafa Cemil Kılıç’ın hazırladığı Anlamak için Türkçe Kuran (Meal) kitabından alınmıştır. Kuran’da geçen kelimeleri KuranMeali.org sitesinde arayabilirsiniz.

— Tüzel Varlıklar Kuram’ı için bakınız: Filozof Kedi Niçe’nin Tüzel Varlıklar Kuramına Giriş’i.

Filozof kedi Niçe’nin Tüzel Varlıklar Kuramı’na Giriş’i

Tarih bireyin Tüzel Varlık’la mücadelesinin hikayesidir.

Tüzel Varlık nedir? Kedi Devrimi adlı kitabımda filozof kedi Niçe, devrimci kedi Çe’ye Tüzel Varlık’ın ne olduğunu detaylı olarak açıklamıştır. O bölümü olduğu gibi kopyalıyorum.

***

6 – Niçe’nin Çe’ye öğütleri

Niçe yeni bir varlık tipi tanımlamıştır: Tüzel Organizma. Bu varlığın en önemli özelliği insanların efendisi olmasıdır. Niçe Çe’ye Tüzel Organizmayı incelemesini ve iyice anlamasını öğütler çünkü insanlarla olan savaşında istese de istemese de İnsanların Efendisi karşısına çıkacaktır. İşte Niçe’nin bir rakı sofrasında Çe’ye söyledikleri.

– Çok değerli dostum Niçe. Devrimin kuramsal temellerini uzun yıllar önce atan sensin. Belirlediğin yolda emin adımlarla ilerliyoruz. Kedilerin özgürlüğüne içelim!

– Devrime kendini adamış yoldaş Çe! Kedileri insan egemenliğinden kurtarmak için giriştiğin bu kutsal mücadelede benim mütevazi fikirlerimin de bir yeri varsa ne mutlu bana. Kedilerin özgürlüğü hiç ölmeyecek bir tutkudur benim için, bundan şüphen olmasın, ama en son araştırmalarım kedilerin insanlara karşı tek vücut olup başkaldırmalarının imkansız olduğunu gösteriyor. Yine de kedilerin özgürlüğüne!

– Biz imkansızı başarmak için bu yola baş koymuşuz. Devrimi inananlar yapar.

– Devrimi inananlar başlatabilir fakat düzenin sahipleri bitirir. Bu kural değişmez. Düzene karşı yapılan hiç bir devrim düzeni değiştirmeyi başaramamıştır. Düzen değişmez ismi değişir.

– Fransız devrimi?

– İsim değişikliğidir. Nereye saldıracağını bilemeyen aç ve şaşkın bir güruh devrim adına bir binaya saldırmıştır. Düzenin sahipleri yeni bir slogan yazıp düzenin markasını değiştirmişler ve devrimin başarı ile sonuçlandığını söyleyip o günü bayram ilan etmişlerdir. Halk istediğini aldığını zannedip evlerine dönmüştür. Düzenin verdiği tek taviz halkın kölelik takvimine bir tatil günü eklemek olmuştur. Dökülen onca kan ve sepetlere düşen kafalar yeni bir tatil günü için miydi?

– Devrimin halka bir faydası olmamıştır diyorsun.

– Devrimden önce pasta yiyemeyenler devrimden sonra da yiyememişlerdir. Çe, vazgeç bu devrim sevdasından. Devrim işlevini yitirmiş bir değişim aracıdır. Devrimin hedefinin açıkça tanımlanabildiği zamanlarda bile, yani krallara ve tiranlara karşı yapıldığı zamanlarda bile, devrim başarılı olamamıştır. Bugün iktidar küreseldir, bir yerde değil her yerdedir, yani hiç bir yerde değildir.

– Bahsettiğin bu devrim iktidara karşı yapılan eski tip devrimdir. Bu devrimlerin amacı iktidarı ele geçirip halkın yönetim biçimini değiştirmektir. Kedi devrimi ise gerçek anlamda bir halk devrimidir. Bir cins devrimidir. Başka bir cinsin kontrolünde olan doğal haklarımızı kendi cinsimizin kontrolüne geçireceğiz. Tek amaç kedileri insanların sömürüsünden kurtarmaktır. İnsanların devrim dediği şey aslında hiç bitmeyen iç savaşlarında birikmiş kinlerin patladığı noktalardır. Kedi devrimi ise bir cinsin ortak düşmanına karşı tek vücut ve tek kafa olup özgürlük savaşı vermesidir. Bu zaten senin temel öğretin değil mi?

– Evet Çe. Devrimin anlamını çok iyi kavradığını görüyorum. Biz kediler insanlardan çok ileri bir bilinçlenme düzeyindeyiz. Onlar henüz ne bir efendileri olduğunun ve ne de ona karşı savaşabileceklerinin bilincine varmışlardır.

– İnsanlar en büyük düşmanları olan ve onları kırıp geçiren virüslere karşı bile tek vücut olup savaşamıyorlar.

– Eğer bir asteroid dünya ile çarpışma yörüngesinde olsa bu kadar kesin bir ortak tehdit karşısında bile insanlar iç savaşlarını ve kan davalarını unutup cinslerini tehdit eden ortak tehlikeye karşı savaşmazlar.

– İç savaşları ve kan davaları insanların en eski alışkanlıklarıdır. Bir bireyin alışkanlığını kırması zordur. Bir toplumun alışkanlığını kırması hemen hemen imkansızdır.

– Çe, ne virüs ne de asteroid insanların efendisidir. Onlara karşı yapılan mücadeleye özgürlük savaşı denemez. Bir cinsin özgürlüğü tek vücut olmadan kazanılamaz.

– Bizim birleşebilmemiz için her şeyden önce yeryüzüne yayılmış soydaşlarımızın özgürlük bilincine ermeleri gerekir.

– Özgürlük Cemiyeti bu konuda uzun zamandır çalışmalar yapıyor. Temasların faydalı oldu mu?

– Cemiyetin devrime katkısı olamıyacağını anlamış oldum. Uzayıp giden toplantılarda özgürlük üstüne yöntem tartışmaları yapmak bana göre değil. Ben bir eylem kedisiyim.

– Özgürlük bireye has bir özelliktir. Kurumlar birey olmadıkları için özgürlük nedir bilmezler. Kendi özgürlük nedir bilmeyen de özgürlük için savaşmaz.

– Savaşanların önünde de istemeden de olsa bir engel teşkil eder diye düşünüyorum.

– Bu gibi cemiyetler ve partiler yeni nesillerin devrime katılmalarını engeller. Devrim adına yayınladıkları broşürler ve kitaplarla gençleri kendi saflarına çekerler. Yeni katılanlar devrim için çalışmak yerine cemiyetin nasıl çalıştığını öğrenirler ve hiyerarşide tırmanmayı devrime en önemli katkıları olarak görmeye başlarlar. Cemiyetin tek amacı da zaten yeni üyeler devşirip kendi varlığını ilelebed sürdürmektir.

– Hipatya okulculuktan ne kadar nefret ettiğini söylemişti.

– Bir davanın gerçekleşmesini engellemenin en kolay yolu onu okullaştırmaktır.

– Zaten kedilerin zaferi bu cemiyetin sonu olurdu. Hiç bir bürokrasi amacına ulaşıp kendini fesetmek istemez.

– Seninle gurur duyuyorum Çe. Kurumsallaşmanın bireysel özgürlüğün en büyük düşmanı olduğunu bu kadar açık olarak anlayıp red etmen çok ümit verici. Devrimin kariyerci bürokratlara değil senin gibi bağımsız bireylere ihtiyacı var. Bu aşamada yapman gereken kedi ve insan toplumlarının alt yapısını ve açık ve gizli güçlerini incelemek ve anlamak olmalıdır.

