Ezan: “Büyük bir sorun”

Arslan Tekin ezan ve sâlâ konusunda bir yazı yazmış. Türkiye’nin başına gelmiş gelecek bütün kötülüklerin kaynağı ezan olduğuna göre bu yazıyı dikkatle okumak gerektiğini düşünüyorum.

 * * *

İnsanlar ezan hakkında ne düşünüyor?

Çoğunluk ezanı duymuyor bile çünkü çoğunluğun namazla bir işi yok. Ezanı kafalarından silmişler; ezanı arka planda devamlı tekrarlanan kaçınılmaz bir gürültü kirliliği olarak görüyorlar. Türkiye’de yaşamak için katlanılması gereken bir musibet. Arapların Türklerin başına sardığı bir Arap propagandası.

Evet, ezan bir Arap propagandasıdır. Laiklik ise dinin özelleştirilmesidir. Dinin özelleştirilmesi demek, toplumsal alanların dinî öğelerden tamamen temizlenmesi demektir. Laikliği benimsemiş bir ülkede —anayasasında laiklik ilkesi olan bir ülkede— ezan okunamaz. Herkesin inancı bireyseldir. Devletin dini yoktur. Dinî ritüeller toplumsal alanlarda icra edilemez.

Sizin böyle düşünmediğinizi biliyorum (yazıyı yazan Arslan Tekin beye hitap ediyorum). Ama yine de ezan konusunda yazdıklarınız için teşekkür ederim. Beni de cesaretlendirdiniz.

Evet, dediğiniz gibi “ezan ruhumuza işlemiş” ve “benliğimiz” olmuş. Peki bu iyi bir şey mi?

Bir Türk olarak, bir Arap propagandasının içimize işlediğini itiraf etmek durumunda kalıyoruz. Ve bundan mutluluk duyuyoruz. Türklük bu kadar mı anlamsızlaştı?

Bence bu çok üzücü bir şey.

Ezanın okunmaması için en önemli sebeplerden biri budur. Ezanın ses kirliliği olduğu o kadar da önemli değildir. Türk ülkesinin ve Türklerin kafalarının yüzyıllardır her gün sabah akşam bir Arap tekerlemesi ile tanımlanması ve Araplaştırılması çok üzücü bir şeydir.

Türklüğün Arabın ezanı ile tanımlanması, Türkler için çok aşağılayıcıdır.

 * * *

Siz de günümüz Türkiyesinde ezanın aşırılığa kaçtığını kabul ediyorsunuz. “Dinde aşırılığa yer yoktur” diyorsunuz.

Ama ezan dinin bir parçası değildir ki. Siz de bunu kabul ediyorsunuz: “Ezan, bir çağrı sadece… Sonradan ihtiyaçtan ortaya çıktı” diyorsunuz.

Ezan dinin veya namazın bir parçası değildir. “Ezanı duymadan kılınan namaz geçerli değildir” diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Namazın geçerli olması için ezanı duymak gerekmez.

Ezan dinî değil toplumsal ve siyasi bir olgudur.

Günümüzde ezanın tek bir işlevi vardır o da devletin dinini halka dayatmaktır. Ezan, din ile aldatanların kullandığı en önemli silahtır. Ezanın sahipleri toplumsal alanları ezan yolu ile sahiplenmeye devam etmek için ezanın susmasını istemezler.

 * * *

2016 yılında Anayasa Mahkemesinde ezandan rahatsız olduğunu söyleyen birisinin davası görülmüş. Bu davayı ben sizden öğrendim. Çok ilginç buldum.

Anayasa Mahkemesinin gerekçesini inandırıcı bulmadım.

Anayasa Mahkemesi, “çokluğun müslüman olduğu bir ülkede” hoşgörülü olup “müslüman çoğunluğun” isteklerine uymamız gerektiğini ve bu yüzden ezanın okunması gerektiğini söylemiş. Bu sebeplerden ezanın yüksek sesine alışmalıymışız. Bu doğru değil.

Türkiye’de çoğunluk ismen müslüman olabilir (devletin veritabanında “Dini: İslam” yazan insanlar çoğunlukta olabilir) ama burada önemli olan kimin müslüman olarak etiketlendiği değil kimin ezanı duyup da namaza gittiğidir.

Yaşadığım ilçede ve İstanbul’da yaptığım gözlemlere göre; hiç kimse ezanı duyup da namaza gitmemektedir. 82 milyonluk nüfusun 80 milyonu namaz kılmıyor. Bu bir gerçek. Geriye kalan iki milyonun sürekli namaz kıldığını varsaysak bile —ki bu doğru değil— bu namaz kılan insanlar ezanı duyup da camiye gelmiyorlar; zaten namaz vakitlerini biliyorlar ve ezan okunmadan camiye geliyorlar; abdest alıyorlar ve namazın başlamasını bekliyorlar.

Camiye namaza gelenler bile ezanı duyup gelmiyor.

Ezan boşuna okunuyor.

Devlet 80 milyon insanı inatla ve ısrarla namaza çağırıyor; 80 milyon insan da inatla ve ısrarla ezanı duymazdan geliyor ve namaza gitmiyor. Bu kadar abes ve absürd bir şey olabilir mi?

Öyleyse, önemli olan kimin müslüman olduğu değil, kimin ezanı duyup da namaza gittiği. Türkiye’de ezanı duyup da namaza giden kimse yok.

 * * *

“Dinle ilgisi olmayan ‘rahatsız edici’ sese bir çare bulun dedik… Böyle bir talebi olana yafta hazır: ‘Ezana karşısın!’ Bunun manası: ‘Sen dinsizsin!’”

Ne kadar doğru söylemişsiniz.

Ezanın sahipleri, yani hoparlörleri sonuna kadar açarak mahalleleri “kurtarılmış bölge” yapmak isteyen dinciler ve onların yayın organları “şunun sesini biraz kısın” deyince sizi anında dinsiz ilan edip cihat moduna geçiyorlar. Bu din ile aldatanların hep kullandıkları bir yöntemdir.

 * * *

Diyanet İşleri Başkanı “ezan sesinin rahatsız etmeyecek seviyeye indirileceğini söylemiş. Sokak arası mescitlerde okunmayacakmış…”

Demek ki, Diyanet İşleri Başkanı bile ezanın aşırı yüksek sesle ve çirkin olarak okunduğunu kabul etmiş. Bu laik bir ülke için iyi bir gelişme tabii.

