Sabit Metinler Kuramı bağlamında Kuran

Kuran’ı nasıl tanımlıyorsunuz?

Bütün mesele tanımlama meselesi ya; Kuran’ı, tartışmasız, mutlak ve tek otorite olarak tanımlıyor musunuz? Bu bir önkabuldür. Kuran’ın otoritesinin mutlak ve sorgulanamaz olduğunu kabul ediyorsunuz. Bu önkabülün Kuran’da yapılmış tanımların doğruluğu veya yanlışlığı ile ilgisi yoktur.

Zaten sadece iki tanımlama seçeneği var:

1. Kuran tek ve mutlak otoritedir ve sorgulanamaz. Akıl Kuran’dan sonra gelir.

2. Kuran sabit tutulan kadim bir metindir, başka bir özelliği yoktur ve akıl yolu ile sorgulanabilir.

Kuran’ı mutlaka otorite olarak kabul eden bir insan bunu akıl yürüterek ve Kuran’ı sorgulayarak yapmamıştır; bir tanımlama olarak yapmıştır. “Ben Kuran’ın mutlak otorite olduğunu kabul ediyorum” diye bir tanımlama yapmıştır; hiç sorgulamadan Kuran’ın otoritesini kabul etmiştir.

Bu bir önkabuldür ve tartışmaya açık değildir çünkü akıl yolu ile sorgulayarak verilmiş bir karar değildir.

Kuran’ı mutlak otorite olarak kabul etmiş birisi Kuran’da ne yazarsa yazsın bu önkabulünü değiştirmeyecektir.

Kuran’ı sorgulamak da akıl yolu ile verilmiş bir karar değil gibi gözüküyor; o da bir tanımlamadır. Kuran’ı sorgulamak akıl yolu ile yapılan bir şeydir. Çünkü akıl zaten sorgulamak demektir.

Fakat işler bu kadar basit değil.

Sabit metinler kuramı diye bir şey var.

Açıklayalım.

Sabit tutulan bütün metinlerin geçtikleri bir süreç vardır. Sabit tutulan metin Kuran olur, İncil olur, Tevrat olur, bir anayasa olur, Aristo’nun yazıları olur, Newton’un kitabı olur… hiç farketmez.

Sabit tutulan metinler, hangi alanda olursa olsun, aynı süreçten geçerler.

Bir metnin sabit tutulmasının bir amacı vardır. Bu metin değerlidir ve onu sabit tutmayı kabul etmiş insanların malıdır; onlar sahip oldukları metni sabit tutarak kutsallaştırırlar.

Bir dinin kutsal metinleri o dine inanan insanları birbirine bağlayan bağlayıcı unsurdur.

Sabit tutulmuş kutsal metinlerin sahipleri egemen güçlerdir. Kutsallaştırdıkları metni kendi siyasi amaçları için kullanırlar.

Ama egemen güç bir tüzel varlıktır. Tüzel varlık, adı üstünde, hukuktan doğmuş bedensiz bir canlı varlıktır. İnsan değildir ama insan gibi hareket eder. Tüzel varlığın işini yapan insanlardır. İnsan bedeni olmadığı için, tüzel varlık yazı yazamaz veya bir metni düzenleyemez, yorum yazamaz, metni değişen koşullara uyduramaz.

Egemen güçler kutsal metni sahiplenecek bir ruhban sınıfı kendi maaşlı adamları olarak yetiştirirler ve korurlar. Tarih boyunca bu rahipler sınıfına okulcu doktorlar denmiştir, çünkü bunlar akademik okulculardır. “Doktor” da zaten doktrini öğretmek ve yaymak için lisans almış öğretmen demektir. Doktrin de sabit tutulan metindir.

Okulcu doktorlar bir okula yerleşip orada bu kutsal metni öğrenirler, yorumlarlar ve yeni gelen müritlere öğretirler. Okulculuk askeriye gibi hiyerarşiktir ve kıdem ve rütbe çok önemlidir. Bu sebepten, doktorlar herşeyden önce kariyercidir; kariyer basamaklarında yükselerek rütbelerini ve otoritelerini arttırılar. Kuran’ın bu kariyerci profesyonel okulcu doktorların eline düşmüş olmasını bilmek önemlidir.

 * * *

Etrafında bir ruhban sınıfı oluşmamış bir sabit kutsal metin yoktur. Ruhbanlar kutsal metni öğrenirler fakat bildiklerini halktan gizlerler çünkü kendileri kutsal metin hakkında tek otorite olmak isterler.

Ruhbanlar yorumları ile kutsal metnin otoritesini bitirirler. Kutsal metnin içini boşaltırlar, anlamsızlaştırırlar ve sonunda kutsal metin sadece bir sembol olarak kalır.

Ruhbanlar bunu nasıl yaparlar? Bir gölge metin yaratarak yaparlar.

Bütün sabit metinlerin bir de gölge metni vardır. Kuran’ın da bir gölge metni vardır. Nerede bu gölge Kuran?

Gölge Kuran, fıkıhta, kelamda, hadislerde ve yüzlerce yıldır ruhbanların yazdığı yorumlarda gizlidir. Tek bir kitap olarak kendini göstermez. Gizlidir. Onu sadece ruhbanlar bilir.

Sabit metnin en büyük sorunu sabit olmasıdır. Sabit olduğuna göre değiştirilemez. Değiştirilemediği için de eskir ve yeni buluşlara ters düşer. Mesela, Kuran’ın sabit tutulan metni; dünyanın evrenin merkezinde hareketsiz durduğu varsayımının geçerli olduğu bir dönemde yazılmıştır; sonra insanlar dünyanın hareket ettiğini bulmuşlardır. Kuran metninin bu yeni buluşa uyarlanması gerekmektedir. Ama bu Kuran’ın yanlış olduğu kabul edilmeden ustaca yapılmalıdır.

Sabit metnin diğer önemli özelliği, sabit olması dışında, kesinlikle doğru olduğu ve hiçbir çelişki ihtiva etmediğidir. Tabii, bu bir önkabuldür.

Ruhbanların işi bu eskiyen metni yeni bulunan bilgilere uydurmaktır. Bu da gölge metin ile yapılır.

Gölge metin, kutsal metinde yazanların tam aksini söyleyebilir. Eski metin artık okunmaz, okunamaz. Dili eskimiştir. Sadece o dilde uzmanlaşmış ruhbanlar eski metni okuyabilir. Sivil halk eski metni okumaya çalışsa bile anlayamaz. Anlasa bile yorumları ruhbanlar tarafından kabul görmez. Herkes kutsal metin konusunda ruhbanların otoritesine boyun eğmek durumundadır.

Ruhbanlar o eski dili öğrenip, kutsal metni anladıklarını iddia ederler. Otoriteleri buradan gelir.

Eski metni okuyup anlayacak insan kalmamıştır. Ruhbanlar dışında. Ruhbanların istediği de budur işte. Bütün otorite kendilerine geçmiştir. Kutsal metni yorumlama otoritesi sadece kendilerine aittir. Artık kutsal metni istedikleri gibi yorumlarlar.

 * * *

Ruhbanlar egemen güçlerin paralı adamlarıdır. Egemen güç bunlara fetva siparişi verir, bunlar da verilen siparişe uygun bir fetva yayınlarlar.

Bir örnek olarak, egemen güç “ben artık müslüman halkımın domuz eti yemesini istiyorum; Amerikalı domuz tacirleri bizim pazara girmek istiyorlar, bana domuzu helal yapan bir fetva verin” diyebilir.

Ruhbanlar hemen bir helal domuz fetvası verirler. Bu onlar için çok kolay bir iştir. Ruhbanlar laf cambazıdır. Tanımlama otoritesi tamamen bunların elindedir. İstedikleri tanımlamaları yaparlar. Mesela, fetva şöyle olabilir: “Bugün domuz dediğimiz hayvan, Kuran’da domuz diye bahsedilen hayvanla aynı genetiği paylaşmadığı ve başka bir cins olduğu ve ortada sadece bir isim benzerliği olduğu için, domuz yemek helaldir.” Fetvanın içine Arapça kelimeler serpiştirilerek fetva çok daha ulvî ve inandırıcı yapılabilir.

Helal domuz satışları patlar; market rafları en meşhur domuz eti olan Amerikan malı Spam kutuları ile dolar. “Coke ve Spam: Tadını Çıkart” reklamları televizyonlarda dönmeye başlar. Ve Amerika bir kere daha Türklerin en zayıf tarafı İslamı kullanarak Türkiye’de başarılı bir operasyon yapmış olur.

 * * *

Kuran’ın harfleri, kelimeleri, ayetleri, tanımları ve surelerin sırası sabittir değiştirilemez. Ama bu Kuran’ın anlamı değiştirilemez demek değildir.

Kuran’ın sözü değiştirilemez ama anlamı değiştirilebilir.

Sabit metinler zaman içinde eskir. Sabit metnin tanımları eskir. Yeni buluşları açıklayamaz olur.

Ruhbanların işi sabit metne yorumlar yazarak eskiyen metni güncellemektir. Bu ustalık isteyen bir sanattır çünkü sabit metni değiştirmiyormuş gibi görünerek değiştirmeyi bilmeniz gerekir.

Kuran 1400 yıl eskidir ve gölge Kuran çoktan yaratılmıştır.

Sabit tutulan özgün Kuran metni sabittir ama artık hiçbir otoritesi kalmamıştır; otorite gölge Kuran’a geçmiştir. Gölge Kuran’ın yaratıcıları ve sahipleri de ruhbanlardır. Yani Kuran’ın otoritesi tamamen ruhbanlara geçmiştir.

Ruhbanlar Kuran’ı istedikleri gibi tahrif ederler ve kimse de bunu anlayamaz. İnsanlar Kuran’ı tahrif etmek Kuran’ın metninin değiştirmek zannederler. Hayır. Kuran’ın metni değiştirilmez. Tahrif edilmiş Kuran gölge Kuran’dır. Bu gerçeği anlayan insan uyanmış olur. Aynı 18. yüzyılda uyanan Avrupalılar gibi. Çünkü uyanmak demek, dinin ruhbanların eline geçtiğini ve ruhbanların halkı kandıran sahtekarlar olduklarını anlamak demektir.

Bütün mesele tanımlamaları iyi anlamaktır.

Kuran’da bulunan tanımlamaları kayıtsız şartsız kabul eden birisi —yani Kuran’ın otoritesini sorgulamadan kabul eden birisi— akıl yolu ile fikrini değiştirmez çünkü bu fikrine akıl yolu ile ulaşmamıştır, tanımlama yolu ile ulaşmıştır.

Fakat biz Kuran’ın halifeler tarafından kitaplaştırıldığını ve halifelerin Kuran’ı kitaplaştırırken kendi siyasi amaçları için yeniden yazdıklarını biliyoruz. İniş sırasını beğenmeyip Mekke surelerini kitabın arkasına atan halifelerin sadece bu hareketi bile Kuran’a saygısızlıktır. Sabit tutulan metin, halifelerin yazıp kitaplaştırdıkları mushaf denilen bu metindir ve artık hiçbir otoritesi kalmamıştır.