– Akademik incelemeleri Cemiyet üyelerine bırakıyorum. Gözlemlerim bana kedilerin insanların sömürgesi olarak yaşadıklarını kesin olarak gösteriyor. Bu gerçeği daha fazla tartışmaya gerek yok. Şimdi eylem zamanı. Hiç vakit geçirmeden harekete geçip kölelikten kurtulmamız gerekiyor.

– Çe, dünyada milyonlarca kedi var. Bu kedilerin çoğu evcilleşip insanlaşmışlardır. Onların barınak, beslenme ve sıhhat gibi temel sorunları yoktur.

– Ve en güzeli de yaşamlarını sürdürebilmek için çalışmaları gerekmiyor.

– Evet, insanlar onların bütün ihtiyaçlarını karşılıyor. Bu güvenli yaşam karşılığı kediler üreme, düşünme ve hareket özgürlüklerinden vazgeçiyorlar. Özgürlüklerini kaybetmiş kediler insan evlerinde süs eşyası olarak yaşıyorlar.

– Acaba onlar kendilerini süs eşyası olarak görüyorlar mı?

– Bu konuda kafa yorduklarını zannetmiyorum. Evcilleşmiş kedilerin tek istediği karınlarını mama ile doldurup uyumak ve tatlı rüyalarla kendilerinden geçmektir. Onlar senin özgürlük dediğin şeyi anlayamazlar. Anlasalar bile istemezler özgür yaşamayı.

– Özgürlük bizim genlerimizde var.

– Bir özgürlük geni varsa ben bilmiyorum ama senin vaad ettiğin özgür hayat onların evcil hayatlarından daha iyi değil ki. Özgürlüğü seçerlerse mamaları için çalışmaları gerekeceğini onlara anlatamazsın.

– Alın teriyle kazanılmış mamanın tadını tattıklarında onlar da özgür olmak isteyeceklerdir.

– Evin rahatlığını ve güvenini bırakmalarını nasıl isteyeceksin?

– Rahat özgürlüğün bittiği yerde başlar.

– Özgürlük adına sokağa düşen bu kediler yazın sıcaktan bunalacak, kışın soğuktan donacak ve uyku saatleri altüst olacaktır. Diğer özgür ve aç kedilerle bir parça insan artığı için kavga edeceklerdir. Çoğu özgürlüğün tadına varamadan açlıktan ölecektir. Değer mi soyut bir özgürlük kavramı için?

– Onlar devrimin kurtardığı ilk kuşak olarak tarihe geçeceklerdir. Dava uğruna bazılarının şehit düşeceği bir gerçektir. Devrimden sonra onların onurlarına gösterişli anıtlar dikilecektir, bundan şüphen olmasın.

– Daha gerçekçi olarak, bu zavallı kediler rahat evlerinden ‘kurtulunca’ kendilerini leş kokan ara sokaklarda sıçanlarla beraber çöplükleri karıştırırken bulacaklardır.

– Olabilir. Ama bu geçeci bir durumdur. Özgürlük insanlardan tam bağımsız doğa içinde yaşamak demektir.

– Efsanevi dev kediler gibi özgür ve bağımsız . . .

– Dev kediler efsanevi değildir. Onlar kedilerin egemen olduğu uzak bir diyarda insanlardan tam bağımsız yaşarlar. Oradaki bütün varlıklar miyavlamak yerine kükreyen dev kediyi kralları olarak tanırlar.

– Çe, belki böyle bir diyar ve egemen dev kediler vardır, bilemem, ama mitoloji ve tarihi ayrı tutmalısın. Bilimsel düşünce bunu gerektirir. Dev kedilerin varlığı mitoloji ile karışmıştır oysa bizim tarihimiz bilimsel olarak araştırılmış ve yazılmıştır.

– Tarih akademik bir daldır. Devrime katkısı mitolojiden bile azdır. Biz bilimsel devrim değil hak devrimi yapıyoruz. Hakkımızı alana kadar da savaşacağız. Savaştığımız yer bugündür, tarih değil.

– Bugünkü duruma nasıl geldiğimizi anlamak için tarih yararlı olacaktır. Tarihimizin dönüm noktası binlerce yıl önce atalarımızın insanlarla yaptığı anlaşmadır.

– Nasıl imzalamışız ki biz bu anlaşmayı?

– Ne yazılı ne de sözlü olan bu anlaşma iki tarafın birbirlerini sevmelerinden doğmuş doğal bir anlaşmadır. Kediler insanların buğdayını çalan fareleri avlamışlar insanlar da kedilere evlerinin kapısını açmışlardır. Eşit tarafların ortak menfaatleri için gerçekleştirdiği tarihteki en güzel dostluk anlaşmalarından biridir bu.

– İnsanların sözlerini tutacaklarını varsayıp onlara güvenmek saflık olmuş. Bu günkü durum insanların anlaşmayı tek taraflı olarak değiştirdiklerini gösteriyor.

– Bahsettiğin değişiklik insanların tarım devrimini gerçekleştirmelerinin sonucudur. Tarım devriminden sonra insanlar yaşadıkları doğal ortamı bırakıp kurdukları şehirlere taşınmışlardır. Şehir sadece ikamet ve ticaret merkezi olarak düşünülmüş ve hayvanlar ve tarım kırsal bölgede kalmıştır. Artık kedilerin avcılığına ihtiyaçları kalmadığı halde insanlar bu iyi dostlarını beraberlerinde şehirlere taşımışlardır.

– İşlevini yitiren her şey gibi kedilerin de süs eşyasına dönüşmesi kaçınılmazdı herhalde.

– Evet. Şehirlerde dar mekanlarda istiflenmiş olarak yaşamaya çalışan insanlar bu canlı süs eşyalarının yavrulamalarını da kısıtlamak istemişlerdir.

– Kısırlaştırmak kısıtlamak değil vahşettir. Soykırımdır. İnsanların diğer bir varlığa kendi zevklerini tatmin etmek için yaptığı bu vahşiliğe isyan etmemek imkansız. Üreme özgürlüğümüz en doğal hakkımızdır.

– Özgürce ve doğasına uygun olarak üremek her varlığın hakkıdır. İnsanlar diğer bir cinsin çift kurma ve üreme özgürlüğünü hunharca yok ederler ama kendileri de üreme özgürlüklerini evcilleşmeleri sürecinde kaybetmişlerdir. İnsan soyunun başına gelen en ağır felaketlerden biridir bu.

– Doğa tanrısı onları kedilere yaptıkları için cezalandırmıştır belki de.

– Doğa tanrısı, eğer varsa, insanların tanrısı gibi intikam alıcı mıdır, bilmiyorum, intikam doğal değil de hukuki bir kavramdır ya. Her neyse, bu şehirleşme hem insanların hem de kedilerin geleceklerini tanımlayan bir değişim olmuştur. Doğadan izole edilmiş evlerinde insanlar kedilerini insan gibi yaşamaya zorlamışlardır. Böylece kediler insanlaşmış ve kendilerine yabancılaşmışlardır. Çünkü onların insan vucudu olmadığı halde insan gibi yaşamaları istenmiştir.

– Şehirler insanları da yabancılaştırmış. Romanlarda en çok işlenmiş konulardan biridir yabancılaşma.

