Seçimsiz hayat

yaprak
Yazıyla ilgisiz güzel bir görsel.

1. Ak parti iktidarı ve Sayın Recep Tayyip Erdoğan (“Reis”) büyük işler başardılar.

2. Yollar, köprüler, tüneller yaptılar; ekonomiyi öyle büyüttüler ki kabına sığmaz oldu; İMF’ye olan borcumuzu ödediler; ülke koalisyonlarla boğuşmaktan idare edilemiyordu, 17 senedir ülkede istikrar var; İstanbul’da hava kirliliği şehri yaşanmaz hale getirmişti; su sıkıntısı vardı… Bunların hepsi çözüldü. Reis liderliğindeki AKP çözdü. Sezar’ın hakkı Sezar’a.

3. Hızlı trenler yaptılar, törenlerle açtılar.

4. Memleketin her kilometre karesine en az 3 minareli ve 9 şerefeli gösteriş camileri yaptılar. Ne kadar müslüman olduklarını Allah’a ispatlamak için. Veya inşaat rantı için… Orasını Allah bilir.

5. Ezanı siyasi islamın bayrağı yaptılar ve hiç bir imamın çıkmadığı şerefelere bağlanmış en az sekiz hoparlörden en yüksek desibelde ezan bayrağını dalgalandırdılar. “Buraları bizim” dediler.  “İstediğimiz gibi Arapça bağırırız” dediler. Yoksa ezanı duyupta namaza gelen kimse kalmadı ki… Sabah namazına giden yok çünkü halk çalışmaktan perişan olmuş, bir dakika daha uyuyayım diyor; akşam ezanını da duyan yok, halk en son model devasa ekranlı televizyonunda ya dizi ya da maç izliyor.

7. Görüyoruz ki, 17 yıl sonra halk refah içinde yaşıyor, o kadar refah içinde ki namaza gidecek vakti yok. Kendisine atılan çay paketlerini ayıp olmasın diye alıyor, ihtiyacından değil.

8. Türbanlı hatunlar, her biri bir daire fiyatı olan ciplerinde AVM’lere gidip marka türban kolleksiyonlarına yenilerini katıyorlar; marka ayakkabı, marka çanta ve marka iç çamaşırları alıyorlar… marka aşklarını Kuran’ın emirlerine uygun olarak tatmin ediyorlar. Kuran-ı Kerim, helal kazancın helal markalara harcanmasını farz bilir. Bu mealde birçok hadis de vardır der birçok cüppeli ulema. Uluslararası İslami Marka İndeksine göre Burberry, Prada, Chanel, Dolce & Gabbana, Gucci, Armani,
Louis Vuitton ve daha birçokları helal markalardır. Özellikle İngiliz Burberry. Dolabında en az bir Burberry desenli türbanı olmayan bir bayan gerçek mütedeyyin olduğunu söyleyemez.

9. Mütedeyyin insanlar olarak AVM kapılarından girerken ve elleri kolları poşetlerle dolu çıkarken “Bismillah” demeyi unutmayarak…

10. Kısacası memleket refah içinde yüzüyor. Halk mutlu. Herkesin cebi para ile dolup taşıyor…

11. Benim aklıma takılan soru şu:

Aynı dinamik ekip, aynı karizmatik liderin liderliğinde, memleketi aynı refah seviyesine —din istismarcılığı yapmadan— getiremezler miydi?

12. Dini siyasete alet etmeden… Aynı başarıya ulaşamazlar mıydı? Hayır. Ulaşamazlardı. Çünkü bu kadar sene iktidarda kalamazlardı.

13. Çünkü onların oy tabanı; yobaz, Arapçı, —önce Arap sonra Türk— dinini giyinen, gösterişçi, bağnaz, batıla tapan, el monşer takımıdır.

14. Bu kesimi destekleyip palazlandıran da iktidarın kendisidir.

15. İki taraf da karşılıklı menfaat ilişkisine dayanan örnek bir ortakyaşam birlikteliği gösterdiler ve gösteriyorlar.

16. Peki aynı karizmatik lider, aynı dinamik ekip, aynı fikirlerle yola çıkıp, Türk insanını, Türk töresi ile coşturamazlar mıydı?

17. Araplaşmış Türkleri daha da Araplaştırarak iktidarda kalmak yerine, Türkleri ve Türklüğü yüceltemezler miydi?

18. Herhalde olmazdı.

19. Çünkü Türkler bölünmüşlerdir.

20. Sağcısı var, solcusu var, tarafsızı var, müslümanı var, dinsizi var, var oğlu var.

21. Bunların hepsine yüce bir Türklük fikrini nasıl aşılayacaksınız?

22. O zaman Atatürkçü olurdunuz zaten.

23. Ama hiç bir karizmatik lider, kendinden önce gelmiş güçlü bir liderin varlığını kabul etmez.

24. Halbuki din öyle değil; din istismarcılığı ile karizmanıza karizma katabilirsiniz.

25. Dindar ve dinci için din her şeyden önce gelir.

26. Bir dinci için; önce Arabın dini, ondan sonra ülkesi gelir.

27. Bunlar önce Araptır sonra Türk.

28. Türkçeyi bile Arapça gibi konuşurlar. Araplar gibi giyinirler. Başörtülerini anaları gibi değil Arap karıları gibi bağlarlar. Bu türban da Arabistandan gelmemiştir, Alman bir misyoner Türk kadınını türbana sokmuştur. Boşuna bunlara el monşer demiyoruz. Osmanlının son dönemlerinde türeyen Fransız budalası monşerlerin Arap budalası versiyonudur bunlar…

29. Din ile kandırılan insanları yönetmek çok kolaymış demek ki.

30. Yönetenle yönetilenin ortak noktası var o da İslam. Aynı dini konuşuyorlar. Kurandan ayetler, peygamberden hadisler… ve gelsin oylar… oylar gelince karşılığında gelsin ihaleler… gelsin paralar vakıflara ve cemaatlere… güzel bir sistem… bu arada memleket de ilerlemiş… ülkeye refah gelmiş… daha ne olsun.

31. Allah adına, peygamber aşkına bu kesime her türlü ekonomik yardımı yapacaksın özellikle seçimlerden önce. Allah adına. Allahın yeryüzündeki temsilcileri olarak (açıksa söylenmese bile).

***

32. Yazık olmuş aslında.

33. Çünkü ilk seçildikleri andan itibaren eğer onlara deseydik ki… “20 sene ülke size emanet… 20 sene iktidardasınız… Bütün enerjinizi ülkenin kalkınmasına verin… Ama bir şartla, dini siyasete alet etmeyeceksiniz, karşınıza çıkan her ağacı kesip yerine cami dikmeyeceksiniz ve devleti din işlerinden çıkartacaksınız, hiç kimsenin dinine karışmayacaksınız ve dinin —kamu alanının değil— özel hayatın bir parçası olduğunu kabul edeceksiniz ve dini kamusal alandan sileceksiniz… Bu şartları kabul ediyorsanız iktidar sizin…” deseymişiz… “İktidar 20 sene sizin ama kişisel özgürlüklere dokunmayacaksınız” deseymişiz… kabul ederlermiymiş acaba?..

34. Düşünün 20 sene seçim yok. İktidara gelenler uzun vade düşünebilecekler. Bütün işleri iktidarda kalmak için seçmene yalakalık yapmak değil, ülkenin ilerlemesi için projeler gerçekleştirmek olacak.

35. Muhalefet bile yeni bir görünüm kazanır ve olumlu projeler üretirdi. Ülke partilerle bölünmüş olmak yerine tek bir yönetim etrafında birleşmiş olurdu. Partiler neden var zaten?

36. Bu iyi bir sistem olurmuş. Bütün devlet erkanı tek vücut olmuş memleketin ilerlemesi için çalışıyor olurmuş.

37. Ama bu da olamaz. Sayın Cumhurbaşkanımızın, Sayın Reis’imizin, en sevdiği ve severek yaptığı ve yapmaktan hiç bıkmadığı tek şey miting yapmaktır. Hep kazandığı için, onda seçim kazanmak bir bağımlılık olmuştur. Bu yüzden seçimsiz ve mitingsiz bir sistemi kendisi kabul etmezdi. Ama bunun da çözümü var: yılda iki defa sayın Cumhurbaşkanının konuşması için Yenikapı’da miting düzenlerdik, olur biterdi.

***

38. Yani diyeceğim, eğer bu dinamik ekip, karizmatik liderin liderliğinde 20 sene ülkenin idaresinden sorumlu olsaydı ve dini özelleştirseydi ve kendini din işlerinden çıkarsaydı, Türkiye bugün ekonomide dünyanın ilk beşinde olurdu. Bundan şüphem yok.

