Halife hazretleri ve Kuran’ın tahrifi

Bakıyorum da yerli ilahiyatçılar o kadar Araplaşmışlar ki, tarihsel gerçekleri göremiyorlar; hiç biri Kuran dediğimiz bugünkü mushafın tahrif edilmiş bir metin olduğunu kabul etmek istemiyor. Halbuki Kuran’ın tahrif edildiğini kesin olarak biliyoruz. Kuran’ı kitaplaştıranlar, Kuran’ın sırasını tahrif etmişlerdir. Kendinde ayetlerin sırasını değiştirme yetkisini bulan birisi, Kuran’a yeni ayetler de ekler, olan ayetleri de çıkartır.

Peygamberin kurduğu İslam dini kime miras kaldı?  Halifelere. Kim bu halifeler? Bunlar insanlıktan nasibini almamış, insan denemeyecek; kadın, çocuk, bebek ayırt etmeden katliam yapan, sahtekar, zalim, adi, ahlaksız ve kötülüğün sembolü olan insanlardı. İnsanlık tarihi aşağılık insanlarla doludur ama bu Arap halifeler gibisi gelmemiştir. Üstelik bunlar azılı Türk düşmanıdırlar. Ama içimizde yaşayan Türk görünümlü bu Arapların ecdadı Türkler değil Araplardır. Onlar böyle görüyor. İslam’ı yaymak için Türkleri katletmişler diyorsunuz, iyi yapmışlar yoksa İslam’ı yayamazlardı diyorlar. Yani, bugünkü İslamcıların da halifelerden farkı yok.

Peygamber öldüğü zaman, o zamana kadar peygambere inmiş olan vahiyler bu aşağılık insanların eline geçiyor. Eğer peygambere ve dine saygınız olsa ne yaparsınız? Kemik parçalarına yazılı olan bu vahiyleri canınız gibi korursunuz. Peygambere vahiy geliyor, o da yanındakilere yazdırıyor. Bundan daha esaslı ve gerçek vahiy yok. İslam dini bu kemik parçalarında saklı. Bugün bildiğimiz tek bir tane orijinal vahiy var mı? Yok. Halifeler hepsini toplayıp yakıyorlar. Kendi menfaatlerine uygun bir Kuran yazdırıyorlar. Peygamberin ölümünden 80 yıl sonra. Diğer bütün Kuranları yaktırıyorlar ve kendi Kuranlarını Allah’ın tahrif edilmemiş hakiki gerçek sözleri diye dünyaya yayıyorlar. Yalan. Propaganda. Üstünde vahiy olan bir tek kemik parçası gösterin? Yok. Bu katliamcı sahtekarlar mı peygambere ve dine saygı gösterecekler. Buna nasıl inanabilirsiniz?

* * *

Şu anda bulunduğum yerde hoparlörlerden ezan okunuyor. Yani bu Türk düşmanı hainlerin tanımladığı Arap dininin temel propagandası Türk halkına dayatılıyor, günde beş defa. Ezan ile, biz bu insan bozuntusu Arap halifelerine onların dini aracılığı ile tapmış oluyoruz.

* * *

Kuran’ın iniş sırasının tahrif edildiğini biliyoruz. Halifeler neden böyle bir şey yapma ihtiyacı duymuşlar acaba?

img_20190811_2221295482285841371149038.jpg
Soldaki sütun surelerin iniş sırasına göre dizilişi. Sağdaki sütun bugünkü mushafın dizilişi. Sarı renkle vurgulanmış alan Medine ayetlerinin kitabın başına nasıl taşındığını gösteriyor.

Yukardaki grafik tahrifin nasıl yapıldığını gösteriyor. İniş sırasını beğenmeyen halifeler başka bir düzenleme yaptırıyorlar. Ne yapıyorlar? Mekke’de inen sureleri, Medine’de inen surelerin arkasına koyuyorlar. Yani Medine surelerini kitabın önüne alıyorlar. Kuran’ı okumak isteyen önce Medine ayetlerini okuyor. Neden?

Sebebi basit. Ayetlerin iniş sebebi ikidir. Başlangıçta vahyin amacı pagan Bedevi kabilelerini tek bir din altında toplamaktır. Bu Mekke’de inen ayetler ile yapılmıştır. Medine ayetlerinin amacı ise başkadır. Artık bir İslam devleti kurulmuştur. Şimdi gereken bu devletin ve İslam toplumunun uyacağı kanunları tanımlamaktır. Medine ayetleri de büyük ölçüde bu amaca uygun olarak inmişlerdir. Tahrifçi halifeler açısından, Mekke ayetleri işlevini tamamlamıştır ve zaman aşımına uğramıştır. Onları kitabın arkasına atmakta bir sakınca yoktur.

Halifeler için Kuran’ın yeni bir işlevi vardır. Artık Arap yarımadası İslam olmuştur. Sıra Arap olmayan komşulara gelmiştir. Bu komşuları İslamlaştırmak için ellerinde bir kitap olmalıdır. Bir torba içine doldurdukları, üzerleri çiziktirilmiş kemik parçaları ile Arap olmayan komşuları aldatmak çok daha zor olurdu. Bunun için Kuran’ı da değiştirdiler. Kuran’ın içine “biz Kuran’ı bir kitap olarak indirdik” anlamına gelen bir sürü ayet eklediler. Bu ayetler indiğinde ortada bir Kuran olmadığına göre —vahiy peyderpey indiğine göre— Kuran’ın kendine bir kitap olarak hitap ettiği ayetler sonradan bu sahtekar halifeler tarafından eklenmiştir.

Demek ki, halifelerin Kuran’ı tahrif ederken iki amaçları vardı. 1. Yasaların olduğu ayetleri ön plana çıkartmak, 2. Arap olmayanları İslamlaştırmak için —yani İslam devletinin sömürgesi yapmak için— vahiyleri bir kitap haline sokmak.

Yerli ilahiyatçılar hala bu tarihin ilk soykırımcılarına saygı göstermeye devam ediyorlar. İsimlerinin önüne “Hz.” gibi saygı ünvanları koyuyorlar? Neden? Çünkü onlar Arap! Bu Araplaşmış Türklere göre, Arapça kutsaldır; Araplar yüce insanlardır; Türk tarihi değersiz, Arap tarihi yücedir. Kabileler arasında Hendek “Savaşı!” gibi küçük tartışmaların en ince detaylarını bilirler ama Kurtuluş Savaşı’mızla ilgili bir şey bilmezler. Bilseler de “keşke Yunan kazansaydı” derler.

Üstelik bugünkü Araplara bakıyorum, hiç de özenilesi bir kitle değil bunlar. Nasıl oluyor da şanlı bir tarihe sahip Türklerin soyundan gelip, Türkiye’de doğmuş insanlar, Türk kimliklerini unutup Arap özentisi olabiliyorlar??

Hem şaşırtıcı hem de çok üzücü.

Notlar:

— “Halbuki Kuran’ın tahrif edildiğini kesin olarak biliyoruz.

Daha doğrusu vahyin tahrif edildiğini biliyoruz.

— “Kuran’ı kitaplaştıranlar…”

Vahyi kitaplaştıranlar demek daha doğru. Kitaplaştırılan vahiydir. Kitaplaştırılan vahiye “Kuran” denmiştir.

Ayetler zaman aşımına uğrar mı?

mushaf-osman
Kahire’de el-Meşhedü’l-Hüseynî’de muhafaza edilen Hazreti Osman mushafı.

Esra Gözeler hanım çok önemli iki şey söylüyor:

1)  Her bir ayetin içine indiği bir zaman dilimi ve mekânı vardı ve 2) ayetin doğrudan konuştuğu bir muhatap veya muhatap kitlesi vardı.

Bunlar çok tehlikeli laflar değil mi?

Eğer her ayetin bir muhatabı vardıysa, bu muhatapların hiçbiri artık yaşamıyor. Ayetlerin muhatapları olmadığına göre, ayetlerin de bir işlevi kalmamış demektir. Ayetlerin muhatabı biz değiliz.

Şu anda Kuran’da okuduğumuz hiç bir şey bizi muhatap alarak yazılmamış. Sadece, “ey insanlar…” diye başlayan ayetler belki genel olarak bütün insanlığa dolayısıyla bize de, sana, bana, hitap ediyor olabilir. Fakat Kuran’ın yüzde doksanı, o zamanın toplumsal olaylarına ve o zaman ve mekanda oluşan vakalara tepki olarak inen ayetlerden oluşmuştur. Bizimle alakası yoktur. Kuran’ın muhatabı biz değiliz.

Hz. Ayşe’nin kefen konusunda akademik bir soru soran Iraklıya cevabı çok güzel: Kefen sana öldükten sonra lazım olacak, ama ölmüş gitmişsin kefen keten olmuş pamuk olmuş ne fark eder senin için, diyor.

Ayşe, aynı adamın surelerin sırası nedir? sorusuna da şöyle cevap veriyor: ”Sıra önemli değil, istediğin sıralama ile okuyabilirsin,” diyor. Böylece pratik bir çözüm getirmiş oluyor.

(Bu arada “Ayşe” diyerek Hz. Ayşe’ye saygısızlık yapmıyoruz çünkü Buhari’nin kendisi ona “Ayşe” diye hitap ediyor, “Hz. Ayşe” demiyor. Ayrıca, Esra hanım saygı göstermek için “Hz.” gibi bir kısıltma kullanıyor. Nasıl bir saygı göstermek bu? Kelimeyi “Hazreti” olarak bütünü ile yazacak kadar saygısı veya sabrı yok, ”Hz.” yazıyor. Bu tip tipografi ile saygı gösterme alışkanlıkları hep sonradan uydurulmuş gösterişçilik, yapmacık saygı gösterileri, batılcılıktır.)

Mesela, Ahzab suresinin 53. ayetinin muhatapları kimmiş bakalım.