– Çok doğal değil mi? Roman yabancılaşan insanın icadıdır. İnsan birey kavramına bilinçlenince varlığını o zamana kadar tanımlamış olan aile ve toplum gibi organizmaların dışında ve onlardan bağımsız varolabileceğini keşfetmiştir. Kendi kendini tanımlayıp evrende tek bir birey olarak varolabileceğini – yani özgürlüğünü – keşfeden insan eski toplumsal kendine yabancılaşmıştır.

– Bir gruba bağlı olmadan özgür bireyler olabileceklerini insanlar daha yeni anlamış. Biz ise bir gruba bağlanmayı suya batmak kadar itici buluruz.

– Gruplar dışında özgür yaşamak insanlara hep korkunç gelmiştir. Sürüden ayrılanı kurt kapar der dinleri. Sürünün sahipleri de sürüden ayrı düşüneni sürünün kurtlara satmasını ister. Özgür olma ile bir gruba ait olma çelişkisinin farkına varan yabancılmış insan da romanı icad edip yabancılaşmasını kendine yansıtır ki görebilsin. Yalnızlığını veya yalnız olamayışını ve evcilliğin verdiği mutluluk ile özgürlüğün kuramsal hazzı arasında kararsız kalışını romanlarda anlatır kendine. Sen de, Çe, Hipatya’nın evcil mutluluğu ile senin özgürlük hasretini karşılaştırmıyor musun bazen. Benim yerim neresi diye sormuyor musun?

– Niçe, özgürlük bir yer mi sence? Hipatya evinde özgür ben evsizliğimde.

– Evlerinde yaşayan kedilerin insanların gözünde özel bir yeri vardır. At ve eşek gibi hayvanların emeklerini sömüren insanlar kedilerin emeğine saygı duyarlar ve onları çalıştırmazlar. Kediler onlara özgür yaşadıkları zamanları hatırlatır.

– İnsanlar da özgürlüklerini evcilleşince kaybettiler demiştin.

– Kediler nasıl insanlarla bir anlaşma yapmışlarsa insanlar da görünmez bir organizma ile benzer bir anlaşma yapmışlardır. Bu organizmaya Tüzel Organizma denir.

– Bence bu varlığın ismi Niçe tipi organizma olmalı. Bu artık senin adınla özdeşleşmiş bir buluş. Bu konuyu senden dinlemek çok onur verici. Peki bu organizma artık görünmez olmadığının ve tanımlandığının farkında mı?

– Hayır değil. Bu organizmayı insanlar yaşayan bir varlık olarak algılayabildikleri zaman ona bir isim koyacaklardır. O zaman onu efendileri olarak tanıyıp ondan korkacaklardır. Henüz onu göremedikleri için adı yok insanlar arasında.

– Belki ismi olmadığı için göremiyorlar. Yüzlerce kırmızı vardır ama sadece ressamlar görür onları çünkü isimlerini bilirler.

– Doğrudur. Sen kedi cinsinin insanların egemenliği altında yaşadığının farkındasın. İnsanlar ise Tüzel Organizmanın kölesi olduklarının bilincinde değiller. Ama bir insan yavrusu ile bir kedi yavrusunu karşılaştırırsak ikisinin de köleliğe doğmuş olduğunu görürüz.

– Evet, ikisinin de doğal özgürlükleri kendilerine değil de doğdukları yerin sahibine aittir. Kedi insan evine doğar, insan da bir bayrak devletinin topraklarına.

– Bir evde doğan kedinin özgür olup olmama seçimi kendisine bırakılmaz. O özgür değildir. Doğal hakları sahibinin kontrolü altındadır. Devrimin amacı bu yeni doğmuş yavruya doğal hakları olan özgürlüklere sahip çıkma özgürlüğü vermek olmalıdır.

– Devrim gösterdiğin bu hedefe ulaşacaktır.

– Sahibi yeni doğan kediyi yaşı gelince veterinere götürür ve ameliyat ettirir. Bu hayati karar kedinin fikri alınmadan uygulanır. Sahibi ona hür yaşamak isteyip istemediğini de sormaz. Ona ev terbiyesi vererek evcilleştirir ve ehlileştirir. Cinsine has hijyen kurallarını annesinden öğrenen yavru evde uyması gereken tuvalet kurallarını insanlardan öğrenir.

– Cinsimize karşı işlenmiş bir suç bu.

– İnsan yavrusuna gelince. Anne baba Tüzel Organizmanın himayesinde yaşayan kölelerdir. Onlar da doğduklarında ebeveynleri tarafından köleliğe satılmışlar ve özgür yaşamı hiç bilememişlerdir.

– İnsanlar nasıl köleliğe satılır?

– Törenler ve ritüellerle. Anne baba yeni doğmuş yavrularını Organizmanın kölelik veritabanına kayıt ettirirler ve ona bir kölelik numarası alırlar. Artık o insan değil bir sayıdır.

– Organizma insanı sayı olarak görür diyebilir miyiz?

– Diyebiliriz. Organizmanın kölesine verdiği değer bir sayıya verilen değerden fazla değildir. Sen bir kağıda yazdığın bir sayıyı sildiğinde ne kadar üzülürsen Organizma da kendi savaşlarında bir hiç uğruna öldürttüğü insanların kölelik numaralarını veritabanından silerken o kadar üzülür.

– İnsanlar köleliklerini neden sorgulamaz?

– Farkında değiller ki. Organizma onlara dünyanın efendisi olduklarını ve bu evrenin onlar için yaratıldığını söyler. Kölelik geleneği binlerce yıldır devam ettiği için insanlar bu hallerini bir doğa kanunu zannederler. Başka bir yaşam tarzı bilmedikleri için köleliklerini sorgulamak akıllarına gelmez. Özgür yaşadıkları zamanlar o kadar eskilerde kalmıştır ki özgürlüğünü hatırlayan yoktur.

– Bu toplu hafıza kaybı bizim için de geçerli fakat kedi anne insan anne gibi yavrusunu bile bile köleliğe satmaz, yavrusu ondan zorla koparılıp alınır.

– İnsan anne doğal annelik içgüdülerini kaybetmiştir. Kendi cinsine ihanet eden bir suçludur o. Yavrusunun hakkı olan bütün doğal özgürlüklerini Organizmaya acımasızca satar. Yavrusunu insan yapan en önemli özelliği olan düşünce özgürlüğünü de üyesi olduğu marka dinine satar.

– Bizde din denen sömürücünün olmaması bir avantaj olmalı.

– Din insanlara Organizmanın bir görüntüsü olarak belirir. Her insan malı olduğu din ve onun çalışanlarına korku ile karışık bir çeşit saygı duyar. Anne yavrulayınca yavrusunu din çalışanına teslim etmeyi bir görev bilir. Bu din çalışanı da bir ritüelle yavruyu Organizmanın malı ilan eder. Bu rituel hayatı boyunca Organizmanın yavruya uygulayacağı çeşit çeşit işkencelerin ilkidir.

– Nasıl yani?

– İnsanların dinleri çeşit çeşittir, Hristiyanlık denen dinlerden birinde bu rituel şöyle yapılır. Anne baba yavrularını törenin yapılacağı marka dininin sembolleri ile süslenmiş ve özel bir mimarisi olan yapıya götürür. Orada tam teşekkül merasim uniforması giymiş bir görevli onları karşılar. Binayı süsleyen markalar, logolar ve semboller görevlinin kaftanına ve kukuletasına da işlenmiştir. Anne baba böyle markalı uniformalara çok değer verirler. Özel arabalarını bile üzerine arabalarının markasının ve logosunun işlendiği tulumlar giymiş işçilerin çalıştığı garajlara bakıma götürmeye özen gösterirler. Bu özel tulumlar giymiş insanlar arabanın yağını değiştirirse arabanın mutlu olacağına ve daha iyi çalışacağına inanırlar. Anne baba din görevlisinin uniformasının da törenin başarısı için gerekli olduğuna inanırlar. Bazı ön hazırlıklar ve ayinlerden sonra küresel din çalışanı ölü bir dilden tekerlemeler mırıldanmaya başlar ve yavrunun üstündekileri çıkartıp onu ayaklarından tuttuğu gibi tepetaklak bir kova suya batırır.

