Cemil Kılıç’a göre İslam’ın beş şartı

kerbela
Kerbela olayına işaret ettiği söylenen bir Osmanlı minyatürü imiş bu minyatür. Her şey olabilir aslında… Görsel olsun diye ekledim.

Şartları bile net bir şekilde belli olmayan bir din var karşımızda. Bize, namaz, oruç, vs. gibi ritüelleri İslam’ın şartı olarak öğrettiler fakat bu yazısında ilahiyatçı Cemil Kılıç, onlar sadece ritüeldir şart değildir, diyor.

Cemil Kılıç, İslam’ın beş şartı vardır, onlar da, adalet, emanet, ehliyet, maslahat ve meşverettir diyor.

Aşağıda Cemil Kılıç’ın yazısından alıntılara benim yazdığım yorumları bulacaksınız.

***

Miladi 680 yılının 10 Ekim günü Kerbela’da büyük bir katliam gerçekleşti.

Yine İslam, yine katliam! Katliam yapmak İslam’ın şartlarından biri olmalı. Ayrıca Kerbela’daki katliamdan bize ne? Arapların Türkleri kendi dinlerine geçirmek için yaptıkları katliamlara baksak daha iyi olmaz mı?

Bir din düşünün ki, doğuşunun üzerinden henüz 70 yıl gibi kısa bir süre geçmişken o dinin peygamberinin çok sevdiği torunu, yine o peygambere iman ettiğini söyleyenler tarafından acımasızca katledilsin.

İslam budur işte. Kan davası İslam’ın en temel şartıdır. İslam’ın kanında kan davası vardır. İslam Bedevi Araplarının kültürü üzerine inşa edilmiştir. Bedevilik her anlaşmazlığı kan davasına indirgeyip çözen bir kabile kültürüdür. İslam’ın hakim düzen olduğu toplumlarda bir anlaşmazlık varsa, bu anlaşmazlık güçlünün güçsüzü kılıçtan geçirmesi ile sözde çözüme bağlanır. Aslında taraflar arasında hiç bitmeyecek bir kan davası başlatılmış olur. Bu hep böyle olmuştur. İslam budur.

Gerçek şu ki Kerbela’da katledilen Hz. Hüseyin’in bedeni değildi.

Bunlar romantik, şiirsel ve anlamsız sözler. Bu tarihsel bakış açısı değil. Olaylara duygusal yaklaşan bir bakış açısıdır.

Onda simgeleşen İslam’ın ta kendisiydi. İslam, o gün orada aslında 73 kez katledildi.

Cemil Kılıç, özürcü ve mazeretçi bir İslam tarihi yazıyor. İslam tarihini aklama, temizleme, yüceltme ve destanlaştırma işi yapıyor.

Bunu anlayabilmek için İslam’ın, üzerine kurulu olduğu beş ilkeyi iyi bilmek gerek. Evet; İslam beş ilke üzerine kurulmuştur. Biz buna İslam’ın beş şartı diyoruz. Apaçık Kur’an ayetleriyle sabittir ki; ilk şart adalettir. İkincisi emanettir. Üçüncüsü ehliyet, dördüncüsü maslahat, beşincisi ise meşverettir.

Nerede yazıyor bu ilkeler? İslam’ın bu yeni şartları Cemil Kılıç’ın şahsi fikri olmalı.

Ne oldu? Şaşırdınız mı? Yoksa siz namaz, oruç, hac gibi ritüellerden mi bahsedeceğimi sanmıştınız?

Burası çok önemli. Cemil Kılıç, ritüeller İslam’ın şartı olamaz diyor. Bir insan namaz kılmak, hacca gitmek, gibi ritüelleri uygulayarak müslüman olamaz, fakat adil olarak müslüman olur. Hiç namaz kılmayın fakat adil olun, müslüman olursunuz; namaz kılın fakat adil olmayın cehennemlik olursunuz. İslamın bu tanımını kabul edecek başka ilahiyatçılar var mıdır? Bilmiyorum.

Hayır, hayır! Onlar İslam’ın şartı değildir. Şart öyle birşeydir ki o olmazsa onun temsil ettiği sistem de olmaz.

Katılıyorum. Bize İslam’ın beş şartı diye öğretilen ritüeller İslam’ın olmazsa olmazları değil. Ama Cemil Kılıç’ın öne sürdüğü bu şartlar da tartışmaya açık. Ayrıca, Cemil Kılıç, müslümanım diyen insanların üstüne inanılmaz bir yük yüklemiş oluyor. Eskiden namaz kılarak müslümanlık görevimizi yaptığımızı zannediyorduk, şimdi ancak adil olursak müslüman sayılacağız.

Fakat, adil olmak hiç de kolay bir şey değil. Cemil Kılıç adaleti İslam’ın en temel kavramlarından biri yapmış ama adalet kavramını tanımlamaya gerek görmemiş.

Adil olmanın kriterleri nelerdir? Bilmiyoruz. Hukuka göre mi adil olacağız? Şeriata göre mi adil olacağız? Yoksa insan olarak, duygularımıza göre mi adil olacağız? Hiç birimizin oturup bu sorular üzerinde düşünüp tez yazacak halimiz yok. Adalet kavramı üzerine kurulmuş bir İslam tanımı inananlara çok gereksiz bir yük yüklemiş oluyor.

Cemil Kılıç’ın İslam’ın beş şartı olarak tanımladığı bu kelimeler, dinî kavramlar değildir. Toplumsal ve ahlakî kavramlardır. Müslüman olarak yaşamak isteyen birisinin bir de adalet kavramı ile boğuşması gerekecek. İnsanlık tarihi boyunca en büyük filozoflar adalet kavramı üzerine büyük büyük kitaplar yazmışlar fakat hâlâ adaletin ne olduğu hakkında net bir bilgimiz yok.

Adalet olmadan İslam olur mu?

Olur. Hem de bal gibi olur. Üstelik, İslam’ın olduğu yerde adaletin olmadığından emin olabilirsiniz.

İslamın adaleti kılıcın adaletidir. İslam’ın adaleti Kerbela’dır. İslam ve şeriatı seçmiş ülkelere bakalım. Hangisinde adalet var? Suudi Arabistan’da mı? İran’da mı? Endonezya’da mı? Pakistan’da mı? Hiç birinde yok.

Emanete sadakat olmadan İslam olur mu?

Olur. Olmaz mı? Peygamber öldükten sonra en yakın arkadaşları İslam’ı emanet alıyorlar. Ne yapıyorlar? İlk işleri emanete ihanet etmek oluyor. Peygamberden kalan ne kadar ayet varsa hepsini yakıyorlar. Kendileri bir Kuran yazdırıp “resmî Kuran” diye dünyaya yutturuyorlar. Demek ki İslam’ın şartlarından biri emanete hıyanetmiş.

Cemil bey, bu işler lafla olmuyor. İslam’da emanete sadakat vardır demekle olmuyor. İslam tarihi tam aksini söylüyor. Tarihsel olgulara bakınca, Arap karakterinde emanete hıyanet olduğunu görüyoruz. Osmanlı’yı da defalarca arkadan vuran Araplar değil mi? Sizin dediğinizin tam aksine İslam’da, yani Araplarda, emanete hıyanet kabul gören bir uygulamadır.

İşi ehline vermeden yani ehliyet olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Olur tabii ki. İslam ülkelerinin temel özelliği ehliyetsizliktir. Yani, akrabayı kayırma; mevki satma; rüşvet. İslam’ın şartları bunlardır.

Cemil bey, siz hangi İslam’dan bahsediyorsunuz? Bizim bildiğimiz İslam sizin dediklerinizin tam tersi bir dindir.

Bir şahsın yahut bir grubun değil halkın yararını esas almadan yani maslahat olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Diktatörlük İslam’ın şartlarından biri değil mi? İslam ülkelerinde halk reayadır; yani yöneticilerin gözünde halk bir sürüdür. Halkın yararını esas alan bir İslam ülkesi gördünüz mü? Türkiye İslam ülkesi değildir. Bir cumhuriyettir. Onun için burada halkın yararına yapılan şeyler görebilirsiniz.

Danışma, fikir alışverişi, düşünce özgürlüğü ve şurayı ikame etmeden yani meşveret olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Bütün İslam ülkeleri diktatörlüklerdir. Hangi meşveret? Sizin anlattığınız gibi idealist ilkeleri olan bir İslam uygulaması yeryüzünde yok.

Dediler ki bunlar olmadan da İslam olur. Yeter ki namaz kıl ama Muaviye’nin, Yezid’in adaletsizliğine itiraz etme!

Sürü olarak görülen halk adaletsizliğe itiraz etse ne olur, etmese ne olur? Zaten edemez. Sürünün sadece sürülük yapmasına izin verilir.

Yeter ki oruç tut ama açın, yoksulun halini sorma! Devlet erkanının lüks ve şatafat içinde yaşamasını dert etme!

Sürü olarak görülen halk, yöneticileri eleştiremez. İslam’da böyle bir gelenek yok.

Yeter ki hacca git ve Kabe’yi tavaf et ama farklı düşünüyor, farklı inanıyor diye zalim iktidarlar tarafından hapse atılıp şehit edilen İmamı Azam Ebu Hanife’leri, çöle sürgün edilip ölüme terkedilen Ebu Zer Gıfari’leri, kılıçla boynu kesilen Hucr bin Adiyy’leri sakın gündeme getirip de fitne çıkarma!

Kim bu insanlar?! Nedir bu Arap tarihi hayranlığı? Ebu şu, ebu bu; bin şu, bin bu; imam şu, imam bu!! Bize ne bu Arap kabile tarihinden. Bizim şanlı tarihimiz var. Kendi tarihimize bakalım. Örnek vereceksiniz, kendi tarihimizden örnekler verin lütfen.

Evet; böyle dediler. Allah’tan başkasına kul olmamayı ve gerekirse zalim sultana karşı kıyam etmeyi öğreten mukaddes namaz ibadetini yozlaştırıp onu neredeyse iktidar sahiplerine itaat etme ritüeline dönüştürdüler.

Kime vergi veriyorsanız ve kimin veritabanına kayıtlı iseniz, siz o gücün kulusunuz. Tabii ki, sizi veritabanına kaydeden ve doğal insanlık haklarınızı uygulamak için bile ondan izin almanızı isteyen güç, size onun kulu olduğunuzu söylemez. Allah’tan başkasına kul olmamak lafı bir aldatmacadır. Hepimiz önce devletin kuluyuz, ondan sonra, bazılarımız bir de Allah’ın kulu olmayı seçerler.