 * * *

Bu okuduklarıma inanamadım.

İktidara yakın, yani “dinci” veya “İslamcı”, hadi, en azından “mütedeyyin” bir politikacı ve yazar, ezanın “büyük bir sorun” olduğunu söylüyor.

Ezan büyük bir sorunmuş!

Bunu söyleyen de dinci birisi!

Ve, halk; dinciler tarafından “ezan düşmanı” ilan edilmekten “korktuğu için” sessiz kalmayı tercih ediyormuş.

Ne kadar doğru.

Ezandan şikayetçi olan birisinin başına gelecekler yabana atılamaz. İnsanlar korkmakta haklı. Medyada linç edilmek bir yana, hedef gösterilip “din düşmanı” ilan edildikten sonra “halkı dinden soğutmaya teşebbüs etmek” gibi absürd bir suçlamayla hakim karşısına çıkartılmayı kim ister ki?

Yani Türkiye’de, zaten namaza gitmeyenleri namazdan soğutmaya teşebbüs etme suçu var!

 * * *

Hepimizin işi gücü var; sakallı cüppeli Araplaşmış mağara adamlarının şeriat hayallerine karşı çıktığımız için hayatımızın normal akışını neden değiştirmek isteyelim ki? Başka bir sürü gürültü kirliliğine zaten katlanıyoruz, ezana da katlanırız olur biter.

 * * *

“Milletin nasıl bizar olduğunu anlayın artık!”

Bizar olmak; tedirgin olmak, bezmiş, bezginlik getirmiş olmak demektir. Ama ezanın insanların üzerindeki etkisi bu kadarla kalmıyor, bir de çaresizliği eklememiz gerekir.

Günde beş defa kulakları tırmalayan, bebekleri uyandıran, sinirleri geren şeye işkence denir. Hayatınız boyunca günde beş defa, isteminiz dışında, size karşı tekrarlanan bir sese Çin işkencesi denir. CİA, FBİ gibi gizli servislerin başarıyla kullandığı bir işkence şeklidir bu.

İnsanlar devamlı tekrarlanan seslere uzun süre dayanamazlar. Ama biz hayatımız boyunca dayanmak durumundayız. Bizi bezdiren bu.

Çaresiz yapan da bu işkenceye karşı çaresiz olmamız. Kime şikayet edeceğiz? Devlet, ezanı bayrakları olarak gören şeriatçıların yanında. Şikayet edebileceğimiz bir mercî yok. Şikayet edenlere karşı cihat ilan ediliyor. İhbar ediliyorlar. Devlet de onlardan intikam alıyor. Çünkü tarikatlar böyle istiyor. Devlet sabaha karşı gelip çocuklarınızın önünde size kelepçe vurup götürüyor. Neden? Türklerin ülkesinde şeriatçı Arap bozmalarının propagandasına hayır dediğiniz için!

Biz de “değmez” deyip çaresizliği tercih ediyoruz.

 * * *

Bu sözlerinize 80 milyonun da katılacağını düşünüyorum:

Üsküdar’da sağa bak cami, sola bak cami! Nağmeli nağmeli öyle ezan okuyorlarki, uzadıkça uzuyor, sesler birbiriyle çarpışıyor.

Hastası var, çocuğu var, insanların uygun olmayan anları var…

Ezan, bir çağrı sadece… Sonradan ihtiyaçtan ortaya çıktı.

Bakalım, Diyanet’in genelgesine imamlar, müezzinler uyacaklar mı?

 * * *

Kaleminize sağlık!

Notlar:

Arslan Tekin’in bahsi geçen yazısı.

Türkiye’nin başına gelmiş gelecek bütün kötülüklerin kaynağı ezan olduğuna göre…

Ezan ve temsil ettiği din…

“Bunun manası: ‘Sen dinsizsin!’”

Dinsiz olsak ne olur? Türkiye’de dinsiz olmak suç değildir. Toplumsal alanlarda dinî ritüeller yapmak suçtur.

Üsküdar’da aşırı nağmeli arabesk ezan.

Diyanet 2017’de ezan desibel ayarlaması yapmış. Uygulanmış mı? Hayır.

Haddini bildirmenin patentini almışlar

20 yıl sonra olay çok değişik görünüyor. Ecevit haklıymış demek ki!! 15 Temmuz’u daha o zamandan görmüş ve cemaatin meclise sızma komplosunu başlamadan bitirmek istemiş.

Türbancılar Ecevit’in sadece son cümlesini kırpıp alırlar: “Bu kadına haddini bildirin.” Halbuki Ecevit ne demiş bakalım:

Türkiye’de hanımların giyim kuşamına, başörtüsüne, özel yaşamlarında hiç kimse karışmıyor. Ancak burası hiç kimsenin özel yaşam mekanı değildir. Burası devletin en yüce kurumudur. Burada görev yapanlar devletin kurallarına geleneklerine uymak zorundadırlar.

Burası devlete meydan okunacak yer değildir. Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz.

Devletin en yüce kurumuna girip devlete meydan okumaya kalkışan birine, haklı olarak, “haddini bildirin” diyor.

Türbancı komplocular Ecevit’in sadece son cümlesini alıp olayı bir kadın özgürlükleri sorunu yapmışlar. Yalan. Özlem Zengin gibi kronik türban mağdureleri de bu yalanı hâlâ satarak milleti kandırmaktadırlar.

Ecevit bu kadının temsil ettiği –piyonu olduğu– cemaatin haddini bildirilmesini istemiştir. Yoksa Merve Kavakçı’nın şahsına ve kadınlığına bir söz söylememektedir.

Eğer o zaman, Merve Kavakçı’ya haddi bildirilerek onu oraya getiren cemaatin haddi bildirilseymiş, 15 Temmuzlar yaşanmazmış. Ecevit milletvekili olurken verdiği yeminin hakkını vermiştir. Hakkını vermek için bu sözleri söylemiştir.

Özlem Zengin ise milletvekili olurken “demokratik ve lâik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağım” diye şerefi üstüne yemin etmiştir. Özlem Deniz kafasına bir dinî sembol takıp Cumhuriyeti yıkıp şeriatı getirmek isteyen bir cemaatin mecliste sözcülüğünü yapmaktadır. Bu nasıl laik Cumhuriyet’i korumaktır. Özlem Deniz andının gereğini yapmamaktadır.