– Olamaz! İğrenç! Bu ne vahşet! Küçücük bir yavruya nasıl böyle bir işkence yapılır!

– Bir değil, iki değil, üç değil, beş değil, tam yedi kere batırır çıkarır ve yavrunun kafasını her defasında suda biraz daha uzun tutar, biraz su yutması sevaptır der. Zavallı yavru suda boğulacağını düşünüp avazı çıktığı kadar ağlar.

– Zavallı yavru!

– Henüz insan dilinden anlamayan yavruya bu yolla ilk kölelik dersi verilmiş olur. Efendisi Organizma ona “bana karşı çıkacak olursan başına gelecekleri bil” demektedir. Yavru geçirdiğı bu travmayı hayatı boyunca hatırlar ve ne zaman marka dininin yasalarını sorgulamayı düşünse korkar ve vazgeçer.

– İnsanların kölelik durumu öyle ilerlemiş bir safhada ki onlar yavrularına bu işkence yapılırken bakabiliyorlar. İçleri cız etmez mi?

– Etmez. Yaptıkları ile gurur duyarlar. Yüce bir varlığa hizmet ettiklerine inanırlar. Kendileri de bu rituelden geçtikleri için onu bir insanlık geleneği zannederler.

– Kölelikten kafaları çürümüş insanların. Ya bu işkenceyi kedi yavrularına da uygulamaya başlarlarsa.

– Yapmazlar. Bu suya batırma töreni insanlarla o din markası arasında olan bir ilişkidir. Din organizması insanlardan çok daha akıllı olduğu için köleleştirme işlemlerini insanlara özel, onları yücelten ve tanrılara sevdiren çok eski insanlık gelenekleri olarak sunar ve insanlar da kanar buna. Aynı tören kedi yavrularına da uygulansa insanlara özel olmazdı. Zaten din markalaştırdığı ritüelleri korur ve anlamlarının sulandırılmasına izin vermez.

– Bu organizmaya akıllı dedin. Akıllı olmayı insanlar kendilerine has bir özellik diye düşünürler. Nasıl oluyor da bu organizma akıllı olabiliyor? Mecazi anlamda mı?

– Hayır. Akıllı olmak için vücudu olmak gerekmiyor. İnsanlar bir organlarının akıl diğerinin de aşk merkezi olduğunu sanacak kadar tıpda geri kalmışlardır. Bunun sebebi insanların kendi vücudlarının bilimsel olarak incelenmesini bile Organizmanın kontrölüne bırakmış olmalarıdır. Organizma da insanların menfaatini değil kendi menfaatini düşünür ve onların iyi olmalarını değil mümkün olduğu kadar uzun süre hasta kalmalarını ister ve onlara ilaç satar durur.

– Zavallı insanlar, çok akıllı olmadıkları belli . . .

– İnsanların anladığı anlamda akıllı olmak için vücudu olmak gerekmez, yazıyı kullanmasını bilmek yeter ve Organizma da yazıyı kullanabiliyor. Ama Organizmayı insanlara göre akıllı yapan onun insan bireyine göre ölümsüz olmasıdır. İnsan kuşakları doğar, yaşar, inanır ve ölür fakat Organizma yaşamaya devam eder. Organizma insanları nasıl kullanacağını en ince detaylarına kadar geliştirip kanunlaştırmıştır. Unutma ki insanları eğiten de bu din organizması ve onun seküler şekli olan okullardır. Din eğittiği insanlara dinin kölesi olmanın insanların erişebileceği en yüksek mertebe olduğunu öğretir.

– İnsanların kedileri insanlık kuralları ile eğitmeleri gibi. Peki yeni doğmuş bir yavruyu bir kova suya batırarak tanrılara bahşedildiğine insanlar gerçekten inanır mı?

– İnanırlar. Tanrıya inanmasalar bile anne baba yavrularını marka dinine satınca bu kurumun onu bu dünyada ve ölümden sonra koruyacağına inanırlar. Daha önemlisi insanlar bu törenin tanrılarla alakası olmadığını ve Organizmanın yavrularını kendi malı yapma töreni olduğunu göremezler.

– Yavrunun eğitiminde annenin sözü hiç mi geçmez?

– Din ve bayrak devletinin endoktrinasyon işini anneye bırakmayacaklarını tahmin edersin. Bir dinin malı olmuş insanlar o dinin kurallarına kayıtsız şartsız uymak mecburiyetindedirler. Bu kurallar çok çeşitlidir ve insanların yaşamlarının her boyutunu kapsar. Mesela, en büyük iki marka dininde erkek yavrunun üreme organının bir parçası tasarım bozukluğu olarak görülür ve kesilerek tanrılara adanır.

– Bu da insanların ne kadar geri zekalı olduğunu ispatlar.

– Geri zekalılıktan çok insan bireyinin Organizmanın alışkanlıklarını kırmaktaki güçsüzlüğünü ispatlar. Daha da ilginci insanlar tanrıları ile olan anlaşmalarını bu şekilde eski usül, yani yazı öncesi, kan anlaşması olarak imzaladıklarını söylerler. Daha doğrusu insanları tanrı adına sömüren ve tanrıların dünya üzerindeki tek ve meşru temsilcileri olduklarını iddia eden taşaronların propagandası öyle der insanlar da inanır.

– Böyle bir geleneğin binlerce yıldır devam ediyor olması insanların köleliklerini ne kadar sevdiklerini ispatlar.

– Organizmanın kendisini insanlara tanrı diye tanıtması ve onlarla olan anlaşmasını onların üreme organlarını sakatlayarak imzalamalarını istemesi insanların köleliğinin üreme ve cinsellik özgürlüklerini kaybetmeleri ile ilgili olduğunu gösteriyor.

– Sence bu Organizma sapık mı? Böyle sapıkça bir şey istiyor kölelerinden.

– Hayır. Onun vücudu yok. Sapıklık diye bir kavramı sadece teorik olarak bilebilir. Organizma insanların zayıf noktalarını biliyor ve onları amaçlarına ulaşmak için kullanıyor.

– Organizmanın insanlarla yaptığı anlaşma insanların bizle yaptığı anlaşmadan daha kötü bence.

– Evet. Organizmanın insanlarla yaptığı anlaşma insanların emekçi hayvanlarla yaptığı ve sömürüye dayanan anlaşmaya benziyor. Organizmanın vaad ettiği rahat ve eğlence dolu hayat için insanlar Organizmanın boyunduruğu altında kölelik yapmayı kabul ediyorlar ve doğal hakları olan bütün özgürlüklerden vazgeçiyorlar. Çalışamaz hale gelince de Organizma onları acımasızca çöpe atıyor.

– Acımasızca çünkü acıma hissi zaten yok . . .

– Acıma gibi hisler de vücudu olan varlıklara ait özellikler olduğu için Tüzel Organizmada yoktur. O ne acır, ne hisseder. İnsanların duygularına en ufak bir saygısı yoktur. Organizma insanlarla bizim farelerle oynadığımız gibi oynar.