Burada önemli olan cümleyi tekrar okuyalım: “neredeyse iktidar sahiplerine itaat etme ritüeline dönüştürdüler…”.

Evet, insanlar Allah’ın kulu olduklarını zannederler ama önce yaşadıkları toprakların sahibi kimse onun kullarıdırlar. Şu anda toprakların sahibi egemen güçlerdir. İnsanlar da onların kuludur. Din; egemen güçlerin insanlara, “sen benim kulum değilsin, Allah’ın kulusun” diyerek aldatmak için kullandığı bir araçtır.

İslam modelini yönetim modeli olarak seçmiş devletler, İslam’ın Allah’a teslim olma ilkesini, kendilerine teslim olmak olarak anlamışlardır. Namazda secde edilen aynı zamanda egemen güçtür. Boynunu büküp, teslim olmuş ve sürü olarak tanımlanmayı kabul etmiş insanlar çok kolay yönetilir. Egemen güçler, insanların boynunu İslam ile büküp kendi egemenlikleri altına almayı çok iyi bilirler.

Kendileri sözde dünya nimetlerinden alabildiğince yararlandılar da yoksul müminler içinse sadece öbür dünyada cennet hayalini bıraktılar.

İslam bu işte. İslam, egemen güçlerin halkı aldatmak ve sömürmek için kullandıkları devlet düzenidir. Siz bundan başka bir İslam olduğunu söylüyorsunuz. Yeni tanımlamalar yaparak, yeni bir İslam yaratacağınızı zannediyorsunuz. Daha doğrusu, yeni tanımlamalar yaparak, İslam’ın bozulmamış özüne varabileceğinizi zannediyorsunuz. Muhammedî İslam diyorsunuz. Ama nafile. Başka bir İslam yok.

İslamın sahibi devlet olduğu müddetçe, siz o İslamdan saf ve insancıl bir din çıkartamazsınız. Tek çözüm dini özelleştirerek, dini devletin kontrolünden kurtarmaktır.

Din özelleştirilmelidir. Din bireysel olmalıdır. O zaman herkes istediği İslam’a inanır; devlet İslam’ı kullanarak halkı aldatamaz; cemaat ve tarikat adı altında örgütlenmiş din tacirleri de insanları kandıramaz. Ama dinin özelleştirilmesi en azından üç kuşak veya yüzelli yıl alacaktır. Onun için şimdiden başlamamız gerekiyor.

Hesap vermediler. Hesabı ahirete havale ettiler.

İslam bu işte. Din tacirlerinin kullandığı en eski aldatmaca yöntemi, ahiretle aldatmaktır.

Mukaddes adalet kavramı; bizim, şahsi, toplumsal, ticari ve siyasi hayatımıza hakim midir?

Yoksa biz yargı erkini, muhaliflerimize karşı tıpkı Yezit’in ve Muaviye’nin yaptığı gibi bir sindirme aracı olarak mı kullanıyoruz?

“Biz” kim? Adalet bireyin değil, tüzel varlıkların kontrolü altındadır. Yargı erki bir tüzel varlıktır. Dini yoktur. İslam’la da bir ilgisi yoktur. Türkiye bağlamında, adaletin İslam’la bir ilgisi yoktur ve olmamalıdır. Türkiye’de şeriat yoktur; hukuk bazlı bir adalet anlayışı vardır. Bu insancıl bir hukuk mudur? Adaleti adil olarak dağıtan bir hukuk mudur? Tartışılar. Bunlar ayrı konular. Ama adaletin din ile bir ilgisi yoktur.

Adil olmak için müslüman olmaya gerek olmadığı gibi müslümansanız, büyük bir olasılıkla, adil değilsiniz. Başında bir müslüman olan ve şeriat kurallarına göre yönetilen adil diyebileceğimiz bir ülke olmaması bu dediğimizin ispatıdır.

Bize verilen emanete sadakat gösteriyor muyuz?

Yönetim mekanizmalarına ehliyet ve liyakat sahibi kişileri mi yoksa çok iyi nutuk atan, kendi hizbimizden olan, dünyevi çıkarımıza uygun düşen kimseleri mi seçiyor ve tayin ediyoruz?

Bunları yapan da tüzel varlıklardır. Devlet bir tüzel varlıktır; adı üstünde, hukuktan doğmuş bir organizmadır. Devlet, kendi menfaatlerine uygun olarak tanımladığı kanunlar ile halkı aldatarak varlığını devam ettirir. Devletin tanımladığı hukuk sistemi halkı sömürmek için tanımlanmıştır. Tüzel varlıkların dini yoktur. İslam kuralları onları bağlamaz. Şeriat kanunlarını seçmiş ülkeler hariç. Ama Türkiye’de şeriat yoktur. İslamî kanunlar ülkemizde geçerli değildir. O zaman, Türkiye’de adalet kavramı İslama sorulmaz.

Toplumun en küçük yapı taşı dediğimiz aileden başlayarak ülke yönetimine varıncaya değin İslam’ın meşveret ilkesini gözetiyor muyuz?

Meşveret ilkesini hayatımıza uygulamak istiyorsak neden İslam’ı örnek almalıyız? Eğer meşveret ilkesini hayatımıza uygulamak istiyorsak ve kendimize bir rol model arıyorsak, Atatürk’ü örnek alabiliriz. Araplarla ne işimiz var? Meşveret işinin ustası Atatürk’tür. Meşveret yönetimi olan Cumhuriyeti kurmuştur.

Farklı fikir ve inançlara, farklı siyaset ve yaşam tarzlarına asgari insanî ve İslamî saygıyı gösteriyor muyuz?

Saygı kavramını İslam’dan almamıza ne gerek var. Anlamak zor. Bedevi ahlak kuralları üzerine kurulmuş bir dinden modern ve iyi ahlak kuralları çıkartmaya çalışıyorsunuz. Bu imkansızdır.

Yoksa herşeyi en iyi ben bilirim, ben bilemiyorsam oğlum bilir, kızım bilir, benim hizbim bilir, taraftarlarım bilir deyip diğerlerini ötekileştirmeyi hatta terörize etmeyi bir hayat ve siyaset tarzı haline mi getiriyoruz?

Tam da Arap karakterini anlatmışsınız! İslam ahlakı, Bedevi kabile ahlakıdır. İslam’a yaklaştıkça, kurumlarınızı ve halkınızı İslamlaştırdıkça, Araplaşırsınız; Türklüğünüzü kaybedersiniz ve bir dizi olumsuz Arap özelliklerine sahip olursunuz.

Biz gerçekten Hüseyin’den yana mı yoksa farkında olmadan Yezit’ten yana mı saf tutuyoruz?

Böyle bir taraf seçmemiz mi gerekiyor? Ne Yezit’i bilirim ne de Hüseyin’i. Adalet kavramından bahsedeceksem en son bakacağım yer Arap ve İslam tarihidir.

Cemil Bey, İslam tarihi bir adaletsizlik ve katliamlar tarihidir. Bunu bilmemenize imkan var mı? Sizin yaptığınız İslam özürcülüğüdür. Arap özürcülüğüdür. İslam tarihindeki tatsız gerçekleri yeni tanımlamalar yaparak sıvamaya ve örtmeye çalışıyorsunuz. İslamın kanlı geçmişini, katliamlarını, özellikle ırkdaşlarımıza yaptığı katliamları unutturmaya çalışıyorsunuz.

Arabın Arabı kestiği Kerbela yerine neden Arabın Türk çocuklarını ve kadınlarını kestiği katliamları anlatmıyorsunuz? Toplumsal ahlakınızı İslam ahlakı üzerine kurarsanız işte böyle Araplaşmış yoz bir toplum elde edersiniz. Siz diyorsunuz ki, İslam bu değil, başımızdakiler İslam’ı yanlış uyguladılar. Hayır efendim. İslam bu. İslamın amacı, hedefi, özü bu. Eğer toplumunuzu İslama göre tasarlarsanız sonuç budur.

Geri dönün ve Türk töresine göre tasarlanmış bir toplum yapın. Yani dini özelleştirin. Kadını aşağı görmeyin. Siz kadını aşağı görüyorsunuz demiyorum. İslam kadını aşağı görüyor, siz de kadını aşağı görmeyen bir İslam yaratmaya çalışıyorsunuz. Halbuki yapılması gereken İslam’ın özelleştirilmesi ve toplumsal alandan atılmasıdır. Toplumun hiç bir kusurunu İslam ilkelerini örnek alarak düzeltemeyiz.

İslam’ın beş şartını ayaklar altına alan bir toplumu Allah hidayete erdirmez.

Cemil Bey, sizin tanımladığınız İslam’ın bu beş şartını acaba sizden başka kabul eden var mı?


Notlar:

— Cemil Kılıç’ın yazısı: İslam’ın Beş Şartı Ya Da Hz. Hüseyin Neden Şehit Oldu?

Acaba her isteyen İslam’a yeni şartlar ekleyebilir mi? Nasıl olsa Kuran’da “İslam’ın şartları” diye açıkça belirtilmiş şartlar yok.

Hiç namaz kılmayın fakat adil olun, müslüman olursunuz; namaz kılın fakat adil olmayın cehennemlik olursunuz.

Cehennemlik olmak için önce müslüman olmak gerekir. Müslümanlığın en genel tanımı, şöyle olmalı: Müslüman; cennet veya cehenneme gitmek için bu dünyada sınava sokulduğuna inanan insan demektir. Ama bu tanım da sorunlu. Eğer müslüman değilseniz, kimse sizi cennete veya cehenneme yollamak için yargılayamaz. Nasıl müslüman olunur? sorusu cevapsız kalıyor.

Reaya: Arapça kelime. 1. Birinin gözetiminde olan davar, sürü. 2. Hükümdarın gözetmekle mükellef olduğu halk.

— İslam ve Bedevilik hakkında bir kaç not da bu yazıda var.

Bedevilik her anlaşmazlığı kan davasına indirgeyip çözen bir kabile kültürüdür.

Çünkü, kabile kültüründe birey yoktur. Kabile vardır. Bireye yapılmış bir hakaret kabileye yapılmış sayılır.

— Müslümanlık adil olmak olarak tanımlanabilseydi, her adil olan müslüman olurdu, bu da bir insanın sağlığı için çok zararlı bir şey olurdu. Eğer müslüman değilseniz, Allah sizi yargılayıp cehenneme yollayamaz. Allahın işi sadece müslümanlarla. O zaman, eğer, insanlık yapayım, adil olayım, deyip de insanlara karşı adil davranırsanız bir bakmışsınız müslüman olmuşsunuz. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını. Her an, yanlış bir hareketiniz yüzünden, kendinizi cehennemde bulabilirsiniz.