Ecevit’in sözlerine dikkat edelim:

Türkiye’de hanımların giyim kuşamına, başörtüsüne, özel yaşamlarında hiç kimse karışmıyor. Ancak burası hiç kimsenin özel yaşam mekanı değildir.

Laiklik budur. Laik bir ülkede din sadece ve sadece özel alanlarda varolabilir. Toplumsal alanlarda, siyasi alanlarda, devlet kurumlarında dinî semboller teşhir edilemez.

Fakat kabul etmeliyiz ki, bir Alman projesi olan türban başarılı olmuştur. Türk kadını, özellikle, genç kızlar, ve aptal erkekler kandırılmışlardır. Genç kızlar saçlarını kapatmayı bir özgürlük olarak görmüşlerdir. Halbuki Osmanlı kadınının yüzyıllar süren çarşaftan çıkma savaşını geri çevirmişlerdir. Türkiye’yi 300 yıl geri götürmüşlerdir.

Aptal erkekler ise kadınları din adına kapattıklarını ve kontrol altına aldıklarını zannetmişlerdir. Ne kadar yanılmışlar! Bugün bakıyoruz sözde kapalı kadınlar istedikleri gibi açılıp saçılma yolunu bulmuşlar. Türbanı takıp, cipine atlayıp AVM’lerde marka avına çıkan “mütedeyyin bacılar” 250 milyar avro hacmi olan tesettür sektörünü yaratmışlardır. Hâlâ türbanın din ile ilgili bir şey olduğunu söyleyen Özlem Deniz gibileri kimi kandırıyor acaba?

Türban artık bir moda aksesuarıdır. Her moda gibi de zamanı dolunca yitip gidecektir.

Türban projesinde tek kazanan türbanı Türkiye’ye sokan dış güçler olmuştur. 20 yıldır türbanla uğraşmak yerine Türkiye enerjisini sanayi yatırımlarına harcasaydı şu anda sanayide çağ atlamış olacaktık ve dışa bağımlılıktan kurtulacaktır. Almanlar gülüyor. ABD’nin küresel tekelleri gülüyor. Daha çok dindar olun diyorlar. Ezanı duyamıyoruz; sesini biraz daha açın diyorlar. Mecliste yasa çıkarmak yerine türban kavgası yaparak birbirinizi yiyin diyorlar. Ezan Türkçe mi okunsun, Arapça mı okunsun diye birbirinizi öldürün diyorlar.

Bu kadar zaman kaybına yazık olmuş.

 

 

Başörtüsü mü? Türban mı?

Ben türbana sataşanların çok aptal insanlar olduklarını düşünüyorum. Kafasındaki bezi bir Alman misyonerinin uydurduğu bir modaya göre bağladığı için dindar olduğunu zannedecek kadar zavallı bir kadına ya gülünür ya da acınır. Ama ciddiye alınmaz.

Türban başörtüsü değildir. Başörtüsü nenelerimizin baş örtüsüdür.

Bunların kafalarına bağladıkları beze saç örtüsü diyebiliriz belki çünkü sözde saçlarını gizlemek için bu bezi bağlıyorlar.

Ama aslında en doğrusu türbana saç sütyeni demektir. Türban saç sütyenidir.

Sütyen nedir?

Sütyeni kadınlar sözde memelerini gizlemek için takarlar. Ama siz hiç meme gizleyen sütyen gördünüz mü? Kadınlar sütyeni memeleri abartıp, dik tutmak ve şekillendirmek için kullanırlar. Yani neymiş, sütyen gizlemez; tam aksine abartarak gösterir. Gizleyerek teşhir eder. Kadınların en usta olduğu şey gizleyerek teşhir etmektir.

Kafa sütyeni de saçları gizlemek amacı ile takılmıştır sözde. Kadın gizlediği şeyi teşhir eder. Her konuda bu böyledir. Türbanlı bir kadına profilden baktığınızda ne demek istediğimi anlarsınız. Türbanlı kadın saçlarını gizlemiyor, türban altından saçlarını teşhir ediyor. Yoksa türban bu kadar popüler bir moda olur muydu?

 

Notlar:

— Benzer bir yazı: Kadının eli yüzü hariç bütün bedeni avrettir.

— Tanımlamacılık felsefesi burada da karşımıza çıkıyor. Dinciler ısrarla saç örtülerini “baş örtüsü” diye tanımlıyorlar. Biz ise kafalarına bağladıkları beze kafa sütyeni diyoruz. Türban, başörtüsü, bez, Arap örtüsü, kafa sütyeni, dincilerin bayrağı (evet bunu bile söyleyenler var. Türban dincilerin bayrağı imiş). Bütün bunlar türban dediğimiz şeyin ilgili aktörlerce kendi doktrinlerine göre tanımlamalarıdır. Herkesin kendi tanımlamasını savunduğu sonsuz tartışmalarla vakit geçirebiliriz. Böylece kendimizi dış güçlerin de desteği ile bir ortaçağ gündemi ile meşgul etmiş oluruz. Türban derdi olmayan toplumlar sanayileşiyor, Mars’a insan yollamak için planlar yapıyorlar.

Bizim yapacak başka bir işimiz yok mu? Yok. Çünkü tanımlama yapmayı ve tanımlamalar ve simgeler üstünden kavga etmeyi önemli bir şey sanıyoruz.

Dinin insan tanımı

Nefsin ardına düşüp / Îmânı boş bırakma
Hem tahsil et ammâ / İrfânı boş bırakma

diye devam ediyor.

İyi de, bu sözler kime söyleniyor?

Nefsin ardına düşmeyecek olan kim? İmanı boş bırakmayacak olan kim?

Kim veya ne?

Bu mısralar kime hitap ediyor?

İnsan bedenine mi? Hayır. Çünkü nefisle mücadele eden beden değil. Tam aksine. Bedenin isteklerine genelde “nefis” diyoruz. Nefis aslında bağırsaklarımızda ve cinsel organlarımızda ortakyaşam kolonileri olarak yaşayan organizmaların kendi menfaatleri için bilince yolladıkları mesajlardır. Nefis içimizdeki sestir. Bu sesin kaynağı da bağırsaklardır.

O zaman bu mısralar bilinç dediğimiz farkındalık için yazılmıştır.

Yani elle tutulur, cisimsel bir şey için değil. Farkındalık elle tutulur bir şey değildir.