 * * *

Peki, halifelerin eseri olan Kuran’ın Allah’ın sözü olduğuna inanan bir insana ne demeli? Kuran’da yazılı olan tanımların Allah’ın aracısız sözü olmadığını kesin ve net olarak biliyoruz. Arada en az üç tane aracı var. Fakat bir iletişim kanalından geçen hiçbir mesaj bozulmadan, tam olarak geçemez; bu bir doğa yasasıdır.

Kuran’ın resmi hikayesine göre 1) Cebrail adlı melek Allah’ın sözlerini Peygamber’e sözsüz olarak nakletmiştir; 2) Peygamber de içine doğan bu ilhamı seslendirmiştir; 3) Çevresinde okuma yazma bilen birileri de Peygamber’in seslendirdiği sözleri kemik parçaları üzerine yazmış veya ezberlemişlerdir.

Arapça’da sesli harfler olmadığı için yazıya geçirilen bir sözün daha sonra aynı şekilde okunması çok sorunlu idi. “Arapça değil mi, uydur uydur söyle sözü” buradan gelmiştir.

Hayatı masal uydurmak olan bir milletin palavralarına ne kadar çabuk inanmış insanlar. Bu da Arapların zannettiğimiz kadar saf masalcılar olmadıklarını ve propaganda işinde usta olduklarını gösterir. Çünkü halifeler bu dağınık materyeli toparlayıp kendi siyasi amaçlarına uygun olarak yeniden yazıp kitaplaştırmışlardır ama önce kemik parçalarına yazılanları yakmışlardır.

Zaten Allah-Cebrail-Peygamber iletişim kanalı gerçek üstü (doğa üstü) bir iletişim kanalıdır. Bu tip bir iletişim olabileceğine isteyen inanır istemeyen inanmaz. Akıl yolu ile tartışılacak bir şey yok.

Zaten insan aklı bir peygamberin peygamber olup olmadığını akıl yolu ile bilemez. Akıl peygamberden delil ister. Fakat peygamber adayı peygamber olduğunu ispatlamak için sadece akıl dışı, doğa üstü deliller vermelidir. Çünkü doğa üstü güçleri olduğunu ispatlamalıdır. Ama akıl, akıl dışı, doğa üstü delilleri kabul etmez. Kısacası, eğer aklınızı kullanarak karar vermek isterseniz bir peygamberin peygamber olup olmadığını bilemezsiniz. Sadece onu peygamber olarak tanımlayabilirsiniz. Veya onun kendini peygamber olarak tanımlamasını kabul edersiniz.

Notlar:

— “Newton’un kitabı…”

Newton’un Principia diye bilinen kitabı Avrupa akademik okulculuğunun temel kitaplarından biridir. Aristo’nun yazılarının yerini almıştır. Einstein ve Darwin Avrupa okulculuğunun diğer akademik şeyhleridir. …

Newton’la ilgili yazılar.

Kalpazan Newton: hem suçlu, hem güçlü.

Tüzel varlıklar kuramına giriş.

— “sonunda kutsal metin sadece bir sembol olarak kalır…”

Semboller içi boşaltılmış, dekoratif objeler oldukları halde otoriteleri vardır.

— Gölge Kuran’ın kitap Kuran’ın yerini aldığını göstermek için iki örnek verebiliriz: Faiz ve zekat. Kuran’da faizle ilgili 4 ayet vardır. Bunlar da faizi tanımlamaz. Mesela Diyanet işleri faiz konusunda bir fetva vererek faizi Kuran’da olmayan bir şekilde tanımlar.

Zekat Kuran’da devlete verilen vergi demektir. Böyle bir şey artık olmadığı için gölge Kuran zekat’ı fakirlere verilen sadaka olarak tanımlamıştır. Demek ki ulemanın gölge Kuran’ı gerçek Kuran’ın zekat tanımını değiştirmiştir. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Sabit tutulan metinler kuramı: Özet

1. Metin yazılır.

2. Metin yazanlar metnin sahipleridir. Din bağlamında sabit metnin sahibi egemen güçtür.

3. Metnin sahipleri metni sabit tutma kararı alırlar.

4. Metin sabitlenir.

5. Egemen güç sabit tutulan metni bir ruhban sınıfa emanet eder. Ruhbanlar egemenlerin adamıdır.

6. Metin eskir. Yeni buluşları açıklayamaz.

7. Ruhbanlar sabit metne yorum yazarlar. Yorumlarıyla sabit metnin içini boşaltırlar. Bir gölge metin yaratırlar. Asıl metnin otoritesi gölge metne geçer; yani ruhban sınıfa geçer. Gölge metnin sahipleri ruhbanlardır.

8. İçi boşaltılan metin dinin sembolü olur. Artık tek değeri sembol olmasıdır. İçeriği anlamsızlaşır.

9. Ruhbanlar kendi hiyerarşilerini kurarlar ve güçlenirler. Ruhbanların tek amacı hiyerarşide yükselmek ve daha çok rütbe ve otorite kazanmaktır.

10. Ruhbanlar eğitimi ele geçirirler. Giderek güçlenirler. Ruhbanların hiyerarşisi yeteri kadar güçlenince kendisini besleyen egemen güce kafa tutmaya başlar.

Bütün bunları yaptıran güç sabit tutulan bir metinden kaynaklanmaktadır.

 

Faiz harammış!

Bugün bizim “faiz” kelimesinden anladığımız nedir?

Faiz, verilen borç için istenen ücrettir. Biri size borç satıyor; bu bir alışveriş olduğuna göre aldığınız borç için bir ücret ödemeniz gerekiyor. Bu ücrete “faiz” diyoruz.

Aslında, “satmak” demesek daha iyi çünkü para kiralanıyor. Borç parayı alan; parayı kullandıktın sonra kirası (faizi) ile birlikte aldığı kişiye iade ediyor. Çok basit bir işlem.

Toplumda ve insan ilişkilerinde, bu kadar kadim ve temel bir işlem nasıl haram olarak tanımlanıp yasaklanır? Anlamak mümkün değil.

Eğer para kiralamak haram ise; bir evi kiralamak da haram olmalı; çünkü ikisi aynı şeydir. Kendiniz çalışmadan oturduğunuz yerde para kazanıyorsunuz. Ha evinizi kiralamışsınız, ha paranızı kiralamışsınız, hiç farketmez.

Kuran’da yasaklanan tefeciliktir, yani, kötü niyetli olarak para kiralayan; aşırı kira isteyen; paranın çok kısa zamanda geri ödenmesini isteyen; borç verdiği kişinin borcunu ödemesini değil de ödeyememesini isteyen ve ödeyemediği zaman onun diğer mallarına da el koymak için pusuda bekleyen, sahtekar tefecilere karşı bu ayetler inmiştir.

Tefecilik en eski mesleklerden biridir. İsa da tapınak avlusunda tefecilik yapanlarla karşı çıkmış ve onların tezgahlarını ters çevirmiştir.

Peygamber de tefecilere karşı savaş açmış. Yoksa para kiralamanın, eğer doğru olarak yapılırsa ne zararı olabilir? Borç vermeyi bir takım sahtekar insanlar kötüye kullanıyor diye neden borç vermek ve almak toptan kötülensin ve haram olarak tanımlansın?

Para kiralamanın da iyi tarafı var, kötü tarafı var.

* * *

Faiz nedir? Kuran faizi nasıl tanımlamış? Bu konuda bir karışıklık yok. Kuran’da bizim “faiz” dediğimiz kavram “ribâ” kelimesi ile ifade ediliyor.

Çok açık ve net. En ufak bir kavram karışıklığı yok. Kuran’ın “ribâ” dediği yerde biz faiz anlayacağız.

Kuran’da bir de “feyz” kökünden gelen bir “faiz” kelimesi kullanılıyor. Bu faiz bizi hiç ilgilendirmiyor. Zaten, bizi ilgilendiren faiz (ribâ) ayetlerinde feyz köklü faiz kelimesi kullanılmıyor. Bir karışıklık yok.

Faizle (ribâ) ile ilgili ayetler şunlar:

Bakara 275, 276, 278;
Al-i İmran 130;
Nisa 161;
Rum 39.

Bu ayetlerin sırası da önemli değil. Bazı ulema faizin adım adım yasaklandığı gibi saçma açıklamalar ileri sürmüşlerdir. Kuran’dan daha Kurancı olan ulema çoktur. Para kiralamak gibi doğal ve yasal bir toplumsal işlemi “haram” olarak tanımlamak için ellerinden geleni yapmış bu ulema.

Şimdi bu ayetlerin kelime kelime tercümelerini yazalım:

2.275 Bakara
o kimseler ki yerler riba kalkamazlar ancak gibi kalkarlar kimse çarptığı şeytanın dokunup bu onların demelerindendir şüphesiz alışveriş de gibidir riba oysa helal kılmıştır allah alışverişi ve haram kılmıştır ribayı kime gelir de bir öğüt -nden rabbi- (ribadan) vazgeçerse kendisinindir ne varsa geçmişte ve işi de kalmıştır allah’a kim tekrar (ribaya) dönerse onlar halkıdır ateş onlar orada ebedi kalacaklardır

2.276 Bakara
mahveder allah ribayı ve arttırır sadakaları allah sevmez hiçbir inkarcıları günahkar

2.278 Bakara
ey kimseler iman eden(ler) korkun allah’tan ve bırakın (almayın) ne varsa geri kalan -dan riba- eğer idiyseniz inanıyor

3.130 Al-i İmran
ey kimseler inanan(lar) yemeyin riba kat kat arttırarak ve korkun allah’tan umulur ki kurtuluşa erersiniz

4.161 Nisa
(yahudilerden bahsediliyor) ve almalarından ötürü riba rağmen menedilmelerine ondan ve yemelerinden ötürü mallarını insanların haksız yere ve hazırladık inkar edenlere içlerinden bir azab acı

30.39 Rum
ne ki verdiniz riba artması içinde malları insanların asla artmaz katında allah ama verdiğiniz -tan zekat- isteyerek yüzünü (rızısını) allah’ın işte onlar kat kat artıranlardır

Kuran’da faiz olayından bahsedilen ayetler bunlar.

Bu ayetlere bakarak Kuran yorumcuları Kuran’ın para karşılığı borç vermeyi yasakladığı gibi bir anlam çıkartmışlar.

Bu ayetlerde ilk dikkatimizi çeken şu:

Bu ayetler inanan insanlar için yazılmış. Bu ayetler sadece insanları ve İslamiyete inanan insanları bağlar.

Burada kurumları bağlayıcı hiçbir şey yok. Olamaz da çünkü bu ayetler yazıldığı zaman borç para veren kurumlar yoktu. Bugünkü para sistemi yoktu. Bugünkü finans sistemi yoktu.