Bu surenin muhatapları peygamberin evine çatkapı misafirliğe gelen, masaya oturup, bir de peygamberin hanımlarının onlara hizmet etmesini bekleyen, ve bir türlü kalkıp gitmeyen kaba ve terbiyesiz insanlar. Bunların kim olduklarını peygamber biliyordu; yani bu ayetin muhatapları peygamberin tanıdığı bildiği hatta hanımları ile direk konuşabilen insanlardı. Surede isimleri de geçse iyi olurdu ama isimlerini bilmiyoruz. Bu ayetin muhatapları kesinlikle biz değiliz. Bu net değil mi?

Bu ayetin içine indiği zaman dilimi ve mekân da bizimle ilgili değil. Tamamen bizim dışımızda olmuş ve geçmiş bitmiş bir olaya tepki olarak söylenmiş bir söz. Bu ayetin muhatap aldığı, adabı muaşeret fakiri terbiyesiz kişiler çoktan ölmüş gitmişler.

Bu ayeti duyup da utandılar mı bilmiyoruz. Yoksa tam aksine “Allah’ın dikkatini çektik, adımıza ayet indi” deyip şımarıklığa ve terbiyesizliğe devam mı ettiler acaba? Belki de Peygamberi daha da kızdırarak kendileri hakkında başka ayetler de indirtmeye çalışmışlardır…

Günümüzde ancak dizilere konu olabilecek bu tip konuların kutsal bir kitapta ne işi var? Düşünün, bu serseriler bütün dünyada 1400 senedir milyarlarca kişinin okuduğu kutsal kitabın içine kendilerini koydurtmayı başarmışlar.

Ayetin muhatapları çoktan ölmüş. Ayet zaman aşımına uğramış. Yani bu ayetin hiç bir işlevi kalmamış. Peki neden Kuran’da tutmuşlar? Kuran davetsiz misafirlere adabı muaşeret kurallarını öğretmeye çalışan bir kitap mı? Çıkarılsa daha iyi değil mi? Bu gibi ayetleri mushafa halifeler koydurttuğuna göre bal gibi mushaftan çıkartılabilir.

Ama artık yaşamayan insanları muhatap alan ayetler Kuran’dan çıkartılsa geriye pek bir şey kalmaz. Bir kere Mekke’de inen ayetlerin hepsi hedefine ulaşmış olan ayetlerdir. Arabistan yarımadası İslamlığı kabul etmiştir. Müşrik denen insanlar artık kalmamıştır. Peygamber Mekke’de verdiği İslamlaştırma savaşını kazandıktan sonra ölmüştür. Mekkî ayetlerin hepsi hedefine ulaşmıştır ve zaman aşımına uğramışlardır. Mekkeli müşriklerin hikayesi, tarihçileri ilgilendiren bir okuma olabilir ama Kutsal kitapta ne işi var? Mekke’de puta tapan mı var artık?

Evet puta tapanlar var. Bunlar Kuran’ı putlaştırıp Kuran’ın cismine tapanlardır.

Peki Kuran’da bizi muhatap alan ayetler var mı?

Zina yapmayın diyor mesela. Bu tip ayetlerin muhatapları zina yapanlar değil mi? Evet öyle. Ama zina konusunda Kuran’ın bize diyeceği bir şey yok çünkü o özel hayatımızla ilgili bir olay.

Elimizde Kuran dediğimiz mushafın halifeler tarafından yazdırıldığını ve peygambere inen Kuran olmadığını insanlar neden anlamak istemiyor? Tarihsel süreç çok açık. Peygamberin zamanında vahiy kitaplaştırılmamıştır. Ve Osman’ın dediği gibi, peygambere inen Kuran “azıcıktı”. Halifeler de o gerçek Kuran’ı yaktılar ve kendi ideolojilerine uygun bir kitap yazdırttılar. Zeyd b. Sait ve heyetindeki 12 kişi Kuran’ın büyük bir bölümünü halifenin istediği gibi yazmış olduğundan kuşku yok.

Notlar:

— Esra Gözeler’in ayetlerin muhataplarına ait olduğunu söylediği alıntı (Kuran Ayetlerinin Tarihlendirilmesi, s.11, Kuramer, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, Kuran Araştırmaları Merkezi, Mart 2016):

Bugün elimize mushaf halinde tuttuğumuz, sayfalarını çevirip ayetlerini okuduğumuz Kur’an, Rasûlullah’a (sav) Cebrail (as) tarafından yaklaşık çeyrek asırlık bir süre içerisinde ayet ayet indirilmiştir. Her bir ayetin içine indiği bir zaman dilimi ve mekânı vardı. Ayetin doğrudan konuştuğu bir muhatap veya muhataplar kitlesi vardı. Kur’an önce Mekke’de Mekkelilere, hicret sonrasında da Medine’de Medinelilere konuştu. İndirilen ayetler hafızalara ve uygun malzemelere indikleri sıra gözetilmeden kaydedildi. Ayetlerin indirildiği zaman gerçekleşen olaylar, içine indikleri mekânlar ve ayetleri duyan insanlara ilişkin bütün bilgiler de ayrıca rivayetler halinde başka kayıtların konusu oldu. Bunlar da ayetlerin tarihine ilişkin sebeb-i nüzul rivayetleri, nâsih-mensuh rivayetleri, siret rivayetleri ya da doğrudan tarih rivayetleri olarak farklı kaynaklarda kayda geçti.

— Ahsab 53: Ey iman edenler! Peygamberin evine size yemek için izin verilmediği vakit asla girmeyin, fakat çağrıldığınızda -erkenden gidip yemeğe hazırlanmasını beklemeksizin- girin, yemeğinizi yiyince hemen dağılın, söze dalıp oturmayın; bu davranışınız peygamberi rahatsız ediyor, size söylemeye çekiniyor, oysa Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez. Peygamber hanımlarından bir şey istediğinizde, onlar perde arkasında iken isteyin; bu sizin kalplerinizin de onların kalplerinin de temiz kalması için en uygunudur. Resûlullah’ı üzmeye hakkınız yoktur, kendisinden sonra ebedî olarak eşleriyle de evlenemezsiniz, sizin bunu yapmanız Allah katında büyük bir günahtır.

— Buhari’deki bahsettiğimiz Hz. Ayşe rivayeti (Esra Gözeler’in aktarımı ile, s.39): El-Buhari’de yer alan ve surelerin tertibine değinen aşağıdaki rivayet Hz. Âişe ve Iraklı biri arasında geçen bir diyaloğu aktarır:

Ben müminlerin annesi Âişe’nin yanında idim. Derken onun yanına Iraklı bir kimse çıkageldi ve kefenin hangisi daha hayırlıdır? dedi.
Âişe: Vah sana! (Artık ölümünden sonra) bunun senin için ne önemi var? dedi.

Bu sefer o kişi: Müminlerin annesi, bana kendi mushafını göster, dedi.

Âişe: Niçin? diye sordu.

O zat: Kuran’ı senin mushafına göre telif etmeyi istiyorum. Çünkü Kuran telif edilmemiş olarak okunuyor, dedi.

Âişe: Hangi sureyi önce okuduğunun (sureleri belli bir tertip üzerine okumanın) senin için ne önemi var?

Kuran’dan ilk nazil olan, mufassal (surelerden), içinde cennet ve ateş zikr olunan bir suredir. Nihayet insanlar İslam’a döndükleri zaman, helal ve haram ayetleri nazil oldu.
Şayet ilk evvel “İçki içmeyin!” yasağı inseydi, insanlar elbette: “Biz asla içkiyi bırakmayız derlerdi.

Ve şayet yine ilk evvel “Zina etmeyin!” yasağı inmiş olsaydı, insanlar: “Biz zinayı asla bırakmayız” diyeceklerdi.

Yeminle söylüyorum ki, ben henüz oyun oynayan bir kız çocuğu iken Mekke’de Muhammed’e: “Bilakis kıyamet onlara vâdedilen asıl saattir ve o saat daha belalı ve daha acıdır” (el-Kamer:46) ayeti inmiştir.

El-Bakara ve en-Nisa sureleri ancak ben Peygamber’in yanındayken inmiştir, dedi.

Ravi dedi ki: Bundan sonra Âişe, o Iraklı için mushafı meydana çıkardı ve ona surelerin ayetlerin yazdırdı.

[Not: Ayşe mushafını çıkartıyor ve Iraklıya ayetlerini yazdırıyor diye bitiyor rivayet. Ama, baştaki resimden de anlaşılacağı gibi, bu kopyalama işi o zamanlar hiç de kolay değildi. Kuran’ı kopyalamak, haftalar hatta aylar sürmüştür; adam elinde kilolarca deri veya parşömen ile gelmiş olması lazım ve oturup yazması aylar sürer. Ama rivayet sanki bilgisayardan çıktı alınıyor gibi işi kolay gibi göstermiş.]

—Osman’ın Peygamberin evindeki Kuran’a “azıcık” demesi Tunay Bayrak tarafından anlatılıyor (Mushaf [Bugünkü Kuran] Kuran’ı Kerim midir?, s.205):

Hz. Osman bu hali öğrenince mescide gelip minbere çıktı. Hutbe okuyup: …ayrıca da Kuran’ı yaktığımı söylüyorlar. Şundan ötürü yaktım ki onların elindeki Kuran azıcıktı. Ve her kişi: -Benim Kuran’ım sahihtir, doğrudur derdi. Bense bunun üzerine hepsini toplattım, düzelttirdim. Halkın eline doğrusunu verdim. Ellerindeki yanlış olanları yaktım…” (Tarih-i Taberi, Sağlam yay. c. 3, s. 558).

— Hazreti Osman mushafının gösteren resmin orijinali burada.

— Mushafın bir harfinin bile değişmeden geldiğini söyleyen bir yazı.

Kuran metninin anlamı var mı?

TANIMLAR:

Lafız: Kuran’ın metnini meydana getiren işaretler.

Mânâ: Kuran’ın yazıldığı işaretleri çözümleyen okuyucunun bu işaretlere verdiği anlam. Anlam işaretlerde değil; okuyandadır.

Vahiy: İlham. Peygambere Cebrail aracılığı ile gelen ilham. Cebrail’in peygamber ile nasıl bir iletişim kurduğunu bilmiyoruz ve bilemeyiz.

Mushaf: Kuran’ın sonradan düzenlenmiş bugünkü metni.