O zaman , adil olmamak en iyisidir; en azından cehenneme gitme olasılığınız ortadan kalkmış olur.

Ayrıca, doğada adil olmak diye bir kavram yoktur. Adil olmak doğaya aykırıdır. Doğada her yaratık önce kendi menfaatini düşünür. Adil olmak yoktur, ortak yaşam anlaşmaları vardır. Doğanın temel süreci ortak yaşam anlaşmalarıdır. İnsanlar için de, ortak yaşam anlaşmaları yapmak, adalet gibi idealist ve anlamsız bir kavramı uygulamaya çalışmaktan çok daha iyidir. Eğer İslam, adil olmayı insan olmanın temel ilkesi olarak ileri sürüyorsa, ben bunu ciddiye alamam.

— İslamın 5 şartı olarak bize öğretilen namaz kılmak, oruç tutmak, vs. fiil iken, Cemil Kılıç, yeni şartlarını isim olarak vermiş. Fakat, onun da demek istediği aslında, “adalet” değil, “adil olmak” adaletli davranmak.

— İhsan Eliaçık, İslam’ın beş şartı Kerbela’dan sonra uydurulmuştur diyor.

Aynı şey yazı olarak.

doğal insanlık haklarınızı uygulamak için bile ondan izin almanızı isteyen güç…

Mesela, evlilik gibi. Mesela, yeryüzünde sınırsız dolaşma hakkı gibi.

— Neden, Türkiye’de binlerce akademik, alim, ulema, Arap tarihini bu kadar derinlemesini inceliyor ve biliyor da, neden Cumhuriyet tarihini, Türk tarihini bilmiyorlar? Çok ilginç değil mi?

Kerbela olayının tarihsel bir olay mı yoksa, bir efsane, bir mit mi olduğu bile belli değil.

Güzeli güzel yapan kusurudur

Ali Sebetçi yazdı:

Cevabım:

Eğer “öncül”; “araştırmaya konu edilmeksizin doğru sayılan önerme” ise, benim tavrım öncül veya önkabul değil. “Kuran’da yanlış olamaz, çelişki olamaz; Kuran kayıtsız şartsız doğrudur,” deseydim bu bir önkabul olurdu. Bu duruma göre, sizinki önkabul olmuş oluyor, benimki değil. Ben sorgulayarak anlamayı tercih ediyorum. (Kuran’ı anlamadan kabul etmenin, Arapça bilmeyen birisinin Kuran’ı anlamadan okumasından ne farkı olabilir?)

Sorgulamak Allah’ın biz insanlara verdiği bir yetenektir ve kitapta bu yeteneğimizi kullanmamızı yasaklayan bir yasa yoktur. Sorgulamayı yasaklayan kitabın kendisi değil, hep dini sahiplenmiş olan rahipler sınıfı, yani hiyerarşi, olmuştur. Çünkü onlar her sorgulamayı, kendi kabul ettikleri ve tek gerçek doğru anlam olarak sattıkları anlama karşı bir tehdit olarak görürler; yani kitabı sorgulama, onların varoluş nedenini sorgulamaktır ve cezalandırılmalıdır.

Perinçek’in kitabında detaylandırılan yeryüzündeki efendi/kul ilişkisinin, yeryüzündeki efendiler tarafından gökyüzüne yansıtılıp, sonra kendilerini tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olarak tanımlamaları hikayesi bir tarihsel gerçek olarak aklıma yatıyor. İslamdan önceki bütün dinlerin, özellikle eski Mısır’ın tek tanrılı dinlerinin, bu şekilde gerçekleştirilip halka dayatılan dinler olduğunu siz de kabul edersiniz.

İslam dini de, Arap yarımadasında devamlı kendi aralarında kavga eden çok tanrılı kabileleri tek bir tanrı ve tek bir devlet altında toplamak için tanımlanmış bir din gibi gözüküyor. İslam, ticareti güven altına almak; kabileleri silahsızlaştırıp, silahlanmayı devlet tekeline almak; yeni bir kutsal töre tanımlayarak davranış standartları belirlemek, yani, kabileleri tanımlayan aile bağlarını kopartıp insanları devlete biat etmiş kullar olarak tanımlamak; gibi toplumsal değişiklikler yapabilmek için gereken gücün göklerden geldiğini söylemek için yaratılmış bir ideoloji gibi gözüküyor. Yani, İslam, tarihsel açıdan, yeryüzündeki efendilerin gücünü resmileştirmek için yaratılmış yeni bir düzen tanımlaması gibi gözüküyor. Aynı eski uydurulmuş dinler gibi.

Peki İslam’ı eski uydurulmuş dinlerden farklı yapan nedir? Kuran’ın bu konuda kendi hakkında söyledikleri dışında başka deliller var mı? Hukukta kendine şahitlik yapmak geçerli değildir; Kuran’ın da kendine şahitlik yapması şüphe ile karşılanmalıdır.

Kuran kendisinin tek hak dini olduğunu söylüyor. Bunu kabul edebiliriz veya sorgulayabiliriz; ben şu anda sorgulamayı tercih ediyorum.

Benim için soru şu: Kuran’ı okurken, aklımı kullanarak sorduğum soruları hiç bir sınır koymadan sorabilecek miyim? Yoksa bazı soruların sorulmasının yasak olduğunu kabul ederek sadece cevapları bilinen sorular mı sorabileceğim? Şu anda sorularıma sınır koymuyorum.

Fakat aslında, sorgulamadan kabul etmenin, yani inancın, en doğru felsefi duruş olduğunu düşünüyorum çünkü bu dünya bir tanımlamalar dünyasıdır –varoluş tanımlamadır– öyleyse tanımlamalar arasından birini seçip onu doğru tanımlama olarak tanımlayabiliriz. Önemli olan inanmaktır; inanmak da zaten sorgulanması yasak olan şeyleri sorgulamamayı kabul etmek demektir.

Öte yandan, inandığımız şeyi anlayamayız, çünkü anlamak için soru sormanız gerekir ama inanan birisi soru sormamayı –en azından yasak soruları sormamayı– kabul etmiştir. İnanan için anlamak yasaklanmıştır; halbuki ben anlamak istiyorum. Kuran’da da sorgulanacak çok şey var.

Filolojik ilişkiler var; Kuran’ın diline bakarak, Kuran’ın açıkça söylemediği çıkarsamalar yapabiliriz.

Kuran’ın dedikleri ile çelişen tarihsel olgular var. Kuran’ın kendisinin bir gecede indiğini söylemesi, fakat tarihsel olarak 23 yılda perdeypey inmiş olması.

İbrahim peygamberin dünyanın hareket ettiğini bilmiyormuş gibi konuşması.

Bunlar açıklanması gereken çelişkiler yaratıyor. Eğer aklımızı kullanarak bakarsak bu çelişkileri, masallarla değil fakat sorgulayarak çözmeye çalışmalıyız.

Kimse korkmasın, sorgulamaktan Kuran’a zarar gelmez; kimsenin Kuran’ı onu sorgulayanlardan korumaya çalışması da gerekmez.

Kuran’ın lafızı Kuran değildir; Kuran sadece anlamlar aleminde varolan bir anlamlar kümesidir. Anlam kelimelerde değildir, okuyandadır.

Peki, benim yaptığım gibi, sorgulayarak Kuran’ı anlamak mümkün mü? Hiç zannetmiyorum.

Kuran neden kusursuz olmalı? Kuran sabit tutulan bir metindir, kusursuz değildir; ama kusurlu olmak da bir kusur değildir. Nedir bu insanların kusursuzluk saplantısı? Güzeli güzel yapan kusuru değil midir?

Kuran bir metindir; anlam metinde değil, metni okuyandadır; bu kural Kuran için de geçerlidir. Bu sebepten, bir anlam tanımlayıp o anlama inanmak en doğrusudur.


Notlar:

Doğu Perinçek, Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, Nisan 2019.

Kuran’ın bir gecede indiğini söylemesi tarihsel gerçekle çatışıyor. Kadr suresinde Kuran’ın bir kitap olarak indiği söyleniyor, bu da tarihi gerçekle çelişiyor. Bir ihtimal de, bu gibi ayetlerin, Kuran kitaplaştıktan sonra, Kuran’ı kitaplaştıran editörler tarafından eklendiği olabilir. Kuran bu şekilde tahrif edilmiş midir bilmiyorum. Ama daha sadece 28 ayet inmişken, ortada kitap yokken, Kuran sadece hafızalarda saklanıyorken, 29. ayette, Kuran’ı kitap olarak tek bir kerede indirdik, anlamına gelen bir ayet ne anlama gelebilir? Sorgulamak gerekmiyor mu?

İbrahim’in dünyanın hareket ettiğini bilmemesi hakkında

Laik din olabilir mi?

Ali Sebetçi yazmış:

Cevabım:

Ülkemizde şeriat yasaları geçerli olmadığı için ticari sahtekarlıklar (yasaya uymayan ihaleler gibi) ülkenin yasaları ile cezalandırılırlar. Bu konuda Kuran’a bakılmaz. Devlet de namaz ve oruç işine karışmamalıdır. (Ama devletin dini İslam olduğu için karışır.)

** ** **

Keşke işler bu kadar basit olsaymış. İhale devletin uyguladığı bir alım işidir. Devlet tüzel varlıktır ve ihaleyi doğru yapmadı diye cehenneme yollanamaz. Yani devlet günah işleyemez. Peki devletin çalışanları devletin emirlerini yerini getirdikleri için günah işlemiş olurlar mı? Genel olarak, bir hiyerarşinin bireyleri hiyerarşinin suçları için sorumlu tutulabilirler mi? Veya ne kadar sorumlu tutulabilirler? Hiroşima’ya atom bombasını atan o uçağın Amarikalı pilotu mudur? Yoksa Amerikan devleti midir? Yoksa emri veren Başkan mıdır? İhaleye, sizin deyiminizle fitne sokan, devlet midir? Yoksa devletin dediğini yapan bürokratlar mıdır?