 * * *

İnsanın tanımı nasıl yapılıyor?

İnsanın çeşitli tanımları var. Bu tanımlar açıkça belirtilmez; bağlama göre, veya konuya göre, hangi tanım uyuyorsa o tanımı kullanırız. Karşımızdaki başka bir tanım anlamış olabilir.

“İnsan” suç işler. Suçu işleyen beden değildir; bilinç dediğimiz farkındalıktır fakat cezalandırılan bedendir. Suç işleme kararını veren de ne bedendir ne de bilinçtir. Fakat, hapse atılan bedendir. Bu işte bir yanlışlık yok mu?

Suçu işleten bedenin karar verme mekanizmasıdır. İnsanın karar verme mekanizması belirli bir organ tarafından yapılmaz. Kararlar önceden bağırsaklarda verilir ve bilince sanki kendi kararları gibi sunulur ve yaptırılır. Bu sebepten insanın hür iradesi olduğu söylenemez.

“İnsanın hür iradesi” gibi bir cümle kurarak biz de sanki insanın tanımını bildiğimizi varsaymış oluyoruz. Ama böyle bir tanım yok. “İnsan” kelimesini tanımlamadan kullanmak kötü bir alışkanlıktır. İnsan olduğumuz için insan nedir bilmemiz gerekir gibi bir varsayımla yola çıkıyoruz. Ama bir balık, balık olduğunu bilmez ki. Bir kedi kedi olduğunu bilmez ki.

İnsan bir ortak yaşam organizmasıdır. Onun için de insanı tanımlamak kolay değildir. İnsanın yeni bir tanımına ihtiyaç vardır.

Bedenin dış görünüşünü ve hareketlerini insanın kendisi olarak görürüz. Beden insanın kendisi değildir.

İnsan büyük ölçüde alışkanlıklardan meydana gelmiştir. Hareketlerinin çoğu; düşünme tarzı; dünyayı algılaması; olaylara verdiği tepkiler hep alışkanlıklarının sonucudur.

Görünüşüne göre değerlendiririz insanları. Ama “insan” kimdir, nedir bilmiyoruz.

 * * *

Karşındaki insana bir öğüt verdiğinde, veya öğüt veren bir şiiri okumalarını öğütlediğinde ne bekliyorsun? O kişi o metni okuyacak ve hareketlerini değiştirecek; bunu mu bekliyorsun?

 * * *

Nefsin ardına düşme diye bir öğüt verilmiş. Halbuki nefsin ardına düşmek yani nefsin dediklerini yapmak ve nefsin isteklerini tatmin etmek insan olmaktır.

Nefse karşı gelmeyip nefisle bir olmak ve onun istediklerini yapmak insan olmaktır.

İnsan olmayı neden inkar edelim?

Nefsin en büyük düşmanı kimdir? Nefsin en büyük düşmanı dindir.

Neden acaba?

Din insanın insan olarak yaşamasını ve dünyadaki doğal görevlerini yapmasını yani nefsin isteklerini tatmin etmesini istemez. Din devamlı doyumsuz ve kendinden nefret eden, kendine yabancılaştırılmış bireyler ister.

Din insanı kendine göre tanımlar. Ne yazık ki insanlar çocukluktan itibaren dinin insan tanımlamasını insanların gerçek ve doğru ve doğal tanımı olarak öğrenirler. İdeal insan dinin tanımladığı insan olmalıdır diye programlanırlar.

Din insanı nasıl tanımlar?

Din insanı pis ve aşağılık bir yaratık olarak tanımlar. Dinin tanımladığı insan o kadar pistir ki dinin emrettiği gibi günde beş defa yıkansa bile temizlenemez.

Bazı takıntılı insanlar vardır, her türlü mikroptan korkarlar; ellerini günde yüz defa yıkarlar, mikrop öldürücü mendiller ile ellerini devamlı silerler… Biz bunlara saplantılı ve takıntılı insanlar olarak bakıyoruz. Abdest olayına inanıp ellerini ayaklarını 7. yüzyıl Bedevi ritüellerine göre sabah akşam yıkayan insanlara ne demeli? Bu insanların pek akıllı oldukları söylenemez. Yani onlar dinin “insan pistir” tanımlamasını sorgulamadan kabul etmiş insanlardır. İnsan pis değildir. Pis olan dindir.

Ama bu kulların sadece elleri ayakları değildir pis olan, ruhları ve kalpleri de pistir. Bunlar iğrenç yaratıklardır. Yani dine göre içleri de dışları kadar pis olarak tanımlanmışlardır. Bu insanlar günahkardır. Tanımlama icabı devamlı günah işlerler. Bu sebepten devamlı tövbe etmeleri gerekir. Dünyayı günah ve tövbe arasında gidip gelen bir süreç olarak algılarlar. Onlar doğuştan suçlu olarak tanımlanmışlardır. Ve suçlu, günahkâr ve pis yaratıklar olduklarını kabul etmişlerdir.

Evet, din insanları kul olarak tanımlamıştır, yani gönüllü köle olarak.

Din insanlara bir sürü yasaklar koyar. Domuz eti insanlara zararlı bir et değildir. Tam aksine ucuz protein olduğu için Çin gibi kalabalık ülkeler protein ihtiyaçlarını domuz etinden kolayca ve ucuz olarak karşılayabilirler. Ama İslam ülkeleri domuzu kutsal hayvan statüsüne koydukları için domuz eti yiyemezler ve yeteri kadar protein alamazlar.

Dinin yasaklarının sebebi insanı kendine ve doğaya yabancılaştırmaktır. Din insanı yabancılaştırmak için elinden geleni yapar.

İnsanın en doğal hakkı bu hayattan keyif alma hakkıdır. Din insana bu hayattan keyif alarak yaşamasına yasaklar.

Dine göre insan bu hayatta nefsini tamamen körletmeli ve öldükten sonra bu dünyada yaşayamadığı keyifli hayatı yaşamak için dine yatırım yapmalıdır.

Ne kadar güzel değil mi?

İnsanları kul olarak tanımla, kendini efendi olarak tanımla, sonra insanı pis ve günahkar bir yaratık olarak tanımla ve insanın bu pislikten ve günahkarlıktan kurtulmasının tek yolunun din hiyerarşini meydana getiren profesyonel asalak parazitleri beslemek olduğunu söyle!

