Laiklik, eğitim ve türban

20190211_133924~2473080035..jpg
Din ve devlet hiyerarşisi iç içe geçmiş ve laiklik, eğitim ve türban konularının ortak noktası olmuşlar.

Gazetelerde hep tekrar eden konular var. Bunlardan üçü ilgimi çekiyor: Laiklik, eğitim ve türban. Bu üçlünün ortak noktasının din olduğu görülüyor.

Laiklik ile din ilgilidir çünkü laiklik devletin dininin olmaması demektir.

Türban ile din ilgilidir çünkü türban dinin modaya sızmasıdır. Kadınlar da bu fırsattan yararlanıp türban sembolizmini toplumdaki yerlerini iyileştirmek için kullanmayı başarmışlardır. Türban din ile ilgili bir sembol olarak tedavüle sokulmuş olabilir ama artık moda olarak hayatına devam ediyor.

Eğitimin kendisi zaten seküler bir din örgütlenmesidir. Yapılanma olarak organize dinlerden farkı yoktur. Zaten eskiden beri eğitim “hocaların” kontrolünde olmuştur. Bu hocalar eskiden din kurumlarının emrinde iken daha sonra “öğretmen” adını alıp devletin emrine girmişlerdir. Müfredat da görünüşte seküler olmuştur. Ama günümüzde eğitim seküler midir, dînî midir, tartışılabilir. Ama bu önemsiz bir tartışma olurdu çünkü eğitim de aynı din gibi eline geçirdiği talebeleri belli doktrinlerle programlamak için var olan bir örgütlenmedir. Hoş olmayan budur. Müfredatın içeriği hiç de önemli değildir.

Bu üç konunun diğer ortak noktası da devlettir.

Laiklik devletin bir dininin olmamasıdır demiştik. Ama Türkiye’de devletin dini vardır ve bu din İslam dinidir. Bunu nereden anlıyoruz? Devlet kendi inşa ettiği ve sahibi olduğu Arap özentisi nostaljik mimarili gösterişli camilerin hoparlörlerle donatılmış minarelerinden kendi memurları aracılığı ile kendi dininin Arapça bir tekerlemesini vatandaşlara günde beş defa dayatır.

Vatandaşın kullandığı takvim de devlet tarafından dini aralıklara bölünmüş bir takvimdir.

Devletin en üst kademesindeki memurlar sosyal medyada açıkça din içerikli paylaşımlar yapabilmektedirler ve bu da çok doğal karşılanmaktadır. Bir cumhurbaşkanı yardımcısı “hayırlı cumalar” diye paylaşım yapabilmektedir. Yapmasa garip kaçardı zaten. Devletin dini olmasaydı devlet memurları din içerikli paylaşımlar yapamazlardı.

Devlet büyükleri sêlâtin camilerde cuma namazına gidip eski bir devlet geleneğini devam ettiriyorlar ve devletin dinini her cuma teyit etmiş oluyorlar. Osmanlı sultanları cumaya gittiklerinde devletin dini resmi olarak İslamdı ama artık devletin bir dininin olmaması gerekir. Anayasa böyle diyor. Ama fiili olarak devletin dini vardır.

Bütün bu gözlemler devletin bir dini olduğunu ve bu dinin İslam olduğunu gösteriyor.

Devletin bir dininin olması iyidir veya kötüdür demiyorum. Sadece devletin dininin olması ve devletin bunu açıkça ilan etmesi Anayasadaki laiklik ilkesini dekoratif bir ilke durumuna düşürmüş oluyor.

Eğitim zaten devletin kontrolündedir. Öğretmenler devletin ajanlarıdır/memurlarıdır ve devletin tanımladığı müfredatı/doktrini olduğu gibi talebelere aşılamak/dayatmak durumundadırlar.

Devlet din işinde olduğu için de türban konusunda aktif rol oynamıştır ve türbanı bir üniforma olarak tanımlayarak kendisine oy verecek bir ordu kurmuştur.

Bütün bunlar ne demektir peki?