** ** **

Ama dinin toplumdan ayrılamayacağını kabul ediyorum çünkü din dünyadaki efendi kul ilişkisinin göklere yansıtılmasıdır. Doğu Perinçek’in Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi adlı kitabından olduğu gibi kopyalıyorum:

Eğer dünyada efendiler olmasaydı, gökyüzüne çıkarılan bir efendi de olmayacaktı ve yine dünyada kulluk ilişkisi olmasaydı, Allah’a kulluk ideolojisi de olmayacaktı. Bu nedenle dinler, gökyüzünden inmemiş, fakat yeryüzündeki ilişkilerin “gökyüzüne çıkarılmasıyla” oluşmuşlardır. İlah, yeryüzündeki efendinin gökyüzüne çıkmasıyla yaratıldı. … Toplumsal gerçeklik düzlemindeki efendi, ideolojik düzleme dünyanın efendisi ve sahibi olarak göğe yansıtılmıştır

Notlar:

— Doğu Perinçek, Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, Nisan 2019. Alıntı 30. sayfadandır. Müslümanlar her “Amin”dediklerinde Firavun Amenofis’in adını andıklarını biloyorlar mı acaba? (Sayfa 27.) Belki de çok bilinen bir hikayedir ama ben ilk defa duyuyorum.

Defterden notlar 1

1. Parçacık ve dalga ikiliği… Fizikçilerin uydurduğu bir hukukî kavram kargaşası… Akademik fizik bilim değil bir hukuk sistemidir. Fizikte çelişki yasaldır… Yasal olan herşey doğrudur… Yani, fizikte bir şey hem “kendisi” hem de “kendisi-değil” olabilir aynı anda. Yasal olduğu müddetçe.

2. Fizikte, ifade edilemez olarak tanımlanmış kavramların bir şekilde (matematiksel el çabukluğu ile) ifade edilebilmeleri… Ve bu sahtekarlığı yapanların Nobel ödülüne layık görülmeleri..

3. Fizikçiler neden, kuarklar gibi, ne dalga ne de parçacık olarak tanımladıkları şeyleri parçacık olarak görselleştirmeyi severler? Atomik maddecilik doktrinine bir din olarak bağlı oldukları için mi?

4. Eğer fizikçilerin deneylerinde kullandıkları ışık huzmesi bir akışkan ise, tabii ki, hem dalga hem de parçacık özellikleri gösterecektir. Çünkü bir kum kümesi, aktığı zaman, akışkan özellikleri gösterir ve hem dalga hem de parçacık gibi hareket edebilir. Bir hortumdan geçirilerek hızlandırılan ve yoğunluğu arttırılan bir su huzmesi de bir ışık huzmesinin özelliklerini gösterir. Huzmeleştirilen suyun yoğunluğu artıyor mu?

5. Biz insanlar devletin veritabanına kayıtlı köleleriz. Bir yaratık kimin veritabanına kayıtlı ise o yaratığın efendisi o veritabanının sahibidir. Biz devletin veritabanına kayıtlı olduğumuza göre bizim efendimiz de devletimiz olmalı. Devletin veritabanında hangi dine bağlı olduğumuzu kayıt altına alan bir alan var. Devletin kendi dini İslam olduğu için bizim de bu alana “İslam” yazdırmamızı tercih ediyor. Ama başka din yazdırırsak onu da kabul ediyor. İnsanlar, ve devlet, dinin genetik olarak anneden babadan geçtiği gibi bir batıla inanıyorlar.

6. Sonuçta biz insanlar Tüzel Varlıkların borç köleleriyiz. Çünkü devletin topraklarında devlete borçlu olarak doğuyoruz ve hayatımız boyunca çalışıp borcumuzu ödüyoruz. Bu kadar olumsuz ve acı bir gerçeği hangi insan duymak ister ki? Kimse ne duymak ister ne de kabul etmek ister.

7. Laiklik konusu var. “Devletin dini İslamdır” anayasanın ikinci maddesinden çıkartıldı ama devlet hiçbir zaman din işlerinden çıkmadı. Devletin dini hala var. Yani bu ülkeye laiklik hiçbir zaman gelmedi. Bu işin tarihine bakmak gerekiyor. “Devletin dini İslamdır” anayasadan çıkarıldı ama “devletin dini yoktur” ifadesi anayasaya konulmadı. Anayasa var ama devletin anayasaya uyması gerektiği gibi bir zorunluluk yok.

8. Laikliğin çeşitli tanımları olabilir. Bu tanımlardan biri devletin her dine eşit davranmasıdır. Bir hıristiyan vatandaş devlet kapısında bir müslüman vatandaşla aynı haklara sahiptir. Tamam. Böyle bir laiklik Türkiye’de var. Ama laikliğin bir tanımı da devletin bir dininin olmamasıdır. Bu tanımlamaya göre Türkiye’de laiklik yoktur çünkü devletin bir dini vardır. Devletin bir dini olduğunu nereden biliyoruz? Devletin dini vardır ne demektir? Devlet bir tüzel varlıktır. Din ise sadece organik varlıklar veya bedeni olan varlıklar için vardır ama özellikle bilinci olan insan için vardır. Tüzel varlıkların bedeni yoktur. Tüzel varlık yaşayan bir organizmadır ama ölünce onu cennete veya cehenneme yollayamazsınız. O zaman devletin dini olması ne demektir? Devletin din işlerinde olması demektir. Devlet yöneticilerinin açıkça dinlerini ifade edip devlet ile din işlerini karıştırmaları demektir. Bir devlet görevlisinin “hayırlı cumalar” diye twit atması devletin dininin olduğunu gösterir. Devletin cemaatleri ve tarikatları desteklemesi devletin dini olduğunu gösterir.

9. Dinin kitabı ile dinin hiyerarşisini birbirinden ayırmak gerekir. Dinin kitabı ile hiyerarşisi aynı şey değildir.

10. İnsanlar ile tüzel varlıklar arasındaki ilişki; kedilerle insanlar arasındaki ilişkinin aynısıdır. Tek fark, kedilerin efendisi olarak insanlar kedileri sadece pet olarak tanımlamışlardır. Kedilerin iş yapmasını beklemezler. Sokak kedileri de vardır ama onlar da insanların dünyasında yaşamak zorundadırlar. İnsanlar ise pet ve köle olarak iki gruba ayrılmışlardır. Profesyonel sınıflara Tüzel Organizmanın petleri diyebiliriz. Gerçi profesyonel sınıflar da çalışmak zorundadırlar. Ama köleler gibi ağır işçilik yapmazlar. Profesyonel sınıfların dışında kalanlar efendi/köle ilişkisi ile Tüzel Varlıklara bağlıdırlar. İnsanlar arasında da egemen güçlerin kölesi olmayı reddedip toplum dışında yaşamayı seçenler vardır. Onlar da belki sokak kedilerine benzerler. Ama hiç bir zaman toplumdan tamamen kaçamazlar. Hangi insan böyle bir gerçeği duymak ister veya kabul eder? Boş laflar bunlar.

11. Tanımlamacılık felsefesi. Biz bir tanımlamalar dünyasında yaşıyoruz. Varoluş tanımlamadır. Varolan herşey bir tanımlama olarak vardır

Seçimsiz hayat

yaprak
Yazıyla ilgisiz güzel bir görsel.

1. Ak parti iktidarı ve Sayın Recep Tayyip Erdoğan (“Reis”) büyük işler başardılar.

2. Yollar, köprüler, tüneller yaptılar; ekonomiyi öyle büyüttüler ki kabına sığmaz oldu; İMF’ye olan borcumuzu ödediler; ülke koalisyonlarla boğuşmaktan idare edilemiyordu, 17 senedir ülkede istikrar var; İstanbul’da hava kirliliği şehri yaşanmaz hale getirmişti; su sıkıntısı vardı… Bunların hepsi çözüldü. Reis liderliğindeki AKP çözdü. Sezar’ın hakkı Sezar’a.

3. Hızlı trenler yaptılar, törenlerle açtılar.

4. Memleketin her kilometre karesine en az 3 minareli ve 9 şerefeli gösteriş camileri yaptılar. Ne kadar müslüman olduklarını Allah’a ispatlamak için. Veya inşaat rantı için… Orasını Allah bilir.

5. Ezanı siyasi islamın bayrağı yaptılar ve hiç bir imamın çıkmadığı şerefelere bağlanmış en az sekiz hoparlörden en yüksek desibelde ezan bayrağını dalgalandırdılar. “Buraları bizim” dediler.  “İstediğimiz gibi Arapça bağırırız” dediler. Yoksa ezanı duyupta namaza gelen kimse kalmadı ki… Sabah namazına giden yok çünkü halk çalışmaktan perişan olmuş, bir dakika daha uyuyayım diyor; akşam ezanını da duyan yok, halk en son model devasa ekranlı televizyonunda ya dizi ya da maç izliyor.

7. Görüyoruz ki, 17 yıl sonra halk refah içinde yaşıyor, o kadar refah içinde ki namaza gidecek vakti yok. Kendisine atılan çay paketlerini ayıp olmasın diye alıyor, ihtiyacından değil.

8. Türbanlı hatunlar, her biri bir daire fiyatı olan ciplerinde AVM’lere gidip marka türban kolleksiyonlarına yenilerini katıyorlar; marka ayakkabı, marka çanta ve marka iç çamaşırları alıyorlar… marka aşklarını Kuran’ın emirlerine uygun olarak tatmin ediyorlar. Kuran-ı Kerim, helal kazancın helal markalara harcanmasını farz bilir. Bu mealde birçok hadis de vardır der birçok cüppeli ulema. Uluslararası İslami Marka İndeksine göre Burberry, Prada, Chanel, Dolce & Gabbana, Gucci, Armani,
Louis Vuitton ve daha birçokları helal markalardır. Özellikle İngiliz Burberry. Dolabında en az bir Burberry desenli türbanı olmayan bir bayan gerçek mütedeyyin olduğunu söyleyemez.

9. Mütedeyyin insanlar olarak AVM kapılarından girerken ve elleri kolları poşetlerle dolu çıkarken “Bismillah” demeyi unutmayarak…

10. Kısacası memleket refah içinde yüzüyor. Halk mutlu. Herkesin cebi para ile dolup taşıyor…

11. Benim aklıma takılan soru şu:

Aynı dinamik ekip, aynı karizmatik liderin liderliğinde, memleketi aynı refah seviyesine —din istismarcılığı yapmadan— getiremezler miydi?

12. Dini siyasete alet etmeden… Aynı başarıya ulaşamazlar mıydı? Hayır. Ulaşamazlardı. Çünkü bu kadar sene iktidarda kalamazlardı.

13. Çünkü onların oy tabanı; yobaz, Arapçı, —önce Arap sonra Türk— dinini giyinen, gösterişçi, bağnaz, batıla tapan, el monşer takımıdır.