Çünkü dini tanımlayan bu profesyonel asalak parazitlerdir. Seni beni kul olarak tanımlayan da bunlardır. Kimin kulu? Allah’ın kulu mu? Yok ya. Ne münasebet. Bu profesyonellerin kuluyuz biz. Bizi yönetenler onlar. Bir kere kendini kul olarak tanımlayan insan herkesin kulu olur.

Din insanın nefsini bu dünyada tatmin etmesini yasaklıyor. Bütün yaratıkların doğal olarak yaptığı üreme faaliyetlerini ve onun yan etkisi olan keyif ve zevk olayını en pis ve aşağılık eylemler olarak tanımlıyor ve yasaklıyor. Dinin yasakladığı eylemleri yapanlar direk cehennem denen bir yere yollanıyorlar.

Din insanları korkutarak kandırır. Kuran’ı yazanlar, Arabistan’da yedinci yüzyılda yaşamış çöl insanlarının korku düğmelerine basmayı iyi bilmişler ama Kuran’daki korkutucu şeyler modern insana gülünç geliyor.

Dinin en temel hedefi insanı kendine yabancılaştırarak dine bağlamaktır. Kendine yabancılaşan, kendinden iğrenen insan çok kolay yönetilir. Dini tanımlayanlar bu gerçeği çok iyi anlamışlar. İnsanları yabancılaştırarak dine bağımlı hale getiriyorlar.

Aslında pis ve aşağılık olan dinin kendisidir. Ama din dediğimiz nedir ki? Yazılı yasaklar ve yasalar. Yasa nedir? Yazıdır. Metindir. Bir metin aşağılık ve pis olamaz. O metni yazanlar aşağılık ve pis propagandacılardır.

Dini kitaplaştıranlar; ritüelleri tanımlayanlar; dinin kutsallarını tanımlayanlar… suçu bunlarda aramalıyız. Dinin ritüelleri ve yasaları ve yasakları kuşaklar öncesinden belirlenmiştir. Şimdiki din hiyerarşisinin işi sadece bu yasaları uygulamaktır.

Asıl suçlu, insanlığın başına din pisliğini ören din hiyerarşisidir.

Hiyerarşi olmadan din olamaz. Çünkü hiyerarşi olmadan din kendini devam ettiremez. Hiyerarşi demek kurumsallaşma demektir.

Din insanlık tarihinin en eski kurumudur. Kurumsallaşma din ile başlamıştır. Din topluma entegre olmuş bir sektördür. Nasıl ki bankalar var; devlet var; şirketler var; din de aynı bunlar gibi bir tüzel varlıktır.

Dinin neresi kutsal o zaman?

İnsanlar tarafından insanlar için uydurulmuş ve insanları aldatarak ve sömürerek varlığını devam ettirmek için tasarlanmış bir kurumun neresi kutsal olabilir?

Ben dinin kutsal bir tarafını göremiyorum.

Zaten kutsallık saygı kelimesinden farksızdır. Kutsallık, kutsal olarak tanımlanmış şeyin sahibine duyulan saygıdır. Kutsal ile saygı birbirinden ayrılamaz.

Tanrının kutsallığına inanan, yani dine gerçekten inanan naif ve samimi insanlar aslında o tanrıyı tanımlamış olan kadim hiyerarşiye saygılarını göstermektedirler. Bu gerçek İslam dininde açık olarak görünmese de, diğer büyük kitap dini olan Katolik dininde açıkça bellidir. Katolik dininde kutsal olan hiyerarşidir ve en kutsal olan hiyerarşinin başındaki adamdır. Bu kutsallık bir sürü otorite sembolleri ile insanlara dayatılır. Sivri şapkasından beyaz çoraplarına kadar Papa denen hiyerarşinin başı kutsallık sembollerine üstüne takıp takıştırır. Palyaço gibi giyinip Latince konuşan bir insana gülmek yerine dine inananlar Papa’yı ciddiye alıp kutsal nesne olarak görürler.

Kilise propaganda ile varlığını devam ettirir.

Artık insanın yeni bir tanımı yapmamız gerekmektedir.

Notlar:

— Din nefsine uyma diyor. Ben de nefse uymak insan olmaktır diyorum.

— Dinin insan tanımını kabul etmemiz gerekmiyor. Din insanı devamlı yıkanması gereken pis, aşağılık, doğuştan suçlu ve günahkar bir yaratık olarak tanımlamıştır. İnsan hür olamaz. Doğasına göre yaşayamaz. Çünkü din onu kul —yani gönüllü köle— olarak tanımlamıştır. Bu tanımı kabul etmemiz gerekmiyor.

— Doğa içinde yaşayan yaratıklar yeni nesiller yaratsın diye, doğa üreme faaliyetlerini dayanılmaz bir zevk duygusu ile ilişkilendirmiştir. Üreme faaliyetlerini uyguladıklarında yaratıklar aşırı zevk alacaklarının bilirler. Böylece doğanın, yani nefislerinin, istediğini yapmış olurlar. Fakat İslam’ın tanrısı Allah üreme faaliyetlerinden zevk ve keyif alınmasını yasaklamıştır. Allah hata yapamayacağına göre, insanı zevk düşkünü bir yaratık olarak tasarlayan ve yaratanın Allah olmadığını biliyoruz. İnsanı Allah yaratmış olsaydı üreme faaliyetlerini zevk ile ilişkilendirmezdi. Yani insanı yaratan doğaüstü ve doğa karşıtı bir varlık değil; doğanın ta kendisidir.

Konular – 1

Yazılarım hakkında genel bir özet yazmak istedim.

Konulara bakalım: Kozmoloji, din, ezan, Newton kültü, eğitim, tüzel varlıklar, mikrobiyom, ölüm, toplumsal konular, bireyin şahsi sınırları, kadınlar ve Cavendish deneyi.

Kozmoloji

Kozmoloji konusu var. Ben kozmoloji araştırması yapmıyorum. Kozmolojinin bir aldatmaca olduğunu söylüyorum. Yaratılış masallarını eskiden din doktorları yazarmış, şimdilerde felsefe doktorları yazıyor. İnsanlar ya aldatılmaktan memnunlar veya işi ciddiye almıyorlar. Hiç kimse kozmologların uydurduğu martavalları sorgulamıyor. Sorgulamaya vakitleri yok. Herkes geçim derdinde. Veya kozmolojinin bir bilim olduğu propagandasına inanıyorlar.