Parayı kiralayanlar hep insanlardı. Adamın biri pazar yerinde bağdaş kuruyor ve kendisine gelip para isteyen adama içinde madeni paralar olan bir kese veriyor. Bu paralara Dinar dendiğini varsayarsak, bu adam da bildiğimiz tefeci ise, diyor ki, “Sana 10 dinar verdim; haftaya bana 100 dinar getirip vereceksin.” O ekstra 90 Dinar da riba oluyor.

Bugün böyle haraç keser gibi borç verme işi sadece dizilerde mafya tipli adamlar tarafından uygulanıyor. 7. yüzyıldaki zulümcü tefeci artık yok. Varsa bile tefeciye giden bilerek gidiyor. Kuran’da yasaklanan işte bu tip gaddar tefecilik.

Kuran başka türlü borç para nasıl veriler bilmiyor. Banka yok. Finans sistemi yok. Para sistemi yok. EFT, Havale, ATM gibi şeyler yok. Dolar yok. Altına bağlı para sistemi bilinmiyor.

Demek ki, bu ayetlerde, günümüzde borç veren bankalar hakkında hiç bir yasaklama yok.

“Kurumlar, bankalar, riba alamazlar” gibi bir yasaklama yok.

O zaman, İslamî Finans denen sözde faizsiz borç verme yöntemi uygulayan bankacılık sistemi tamamen bir aldatmacadır. Çünkü Kuran’da bir kurumun başka bir kuruma faiz ile borç para vermesini yasaklayan bir ayet yok.

Ayetler insanlardan bahsediyor ve bu insanların da İslamiyeti kabul etmiş insanlar olması gerekiyor. Yasaklamalar sadece İslamiyete inanmış insanları bağlıyor.

Üstelik Kuran’ın amacı tefecilik yaparak fakirlerin kanını emen insanları engellemek. Kuran, Arap toplumunda uygulanan bir geleneği değiştirmek istediği zaman o geleneği “haram” olarak tanımlar. Kuran’da haram olarak tanımlanan bireylerin yaptığı zulumcü tefeciliktir.

Kuran zulmü engellemek istiyor. Paralı para tacirlerinin ezdiği parasız insanları korumak istiyor.

Bugün bankaların yaptığı gibi, borcunu ödeyemeyeceğini bildiğiniz insanlara bol bol borç para verirsiniz; borçlarını ödeyemeyince de tarlalarını, iş yerlerini ellerinden alırsınız. Bu da kurumsal tefecilik oluyor.

Kuran’da kurumsal tefecilik haramdır diyen bir ayet yok. Çünkü kurumlar tüzel varlıklardır ve tüzel varlık müslüman olamaz. Tüzel varlıkların dini yoktur. Tüzel varlıkları cehennemle korkutamazsınız.

Peki kendi parasını faize yatırıp bankadan faiz alan bir banka müşterisi Kuran’a aykırı mı hareket etmiş oluyor?

Hayır.

Kuran’da bahsedilen faiz bu değil.

Kuran’da bugün tüketici faizi olarak adlandırabileceğimiz; bir kurum ile tüketici arasındaki faiz ilişkisinden bahsedilmiyor. Kuran böyle bir şeyi bilmiyor.

Tefeci profesyonel para kiralayıcısıdır. Adamın işi bu. O kabilede, o bölgede, parayı stoklamış bir adamdır bu. Para ihtiyacı olan birisi bu adama gelir. Bu tefeci de elindeki gücü kullanarak borç verdiği kişiyi sömürür. Olay bu. Kuran bu işi yapanları korkutarak onları tefecilikten vazgeçirmek istiyor. “Bu işi yapmayın, yaparsanız sizi cehenneme yollarız” diyor.

Şimdiki durum böyle değil. Birey bir kuruma kendi parasını kiraya veriyor. Kurum parayı işletiyor ve bireye kira ödüyor. Hem kurum hem de birey kazanmış oluyor. Ortada zulüm yok. Herşey kağıt üstünde yazılı. İki taraf anlaşma yapıyor. Kimse kimseyi aldatmıyor.

Kuran’da, birey ile kurum arasındaki para ilişkisinden bahsedilmiyor. Çünkü o zaman banka yok.

İnsanlar, kelimelerin zaman içinde anlam değiştirdiklerini anlayamıyorlar veya anlamak istemiyorlar. Kuran’da bahsedilen faiz kavramı ile bugün bizim bildiğimiz faiz aynı şey değil. Kuran’daki faiz ayetlerinin günümüz insanına söyleyecek hiç bir şeyi yok.

Kuran’daki tefeci borç verdiği insanla anlaşma imzalıyor mu? Hayır. Zaten kimsenin okuma yazma bildiği yok. Kabile kültüründen bahsediyoruz. Bugünkü gibi bir finans sistemi yok.

Özet olarak: Kuran’da o zamanlar para stoklayıp para kiralayarak paradan para kazananların yani bugün tefecilik olarak tanımladığımız meslek erbabının bu mesleği icra etmeleri yasaklanmıştır.

Kurumsal para kiralamak konusunda Kuran hiçbir şey söylemez.

Bankaya kiraya verdiğiniz para için bankanın size ödediği kira haram olamaz. Olsaydı, evinizi kiralamak haram olurdu. Araba kiralamak haram olurdu.

Kurumlar arasında kira almadan para kiralamak için İslamî Finans denen bir sistem geliştirmişler. Böyle bir şeye ne gerek var? Kurumlar arası para kiralama işleri hiç bir şekilde Kuran’a aykırı olamaz, çünkü Kuran’ın yasakları insanlar içindir kurumlar için değildir. İslamî Finans bankaların uydurduğu bir aldatmacadır.

Bütün olay zaten çok komik.

Kuran’ın tefecilere karşı cehennem tehditlerinden korkan paralı insanlar, Kuran’ın paralarını kiraya vermelerini yasakladığını zannediyorlar ve bir takım finansal sahtekarlıklar yaparak kira parası almadan parayı kiraya verme sistemleri geliştiriyorlar. Kimi aldatıyorlar? Kendilerini aldatmış oluyorlar.

* * *

Faiz konusunda kemikleşmiş bir Kuran yorumu var. Kuran faizi haram kılmış diye yerleşmiş bir yorum geleneği var. “Faiz haramdır” kavramı nerdeyse İslam’ın bir şartı olmuş. Ama Kuran’ı açıp okuduğumuzda böyle bir yasağın olmadığını görüyoruz. Kuran’ın “riba” diye bahsettiği faiz ile günümüzde banka sisteminde uygulanan faizin ilgisi yok. Kelimelerin anlamı değişmiş. Para sistemi değişmiş. Toplumlar değişmiş. Kuran’da geçen faiz ayetleri tamamen o zamanın şartları için yazılmış ayetlerdir. Geçirliliği kalmamış ayetlerdir.

Notlar:

—- Kuran’ın faizi yasaklaması; bir mesleği kötüye kullanan insanlar var diye, bütün mesleği yasaklamaya benziyor. Kötü ahçılar var diye, ahçılık mesleğini yasaklamaya benziyor. Kötü doktorlar var diye tıp bilimini yasaklamaya benziyor. Bazı insanlar tefecilik yapıyor diye bankacılık sistemini yasaklayacak mıyız? Çok saçma.

— “Çok açık ve net. En ufak bir kavram karışıklığı yok. Kuran’ın “ribâ” dediği yerde biz faiz anlayacağız.

Kuran’da herhangi bir kelimenin –daha genel olarak, Arapça herhangi bir kelimenin– tek, kesin ve net bir anlamı olabileceğini düşünmek biraz saflık olmuş.

Arapça’da tek anlamlı kelime yoktur. Öyleyse Kuran’da da tek anlamlı kelime yoktur.

Öyleyse, faiz kelimesinin de mutlaka birden çok anlamı olmalıdır. Tekrar bakalım.

Faizi; “para kirası” olarak tanımladık.

Kuran’da “Riba” kelimesi para kirası anlamında kullanılmış dedik. Bakara, Al-i İmran ve Nisa ayetlerinde bir sorun yok. Bu ayetlerde “riba” paradan alınan kira olarak kullanılmış gibi gözüküyor. Ama bir de Rum 39’a bakıyoruz ve burada “riba” kelimesine anlam veremiyoruz. Bu ayette peygamber “riba” kelimesini çevresindeki Araplar’ın anlayabileceği bir anlamı varmış gibi kullanmış ama bize gelene kadar bu anlam kaybolmuş gitmiş.

Ne diyor Rum 39?

30.39 Rum
ne ki verdiniz riba artması içinde malları insanların asla artmaz katında allah ama verdiğiniz -tan zekat- isteyerek yüzünü (rızasını) allah’ın işte onlar kat kat artıranlardır

Burada riba yani faiz hiç de para kirası anlamında kullanılmamış. “Riba vermek” gibi bir şeyden bahsediliyor.

Biraz daha Türkçeleştirirsek, bu ayet diyor ki,

İnsanların mallarında artış (bereket) meydana gelsin diye verdiğiniz ribâ (faiz), Allah katında hiçbir kazanç sağlamaz.

(Kur’an Aydınlığı, Kronolojik Kur’an Meali, Tuncer Namlı, s.677.)

Şimdi, “riba” kelimesinin Kuran’da tek anlamda kullanıldığı varsayımımızı çürütmek için, Tuncer Namlı’nın 678. sayfada başlayan 25. notunu okuyalım:

“Riba’ kelimesi, şer’i ıstılahta ödenen faiz anlamıyla meşhur olsa da faiz getirsin diye yatırılan anapara anlamında da kullanılmaktadır.

[Dakka bir gol bir! Riba hem alınan kira hem de kiralanan anapara için kullanılıyormuş. Araplar mali konularda net olmaktan çok korkuyorlarmış anlaşılan. Düşünün, günümüze uyarlarsak, bankaya faiz oranını soruyorsunuz, size anapara miktarını söylüyorlar. Hemen bir Hacivat Karagöz yanlış anlamalar diyaloğu oluşuveriyor. Anapara mı? Faiz mi? İkisi de aynı kelime ile belirtilmiş.]

Kelime ayrıca yapılan mali işlemin hem maddi kazanç hem de manevi bereket getirmesi anlamını da ifade etmektedir.

[Bu da çok ilginç. Mali işlemlerin bir de manevi değeri varmış. Aynı hayali sayılar gibi. Hayali sayıların bir reel değeri var bir de i ile ifade edilen hayali yani manevi tarafı var. İslamiyet ne kadar derin bir soyutlama yeteneği gerektiriyor! Mali bir işlem yapıyorsunuz ve bu işlemin bir de manevi değeri olduğu varsayılıyor. Bir dilenciye para verdiğiniz zaman sadece mali bir işlem yapmış olmuyorsunuz. Cebinizden çıkan para bir de manevi işlem tetikliyor. Mesela, manevi tatmin almış oluyorsunuz. Hatta melekler not alıyor ve amel defterinize işleniyor ve hesap günü geldiğinde sizin menfaatinize işleme konacak… diye umuyorsunuz en azından.]