Devlet neden din işleri ile uğraşır?

Bana ne bu konulardan! Vatandaş olarak bizim değiştirebileceğimiz bir şey yok. Bu konulara hiç girmemek en iyisi.

Fakat, laikliğin tanımının doğru yapılmadığını düşünüyorum. Laiklik, fanatik kökten aydınlanmacıların sahiplendiği bir konu olduğu için onlar laikliği “aydınlanma” olarak tanımlamışlardır. Çünkü fanatik aydınlanmacılar için her iyi şey aydınlanmadır. Laiklik de iyi olduğuna göre aydınlanmadır.

Laiklik aydınlanma ile ilgili bir şey değildir. Laiklik devletin din işlerinden çıkmış olması demektir. Devletin kendi dininin olmaması demektir. Laik devlet, dinin kamu alanına ait olmadığını ve özel alana ait olduğunu bir ilke olarak kabul eder ve bunu gerçekleştirmek için kanunlar çıkartır ve bu kanunları uygular.

Din kamu alanında yaşamıyorsa ülkede tarikatlar ve cemaatlar gibi özel dini örgütlenmeler olamaz. İbadethaneler özel ve gösterişsiz olur. Evet, eğer din kamu alanının değil de özel hayatın bir parçası olsaydı şehirlerimiz bu devasa ve gösterişli camilerle donatılmamış olurdu. Devlet sonuna kadar açılmış hoparlörlerle günde beş defa kendi dinini vatandaşa dayatmazdı. “Görmemişin dini olmuş her yere cami dikmiş” gibi bir laf bile söyleyebiliriz. Türkler sonradan görme müslümanlar oldukları için de bu lafımızda gerçek payı olurdu. Türkiye’de müslümanlığı Allah’tan daha Allahçı ve Araptan daha Arapçı olmak diye anlayan bir kesim vardır.

Eğitim zaten bir suç örgütüdür. Eğitim gençlerin içindeki cevheri öldüren bir suç örgütüdür. Bu suç örgütünü destekleyen ve palazlandıran da devletin ta kendisidir. Devlet eğitim işinden de çıkmalıdır.

Kitap bilgisine dayalı bir kaç alan dışında (matematik ve hukuk gibi) eğitim usta-çırak ilişkisi olarak yerinde öğrenilmelidir. Öğretilmelidir demiyorum. Yaparak öğrenilmelidir diyorum. Öğretmenin olduğu yerde öğrenme yoktur. Eğitim yerinde olmalıdır. Pilot simülatörde, futbolcu sahada, kimyager laboratuvarda, doktor hastanede, tamirci tamirhanede işini öğrenir. Bu işlerin hiç birinin okullarda öğretilmesi gerekmez.
Tek amacı devletin hocalarına iş yaratmak olan bu okul denen toplama kamplarında talebelerin toplanıp sınavlara tabii tutulmaları gençlere yapılan çok büyük haksızlıktır.

Okullar toplama kamplarıdır ve hemen kapatılmalıdırlar.

Türban konusu da görüldüğü gibi değildir. Türban kadınların toplumda ilerlemek ve durumlarını güçlendirmek için kullandıkları bir araçtır. Türbanın kadınlar için başka bir anlamı yoktur. Türban dediğimiz araç işlevini yitirince kapalı kadınlar hızla açılacaklardır. Türbanın/saçörtüsünün din ile uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur.

Laiklik, eğitim ve türban konularının ortak noktasının hem din hem de devlet olduğunu söyledik. Ama daha dikkatli bakınca din ile devletin ayrı şeyler olmadığını  ama aynı hiyerarşinin parçaları olduğunu görüyoruz.

İslam dininin kendi ruhban sınıfı ve dolayısıyla bir hiyerarşisi yoktur. Peygamber bunun böyle olmasını istemiştir çünkü ruhban sınıfın dini ele geçireceğini ve kendi doktrinlerini dinin esası diye satacaklarını öngörmüştür.