14. Bu kesimi destekleyip palazlandıran da iktidarın kendisidir.

15. İki taraf da karşılıklı menfaat ilişkisine dayanan örnek bir ortakyaşam birlikteliği gösterdiler ve gösteriyorlar.

16. Peki aynı karizmatik lider, aynı dinamik ekip, aynı fikirlerle yola çıkıp, Türk insanını, Türk töresi ile coşturamazlar mıydı?

17. Araplaşmış Türkleri daha da Araplaştırarak iktidarda kalmak yerine, Türkleri ve Türklüğü yüceltemezler miydi?

18. Herhalde olmazdı.

19. Çünkü Türkler bölünmüşlerdir.

20. Sağcısı var, solcusu var, tarafsızı var, müslümanı var, dinsizi var, var oğlu var.

21. Bunların hepsine yüce bir Türklük fikrini nasıl aşılayacaksınız?

22. O zaman Atatürkçü olurdunuz zaten.

23. Ama hiç bir karizmatik lider, kendinden önce gelmiş güçlü bir liderin varlığını kabul etmez.

24. Halbuki din öyle değil; din istismarcılığı ile karizmanıza karizma katabilirsiniz.

25. Dindar ve dinci için din her şeyden önce gelir.

26. Bir dinci için; önce Arabın dini, ondan sonra ülkesi gelir.

27. Bunlar önce Araptır sonra Türk.

28. Türkçeyi bile Arapça gibi konuşurlar. Araplar gibi giyinirler. Başörtülerini anaları gibi değil Arap karıları gibi bağlarlar. Bu türban da Arabistandan gelmemiştir, Alman bir misyoner Türk kadınını türbana sokmuştur. Boşuna bunlara el monşer demiyoruz. Osmanlının son dönemlerinde türeyen Fransız budalası monşerlerin Arap budalası versiyonudur bunlar…

29. Din ile kandırılan insanları yönetmek çok kolaymış demek ki.

30. Yönetenle yönetilenin ortak noktası var o da İslam. Aynı dini konuşuyorlar. Kurandan ayetler, peygamberden hadisler… ve gelsin oylar… oylar gelince karşılığında gelsin ihaleler… gelsin paralar vakıflara ve cemaatlere… güzel bir sistem… bu arada memleket de ilerlemiş… ülkeye refah gelmiş… daha ne olsun.

31. Allah adına, peygamber aşkına bu kesime her türlü ekonomik yardımı yapacaksın özellikle seçimlerden önce. Allah adına. Allahın yeryüzündeki temsilcileri olarak (açıksa söylenmese bile).

***

32. Yazık olmuş aslında.

33. Çünkü ilk seçildikleri andan itibaren eğer onlara deseydik ki… “20 sene ülke size emanet… 20 sene iktidardasınız… Bütün enerjinizi ülkenin kalkınmasına verin… Ama bir şartla, dini siyasete alet etmeyeceksiniz, karşınıza çıkan her ağacı kesip yerine cami dikmeyeceksiniz ve devleti din işlerinden çıkartacaksınız, hiç kimsenin dinine karışmayacaksınız ve dinin —kamu alanının değil— özel hayatın bir parçası olduğunu kabul edeceksiniz ve dini kamusal alandan sileceksiniz… Bu şartları kabul ediyorsanız iktidar sizin…” deseymişiz… “İktidar 20 sene sizin ama kişisel özgürlüklere dokunmayacaksınız” deseymişiz… kabul ederlermiymiş acaba?..

34. Düşünün 20 sene seçim yok. İktidara gelenler uzun vade düşünebilecekler. Bütün işleri iktidarda kalmak için seçmene yalakalık yapmak değil, ülkenin ilerlemesi için projeler gerçekleştirmek olacak.

35. Muhalefet bile yeni bir görünüm kazanır ve olumlu projeler üretirdi. Ülke partilerle bölünmüş olmak yerine tek bir yönetim etrafında birleşmiş olurdu. Partiler neden var zaten?

36. Bu iyi bir sistem olurmuş. Bütün devlet erkanı tek vücut olmuş memleketin ilerlemesi için çalışıyor olurmuş.

37. Ama bu da olamaz. Sayın Cumhurbaşkanımızın, Sayın Reis’imizin, en sevdiği ve severek yaptığı ve yapmaktan hiç bıkmadığı tek şey miting yapmaktır. Hep kazandığı için, onda seçim kazanmak bir bağımlılık olmuştur. Bu yüzden seçimsiz ve mitingsiz bir sistemi kendisi kabul etmezdi. Ama bunun da çözümü var: yılda iki defa sayın Cumhurbaşkanının konuşması için Yenikapı’da miting düzenlerdik, olur biterdi.

***

38. Yani diyeceğim, eğer bu dinamik ekip, karizmatik liderin liderliğinde 20 sene ülkenin idaresinden sorumlu olsaydı ve dini özelleştirseydi ve kendini din işlerinden çıkarsaydı, Türkiye bugün ekonomide dünyanın ilk beşinde olurdu. Bundan şüphem yok.

39. Eğer oy toplama derdi olmasaydı, iktidar el monşer kesimine ve cüppelilere ve tarikatçılara hiç yüz vermezdi.

40. Bu hesaba göre ülkede seçimler 20 senede bir yapılmalı.

41. Bu vesile ile kamyonetlere bağlanmış hoparlörlerin gazabından da 20 sene kurtulmuş olurduk.

42. Politikacılar durmadan demeç vermek yerine ülkeyi yönetmeye odaklaşırlardı.

43. Büyük holdinglerimizi idare edenlere bakın. Bu holdinglerin yöneticileri ikide bir demeç veriyorlar mı? Hayır. İşlerine bakıyorlar.

44. Fakat diyebilirsiniz ki, bizim ülkemiz bir cumhuriyettir, egemenlik kayıtsız şartsız halkındır. Halk da egemenliğini seçimlerde oy kullanarak gösterir. Gerçekten mi??? Ne kadar ilkel bir yönetim anlayışı!! Önemli olan nedir? Ülkenin en iyi kadrolar tarafından en iyi yönetilmesi mi yoksa halkın seçtiği, yönetimden anlamayan fakat seçim kazanmasını bilen cahiller ve oportünistler tarafından yönetilmesi mi? Şu anda ülkeyi yönetenler acaba bir holding yönetebilirler mi?

45. Diyebilirsiniz ki, eğer 20 sene seçim olmayacaksa, ülkenin başındakiler yan gelip yatarlar, hiç bir iş yapmazlar. Rant ile kendilerini zengin ederler. Aile efradını anahtar pozisyonlara getirip güçlerine güç katarlar. Politikacıların yaptıkları zaten bu değil mi?

46. Sabancı’nın, Koç’un CEO’ları yan gelip yatabiliyorlar mı? Onların da sorumlulukları var. Zaten ülkeyi yönetenlerin sorumluluğu direk olarak halka değil, halkın seçtiği temsilcileredir.

47. Memleketi ve halkı bölmekten başka bir işe yaramayan siyasi partilerin tarihin çöplüğüne atılma zamanı geldi. Şimdiki sistem ülkenin politikacılar elinde oyuncak olması üzerine kurulmuştur. Demokrasi denilen bir aldatmacanın üzerine kurulmuştur. Herkesin ağzında bir demokrasi lafı.

48. Milletin temsilcileri partili olacak diye bir kural yok.

49. Olay, ülkenin belli coğrafi bölgelerinin menfaatlerinin mecliste korunması mı? Bu da çok saçma bir şey değil mi? Neden bir coğrafyanın mecliste temsili gerekiyor? Sanayi sektörlerinin temsilcisi olsa yetmez mi? Yani devletin faaliyet alanlarının temsilcileri olsun. Zaten var: bakanlar kurulu. Devlet ülkenin genel menfaati için gerekli olan neyse onu yapacaktır; temsilcilere gerek yoktur.

50. Yollarda hız sınırlarına uymayan insanlar çoğunluktaysa devlet yollara kasisler koyar. İnsanlar devlet zoru ile kısıtlanmaya alışmıştır. Halk, idarecilerin de kendileri gibi hiç bir kurala uymayacaklarını varsayar; bütün yöneticilerin sahtekar olduğunu varsayar; herkesin denetlenmesi gerekir, der. Seçim de ülkenin ilerleme yolunda, ilerlemesini engelleyen bir kasisten başka bir şey değildir.

51. Devlet bir şirket gibi yönetilebilir mi? Başka türlü yönetilemez ki? Devlet nasıl organize olmuştur? Bir şirket nasıl organize olmuştur? Halk ülkenin hissedarları mıdır? Yoksa ülkenin sahibi midir? Herkes kendi payı kadar ülkenin sahibi midir? Ülkenin asıl sahibi kimdir? Herkesin hissesi bir oy kadar mıdır? Yoksa herkesin hissesi kontrol ettiği paraya orantılı mıdır? Ayrıca bir devletin vatandaşları olduğu gibi, aynı ülkede yaşayan tüzel varlıklar da vardır. Tüzel Varlıklar da canlı varlıklardır. Onlar da vergi verir. Devletin gözünde Tüzel Varlıklar da vatandaştır.

52. Ülkenin asıl sahibi Tüzel Varlıklar mıdır acaba? Yani şirketler, kurumlar ve hiyerarşiler. Her hiyerarşi bir tüzel varlıktır. O zaman din hiyerarşisin de bir tüzel varlık olarak görmemiz gerekir. Yani, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” lafı maalesef lafta kalmaktadır. Millet ülkeyi başka varlıklarla, kendinden çok daha güçlü, varlıklarla paylaşmak durumundadır. Millet kelimesinin tanımı değişmiştir.

53. Bir devletin muhatabı, ülkenin vatandaşları değil, diğer devletlerdir. Devletlerin güçlü olması gerekir ki, diğer devletlerle eşitler ilişkisine girebilsin. Bu çok önemli. İyi idare edilen devlet güçlü olur. Kendinden şüphe eden, ikide bir seçime giden, ilerisini göremeyen, uzun vade yatırımlar yapamayan, devletler zayıf kalmaya mahkum olurlar.

54. Devlet insan kaynaklarını kendi menfaati için en iyi bir şekilde kullanmasını bilmelidir.

55. Günümüzde devlet kendine ölümüne bağlı vatandaşlar yetiştirmek için vatandaşlarını endoktrine etmelidir, bunu da kendine ait okullarda eğitim adı altında yapar. Bu eğitimden geçmek zorunludur. Devlet böylece vatanı için ölmeye hazır bireyler yetiştirdiğini zanneder.