39. Eğer oy toplama derdi olmasaydı, iktidar el monşer kesimine ve cüppelilere ve tarikatçılara hiç yüz vermezdi.

40. Bu hesaba göre ülkede seçimler 20 senede bir yapılmalı.

41. Bu vesile ile kamyonetlere bağlanmış hoparlörlerin gazabından da 20 sene kurtulmuş olurduk.

42. Politikacılar durmadan demeç vermek yerine ülkeyi yönetmeye odaklaşırlardı.

43. Büyük holdinglerimizi idare edenlere bakın. Bu holdinglerin yöneticileri ikide bir demeç veriyorlar mı? Hayır. İşlerine bakıyorlar.

44. Fakat diyebilirsiniz ki, bizim ülkemiz bir cumhuriyettir, egemenlik kayıtsız şartsız halkındır. Halk da egemenliğini seçimlerde oy kullanarak gösterir. Gerçekten mi??? Ne kadar ilkel bir yönetim anlayışı!! Önemli olan nedir? Ülkenin en iyi kadrolar tarafından en iyi yönetilmesi mi yoksa halkın seçtiği, yönetimden anlamayan fakat seçim kazanmasını bilen cahiller ve oportünistler tarafından yönetilmesi mi? Şu anda ülkeyi yönetenler acaba bir holding yönetebilirler mi?

45. Diyebilirsiniz ki, eğer 20 sene seçim olmayacaksa, ülkenin başındakiler yan gelip yatarlar, hiç bir iş yapmazlar. Rant ile kendilerini zengin ederler. Aile efradını anahtar pozisyonlara getirip güçlerine güç katarlar. Politikacıların yaptıkları zaten bu değil mi?

46. Sabancı’nın, Koç’un CEO’ları yan gelip yatabiliyorlar mı? Onların da sorumlulukları var. Zaten ülkeyi yönetenlerin sorumluluğu direk olarak halka değil, halkın seçtiği temsilcileredir.

47. Memleketi ve halkı bölmekten başka bir işe yaramayan siyasi partilerin tarihin çöplüğüne atılma zamanı geldi. Şimdiki sistem ülkenin politikacılar elinde oyuncak olması üzerine kurulmuştur. Demokrasi denilen bir aldatmacanın üzerine kurulmuştur. Herkesin ağzında bir demokrasi lafı.

48. Milletin temsilcileri partili olacak diye bir kural yok.

49. Olay, ülkenin belli coğrafi bölgelerinin menfaatlerinin mecliste korunması mı? Bu da çok saçma bir şey değil mi? Neden bir coğrafyanın mecliste temsili gerekiyor? Sanayi sektörlerinin temsilcisi olsa yetmez mi? Yani devletin faaliyet alanlarının temsilcileri olsun. Zaten var: bakanlar kurulu. Devlet ülkenin genel menfaati için gerekli olan neyse onu yapacaktır; temsilcilere gerek yoktur.

50. Yollarda hız sınırlarına uymayan insanlar çoğunluktaysa devlet yollara kasisler koyar. İnsanlar devlet zoru ile kısıtlanmaya alışmıştır. Halk, idarecilerin de kendileri gibi hiç bir kurala uymayacaklarını varsayar; bütün yöneticilerin sahtekar olduğunu varsayar; herkesin denetlenmesi gerekir, der. Seçim de ülkenin ilerleme yolunda, ilerlemesini engelleyen bir kasisten başka bir şey değildir.

51. Devlet bir şirket gibi yönetilebilir mi? Başka türlü yönetilemez ki? Devlet nasıl organize olmuştur? Bir şirket nasıl organize olmuştur? Halk ülkenin hissedarları mıdır? Yoksa ülkenin sahibi midir? Herkes kendi payı kadar ülkenin sahibi midir? Ülkenin asıl sahibi kimdir? Herkesin hissesi bir oy kadar mıdır? Yoksa herkesin hissesi kontrol ettiği paraya orantılı mıdır? Ayrıca bir devletin vatandaşları olduğu gibi, aynı ülkede yaşayan tüzel varlıklar da vardır. Tüzel Varlıklar da canlı varlıklardır. Onlar da vergi verir. Devletin gözünde Tüzel Varlıklar da vatandaştır.

52. Ülkenin asıl sahibi Tüzel Varlıklar mıdır acaba? Yani şirketler, kurumlar ve hiyerarşiler. Her hiyerarşi bir tüzel varlıktır. O zaman din hiyerarşisin de bir tüzel varlık olarak görmemiz gerekir. Yani, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” lafı maalesef lafta kalmaktadır. Millet ülkeyi başka varlıklarla, kendinden çok daha güçlü, varlıklarla paylaşmak durumundadır. Millet kelimesinin tanımı değişmiştir.

53. Bir devletin muhatabı, ülkenin vatandaşları değil, diğer devletlerdir. Devletlerin güçlü olması gerekir ki, diğer devletlerle eşitler ilişkisine girebilsin. Bu çok önemli. İyi idare edilen devlet güçlü olur. Kendinden şüphe eden, ikide bir seçime giden, ilerisini göremeyen, uzun vade yatırımlar yapamayan, devletler zayıf kalmaya mahkum olurlar.

54. Devlet insan kaynaklarını kendi menfaati için en iyi bir şekilde kullanmasını bilmelidir.

55. Günümüzde devlet kendine ölümüne bağlı vatandaşlar yetiştirmek için vatandaşlarını endoktrine etmelidir, bunu da kendine ait okullarda eğitim adı altında yapar. Bu eğitimden geçmek zorunludur. Devlet böylece vatanı için ölmeye hazır bireyler yetiştirdiğini zanneder.

56. Biz zaten devletin topraklarında doğuyoruz ve yaşıyoruz. Doğduğumuzda devlete borçlanıyoruz ve hayatımız boyunca devlet için çalışarak borcumuzu ödüyoruz. Biz borç köleleriyiz. Bu borç kölelerine devlet “vergi mükellefi” diyor. Devlet kölelerine “vergi mükellefi” diye ad taktı diye biz kölelikten çıkmış olmuyoruz. Köleyiz. Borç kölesiyiz. Halk olarak egemenlik bize ait diye de kendimizi kandırıyoruz. Devlet savaşa girerken bize mi soruyor? Bazen soruyor. Referandum yapıyor.

57. Demokrasi aldatmacası. En iyisi devlet yönetiminden halkı ve dini çıkartalım. Halkın devletin insan kaynağı olduğunu anlayalım. Egemenlik devletindir. Devlet insan kaynaklarını istediği gibi kullanır. Fakat devletin kendi insan kaynaklarını mutlu etmek ve zengin etmek kendi menfaatinedir. İyi yönetilen bir ülkede halk zengindir ve refah içinde yaşar ve bireysel özgürlüğü vardır ve insanlık görevlerini —üremek gibi, özgür olmak gibi— rahat ve refah içinde yapar ve tatmin olur ve mutlu olur.

58. Devletin halk ile bir ortakyaşam ilişkisi vardır. Devlet bireyi korumak ve mutlu etmek durumundadır. Nasıl ki bir şirket çalışanını korumak ve mutlu etmek zorunda ise.

59. Hatta, 20 sene de değil, hiç seçim yapılmamalı. Demokrasi aldatmacası ortadan kaldırılmalı. Devlet yönetimi halktan bağımsız olmalı. Diyebilirsiniz ki, o zaman padişahlık sistemine geri dönmüş oluruz. Hayır. Padişahlık sistemi ders olsun. Halkını mutlu etmeyen ve halkını küçümseyen ve halkını fakir bırakan bir yönetim sisteminin nasıl battığını gösteren bir ders. Devletin şirket gibi yönetilmesi padişahlık değildir.

60. Halkına güvenen devlet ve devletine güvenen halk varsa orada seçim denen saçmalığa gerek yoktur. Ülke zenginleştikçe halk da zenginleşecektir. Politikacı denen sefil insan tipi ortadan kalkacaktır. Politikacı oportünist bir aracıdan başka bir şey değildir. Ülkeye politikacı değil, yönetici lazımdır. Sadece ülkesinin başarısını düşünen profesyonel yöneti olacaktır ülkenin başında. Ütopya.

Notlar:

— Üsküdar’da ezan okunuyor ve markalarını giyinmiş türbanlı hatunların umurunda bile değil…

Siyasi İslamın bayrağı olarak ezan

Türbancılık.

— “Alman bir misyoner Türk kadınını türbana sokmuştur…”

hidayet

Okulsuz Türkiye

scribe
Oturan Katip, tahmini milattan önce 2600. Heykel Louvre Müzesi’nde bulunmaktadır.

1. Devlet vatandaşlarından ne istediğini ya bilmiyor, ya yanlış anlıyor, ya da bize yalan söylüyor.

2. Devlete işçi, memur ve mühendisler gerekiyor; ama devlet kendine sınav çözücüler gerektiğini zannediyor ve milyonlarca sınav çözücü yetiştiriyor ama aynı devlet sınav çözücülük diye bir iş alanı olmadığını bilmiyor; sınav çözücüler mezun olup işsiz kalıyorlar.