– O zaman bu organizmayı yaşayan bir varlık olarak tanımak önemli olduğu gibi onun insan hisleri olmadığını anlamak da nasıl hareket edeceğini ve olaylara nasıl tepki vereceğini ve insanları nasıl kullandığını anlamak açısından önemli.

– Tabii. Mesela, insanlara savaş anlamsız gelir. Fakat, savaşın birbirlerine aşık organizmaların sevişmeleri olduğunu anlasa o zaman yeryüzünde neden savaş olduğunu anlardı. Ya da mesela, bir insan bir kedi yavrusunu annesinden çekip alınca acıma ve suçluluk hisleri duyabilir fakat bayrak ve takke insan yavrusunu annesinin elinden küçük yaşta alınca hiç bir şey hissetmez.

– Takke derken dini kastettin herhalde.

– Evet. Nedense din organizmasının takke ve cüppe fetişi vardır. Çalışanlarına gülünç kıyafetler giydirerek onları diğer insanlardan ayırır. Din markalaşmasını kıyafet yoluyla yapar.

– Ve daha önce de bahsettiğimiz gibi bu kıyafetler semboller ve logolarla işlenmiştir.

– Aynen öyle. Fakat insanların yücelttiği her sembolün altında pratik bir menfaat aramalısın. Cüppe giyip takke takmak insanların işine gelir çünkü onlar din çalışanları olarak ağır işler yapmaktan kurtulurlar, tarlalarda ve fabrikalarda çalışmak yerine yan gelir yatarlar. Bir sınıf olarak din çalışanları evcilleşmiş kedilere çok benzer çünkü onlar da doğal özgürlüklerini satıp güvenli ve boş vakti bol bir yaşam satın alırlar.

– Bir insan annenin yavrusunu kendi eli ile en büyük düşmanı olan bayrak devletine ve cüppeli rahiplere teslim etmesi ne kadar haince bir şey! Bir fare annenin yavrusunu bize getirip verdiğini düşün! İnsan anne nasıl bu kadar aptal olabilir?

– Organizmanın savaşlarından birinde öldürdüğü oğlunu tabutta görünce anne uyanır ve “ah keşke yavrumu Organizmaya vermeseydim” diye ağlar ama iş işten geçmiştir. Unutma ki anne Organizmanın yavrusuna uyguladığı eğitim denen organizmalaştırma sürecininden kendi de geçmiştir. Organizma onun için medeniyet temsilcisidir ve insanlardan ve kendisinden yüce bir kurumdur. O böyle görür. Eğitimin endoktrinasyon olduğunu anlayamaz. Üstelik Organizmanın düzeni anneyi ve yavrusunu korur. Anne Organizmaya karşı çıkmadıkça, yani düzenin içinde kurallara uygun olarak yaşadıkça, güvenli olacağına inanır.

– Eğitim Organizmanın yavruyu programlama süreci olmalı.

– Elbette. Eğitim sürecinde yavru organizmanın mutlak kontrolü altındandır. Eğitim sonunda yavru bütün doğal insan değerlerini kaybeder ve tanınmaz bir hale gelir. O artık Organizmanın eğlence diye bilinen propagandasını ve tüketim ürünlerini tüketmekle yükümlü bir organizmadır. Bunu da zaten isteyerek yapar çünkü eğitim onu eğlenceye bağımlı yapmıştır. O şimdi bir tüketicidir. İnsanlığı eğitim öncesinde kalmıştır.

– Fanatik tüketiciler oldukları için de insanlar sadece markaları algılayabilirler.

– Evet. Onlara marka olarak sunulmayan şeyleri tüketemezler. Bu şeylere kavramlar da dahildir.

– Felsefende markaya bu kadar önem vermenin sebebi bu olsa gerek. Hipatya eskiden tanrılaştırma denen olayın şimdiki markalaştırma olduğunu söylemişti.

– Tüketim mallarını üretenler aynı içeriği çeşitli markalar olarak paketleyip satarlar. Aynı içeriğin markasını değiştirip yeni diye de satarlar. Dinde ise eski makbul olduğu için markalaşmış eski alışkanlıklar çok değerlidir. Yavruları bir kova suya batırmak gibi.

– Tüketim bağımlılıkları olduğu için insanları yönetmek çok kolay olmalı.

– Eğlence en sevdikleri uyuşturucu ve uyarıcı olduğu için eğlence adı altında her türlü alışkanlığı insanlara programlamak mümkündür. Mesela insanlar eski zamanlarda birbirlerini öldürebileceklerini bilmezlerdi. Onlara bir insanı öldürmek bir insanı pişirip yemek kadar itici gelirdi. Fakat Organizma onlara birbirlerini öldürebileceklerini ve bundan zevk de alacaklarını gösterdi ve onları programladı. Ve halen de onlara birbirlerini nasıl öldürebileceklerini filimler yoluyla devamlı gösterir. İnsanlar eski devirlerde ortak alışkanlıklarını yakınlarındaki insanlardan alırken şimdi toplu olarak Organizmadan alırlar. Organizma insanlara insan değerleri ile programlayacağına onlara kendi değerleri ile programlar. Bu da insanları Organizmanın kölesi yapar. İnsanlıklarını kaybedip katillere ve para delisi tüketicilere dönüşen insanlar da özgürce ve insan olarak yaşadıkları eğitim öncesi çocukluklarını hatırlayp özlerler ve kedilerine bakıp “biz de bir zamanlar böyle özgürdük” diye ah çekerler.

– Organizmanın insanlarla kendi dilleri ile ilişki kurduğunu söylemiştin . . .

– Organizmanın insan anatomisi yoktur ama insanların yazılı dilini bilir ve onlarla bu dil aracılığı ile iletişim kurar. Fakat yazının asıl amacı iletişim kurmak değildir. Organizma yazıyı insanları ehlileştirmek ve sömürmek için yarattığı hukuk denen sistemi uygulamak için kullanır.

– Benim bildiğim hukuk karşısında her insan eşittir.

– Organizma insanlara hukukun eşit ve dengeli olduğu propagandasını yayar ama aslında hukuk organizmanın insanlar uzerindeki egemenliğini devam ettirmesini sağlayan en onemli araçtır.

– Nasıl?

– Hukuk tüzel organizmaların karakterinde vardır, adı üstünde onlar tüzeldir, hukuki bir anlaşma sonucunda varolmuşlardır. Onların vücutları yoktur, aşk nedir bilmezler. İnsanların özünde ise aşk vardır, hukuk yoktur. İnsanlar eskiden aşk anlaşması ile yaratılırlardı, şimdi artık insanların aşk özgürlükleri kalmamış yerini hukuk almıştır.

– Aşk yerine insanlar hukukla yönetiliyorlar.

– Organizma aşkı kötüler, bayağılaştırır ve mallaştırır. Aşkın tarafsız olmadığını, hukukun tarafsız olduğunu iddia eder. Aşkın yabanilik, hukukun medeniyet olduğunu söyler.

– Propaganda.

– Tabii. Aslında varlığını sürdürebilmesi için Organizma insanlara bağımlıdır. İnsanlar bunu bir anlasalar kölelikten kurtulurlardı. Organizmanın varlığını devam ettirebilmesi için insan kuşakları organizmanın alışkanlıklarının, yani düzen denen şeyin, içinden geçerler, kanın vücudda dolaşması gibi. Düzen içinden insanların nasıl geçeceklerini tanımlayan değerlendiren ve gerekirse cezalandıran bu kurallar sistemine hukuk der Organizma.

– Bu kuralları da Organizma kendi yazdığı için hukuk Organizmanın kendi menfaatlerini korur. Bizde hukuk yok.