İslamda bir ruhban sınıf yasak olduğu halde mollalar ve hocalardan meydana gelen bir ruhban sınıf oluşmuştur. Bunlar örgütlenip hiyerarşi kuramadıkları için de devletin içine sızmışlar ve devletin hiyerarşisini kullanmışlardır. Başından beri bu böyle olmuştur. Devletin içinde örgütlendikleri gibi, “özel din örgütlenmesi” diyebileceğimiz bir şekilde tarikatlar ve cemaatler şeklinde de devletin dışında örgütlenmişlerdir.
Devlet kendini bu parazitleşmiş dini örgütlenmelerden kurtaramadığı müddetçe de enerjisinin büyük bir kısmı bu dini örgütlerinin yarattığı yapay gündemlerle uğraşmakla geçecektir. Dış güçler de bu dinî örgütlenmeler aracılığı ile devlete karşı operasyonlar düzenleyeceklerdir. Devlet ile dinî örgütlenmelerin ortakyaşam ilişkisi içinde oldukları da söylenebilir. Çünkü devlet de onlardan oy almaktadır.

***

Eğitim ve türban: Türbanlıların eğitim kurumlarına alınmaması. Bunun laikliği savunmak için yapılması. Fakat laiklik zaten yok ki. Devletin dini var. Eğitim de devlete ait. Neyin kavgası yapılmış bu kadar sene? Laikliği savunmak isteyen her şeyden önce ezan dayatmasına karşı çıkmalıdır.

Eğitim ve laiklik: Eğitimin dinden bağımsız olması iyi bir şey ama eğitimin kendisi özünde çürümüş bir kurumdur ve bir toplama kampıdır. Ülkenin en önemli kaynağı olan gençlerin eğitim sistemi tarafından etkisizleştirilmesi önlenmelidir.

Laiklik ve türban: Ülke laik olsaydı yani din kamu alanında değil de özel alanda yaşıyor olsaydı zaten insanlar dinlerini giyinmek gibi bir hevese kapılmazlardı.

Notlar:

Türbanla ilgili yazılar.

Fanatik aydınlanmacılar

Aydınlanmacı kimdir peki? Akıl ve Bilim kelimelerini fetiş yapmış ve bu kelimeleri kullanmasını aşırı seven birisidir. Aydınlanmacı, Akıl ve Bilim kelimelerinin ifade ettiği soyut kavramları savunmayı hayatının anlamı olarak tanımlamıştır.

Aydınlanmacı karanlığa karşıdır. Kendini aydınlığın kaynağı olarak tanımladığı için etrafının devamlı karanlık olmasını ister ki o karanlığı aydınlatabilsin. Aydınlanmacı için karanlık cahillik demektir. Kendisi hariç herkes cahildir ve aydınlanmaya muhtaçtır.

!!!!Olabilir. Bana ne! Herkes kendini istediği gibi tanımlayabilir.!!!!

Birgül Ayman Güler bu konuda Batıcılık artık fanatiklik adlı güzel bir yazı yazmış. Seçtiğim bir kaç paragrafı kopyalıyorum:

Dünyada uluslararası sistemin yeniden yapılandığı gün gibi açık. Yüzyıllardır süren dünya dengesinde köklü bir değişim süreci yaşanıyor. Bizde ise olup biten hiçbirşey yokmuş gibi, soldan-sağdan siyasetçiler “yönümüz Batı” diyor, “değerlerimiz batı aydınlanması”…

Batı – Doğu karşıtlığı, Batı’da insan – akıl – evrensellik diye yola çıkan aydınlanma düşüncesinin, kilise misyonerliğiyle kolkola, sömürgecilik kervanına adeta kılavuz olmasıyla yükseldi. Batının insanlarıyla doğulular, aşılmaz bir hiyerarşinin basamaklarına yerleştirildi. Asrileştirme adına işgaller ‘ilerleme’ sayıldı. Üç yüzyıl önce bizim buraları ‘asrileştirmek’ için yola çıkanlar, günümüzde işlerine demokratikleştirmek için diyerek devam ediyorlar. Mantıkta değişen hiçbirşey yok; onlara göre dünün barbarları, bugünün dışarıdan iteklenmeye muhtaç olan azgelişmişleri.