3. Devlete işçi, memur ve mühendisler gerekiyor; ama devlet kendine hiç bir işe yaramayan akademik kitap bilgisi üzerine uzlanlaşmış akademikler gerektiğini zannediyor ve her talebeye bu akademik saçmalıkları en değerli bilgi olarak dayatıyor; matematik, tarih, biyoloji, kimya, coğrafya, vs. vs. vs. gibi konuları unutmak için ezberlemiş çakma akademikler mezun olup işsiz kalıyorlar. Devlet işsizlik niye artıyor diye şaşırıyor.

4. Devlete dinamik, girişimci gençler lazım. Devlet ise kendine ruhsuz, hayatından bezmiş koyunlar gerektiğini zannediyor ve gençleri 25 sene sınıflara hapsedip gerçek hayattan tecrit ediyor ve içlerindeki her türlü girişimciliği sistematik olarak öldürüyor. Sonra aynı devlet şaşırıyor, “neden bu ülkeden girişimci çıkmıyor?” diye

5. Bir adamın işçi veya memur olması için akademik konularda uzman olması gerekmiyor; yapacağı işi bilsin yeter. Mühendis olması için ise bir konuya uzmanlaşması ve mümkün olduğu kadar erken kendi alanında çalışmaya başlaması gerekir.

6. Eğitim bir sektördür; diğer sektörler gibi büyüyerek kendi varlığını devam ettirmek ister.

7. Eğitim sektörü için “talebe” bir pazardan başka bir şey değildir.

8. Devletin halkına “zorunlu eğitimi” dayatması, devletin de eğitimin suçuna ortak olduğu anlamına gelir.

9. Eğitim sektörü bir suç örgütüdür ve suçu da ağına düşürdüğü çocukların içindeki cevheri öldürmektir.

10. Devlet vatandaşlarını eğitim sektöründen zorunlu olarak geçirerek onların hayatını karartıyor ve en değerli insan kaynağını pervasızca harcıyor.

11. Devlet, zorunlu olarak çocukları 20 sene eğitim sisteminde boş vakit geçirmeye zorlayarak onların ülkenin üretimine katılmasını yasaklamış oluyor.

12. Sanki devlet kendi elini kolunu bağlıyor.

13. Yani çocukların en yaratıcı ve üretken oldukları yıllar sınıf denilen tecrit hücrelerinde heba olmakla geçiyor.

14. Devlet gençlerini eğitim sistemine kurban ediyor.

15. Bundan büyük bir suç olabilir mi?

16. Eğer bir çocuk geçimini sağlamak için bir fabrikada çalışacaksa bu çocuğu 25 sene okullarda üniversitelerde süründürdükten sonra ve ona beyaz yaka işlerde çalışma ümidi vererek aldattıktan sonra, üniversiteden sonra iş bulamadığı için fabrikaya yollamanın anlamı nedir?

17. Eğer bir çocuk fabrikada çalışacaksa ona yapacağı işin eğitimi en erken yaşta verilmelidir.

18. Bir fabrikada, yani güvenli bir işte, çalışmak isteyen bir sürü insan var. Bu insanlar neden eğitim aldatmacası ile aldatılıyorlar ve 25 sene hiç kullanmayacakları akademik konuları ezberliyorlar?

19. Tek bir sebebi var: Eğitim sektörünü zenginleştirmek ve devletin öğretmenlerine iş yaratmak.

20. Eğitim aldatmacası Türkiye’ye has bir durum değil.

21. Eğitim bütün dünyada bir aldatmaca olarak insanlığın doğal gelişimine kendi potansiyeline ulaşmasına engel olan bir kurumdur.

22. İnsanların dili icat etmelerinden ve dili kullanmaya başladıkları antik çağlardan beri, dili bilenlerin dili bilmeyenler üstünde egemenlik kurabileceklerini anlamışlardır.

23. Egemen güçler, kendileri dil konusunda uzman olamayacakları için katip denilen bir rahip sınıfı geliştirip onları kendilerine bağlamışlardır.

24. Dünyayı yönetenler ve eğitimi tanımlayanlar bu dil rahipleri ve onların işvereni egemen güçler olmuştur.

25. Hala da bu böyledir.

26. Kökleri eski Mısır’a kadar giden bu katiplik mesleği bugün iyice dallanıp budaklanmıştır.

27. Bu katiplik dediğimiz dünyanın en eski mesleğini icra edenler artık okullarda akademi şemsiyesi altında mesleklerini icra etmektedir.

28. Bugün okuma yazma bilenler arttığı için artık insanları yazı ile aldatmak zordur onun için akademikler matematikle aldatırlar veya kendi alanlarına has özel bir dil yaratırlar. Bunlar bilinen şeyler.

29. Bu katip sınıfı artık profesyonel bir sınıf olmuştur.

30. Eğitimi ve toplumu tanımlayanlar da bunlardır.

31. Doğal olarak eğitimi kendi menfaatleri doğrultusunda tanımlamışlardır.

32. Yani akademik bilgiyi en yüce ve en doğru bilgi olarak tanımlamışlardır.

33. Kitap bilgisini en değerli bilgi türü olarak yüceltmişlerdir.

34. Eğitimde devlet desteği ile güçlü bir tekel kurmuşlardır.

37. Bilginin kitap bilgisi olduğu doğru değildir ama bu yanlış tanımlama hala insanlar üzerindeki etkisini korumaktadır.

38. Bir anne baba, ne kadar az eğitim görmüşlerse eğitimi o kadar yüceltirler ve çocuklarının mümkün olan en yüksek eğitimi almasını isterler.

39. Yani çocuklarının kitap bilgisi almasını ve kitap bilgisine dayanan mesleklerden birini seçmesini isterler.

40. Vehbi Koç, küçük yaşta eğitimin zararlarını anlayıp okula bilinçli olarak gitmemeyi tercih ettiği halde daha sonra kendi başarılarını bile küçümseyip gençlere önce okula gitmelerini tavsiye etmiştir. “Benim gibi yapmayın okula gidin” demiştir.

41. Günlük hayatta kullandığımız dili tanımlayanlar da bu profesyonel akademik sınıf olduğu için, dilimizi de kendi menfaatlerine göre tanımlamışlardır.

42. Mesela “cahil” kelimesine bakalım.

43. “Cahil” bir insana söyleyebileceğiniz en aşağılayıcı bir kelimedir ve bir insanın okuma yazma bilmediğini ifade eder.

44. Ama okuma yazma bilmemek aptallıkla, saflıkla, geri zekalılıkla, ve bir sürü olumsuzluklarla ilişkilendirilmiştir. Bunu yapanlar da bu profesyonel sınıftır. Kendilerinden olmayanı cahil olarak tanımlayıp onların üstünde üstünlük kurmayı amaçlamışlar ve bunda da başarılı olmuşlardır.

45. Halbuki tam tersi doğrudur.

46. Okuma yazma bilmeyen insanlar hiç de cahil insanlar değildir. Hayatı daha direk olarak yaşarlar. Hafızaları çok güçlüdür. Akıllıdırlar. Çok güzel konuşurlar.

47. İnsan okudukça cahilleşir.

Notlar:

Vehbi Koç ve eğitim.

Eğitimle ilgili diğer yazılarım.

Çocuklar kendi dinlerini seçmeli mi?

[DİKKAT! ÇOK ÖNEMLİ! AŞAĞIDAKİ YAZIDA BİLİMSEL MANTIK VE AKIL YÜRÜTME KULLANILMAKTADIR. BİLİMSEL AKIL YÜRÜTME ÖZGÜRCE HER ŞEYİ SORGULAMAYA DAYANIR. EĞER SORGULANMASINDAN RAHATSIZ OLACAĞINIZ KUTSALLARINIZ VARSA DERHAL BU SİTEYİ TERK EDİN. EĞER OKUMAYA KARAR VERİRSENİZ KENDİ SORUMLULUĞUNUZ ALTINDA OKUMAYI KABUL EDİYORSUNUZ DEMEKTİR.]

………………………….

Çocuğunun iyiliğini düşünen bilinçli bir anne onu nüfusa kayıt ettirirken dinini belirtmez. “Dini nedir?” diye sorulduğunda “o alanı boş bırakın. Kendisi büyüyünce biz ona soracağız ve hangi dinin üyesi olmak istediğine kendisi karar verecek” der. Eğer böyle yapılırsa çocuk ergenlik sorunlarını yaşarken “neden bana sormadan beni müslüman yaptınız? Ben ateist olmak istiyordum,” diye anne babasını suçlayamaz. Böyle bilinçli bir annenin çocuğu ile olan diyaloğunu hayal edip yazdık ve sizinle paylaşıyoruz:

— Bak oğlum 16 yaşına geldin. Artık kendine bir din seçmenin vakti geldi.