Kuran: Bugün Kuran dediğimiz metin aslında mushaftır. Kuran, peygambere inen ayetlerin toplamı olan bir kitap olarak hiç bir zaman varolmamıştır. Yani eğer, peygamber gelen ayetleri kitaplaştırsaydı ve “bu bana gelen ayetlerin eksiksiz kitaplaşmış halidir” deseydi ve nasıl okunacağını insanlara öğretseydi, o Kuran olurdu.

***

Niyazi Beki, Kuran’ın yazıldığı işaretler ile anlamı arasındaki ilişkiyi bir ilahiyatçı olarak inceleyen bir yazı yazmış.

Niyazi Beki, “Kuran” ve “vahiy” kelimelerini eşanlamlı olarak kullanıyor. Bence iki kelime arasında anlam farkı var. Kuran kelimesi yerine vahiy kelimesini kullanmayalım.

***

Bu benim de ilgilendiğim bir konu. Kuran bu şekilde lafız ve anlam olarak ikiye ayrıldığı zaman, onu kutsal bir metin olarak değil de normal bir metin olarak okuyup analiz edebiliriz. Çünkü Kuran’ın metni bir metindir, ama kutsallığı ona insanlar tarafından verilmektedir ve bu kutsallığın metin ile bir ilişkisi yoktur.

Kuran’ın bir metin olması, Allah’ın sözü olmasından veya kutsal olmasından bağımsızdır. İnsanlar herhangi bir metni nasıl anlıyorlarsa Kuran’ı da aynı şekilde anlarlar. Aynı kısıtlamalar geçerlidir. Bir metnin anlamı nerede? Bir metinden nasıl anlam çıkartabiliriz?

Niyazi Beki: “Kuran’ın sadece manasıyla Kuran olduğunu iddia etmek anlamsızdır.”

Demek ki, Kuran’ın sadece manası ile Kuran olduğunu iddia edenler varmış. O zaman anlam nedir ona bakmamız gerekir. Kuran bir metin olduğuna göre bu metnin anlamı nerededir?

***

Kuran’a vahiy demesi doğru değil. Vahiy ilham demek. Peygamberin içine doğan sözler. Kuran ise peygamberin ölümünden 80 sene sonra sırası değiştirilerek yeniden düzenlenip –belki eklemeler ve düzeltmeler yapılarak– kitap haline getirilmiş bir metindir.

Peygamber ile bugünkü Kuran’ı, yani mushafı, ayıran çeşitli katmanlar var. Kuran, peygamberin direk sözü olamaz. Peygamber söylediği anda söyledikleri kağıda geçirilmiş olsaydı bile, Arapça’nın özelliklerinden dolayı, okuma değişiklikleri olabilirdi; mushafın metni peygamberin sözlerinden çok farklıdır.

Şöyle bir tarihsel süreç olduğunu biliyoruz:

1. Bir vahiy gelince peygamber ayeti, yani gelen ilhamı, Arapça’ya çeviriyor, ve yanındakilerin duyması için seslendiriyor.

2. Etrafındakiler bu ayeti ezberliyor.

3. Ayetler arttıkça, bu ayetleri ezberleyip ezberinde tutan hafızlar oluşuyor. Her hafız aynı Kuranı aynı şekilde okumuyor. Bu aşamada bile, insanların dille olan karmaşık ve duygusal ve belirsizliklerle dolu ilişkisinden dolayı ayetlerin okunuşunda, yani anlamında, farklılıklar oluşuyor.

4. Bazı ayetler kemik parçaları ve tahta parçaları üzerine yazılarak korunuyor. Arapça’da sessiz harfler olmadığı için ve o dönemde henüz hareke sistemi olmadığı için, yazılı bir ayet çeşitli şekillerde okunabiliyordu. Arapça dilinin bu özelliğinden ötürü bu durum kaçınılmazdı. Ayet yazılmış olsa bile okunması değişik olabiliyordu.

5. Peygamber hayattayken Kuran’ı toplayıp kitaplaştırmak için girişimler yapmamıştır. Peygamber yaşarken yani vahiyler gelirken ortada bir Kuran kitabı yoktu. Bu sebepten Kuran’ın birçok ayetinde kendinden “Kuran”, veya “kitap” diye bahsetmesi bu ayetlerin Kuran kitaplaştırılırken eklenmiş olabileceğine işaret ediyor.

6. Peygamber öldükten sonra değişik coğrafyalarda değişik Kuranlar ortaya çıkıyor. Yani artık kimsenin Kuran’daki hangi ayetlerin peygamberin direk sözü olduğunu bilmesi imkansız oluyor.

7. Peygamberin ölümünden 80 sene sonra değişik kopyalar yakılıyor. Ayetlerin sırası yeniden düzenleniyor ve bugünkü mushafın metni sabitleniyor. Kuran’ı kitaplaştırmak için insanlardan bildikleri ayetleri iki şahit getirerek Kuran’ı toplayan editörlere sunması isteniyor. Kuran bu şekilde toparlanıyor. Yani birisi geliyor, “filan filan bu ayeti peygamberden duymuş ben de ondan duydum” diyor. Editörün aklı yatarsa bu ayeti Kuran’a alıyor ve uygun bir yere ekliyor. Veya eklemiyor.

***

Kuran’ın kitaplaşma süreci bu. Bu süreç tarihsel olarak biliniyor. Gizemli, veya gizli saklı bir durum yok. Peki durum buysa Kuran’ın peygamberin, dolayısıyla Allah’ın, direk sözleri olduğunu söylemek mümkün olabilir mi? Olamaz. Eğer bu tarihsel süreci inkar edip, Kuran’ın peygamberin direk sözleri olduğunu söylersek kendimizi aldatmış oluruz.

***

Bu yazıda Kuran’da lafız/anlam ilişkisine değinemedik, bir dahaki yazıya kalsın.

Notlar:

— Niyazi Beki’nin bu konuda yazıları: Vahiyde lafız ve mânâ ilişkisi-1, Vahiyde lafız ve mânâ ilişkisi-2Vahiyde lafız ve mânâ ilişkisi-3

— Kuran’ın kitaplaşması süreceni anlatan kaynak kitap: Mushaf (Bugünkü Kuran) Kuran’ı Kerim midir? Kuran tarihine metin odaklı eleştirel bir bakış, Tunay Bayrak. Berfin Yayınları, 2015. Tunay Bayrak’ın kitabı ile ilgiyi yazım.

— Faydalandığım diğer 2 kitap: Vahyin Tarihsel Mahiyeti, Hamdi Tayfur, Ankara Okulu Yayınları, 2017. Kuran’ın Metinleşme Süreci, Doç. Dr. Ziya Şen, Düşün Yayıncılık, 2014.

Kuran ile ilgili diğer yazılarım.

Okulcu çelişki bükücülerin Kuran masalları

Kuran’ın kitap halinde mi yoksa peyderpey mi indiği eski bir konudur. Bu konuda tefsirci ulema uzun masallar yazmışlardır. Tefsirci ulemanın tefsir edemeyeceği hiçbir çelişki yoktur. Hatta bu tefsirci ulemaya “çelişki bükücüler” diye teknik bir ad bile taktım.

Tefsir “yorumlamak” demek. Bu kelime önceleri rüya yorumlamak anlamında kullanılırken daha sonra Kuran yorumlama anlamı kazanmış. Bu Kuran yorumcularının yorumları, bilimsellik açısından, hala rüya yorumlama seviyesinde kalmış; bütün yaptıkları Kuran’dan cümleler üzerine masallar yazmak.

Tefsirciler, yani çelişki bükücüler, burada da üstün yeteneklerini göstermişler.

Çelişki bükücülerin çok eski bir okulculuk geleneğinden geldiklerini unutmayalım. Okulcuların işi, o okulun kutsal doktrininde zaman içinde oluşan çatlakları macunlayıp görünmez hale getirmektir. Okulcu profesyoneller, doktrinde (yani kitapta) zaman içinde ortaya çıkan çelişkileri standart demagoji yöntemleri ile kitaba uydururlar. En popüler yöntemlerden biri, bir çelişkiyi meydana getiren lafın ve zıddının birbirlerinin zıddı olmadıklarını laf oyunları ile anlamları bükerek göstermektir. Bunu yapmak için güzel bir masal yazmanız yeterlidir. Burada da yapılan budur.

Çözülmesi gereken çelişki şu:

Kuran’daki bazı ayetlerin, Kuran’ın; hem, 1) mushaf sırasına göre, bir bütün olarak indiğini; hem de, 2) iniş sırasına göre parça parça indiğini söylüyor olmasıdır.

Bizim kısıtlı insan aklımız bir metnin hem bir bütün, hem de parça parça peygambere iletilmiş olacağını kabul edemez. Bizim aklımıza göre, bir metin ya bütün olarak yayınlanmıştır veya parça parça tefrika edilmiştir; ikisi aynı anda olamaz.

Aklımız böyle bir çelişkiye şahit olunca kısa devre yapar ve bir açıklama bulunmasını ister. Kuran herhangi bir kitap olsaydı, hiç düşünmezdik ve böyle bir çelişkinin olamayacağını ve bunu yazanın saçmaladığını veya hata yaptığını söylerdik. Ama Kuran’ın özel statüsü var çünkü Kuran’da çelişki olamayacağını bir önkabul olarak kabul etmişiz ve bu sebepten bu çelişkiyi Kuran’ı incitmeden çözmemiz gerekir.

Çözümün hem akla uygun olması hem de Kuran’ın yanlış olduğunu ima etmemesi gerekir. Bu ince dengeyi en iyi sağlayabilecek olanlar çelişki bükücülerdir; bu çelişkiyi onlara havale edip zihnimizi rahatlatmalarını isteriz.

İçinde yaşadığımız bu dünyada, bir metin hem parça parça hem de bir bütün olarak semalardan dünyaya gelmiş olamaz.