Kendini tarihin unsuru değil adeta müşterisi olarak gören bu mantığa hayran olmamak elde değil. Öyle ki, dünyada birileri Batı’da başka birileri Doğu’da birşeyler kurmuş, biz hangisini istersek onu satın alacak gibiyiz. Meğer mesele olmak/yapmak değil, seçmekten ibaretmiş!

Felsefesiz-tarihsiz Batıcılık, günümüzde artık fanatiklikten ibaret.


Notlar:

Türkiye’nin bir numaralı fanatik aydınlanmacı aydınlatıcısı Celal Şengör olmalı. Kör bir batı ve aydınlanma hayranlığını savunur kendisi. Cengiz Özakıncı‘nın bu konuda Celal Şengöre bir cevabını burada okuyabilirsiniz.

Aydınlanma ve aydınlanmacılar hakkında yazılarım.

— Peki ben bu fanatik aydınlanmacılığa neden karşıyım? Çünkü aydınlanmacılar hala 18. yüzyıl Avrupasının dinle bilimin birbiri ile olan sözde kavgasını devam ettiriyorlar. Artık böyle bir kavga kalmadı. Zaten devlet de din de varolduklarından beri güç birliği yapıp bireyi sömürmeyi amaçlamışlardır.

— Birgül Ayman Güler’in yazısı: Batıcılık artık fanatiklik.

Tarafsız gazeteci martavalı

Aydınlık’taki Turgay Ciner’in ilahiyatçısı bakın kiminle adlı yazısında Sabahattin Önkibar, başka bir gazeteciyi Kadir Mısırlıoğlu’nu ziyaret ettiği için eleştiriyor ve

Peki böyle bir adamdan tarafsız haberci olur mu?

diye soruyor.

Gazetecinin tarafsızı olur mu ki? Bütün kanallar ve gazeteler zaten taraf oldukları için okuyucu bulabiliyorlar ve yayınlanıyorlar. Tarafsız bir gazete var mı? Dünyada yok. Olsa bile o gazete fazla dayanamaz, kapanırdı. Tarafsız bir gazeteyi kim alır?

Gazetecilerin tarafsız olmaları gerektiği neden bu kadar önemli?

Gazeteci tarafsız olmalıdır martavalı nereden çıkmış? Nereden olacak, Amerika’dan! Gazeteci sözde tarafsız olacak ve haberleri tarafsız olarak haber tüketicilerine sunacak. New York Times, Washington Post gibi derin devletin sesi olan gazetelerin kendilerini tarafsızmış gibi göstermek için uydurdukları bir yalan, bir aldatmaca bu. Böyle bir yalana hala inananlar var mı? Dedik ya, taraflı gazetelerde tarafsız gazeteci olmaz. Taraflı kanalda tarafsız gazeteci olmaz.

Tarafsız medya olamaz. Çünkü gelen milyonlarca haberden, gazeteyi dolduracak kadar haber seçmeniz gerekir. Bu seçimi de okuyucularınızı memnum edecek şekilde –taraflı– olarak seçmeniz gerekir. Yani sadece gazeteler, gazeteciler taraflı değil, okuyucular da taraflı. Seyirciler de taraflı.

Bundan 25-30 sene evvel belki bir ölçüde de olsa tarafsız gazeteci makbul olabilirmiş. Ama artık internet diye bir şey var. Gazetecilerin pek bir önemi kalmadı. Gazetede okuduğum veya televizyonda duyduğum haberi, anında internette arayarak doğrulayabiliyorum.

Ey gazeteciler! Artık bu tarafsız gazeteci, tarafsız haberci aldatmacasından vazgeçin. Taraflı olmak neden kötü olsun ki? Taraflı olmak kötü değildir.