— Olur anneciğim. Ne gibi seçenekler var?

— Seçenek çok. Eğer Hıristiyan olmak istersen her pazar kiliseye gideceksin ve oturup bir papazın vaazlarını dinleyeceksin. Şarkı falan da söyleyebilirsiniz. Veya budist olabilirsin. Turuncu çarşaflar giyinip Tibet’in görkemli dağlarında bütün gün kutsal mantraları tekrarlayıp durursun.

— Dinlerin hepsinin kendine has müzikleri mi var?

— Biraz öyle galiba.

— Öyleyse, bir gün oturup internette bütün dinlerin müziklerini bulsam ve müziğini en beğendiğim dini kabul etsem olur mu?

— Tabii oğlum, iyi fikir. Neden olmasın. Ama ben seçenekleri anlatmaya devam edeyim. Hıristiyanlığın çeşitli alt markaları vardır. Katolik markasını seçersen yine kiliseye gidip papazı dinleyeceksin ama bu markanın kurallarının ve kanunlarının çok sıkı olduğunu söylemeliyim. Papazlar; yediğini, içtiğini ve cinsel hayatını tamamen kontrol altına almak isteyeceklerdir…

— Anne, cinsel konularda kısıtlamalar koymayan hatta insanların uçkuru ile hiç ilgilenmeyen bir din yok mu?

— Yoktur. Hatta, bütün dinlerin ana hedefi insanların seks hayatını kontrol etmektir. Yani insanları kendilerine yabancılaştırarak kolayca yönetmektir. Mesela müslüman olursan…

— Müslümanlığın müziği nasıl?

— Güzel. Çok duygusal. Sufî müziği deniyor. YouTube’da bak.

— Müslümanlık da cinsiyete karışıyor mu?

— Karışmaz mı? Eğer müslümanlığı seçersen pipininin ucunu biraz keseceğiz.

— Oha! Yok artık! Din mi bu sapıklık mı? Dinin pipimle ne ilgisi olabilir? Müslümanlığı şimdiden silebilirsin.

— Öyle deme. Ülkemizde halkın yüzde 99’nun dini müslüman olarak kayıtlıdır. Çoğunluğun kabul ettiği dini kabul edersen çok rahat edersin. Müslümanlık günde 5 defa namaz kılmanı emreder ama bunu sorun yapma çünkü hayat boyu 5 vakit namaz kılmayı başarabilen kimse yoktur. Hem müslümanlığın güzel bayramları vardır. Dedene gideriz, elini öpersin, sana bayram harçlığı verir. Senin dinin henüz belli olmadığı için biz hangi dinin bayramlarını kutlayacağımızı bilmiyorduk ondan dedene bayram ziyaretine gidemiyorduk.

— Bu müslümanlık bana göre değil. Her gün işimi gücümü bırakıp beş kere namaz mı kılacağım?

— Gerek yok dedim ya. Haftada bir Cuma’ya gidersin olur biter.

— O bile fazla.

— O zaman bayramdan bayrama sabah erkenden kalkıp bayram namazı kılarsın olur bitir.

— Bu ne gevşek bir dinmiş böyle.

— Hiç namaz kılmasan da olur. Türkiye’nin yüzde doksanı müslümandır dedim ya, ama bunların sadece milyonda biri namaz kılar. Gerisi ezanı duymaz bile.

— Madem ülkenin yüzde 99’u ezanı ırgalamıyor o zaman neden ezan okunuyor?

— Oğlum, sen çok fazla soru soruyorsun. Bence, bu marka dinlerinin hiç biri sana göre değil.

— Doğru diyorsun. İlle kurumsal bir dine üye olmam gerekiyor mu? Bu dinler bana ne veriyor? Hep alıyorlar ama karşılığında bir şey vermiyorlar. Peki ben kendi dinimi tanımlayabilir miyim?

— Oğlum neden böyle bir şey yapmak istiyorsun? Bu tehlikeli bir iştir. Kendini peygamber mi yapmak istiyorsun? İslam peygamberinin son peygamber olduğunu bilmiyor musun?

— Öğrenmiş oldum. Anladığım kadar bu küresel marka dinlerinin hepsi aynı iş modelini kullanıyorlar: insanları, öteki dünyada cehenneme yollarız diye korkutuyorlar ve bu dünyada onları yoluyorlar. Ben insanlara faydalı yeni bir din modeli yaratmak istiyorum.

— Sen zaten bu marka dinlerden birine bağlanacak kadar aptal değilsin. Sende kendi başına düşünmek ve akıl yürütmek gibi insan sağlığına zararlı bir kusur oluşmuş. Seni bu hastalıktan kurtarmamız lazım.

— Anne, bu akıllı oğlunla gurur duyuyorsun, anlıyorum, ama beni yüceltmek için dinlere inananları aşağılaman gerekmez ki. Onlar aptal değil. Bence onlar doğru seçimi yapmışlar ve doğal olanı, yani senin dediğin gibi, çoğunluğun dinini seçmişler ve mutlu mesut yaşayıp gidiyorlar. Sen de herkes gibi benim kimliğime “Dini: İslam” yazdırsaymışsın şimdi bunları konuşmuyor olurduk.

— Eğer seni doğuştan müslüman yapsaydık bu sefer de neden öyle yaptınız diye şikayet ederdin. Baban ve ben sana sorarak en doğrusunu yaptığımızı düşünmüştük… Dinler bize ne verir diye sormuştun. Bu küresel marka dinleri ezelden beri insanların sorduğu büyük sorulara cevaplar verirler. Yani kafana takılan “Ben neden buradayım? Hayattaki amacım ne olmalı? Evrendeki yerim nedir?” gibi soruların hepsine din kesin ve mutlak doğru cevaplar verir.

— İyiymiş.

— Ama o kadar da iyi değil çünkü bu dinler birer pakettirler. Hani paket tur alıp tatile gidiyoruz ya. Paketteki otel hangisiyse orada kalmamız gerekir. “Bu oteli beğenmedik başka bir otele gidiyoruz” diyemeyiz. Bu dinler de kafanı kurcalayan sorulara cevaplar verirler ama aynı zamanda senin özel hayatını kontrol etmek isterler. Bu dinlerin “kutsal” kitaplarında insanların özel hayatını en ufak detayına kadar yasalaştırmış kurallar vardır, senin bu kurallara göre yaşamanı isterler. Mesela müslüman olursan ve domuz eti yenen bir ülkeye gidersen ve “bu insanlar domuzu ne iştahla yiyorlar ben de bir deneyeyim” diyemezsin çünkü İslam domuzu kutsallaştırıp koruma altına almıştır ve insanların domuz eti yemesini yasaklamıştır. Başka dinlerde de böyle korunmuş hayvanlar vardır. Mesela Hindu dininde inek kutsaldır ve korunur. Onların da inek eti yemesi yasaklanmıştır.

— Ne yiyeceğimizi de mi dine soracağız?

— Evet. Dinler ne yiyeceğini ve kiminle evleneceğine falan karıştığı gibi hayatının belli bir bölümünü din işlerine ayırmanı ve ibadet etmeni ister. Bu ilgiyi isteyen de dinin hiyerarşisidir. Aslında kurumsallaşmış dinlerin tanrılarla bir ilgisi yoktur. Bu marka dinlerinin amacı, bu dinleri sahiplenmiş olan hiyerarşilerin, dine inananlar tarafından beslenmesidir. Besleme işi hiyerarşinin tanımladığı merasimler ve ritüeller aracılığı ile yapılır. Özel elbiseler giyerek, sihirli kelimeler söyleyerek, ve kutsal hareketler yaparak —ki bunların hepsi hiyerarşi tarafından uydurulmuştur— bu hiyerarşiye bağlılığını her gün göstermen gerekir. Bu da epey bir vaktini alır.

— Din bir aldatmaca yani! Mesela müslümanlığı seçersem, Allah’a borçlanmış oluyorum.

— Ne borcu?

— Namaz borcu. Hayatım boyunca bu manevi borcu ödemek için namaz kılmam gerekecek.

— Öyle düşünebilirsin. Ama dinin faydası da vardır. Din toplumu birleştiren önemli etmenlerden biridir. Aynı toplumda aynı dinin ritüellerini tekrarlayan, aynı dine göre giyinen, aynı duaları eden, aynı tanrılara inanan, kısaca bir dinin düzenlediği bir toplumda yaşayan insanlar topluluğu gayet mutlu bir hayat yaşarlar. Sen bunların arasında başka bir dine inandığını söylersen, Fener tribününde Beşiktaş forması giymiş bir taraftar muamelesi görürsün. Sistem seni ne yapacağını bilemez, seni dışına atmaya çalışır. İnsanlar kendi dinlerinden olmayan insanlara şüphe ile yaklaşırlar. Çünkü onlar içinde bulundukları düzenin inandıkları tanrı tarafından yaratılmış, değişmez bir düzen olduğuna inanırlar. Düzeni kuranların ve bu insanları sömürenlerin istediği de budur zaten. Senin için en iyisi, şu sorgulama huyundan vazgeçip, inanmasan bile, çoğunluğun dinine bağlıymış gibi görünmektir.