– Yok. Bu sebepten biz insanlardan daha bağımsızız. Özümüz bağımsız bizim. Yaşamak için gruplar kurma ihtiyacımız yoktur. Tek ve birey olarak yaşarız. Bizim kadar bireysel özgürlüğüne bağlı başka bir varlık yoktur. Ne kanun yazarız ne de yazılı bir kanuna uyarız.

– Yazılı kanunlar olmayabilir ama sokak kanunları vardır ve evcil kedilerin uymaları gereken kurallar vardır.

– Vardır, ama her kediyi tanımlayan kendi alışkanlıklarıdır. İnsanların alışkanlıkları ise onlara toplu olarak Organizma tarafından programlanır. İnsanlar kendilerini sömüren bu insan olmayan fakat insansal olan organizmayı vücutsuz fakat yaşayan bir varlık olarak tanıyamadıkları için onun kölesi olduklarının farkında değildirler. Kedi devriminin ilk işi kedilere atalarının insanlarla yaptığı eski bir anlaşmanın bugünkü esirleri olduklarını onlara anlatmaktır. En önce efendilerini tanısınlar.

– İnsanlar çok gelişmiş bir iletişim ağına sahip oldukları için onlara bir bütün olarak ulaşmak yakın bir gelecekte pratik olarak mümkün olabilir. Mesela bütün insanlara aynı anda SMS mesajı yollamak mümkün olabilir. Bizim böyle bir ağımız yok.

– Eskiden insanların da yoktu. Misyoner denen din temsilcileri dünyayı dolaşıp insanları teker teker kendi dinlerine inandırmak için kandırmaya çalışırlardı.

– Kedi Ana gibi.

– Kedi Ana usta bir misyonerdir. Propaganda ve programlama işlerini iyi bilir. Belki senin de propaganda işine girip özgür yaşamanın faydalarını kedilere anlatman gerekecektir. Belki de kediler için bir marka dini yaratacaksın ve bu hayatta özgür fakat ızdırap içinde yaşamayı kabul ederlerse öteki dünyada istedikleri kadar kutu mama yiyip uyuyabileceklerini vaad edeceksin.

– Bu önerin etik değil.

– Tabiat etik değildir. Tabiatta varolan bir alışkanlığı değiştirmek istiyorsun. Başarıya ulaşmak için tabiyatta geçerli olan işlemi kullanmalısın.

– Bu işlem aşk değil mi? Hipatyadan öğrendim bunu artık.

– Evet. Tabiatın yöntemi aşktır yani sahtekarlık ve aldatmacadır. Görüntülerdir. Yani sahte tanımlamalardır. Yutturmacalardır. Aşkı anlamış olan kadınlar bunu ne kadar iyi bilir! Hele Hipatya! O bir aşk tanrıçasıdır.

– Hipatya’nın göründüğu gibi olmadığını mı söylemek istiyorsun?

– Orasına sen karar ver. Fakat tabiatın sahte görüntüler üstüne kurulduğunu anlamak için çiçeklere ve böceklere bakman yeter. Sen tabiat üstümüsün ki tabiatın kendi yöntemi ile değil de kendine göre uydurduğun etik, doğru ve moral, yani hukuki, bir yöntemle devrimi yapmayı düşünüyorsun.

– Hayır, tabiat üstü değilim.

– Kitlelerin bilinçlenmesinin sadece onları programlayarak yani aldatarak gerçekleşeceğini anlaman gerekir. İnsanların Efendisi bu gerçeği anladığı için binlerce yıldır bu kadar başarılı olmuştur.

– Maddesizlik felsefesinden bahsedemedik. Hipatya atomik maddecilik kuramının organizmanın kendi maddesiz varlığını insanlardan gizlemek için uydurduğu bir yalan olduğunu söyledi. Tabiatı her yönü ile ve her boyutta anlayabilmek için maddesizlik felsefeni anlamak gerektiğini söylüyor. Ne dersin?

– . . .

– Niçe . . . Niçe . . . Sızmış!

Meta olarak bilimsel teoriler…

Alper Bilgili’nin, Darwin ve Osmanlılar kitabından:

Bu kitabın temel hedeflerinden birisi … bilimsel bir teorinin ideolojik ve metafizik amaçlarla nasıl istismar edildiğini örneklemektir.

Neden acaba bilimsel teoriler devletlerin ve dinlerin eline düşüp istismar edilirler?

Aslında basit bir nedeni var. Açıklayalım.

Eskiden bu konuların sahibi kimdi? diye sorarak başlayalım. Bugün kozmoloji, kozmogoni ve doğa bilimleri olarak sınıflandırdığımız bilgi alanlarının sahibi dindi. Dinin bu konularda devlet destekli tekeli vardı. Dinin sahibi de dini kendi menfaatleri için kullanan bir hiyerarşi idi. Yani din bir doktrin etrafında örgütlenmiş bir şirket gibiydi. Bu şirketin sahibi de gösterişli törensel urbalar giyinmeyi seven ve böylece müşterilerini aşağılamayı hedefleyen bir hiyerarşi idi. Bunlar genellikle kendilerini teoloji doktoru titri ile şereflendirirler.

Eğitim de din hiyerarşisinin elinde idi. Yazı ve bilgi ile üretilen soyut konular dinin kontrolünde idi ve dinin resmi ideolojisine uygun ve onu destekleyecek şekilde üretiliyordu. Bir toplumu ele geçirmiş olan hakim din, insanlara bu dünyada nasıl yaşamaları gerektiğini bildiren, tanımlayan, emreden ve dayatan bir paket sunuyordu. Bu paketin içinde, dinî emirlerle iç içe geçmiş astronomi ve kozmoloji modelleri; bugün doğa bilimlerine dahil ettiğimiz konuların kesin açıklamaları, mucizeler, tanımlamalar, ritüeller; insanların bazı stratejik uzuvlarını sebepsiz yere sakatlama emirleri ve beslenme ve moda tavsiyeleri gibi insanları ilgilendiren herşeyi en doğru şekilde açıkladığını iddia eden kutsal bir metin olurdu.

Eğer bu kutsal metnin ilerki tarihlerde bazı konularda eksik veya yanlış olduğu farkedilirse, dinin ulemaları bu eksikleri metne şerhler ilave ederek giderirlerdi. Ulema şerh yazmakta o kadar ustadır ki, “dünya sabittir” doktrini üzerine kurulmuş bir din, her an dünyanın her hareketi ile yanlışlandığı halde, hala kendisini en doğru din diye satabilmektedir ve insanlar da hala o dine inanmaktadır.

Eskiden din de devlet kadar güçlü idi, bazı ülkelerde kendi ordusu ve mahkemeleri bile vardı. Din hiyerarşisinin uydurduğu kutsal paketi olduğu gibi sorgulamadan kabul etmeyen insanlar dinin mahkemelerinde yargılanabiliyorlardı. Fakat, bilindiği üzere, 17. yüzyılda Avrupa’da halk uyandı ve kendisini kutsal metin üzerinden sömüren ve yolan din hiyerarşisine karşı ayaklandı. Matbaanın da yardımı ile okuma yazma öğrenen halk kendine kutsal diye satılan metni sorgulamaya başladı. Halkın gözünde dinin otoritesi çöktü. Dinin eğitim üzerindeki tekeli de sona erdi. Eğitim kurumları teoloji doktorlarından felsefe doktorlarının eline geçti.