Allah, tam da bu sebepten, tefsirci ulema dediğimiz bu çelişki bükücüleri yaratmıştır.
Onlar için, Kuran’ın hem bir bütün hem de peyderpey indiğini ispatlamak basit bir iştir. Şöyle bir masal ile çelişki çözülebilir:

Kuran’ın bir bütün olarak indiğini söyleyen Kadr suresi doğrudur çünkü, Kuran en yüksek semadan (Allah’ın ve meleklerin katından -haşa-) en alçak semaya, yani biz insanların bölgesine, mushaf sırasına göre düzenlenmiş şekilde inmiştir. Orada Beytül İzzet, yani Yücelik Evi adlı bir mekanda melekler tarafından iniş sırasına göre düzenlenip raflara yerleştirilmiştir.

Kuran parça parça indi diyen İsra ve Furkan sureleri de doğrudur, çünkü Yücelik Evi’nde meleklerin parçalara ayırıp raflara kaldırdığı Kuran, zamanı gelince peygambere iniş sırasına göre servis edilmiştir.

Böylece Kuran’ın çelişkili olmadığı ispatlanmış oluyor.

Yani Kuran, Kadr suresini doğrulamak için, 7. semadan toptan olarak bizim bulunduğumuz 1. semaya iniyor; sonra da İsra ve Furkan surelerini doğrulamak için perakende olarak peygambere iletiliyor. Kuran’da çelişki yoktur.

Bu masalı beğenmeyen çelişki bükücüler de olmuştur; onlar da Kadr suresinin anlamını kindilerine göre eğip bükerek benzer yorumlar yapmışlardır. Unutmayalım ki Arapça’da sesli harf yoktur, noktalama işaretleri yoktur; “Arapça değil mi, uydur uydur söyle” lafı boşa söylenmiş bir laf değildir.

** ** **

Fakat yorumcularımız, tek seferde inen Kuran ile peyderpey inen Kuran’ın sıralamasının değişik olduğuna dikkat çekmemişler ve bu çelişkiyi açıklamak için bir masal yazmamışlardır.

Bu konunun farkında olmamalarına imkan yok; belki de ciddiye almadılar. Ama biz ciddiye alıyoruz çünkü Kadr suresi Azamet gecesinde gerektiği sayıda meleklerin Kuran ile Yücelik Evi’ne indiğini söylüyor. Bunlar katip meleklerdir ve Kuran’ı iniş sırasına göre düzenlemek için gelmişlerdir. Bu meleklerin neden geldiği de böylece açıklığa kavuşmuş oluyor.

Katip melek bunlar. Kitab’ı iniş sırasına göre düzenliyorlar.

Fakat bu masal da tarihsel süreç ile çelişiyor. Biliyoruz ki, Kuran iniş sırasına göre inip, ondan sonra, yeryüzündeki editörler tarafından mushaf sırasına konulmuştur. Mushaf sırasına göre inip daha sonra iniş sırasına konmamıştır.

** ** **

Aslında en iyisi Kuran’ı olduğu gibi bırakmaktır. Çünkü Kuran’daki bu sözde çelişkileri masallar ile insan aklına uydurmaya çalışmak –Kuran’ı insan aklına uydurmaya çalışarak azametini insan aklına indirgemek– Kuran’ın yanlış olduğu ve masallarla düzeltilmesi gerektiğini söylemektir; Kuran’a hakarettir ve Kuran’ı tahriftir.

Kuran’a şerh yazamazsınız. Ama bu okulcu akademik yorumcuların işi Kuran’a şerh yazıp Kuran’ın anlamına değiştirmeye çalışmaktır.

Nedir işleri?

Bunlar yıllarca Kuran’ı inceleyip, ezberleyip, Kuran metni üzerine kariyer yapmış, kariyerci okulcu akademiklerdir. Bütün profesyonel sınıflar gibi, din ulemasının da tek bir hedefi vardır, o da kariyer yapmaktır; bunlar kariyerleri için Kuran’ı malzeme yapmaktan çekinmezler.

Bunlar Kuran’ı eleştirerek Kuran’a şerh yazarak kariyer yaparlar; kendi uydurdukları yorumların tek doğru yorum olduğunu iddia ederler. Bunlar Kuran’da hata bulduklarını söylerler sonra da yazdıkları masallarla Kuran’ın hatalarını düzelttiklerini iddia ederler. Bir de bizden saygı beklerler. Bu profesyonel rahip sınıfı kariyer yapacak diye, Kuran’ın hatalı olduğuna mı inanacağız?

İslam’da rahip sınıfı yoktur, olmamalıdır. Bahsettiğimiz bu profesyonel yorumcular, ne kadar reddetseler de, İslam’ın rahip sınıfıdırlar. Müminlerin bunlardan uzak durması gerekir.

** ** **

Eğer tarihsel gerçekleri esas alıyorsak, Kuran’ın kendisinden “Kuran” diye bahsetmesinin de bir açıklama gerektirdiğini görürüz.

Daha Kuran’ın sadece yarısı inmişken, Cebrail Yücelik Evi’den Kadr suresini peygambere iletiyor ve Kadr suresinde Allah, “Biz Kuran’ı Kadir gecesinde indirdik” diyor. Kuran henüz bir kitap olarak ortada yok; o zamana kadar gelmiş ayetler sadece hafızların hafızalarında saklanıyor. Kemik parçalarına ve yapraklara yazılmış ayetler de olabiliyor. Ama kitap yok.

Bu durumda Peygamber’e biz Kuran’ı bir kitap olarak indirdik diye bir ayet geliyor. Peygamber belki de kendisine gelen ayetlerin ilerde “Kuran” adlı bir kitapta toplanacağını Kadr suresinden öğrenmiş oluyor çünkü kendisi yaşarken gelen ayetleri kitaplaştırmak için girişimlerde bulunmamış.

Bu konu neden önemli?


Notlar:

Ali Sebetçi’ye, bu konu ile ilgili link için teşekkür ediyorum.

Tefsir kelimesinin etimolojisi.

— Okulculuk, o okulun kutsal kitabını korumak, yorumlamak ve okullarda bir sonraki kuşağa aktararak kariyer yapmaktır. Okulcular kitap bilgisini yüceltirler ve kendilerini kitaplardan öğrendikleri gizli bilgileri biz cahil halka açıklayan rahipler olarak gösterirler.

— Kuran bize bir tanımlamalar dünyasında yaşadığımızı da gösteriyor. Bir şey tanımlanınca varoluyor. Çelişki bükücüler Yücelik Evi diye bir yer tanımlıyorlar ve öyle bir var oluyor. Allah cennet ve cehennemi tanımlıyor ve cennet ve cehennem var oluyor. Allah Azalet Gecesi’ni tanımlıyor, ve böyle bir gece var oluyor. Varlık tanımlamadır.

Güzeli güzel yapan kusurudur

Ali Sebetçi yazdı:

Cevabım:

Eğer “öncül”; “araştırmaya konu edilmeksizin doğru sayılan önerme” ise, benim tavrım öncül veya önkabul değil. “Kuran’da yanlış olamaz, çelişki olamaz; Kuran kayıtsız şartsız doğrudur,” deseydim bu bir önkabul olurdu. Bu duruma göre, sizinki önkabul olmuş oluyor, benimki değil. Ben sorgulayarak anlamayı tercih ediyorum. (Kuran’ı anlamadan kabul etmenin, Arapça bilmeyen birisinin Kuran’ı anlamadan okumasından ne farkı olabilir?)

Sorgulamak Allah’ın biz insanlara verdiği bir yetenektir ve kitapta bu yeteneğimizi kullanmamızı yasaklayan bir yasa yoktur. Sorgulamayı yasaklayan kitabın kendisi değil, hep dini sahiplenmiş olan rahipler sınıfı, yani hiyerarşi, olmuştur. Çünkü onlar her sorgulamayı, kendi kabul ettikleri ve tek gerçek doğru anlam olarak sattıkları anlama karşı bir tehdit olarak görürler; yani kitabı sorgulama, onların varoluş nedenini sorgulamaktır ve cezalandırılmalıdır.

Perinçek’in kitabında detaylandırılan yeryüzündeki efendi/kul ilişkisinin, yeryüzündeki efendiler tarafından gökyüzüne yansıtılıp, sonra kendilerini tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olarak tanımlamaları hikayesi bir tarihsel gerçek olarak aklıma yatıyor. İslamdan önceki bütün dinlerin, özellikle eski Mısır’ın tek tanrılı dinlerinin, bu şekilde gerçekleştirilip halka dayatılan dinler olduğunu siz de kabul edersiniz.

İslam dini de, Arap yarımadasında devamlı kendi aralarında kavga eden çok tanrılı kabileleri tek bir tanrı ve tek bir devlet altında toplamak için tanımlanmış bir din gibi gözüküyor. İslam, ticareti güven altına almak; kabileleri silahsızlaştırıp, silahlanmayı devlet tekeline almak; yeni bir kutsal töre tanımlayarak davranış standartları belirlemek, yani, kabileleri tanımlayan aile bağlarını kopartıp insanları devlete biat etmiş kullar olarak tanımlamak; gibi toplumsal değişiklikler yapabilmek için gereken gücün göklerden geldiğini söylemek için yaratılmış bir ideoloji gibi gözüküyor. Yani, İslam, tarihsel açıdan, yeryüzündeki efendilerin gücünü resmileştirmek için yaratılmış yeni bir düzen tanımlaması gibi gözüküyor. Aynı eski uydurulmuş dinler gibi.

Peki İslam’ı eski uydurulmuş dinlerden farklı yapan nedir? Kuran’ın bu konuda kendi hakkında söyledikleri dışında başka deliller var mı? Hukukta kendine şahitlik yapmak geçerli değildir; Kuran’ın da kendine şahitlik yapması şüphe ile karşılanmalıdır.

Kuran kendisinin tek hak dini olduğunu söylüyor. Bunu kabul edebiliriz veya sorgulayabiliriz; ben şu anda sorgulamayı tercih ediyorum.

Benim için soru şu: Kuran’ı okurken, aklımı kullanarak sorduğum soruları hiç bir sınır koymadan sorabilecek miyim? Yoksa bazı soruların sorulmasının yasak olduğunu kabul ederek sadece cevapları bilinen sorular mı sorabileceğim? Şu anda sorularıma sınır koymuyorum.