— Ama anne, bu dinlerin astarı yüzünden pahalıya gelir. Bir kaç soruya cevap alacam diye ruhumu bu dinlere satmamı mı istiyorsun? Hem dinin verdiği bu cevaplar ne kadar bilimsel acaba!

— Bilimsel nedir oğlum? Ne sorarsan sor dinin verdiği cevapların hepsi aynıdır. Evreni kim yaratmış? Evreni bizim dinin tanrısı yaratmıştır. İnsanı kim yaratmış? Bizim dinin tanrısı. Neden yağmur yağıyor? Bizim dinin tanrısı istediği için. Biz bu savaşı neden kazandık? Dinimizin tanrısı bizim yanımızda olduğu için. Neden yağmur yağmadı, kuraklık oldu? Tanrımızın sözünün dışına çıktığımız için. Anladın mı?

— Böyle dairesel mantığa dayalı cevapları istemem, kendilerine kalsın. Benim kendi aklım var. Araştırıp cevaplarımı kendim bulurum.

— Din demek inanç demektir, oğlum. İnanç sorgulanamaz. İnancın tanımı budur. Sorgulamamayı kabul ettiğimiz şeylere inanç deriz. Sen inançsızsın çünkü sende sorgulama hastalığı var. Hayatında sabitler, yani inançlar, henüz oluşmamış. Her şeyi sorguluyorsun. Hayata sorgulayarak anlam veriyorsun. Yaşın ilerledikçe sorguladığın şeyler azalacaktır ve sabit ve sorgulanamaz şeylerin de güzel olduğunu anlayacaksın.

— Anne sen filozof musun?

— Beni boşver asıl sende filozofluk var; hiç bir cevapla tatmin olmuyorsun. Siz ergenler dünyayı sorgulayarak anlayabileceğinizi zannedersiniz. Fakat dünya anlaşılamaz, tanımlanır. Bulduğun her cevabın yüzlerce, binlerce hatta sonsuz sayıda yeni sorular yaratacağını göremiyorsun. Cevap kuyusunun dibini bulmaya ömrün yetmez. Din ise kendi cevabını son cevap olarak tanımlar ve sonsuz soru silsilesine bir son verir. Din, kendi cevabını yüce bir varlığın buyruğu olarak tanımlayarak cevaplara son noktayı koyar. Yüce bir varlıktan geldiği için de biz bu cevaba inanırız. Tabii, bu bir oyundur. Sahtedir. Ama dinin cevaplarına inanırsan mutlu olursun. Sen de bu marka dinlerin paketlerinden birini kabul et; pazar mı olur, cuma mı olur, gidersin ibadethanene, ritüellerini yaparsın, şarkını söylersin, vaazını dinlersin, o kadar. Dinî görevlerini topu topu bir iki saat içinde halledersin ve geri kalan zamanın sana ait olur.

— Cumartesi niye yok.

— Cumartesi yahudilerin kutsal günüdür. Sen yahudiliği seçemezsin çünkü yahudilik diğer dinlerin aksine genetik bir dindir ve anneden geçer. Annen yahudi ise yahudi olabilirsin. Ben yahudi olmadığıma göre sen Cumartesi günlerini rahat geçirebilirsin.

— Genetik din olur mu?

— Niye olmasın? Sen daha iyi mi bilecen? Yahudilerin tanrısı, yahudiliğin genetik olarak anneden çocuğa geçtiğini buyurmuş ve böyle de oluyor. Oğulcuğum, sen vazgeç bu sorgulama işinden. Seç müslümanlığı, toplumla uyumlu bir hayatın olsun. Evleneceğin zaman da aynı dinden bir kızla evlenmek her zaman daha iyidir. Kimliğine “Dini: İslam” yazdırırız olur biter.

— Anne, bu kimliğinde “Dini: İslam” yazanların sadece milyonda birinin İslam’ın kurallarını tam tamına ve samimi olarak uyguladıklarını söylemiştin. Ben, halkın çoğunluğu gibi, sadece görünüşte müslüman olmak istemem.

— Müslümanlıkta mezhepler vardır. Mesela, İranlılar Şii mezhebindendir ve orada sadece üç vakit namaz kılınır. Türkiye’de uygulanan müslümanlık resmî olarak sunnî mezhebi olarak bilinse de, bizim asıl mezhebimiz Müşrikler mezhebidir. Çünkü müşrik zaten müslüman görünüp de müslümanlığın gereklerini yerine getirmeyen insan demektir.

— Böyle sahte dindar olmak yerine hiç dindar olmam daha iyi. Sahte dindarlık kendi kendini aldatmaktan başka bir şey değil.

— Oğlum sen nasıl böyle idealist bir insan olmuşsun! Biz nerede yanlış yaptık acaba? Bu toplumda nasıl tutunacaksın? Bu doğruculukla ekmek paranı nasıl çıkartacaksın? Evlen türbanlı bir kızla, yazıl o partiye, dinin icabına uygun bıyık bırak; ihalelere gir ve kazan, kendini kurtar. Bu hayata bir kere geliyoruz.

— Ben kendi yolumda gitmek istiyorum. O partiye bu partiye yaranacam diye bıyık bırakamam. Bu marka dinler bana göre değil.

— Kararın nedir o zaman?

— Şimdilik bir seçim yapmıyorum. Kimliğe “kendi özel dini var” diye yazamıyoruz herhalde?

— Yok. Biz insanlar devletin köle veritabanına kayıtlı kölleleriz. Bir insan kimin veritabanında kayıtlı ise onun efendisi o veritabanının sahibidir. Bizim efendimiz de veritabanına “Dini: İslam” yazdırmamızı tercih ediyor.

— …

“Teşekkür ediyoruz Azra’nım.”

Zeynep Oral’ın arkadaşı Azra Erhat için ölümünden sonra yazdığı yazı:

Azra hanım, tehlikeliydiniz, biz sizi fakülteden kovduk, hapishanelere soktuk, hücrelerde tuttuk. Hapisten sonra işinizden kovduk. Artık sizi hiçbir yerden kovamayız ya da kapatamayız. Artık Mavi Yolculuklar’daki kuşlar gibi, uçurtmalar gibi, rengarenk rüzgar gülleri gibi özgürsünüz! Özür dilemek için geç kaldık. Teşekkür ediyoruz Azra’nım.”

Bu ne kadar üzücü bir durum…

10 bin yıllık, dünyanın en güçlü devleti, korkusuz Türkiye Cumhuriyeti, edebiyatçı bir vatandaşından korkup onu hapislerde süründürüyor! Devletimiz kendini nasıl bu kadar küçültebiliyor? Nazım Hikmet. Sabahattin Ali. Halikarnas Balıkçısı… Daha niceleri. Peki neden? Devlet bu zararsız fikir insanlarının kendisine nasıl bir zarar verebileceğinden korkuyor?

Devlet Azra Erhat’ın ailesinden özür dilemiş mi? Özür dilemeyi düşünmüş mü?

………………………..

Bence devlet bu konuda ciddi bir çalışma yapıp, devlete zarar verebilecek insanlarla veremeyecek insanları birbirinden ayırabilmek için kendine bir yönetmelik hazırlamalıdır. Böylece, işgüzar veya dış güçlerin güdümündeki bir bürokrat kendi inisiyatifi ile masum insanların hayatını karartamasın.

Şu anda devlet bu ayırımı yapamıyor; şairler içeri alınırken bankaların içini boşaltan insanlar ödüllendiriliyor. Bu iki tip insandan hangisinin devlete zarar verdiğine devlet kendi başına karar veremiyor; onun için böyle bir yönetmelik devletin kendi menfaati için şart.

Bu yönetmeliğin ilk maddesi,

1. İşi gücü eski Yunancadan çeviriler yapıp, mavi yolculuğa çıkan, doğa aşığı, ince ruhlu, gerçek bir Cumhuriyet kadını, övülmelidir, yüceltilmelidir, kesinlikle özgürlükleri kısıtlanamaz…

olmalıdır.

Böyle bir yönetmeliğe göre hareket eden bir devlet dış güçlerin isteği üzerine kendi aydınlarını aşağılayıp süründürmez. Güçlü Türk devletine yakışan da budur.

Notlar:

— Zeynep Oral’ın Azra Erhat hakkındaki yazısını, Melda Davran’ın Kız Gücü Hikayeleri adlı kitabından aldım. Sayfa 37.

Azra Erhat hakkında bilgi.

Korkak devlet istemiyoruz.

Şarkıcıdan korkan devlet.