Ayet ahlakî anlamda faizi olumsuzlamış olabilir. Fakat kavramsal anlamda faiz ödemek anlamı ayet bütünlüğüne uymadığı için tefsirciler “ribâ” kelimesini ya faiz almak için verilen ana mal ya da menfaat umarak verilen bağış, hibe, bahşiş şeklinde çevirmişlerdir.

[Tefsirciler müthiş insanlar. “Anlamak” kelimesinin anlamını anlayamamışlar. “Bilmiyoruz; anlayamadık; bu ayetin bir anlamı yok” diyemezler. İlle bir anlam verecekler. Kuran’da anlamsız bir ayetin olabileceği ihtimali yoktur onlar için. Zorlayarak anlamlandırmak için de saçmalamayı mübah sayarlar. Burada riba kelimesi paradan alınan kira anlamında kullanılmamış. Başka bir anlamda kullanılmış. O anlam da artık kaybolmuş.]

Çünkü ayette, verilen ribanın insanların malı artsın diye verildiği fakat Allah katında kabul görmediği dile getirilmektedir.

[İnsanların malı artsın diye verilen bir faiz! Buna faiz denmez. Burada faizden bahsedilmiyor. Bu ayetin geleneksel olarak “faiz ayeti” olarak kabul edilmesi tefsircilerin zaman içinde kelimelerin anlam kaymasına uğradığı gerçeğini kabul etmemelerinden kaynaklanıyor. Ayet burada riba kelimesini faiz anlamında kullanmıyor.]

Oysa faiz veren hiç kimse böyle bir beklenti içinde olamaz, sadece faiz ödemek zorunda kaldığı için öder.

Bu nedenle çoğu tefsirci kastedilen şeyin faiz olmadığını, hibe ve hediye olduğunu söylemişlerdir. Fakat onlar da diğerleri gibi ayetin indiği bağlamı tespit edemedikleri için sıradan bir hediyeye indirgemişlerdir.

[Bağlamı bilmeden ayeti anlayamıyoruz. Bu Kuran’ın bütünü için geçerlidir. Bu da Kuran’ın hem zaman hem de mekan içinde sınırlı olduğunu gösteriyor. Kuran 7. yüzyıl Arap toplumunun yerel sorunlarına yorum getirmek için yazılmıştır. O çağ bitince, Kuran’ın işlevi de bitmiştir. En azından bu ayetlerin işlevi bitmiştir.]

Üstelik her iki görüş sahipleri de bu ribanın haram olmadığı, sevabının da bulunmadığını yönünde yorumlar yapmışlardır.

Dolayısıyla bereket anlamına gelen riba, Allah için verilen zekat ve sadakayla mukayese edildiğine göre müşriklerin putlarına sunduğu hediyeler olabilir.

[Artık müşrik diye kimse yok. İslamiyetin müşriklerle kavgası çoktan bitti. Ama Kuran hâlâ aynı kavgayı sayfalarında vermeye devam ediyor. Böyle bir kavga artık yok. İslam üç büyük kitap dininden biri olmuş. Ama ayetler hâlâ müşriklerle uğraşıyor.]

[Aşağıdaki yorum bence bu ayetin anlamını çok güzel açıklıyor:]

Çünkü ayetin öncesi ve sonrasında müşriklerin putlarıyla bağlantı kurulduğu gibi 6/Enam 136. ayette müşriklerin, mali ibadetlerin bir kısmını Allah’a, bir kısmını da putlara hediyeler sunarak yerine getirdikleri dile getirilmektedir.

Tabii ki bunu da putlardan medet ve bereket umarak yapıyorlardı

29/Ankebut 17. ayette de buna benzer bir eleştiri yer almaktadır.

“Riba” kelimesinin kavramsal anlamda faiz karşılığı borç vermek manası da burada işaret edilen çıkar beklentisiyle hediye vermek anlamından hareketle türetilmiş olabilir.

Manevi bereket beklentisi, dünyevileşme süreçlerinde maddi bereket beklentisine dönüşmüş, daha sonra da yerini faiz beklentisine bırakmış olabilir.

***

Burada bahsi geçen Enam 136’yı da kopyalayalım:

Allah’ın yarattığı mahsullerden ve hayvanlardan Allah’a pay ayırarak, şu iddiada bulundular: “Bu Allah’a, bu da koştuğumuz ortaklara!” dediler. Fakat Allah için ayırdıkları şeyler koştukları ortaklara gittiği halde ortaklar için ayırdıkları şeyler Allah’a gitmiyor! Ne kadar da kötü hüküm veriyorlar.

Bu ayeti açıklayan 81. not, s. 412:

Bu ayette verilen bilgiler, zekatın Mekkeli müşrikler tarafından yozlaşmış olarak uygulandığını göstermektedir. Allah için ayırdıklarını misafirlere ve yoksullara ikram ediyor, putlar için ayırdıklarını ise tapınakların hazinelerine dolduruyorlardı. Dolayısıyla onların kullanım hakkı din adamlarına aitti. Bundan dolayı fakirlere gidecek olan Allah hakkının, kendilerine dönecek olan putların hakkına katılmasına izin veriyorlardı. Fakat bunun aksinin olmasına izin vermiyorlardı.

[Dini hiçbir zaman o dinin rahiplerinden ayırmak mümkün değildir. İsa zamanında da mercimek yiyen fakir halk tanrıya adak sunuyoruz diye kıymetli hayvanlarından birini tapınaktaki rahiplere veriyorlardı. Rahipler hayvanın en iyi etlerini mideye indirip geri kalanını, kemikleri, bağırsakları falan tanrılara adak olarak yakıyorlardı. Tapınaktan çıkan duman kilometrelerce öteden görünüyordu. Mercimeğe talim eden halk sıska ve hastalıklı iken etobur tapınak rahipleri maşallah kırmızı yanaklı tosuncuklar oluyorlardı. Din aldatmacası eskiden de buydu, şimdi de budur. Altın sırmalı kaftanını giyip Mercedes makam arabasıyla dolaşan şahıs vatandaşa “israf haramdır; israf etmeyin” diye riyakar riyakar fetva verebiliyor. Din cephesinde değişen bir şey yok. Rahipler –altın sırmalı kaftan giyen kişi de bir rahiptir– inananları sömürerek semirirler. Yanlış anlaşılmasın her dinin rahibi vardır. İslam’ın rahipleri de, yani ruhban sınıfı, bu kaftanlı, sarıklı, Mercedesli bürokratlardır.]

Resmi Gazetede şeriat.

Resmi Gazete’de şeri karar yayınlandı.

Konular – 1

Yazılarım hakkında genel bir özet yazmak istedim.

Konulara bakalım: Kozmoloji, din, ezan, Newton kültü, eğitim, tüzel varlıklar, mikrobiyom, ölüm, toplumsal konular, bireyin şahsi sınırları, kadınlar ve Cavendish deneyi.

Kozmoloji

Kozmoloji konusu var. Ben kozmoloji araştırması yapmıyorum. Kozmolojinin bir aldatmaca olduğunu söylüyorum. Yaratılış masallarını eskiden din doktorları yazarmış, şimdilerde felsefe doktorları yazıyor. İnsanlar ya aldatılmaktan memnunlar veya işi ciddiye almıyorlar. Hiç kimse kozmologların uydurduğu martavalları sorgulamıyor. Sorgulamaya vakitleri yok. Herkes geçim derdinde. Veya kozmolojinin bir bilim olduğu propagandasına inanıyorlar.

Din

Din konusu var. Din de bir aldatmaca. Çok hassas bir konu. Dini eğitim veren okullarda 2018-19 yılında yaklaşık 1 milyon 300 bin çocuk okuyormuş. Bunların dünya görüşü 7. yüzyıl Arap Bedevi kültürü ve değerleri ile oluşuyor ondan sonra modern Türkiye Cumhuriyetinde yaşamak zorunda kalıyorlar ve uyumsuz insanlar oluyor. Cumhuriyeti devirmek için gizli veya açık komplolara katılıyorlar veya destek veriyorlar. Bu konuda yazmanın sebebi ne olabilir? Bu neo-bedevilerin, Arap bozuntularının örgütlenmiş bir ordusu var. Devlet desteği de bunların yanında. Bu örgütlenmiş yobazların dinle ilgisi yok. Bunlar politik güç peşinde. Rejim değişikliği peşinde. Osmanlı’dan beri ülkeyi bölmek isteyen emperyalist güçler hep bunları kullanarak ülkede operasyon yapmışlar. Benim bunlarla uğraşmaya enerjim yok. Ben temel bir soru soruyorum, din konusunda: vahiy olmuş mu olmamış mı? Vahiy nasıl kitaplaşmış? Tarihe baktığımızda Kuran’ın da aynı İncil gibi sonradan yazıldığını görüyoruz. Vahiy olayını destekleyen Kuran’ın kendi sözünden başka hiç bir delil yok. Vahiy ben tanrının sözüyüm diyor. Buna sorgulamadan inanan milyonlarca insan var. Türkiye’yi geri bırakan tek etken dindir. Bu kesin bilgi. Ama din Türkiye’nin en büyük sektörlerinden biridir. Topluma entegre olmuş büyük bir sektör. Dine böyle bakmak gerekir.

Ezan

Bir de sanki din gibi görünen ezan konusu var. Ezanın din ile bir ilgisi yok. Toplumsal ve siyasi bir propaganda. Ezan yukarda bahsedilen bedevi mağara adamlarının Türk mahallelerini Araplaştırma aracıdır. Camiye giden 10 kişi; ezan okunuyor 10 bin kişi için. Bu siyasi değil de nedir? Peki ezan konusunda yazmanın hedefi nedir? İnsanlar ezanın ne olduğunu anlayıp ezana karşı mı çıkacaklar? Olacak şey değil. Halkın çoğunluğu ezanı duymuyor bile. Kadınlar ezanı, günlerini belirli vakitlere ayıran faydalı bir alarmlı saat olarak görüyorlar. Kadınlar için ezan okunmuş veya çan çalmış hiç farketmez. 40 bin kişilik ilçede camide sürekli olarak 5 vakit namaz kılan insanların sayısı iki elin parmaklarını geçmezken günde 5 defa bütün ilçe Arapça hoparlörlere bağıran bir Arap bozması tarafından Arap sömürgeciliğinin bu propagandasına maruz bırakılıyor. Ne kadar absürt bir şey. Üstelik ezanı Türklüğün bir sembolü yapmaya çalışan devlet büyüklerimiz var. Peki ne yapılmalı? İnsanlarla konuşmalı. Ama hiç namaz kılmayan camiye sadece caminin helasını kullanmak için giden birisi bile ezan konusu açılınca ezanı müdaafa eder. Mahalle baskısı o kadar güçlüdür ki, kimse ezanı sorgulayıp dini eleştiriyor gibi gözükmek istemez. Böyle garip bir durum var. Ben anlayamadım.