Fakat aslında, sorgulamadan kabul etmenin, yani inancın, en doğru felsefi duruş olduğunu düşünüyorum çünkü bu dünya bir tanımlamalar dünyasıdır –varoluş tanımlamadır– öyleyse tanımlamalar arasından birini seçip onu doğru tanımlama olarak tanımlayabiliriz. Önemli olan inanmaktır; inanmak da zaten sorgulanması yasak olan şeyleri sorgulamamayı kabul etmek demektir.

Öte yandan, inandığımız şeyi anlayamayız, çünkü anlamak için soru sormanız gerekir ama inanan birisi soru sormamayı –en azından yasak soruları sormamayı– kabul etmiştir. İnanan için anlamak yasaklanmıştır; halbuki ben anlamak istiyorum. Kuran’da da sorgulanacak çok şey var.

Filolojik ilişkiler var; Kuran’ın diline bakarak, Kuran’ın açıkça söylemediği çıkarsamalar yapabiliriz.

Kuran’ın dedikleri ile çelişen tarihsel olgular var. Kuran’ın kendisinin bir gecede indiğini söylemesi, fakat tarihsel olarak 23 yılda perdeypey inmiş olması.

İbrahim peygamberin dünyanın hareket ettiğini bilmiyormuş gibi konuşması.

Bunlar açıklanması gereken çelişkiler yaratıyor. Eğer aklımızı kullanarak bakarsak bu çelişkileri, masallarla değil fakat sorgulayarak çözmeye çalışmalıyız.

Kimse korkmasın, sorgulamaktan Kuran’a zarar gelmez; kimsenin Kuran’ı onu sorgulayanlardan korumaya çalışması da gerekmez.

Kuran’ın lafızı Kuran değildir; Kuran sadece anlamlar aleminde varolan bir anlamlar kümesidir. Anlam kelimelerde değildir, okuyandadır.

Peki, benim yaptığım gibi, sorgulayarak Kuran’ı anlamak mümkün mü? Hiç zannetmiyorum.

Kuran neden kusursuz olmalı? Kuran sabit tutulan bir metindir, kusursuz değildir; ama kusurlu olmak da bir kusur değildir. Nedir bu insanların kusursuzluk saplantısı? Güzeli güzel yapan kusuru değil midir?

Kuran bir metindir; anlam metinde değil, metni okuyandadır; bu kural Kuran için de geçerlidir. Bu sebepten, bir anlam tanımlayıp o anlama inanmak en doğrusudur.


Notlar:

Doğu Perinçek, Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, Nisan 2019.

Kuran’ın bir gecede indiğini söylemesi tarihsel gerçekle çatışıyor. Kadr suresinde Kuran’ın bir kitap olarak indiği söyleniyor, bu da tarihi gerçekle çelişiyor. Bir ihtimal de, bu gibi ayetlerin, Kuran kitaplaştıktan sonra, Kuran’ı kitaplaştıran editörler tarafından eklendiği olabilir. Kuran bu şekilde tahrif edilmiş midir bilmiyorum. Ama daha sadece 28 ayet inmişken, ortada kitap yokken, Kuran sadece hafızalarda saklanıyorken, 29. ayette, Kuran’ı kitap olarak tek bir kerede indirdik, anlamına gelen bir ayet ne anlama gelebilir? Sorgulamak gerekmiyor mu?

İbrahim’in dünyanın hareket ettiğini bilmemesi hakkında

Kuran’a göre dünya sabit mi?

Caner Taslaman Kuran ile akıl ilişkisini çok ince ve veciz bir şekilde ifade etmiş.

Kuran aklı ilahlaştırmaz ama aklı kullanmanın dine hizmet ettiğini gösterir.

Bu lafı ben şöyle yorumluyorum:

Kuran’ın yanlış olması söz konusu olmadığına göre, eğer aklınızla Kuran çelişirse, aklınızı kullanıp Kuran’ı aklınıza uyduracak masallar uydurun.

İslam alimleri tam da bunu yaparlar.

El-Enam suresinde anlatılan İbrahim kıssasını inceleyerek Taslaman’ın sözünün ne kadar doğru olduğunu gösterebiliriz.

Bu kıssadaki çelişkilerin farkına varan alimler, çelişkileri akla uygun hale getirmek için masallar uydurmuşlar.

Bu masallardan en bilineni mağara masalıdır.

Kıssadaki çelişki İbrahim’in güneşin batışını sanki ilk defa görüyormuş gibi davranmasından kaynaklanıyor. İbrahim yeryüzünde yaşıyor, kendine bir tanrı arayacak yaşa gelmiş ama güneşi ilk defa görüyor.

Güneşi gördüğünde çok etkileniyor ve güneş benim tanrımdır diyor. Ondan sonra bir bakıyor ki güneş batıyor. Ben batan şeylerden hoşlanmam mealinde bir şeyler söylüyor ve batan bir şey benim tanrım olamaz diyor. Aynı sürprizi ay ve yıldızlar (gezegenler) için de yaşıyor, çünkü onlar da batıyor.

İbrahim, yıldızlar tanrımdır diyor; ay tanrımdır diyor, ama battıklarını görünce, bunlar benim tanrım olamaz diyor.

Yetişkin bir dünyalı olarak İbrahim’in güneşin ve ayın doğup battığını bilmemesi mümkün mü? Değil.

Peki öyleyse Kuran’daki bu bariz çelişki nasıl açıklanabilir? Kuran’daki çelişkileri açıklamak ulemanın işidir ve bunu çok ustaca yaparlar. İslam bilginleri bu çelişkiyi de bir masal ile açıklamışlar.

Bu masala göre, İbrahim doğduktan hemen sonra annesi onu bir mağaraya kapatır ve bu mağarada İbrahim mucizevi bir şekilde kısa zamanda büyür ve gençlik çağına ulaşır. Mağarada olduğu için gökyüzünü hiç görmemiştir.

Bir gün İbrahim annesine “beni dışarı çıkart” der ve gökyüzü cisimlerini ilk defa görür ve bu kıssada bahsedilen olaylar gerçekleşir. Böylece İbrahim güneşin doğup battığını bilmeden yetişkinlik çağına ulaşmış olur.

Mağara masalının inandırıcı olmadığını söyleyen İslam alimleri de olmuş; onlar da başka mazeretler uydurmuşlar:

“İbrahim tabii ki güneşin, ayın, yıldızların battığını biliyordu ama kavmine bir ders vermek istediği için onların anlayacağı bir dille konuşuyordu,” demişler.

Maksat bu çelişkinin gerçek bir çelişki olmadığını kelime oyunları ve masallarla göstermek çünkü Kuran yanlış ve çelişkili bir şey söylemiş olamaz.

İbrahim, “bu gök cisimleri benim tanrım olamaz, ancak onları yaratan benim tanrım olabilir” diyor. Tamam. Ama bu mantık gök cisimlerini yaratanın Allah olduğunu ispatlamaz ki. İbrahim, gök cisimlerinin bir yaratıcısı olduğu sonucuna varıyor ama bu yaratıcının Allah olduğu sonucuna varamıyor.

Gök cisimlerinin bir yaratıcısı varmış ve o da İbrahim’in tanrısı imiş; veya İbrahim onu kendi tanrısı olarak tanımlamış. Ama kim o? Bilinmiyor.

Tabii bu bir kıssa, mantığa uygun olması gerekmiyor.

Kıssa, hedef kitlenin anlayabileceği bir dilde, eğlenceli ve akılda kalıcı olarak mesajını ileten bir hikayedir. Hikayenin basit olması tekrarlanmasını kolaylaştırır ve kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlar. Bu sebepten kıssanın mantıklı olmasından çok basit ve tekrarlanabilir olması önemlidir.

İbrahim kıssası mesajını doğru olarak vermiş ki günümüze kadar gelmiş ve Diyanet’in sayfasında İbrahim’in nasıl bilimsel ve aydınlanmacı akıl kullanarak paganlığı bırakıp İslam’ı seçtiği anlatılıyor. İbrahim, sanki Descartes’ın dediği gibi, vahiy yolu ile değil, akıl yolu ile tanrısını bulmuş oluyor. Ve bu kıssa bin senedir Kuran’ın akıl ile çelişmediğini vurgulamak için kullanılıyor.

İbrahim İslam’ı bilimsel eleştiriye tabii tutmuş ve ancak ondan sonra İslam’ı kabul etmiş gibi bir masal anlatılıyor. Belki de bu sebepten artık bebeklerin ergenlik çağına gelince kendi akıllarını kullanıp bir din seçmesine izin verilmez; bebek doğar doğmaz kimliğine “Dini: İslam” diye yazılır.

Zaten, bu kıssadan çıkan sonuç, İbrahim örneğinde olduğu gibi, aklını kullanan herkes zorunlu olarak İslam dinini seçecektir.

Demek ki, bu çağda bu peri masalına inananlar var ki onlar İslam alimlerinin tezgahladığı bu çocukça yorumları kabul ediyorlar ve kendi akıllarını tatile yollayıp İbrahim masalına inanıyorlar ve “İbrahim gibi yüce aydınlanmış bir bilim adamı İslam’ı akıl yolu ile seçmiş, bu benim için yeter de artar, ben hiç düşünmeden İslam’ı seçebilirim” diyebiliyorlar.

** ** **

Fakat daha ilginç olanı, İbrahim’in yıldızların, ayın ve güneşin battığına inanması.

Yani İbrahim, dünyanın evrenin merkezinde hareketsiz durduğunu ve gök cisimlerinin dünyanın etrafında döndüğünü söyleyen eski dünya modeline göre konuşuyor. Halbuki gök cisimleri dünya kendi etrafında döndüğü için batarmış gibi görünürler, aslında batmazlar.

İbrahim’in gök cisimlerinin battıkları için tanrı olamayacaklarını söylemesi, onun dünyanın hareket ettiğini bilmediğini gösterir.

Eğer İbrahim’in mantığı ile gidersek, gök cisimleri tanrı olabilir çünkü onlar batmıyor, dünya kendi etrafında döndüğü için onlar doğudan batıya hareket ediyor gibi görünüyorlar.

Eğer İbrahim doğru dünya modelini bilseydi yani dünyanın kendi etrafında döndüğünü bilseydi o zaman uzay cisimlerinin gerçekten batmadığını bilirdi ve belki de onların tanrı olduğuna inanırdı. Veya paganlıktan kendini kurtarmak için başka mazaretler bulmak durumunda kalırdı.