2023 Eğitim Vizyonu hakkında…

2023 Eğitim Vizyonunun temel amacı; çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış ve bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen, bilime sevdalı, kültüre meraklı ve duyarlı, nitelikli, ahlaklı bireyler yetiştirmektir.

………………

Ne kadar yanlış bir eğitim vizyonu!

Eğer Milli Eğitim Bakanlığı eğitimin amacını böyle tanımlıyorsa, o zaman Türkiye’nin menfaati için çalışmıyor demektir. Bu vizyon zamanın ve memleketin şartlarına uymayan gerçek dışı bir vizyondur. İdealist bir akademik tarafından yazılmış bir martavaldır.

Diyelim ki bu vizyondan geçmiş bir talebe mezun oldu. İş bulamaz ki. Bir de bu vizyon hangi eğitim düzeyi için geçerli olacak? İlkokul mu? Lise mi? Üniversite mi? Bunların hedefleri aynı olamaz.

İlkokul denen olay en fazla, ama en fazla, 6 ay sürmelidir. İlkokulda sadece okuma yazma, çarpım tablosu ve basit oranlarla hesap yapma öğretilmelidir. Bunları bilen bir çocuk artık hayata hazırdır. Gerisini kendi öğrenir. Milli Eğitim bakanlığının hapishanelerinde öğreneceği hiç bir şey olamaz.

En fazla altı ay süren ilkokuldan sonra çocuk —eğer isterse— aktif olarak üretim yapan atölyelerin bulunduğu bir ortama salınır. Bu atölyeler hayatı yansıtan yerler olmalıdır: Resim, müzik, matematik, marangozluk, kodlama, vs. vs. Bu atölyelere serbestçe girip çıkan çocuk istediği atölyede istediği kadar kalıp istediğini yapmakta serbest olacaktır.

Hekimlik ve avukatlık gibi bir kitap bilgisini ezberlemeye dayanan özel uzmanlık alanlarına girmek isteyen çocuklar da bu alanlarda çalışan işyerlerine stajyer olarak yollanır.

Sadece istediğini severek yapan insanlar hayatları boyunca başarılı olurlar.

Bir sınıfta bir sırada oturup bir öğretmenin tahtaya yazdığı şeyleri dinlemenin eğitim olduğu anlayışı yanlıştır. MEB sınıf tahtasını akıllı yapmakla çocukları akıllı yapacağını zanneden bir hiyerarşik kurumdur. “Sınıf” denen tecrit odalarında uygulanan bu sapık sözde “eğitim” sistemi yeryüzünden silinmelidir.

MEB’in vizyonunda konulan hedeflere teker teker bakalım. Hepsi muğlak ve genel kategoriler. Okulcu akademik eğitimcilerin masa başında ve çoğunlukla Amerikan materyallerini birebir tercüme ederek uydurdukları tumturaklı boş laflar. Son moda boş laflara örnek mi verelim? MEB son moda “singularity” kelimesini “tekillik” diye tercüme edip sanki eğitim bağlamında bir anlamı varmış gibi kullanıp duruyorlar. ”Bizim tekilliğimiz” zart zurt…

…çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış…

“Çağın ve geleceğin becerileri ile donanmış” ne demek? Nasıl bir hedef bu? Belki ben bir çocuk olarak, geleneksel el sanatlarına meraklıyım ve minyatür sanatını öğrenmek istiyorum. Veya futbolcu olmak istiyorum. Veya bir bakkal dükkanı açmak istiyorum. Veya aile şirketimizin başına geçmek istiyorum. Bunların hiçbirinin “çağın ve geleceğin becerileri” ile ilgisi yok.

Zaten MEB ağına düşürdüğü talebeleri kendilerine has benzersiz bireyler olarak görmüyor ki. Ülkenin ve talebelerin iyiliğini tek önceliği yapan bir Milli Eğitim Bakanlığının vizyonu şöyle olmalıdır:

Her talebeyi kendine has becerileri ve hayalleri olan bir cevher olarak görüp bu cevherin parlaması için gereken ortamı yaratmak.

Bu kadar basit.

Futbolcu olmak isteyen çocuğu gereksiz yere matematik, edebiyat, tarih, kimya dersleri ve sınavları ile meşgul etmeyin. Eğer bu gereksiz dersleri zorla öğretiyorsanız o zaman sizin amacınız çocuklara faydalı olmak değil öğretmenlerinize daha geniş bir iş alanı yaratmaktır. Eğer çocuk futbolcu olmak istiyorsa sizin göreviniz onun en iyi futbolcu olması için gerekli olan ortamı yaratmaktır.

Matematikçi olmak isteyen bir talebeyi neden bir sürü gereksiz derslerle meşgul ediyorsunuz? Gönderin çocuğu Matematik Köyü’ne orada istediği gibi matematik yapsın. Yüzde yüz randımanlı olarak matematik öğrensin.

Siz bütün çocukların aynı olduğunu varsayıp hepsini aynı sınıfa tıkıp kafanıza göre uydurduğunuz çoktan çürümüş bir müfredatı zorla öğretmeye çalışıyorsunuz. Neden? Çünkü eğitim uzadıkça ve müfredat şiştikçe öğretmenlerinize yeni kadrolar açılmış oluyor. Zaten eğitimin amacı öğretmek değil sınavdan geçirmektir. Eğitimin asıl amacı ise devletin memurları olan öğretmenlere iş alanı yaratmaktır. Bu gerçeği görelim.

…ve bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen…

Bu çağın becerileri ile donanmış çocuklar bir de bu becerilerini “insanlık hayrına” sarf etmeliymişler. Bu nasıl bir saçmalık? Nasıl böyle bir şey düşünebiliyorsunuz? Bu çocukların sadece ve sadece kendi menfaatlerini düşünmeleri gerekir. Kendileri için iyi olan neyse onu yapmalılar. MEB için iyi olanı zorla yapmaları gerekmiyor. Sevdikleri işleri yapanlar zaten memleketlerine de faydalı olurlar. İnsanlıkla ne alakası var bunun? Boş laflar bunlar.

…bilime sevdalı…

“Bilime sevdalı” olmalıymış. Neden? Belki ben sanatçıyım. Sana ne ey MEB! Benim neye sevdalı olacağımı bana dayatmak sana mı kalmış? Bunlar Avrupa aydınlanmacılığı hayranlığına saplanmış kalmış insanların palavralarıdır. MEB ve bu kökten aydınlanmacılar veya bir türlü aydınlanamayanlar ve aydınlanmayı bir hedef zanneden aydınlanma yobazları hala 17. yüzyıl Avrupa aydınlanmacılığı hayranlığı ile kalkınacaklarını zannediyorlar. Sanki Avrupa aydınlandığı için kalkınmış gibi. Avrupanın uydurduğu bu propagandaya hala inananlar siz aydınlanmanıza aydınlanma saplantınızdan kurtularak başlayın.

Bilim nedir ki? En azından teknoloji deyin. Bilimin kalkınma ve ilerleme ile alakası yok. Teknolojinin var. Ama teknoloji herkes için değildir. Her çocuğun teknoloji alanında kendini göstermesi gerekmez. Belki ben ticaret yapmak istiyorum. Teknoloji ve bilimle hiçbir alakam yok. Ama MEB’in vizyonunda bilim sevdalısı olmak var diye MEB zorla beni bilim adamı yapmaya çalışacak. Bilerek okumamayı seçip ticaret hayatına atılan bir Vehbi Koç mu yoksa bilim adamıyım diye ortada dolaşan bir Celal Şengör mü memlekete daha yararlı işler yapmıştır. Siz belki bilemezsiniz, okumayan Vehbi Koçlar, Hacı Sabancılar memlekete daha faydalı olmuşlardır.

İşte sizin bu vizyonunuzun ideal ürünü Celal Şengördür. Sizin amacınız Celal Şengörler yetiştirmektir. İşte bilim adamı. İşte bilim sevdalısı. İşte insanlığa faydalı olduğunu iddia eden birisi. Tam sizin adamınız.

Bilim adamı dediğin bir akademiktir. Bu akademiklerin ülkenin kalkınmasına katkısı sıfırdır. Neden çocukları bilim adamı olmaya zorluyorsunuz? Bilim adamı olmak isteyen varsa onları teşvik edersiniz. Siz bütün çocukları aynı kalıba sokarak hiçbirinin istediği alanda gelişmesine fırsat vermiyorsunuz. Yazıklar olsun.

…kültüre meraklı ve duyarlı…

“Kültüre meraklı ve duyarlı” nasıl bir vizyondur ya! Belki ben kendimi bilgisayar bilimine vermek istiyorum ve bütün zamanımı bilgisayarlarla çalışarak geçirmek istiyorum. MEB bana zorla kültür öğretecekmiş! Kültür dediği nedir? Tiyatroya mı gitmeliyim? Dizi mi seyretmeliyim? Neymiş bu kültür? Operaya mı gitmem gerekiyor? Neden? Böyle bir vizyon olabilir mi? Bir kere bu özel hayata girer. Her ailenin kültür anlayışı değişik olacaktır. MEB’in kültür vizyonu olamaz. Boş laflar.