Din

Din konusu var. Din de bir aldatmaca. Çok hassas bir konu. Dini eğitim veren okullarda 2018-19 yılında yaklaşık 1 milyon 300 bin çocuk okuyormuş. Bunların dünya görüşü 7. yüzyıl Arap Bedevi kültürü ve değerleri ile oluşuyor ondan sonra modern Türkiye Cumhuriyetinde yaşamak zorunda kalıyorlar ve uyumsuz insanlar oluyor. Cumhuriyeti devirmek için gizli veya açık komplolara katılıyorlar veya destek veriyorlar. Bu konuda yazmanın sebebi ne olabilir? Bu neo-bedevilerin, Arap bozuntularının örgütlenmiş bir ordusu var. Devlet desteği de bunların yanında. Bu örgütlenmiş yobazların dinle ilgisi yok. Bunlar politik güç peşinde. Rejim değişikliği peşinde. Osmanlı’dan beri ülkeyi bölmek isteyen emperyalist güçler hep bunları kullanarak ülkede operasyon yapmışlar. Benim bunlarla uğraşmaya enerjim yok. Ben temel bir soru soruyorum, din konusunda: vahiy olmuş mu olmamış mı? Vahiy nasıl kitaplaşmış? Tarihe baktığımızda Kuran’ın da aynı İncil gibi sonradan yazıldığını görüyoruz. Vahiy olayını destekleyen Kuran’ın kendi sözünden başka hiç bir delil yok. Vahiy ben tanrının sözüyüm diyor. Buna sorgulamadan inanan milyonlarca insan var. Türkiye’yi geri bırakan tek etken dindir. Bu kesin bilgi. Ama din Türkiye’nin en büyük sektörlerinden biridir. Topluma entegre olmuş büyük bir sektör. Dine böyle bakmak gerekir.

Ezan

Bir de sanki din gibi görünen ezan konusu var. Ezanın din ile bir ilgisi yok. Toplumsal ve siyasi bir propaganda. Ezan yukarda bahsedilen bedevi mağara adamlarının Türk mahallelerini Araplaştırma aracıdır. Camiye giden 10 kişi; ezan okunuyor 10 bin kişi için. Bu siyasi değil de nedir? Peki ezan konusunda yazmanın hedefi nedir? İnsanlar ezanın ne olduğunu anlayıp ezana karşı mı çıkacaklar? Olacak şey değil. Halkın çoğunluğu ezanı duymuyor bile. Kadınlar ezanı, günlerini belirli vakitlere ayıran faydalı bir alarmlı saat olarak görüyorlar. Kadınlar için ezan okunmuş veya çan çalmış hiç farketmez. 40 bin kişilik ilçede camide sürekli olarak 5 vakit namaz kılan insanların sayısı iki elin parmaklarını geçmezken günde 5 defa bütün ilçe Arapça hoparlörlere bağıran bir Arap bozması tarafından Arap sömürgeciliğinin bu propagandasına maruz bırakılıyor. Ne kadar absürt bir şey. Üstelik ezanı Türklüğün bir sembolü yapmaya çalışan devlet büyüklerimiz var. Peki ne yapılmalı? İnsanlarla konuşmalı. Ama hiç namaz kılmayan camiye sadece caminin helasını kullanmak için giden birisi bile ezan konusu açılınca ezanı müdaafa eder. Mahalle baskısı o kadar güçlüdür ki, kimse ezanı sorgulayıp dini eleştiriyor gibi gözükmek istemez. Böyle garip bir durum var. Ben anlayamadım.

Newton kültü

Diğer bir aldatmaca da Newton kültü aldatmacasıdır. Dünyayı kim yönetiyor? Kimisi dünyayı belli iki üç ailenin yönettiğini söyler. Kimisi küresel tekellerin dünyayı yönettiğini söyler. Ama insanların aklını programlayan ve nasıl yaşayacaklarını belirleyenler okulcu alim doktorlardır. Eskiden bunlara skolastikler denirdi. Bunların iki türü vardır. Biri teoloji doktorları, veya din doktorları. Diğeri felsefe doktorları. Bunlar birbirlerine düşman gibi görünür çünkü ikisi de öğrenci pazarından kendilerine mürit toplamak için yarış halindedirler. Yaratılış masallarını bunlar yazar. Kozmoloji masallarını bunlar yazar. Uydurdukları bir sürü saçmalığı bilim diye bize yutturmaya kalkarlar. Bunlar egemen güçler tarafından desteklenir. Egemen güçler için çalışırlar. Kafanızı, aklınızı şekillendiren bunlardır. Okulcu doktorların yarattığı en büyük efsanelerden biri de Newton kültüdür. Newton kültü nedir? Bu kült Newton’un güç diye bir şey bulduğunu ve bu gücü kullanarak gezegenlerin yörüngelerini hesapladığını söyler. Burdan başlayarak Newton’u tanrılaştırır. Newton kültü bir İngiliz propagandasıdır. Newton kültü doğayı madde denen bölünemez parçalardan meydana geldiği doktrini üzerine kurmuştur. Bu doktrin dünya çapında bütün okullarda çocuklara tek doğru doğa modeli olarak öğretilir. İnsanlar Newton’un bu materyalist doktrinini gerçek doğa diye öğrenirler. Doğayı madde olarak algılamayı öğrenirler. Bu da aynı din gibi insanlara okült ve sahte bir doktrini tek gerçek doğru olarak dayatan bir öğretidir. Ne yapmalı? Nasıl ki İslamı savunan bir bedevi yobazları ordusu varsa Newton kültünü savunan bir okulcu doktorlar ordusu vardır. Bu doktorlar günümüzde kendilerine fizikçi derler ve Newton’un maddeci doktrinlerini savunurlar. Yani gerçeği öğrenmekte ve doğayı anlamamıza karşı çıkan bu felsefi yobazlar ordusudur. Ne yapmalı? Newton’un kitabını açıp okumalı ve Newton’un yaptığı hesaplarda aslında güç kavramını kullanmadığını göstermeli. Bunu yaptık. Gösterdik. Göstermeye de devam edeceğiz.