56. Biz zaten devletin topraklarında doğuyoruz ve yaşıyoruz. Doğduğumuzda devlete borçlanıyoruz ve hayatımız boyunca devlet için çalışarak borcumuzu ödüyoruz. Biz borç köleleriyiz. Bu borç kölelerine devlet “vergi mükellefi” diyor. Devlet kölelerine “vergi mükellefi” diye ad taktı diye biz kölelikten çıkmış olmuyoruz. Köleyiz. Borç kölesiyiz. Halk olarak egemenlik bize ait diye de kendimizi kandırıyoruz. Devlet savaşa girerken bize mi soruyor? Bazen soruyor. Referandum yapıyor.

57. Demokrasi aldatmacası. En iyisi devlet yönetiminden halkı ve dini çıkartalım. Halkın devletin insan kaynağı olduğunu anlayalım. Egemenlik devletindir. Devlet insan kaynaklarını istediği gibi kullanır. Fakat devletin kendi insan kaynaklarını mutlu etmek ve zengin etmek kendi menfaatinedir. İyi yönetilen bir ülkede halk zengindir ve refah içinde yaşar ve bireysel özgürlüğü vardır ve insanlık görevlerini —üremek gibi, özgür olmak gibi— rahat ve refah içinde yapar ve tatmin olur ve mutlu olur.

58. Devletin halk ile bir ortakyaşam ilişkisi vardır. Devlet bireyi korumak ve mutlu etmek durumundadır. Nasıl ki bir şirket çalışanını korumak ve mutlu etmek zorunda ise.

59. Hatta, 20 sene de değil, hiç seçim yapılmamalı. Demokrasi aldatmacası ortadan kaldırılmalı. Devlet yönetimi halktan bağımsız olmalı. Diyebilirsiniz ki, o zaman padişahlık sistemine geri dönmüş oluruz. Hayır. Padişahlık sistemi ders olsun. Halkını mutlu etmeyen ve halkını küçümseyen ve halkını fakir bırakan bir yönetim sisteminin nasıl battığını gösteren bir ders. Devletin şirket gibi yönetilmesi padişahlık değildir.

60. Halkına güvenen devlet ve devletine güvenen halk varsa orada seçim denen saçmalığa gerek yoktur. Ülke zenginleştikçe halk da zenginleşecektir. Politikacı denen sefil insan tipi ortadan kalkacaktır. Politikacı oportünist bir aracıdan başka bir şey değildir. Ülkeye politikacı değil, yönetici lazımdır. Sadece ülkesinin başarısını düşünen profesyonel yöneti olacaktır ülkenin başında. Ütopya.

Notlar:

— Üsküdar’da ezan okunuyor ve markalarını giyinmiş türbanlı hatunların umurunda bile değil…

Siyasi İslamın bayrağı olarak ezan

Türbancılık.

— “Alman bir misyoner Türk kadınını türbana sokmuştur…”

hidayet

Kuran kitabının cismi kutsal mı?

IV. (X.) yüzyıla ait ceylan derisi üzerine kûfî hatla yazılmış bir Kur’an sayfası.

Kağıt üstüne Arapça veya Türkçe harflerle basılmış ve çoğaltılmış bir Kuran kitabının kutsallığı nereden geliyor? Kuran metninin basılarak çoğaltılmış halini kutsal sayan insanlar var. Ben bu kutsallığın nereden geldiğini anlamaya çalışıyorum.

Herşeyden önce şunu belirtelim. “Kutsal” bir tanımlamadır ve isteyen herkes “bu Kuran kitabı kutsaldır” diye Kuran kitabının cismini kutsal olarak tanımlayabilir. Ben buna saygı duyuyorum. Kitabın neden kutsal olduğunu açıklaması gerekmez çünkü bir cismi kutsal olarak tanımlayarak onu kutsal yapmış oluruz. Zaten kutsallaştırmanın başka yolu yoktur.

İslamdan önce Kabe’nin etrafında putlar vardı. Bunlar kutsal olarak tanımlanmış taşlardı. Bir cismi kutsal olarak tanımlamak demek o cismi putlaştırmak demektir. İslam dininde putlaştırmak yasaktır. Bir kitabın putlaştırılması da İslam’a aykırıdır.

Kuran kitabını kutsal kabul eden birine Kuran kitabının neden kutsal olduğunu sorsak, kitabın sayfalarında bulunan harflerin ve kelimelerin Allah’ın sözü olduğu ve bu yüzden kutsal olduğu söylerdi.

Kuran’ın metnini oluşturan harflerin ve kelimelerin Allah’ın sözü olduğunu kabul edersek, ve Allah’ın sözünün kutsal olduğunu kabul edersek, bu kutsallığın Allah’tan nasıl bu gördüğümüz kağıt parçasına geçtiğini araştırmamız gerekiyor.

Bu analizi sadeleştirmek açısından, Kuran’ın bütününe bakmak yerine, Kuran’ın ilk kelimesi olan “ikra” kelimesine bakalım.

“İkra” kelimesinin, Allah tarafından Cebrail’e iletildiğini ve Cebrail’in de peygambere ilettiğini kabul edelim. Peygamberin de Cebrail’den aldığı bu kelimeyi seslendirdiğini ve sahabelerden birinin de bu sesi duyup yazıya çevirdiğini ve bir kemik üzerine Arap harfleri ile kazıdığını varsayalım. Böylece peygamberin seslendirdiği “ikra” kelimesi yazıya dökülmüş oluyor.

Bu süreç doğru olabilir ama ben Allah’ın Cebrail’e Arapça kelimeler değil de anlamlar verdiğini düşünüyorum. Cebrail bu anlamları peygambere kelime olarak değil ilham olarak yani anlam olarak aktarmıştır. Peygamber bu anlamları dillendirip seslendirmiştir. Öyle ya da böyle, kutsalın, bir kişiden başka bir kişiye veya bir şeyden diğerine nasıl geçtiğini anlamak istiyoruz.

Ban bu süreçte, Allah’tan Cebrail’e, Cebrail’den peygambere, peygamberden sahabeye geçen sesler ve işaretlerde “kutsal” diye adlandırabileceğimiz bir değer göremiyorum. Hatta, ne sesler ne de işaretler, bir kişiden diğerine geçmiyor.

Peygamberin ölümünden 80 yıl sonra, bu kemik parçalarına, ağaç kabuklarına ve diğer maddelere yazılan ayetler toplanıp, düzenlenip kitaplaştırılmıştır. Bu Kuran kitabı, ayetlerin iniş sırasına göre değil, başka bir sıraya göre düzenlenip kitaplaştırılmıştır. Kuran metni bu şekilde düzenlenmiş haliyle günümüze kadar gelmiştir.

Günümüzde de, Kuran kitabı bu düzene uygun olarak modern matbaalarda basılıp kitap halinde çoğaltılmaktadır. Bu kitapların kutsal olduğuna inanılmaktadır.

Yine sadece “ikra” kelimesine bakarsak, bugün kitapçıdan aldığımız bir Kuran kitabında okuduğumuz “ikra” kelimesinin, ne Allah’la, ne Cebrail ile, ne peygamberle, ne de sahabeyle bir ilgisi olmadığını görüyoruz.

“İkra” kelimesi bir cisim değildir, yani bir cisim gibi zaman içinde devamlılğı yoktur.

Her kelime bir anlamın görünür halidir.

Mesela, ben buraya “ikra” kelimesini yazdım. Daha sonra bir daha yazdım: “ikra”. Bu kelimelerin hiçbiri peygamberin sahabelere seslendirdiği “ikra” sesi değildir. Zaten o ses, peygamber söyledikten sonra, havada bir ses dalgası olarak bir an varoldu, sonra da kayboldu gitti.

Yani, Cebrail’in Allah’tan alıp peygambere ilettiği ve peygamberin seslendirdiği “ikra” sesi, peygamber seslendirdikten sonra, havada yokolup gitti. Kutsallığı vardı ise, o kutsallık da havaya karıştı gitti.

Bu süreç sadece “ikra” kelimesi için değil, Kuran’ın metnini meydana getiren bütün kelimeler için geçerlidir. Peygamberin seslendirdiği kelimelerin hepsi havada ses dalgaları olarak var olup kayboldular. Peygamberin kelimeleri kutsallık ile yüklü olsalarmış bile, kutsallık zinciri orada kopmuştur. Kelimeler aracılığı ile peygamberden bize ulaşan bir kutsallık zinciri yoktur.

Peki kutsallık nerede olabilir? Kutsallık kelimenin harflerinde olmadığına göre, kelimenin anlamında olabilir.

Öyleyse, “ikra” kelimesinin anlamında bir kutsallık var mı ona bakalım.

Fakat “ikra” kelimesinin anlamı, “ikra” kelimesinde saklı değildir. Hiç bir kelimenin kendisinin bir anlamı yoktur. Hiç bir kelimenin “anlam” diye bir özelliği yoktur. Hem harfler, hem de sıralanmış harfler olan kelimeler, anlamsızdır. Kelimelere anlam veren, o kelimeleri okuyan insandır. Kelimeler anlamlar için yertutuculardır.

“İkra” kelimesini okuyan herkes ona kendi bilgi birikimine göre bir anlam verecektir. Mesela, ben halktan biri olarak, Kuran’ın “ikra” kelimesi ile, bol bol kitap okumamızı öğütlediğini düşünebilirim. Ama Kuran’ı hayatı boyunca incelemiş ve Arapça’nın inceliklerini bilen bir ilahiyatçı, “ikra” kelimesine onlarca anlam yükleyebilir ve sayfalar dolusu yorum yazabilir.

Peki bu anlamlardan hangisi Allah’ın bu kelimeye yüklediği ve bizim anlamamızı istediği gerçek anlamdır? Bunu hiç bir zaman bilemeyiz. Burada çok yaman bir çelişki var. Allah kullarına bir mesaj yolluyor ama kullarının o mesajı anlamaları için gerekli araçları onlara vermiyor! Allah kullarının kullandığı dilin gönderdiği mesajı deşifre edip anlamak için yetersiz olduğunu bilmez mi? Mutlaka bilir. O zaman neden bu çelişkiye fırsat veriyor?