Newton kültü

Diğer bir aldatmaca da Newton kültü aldatmacasıdır. Dünyayı kim yönetiyor? Kimisi dünyayı belli iki üç ailenin yönettiğini söyler. Kimisi küresel tekellerin dünyayı yönettiğini söyler. Ama insanların aklını programlayan ve nasıl yaşayacaklarını belirleyenler okulcu alim doktorlardır. Eskiden bunlara skolastikler denirdi. Bunların iki türü vardır. Biri teoloji doktorları, veya din doktorları. Diğeri felsefe doktorları. Bunlar birbirlerine düşman gibi görünür çünkü ikisi de öğrenci pazarından kendilerine mürit toplamak için yarış halindedirler. Yaratılış masallarını bunlar yazar. Kozmoloji masallarını bunlar yazar. Uydurdukları bir sürü saçmalığı bilim diye bize yutturmaya kalkarlar. Bunlar egemen güçler tarafından desteklenir. Egemen güçler için çalışırlar. Kafanızı, aklınızı şekillendiren bunlardır. Okulcu doktorların yarattığı en büyük efsanelerden biri de Newton kültüdür. Newton kültü nedir? Bu kült Newton’un güç diye bir şey bulduğunu ve bu gücü kullanarak gezegenlerin yörüngelerini hesapladığını söyler. Burdan başlayarak Newton’u tanrılaştırır. Newton kültü bir İngiliz propagandasıdır. Newton kültü doğayı madde denen bölünemez parçalardan meydana geldiği doktrini üzerine kurmuştur. Bu doktrin dünya çapında bütün okullarda çocuklara tek doğru doğa modeli olarak öğretilir. İnsanlar Newton’un bu materyalist doktrinini gerçek doğa diye öğrenirler. Doğayı madde olarak algılamayı öğrenirler. Bu da aynı din gibi insanlara okült ve sahte bir doktrini tek gerçek doğru olarak dayatan bir öğretidir. Ne yapmalı? Nasıl ki İslamı savunan bir bedevi yobazları ordusu varsa Newton kültünü savunan bir okulcu doktorlar ordusu vardır. Bu doktorlar günümüzde kendilerine fizikçi derler ve Newton’un maddeci doktrinlerini savunurlar. Yani gerçeği öğrenmekte ve doğayı anlamamıza karşı çıkan bu felsefi yobazlar ordusudur. Ne yapmalı? Newton’un kitabını açıp okumalı ve Newton’un yaptığı hesaplarda aslında güç kavramını kullanmadığını göstermeli. Bunu yaptık. Gösterdik. Göstermeye de devam edeceğiz.

Eğitim

Kozmoloji, din, ezan ve Newton kültü konularına baktık. Daha bitmedi. Eğitim konusu var. Okullar yukarda bahsedilen okulcu doktorların üreme, yaşama ve çalışma alanlarıdır. Bütün okullar kapanmalıdır. Eğitim de din gibi kadim bir sektördür. Topluma entegre olmuştur. Beraber yaşamak zorundayız.

Tüzel varlıklar

Ana konulardan biri de tüzel varlıklardır. Tüzel varlıklar canlı varlıklardır. İnsanlık tarihi bireyin tüzel varlıkla mücadelesinin tarihidir. Birey hep kaybeder. Hep kaybetmeye mahkumdur.

Mikrobiyom

Bireyden behsetmişken, mikrobiyomdan de bahsetmeden olmaz. İnsan vücudunun bir ortakyaşam organizması olduğunu biliyoruz artık. O zaman bireyi yeniden tanımlamamız gerekiyor. Hür irade konusuna yeniden bakmamız gerekiyor.

Konuların ortak noktası var mı?

Peki bütün bu konuların ortak bir noktası var mı? Olmalı değil mi? Yoksa bu konular neden benim ilgimi çeksin ki?

Ölüm

Ölüm konusu var. Yaşamın bir parçası olarak görmek lazım. Bir dönüşüm olarak. Aslında ana konumuz dünyanın nasıl çalıştığını anlamaksa o zaman ölümü anlamaya çalışırak da bazı şeyler öğrenebiliriz.

Toplumsal konular

Toplumsal konular var. Neden bu kadar çirkinlik var? Neden bu kadar ilkellik var? Neden bu kadar gürültü kirliliği var? İnsanlar neden herşeyi olduğu gibi kabul ediyorlar? Neden sokakların sahibi sokak köpekleri de insanlar değil? Ülke çapında neden günde beş defa adamın biri hoparlörleri açıp Arapça bağırır? Hiç bir işlevi olmayan bu ritüel neden uygulanır?

Bireyin şahsi sınırları

Bireyin şahsi sınırları var. Bu sınırlara neden saygı duyulmaz? Bu sınırlar ülkeden ülkeye değişir. Ülkemizde nerdeyse şahsi sınırlara saygı yok gibidir. Bireyin hakları ve görevleri.

Kadınlar

Kadınlar konusu var. Kadınların bin yıl süren kölelikten kurtulma savaşları. Türk kadının türbanla imtihanı. Kadının türban dahil herşeyi modaya çevirmesi.

Cavendish deneyi

Bir de Cavendish deneyinin tekrarlanması projesi var.

Bütün bu projeler bir hayata sığmaz gibi görünüyor. Birini seçip ona odaklaşmak gerekiyor. Yazı tura mı atsam acaba??

Notlar:

— Yazdığım konularla ilgili daha önceki yazılarım:

Lüzumsuz şeyler bunlar

Dipsiz kuyuya atılan boş laflar

Cemil Kılıç’a göre İslam’ın beş şartı

kerbela
Kerbela olayına işaret ettiği söylenen bir Osmanlı minyatürü imiş bu minyatür. Her şey olabilir aslında… Görsel olsun diye ekledim.

Şartları bile net bir şekilde belli olmayan bir din var karşımızda. Bize, namaz, oruç, vs. gibi ritüelleri İslam’ın şartı olarak öğrettiler fakat bu yazısında ilahiyatçı Cemil Kılıç, onlar sadece ritüeldir şart değildir, diyor.

Cemil Kılıç, İslam’ın beş şartı vardır, onlar da, adalet, emanet, ehliyet, maslahat ve meşverettir diyor.

Aşağıda Cemil Kılıç’ın yazısından alıntılara benim yazdığım yorumları bulacaksınız.

***

Miladi 680 yılının 10 Ekim günü Kerbela’da büyük bir katliam gerçekleşti.

Yine İslam, yine katliam! Katliam yapmak İslam’ın şartlarından biri olmalı. Ayrıca Kerbela’daki katliamdan bize ne? Arapların Türkleri kendi dinlerine geçirmek için yaptıkları katliamlara baksak daha iyi olmaz mı?

Bir din düşünün ki, doğuşunun üzerinden henüz 70 yıl gibi kısa bir süre geçmişken o dinin peygamberinin çok sevdiği torunu, yine o peygambere iman ettiğini söyleyenler tarafından acımasızca katledilsin.

İslam budur işte. Kan davası İslam’ın en temel şartıdır. İslam’ın kanında kan davası vardır. İslam Bedevi Araplarının kültürü üzerine inşa edilmiştir. Bedevilik her anlaşmazlığı kan davasına indirgeyip çözen bir kabile kültürüdür. İslam’ın hakim düzen olduğu toplumlarda bir anlaşmazlık varsa, bu anlaşmazlık güçlünün güçsüzü kılıçtan geçirmesi ile sözde çözüme bağlanır. Aslında taraflar arasında hiç bitmeyecek bir kan davası başlatılmış olur. Bu hep böyle olmuştur. İslam budur.

Gerçek şu ki Kerbela’da katledilen Hz. Hüseyin’in bedeni değildi.

Bunlar romantik, şiirsel ve anlamsız sözler. Bu tarihsel bakış açısı değil. Olaylara duygusal yaklaşan bir bakış açısıdır.

Onda simgeleşen İslam’ın ta kendisiydi. İslam, o gün orada aslında 73 kez katledildi.

Cemil Kılıç, özürcü ve mazeretçi bir İslam tarihi yazıyor. İslam tarihini aklama, temizleme, yüceltme ve destanlaştırma işi yapıyor.

Bunu anlayabilmek için İslam’ın, üzerine kurulu olduğu beş ilkeyi iyi bilmek gerek. Evet; İslam beş ilke üzerine kurulmuştur. Biz buna İslam’ın beş şartı diyoruz. Apaçık Kur’an ayetleriyle sabittir ki; ilk şart adalettir. İkincisi emanettir. Üçüncüsü ehliyet, dördüncüsü maslahat, beşincisi ise meşverettir.

Nerede yazıyor bu ilkeler? İslam’ın bu yeni şartları Cemil Kılıç’ın şahsi fikri olmalı.

Ne oldu? Şaşırdınız mı? Yoksa siz namaz, oruç, hac gibi ritüellerden mi bahsedeceğimi sanmıştınız?

Burası çok önemli. Cemil Kılıç, ritüeller İslam’ın şartı olamaz diyor. Bir insan namaz kılmak, hacca gitmek, gibi ritüelleri uygulayarak müslüman olamaz, fakat adil olarak müslüman olur. Hiç namaz kılmayın fakat adil olun, müslüman olursunuz; namaz kılın fakat adil olmayın cehennemlik olursunuz. İslamın bu tanımını kabul edecek başka ilahiyatçılar var mıdır? Bilmiyorum.

Hayır, hayır! Onlar İslam’ın şartı değildir. Şart öyle birşeydir ki o olmazsa onun temsil ettiği sistem de olmaz.

Katılıyorum. Bize İslam’ın beş şartı diye öğretilen ritüeller İslam’ın olmazsa olmazları değil. Ama Cemil Kılıç’ın öne sürdüğü bu şartlar da tartışmaya açık. Ayrıca, Cemil Kılıç, müslümanım diyen insanların üstüne inanılmaz bir yük yüklemiş oluyor. Eskiden namaz kılarak müslümanlık görevimizi yaptığımızı zannediyorduk, şimdi ancak adil olursak müslüman sayılacağız.

Fakat, adil olmak hiç de kolay bir şey değil. Cemil Kılıç adaleti İslam’ın en temel kavramlarından biri yapmış ama adalet kavramını tanımlamaya gerek görmemiş.

Adil olmanın kriterleri nelerdir? Bilmiyoruz. Hukuka göre mi adil olacağız? Şeriata göre mi adil olacağız? Yoksa insan olarak, duygularımıza göre mi adil olacağız? Hiç birimizin oturup bu sorular üzerinde düşünüp tez yazacak halimiz yok. Adalet kavramı üzerine kurulmuş bir İslam tanımı inananlara çok gereksiz bir yük yüklemiş oluyor.

Cemil Kılıç’ın İslam’ın beş şartı olarak tanımladığı bu kelimeler, dinî kavramlar değildir. Toplumsal ve ahlakî kavramlardır. Müslüman olarak yaşamak isteyen birisinin bir de adalet kavramı ile boğuşması gerekecek. İnsanlık tarihi boyunca en büyük filozoflar adalet kavramı üzerine büyük büyük kitaplar yazmışlar fakat hâlâ adaletin ne olduğu hakkında net bir bilgimiz yok.