…nitelikli…

“Nitelikli” ne demek? Hangi konuda nitelikli? MEB talebelere tek bir konuda nitelik veriyor o da sınav geçmek. MEB sınav robotları yetiştiriyor. MEB bir de utanmadan böyle bir vizyon ile ortaya çıkıyor. Pratikte MEB bakanlığının bir tek vizyonu var, açıkça söylenmeyen tabii, o da çocukların okula başladıklarında içlerinde olan cevheri sistematik olarak öldürmek. Bunu da acımasızca kendi öğretmenleri aracılığı ile yapıyor. Yani MEB ülkenin en değerli insan kaynağı olan çocukları ve gençlerin yaratıcılıklarını ve yaşama isteklerini sistematik olarak körleten bir sistemi devam ettiren bir suç örgütüdür.

…ahlaklı…

“Ahlaklı bireyler” mi? Ey MEB sana ne çocukların ahlakından. Ahlak ailelerin çocuklarına vereceği bir şeydir. Senin tek bir hedefin ve görevin olabilir o da çocukları bireyler olarak görüp her bireyin istediği alanda parlamasını sağlamak için gereken ortamı yaratmaktır. İşe bütün öğretmenlerini işten atarak başla. Ondan sonra bütün okullarını kapat. Yani sınıfları boşalt, sıraları at. Bütün okulları çalışır atölyeler haline getir. Bırak çocuklar istedikleri gibi çalışsınlar. Her çocuk ne yapmak istediğini sizin hazırlayacağınız şişmiş müfredattan çok daha iyi bilir. Sınav denen olayı eğitim sürecinden atın. Hiç bir çocuk hiç bir zaman hiç bir sınava girmesin.

Eğer bu dediklerimi yaparsanız ancak o zaman ülkenin en değerli insan kaynağı olan çocuklarımıza hakları olan değeri vermiş olursunuz.

Notlar:

— Milli Eğitim Bakanlığı 2023 Eğitim Vizyonu.

Vehbi Koç ve eğitim.

Celal Şengör, bir akademik yobaz.

Nesin Matematik Köyü

Kutsal dil olarak Arapça

Türkiye’de İslama inananlar için yapılan namaza çağrının hangi dilde okunacağının neden birdenbire tartışma konusu olduğunu anlayabilmiş değiliz.

Bu ezan işini ne kadar yanlış anlıyor bu insanlar. Ezan sadece “İslam’a inananlar” için mi okunuyor? Olur mu hiç. Kamu alanlarında mümkün olan en yüksek desibelde okunuyor. Hangi dinden olduğunuz önemli değil. Ayrıca ezan insanları namaza çağırmak için okunan bir şey değil. Öyle olsaydı ezanı duyan insanlar namaza giderdi. Ezan okunurken etrafınıza bir bakın. Özellikle büyük şehirlerde. Ezanı duyup da namaza giden insan görüyor musunuz? Ezanı duyan her yüz bin kişi içinde belki en fazla 10 kişi gidiyor. Onlar da zaten namaz vaktini biliyorlar. Caminin avlusunda oturup laklak yapan emekliler oluyorlar. Camilerin asıl müşterileri onlar. Ezanın namaza çağırmak gibi bir işlevi yok. Ezanın sadece ideolojik ve propaganda işlevleri var. Bu sebeplerden okunuyor.

İşi gücü dini siyasete bulaştırmak isteyen çevrelerin, yaratılan bu ortamın üstüne atlamaları çok doğaldı, öyle de oldu…

“Dini siyasete bulaştırmak” isteyen çevrelerden bahsediliyor. Din zaten köküne kadar siyasete batmış. Neden? Çünkü İslam dinini siyasetten ayrılamaz. İslam dininin kendi hiyerarşisi yoktur. Bu sebepten devletin hiyerarşisine sızmıştır ve devletin bir parçasıdır. Yani Türkiye’de devletin bir dini vardır. Yani din devletin işlerinden biridir. Devlet din işinden çıkmadığı müddetçe laiklikten söz edilemez. Devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkmalıdır.

Atatürk’ün, 1932’de namaza çağrıyı Türkçeleştirmesi, tarihsel bir reform atılımıdır. Reform diyoruz, çünkü Atatürk, Martin Luther’den yaklaşık 400 yıl sonra İslamda reformun ilk adımını atan devrimcidir.

Atatürk’ü Martin Luther’e benzetmek sorunlu bir benzetme bence. Bir kere ezan dinin bir parçası değildir. Ne Arapça ne Türkçe okunması gerekmiyor. Eğer laiklikten bahsediyorsak devletin dini olmaması gerekir. Devletin yapılarından, devletin memurları tarafından kamu alanlarında halka dayatılan özenti bir Arapça tekerlemeyi okutan bir devletin din ve devlet işlerini ayrı tutması beklenilebilir mi?

Martin Luther, nasıl İncil’i, dini çıkarları uğruna kullanan Papa’nın ve ortaçağ papazlarının elinden kurtarıp Almancaya çevirerek Batı dünyasını yeni bir sürece soktuysa, Atatürk’ün yaptığı da benzeri bir dönüşümdür.

Bu örnek hep veriliyor. Luther Papa’nın başında olduğu Katolik kilisesinin hiyerarşisine karşı bir hareket başlatmış. Peki Atatürk kime karşı bir hareket başlatmıştır? Hangi hiyerarşiye karşı? Katolik kilisesinin bir hiyerarşisi vardı ve bu hiyerarşi halkı sömürüyordu. Latinceyi kutsal dil yapmışlardı ve halkı cahil bırakarak kendilerini yüceltiyorlardı ve Tanrı adına halkı yoluyorlardı. Ama İslamın böyle bir hiyerarşisi yoktur. Kuran net olarak İslam dininde bir rahipler sınıfı oluşmasını istememiştir. Ama hiyerarşisi olmayan bir kurum varlığını devam ettiremez. Bu sebepten, kendi hiyerarşisi olmayan İslam dini devletin hiyerarşisine sızarak devletin hiyerarşisini kullanır. İslam başlangıcından beri bir devlet dini olmuştur. Bugün de öyledir. İnsanlar yavaş yavaş devletin dini olarak İslam’ın aynı Luther’in zamanındaki Katolik kilisesi gibi halkı aldatmakta ve sömürmekte olduğunu anlıyorlar. Kilise Latinceyi kutsal dil yapmış, bunlar Arapçayı kutsal dil yapmışlar. Katolik kilisesi kendi icatları bazı ritüelleri kutsallaştırmışlar, bunlar ezanı kutsallaştırmışlar.

Kilisenin kutsal dil gibi gösterdiği Latinceden sıyrılıp herkesin anlayabileceği bir dile kavuşunca, İncil ortacağ karanlığının halkı sömürme aracı olmaktan kurtarılmıştı.

Ezanın dili önemli değil ama Kuran’ın Türkçe okunması önemli. Ama Kuran’ın zaten neredeyse başlangıcından beri Türkçe tercümesi var. Hacı hoca takımı yani ulema halkı kandırmakta o kadar ustalaşmışlardır ki Kuran’ın Türkçe olması bir engel değildir.

…Kuran’ı ve namaz çağrısını Türkçeleştirmesindeki amaç, İslama inananların, Tanrı’nın kendilerine neyi ilettiğini, dini tekelinde tutan imamlardan, şıhlardan, şeyhlerden, seyitlerden ve tarikatlardan bağımsız öğrenmelerini sağlamaktı.

Notlar:

Alıntıların alındığı yazı: Ezan – Doğu reformunu bastırmak, Işık Kansu, 17 Kasım 2018

Ezan ile ilgili diğer yazılarım.

Laiklik, eğitim ve türban

20190211_133924~2473080035..jpg
Din ve devlet hiyerarşisi iç içe geçmiş ve laiklik, eğitim ve türban konularının ortak noktası olmuşlar.

Gazetelerde hep tekrar eden konular var. Bunlardan üçü ilgimi çekiyor: Laiklik, eğitim ve türban. Bu üçlünün ortak noktasının din olduğu görülüyor.

Laiklik ile din ilgilidir çünkü laiklik devletin dininin olmaması demektir.

Türban ile din ilgilidir çünkü türban dinin modaya sızmasıdır. Kadınlar da bu fırsattan yararlanıp türban sembolizmini toplumdaki yerlerini iyileştirmek için kullanmayı başarmışlardır. Türban din ile ilgili bir sembol olarak tedavüle sokulmuş olabilir ama artık moda olarak hayatına devam ediyor.