Eğitim

Kozmoloji, din, ezan ve Newton kültü konularına baktık. Daha bitmedi. Eğitim konusu var. Okullar yukarda bahsedilen okulcu doktorların üreme, yaşama ve çalışma alanlarıdır. Bütün okullar kapanmalıdır. Eğitim de din gibi kadim bir sektördür. Topluma entegre olmuştur. Beraber yaşamak zorundayız.

Tüzel varlıklar

Ana konulardan biri de tüzel varlıklardır. Tüzel varlıklar canlı varlıklardır. İnsanlık tarihi bireyin tüzel varlıkla mücadelesinin tarihidir. Birey hep kaybeder. Hep kaybetmeye mahkumdur.

Mikrobiyom

Bireyden behsetmişken, mikrobiyomdan de bahsetmeden olmaz. İnsan vücudunun bir ortakyaşam organizması olduğunu biliyoruz artık. O zaman bireyi yeniden tanımlamamız gerekiyor. Hür irade konusuna yeniden bakmamız gerekiyor.

Konuların ortak noktası var mı?

Peki bütün bu konuların ortak bir noktası var mı? Olmalı değil mi? Yoksa bu konular neden benim ilgimi çeksin ki?

Ölüm

Ölüm konusu var. Yaşamın bir parçası olarak görmek lazım. Bir dönüşüm olarak. Aslında ana konumuz dünyanın nasıl çalıştığını anlamaksa o zaman ölümü anlamaya çalışırak da bazı şeyler öğrenebiliriz.

Toplumsal konular

Toplumsal konular var. Neden bu kadar çirkinlik var? Neden bu kadar ilkellik var? Neden bu kadar gürültü kirliliği var? İnsanlar neden herşeyi olduğu gibi kabul ediyorlar? Neden sokakların sahibi sokak köpekleri de insanlar değil? Ülke çapında neden günde beş defa adamın biri hoparlörleri açıp Arapça bağırır? Hiç bir işlevi olmayan bu ritüel neden uygulanır?

Bireyin şahsi sınırları

Bireyin şahsi sınırları var. Bu sınırlara neden saygı duyulmaz? Bu sınırlar ülkeden ülkeye değişir. Ülkemizde nerdeyse şahsi sınırlara saygı yok gibidir. Bireyin hakları ve görevleri.

Kadınlar

Kadınlar konusu var. Kadınların bin yıl süren kölelikten kurtulma savaşları. Türk kadının türbanla imtihanı. Kadının türban dahil herşeyi modaya çevirmesi.

Cavendish deneyi

Bir de Cavendish deneyinin tekrarlanması projesi var.

Bütün bu projeler bir hayata sığmaz gibi görünüyor. Birini seçip ona odaklaşmak gerekiyor. Yazı tura mı atsam acaba??

Notlar:

— Yazdığım konularla ilgili daha önceki yazılarım:

Lüzumsuz şeyler bunlar

Dipsiz kuyuya atılan boş laflar

Halife hazretleri ve Kuran’ın tahrifi

Bakıyorum da yerli ilahiyatçılar o kadar Araplaşmışlar ki, tarihsel gerçekleri göremiyorlar; hiç biri Kuran dediğimiz bugünkü mushafın tahrif edilmiş bir metin olduğunu kabul etmek istemiyor. Halbuki Kuran’ın tahrif edildiğini kesin olarak biliyoruz. Kuran’ı kitaplaştıranlar, Kuran’ın sırasını tahrif etmişlerdir. Kendinde ayetlerin sırasını değiştirme yetkisini bulan birisi, Kuran’a yeni ayetler de ekler, olan ayetleri de çıkartır.

Peygamberin kurduğu İslam dini kime miras kaldı?  Halifelere. Kim bu halifeler? Bunlar insanlıktan nasibini almamış, insan denemeyecek; kadın, çocuk, bebek ayırt etmeden katliam yapan, sahtekar, zalim, adi, ahlaksız ve kötülüğün sembolü olan insanlardı. İnsanlık tarihi aşağılık insanlarla doludur ama bu Arap halifeler gibisi gelmemiştir. Üstelik bunlar azılı Türk düşmanıdırlar. Ama içimizde yaşayan Türk görünümlü bu Arapların ecdadı Türkler değil Araplardır. Onlar böyle görüyor. İslam’ı yaymak için Türkleri katletmişler diyorsunuz, iyi yapmışlar yoksa İslam’ı yayamazlardı diyorlar. Yani, bugünkü İslamcıların da halifelerden farkı yok.

Peygamber öldüğü zaman, o zamana kadar peygambere inmiş olan vahiyler bu aşağılık insanların eline geçiyor. Eğer peygambere ve dine saygınız olsa ne yaparsınız? Kemik parçalarına yazılı olan bu vahiyleri canınız gibi korursunuz. Peygambere vahiy geliyor, o da yanındakilere yazdırıyor. Bundan daha esaslı ve gerçek vahiy yok. İslam dini bu kemik parçalarında saklı. Bugün bildiğimiz tek bir tane orijinal vahiy var mı? Yok. Halifeler hepsini toplayıp yakıyorlar. Kendi menfaatlerine uygun bir Kuran yazdırıyorlar. Peygamberin ölümünden 80 yıl sonra. Diğer bütün Kuranları yaktırıyorlar ve kendi Kuranlarını Allah’ın tahrif edilmemiş hakiki gerçek sözleri diye dünyaya yayıyorlar. Yalan. Propaganda. Üstünde vahiy olan bir tek kemik parçası gösterin? Yok. Bu katliamcı sahtekarlar mı peygambere ve dine saygı gösterecekler. Buna nasıl inanabilirsiniz?

* * *

Şu anda bulunduğum yerde hoparlörlerden ezan okunuyor. Yani bu Türk düşmanı hainlerin tanımladığı Arap dininin temel propagandası Türk halkına dayatılıyor, günde beş defa. Ezan ile, biz bu insan bozuntusu Arap halifelerine onların dini aracılığı ile tapmış oluyoruz.

* * *

Kuran’ın iniş sırasının tahrif edildiğini biliyoruz. Halifeler neden böyle bir şey yapma ihtiyacı duymuşlar acaba?

img_20190811_2221295482285841371149038.jpg
Soldaki sütun surelerin iniş sırasına göre dizilişi. Sağdaki sütun bugünkü mushafın dizilişi. Sarı renkle vurgulanmış alan Medine ayetlerinin kitabın başına nasıl taşındığını gösteriyor.