Notlar:

— Kadir Mısırlıoğlu’nu ziyaret etmek başlı başına bir olay. Artık insanlar haber olmak için Mısırlıoğlu’nu ziyaret ediyorlar. Diyanet’in başı da gitmişti.

Laf söyleme özgürlüğü

fes
İkisi de fesli değil mi?? Birisi fesin üstüne tülbent sarmış, diğeri sarmamış.

Türkiye’de laf söyleme özgürlüğü var mı? Belki vardır. Var herhalde. Ama lafların etkisi abartılıyor bence. Entellektüel olması gereken tartışmalar hemen taraftar tartışmasına dönüşüyor. Herkes futbol takımı tutar gibi bir fikri tutuyor ve o fikri müdafaa ediyor. Karşı tarafı duymuyor.

***

Fesli bir yazar var. Artık ihtiyarlamış. Hasta. Diyanet işleri başkanı resmi cüppesini kuşanıp sarığını takıp hasta ziyaretine gitmiş. Aydınlanmacı takımı Cumhuriyet’teki, Aydınlık’taki sütunlarında olayı büyütüp orantısız tepkiler vermişler. Bu fesli şahıs “İstiklal savaşını Yunan kazansaydı daha iyi olurdu” demiş. Der. Bu bir laf değil mi? Laf söyleme özgürlüğü olduğuna göre söyler. Belki kitaplarını satmak için provokasyon yapıyordur. Neyse ne. İstiklal savaşı kazanılmış. Bitmiş. Geçmişte kalmış. Kazanan belli. Kaybeden belli. Bu laf neyi değiştirebilir? Hiç bir şeyi değiştiremez. Fesli yazar bir fesliler ordusu kurup İstiklal harbini geri mi çevirecek? Yapamaz. Bu adamın devletin bekasına ne zararı var? Sıfır zararı var. Kitap yazıyor. Ben hiç bir kitabını okumadım. Belki yararlı bilgiler vardır. Söylediği bir cümle için adam böyle linç edilir mi? Ciddiye alınacak bir laf mı bu? Değil. Adam Atatürk düşmanıymış. Olabilir. Atatürk’e hakaret etmeme kanunu var. Eğer gerekiyorsa yetkililer ona göre ceza verir. Bu fanatik aydınlanmacı takımı böyle komik bir lafa aşırı tepki vererek adamın reklamını yapmış oluyorlar. Aydınlanmacıların düğmeleri belli, yobaz takımı istediği zaman bu düğmelere basıp tepki almasını çok iyi biliyor. Sonra da bu tepkileri seçimlerde servis edip oy topluyorlar. Aslında, araştırma yapan, kitap yazan herkese değer verilmeli. Bir cümle üzerinden adamı linç eden fanatik aydınlanmacıların acaba kaçı fesli yazarın kitaplarını okumuşlardır? Okumadıklarını düşünüyorum. Kimseye zararı olmayan, geçmişe hayran, geçmişte yaşayan, hasta ve yaşlı bir adama devlet değer vermiş ve gitmiş geçmiş olsun demiş. Ne var bunda? Şimdi diyanet işleri başkanı da “keşke Yunan kazansaydı…” lafına destek vermiş mi oluyor?

Böyle değişik laflar söyleyen insanlar desteklenmeli. Ama bunun için insanların kendilerine ve devletlerine güveni olması gerekir. Belki Cumhuriyetin 200.yılında bu da olur…

***

Peki, tehlike nedir? UltraAydınlanmacılar hangi tehlikeden bizi korumaya çalışıyorlar? Eğer diyanetin bu ziyaretini görmezden gelselermiş ne gibi bir tehlike doğacaktı? Gericilik yayılacak mıydı? Düşünüyorum da hiç bir tehlike aklıma gelmiyor. Tam aksine bu olayın reklamı yapılmamış olacaktı. Unutulup gidecekti.

***

Demek ki laf söyleme özgürlüğü var. Herkes laf söylüyor. Gazete köşelerini dolduruyorlar her türlü lafla. Ama çoğu boş laf. Olmayan tehlikeleri lafla müdafaa eden sözler. Tuttukları takımın doktrinlerini müdafaa eden boş laflar.