Eğitimin kendisi zaten seküler bir din örgütlenmesidir. Yapılanma olarak organize dinlerden farkı yoktur. Zaten eskiden beri eğitim “hocaların” kontrolünde olmuştur. Bu hocalar eskiden din kurumlarının emrinde iken daha sonra “öğretmen” adını alıp devletin emrine girmişlerdir. Müfredat da görünüşte seküler olmuştur. Ama günümüzde eğitim seküler midir, dînî midir, tartışılabilir. Ama bu önemsiz bir tartışma olurdu çünkü eğitim de aynı din gibi eline geçirdiği talebeleri belli doktrinlerle programlamak için var olan bir örgütlenmedir. Hoş olmayan budur. Müfredatın içeriği hiç de önemli değildir.

Bu üç konunun diğer ortak noktası da devlettir.

Laiklik devletin bir dininin olmamasıdır demiştik. Ama Türkiye’de devletin dini vardır ve bu din İslam dinidir. Bunu nereden anlıyoruz? Devlet kendi inşa ettiği ve sahibi olduğu Arap özentisi nostaljik mimarili gösterişli camilerin hoparlörlerle donatılmış minarelerinden kendi memurları aracılığı ile kendi dininin Arapça bir tekerlemesini vatandaşlara günde beş defa dayatır.

Vatandaşın kullandığı takvim de devlet tarafından dini aralıklara bölünmüş bir takvimdir.

Devletin en üst kademesindeki memurlar sosyal medyada açıkça din içerikli paylaşımlar yapabilmektedirler ve bu da çok doğal karşılanmaktadır. Bir cumhurbaşkanı yardımcısı “hayırlı cumalar” diye paylaşım yapabilmektedir. Yapmasa garip kaçardı zaten. Devletin dini olmasaydı devlet memurları din içerikli paylaşımlar yapamazlardı.

Devlet büyükleri sêlâtin camilerde cuma namazına gidip eski bir devlet geleneğini devam ettiriyorlar ve devletin dinini her cuma teyit etmiş oluyorlar. Osmanlı sultanları cumaya gittiklerinde devletin dini resmi olarak İslamdı ama artık devletin bir dininin olmaması gerekir. Anayasa böyle diyor. Ama fiili olarak devletin dini vardır.

Bütün bu gözlemler devletin bir dini olduğunu ve bu dinin İslam olduğunu gösteriyor.

Devletin bir dininin olması iyidir veya kötüdür demiyorum. Sadece devletin dininin olması ve devletin bunu açıkça ilan etmesi Anayasadaki laiklik ilkesini dekoratif bir ilke durumuna düşürmüş oluyor.

Eğitim zaten devletin kontrolündedir. Öğretmenler devletin ajanlarıdır/memurlarıdır ve devletin tanımladığı müfredatı/doktrini olduğu gibi talebelere aşılamak/dayatmak durumundadırlar.

Devlet din işinde olduğu için de türban konusunda aktif rol oynamıştır ve türbanı bir üniforma olarak tanımlayarak kendisine oy verecek bir ordu kurmuştur.

Bütün bunlar ne demektir peki?

Devlet neden din işleri ile uğraşır?

Bana ne bu konulardan! Vatandaş olarak bizim değiştirebileceğimiz bir şey yok. Bu konulara hiç girmemek en iyisi.

Fakat, laikliğin tanımının doğru yapılmadığını düşünüyorum. Laiklik, fanatik kökten aydınlanmacıların sahiplendiği bir konu olduğu için onlar laikliği “aydınlanma” olarak tanımlamışlardır. Çünkü fanatik aydınlanmacılar için her iyi şey aydınlanmadır. Laiklik de iyi olduğuna göre aydınlanmadır.

Laiklik aydınlanma ile ilgili bir şey değildir. Laiklik devletin din işlerinden çıkmış olması demektir. Devletin kendi dininin olmaması demektir. Laik devlet, dinin kamu alanına ait olmadığını ve özel alana ait olduğunu bir ilke olarak kabul eder ve bunu gerçekleştirmek için kanunlar çıkartır ve bu kanunları uygular.

Din kamu alanında yaşamıyorsa ülkede tarikatlar ve cemaatlar gibi özel dini örgütlenmeler olamaz. İbadethaneler özel ve gösterişsiz olur. Evet, eğer din kamu alanının değil de özel hayatın bir parçası olsaydı şehirlerimiz bu devasa ve gösterişli camilerle donatılmamış olurdu. Devlet sonuna kadar açılmış hoparlörlerle günde beş defa kendi dinini vatandaşa dayatmazdı. “Görmemişin dini olmuş her yere cami dikmiş” gibi bir laf bile söyleyebiliriz. Türkler sonradan görme müslümanlar oldukları için de bu lafımızda gerçek payı olurdu. Türkiye’de müslümanlığı Allah’tan daha Allahçı ve Araptan daha Arapçı olmak diye anlayan bir kesim vardır.

Eğitim zaten bir suç örgütüdür. Eğitim gençlerin içindeki cevheri öldüren bir suç örgütüdür. Bu suç örgütünü destekleyen ve palazlandıran da devletin ta kendisidir. Devlet eğitim işinden de çıkmalıdır.

Kitap bilgisine dayalı bir kaç alan dışında (matematik ve hukuk gibi) eğitim usta-çırak ilişkisi olarak yerinde öğrenilmelidir. Öğretilmelidir demiyorum. Yaparak öğrenilmelidir diyorum. Öğretmenin olduğu yerde öğrenme yoktur. Eğitim yerinde olmalıdır. Pilot simülatörde, futbolcu sahada, kimyager laboratuvarda, doktor hastanede, tamirci tamirhanede işini öğrenir. Bu işlerin hiç birinin okullarda öğretilmesi gerekmez.
Tek amacı devletin hocalarına iş yaratmak olan bu okul denen toplama kamplarında talebelerin toplanıp sınavlara tabii tutulmaları gençlere yapılan çok büyük haksızlıktır.

Okullar toplama kamplarıdır ve hemen kapatılmalıdırlar.

Türban konusu da görüldüğü gibi değildir. Türban kadınların toplumda ilerlemek ve durumlarını güçlendirmek için kullandıkları bir araçtır. Türbanın kadınlar için başka bir anlamı yoktur. Türban dediğimiz araç işlevini yitirince kapalı kadınlar hızla açılacaklardır. Türbanın/saçörtüsünün din ile uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur.

Laiklik, eğitim ve türban konularının ortak noktasının hem din hem de devlet olduğunu söyledik. Ama daha dikkatli bakınca din ile devletin ayrı şeyler olmadığını  ama aynı hiyerarşinin parçaları olduğunu görüyoruz.

İslam dininin kendi ruhban sınıfı ve dolayısıyla bir hiyerarşisi yoktur. Peygamber bunun böyle olmasını istemiştir çünkü ruhban sınıfın dini ele geçireceğini ve kendi doktrinlerini dinin esası diye satacaklarını öngörmüştür.

İslamda bir ruhban sınıf yasak olduğu halde mollalar ve hocalardan meydana gelen bir ruhban sınıf oluşmuştur. Bunlar örgütlenip hiyerarşi kuramadıkları için de devletin içine sızmışlar ve devletin hiyerarşisini kullanmışlardır. Başından beri bu böyle olmuştur. Devletin içinde örgütlendikleri gibi, “özel din örgütlenmesi” diyebileceğimiz bir şekilde tarikatlar ve cemaatler şeklinde de devletin dışında örgütlenmişlerdir.
Devlet kendini bu parazitleşmiş dini örgütlenmelerden kurtaramadığı müddetçe de enerjisinin büyük bir kısmı bu dini örgütlerinin yarattığı yapay gündemlerle uğraşmakla geçecektir. Dış güçler de bu dinî örgütlenmeler aracılığı ile devlete karşı operasyonlar düzenleyeceklerdir. Devlet ile dinî örgütlenmelerin ortakyaşam ilişkisi içinde oldukları da söylenebilir. Çünkü devlet de onlardan oy almaktadır.

***

Eğitim ve türban: Türbanlıların eğitim kurumlarına alınmaması. Bunun laikliği savunmak için yapılması. Fakat laiklik zaten yok ki. Devletin dini var. Eğitim de devlete ait. Neyin kavgası yapılmış bu kadar sene? Laikliği savunmak isteyen her şeyden önce ezan dayatmasına karşı çıkmalıdır.

Eğitim ve laiklik: Eğitimin dinden bağımsız olması iyi bir şey ama eğitimin kendisi özünde çürümüş bir kurumdur ve bir toplama kampıdır. Ülkenin en önemli kaynağı olan gençlerin eğitim sistemi tarafından etkisizleştirilmesi önlenmelidir.

Laiklik ve türban: Ülke laik olsaydı yani din kamu alanında değil de özel alanda yaşıyor olsaydı zaten insanlar dinlerini giyinmek gibi bir hevese kapılmazlardı.

Notlar:

Türbanla ilgili yazılar.