İşte her dinde parazit olarak çoğalıp o dini ele geçiren aracı sınıfı ulemanın varoluş sebebi bu çelişkidir. Ulemanın (genel olarak rahipler sınıfının) sahtekâr olduğu ve bizi aldattığı açıkça görülüyor. Çünkü onlar, anlamı hiç bir zaman bilinemeyecek bir mesajın anlamını bildiklerini ve bize bildirdiklerini söylerler. Asıl yaptıkları, tanımladıkları anlamlardan birini seçip, o anlamın gerçek olduğuna bizi inandırmaktır.

Öyleyse, iki şeyi kesin olarak anlamış olduk.

Bir, Kuran kitabını oluşturan, kağıt, mürekkep ve kağıt üzerindeki (harfler olarak algıladığımız) mürekkep izlerinin hiç birinin kutsallığı yoktur. Bu işaretlerin kutsal şeylere veya kişilere ulaşan tarihleri yoktur; Allah’la, Cebrail ile ve peygamberle ilişkileri yoktur. Bu harfler, her seferinde yazılıp yokolan anlamsız işaretlerdir.

Öyleyse, Kuran kitabının cisminin hiç bir kutsallığı yoktur. Bir cisme kutsallık vermek onu putlaştırmaktır; bu da İslam’ın ruhuna aykırıdır.

İki, kutsallık anlamda olmalıdır. Fakat anlam kelimede değil, kelimeyi okuyandadır. Öyleyse, anlam da Kuran kitabının cisminde bulunan bir şey değildir.

Bu analizimizden Kuran kitabının cisminin kutsal olmadığı anladık. Fakat Kuran kitabını “bu cisim kutsaldır” diye tanımlayıp kutsallaştırabiliriz veya putlaştırabiliriz. Bunu yapanlara saygı duyuyoruz ama putlaştırmanın bir batıl itikat olduğunu ve dinin dışında olduğunu belirtiyoruz.


Notlar:

— Kuran’ın “Allah’ın sözü” olduğunu varsaymak, yani Allah’ın söz söylediğini varsaymak, Arapça konuştuğunu varsaymak, Allah’a insan özellikleri vermek olurdu. Bu da Allah’ı aşağılamak olmaz mıydı?

Kutsal ve saygı ilişkisi ile ilgili bir yazı.

height=”1061

Klasik kamyoncu batılı…

— Batıl “boş, geçersiz ve yanlış” demekmiş. Ama ben daha değişik anlamda kullanıyorum. Mesela, bir kelimeye sihirli güçler yükleyip o sihirli kelimenin doğanın doğal akışına etki edebileceğine inanmak batıl bir hareket oluyor. Mesela kamyonuna “maşallah” yazıp bu kelimenin koruyucu gücüne güvenen kamyoncu batıl hareket etmiş olur. Her eşikten geçerken “bismillah” diyen insanlar da sihirli bir kelimenin doğanın doğal akışını kendi menfaatleri için değiştireceği umudu ile yaşarlar. Onlar da batıla inanmış oluyorlar. Kimisi uzay cisimlerinin sihirli güçlerinin dünyadaki insanların hayatlarının doğal akışına etki edebileceğine inanırlar. Her sabah astroloji sütunlarını okuyup hayatlarını ona göre ayarlarlar (bu da astrolojiyi doğrulamış olur mu?) Bu insanlar da batıla inanıyorlar demektir. Kara kedi görünce irkilen ve kara kedinin doğanın doğal akışını değiştirecek güçlere sahip olduğuna inananlar da batıla inanıyor demektir. Bu açıdan bakıldığında herhangi bir cismi kutsallaştırıp onu yücelten ve putlaştıran herkes batıla inanıyor demektir. Hatta dinin kendisi ve ritüelleri de batıl olmuş oluyor. Zaten din bunu bildiği için batıldan çok korkar ve kendi ritüellerini “hak” fakat halkın varolan geçmiş ritüellerinin hepsini “batıl” olarak tanımlar. Yatıra gidip ondan doğanın doğal akışını değiştirmesini istemek batıldır. Ama yatıra adak adamak halkın bir geleneğidir onun için de saygı duyulmalıdır. Ama dinin kendi kitabında olmayan batıla tahammülü yoktur. Sadece kendi batılı haktır. Ne çok batıl varmış hayatımızda!

Batıl kelimesinin etimolojisi.

Hak kelimesinin etimolojisi. Tezimizi doğruluyor. Hak yasal olan demekmiş. Din kendi batıllarını yasal batıllar yani hak olarak tanımlamış. Halkın eskiden beri hak bildiği ritüellerini de yasal olmayan batıllar olarak tanımlamış.

Kuran kutsal kitap değildir, İhsan Eliaçık.

— CHP’li Bolu Belediye Başkanı Kuran’ı öperek göreve başlamış. Önce Türk bayrağını öpmüş sonra da her ikisine el basarak yemin etmiş. İlginç. Bunu kendi kafasına göre mi yapmış, yoksa böyle bir kanun mu var? Batıl itikat.

Çocuklar kendi dinlerini seçmeli mi?

[DİKKAT! ÇOK ÖNEMLİ! AŞAĞIDAKİ YAZIDA BİLİMSEL MANTIK VE AKIL YÜRÜTME KULLANILMAKTADIR. BİLİMSEL AKIL YÜRÜTME ÖZGÜRCE HER ŞEYİ SORGULAMAYA DAYANIR. EĞER SORGULANMASINDAN RAHATSIZ OLACAĞINIZ KUTSALLARINIZ VARSA DERHAL BU SİTEYİ TERK EDİN. EĞER OKUMAYA KARAR VERİRSENİZ KENDİ SORUMLULUĞUNUZ ALTINDA OKUMAYI KABUL EDİYORSUNUZ DEMEKTİR.]

………………………….

Çocuğunun iyiliğini düşünen bilinçli bir anne onu nüfusa kayıt ettirirken dinini belirtmez. “Dini nedir?” diye sorulduğunda “o alanı boş bırakın. Kendisi büyüyünce biz ona soracağız ve hangi dinin üyesi olmak istediğine kendisi karar verecek” der. Eğer böyle yapılırsa çocuk ergenlik sorunlarını yaşarken “neden bana sormadan beni müslüman yaptınız? Ben ateist olmak istiyordum,” diye anne babasını suçlayamaz. Böyle bilinçli bir annenin çocuğu ile olan diyaloğunu hayal edip yazdık ve sizinle paylaşıyoruz:

— Bak oğlum 16 yaşına geldin. Artık kendine bir din seçmenin vakti geldi.

— Olur anneciğim. Ne gibi seçenekler var?

— Seçenek çok. Eğer Hıristiyan olmak istersen her pazar kiliseye gideceksin ve oturup bir papazın vaazlarını dinleyeceksin. Şarkı falan da söyleyebilirsiniz. Veya budist olabilirsin. Turuncu çarşaflar giyinip Tibet’in görkemli dağlarında bütün gün kutsal mantraları tekrarlayıp durursun.

— Dinlerin hepsinin kendine has müzikleri mi var?

— Biraz öyle galiba.

— Öyleyse, bir gün oturup internette bütün dinlerin müziklerini bulsam ve müziğini en beğendiğim dini kabul etsem olur mu?

— Tabii oğlum, iyi fikir. Neden olmasın. Ama ben seçenekleri anlatmaya devam edeyim. Hıristiyanlığın çeşitli alt markaları vardır. Katolik markasını seçersen yine kiliseye gidip papazı dinleyeceksin ama bu markanın kurallarının ve kanunlarının çok sıkı olduğunu söylemeliyim. Papazlar; yediğini, içtiğini ve cinsel hayatını tamamen kontrol altına almak isteyeceklerdir…

— Anne, cinsel konularda kısıtlamalar koymayan hatta insanların uçkuru ile hiç ilgilenmeyen bir din yok mu?

— Yoktur. Hatta, bütün dinlerin ana hedefi insanların seks hayatını kontrol etmektir. Yani insanları kendilerine yabancılaştırarak kolayca yönetmektir. Mesela müslüman olursan…

— Müslümanlığın müziği nasıl?

— Güzel. Çok duygusal. Sufî müziği deniyor. YouTube’da bak.

— Müslümanlık da cinsiyete karışıyor mu?

— Karışmaz mı? Eğer müslümanlığı seçersen pipininin ucunu biraz keseceğiz.

— Oha! Yok artık! Din mi bu sapıklık mı? Dinin pipimle ne ilgisi olabilir? Müslümanlığı şimdiden silebilirsin.

— Öyle deme. Ülkemizde halkın yüzde 99’nun dini müslüman olarak kayıtlıdır. Çoğunluğun kabul ettiği dini kabul edersen çok rahat edersin. Müslümanlık günde 5 defa namaz kılmanı emreder ama bunu sorun yapma çünkü hayat boyu 5 vakit namaz kılmayı başarabilen kimse yoktur. Hem müslümanlığın güzel bayramları vardır. Dedene gideriz, elini öpersin, sana bayram harçlığı verir. Senin dinin henüz belli olmadığı için biz hangi dinin bayramlarını kutlayacağımızı bilmiyorduk ondan dedene bayram ziyaretine gidemiyorduk.

— Bu müslümanlık bana göre değil. Her gün işimi gücümü bırakıp beş kere namaz mı kılacağım?

— Gerek yok dedim ya. Haftada bir Cuma’ya gidersin olur biter.

— O bile fazla.

— O zaman bayramdan bayrama sabah erkenden kalkıp bayram namazı kılarsın olur bitir.

— Bu ne gevşek bir dinmiş böyle.

— Hiç namaz kılmasan da olur. Türkiye’nin yüzde doksanı müslümandır dedim ya, ama bunların sadece milyonda biri namaz kılar. Gerisi ezanı duymaz bile.

— Madem ülkenin yüzde 99’u ezanı ırgalamıyor o zaman neden ezan okunuyor?

— Oğlum, sen çok fazla soru soruyorsun. Bence, bu marka dinlerinin hiç biri sana göre değil.

— Doğru diyorsun. İlle kurumsal bir dine üye olmam gerekiyor mu? Bu dinler bana ne veriyor? Hep alıyorlar ama karşılığında bir şey vermiyorlar. Peki ben kendi dinimi tanımlayabilir miyim?

— Oğlum neden böyle bir şey yapmak istiyorsun? Bu tehlikeli bir iştir. Kendini peygamber mi yapmak istiyorsun? İslam peygamberinin son peygamber olduğunu bilmiyor musun?

— Öğrenmiş oldum. Anladığım kadar bu küresel marka dinlerinin hepsi aynı iş modelini kullanıyorlar: insanları, öteki dünyada cehenneme yollarız diye korkutuyorlar ve bu dünyada onları yoluyorlar. Ben insanlara faydalı yeni bir din modeli yaratmak istiyorum.