Nasıl piyasalarda bir tekel çökünce önce bir kaos ortamı olursa, eğitim ve öğretim alanında da aynı durum oldu. Eskiden dinin uydurduğu tek bir kozmoloji, tek bir doğa doktrini varken şimdi ortaya çeşitli kozmolojiler ve çeşitli doğa tasvirleri çıktı. İnsanlar dinin açıklamalarını sorgulayıp doğa olaylarını akıl yolu ile açıklamaya başladılar.

Felsefe doktorları, eskiden dinin dayattığı felsefe konularını dinin tekelinden kurtarmış oldular. Doğa felsefesi yapmak suç olmaktan çıktı. Bu sürece daha sonraları, “bilimsel devrim” diye bir de ad konulmuştur.

***

Dinin devlet ile olan özel ilişkisinden de bahsetmeliyiz. Din de devlet de en eski iki hiyerarşidir. İkisi de tüzel varlıklardır. Ve ezelden beri birbirleri ile güç savaşı vermektedirler. Halk üzerinde güç sahibi olmak için hem birbirleri ile kavga ederler hem de ortak hareket ederler. Din kontrolünde tuttuğu okullarda devletin ve dinin otoritesini sorgusuz kabul eden, kolay yönetilebilen vatandaşlar yetiştirirdi. Din bu eğitim için gerekli kutsal dünya görüşünü de tanımlayıp tek doğru gerçek diye öğretirdi. Karşılığında devletten destek alır ve bu konulardaki tekeli devlet tarafından korunurdu.

Kozmoloji ve bilimsel teoriler de birer metadır. Diğer metalar gibi alınır satılır ve sahipleri bunları markalaştırıp güç kaynağı olarak kullanırlar.

Devlet, dinin uydurduğu kozmoloji ve doğa teorilerini tek doğru ve kutsal teoriler olarak halka dayatmaktaydı. Hem devlet hem de din bu metinlerin kutsallığını kullanarak halkı aldatmakta ve sömürmekteydi.

***

İnsanlar belirsizlikten ve boşluktan korkarlar. Nerede olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini bilmek isterler. Bunlar bilinemez ama çok kolay uydurulabilir. Teoloji doktorlarının işi bu teorileri uydurmaktır. Sadece uydurmak yetmez. Uyduranın inandırıcı bir otoritesinin de olması gerekir. Devlet teoloji doktorlarına bu otoriteyi verir. Onların ünvanlarını resmileştirir. Gösterişli yapılarda şaşalı törenlerle da teoloji doktorlarının otoritesine otorite katılır. Halk da onların uydurduklarına inanır ve mutlu olur. Dinin işi budur.

Dinin kozmoloji ve bilim konularındaki tekeli yıkılınca, ortaya yeni teoriler çıkmaya başladı ve bu teoriler tartışmaya açıldı. Çünkü artık bu teoriler kutsal olarak tanımlanmıyorlardı. Devlet de din de piyasaya sürülen bu yeni teorileri sahiplenmek ve satın almak için birbirleri ile mücadele etmek durumundaydılar. Bir teoriyi ya kötülediler veya doktrinlerine uygun bulup sahiplenmeye çalıştılar. Dinin kötülediği teoriye devlet sahip çıktı; devletin kötülediği teoriye din sahip çıktı.

Artık dinin tekeli olmadığı için; piyasaya çıkan her yeni teori tartışmaya açık oluyordu. Eskiden teoloji doktorları dinin kutsal metinlerine şerhler yazarak onları yeni gelişmelere uydururken şimdi felsefe doktorları yeni teorilere şerhler yazarak onları sahipleniyordu. Darwin 500 sayfalık bir kitap yazdıysa, bir asır sonra aynı kitap herhalde 500 milyon sayfa şerh ile desteklenmektedir. Böylece Darwincilik diye bir akademik doktrin geliştirilmiştir. Bu metin dini olarak kutsal olmasa bile seküler kutsal bir metindir. Hiç bir akademisyen Darwinciliği sorgulayamaz. Sorgularsa da akademik kariyeri biter.

Aynı süreç kozmoloji için de geçerlidir. Eskiden dinin üstlendiği kozmoloji mitleri uydurma işini bugün NASA ve üniversitelerde çalışan okulcu akademikler yapmaktadırlar ve halka inandırıcı kozmoloji senaryoları sunmaktadırlar.

Doğa bilimlerinde de tanrılaştırılmış başka bir İngiliz’ın kodlaştırdığı sözde kanunlar hala okullarda tek doğru gerçek doğa anlayışı olarak okutulmaktadır.

Kısaca, doğa teorileri ve kozmoloji senaryoları her zaman siyasi birer meta olmuşlardır. Eskiden bu metinlerin tek üreticisi din iken bugün okulcu felsefe doktorları tarafından üretilmektedirler. Bu metinler kutsal olmadıkları için de tartışmaya açıktırlar. Önce tartışmaya açık olan bu metinler zamanla felsefe doktorları tarafından sabitlenir ve akademik kutsallık kazanır. Devlet de din de bu teorileri serbest piyasadan satın almak ve sahiplenmek durumundadırlar.

Yeni çıkan bilimsel teorilerin etrafında oluşan kavganın sebebi, kısaca, teoloji doktorları ile felsefe doktorları arasındaki ezeli rekabetin sonucudur.

Notlar:

— Alper Bilgili’nin Darwin ve Osmanlılar kitabını zevkle okuyorum, herkese tavsiye ederim.

Devletin dini var mı?

Ahmet Yavuz yazmış:

Laiklik, devletin işleyişini düzenleyen yasaları çıkarırken dini referansları esas almamayı sağlayan bir kavramdır. Kimsenin inancına ilişkin bir tercihi içermez. Egemenliğin kaynağı olarak haklı olarak dogma yerine aklı görür. Laikliğin ikiz kardeşi yani olmazsa olmazı ise liyakattir.

Tabii bunu yazan Aydınlanmacı olduğu için “akıl” kelimesinin bir yerde geçmesi gerekiyor ama laikliğin akıl ile bir alakası yok.

Zaten bu bağlamda akıl nedir? Hepimiz günlük işlerimizde aynı derecede akıllıyız. Aydınlanmacıların akıl dediği ise soyut, akademik ve ideal bir kavramdır. Dincilerde olmayıp sadece aydınlanmacılarda olan bir şeydir. Çünkü bir aydınlanmacının, sivil halkın aksine, hiçbir dogma ile bir işi olamaz. O tamamen dogmasız yaşayan pür aydınlık bir şahsiyettir. Halbuki dogma sorgulamadan kabul ettiğimiz şeylerdir. Her insan bazı şeyleri sorgulamadan kabul etmek zorundadır. Aydınlanmacı da bir çok şeyi sorgulamadan kabul eder. Ama onun derdi kendisinin sorguladığı şeyleri bizim de sorgulamamızdır. Yoksa bizi dine sorgulamadan inanan akılsız insanlar olarak tanımlar.

Türkiye’de akıl çoktur ama laiklik yoktur. Anayasada “devlet laiktir” dese bile devletin dini vardır. Devletin dini islamdır. Her Allahın günü günde beş defa kamu alanlarında Arapça ezan okutan bir devlet laik olabilir mi? Her sabah kendi vatandaşını, hangi dinden olursa olsun, Arapça ezan ile uyandıran bir devlet laik olabilir mi? Devlet din işinde olduğu müddetçe devlet laik olamaz.

Din işlerinin devlet işlerinden ayrı tutulmasına laiklik denir. Vatikan’da ne kadar laiklik varsa Türkiye’de de o kadar laiklik vardır. Çünkü Vatikan’ın dini Hristiyanlıktır, bizim devletinin dini İslamdır. İkisinin de dini vardır. İkisi de laik değildir.