Ama Kuran hatalı olamaz. Kuran’ın dünyanın hareketsiz olduğunu söylemek gibi bir yanlış yapması olanaksızdır ve düşünülemez. Hata bizde olmalıdır; biz Kuran’ı yanlış anlıyor olmalıyız.

Kuran’da adı geçen peygamberler de hata yapamazlar. Öyleyse bizim de aklımızı kullanıp İbrahim’i böyle bir zan altında kalmaktan kurtarmamız gerekir.

Şöyle diyebiliriz:

İbrahim tabii ki dünyanın hareket ettiğini biliyordu ama bunu kavmindeki normal insanlara anlatamazdı. Kopernik’ten binlerce yıl önce kavmindeki basit insanlara dünyanın hareket ettiğini nasıl açıklasın? Böyle bir şey söylese kavmi onu alaya alırdı.

İbrahim, hele hele, Allah’ın, hâşâ, dünyanın hareket ettiğini bilmemesi söz konusu olabilir mi? Dünyaya hareketini veren zaten O!

** ** **

Sonuç olarak, İbrahim’in, bu kıssaya göre, aklını kullanmak açısından örnek alınacak birisi değildir.

Diyanet ise İbrahim’i nerdeyse bir 18. yüzyıl aydınlanmacısı gibi İslam’ı akıl yolu ile sorgulayıp paganlıktan vazgeçip İslam’ı seçen bir bilim adamı olarak göstermeye çalışıyor. Diyanet’in yorumuna göre İbrahim aklını kullanarak tevhid fikrine varıyor ve müslüman oluyor.

Durum hiç de öyle değil. Kıssayı kendi aklımızı kullanarak okuduğumuzda İbrahim’in yürüttüğü mantık pek akılcı gelmiyor bize.

İbrahim güneşin battığını hiç görmemiş gibi “güneş benim tanrımdır” diyor; sonra “Aaa, güneş batıyormuş, o benim tanrım olamaz” diyor. Güneşin batışının sadece görüntü olduğunu bilmiyor.

Ama İbrahim’i bu konuda suçlayamayız.

İbrahim diye birinin yaşayıp yaşamadığı bilinmiyor. Böyle birisi varsa bile ne zaman yaşamış, nerede yaşamış, neler yapmış… hiç bilinmiyor.

Sadece İbrahim adına uydurulmuş bir sürü masal var.

** ** **

Taslaman’ın Kuran ve akıl ilişkisini çok ince ve veciz bir şekilde açıkladığını kabul etmeliyiz; bunun için onu tebrik ediyoruz.

Kuran eğer bilimsel aklı yüceltseydi, ve ilahlaştırsaydı, o zaman Kuran’a inanan kimse kalmazdı. Bu kıssaya bilimsel akıl yürüterek, eleştirel aklını kullanarak bakan birisi ancak güler, “güzel bir fıkra bu” der. Bu kıssaya ciddiye alacak olsak o zaman da Kuran’ın dünyanın hareket ettiğini bilmediği sonucuna varırdık.

Taslaman’ın sözüne göre Kuran diyor ki, aklınızı dine hizmet edecek şekilde kullanın; aklınız dine hizmet etmiyorsa ve Kuran’da çelişkiler falan buluyorsa, aklınızı tatile yollayın, biraz gezsin kendine gelsin.

Bin yıldır da İslam alimleri Kuran’ın bu dediğini yapıyorlar ve akıllarını din uğruna feda ederek Kuran’daki çelişkileri masallar anlatarak kurtarıyorlar. İslam dünyasında akıl çoktan beri tatilde; gitmiş tatile bir daha da dönmemiş.

** ** **

Ama unutmayalım! Kuran’da çelişki yoktur. Çelişki bizdedir. Kuran açıkça dünya sabittir dese bile bunu bize bir ders vermek için diyordur.


Notlar:

YouTube’da Caner Taslaman ve Mehmet Okuyan İbrahim peygamberin aya güneşe neden rabbim dediğini tartışıyorlar. Mehmet Okuyan’a göre bu ayetlerde “yıldız” diye tercüme edilen aslında gezegenmiş. Yani İbrahim, bugün bizim yıldız dediğimiz gök cisimlerine değil, gezegenlerden birine atıf yapmaktaymış. Bu tartışmada dikkat ettim, hem Caner Taslaman hem de Mehmet Okuyan, bilim adamı edası ile konuşuyorlar; sanki Kuran’a bir bilim adamı gibi yaklaşıyorlar gibi bir hava yaratıyorlar. Bu doğru değil. İkisi de İbrahim kıssasındaki çelişkileri sorgulamıyorlar, her İslam alimi gibi, Kuran’ın harf harf doğru olduğunu kabul ediyorlar ve çelişkileri masal anlatarak geçiştirmeye çalışıyorlar. Kuran’a bilimsel olarak, yani inançsız, baksalardı o zaman, İbrahim’in tarihsel bir kişilik olup olmadığını sorgulayarak işe başlarlardı. Halbuki onlar ibrahim’in Kuran’da adı geçtiğine göre mutlaka yaşamış gerçek bir kişi olduğuna ve bu hadiselerin onun başından aynen Kuran’ın anlattığı gibi geçtiğine inanıyorlar. Bu inançlarla yola çıkan birisi Kuran’a nasıl bilimsel bakabilir? Benim inananlara bir lafım yok. Fakat, ulemanın yaptığı gibi, inançlarını bilimsel ve eleştirel akıl ile ispatladıklarını söyleyenlere karşıyım. Bunların doğru söylediklerine inanmıyorum. Bu kıssaya bakıp İbrahim’i aydınlanmacı bir bilim adamı gibi satamazsınız. Bu yaptığınız bizim aklımızla alay etmek olur.

Güneş’e tapmak çok eski bir gelenektir. Bu kıssada da zaten İbrahim o zaman da gök cisimlerine tapanlara bir eleştiri olarak söylenmiş bence. Diyanet’in sayfasından: “Hz. İbrâhim’in kavmi ay, güneş ve yıldızlarla bu gök cisimlerini sembolize eden putlara taparlardı.”

İbrahim/Abraham’ın semantik tarihçesi. Zaten İbrahim sadece semantik olarak yaşamış olabilir. Yani sadece bir anlam olarak, propaganda amaçlı yaratılmış kurgusal bir karakter olabilir.

— “Peki öyleyse Kuran’daki bu bariz çelişki nasıl açıklanabilir?” demişiz yukarda. Ama tabii, Kuran’da “bariz” çelişki olamaz. Nasıl ki, gök cisimleri batması sadece bir görüntüdür, Kuran’daki çelişkiler de öyledir. Bize çelişki olarak görünürler ama değildirler. Ulema, Kuran’da çelişki gibi görünen “sahte” çelişkilerin çelişki olmadığını masallar yazarak bize ispatlarlar.

— Mağara masalı ve İbrahim kıssasının güzel bir analizi için bakınız: Zekeriya Pak,  HZ. İBRAHiM YILDIZ, AY VE GÜNEŞi RAB EDİNDİ Mİ?

— “Diyanet ise İbrahim’i nerdeyse bir 18. yüzyıl aydınlanmacısı gibi İslam’ı akıl yolu ile sorgulayıp paganlıktan vazgeçip İslam’ı seçen bir bilim adamı olarak göstermeye çalışıyor,” demişiz yukarda. Diyanet’in sayfasından: “Böylece Hz. İbrâhim pek çok müslüman ilim ve fikir adamının Allah’ın varlık ve birliğini aklî delillerle ispat etmek bakımından önemle üzerinde durdukları, gözleme dayalı bu istidlâli ile hem putperest kavminin inançlarını çürütmüş hem de hak dinin en temel ilkesi olan doğru bir ulûhiyyet inancının nasıl olması gerektiğini göstermiş bulunmaktadır.”

— “… bebeklerin ergenlik çağına gelince kendi akıllarını kullanıp bir din seçmesine izin verilmez,…” Çocuklar kendi dinlerini seçmeli mi?

— Bahsi geçen ayetler şöyle (el enam suresi 74-80)

(74) İbrahim, babası Azer’e, “Putları tanrılar mı sayıyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapkınlık içinde görüyorum” demişti.

(75) Aynı şekilde biz İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtusunu görüp kavrama imkanı veriyorduk ki kesin inananlardan olsun.

(76) Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü. “Rabbim budur” dedi. Yıldız batınca da “Batanları sevmem” dedi.

(77) Ayı doğarken görünce, “Rabbim budur” dedi. O da batınca, “Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yolunu şaşırmış kimselerden olurum” dedi.

(78) Güneşi doğarken görünce, “Rabbim budur, zira bu daha büyük” dedi. O da batınca dedi ki: “Ey kavmim! ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım”.

(79) Ben, O’nun birliğine inanarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.”

(80) Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin ona ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak rabbimin (beni korkutacak bir şey dilemesi hariç.) Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hala ibret almıyor musunuz?

— Kuran’la ilgili bir not. Bu kıssadan anlıyoruz ki Kuran’ın en önemli amacı putlara tapanların İslam dinine geçmesini sağlamaktır. Ama günümüzde şartlar değişti. Ülkenin yüzde doksanı müslüman, puta tapan yok. Muhammed’in çağındaki şartlar çoktan değişti. Ama biz hala puta tapanlar hakkında yazılmış ayetleri okuyoruz. Allaha ortak koşan yok ama Kuran hala bu kavgayı veriyor. İslam alimlerinin buna uygun bir masal yazmalarını bekliyorum.

DNA şapkasından tarih çıkartma işi…

Levent Yıldız’ın sunduğu, Cengiz Özakıncı ile Tarihin Bilinmeyen Yüzü programının 21 Nisan, 2019 tarihli bölümünün her zamankinden de daha önemli bilgiler içerdiğini düşünüyorum. Cengiz Özakıncı’nın deyimi ile, “DNA şapkasından tarih çıkartma işi” ile ilgili bölümlerin yazıya döktüm ve aşağıda paylaşıyorum. Videonun tamamını buradan izleyebilirsiniz.