Adalet olmadan İslam olur mu?

Olur. Hem de bal gibi olur. Üstelik, İslam’ın olduğu yerde adaletin olmadığından emin olabilirsiniz.

İslamın adaleti kılıcın adaletidir. İslam’ın adaleti Kerbela’dır. İslam ve şeriatı seçmiş ülkelere bakalım. Hangisinde adalet var? Suudi Arabistan’da mı? İran’da mı? Endonezya’da mı? Pakistan’da mı? Hiç birinde yok.

Emanete sadakat olmadan İslam olur mu?

Olur. Olmaz mı? Peygamber öldükten sonra en yakın arkadaşları İslam’ı emanet alıyorlar. Ne yapıyorlar? İlk işleri emanete ihanet etmek oluyor. Peygamberden kalan ne kadar ayet varsa hepsini yakıyorlar. Kendileri bir Kuran yazdırıp “resmî Kuran” diye dünyaya yutturuyorlar. Demek ki İslam’ın şartlarından biri emanete hıyanetmiş.

Cemil bey, bu işler lafla olmuyor. İslam’da emanete sadakat vardır demekle olmuyor. İslam tarihi tam aksini söylüyor. Tarihsel olgulara bakınca, Arap karakterinde emanete hıyanet olduğunu görüyoruz. Osmanlı’yı da defalarca arkadan vuran Araplar değil mi? Sizin dediğinizin tam aksine İslam’da, yani Araplarda, emanete hıyanet kabul gören bir uygulamadır.

İşi ehline vermeden yani ehliyet olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Olur tabii ki. İslam ülkelerinin temel özelliği ehliyetsizliktir. Yani, akrabayı kayırma; mevki satma; rüşvet. İslam’ın şartları bunlardır.

Cemil bey, siz hangi İslam’dan bahsediyorsunuz? Bizim bildiğimiz İslam sizin dediklerinizin tam tersi bir dindir.

Bir şahsın yahut bir grubun değil halkın yararını esas almadan yani maslahat olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Diktatörlük İslam’ın şartlarından biri değil mi? İslam ülkelerinde halk reayadır; yani yöneticilerin gözünde halk bir sürüdür. Halkın yararını esas alan bir İslam ülkesi gördünüz mü? Türkiye İslam ülkesi değildir. Bir cumhuriyettir. Onun için burada halkın yararına yapılan şeyler görebilirsiniz.

Danışma, fikir alışverişi, düşünce özgürlüğü ve şurayı ikame etmeden yani meşveret olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Bütün İslam ülkeleri diktatörlüklerdir. Hangi meşveret? Sizin anlattığınız gibi idealist ilkeleri olan bir İslam uygulaması yeryüzünde yok.

Dediler ki bunlar olmadan da İslam olur. Yeter ki namaz kıl ama Muaviye’nin, Yezid’in adaletsizliğine itiraz etme!

Sürü olarak görülen halk adaletsizliğe itiraz etse ne olur, etmese ne olur? Zaten edemez. Sürünün sadece sürülük yapmasına izin verilir.

Yeter ki oruç tut ama açın, yoksulun halini sorma! Devlet erkanının lüks ve şatafat içinde yaşamasını dert etme!

Sürü olarak görülen halk, yöneticileri eleştiremez. İslam’da böyle bir gelenek yok.

Yeter ki hacca git ve Kabe’yi tavaf et ama farklı düşünüyor, farklı inanıyor diye zalim iktidarlar tarafından hapse atılıp şehit edilen İmamı Azam Ebu Hanife’leri, çöle sürgün edilip ölüme terkedilen Ebu Zer Gıfari’leri, kılıçla boynu kesilen Hucr bin Adiyy’leri sakın gündeme getirip de fitne çıkarma!

Kim bu insanlar?! Nedir bu Arap tarihi hayranlığı? Ebu şu, ebu bu; bin şu, bin bu; imam şu, imam bu!! Bize ne bu Arap kabile tarihinden. Bizim şanlı tarihimiz var. Kendi tarihimize bakalım. Örnek vereceksiniz, kendi tarihimizden örnekler verin lütfen.

Evet; böyle dediler. Allah’tan başkasına kul olmamayı ve gerekirse zalim sultana karşı kıyam etmeyi öğreten mukaddes namaz ibadetini yozlaştırıp onu neredeyse iktidar sahiplerine itaat etme ritüeline dönüştürdüler.

Kime vergi veriyorsanız ve kimin veritabanına kayıtlı iseniz, siz o gücün kulusunuz. Tabii ki, sizi veritabanına kaydeden ve doğal insanlık haklarınızı uygulamak için bile ondan izin almanızı isteyen güç, size onun kulu olduğunuzu söylemez. Allah’tan başkasına kul olmamak lafı bir aldatmacadır. Hepimiz önce devletin kuluyuz, ondan sonra, bazılarımız bir de Allah’ın kulu olmayı seçerler.

Burada önemli olan cümleyi tekrar okuyalım: “neredeyse iktidar sahiplerine itaat etme ritüeline dönüştürdüler…”.

Evet, insanlar Allah’ın kulu olduklarını zannederler ama önce yaşadıkları toprakların sahibi kimse onun kullarıdırlar. Şu anda toprakların sahibi egemen güçlerdir. İnsanlar da onların kuludur. Din; egemen güçlerin insanlara, “sen benim kulum değilsin, Allah’ın kulusun” diyerek aldatmak için kullandığı bir araçtır.

İslam modelini yönetim modeli olarak seçmiş devletler, İslam’ın Allah’a teslim olma ilkesini, kendilerine teslim olmak olarak anlamışlardır. Namazda secde edilen aynı zamanda egemen güçtür. Boynunu büküp, teslim olmuş ve sürü olarak tanımlanmayı kabul etmiş insanlar çok kolay yönetilir. Egemen güçler, insanların boynunu İslam ile büküp kendi egemenlikleri altına almayı çok iyi bilirler.

Kendileri sözde dünya nimetlerinden alabildiğince yararlandılar da yoksul müminler içinse sadece öbür dünyada cennet hayalini bıraktılar.

İslam bu işte. İslam, egemen güçlerin halkı aldatmak ve sömürmek için kullandıkları devlet düzenidir. Siz bundan başka bir İslam olduğunu söylüyorsunuz. Yeni tanımlamalar yaparak, yeni bir İslam yaratacağınızı zannediyorsunuz. Daha doğrusu, yeni tanımlamalar yaparak, İslam’ın bozulmamış özüne varabileceğinizi zannediyorsunuz. Muhammedî İslam diyorsunuz. Ama nafile. Başka bir İslam yok.

İslamın sahibi devlet olduğu müddetçe, siz o İslamdan saf ve insancıl bir din çıkartamazsınız. Tek çözüm dini özelleştirerek, dini devletin kontrolünden kurtarmaktır.

Din özelleştirilmelidir. Din bireysel olmalıdır. O zaman herkes istediği İslam’a inanır; devlet İslam’ı kullanarak halkı aldatamaz; cemaat ve tarikat adı altında örgütlenmiş din tacirleri de insanları kandıramaz. Ama dinin özelleştirilmesi en azından üç kuşak veya yüzelli yıl alacaktır. Onun için şimdiden başlamamız gerekiyor.

Hesap vermediler. Hesabı ahirete havale ettiler.

İslam bu işte. Din tacirlerinin kullandığı en eski aldatmaca yöntemi, ahiretle aldatmaktır.

Mukaddes adalet kavramı; bizim, şahsi, toplumsal, ticari ve siyasi hayatımıza hakim midir?

Yoksa biz yargı erkini, muhaliflerimize karşı tıpkı Yezit’in ve Muaviye’nin yaptığı gibi bir sindirme aracı olarak mı kullanıyoruz?

“Biz” kim? Adalet bireyin değil, tüzel varlıkların kontrolü altındadır. Yargı erki bir tüzel varlıktır. Dini yoktur. İslam’la da bir ilgisi yoktur. Türkiye bağlamında, adaletin İslam’la bir ilgisi yoktur ve olmamalıdır. Türkiye’de şeriat yoktur; hukuk bazlı bir adalet anlayışı vardır. Bu insancıl bir hukuk mudur? Adaleti adil olarak dağıtan bir hukuk mudur? Tartışılar. Bunlar ayrı konular. Ama adaletin din ile bir ilgisi yoktur.

Adil olmak için müslüman olmaya gerek olmadığı gibi müslümansanız, büyük bir olasılıkla, adil değilsiniz. Başında bir müslüman olan ve şeriat kurallarına göre yönetilen adil diyebileceğimiz bir ülke olmaması bu dediğimizin ispatıdır.

Bize verilen emanete sadakat gösteriyor muyuz?

Yönetim mekanizmalarına ehliyet ve liyakat sahibi kişileri mi yoksa çok iyi nutuk atan, kendi hizbimizden olan, dünyevi çıkarımıza uygun düşen kimseleri mi seçiyor ve tayin ediyoruz?

Bunları yapan da tüzel varlıklardır. Devlet bir tüzel varlıktır; adı üstünde, hukuktan doğmuş bir organizmadır. Devlet, kendi menfaatlerine uygun olarak tanımladığı kanunlar ile halkı aldatarak varlığını devam ettirir. Devletin tanımladığı hukuk sistemi halkı sömürmek için tanımlanmıştır. Tüzel varlıkların dini yoktur. İslam kuralları onları bağlamaz. Şeriat kanunlarını seçmiş ülkeler hariç. Ama Türkiye’de şeriat yoktur. İslamî kanunlar ülkemizde geçerli değildir. O zaman, Türkiye’de adalet kavramı İslama sorulmaz.

Toplumun en küçük yapı taşı dediğimiz aileden başlayarak ülke yönetimine varıncaya değin İslam’ın meşveret ilkesini gözetiyor muyuz?

Meşveret ilkesini hayatımıza uygulamak istiyorsak neden İslam’ı örnek almalıyız? Eğer meşveret ilkesini hayatımıza uygulamak istiyorsak ve kendimize bir rol model arıyorsak, Atatürk’ü örnek alabiliriz. Araplarla ne işimiz var? Meşveret işinin ustası Atatürk’tür. Meşveret yönetimi olan Cumhuriyeti kurmuştur.

Farklı fikir ve inançlara, farklı siyaset ve yaşam tarzlarına asgari insanî ve İslamî saygıyı gösteriyor muyuz?

Saygı kavramını İslam’dan almamıza ne gerek var. Anlamak zor. Bedevi ahlak kuralları üzerine kurulmuş bir dinden modern ve iyi ahlak kuralları çıkartmaya çalışıyorsunuz. Bu imkansızdır.