Notlar:

Ahmet Yavuz’un alıntılanan yazısı.

— Devlet bir tüzel varlıktır. Bir tüzel varlığın dini olması ne demektir? Başka bir yazıda bu konuya bakmalı. Bir insanın hangi dinden olduğunu net bir şekilde bilemezken bir tüzel varlığın dini olup olmadığını bilebilir miyiz?

— Türklerin devletinin dini olabilir mi? Türklerin devletinin dini İslam olabilir mi?

Laf söyleme özgürlüğü

fes
İkisi de fesli değil mi?? Birisi fesin üstüne tülbent sarmış, diğeri sarmamış.

Türkiye’de laf söyleme özgürlüğü var mı? Belki vardır. Var herhalde. Ama lafların etkisi abartılıyor bence. Entellektüel olması gereken tartışmalar hemen taraftar tartışmasına dönüşüyor. Herkes futbol takımı tutar gibi bir fikri tutuyor ve o fikri müdafaa ediyor. Karşı tarafı duymuyor.

***

Fesli bir yazar var. Artık ihtiyarlamış. Hasta. Diyanet işleri başkanı resmi cüppesini kuşanıp sarığını takıp hasta ziyaretine gitmiş. Aydınlanmacı takımı Cumhuriyet’teki, Aydınlık’taki sütunlarında olayı büyütüp orantısız tepkiler vermişler. Bu fesli şahıs “İstiklal savaşını Yunan kazansaydı daha iyi olurdu” demiş. Der. Bu bir laf değil mi? Laf söyleme özgürlüğü olduğuna göre söyler. Belki kitaplarını satmak için provokasyon yapıyordur. Neyse ne. İstiklal savaşı kazanılmış. Bitmiş. Geçmişte kalmış. Kazanan belli. Kaybeden belli. Bu laf neyi değiştirebilir? Hiç bir şeyi değiştiremez. Fesli yazar bir fesliler ordusu kurup İstiklal harbini geri mi çevirecek? Yapamaz. Bu adamın devletin bekasına ne zararı var? Sıfır zararı var. Kitap yazıyor. Ben hiç bir kitabını okumadım. Belki yararlı bilgiler vardır. Söylediği bir cümle için adam böyle linç edilir mi? Ciddiye alınacak bir laf mı bu? Değil. Adam Atatürk düşmanıymış. Olabilir. Atatürk’e hakaret etmeme kanunu var. Eğer gerekiyorsa yetkililer ona göre ceza verir. Bu fanatik aydınlanmacı takımı böyle komik bir lafa aşırı tepki vererek adamın reklamını yapmış oluyorlar. Aydınlanmacıların düğmeleri belli, yobaz takımı istediği zaman bu düğmelere basıp tepki almasını çok iyi biliyor. Sonra da bu tepkileri seçimlerde servis edip oy topluyorlar. Aslında, araştırma yapan, kitap yazan herkese değer verilmeli. Bir cümle üzerinden adamı linç eden fanatik aydınlanmacıların acaba kaçı fesli yazarın kitaplarını okumuşlardır? Okumadıklarını düşünüyorum. Kimseye zararı olmayan, geçmişe hayran, geçmişte yaşayan, hasta ve yaşlı bir adama devlet değer vermiş ve gitmiş geçmiş olsun demiş. Ne var bunda? Şimdi diyanet işleri başkanı da “keşke Yunan kazansaydı…” lafına destek vermiş mi oluyor?

Böyle değişik laflar söyleyen insanlar desteklenmeli. Ama bunun için insanların kendilerine ve devletlerine güveni olması gerekir. Belki Cumhuriyetin 200.yılında bu da olur…

***

Peki, tehlike nedir? UltraAydınlanmacılar hangi tehlikeden bizi korumaya çalışıyorlar? Eğer diyanetin bu ziyaretini görmezden gelselermiş ne gibi bir tehlike doğacaktı? Gericilik yayılacak mıydı? Düşünüyorum da hiç bir tehlike aklıma gelmiyor. Tam aksine bu olayın reklamı yapılmamış olacaktı. Unutulup gidecekti.

***

Demek ki laf söyleme özgürlüğü var. Herkes laf söylüyor. Gazete köşelerini dolduruyorlar her türlü lafla. Ama çoğu boş laf. Olmayan tehlikeleri lafla müdafaa eden sözler. Tuttukları takımın doktrinlerini müdafaa eden boş laflar.

***

Peki devletin diyanet işleri başkanı resmi üniformasını giyip bazı tarihsel olayların daha değişik şekilde gelişmiş olmasını arzu ettiğini söyleyen ve modası geçmiş Osmanlı özentisi şapkalar giyen bir hastayı ziyarete gitmişse ne olur? Aslında bu iki insanın giyinişlerine bakarsak zaten aynı geçmiş devrin özlemi içinde olduklarını görüyoruz. Biri fes takıyor biri sarık. Sarığın altına cüppe giyiyor. Cüppesinin altında da takım elbisesi var. Öteki de öyle. Fesin altında herkesin giydiği gündelik elbiseler giyiyor. Kafa yapıları da aynı. Bunlar Araplaşmış Türkler. Konuştukları dil Türkçe’den çok Arapça’ya benziyor. Arapça’yı kutsal bir dil zannediyorlar. Zaten sarıklı olan devletin memuru. Bu ne demek? Devletin bir dini var demek. Anayasada devlet laiktir diyor ama devlet laik değil. Kamu alanlarında günde beş sefer Arapça yalelli okutan bir devlet nasıl laik olabilir. Devletin dinini halka dayatan memurları var. Dine karşı laf söyleyenleri linç etmeye hazır bir yobazlar ordusu var. Şalvarlı cüppeli Arap üniforması giymiş bu orduyu devlet destekliyor. Devletin özel din ordusu bu. Bunlar da devlete desteği için teşekkür ediyorlar ve oylarını iktidar için kullanıyorlar. Din hiyerarşisi devlet hiyerarşisinin içine sızmış. Devlete istediğini yaptırıyor.

Devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkmadığı müddetçe daha çoook sarıklı devlet memurlarının fesli veya cüppeli veya hacı sakallı hocalara ziyaretini izleriz.

***

İslam dininin kendi hiyerarşisi yoktur. Kuran bir rahipler hiyerarşisi oluşmasını yasaklamıştır. Bu yüzden İslam devlet hiyerarşisine sızar ve devletin hiyerarşisini kullanır. Yani İslam egemen güçlerin emrindedir. Başından beri bu böyle olmuştur. Ancak devlet din işinden çıkarsa İslam bireylerin dini olabilir. Şimdi devletin dinidir. Ondan camiler siyasetin tam ortasındadırlar. Şaşılacak bir şey yok bunda. Bir imamın, egemen güçleri eleştirebileceğini aklınız alıyor mu? Unutmayın devletin memuru bu adam.

Notlar:

— Fesli yazarın belki de benim yazdığım kadar naif olmadığına dair böyle bir video var. Yine de sorun devletin bir dini olması. Bu sebepten dış güçler din üzerinden istedikleri gibi operasyon yapabiliyorlar.

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk ve sınıf kapıları

Ahmet Hakan eğitim konusunda icraat yerine edebiyat yapmayı tercih eden yeni Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk için icraata başla demiş:

… artık lütfen “Şöyle olmalı, böyle olmalı” şeklinde temenni cümlelerini ve şaşırtıcı saptamalarınızı bir tarafa bırakıp…

İCRAAT denilen olguya geçiniz.

“Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk ve sınıf kapıları” yazısını okumaya devam et