Orijinal makale ile ilgili bir not:

Orijinal makalede İngiltere’de M.Ö. 8500 ile 2500 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen 73 insan kalıntısından alınan örneklerde DNA incelemesi yapılmış. Yapılan bilimsel araştırma bu kadar. Bu DNA incelemesi, aynı devirlerde Batı Avrupa’da yaşamış olan avcı toplayıcı insanların DNA’sı ile “genetik yakınlık” gösteriyormuş. Bu insanlardan bazıları da İberya’da yaşıyormuş. Fakat İberya’da yaşayanların Akdeniz yolu ile Ege’den gelmiş olan çiftçiler olduğu biliniyormuş. Yani Anadolu’da yaşayanlar Britonmuş ve tabii Göbeklitepe’yi yapanlar da Britonlardır iması yapılmış oluyor. Böylece bu makalenin yazarları “DNA şapkasından tarih çıkartmakta” usta olduklarını göstermiş oluyorlar.

Peki orijinal makalede, ne Anadolu, ne Stonehenge, ne de Göbeklitepe’den bahsedilmediği halde bu ilişkileri kim kurmuş? Onu da BBC’nin propagandacıları uydurmuşlar. Hedef, Sayın Cengiz Özakıncı’nın anlattığı gibi, Anadolu’yu sahiplenmek için tarihsel taban hazırlamak.

Zaten bu sahiplenme girişimi Cengiz beyin programda bahsettiği Ancient Architect kanalında yayınlanmış videoda açıkça söylenmiş:

Bu yeni araştırma, Türkiye’de bulunan Göbeklitepe’nin medeniyetin doğduğu yer olduğunu gösteriyor. Kendilerini Batı Avrupa kökenli sayan insanlar, Göbeklitepe’yi yapanların sizin ecdadınız olduğuna inanabilirsiniz.

***

0:54
Levent Yıldız: Son dönemlerde bir araştırma ulusal ve uluslararası basında yoğun yer buldu. Habere göre İngiliz bilim insanları DNA incelemeleri sonunda Britanya adasında Neolitik dönemde yerleşik olanların Anadolu’dan yola çıkıp İber yarımadası üzerinden gelerek adaya yerleştiklerini saptadı. Peki bu araştırmanın hedefi gerçekten de bilimsel gerçekleri ortaya çıkarmak mı yoksa yüzyıllardır belki de yaptıkları gibi hedefleri doğrultusunda propagandalara destek sağlamak mı? Bu akşam hem bu soruya yanıt arıyacağız, hem de Hitit uygarlığında Turani Türk varlığını ortaya koyan Atatürk’ün oluşturduğu Türk tarih tezine karşı çıkarak Hititleri İndo-Germen, İndo-Aryan Avrupalılar olarak gösteren bilimsel etiketli propagandalara yanıtlar vereceğiz.

[…]

LY: Hocam iyi akşamlar.

Cengiz Özakıncı: İyi akşamlar.

LY: Hafta içersinde bir gelişme oldu, sizle de haberleştik,

CÖ: Evet.

LY: Hatta, sosyal medya üzerinden haberleştik

CÖ: Teşekkürler. Haber verdin, ben de, bir şeyler yaptım.

LY: Yani işte bu Stonehenge’i inşa edenler Anadolu’dan mı göç etti diye bir başlık altında, böyle çok acayip propaganda. Yani daha doğrusu, çok yaygın bir medya ağı ile bir anda piyasaya girdi. Bütün dünyada girdi, sadece Türkiye’de değil. Ama daha yoğunluklu Türkiye’de. Doğa ekolojisi ve Evrim adlı bir bilimsel yayın bu. Sizi kızdırayım, İngilizcesini söyleyeyim. Nature Ecology and Evolution. Daha havalı oldu mu?

CÖ: Oldu.

LY: Öyle oluyor ya. Hani Türkçe diyince, bazen İngilizce diyince, daha iyi hissediyor bazı kimseler. Ama biz Türkçesini kullanalım.

CÖ: Küresel oluyorlar, bir dakikada. Yani Türkiye sınırlarını aşıyorlar, herhangi bir sözcüğü İngilizce olarak dile getirdiklerinde, derhal Türkiye sınırlarını parçalayıp aşıp dünya vatandaşı haline geliyorlar.

3:05
LY: Türkçemiz dil bayrağımız.

CÖ: Evet. Aynen öyle.

LY: Biz dil bayrağımızı hep en tepede dalgalandırmaya devam edelim. Kim ne yaparsa yapsın. Doğal Ekolojisi ve Evrim dergisi böyle bir yayın yaptı. Siz bunu incelediniz. Nedir bu, hocam?

3:18
CÖ: Ben de baktım, BBC, İngiltere’nin haber kurumu, böyle bir haberle… İşte İngiltere’de, bu şekilde, devasa büyüklükte, bir kaç insan boyu büyüklüğünde taşlar bir araya getirilip böyle bir çember halinde dizilmişler. Bu işte gizemli bir anıt olarak kabul ediliyor, uzun süredir. Kim yaptı? Neden yaptı? Neydi amaçları? Bunlar uzaylı mıydı? Uzaydan mı geldiler? Gibi pek çok varsayım üretilmişti. Şimdi diyorlar ki İngiliz “flim” insanları, diyorlar ki, DNA’larına baktık, bunlar Anadolu’dan gelmişler. Ne zaman? 6 bin yıl önce gelmişler. 6 bin yıl önce Anadolu’dan gelip…

LY: taşı dikmişler…

4:28
CÖ: …bu taşları buraya dikmişler diyorlar. Şimdi tabii, bu halkın, bakın, İsa’dan önce 4 bin yıllarında Britanya’ya ulaştığı belirlendi, diyor haberin içinde. Ve işte, İsa’dan önce 6 binlerde başlayan büyük bir nüfus hareketliliğinin bir parçası olduğu vs. vs. Hatta göç edenlerin fotoğrafını da, şaşırmayın, bakın göç edenlerden birinin portresi. [

LY: 6 bin yıl evvel?

Stonehenge2

5:05
CÖ: Tabii, 6 bin yıl önceki, Britanya’ya Anadolu’dan gelen kardeşimiz buymuş. Yani bu ve bu gibi görünümlere sahiplermiş. Yani görsel olarak da destekliyorlar haberlerini. Daha da beteri, ya da daha da ilginci, ya da daha da önemlisi, bunlar çiftçi. Bu çiftçinin neden göç ettiğini tabii açıklayamıyorlar. Madem bunlar çiftçi, ekip biçiyor, ve yerleşik bir yaşam kurmuşlar, zorları neymiş de, Anadolu’dan, ki Anadolu’nun zirai durumu çok güzel, verimli bir ülke, uzun süre sisli bulutlar içinde yaşayan bir ülkeye göç etmesi bir çiftçinin tabii akıl alır bir şey değil. Fakat tabii, bu haber, İngiltere’de şöyle de yayınlara yol açtı. Ancient Architects, ne diyeyim size, Antik Mimarlar, Mimari, [YouTube] kanalında Early Neolitic Britons came from Turkey. Gelenlerin kim olduğunu da böylece söyledi, yani gelenler Türk değil, haa! Evet bunlar İngiltere’ye Anadolu’dan geldiler, ama onlar Briton’du Anadoludayken de. Briton olarak geldiler. Bu önemli değil mi sizce?

LY: Hem de nasıl. Bir daha gösterir misiniz? O çok önemli. Yani Neolitik dönemdeki Britonlar…

7:03
CÖ: Bakın biz diyoruz ki, proto-Türk diyorsun, [karşındaki adam] “On bin yıl önce Türk mü vardı?” diyor. İngiliz’e göre, 10 bin yıl önce Briton var.

LY: Bu duyguyu nasıl… hocam bir dakika, bunu nasıl aşacağız? Biz bunu dediğimiz zaman, dediğiniz gibi “Aaa, tamam herkes Türk, işte Amerikalılar da Türk, kızılderililer de Türk… Evet…”

LY: “10 bin yıl önce Türk mü vardı?”

LY: Ama bunu alkışlıyorlar…

CÖ: 10 bin yıl önce Briton mu varmış?

LY: Bunu okuyunca, “bu çok bilimsel bir yayın…” diyiveriyorlar.

7:38
CÖ: Ve kutlama yapıldı bu haber üzerine, biliyor musunuz? Buyurun kutlama fotoğrafı. Gittiler o Britonlar, o Stonehenge’in yanına, ellerinde biralarını, şaraplarını, rakılarını aldılar neyse, içeceklerini, müziklerini de götürdüler yanlarında, çılgınca “Atalarımız Britonlar…

LY: Anadolu’dan gelmişler…

8:01
CÖ: Anadolu’dan gelmişler, bunu atalarımız Britonlar dikmiş. Yani uzaylılar değil; Fransızlar değil; yani bir yabancı anıt değil bu artık, bizim, bizim, atalarımızın yaptığı şeyler şeklinde benimseyerek, mesela bakın “kutladılar” diyor, ve kim “Ancestor”, yani ne demek, akrabaları.

LY: Çok enteresan

Stonehenge1

8:40
CÖ: Burda, biz ok çizsek “hadi canııım!” oluyor ya, ama onlar ok çizebiliyor. Anadolu’nun Ankara’sından, Tuz gölünün civarından getirmiş oku, bööyle, getirmiş taa, İspanya ile Fransa’nın arasına sokmuş, oradan da götürüyor İngiltere’ye.. Denizler aşıyor falan falan… Daha da ilginci… Göbeklitepe’yi de Britonlar yapmış! Çünkü 6 bin yıl önce Anadolu’da Briton varsa, Anadolu’da da Stonehenge’e benzeyen dev taş anıtlar varsa, kim yapmış olabilir sizce? Değil mi? Anadolu zaten Briton yurdu. Değil mi?

LY: Gelmiş orda da yapmışlar; gelmişler burda da yapmışlar.

9:42
CÖ: Tabii. Zaten hep yaparlar. Yani, demek ki, Çatalhöyük olsun, Alacahöyük olsun, Göbeklitepe olsun, alayı Briton. Zaten Anadolu da Briton yurdu. Niçin gelmişlerdi zaten 1. Dünya Savaşında işgale?