Yoksa herşeyi en iyi ben bilirim, ben bilemiyorsam oğlum bilir, kızım bilir, benim hizbim bilir, taraftarlarım bilir deyip diğerlerini ötekileştirmeyi hatta terörize etmeyi bir hayat ve siyaset tarzı haline mi getiriyoruz?

Tam da Arap karakterini anlatmışsınız! İslam ahlakı, Bedevi kabile ahlakıdır. İslam’a yaklaştıkça, kurumlarınızı ve halkınızı İslamlaştırdıkça, Araplaşırsınız; Türklüğünüzü kaybedersiniz ve bir dizi olumsuz Arap özelliklerine sahip olursunuz.

Biz gerçekten Hüseyin’den yana mı yoksa farkında olmadan Yezit’ten yana mı saf tutuyoruz?

Böyle bir taraf seçmemiz mi gerekiyor? Ne Yezit’i bilirim ne de Hüseyin’i. Adalet kavramından bahsedeceksem en son bakacağım yer Arap ve İslam tarihidir.

Cemil Bey, İslam tarihi bir adaletsizlik ve katliamlar tarihidir. Bunu bilmemenize imkan var mı? Sizin yaptığınız İslam özürcülüğüdür. Arap özürcülüğüdür. İslam tarihindeki tatsız gerçekleri yeni tanımlamalar yaparak sıvamaya ve örtmeye çalışıyorsunuz. İslamın kanlı geçmişini, katliamlarını, özellikle ırkdaşlarımıza yaptığı katliamları unutturmaya çalışıyorsunuz.

Arabın Arabı kestiği Kerbela yerine neden Arabın Türk çocuklarını ve kadınlarını kestiği katliamları anlatmıyorsunuz? Toplumsal ahlakınızı İslam ahlakı üzerine kurarsanız işte böyle Araplaşmış yoz bir toplum elde edersiniz. Siz diyorsunuz ki, İslam bu değil, başımızdakiler İslam’ı yanlış uyguladılar. Hayır efendim. İslam bu. İslamın amacı, hedefi, özü bu. Eğer toplumunuzu İslama göre tasarlarsanız sonuç budur.

Geri dönün ve Türk töresine göre tasarlanmış bir toplum yapın. Yani dini özelleştirin. Kadını aşağı görmeyin. Siz kadını aşağı görüyorsunuz demiyorum. İslam kadını aşağı görüyor, siz de kadını aşağı görmeyen bir İslam yaratmaya çalışıyorsunuz. Halbuki yapılması gereken İslam’ın özelleştirilmesi ve toplumsal alandan atılmasıdır. Toplumun hiç bir kusurunu İslam ilkelerini örnek alarak düzeltemeyiz.

İslam’ın beş şartını ayaklar altına alan bir toplumu Allah hidayete erdirmez.

Cemil Bey, sizin tanımladığınız İslam’ın bu beş şartını acaba sizden başka kabul eden var mı?


Notlar:

— Cemil Kılıç’ın yazısı: İslam’ın Beş Şartı Ya Da Hz. Hüseyin Neden Şehit Oldu?

Acaba her isteyen İslam’a yeni şartlar ekleyebilir mi? Nasıl olsa Kuran’da “İslam’ın şartları” diye açıkça belirtilmiş şartlar yok.

Hiç namaz kılmayın fakat adil olun, müslüman olursunuz; namaz kılın fakat adil olmayın cehennemlik olursunuz.

Cehennemlik olmak için önce müslüman olmak gerekir. Müslümanlığın en genel tanımı, şöyle olmalı: Müslüman; cennet veya cehenneme gitmek için bu dünyada sınava sokulduğuna inanan insan demektir. Ama bu tanım da sorunlu. Eğer müslüman değilseniz, kimse sizi cennete veya cehenneme yollamak için yargılayamaz. Nasıl müslüman olunur? sorusu cevapsız kalıyor.

Reaya: Arapça kelime. 1. Birinin gözetiminde olan davar, sürü. 2. Hükümdarın gözetmekle mükellef olduğu halk.

— İslam ve Bedevilik hakkında bir kaç not da bu yazıda var.

Bedevilik her anlaşmazlığı kan davasına indirgeyip çözen bir kabile kültürüdür.

Çünkü, kabile kültüründe birey yoktur. Kabile vardır. Bireye yapılmış bir hakaret kabileye yapılmış sayılır.

— Müslümanlık adil olmak olarak tanımlanabilseydi, her adil olan müslüman olurdu, bu da bir insanın sağlığı için çok zararlı bir şey olurdu. Eğer müslüman değilseniz, Allah sizi yargılayıp cehenneme yollayamaz. Allahın işi sadece müslümanlarla. O zaman, eğer, insanlık yapayım, adil olayım, deyip de insanlara karşı adil davranırsanız bir bakmışsınız müslüman olmuşsunuz. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını. Her an, yanlış bir hareketiniz yüzünden, kendinizi cehennemde bulabilirsiniz.

O zaman , adil olmamak en iyisidir; en azından cehenneme gitme olasılığınız ortadan kalkmış olur.

Ayrıca, doğada adil olmak diye bir kavram yoktur. Adil olmak doğaya aykırıdır. Doğada her yaratık önce kendi menfaatini düşünür. Adil olmak yoktur, ortak yaşam anlaşmaları vardır. Doğanın temel süreci ortak yaşam anlaşmalarıdır. İnsanlar için de, ortak yaşam anlaşmaları yapmak, adalet gibi idealist ve anlamsız bir kavramı uygulamaya çalışmaktan çok daha iyidir. Eğer İslam, adil olmayı insan olmanın temel ilkesi olarak ileri sürüyorsa, ben bunu ciddiye alamam.

— İslamın 5 şartı olarak bize öğretilen namaz kılmak, oruç tutmak, vs. fiil iken, Cemil Kılıç, yeni şartlarını isim olarak vermiş. Fakat, onun da demek istediği aslında, “adalet” değil, “adil olmak” adaletli davranmak.

— İhsan Eliaçık, İslam’ın beş şartı Kerbela’dan sonra uydurulmuştur diyor.

Aynı şey yazı olarak.

doğal insanlık haklarınızı uygulamak için bile ondan izin almanızı isteyen güç…

Mesela, evlilik gibi. Mesela, yeryüzünde sınırsız dolaşma hakkı gibi.

— Neden, Türkiye’de binlerce akademik, alim, ulema, Arap tarihini bu kadar derinlemesini inceliyor ve biliyor da, neden Cumhuriyet tarihini, Türk tarihini bilmiyorlar? Çok ilginç değil mi?

Kerbela olayının tarihsel bir olay mı yoksa, bir efsane, bir mit mi olduğu bile belli değil.

Güzeli güzel yapan kusurudur

Ali Sebetçi yazdı:

Cevabım:

Eğer “öncül”; “araştırmaya konu edilmeksizin doğru sayılan önerme” ise, benim tavrım öncül veya önkabul değil. “Kuran’da yanlış olamaz, çelişki olamaz; Kuran kayıtsız şartsız doğrudur,” deseydim bu bir önkabul olurdu. Bu duruma göre, sizinki önkabul olmuş oluyor, benimki değil. Ben sorgulayarak anlamayı tercih ediyorum. (Kuran’ı anlamadan kabul etmenin, Arapça bilmeyen birisinin Kuran’ı anlamadan okumasından ne farkı olabilir?)

Sorgulamak Allah’ın biz insanlara verdiği bir yetenektir ve kitapta bu yeteneğimizi kullanmamızı yasaklayan bir yasa yoktur. Sorgulamayı yasaklayan kitabın kendisi değil, hep dini sahiplenmiş olan rahipler sınıfı, yani hiyerarşi, olmuştur. Çünkü onlar her sorgulamayı, kendi kabul ettikleri ve tek gerçek doğru anlam olarak sattıkları anlama karşı bir tehdit olarak görürler; yani kitabı sorgulama, onların varoluş nedenini sorgulamaktır ve cezalandırılmalıdır.

Perinçek’in kitabında detaylandırılan yeryüzündeki efendi/kul ilişkisinin, yeryüzündeki efendiler tarafından gökyüzüne yansıtılıp, sonra kendilerini tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olarak tanımlamaları hikayesi bir tarihsel gerçek olarak aklıma yatıyor. İslamdan önceki bütün dinlerin, özellikle eski Mısır’ın tek tanrılı dinlerinin, bu şekilde gerçekleştirilip halka dayatılan dinler olduğunu siz de kabul edersiniz.

İslam dini de, Arap yarımadasında devamlı kendi aralarında kavga eden çok tanrılı kabileleri tek bir tanrı ve tek bir devlet altında toplamak için tanımlanmış bir din gibi gözüküyor. İslam, ticareti güven altına almak; kabileleri silahsızlaştırıp, silahlanmayı devlet tekeline almak; yeni bir kutsal töre tanımlayarak davranış standartları belirlemek, yani, kabileleri tanımlayan aile bağlarını kopartıp insanları devlete biat etmiş kullar olarak tanımlamak; gibi toplumsal değişiklikler yapabilmek için gereken gücün göklerden geldiğini söylemek için yaratılmış bir ideoloji gibi gözüküyor. Yani, İslam, tarihsel açıdan, yeryüzündeki efendilerin gücünü resmileştirmek için yaratılmış yeni bir düzen tanımlaması gibi gözüküyor. Aynı eski uydurulmuş dinler gibi.

Peki İslam’ı eski uydurulmuş dinlerden farklı yapan nedir? Kuran’ın bu konuda kendi hakkında söyledikleri dışında başka deliller var mı? Hukukta kendine şahitlik yapmak geçerli değildir; Kuran’ın da kendine şahitlik yapması şüphe ile karşılanmalıdır.

Kuran kendisinin tek hak dini olduğunu söylüyor. Bunu kabul edebiliriz veya sorgulayabiliriz; ben şu anda sorgulamayı tercih ediyorum.

Benim için soru şu: Kuran’ı okurken, aklımı kullanarak sorduğum soruları hiç bir sınır koymadan sorabilecek miyim? Yoksa bazı soruların sorulmasının yasak olduğunu kabul ederek sadece cevapları bilinen sorular mı sorabileceğim? Şu anda sorularıma sınır koymuyorum.

Fakat aslında, sorgulamadan kabul etmenin, yani inancın, en doğru felsefi duruş olduğunu düşünüyorum çünkü bu dünya bir tanımlamalar dünyasıdır –varoluş tanımlamadır– öyleyse tanımlamalar arasından birini seçip onu doğru tanımlama olarak tanımlayabiliriz. Önemli olan inanmaktır; inanmak da zaten sorgulanması yasak olan şeyleri sorgulamamayı kabul etmek demektir.

Öte yandan, inandığımız şeyi anlayamayız, çünkü anlamak için soru sormanız gerekir ama inanan birisi soru sormamayı –en azından yasak soruları sormamayı– kabul etmiştir. İnanan için anlamak yasaklanmıştır; halbuki ben anlamak istiyorum. Kuran’da da sorgulanacak çok şey var.