***

Peki devletin diyanet işleri başkanı resmi üniformasını giyip bazı tarihsel olayların daha değişik şekilde gelişmiş olmasını arzu ettiğini söyleyen ve modası geçmiş Osmanlı özentisi şapkalar giyen bir hastayı ziyarete gitmişse ne olur? Aslında bu iki insanın giyinişlerine bakarsak zaten aynı geçmiş devrin özlemi içinde olduklarını görüyoruz. Biri fes takıyor biri sarık. Sarığın altına cüppe giyiyor. Cüppesinin altında da takım elbisesi var. Öteki de öyle. Fesin altında herkesin giydiği gündelik elbiseler giyiyor. Kafa yapıları da aynı. Bunlar Araplaşmış Türkler. Konuştukları dil Türkçe’den çok Arapça’ya benziyor. Arapça’yı kutsal bir dil zannediyorlar. Zaten sarıklı olan devletin memuru. Bu ne demek? Devletin bir dini var demek. Anayasada devlet laiktir diyor ama devlet laik değil. Kamu alanlarında günde beş sefer Arapça yalelli okutan bir devlet nasıl laik olabilir. Devletin dinini halka dayatan memurları var. Dine karşı laf söyleyenleri linç etmeye hazır bir yobazlar ordusu var. Şalvarlı cüppeli Arap üniforması giymiş bu orduyu devlet destekliyor. Devletin özel din ordusu bu. Bunlar da devlete desteği için teşekkür ediyorlar ve oylarını iktidar için kullanıyorlar. Din hiyerarşisi devlet hiyerarşisinin içine sızmış. Devlete istediğini yaptırıyor.

Devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkmadığı müddetçe daha çoook sarıklı devlet memurlarının fesli veya cüppeli veya hacı sakallı hocalara ziyaretini izleriz.

***

İslam dininin kendi hiyerarşisi yoktur. Kuran bir rahipler hiyerarşisi oluşmasını yasaklamıştır. Bu yüzden İslam devlet hiyerarşisine sızar ve devletin hiyerarşisini kullanır. Yani İslam egemen güçlerin emrindedir. Başından beri bu böyle olmuştur. Ancak devlet din işinden çıkarsa İslam bireylerin dini olabilir. Şimdi devletin dinidir. Ondan camiler siyasetin tam ortasındadırlar. Şaşılacak bir şey yok bunda. Bir imamın, egemen güçleri eleştirebileceğini aklınız alıyor mu? Unutmayın devletin memuru bu adam.

Notlar:

— Fesli yazarın belki de benim yazdığım kadar naif olmadığına dair böyle bir video var. Yine de sorun devletin bir dini olması. Bu sebepten dış güçler din üzerinden istedikleri gibi operasyon yapabiliyorlar.

Bireysel laiklik

Devletin laik olması ne kadar önemliyse bireyin de laik olması o kadar önemlidir. Aslında bu ikisi birbirine bağlıdır. Devlet işleri ile din işlerini karıştıran bir devletin olduğu bir ülkede, insan işleri ile din işlerini karıştıran vatandaşların olması çok doğaldır.

Devlet işleri ile din işlerini ayrı tutan bir devletin olduğu bir ülkede ise bireyler de şahsi işlerini din işleri ile karıştırmazlar. Laik bir ülkede dinini giyinen insanlar azınlıktadır.

Devlet laik olduğu kadar bireyler de laik olmalıdır. Devlet laik değilse bireyler de laik değildir. Devlet işleri ile din işleri karışıyorsa bireysel seviyede de toplumsal ahlak ile din karışıyor demektir. Birey olarak laik olmayan insan dinini giyinen insandır. Onun dünya görüşü dinin dünya görüşü ile aynıdır. Kendi dünya görüşü yoktur. Bütün kararlarını din adına verir. Kararlarını insan olarak verenleri de küçümser ve aşağılar.