Yukardaki grafik tahrifin nasıl yapıldığını gösteriyor. İniş sırasını beğenmeyen halifeler başka bir düzenleme yaptırıyorlar. Ne yapıyorlar? Mekke’de inen sureleri, Medine’de inen surelerin arkasına koyuyorlar. Yani Medine surelerini kitabın önüne alıyorlar. Kuran’ı okumak isteyen önce Medine ayetlerini okuyor. Neden?

Sebebi basit. Ayetlerin iniş sebebi ikidir. Başlangıçta vahyin amacı pagan Bedevi kabilelerini tek bir din altında toplamaktır. Bu Mekke’de inen ayetler ile yapılmıştır. Medine ayetlerinin amacı ise başkadır. Artık bir İslam devleti kurulmuştur. Şimdi gereken bu devletin ve İslam toplumunun uyacağı kanunları tanımlamaktır. Medine ayetleri de büyük ölçüde bu amaca uygun olarak inmişlerdir. Tahrifçi halifeler açısından, Mekke ayetleri işlevini tamamlamıştır ve zaman aşımına uğramıştır. Onları kitabın arkasına atmakta bir sakınca yoktur.

Halifeler için Kuran’ın yeni bir işlevi vardır. Artık Arap yarımadası İslam olmuştur. Sıra Arap olmayan komşulara gelmiştir. Bu komşuları İslamlaştırmak için ellerinde bir kitap olmalıdır. Bir torba içine doldurdukları, üzerleri çiziktirilmiş kemik parçaları ile Arap olmayan komşuları aldatmak çok daha zor olurdu. Bunun için Kuran’ı da değiştirdiler. Kuran’ın içine “biz Kuran’ı bir kitap olarak indirdik” anlamına gelen bir sürü ayet eklediler. Bu ayetler indiğinde ortada bir Kuran olmadığına göre —vahiy peyderpey indiğine göre— Kuran’ın kendine bir kitap olarak hitap ettiği ayetler sonradan bu sahtekar halifeler tarafından eklenmiştir.

Demek ki, halifelerin Kuran’ı tahrif ederken iki amaçları vardı. 1. Yasaların olduğu ayetleri ön plana çıkartmak, 2. Arap olmayanları İslamlaştırmak için —yani İslam devletinin sömürgesi yapmak için— vahiyleri bir kitap haline sokmak.

Yerli ilahiyatçılar hala bu tarihin ilk soykırımcılarına saygı göstermeye devam ediyorlar. İsimlerinin önüne “Hz.” gibi saygı ünvanları koyuyorlar? Neden? Çünkü onlar Arap! Bu Araplaşmış Türklere göre, Arapça kutsaldır; Araplar yüce insanlardır; Türk tarihi değersiz, Arap tarihi yücedir. Kabileler arasında Hendek “Savaşı!” gibi küçük tartışmaların en ince detaylarını bilirler ama Kurtuluş Savaşı’mızla ilgili bir şey bilmezler. Bilseler de “keşke Yunan kazansaydı” derler.

Üstelik bugünkü Araplara bakıyorum, hiç de özenilesi bir kitle değil bunlar. Nasıl oluyor da şanlı bir tarihe sahip Türklerin soyundan gelip, Türkiye’de doğmuş insanlar, Türk kimliklerini unutup Arap özentisi olabiliyorlar??

Hem şaşırtıcı hem de çok üzücü.

Notlar:

— “Halbuki Kuran’ın tahrif edildiğini kesin olarak biliyoruz.

Daha doğrusu vahyin tahrif edildiğini biliyoruz.

— “Kuran’ı kitaplaştıranlar…”

Vahyi kitaplaştıranlar demek daha doğru. Kitaplaştırılan vahiydir. Kitaplaştırılan vahiye “Kuran” denmiştir.

“En değerli varlıklarımız…”

Eğitim konusunda bir yazı:

Devlet büyüklerimiz “en değerli varlığımız çocuklarımızdır” diyor. Çok güzel. Ama devletin eylemlerine bakıyorsunuz “en değerli varlığımız” dediği gelecek nesilleri sorumsuzca harcıyor.

Devleti meydana getiren bürokratlar için gelecek nesiller, yani çocuklar, herhangi bir rant kapısından başka bir şey değil. Çocuklardan nasıl rant elde edebiliriz, devletin derdi bu:

Birkaç örnek verelim:

1) Devlet çocukları en küçük yaşta tarikat şeyhleri denen vatan haini canilerin kucağına atıyor. Devlet tarikatlardan alacağı oylar için “en değerli varlıklarımız”ın hayatını karartmayı uygun görüyor.

2) Tarikatlardan kurtulan çocuklar eğitim sektörü denen suç örgütünün dişlileri arasında ezilip test çözmekten başka hiçbir yeteneği olmayan bireyler olarak toplum içine bırakılıyorlar.

3) Devlet sigara ticaretinden yüksek gelirler elde ettiği için ve küresel tütün şirketlerinin elinde oyuncak olduğu için kadınların sigara içmesini destekliyor, böylece kadınlar doğuştan nikotin bağımlısı hastalıklı nesiller doğuruyor. Bu çocuklar devletin küresel şirketler hesabına kurduğu ve işlettiği “hastanelerin” en iyi müşterileri oluyorlar.

4) Devlet şiddet pornografisi ile dolu dizileri destekleyerek gençlerin toplumla ve birbirleri ile doğru insani ilişkilere girebilen bireyler olmasını engelliyor. Bireysel sorunları çözmenin tek yolunun şiddet olduğu mesajını veriyor.

5) Devlet kadın erkek ilişkilerini ülkede geçerli olan medeni kanuna göre değil de 7. yüzyılda çöl Araplarının töresine göre formüle edilmiş bir “din” ile tanımladığı için, “en değerli varlıklarımız” kadınlarla ilişkilerinde mağara adamı gibi davranmaktan başka bir şey bilmiyorlar.

Gelecek nesiller bir ülkenin en değerli varlıkları ise, devlet neden onlara en değerli varlıklar gibi gereken değeri vermiyor?

Devlet bürokrasisini meydana getiren bürokratların sadece kendi menfaatlerini düşündüklerini ve dış güçlerin lobi faaliyetlerine “hayır” diyecek güçleri veya istekleri olmadığı ve gelecek nesilleri korumak için hiçbir şey yapmayacaklarını biliyoruz.

Sizce ne yapılmalı?