Filolojik ilişkiler var; Kuran’ın diline bakarak, Kuran’ın açıkça söylemediği çıkarsamalar yapabiliriz.

Kuran’ın dedikleri ile çelişen tarihsel olgular var. Kuran’ın kendisinin bir gecede indiğini söylemesi, fakat tarihsel olarak 23 yılda perdeypey inmiş olması.

İbrahim peygamberin dünyanın hareket ettiğini bilmiyormuş gibi konuşması.

Bunlar açıklanması gereken çelişkiler yaratıyor. Eğer aklımızı kullanarak bakarsak bu çelişkileri, masallarla değil fakat sorgulayarak çözmeye çalışmalıyız.

Kimse korkmasın, sorgulamaktan Kuran’a zarar gelmez; kimsenin Kuran’ı onu sorgulayanlardan korumaya çalışması da gerekmez.

Kuran’ın lafızı Kuran değildir; Kuran sadece anlamlar aleminde varolan bir anlamlar kümesidir. Anlam kelimelerde değildir, okuyandadır.

Peki, benim yaptığım gibi, sorgulayarak Kuran’ı anlamak mümkün mü? Hiç zannetmiyorum.

Kuran neden kusursuz olmalı? Kuran sabit tutulan bir metindir, kusursuz değildir; ama kusurlu olmak da bir kusur değildir. Nedir bu insanların kusursuzluk saplantısı? Güzeli güzel yapan kusuru değil midir?

Kuran bir metindir; anlam metinde değil, metni okuyandadır; bu kural Kuran için de geçerlidir. Bu sebepten, bir anlam tanımlayıp o anlama inanmak en doğrusudur.


Notlar:

Doğu Perinçek, Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, Nisan 2019.

Kuran’ın bir gecede indiğini söylemesi tarihsel gerçekle çatışıyor. Kadr suresinde Kuran’ın bir kitap olarak indiği söyleniyor, bu da tarihi gerçekle çelişiyor. Bir ihtimal de, bu gibi ayetlerin, Kuran kitaplaştıktan sonra, Kuran’ı kitaplaştıran editörler tarafından eklendiği olabilir. Kuran bu şekilde tahrif edilmiş midir bilmiyorum. Ama daha sadece 28 ayet inmişken, ortada kitap yokken, Kuran sadece hafızalarda saklanıyorken, 29. ayette, Kuran’ı kitap olarak tek bir kerede indirdik, anlamına gelen bir ayet ne anlama gelebilir? Sorgulamak gerekmiyor mu?

İbrahim’in dünyanın hareket ettiğini bilmemesi hakkında

Laik din olabilir mi?

Ali Sebetçi yazmış:

Cevabım:

Ülkemizde şeriat yasaları geçerli olmadığı için ticari sahtekarlıklar (yasaya uymayan ihaleler gibi) ülkenin yasaları ile cezalandırılırlar. Bu konuda Kuran’a bakılmaz. Devlet de namaz ve oruç işine karışmamalıdır. (Ama devletin dini İslam olduğu için karışır.)

** ** **

Keşke işler bu kadar basit olsaymış. İhale devletin uyguladığı bir alım işidir. Devlet tüzel varlıktır ve ihaleyi doğru yapmadı diye cehenneme yollanamaz. Yani devlet günah işleyemez. Peki devletin çalışanları devletin emirlerini yerini getirdikleri için günah işlemiş olurlar mı? Genel olarak, bir hiyerarşinin bireyleri hiyerarşinin suçları için sorumlu tutulabilirler mi? Veya ne kadar sorumlu tutulabilirler? Hiroşima’ya atom bombasını atan o uçağın Amarikalı pilotu mudur? Yoksa Amerikan devleti midir? Yoksa emri veren Başkan mıdır? İhaleye, sizin deyiminizle fitne sokan, devlet midir? Yoksa devletin dediğini yapan bürokratlar mıdır?

** ** **

Ama dinin toplumdan ayrılamayacağını kabul ediyorum çünkü din dünyadaki efendi kul ilişkisinin göklere yansıtılmasıdır. Doğu Perinçek’in Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi adlı kitabından olduğu gibi kopyalıyorum:

Eğer dünyada efendiler olmasaydı, gökyüzüne çıkarılan bir efendi de olmayacaktı ve yine dünyada kulluk ilişkisi olmasaydı, Allah’a kulluk ideolojisi de olmayacaktı. Bu nedenle dinler, gökyüzünden inmemiş, fakat yeryüzündeki ilişkilerin “gökyüzüne çıkarılmasıyla” oluşmuşlardır. İlah, yeryüzündeki efendinin gökyüzüne çıkmasıyla yaratıldı. … Toplumsal gerçeklik düzlemindeki efendi, ideolojik düzleme dünyanın efendisi ve sahibi olarak göğe yansıtılmıştır

Notlar:

— Doğu Perinçek, Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, Nisan 2019. Alıntı 30. sayfadandır. Müslümanlar her “Amin”dediklerinde Firavun Amenofis’in adını andıklarını biloyorlar mı acaba? (Sayfa 27.) Belki de çok bilinen bir hikayedir ama ben ilk defa duyuyorum.

Defterden notlar 1

1. Parçacık ve dalga ikiliği… Fizikçilerin uydurduğu bir hukukî kavram kargaşası… Akademik fizik bilim değil bir hukuk sistemidir. Fizikte çelişki yasaldır… Yasal olan herşey doğrudur… Yani, fizikte bir şey hem “kendisi” hem de “kendisi-değil” olabilir aynı anda. Yasal olduğu müddetçe.

2. Fizikte, ifade edilemez olarak tanımlanmış kavramların bir şekilde (matematiksel el çabukluğu ile) ifade edilebilmeleri… Ve bu sahtekarlığı yapanların Nobel ödülüne layık görülmeleri..

3. Fizikçiler neden, kuarklar gibi, ne dalga ne de parçacık olarak tanımladıkları şeyleri parçacık olarak görselleştirmeyi severler? Atomik maddecilik doktrinine bir din olarak bağlı oldukları için mi?

4. Eğer fizikçilerin deneylerinde kullandıkları ışık huzmesi bir akışkan ise, tabii ki, hem dalga hem de parçacık özellikleri gösterecektir. Çünkü bir kum kümesi, aktığı zaman, akışkan özellikleri gösterir ve hem dalga hem de parçacık gibi hareket edebilir. Bir hortumdan geçirilerek hızlandırılan ve yoğunluğu arttırılan bir su huzmesi de bir ışık huzmesinin özelliklerini gösterir. Huzmeleştirilen suyun yoğunluğu artıyor mu?

5. Biz insanlar devletin veritabanına kayıtlı köleleriz. Bir yaratık kimin veritabanına kayıtlı ise o yaratığın efendisi o veritabanının sahibidir. Biz devletin veritabanına kayıtlı olduğumuza göre bizim efendimiz de devletimiz olmalı. Devletin veritabanında hangi dine bağlı olduğumuzu kayıt altına alan bir alan var. Devletin kendi dini İslam olduğu için bizim de bu alana “İslam” yazdırmamızı tercih ediyor. Ama başka din yazdırırsak onu da kabul ediyor. İnsanlar, ve devlet, dinin genetik olarak anneden babadan geçtiği gibi bir batıla inanıyorlar.

6. Sonuçta biz insanlar Tüzel Varlıkların borç köleleriyiz. Çünkü devletin topraklarında devlete borçlu olarak doğuyoruz ve hayatımız boyunca çalışıp borcumuzu ödüyoruz. Bu kadar olumsuz ve acı bir gerçeği hangi insan duymak ister ki? Kimse ne duymak ister ne de kabul etmek ister.

7. Laiklik konusu var. “Devletin dini İslamdır” anayasanın ikinci maddesinden çıkartıldı ama devlet hiçbir zaman din işlerinden çıkmadı. Devletin dini hala var. Yani bu ülkeye laiklik hiçbir zaman gelmedi. Bu işin tarihine bakmak gerekiyor. “Devletin dini İslamdır” anayasadan çıkarıldı ama “devletin dini yoktur” ifadesi anayasaya konulmadı. Anayasa var ama devletin anayasaya uyması gerektiği gibi bir zorunluluk yok.

8. Laikliğin çeşitli tanımları olabilir. Bu tanımlardan biri devletin her dine eşit davranmasıdır. Bir hıristiyan vatandaş devlet kapısında bir müslüman vatandaşla aynı haklara sahiptir. Tamam. Böyle bir laiklik Türkiye’de var. Ama laikliğin bir tanımı da devletin bir dininin olmamasıdır. Bu tanımlamaya göre Türkiye’de laiklik yoktur çünkü devletin bir dini vardır. Devletin bir dini olduğunu nereden biliyoruz? Devletin dini vardır ne demektir? Devlet bir tüzel varlıktır. Din ise sadece organik varlıklar veya bedeni olan varlıklar için vardır ama özellikle bilinci olan insan için vardır. Tüzel varlıkların bedeni yoktur. Tüzel varlık yaşayan bir organizmadır ama ölünce onu cennete veya cehenneme yollayamazsınız. O zaman devletin dini olması ne demektir? Devletin din işlerinde olması demektir. Devlet yöneticilerinin açıkça dinlerini ifade edip devlet ile din işlerini karıştırmaları demektir. Bir devlet görevlisinin “hayırlı cumalar” diye twit atması devletin dininin olduğunu gösterir. Devletin cemaatleri ve tarikatları desteklemesi devletin dini olduğunu gösterir.

9. Dinin kitabı ile dinin hiyerarşisini birbirinden ayırmak gerekir. Dinin kitabı ile hiyerarşisi aynı şey değildir.

10. İnsanlar ile tüzel varlıklar arasındaki ilişki; kedilerle insanlar arasındaki ilişkinin aynısıdır. Tek fark, kedilerin efendisi olarak insanlar kedileri sadece pet olarak tanımlamışlardır. Kedilerin iş yapmasını beklemezler. Sokak kedileri de vardır ama onlar da insanların dünyasında yaşamak zorundadırlar. İnsanlar ise pet ve köle olarak iki gruba ayrılmışlardır. Profesyonel sınıflara Tüzel Organizmanın petleri diyebiliriz. Gerçi profesyonel sınıflar da çalışmak zorundadırlar. Ama köleler gibi ağır işçilik yapmazlar. Profesyonel sınıfların dışında kalanlar efendi/köle ilişkisi ile Tüzel Varlıklara bağlıdırlar. İnsanlar arasında da egemen güçlerin kölesi olmayı reddedip toplum dışında yaşamayı seçenler vardır. Onlar da belki sokak kedilerine benzerler. Ama hiç bir zaman toplumdan tamamen kaçamazlar. Hangi insan böyle bir gerçeği duymak ister veya kabul eder? Boş laflar bunlar.

11. Tanımlamacılık felsefesi. Biz bir tanımlamalar dünyasında yaşıyoruz. Varoluş tanımlamadır. Varolan herşey bir tanımlama olarak vardır