— Sen zaten bu marka dinlerden birine bağlanacak kadar aptal değilsin. Sende kendi başına düşünmek ve akıl yürütmek gibi insan sağlığına zararlı bir kusur oluşmuş. Seni bu hastalıktan kurtarmamız lazım.

— Anne, bu akıllı oğlunla gurur duyuyorsun, anlıyorum, ama beni yüceltmek için dinlere inananları aşağılaman gerekmez ki. Onlar aptal değil. Bence onlar doğru seçimi yapmışlar ve doğal olanı, yani senin dediğin gibi, çoğunluğun dinini seçmişler ve mutlu mesut yaşayıp gidiyorlar. Sen de herkes gibi benim kimliğime “Dini: İslam” yazdırsaymışsın şimdi bunları konuşmuyor olurduk.

— Eğer seni doğuştan müslüman yapsaydık bu sefer de neden öyle yaptınız diye şikayet ederdin. Baban ve ben sana sorarak en doğrusunu yaptığımızı düşünmüştük… Dinler bize ne verir diye sormuştun. Bu küresel marka dinleri ezelden beri insanların sorduğu büyük sorulara cevaplar verirler. Yani kafana takılan “Ben neden buradayım? Hayattaki amacım ne olmalı? Evrendeki yerim nedir?” gibi soruların hepsine din kesin ve mutlak doğru cevaplar verir.

— İyiymiş.

— Ama o kadar da iyi değil çünkü bu dinler birer pakettirler. Hani paket tur alıp tatile gidiyoruz ya. Paketteki otel hangisiyse orada kalmamız gerekir. “Bu oteli beğenmedik başka bir otele gidiyoruz” diyemeyiz. Bu dinler de kafanı kurcalayan sorulara cevaplar verirler ama aynı zamanda senin özel hayatını kontrol etmek isterler. Bu dinlerin “kutsal” kitaplarında insanların özel hayatını en ufak detayına kadar yasalaştırmış kurallar vardır, senin bu kurallara göre yaşamanı isterler. Mesela müslüman olursan ve domuz eti yenen bir ülkeye gidersen ve “bu insanlar domuzu ne iştahla yiyorlar ben de bir deneyeyim” diyemezsin çünkü İslam domuzu kutsallaştırıp koruma altına almıştır ve insanların domuz eti yemesini yasaklamıştır. Başka dinlerde de böyle korunmuş hayvanlar vardır. Mesela Hindu dininde inek kutsaldır ve korunur. Onların da inek eti yemesi yasaklanmıştır.

— Ne yiyeceğimizi de mi dine soracağız?

— Evet. Dinler ne yiyeceğini ve kiminle evleneceğine falan karıştığı gibi hayatının belli bir bölümünü din işlerine ayırmanı ve ibadet etmeni ister. Bu ilgiyi isteyen de dinin hiyerarşisidir. Aslında kurumsallaşmış dinlerin tanrılarla bir ilgisi yoktur. Bu marka dinlerinin amacı, bu dinleri sahiplenmiş olan hiyerarşilerin, dine inananlar tarafından beslenmesidir. Besleme işi hiyerarşinin tanımladığı merasimler ve ritüeller aracılığı ile yapılır. Özel elbiseler giyerek, sihirli kelimeler söyleyerek, ve kutsal hareketler yaparak —ki bunların hepsi hiyerarşi tarafından uydurulmuştur— bu hiyerarşiye bağlılığını her gün göstermen gerekir. Bu da epey bir vaktini alır.

— Din bir aldatmaca yani! Mesela müslümanlığı seçersem, Allah’a borçlanmış oluyorum.

— Ne borcu?

— Namaz borcu. Hayatım boyunca bu manevi borcu ödemek için namaz kılmam gerekecek.

— Öyle düşünebilirsin. Ama dinin faydası da vardır. Din toplumu birleştiren önemli etmenlerden biridir. Aynı toplumda aynı dinin ritüellerini tekrarlayan, aynı dine göre giyinen, aynı duaları eden, aynı tanrılara inanan, kısaca bir dinin düzenlediği bir toplumda yaşayan insanlar topluluğu gayet mutlu bir hayat yaşarlar. Sen bunların arasında başka bir dine inandığını söylersen, Fener tribününde Beşiktaş forması giymiş bir taraftar muamelesi görürsün. Sistem seni ne yapacağını bilemez, seni dışına atmaya çalışır. İnsanlar kendi dinlerinden olmayan insanlara şüphe ile yaklaşırlar. Çünkü onlar içinde bulundukları düzenin inandıkları tanrı tarafından yaratılmış, değişmez bir düzen olduğuna inanırlar. Düzeni kuranların ve bu insanları sömürenlerin istediği de budur zaten. Senin için en iyisi, şu sorgulama huyundan vazgeçip, inanmasan bile, çoğunluğun dinine bağlıymış gibi görünmektir.

— Ama anne, bu dinlerin astarı yüzünden pahalıya gelir. Bir kaç soruya cevap alacam diye ruhumu bu dinlere satmamı mı istiyorsun? Hem dinin verdiği bu cevaplar ne kadar bilimsel acaba!

— Bilimsel nedir oğlum? Ne sorarsan sor dinin verdiği cevapların hepsi aynıdır. Evreni kim yaratmış? Evreni bizim dinin tanrısı yaratmıştır. İnsanı kim yaratmış? Bizim dinin tanrısı. Neden yağmur yağıyor? Bizim dinin tanrısı istediği için. Biz bu savaşı neden kazandık? Dinimizin tanrısı bizim yanımızda olduğu için. Neden yağmur yağmadı, kuraklık oldu? Tanrımızın sözünün dışına çıktığımız için. Anladın mı?

— Böyle dairesel mantığa dayalı cevapları istemem, kendilerine kalsın. Benim kendi aklım var. Araştırıp cevaplarımı kendim bulurum.

— Din demek inanç demektir, oğlum. İnanç sorgulanamaz. İnancın tanımı budur. Sorgulamamayı kabul ettiğimiz şeylere inanç deriz. Sen inançsızsın çünkü sende sorgulama hastalığı var. Hayatında sabitler, yani inançlar, henüz oluşmamış. Her şeyi sorguluyorsun. Hayata sorgulayarak anlam veriyorsun. Yaşın ilerledikçe sorguladığın şeyler azalacaktır ve sabit ve sorgulanamaz şeylerin de güzel olduğunu anlayacaksın.

— Anne sen filozof musun?

— Beni boşver asıl sende filozofluk var; hiç bir cevapla tatmin olmuyorsun. Siz ergenler dünyayı sorgulayarak anlayabileceğinizi zannedersiniz. Fakat dünya anlaşılamaz, tanımlanır. Bulduğun her cevabın yüzlerce, binlerce hatta sonsuz sayıda yeni sorular yaratacağını göremiyorsun. Cevap kuyusunun dibini bulmaya ömrün yetmez. Din ise kendi cevabını son cevap olarak tanımlar ve sonsuz soru silsilesine bir son verir. Din, kendi cevabını yüce bir varlığın buyruğu olarak tanımlayarak cevaplara son noktayı koyar. Yüce bir varlıktan geldiği için de biz bu cevaba inanırız. Tabii, bu bir oyundur. Sahtedir. Ama dinin cevaplarına inanırsan mutlu olursun. Sen de bu marka dinlerin paketlerinden birini kabul et; pazar mı olur, cuma mı olur, gidersin ibadethanene, ritüellerini yaparsın, şarkını söylersin, vaazını dinlersin, o kadar. Dinî görevlerini topu topu bir iki saat içinde halledersin ve geri kalan zamanın sana ait olur.

— Cumartesi niye yok.

— Cumartesi yahudilerin kutsal günüdür. Sen yahudiliği seçemezsin çünkü yahudilik diğer dinlerin aksine genetik bir dindir ve anneden geçer. Annen yahudi ise yahudi olabilirsin. Ben yahudi olmadığıma göre sen Cumartesi günlerini rahat geçirebilirsin.

— Genetik din olur mu?

— Niye olmasın? Sen daha iyi mi bilecen? Yahudilerin tanrısı, yahudiliğin genetik olarak anneden çocuğa geçtiğini buyurmuş ve böyle de oluyor. Oğulcuğum, sen vazgeç bu sorgulama işinden. Seç müslümanlığı, toplumla uyumlu bir hayatın olsun. Evleneceğin zaman da aynı dinden bir kızla evlenmek her zaman daha iyidir. Kimliğine “Dini: İslam” yazdırırız olur biter.

— Anne, bu kimliğinde “Dini: İslam” yazanların sadece milyonda birinin İslam’ın kurallarını tam tamına ve samimi olarak uyguladıklarını söylemiştin. Ben, halkın çoğunluğu gibi, sadece görünüşte müslüman olmak istemem.

— Müslümanlıkta mezhepler vardır. Mesela, İranlılar Şii mezhebindendir ve orada sadece üç vakit namaz kılınır. Türkiye’de uygulanan müslümanlık resmî olarak sunnî mezhebi olarak bilinse de, bizim asıl mezhebimiz Müşrikler mezhebidir. Çünkü müşrik zaten müslüman görünüp de müslümanlığın gereklerini yerine getirmeyen insan demektir.

— Böyle sahte dindar olmak yerine hiç dindar olmam daha iyi. Sahte dindarlık kendi kendini aldatmaktan başka bir şey değil.

— Oğlum sen nasıl böyle idealist bir insan olmuşsun! Biz nerede yanlış yaptık acaba? Bu toplumda nasıl tutunacaksın? Bu doğruculukla ekmek paranı nasıl çıkartacaksın? Evlen türbanlı bir kızla, yazıl o partiye, dinin icabına uygun bıyık bırak; ihalelere gir ve kazan, kendini kurtar. Bu hayata bir kere geliyoruz.

— Ben kendi yolumda gitmek istiyorum. O partiye bu partiye yaranacam diye bıyık bırakamam. Bu marka dinler bana göre değil.

— Kararın nedir o zaman?

— Şimdilik bir seçim yapmıyorum. Kimliğe “kendi özel dini var” diye yazamıyoruz herhalde?

— Yok. Biz insanlar devletin köle veritabanına kayıtlı kölleleriz. Bir insan kimin veritabanında kayıtlı ise onun efendisi o veritabanının sahibidir. Bizim efendimiz de veritabanına “Dini: İslam” yazdırmamızı tercih ediyor.

— …