LY: Çünkü burası Britanya. Yani eski Britanya.

CÖ: Kendi atalarının yurduna geldi adamlar.

LY: Tabii.

CÖ: Şimdi bakın.

LY: İşgal gerekçesi buydu yani.

10:11
CÖ: Bakın. Bu DNA şapkasından tarih çıkartma işi, özellikle 1990’lardan günümüze sürüyor. Bir takım tartışmalı tarihsel konular, kesin kanıta bağlanamamış, sadece varsayım düzeyinde kalmış bir takım tarihsel iddiaları, kendi lehine kanıtlamak isteyen emperyalist ülkeler –yarı sömürgeler, sömürgeler, yapamıyor bunu– emperyalist ülkeler, kim onlar, Fransa, İngiltere, Almanya vs.

LY: Amerika…

10:50
CÖ: Amerika. Onlar, efendim, biz DNA laboratuarı kurduk… Ben o DNA’dan, diyor, şunu bile anlıyorum diyor, yani, şurdan çıkmış yola, şuraya uğramış, buraya uğramış, Bering boğazına uğramış, İspanya’ya uğramış, Normandiya’ya ayak basmış, ordan Manş’ı geçmiş… ne yapıyorsun sen yaa??

LY: Tipini bile çizmiş…

11:13
CÖ: O nedenle diyorum ki, bilim insanları var, bir de “film” insanları var. “DNA’ya dayalı senaryo yazılır,” diye bir takım üniteler kurulmuş, onlar Ari ırkın üstünlüğüne dayalı tarih tezlerinin inanılmazlığını, dayanaksızlığını, saçmalığını, ve gerçekle örtüşmezliğini… Filanca filanca şey DNA ile kanıtlandı diyerek insanların ağzını kapatmak yoluna gidiyorlar. Tarih tezlerinin ispatında DNA’lara lütfen şüphe ile bakalım, lehimize bile olsa… Bakın ne diyorum, lehimize bile olsa, “şu, şu, şu tez DNA ile kanıtlandı” deniyorsa, lehime bile olsa şüphe ile bakarım.

LY: Yani onu bizim DNA laboratuarlarımızda da kanıtlamamız gerekir, en azından…

CÖ: Yok öyle bizim şeyimiz… o kadar gelişmiş durumda değiliz yani…

LY: Belki onlar da değil. Görmedik ki DNA laboratuarlarını.

CÖ: Ben diyorum ya film insanları DNA üzerine senaryo yazıyorlar diyorum.

LY: Peki neden şimdi? Ve amaç ne? Tekrar altını çizmeniz için soruyorum.

12:39
CÖ: Şimdi, bakın, Türkiye 1. Dünya Savaşında işgaline uğramış olduğu ülkelerin hala hedefindedir. Nokta. Bu gerçeği hazmettiğimiz zaman anlayabileceğiz emperyalistlerin bir takım davranışlarını. Bu çok önemli.

17:05
CÖ: Stonehenge’leri, bu İngiltere’de bugün BBC’nin haberine konu olan efendim işte Anadolu’dan 6 bin yıl önce gelen Britonlar kurdular bu taş büyük anıtları haberine konu olan o taş anıtları 1872 yılında bir başka İngiliz Turan ırkından olan insanların yaptığı anıtlar olarak değerlendirmişti. Ve buna yönelik kitabı çok önemli bir kitap olarak yıllarca ders kitabı olarak okutuldu. Şimdi, demek ki, şunu söyleyebiliriz, Stonehenge’lerle ilgili olarak daha önceki bir yargının silinip atılması kastıyla DNA’larla ispatlanmıştır ki falan falan işte bir yayın yapılıyor. Ferguson’u unutturmak için. Ferguson’un bulgularının üstünü örtmek için. Bir zamanlar bunları yazan Ferguson’un kraliçeden bilim ödülü aldığını unutturmak için. Evet. Durum budur. Önümüzde iki Stonehenge değerlendirmesi var. Biri BBC, DNA ile yaptık; öbürü Ferguson…

LY: Dönemin şartları ile… Siz ikisine de karşısınız da… bunu biliyorum, ama, sonuç olarak peki Göbeklitepe ile bağ kuruyor musunuz?

CÖ: Kurmuşlar.

LY: Yani bu haberin, şimdi zamanlaması, hem de şimdi çıkartmaları…

18:41
CÖ: Göbeklitepe’yi, Anadolu’yu tümden sahiplenme; kendi ata yurtları olarak değerlendirme girişimidir. Bu korkutucu bir…

LY: Arkası tehlikelidir diyor musunuz?

CÖ: Tabii, diyorum. Bütün bunların hepsi birikim, ve ilerde yeni bir paylaşım savaşında Anadolu kimin cebine girecek.

LY: Peki. bizim medyamızın bunu alkışlayarak haber yapmasına ne diyorsunuz?

19:05
CÖ: Ya, Fransa’da bir Atatürk düşmanının Mustafa Kemal ile ilgili makalesi yazının içeriği Atatürk’ü aşağılamalarla dolu olduğu halde, bir Fransız tarih dergisi Mustafa Kemali kapak yaptı diye sosyal medyada on bin kere paylaşıldı “gördünüz mü Mustafa Kemal’i Batılılar bile el üstünde tutuyor” falan dediler. Halbuki yazının tamamında Atatürk aşağılanıyordu. Burda da Anadolu lafı geçti ya, tamam, hah, zannediyorlar ki, İngiliz Anadolu derken Türk’ü kastetti. Hayır.

LY: Hocam, emin olun, içimizde Türk değil İngiliz olmak isteyen Türkler var.

CÖ: Evet.

LY: Medyanın belli kesimlerinde de yani. Mesela, Türkçe’yi reddedip İngilizce konuşuyorlar. Bu da bir şey değil mi?

CÖ: Yani.

LY: Bir şey ifade etmiyor mu?

CÖ: Ediyor. Çok şey ifade ediyor. Ama anlayana. …

CÖ: Atatürk ne diyor, “ben sporcunun, zeki, çevik ve ahlaklısını severim.” Ben de diyorum ki, “Ben Türk’ün, ve Atatürkçü’nün zeki, çevik ve ahlaklısını seviyorum.”

LY: Ve okuyanının…

CÖ: Ve okuyanını. Ve okuduğunu da anlayanını. Sırf okuması da yetmiyor. Okuduğunu anlayacak, özümseyecek, değerlendirecek, yorumlayacak…

LY: Sorgulayacak.

CÖ: Sorgulayacak.

LY: Atatürk gibi düşünmeye çalışacak.

CÖ: Aynen öyle.

LY: Hocam buna ekleyeceğiniz var mı?

CÖ: Şimdi, tabii, İngiltere tarihine Turanlı sokulmamış oluyor bu haberle. Briton Briton’a yapmışlar ne yapmışlarsa. Anadolu Britonların anayurdu olmaya doğru, böyle gıdım gıdım, küçük küçük senaryolarla, götürülüyor.

CÖ: Görüyor musunuz, uydurulan bir senaryonun, film adamları tarafından uydurulan tarihsel senaryoların, eninde sonunda sömürgecinin sömürge çıkarlarını korumak sömürgesini akla uygun tarihe uygun hatta etnik hak olarak filan gösterme çabalarının bir aracı haline geliyor. O nedenle bu gibi yayınları son derece dikkatle izlemekte yarar var. Bir de şunu sormak gerekir. 6 bin yıl önce Anadolu’da kim vardı da sen onlara Briton diyorsun? Soru bu. Şimdi Hititlere geleceğiz.

LY: Bağlantılı ya konu zaten.

24:59
CÖ: Şimdi bakın. Hitit denilen, halkın Anadolu’ya İsa’dan ince 2. binde, işte, kuzeyden geldiği, söylenir. Genel kabul edilmiş bir yargıdır bu. Ee, demek ki Hititler’den önce bir halk var. Yani gelenler Hititler değil yani. Kim o? Hititler’den önce Hatti’ler varmış. Bu da ayrı bir macera. Hititlerden önce Anadolu’da Binlerce yıllık bir varlığı ile Hatti’ler varmış. Hititler İndo-Ari ve Aryan ırkındanmış, fakat Hititlerden öncekiler, Hattiler yani, Ari dili kullanmıyorlarmış. Onlar eklemeli, Türkçeye benzer eklemeli bir dil kullanıyorlarmış. O zaman kim gitmiş oluyor 6 bin yıl önce? Hattiler gitmiş oluyor. Stonehenge haberi, DNA vs. dili Hint-Ari olmayan Hattileri Briton yapma çabasıdır ki, aman Allahım. Türk tarih tezi, Hattilere dayanır. Türk varlığının, Turani varlığın, dili Türkçeye benzer, eklemeli dil kullanan bir toplumun, Anadolu’da ilk uygarlığın sahibi olduğu tezi, Hattilere dayalıdır. Bunu birazdan göreceğiz. İşte Türk tarih tezinin, Türk benzeri, Türkçe benzeri dil kullanıyor dediği Hattileri, DNA testi yaptık onlar Britonmuş demeye çalışan bir İngiltere ile karşı karşıyayız. Daha ilerde, daha ayrıntısı ile bu konuyu işleyebiliriz.

31:32
CÖ: Tarih tezi masum bir şey değildir. Saldırıya ya da savunmaya yönelik sonuçları olur tarih tezlerinin, dedik. İndo-Avrupa tarih tezi, saldırgan emperyalist bir tezdir, dedik. Türk tarih tezi, anti-emperyalist, saldırılara set çeken, bir tarih tezidir, dedik. Bunları tekrar hatırlatalım.

Notlar:

Tarihin Bilinmeyen Yüzü programının 21 Nisan, 2019 tarihli bölümü.

— Programda adı geçen Ancient Architects kanalında yayınlanan program. Stonehenge Builders Revealed? Early Britons Came from Turkey (İngilizce)

— Neolitik çağ, Cilalı Taş Devri imiş M.Ö. 5000-8000 yılları arası.

İngilizlerin Göbeklitepe’ye Çökme Operasyonu.