Kutsal bir metin olarak Kuran

image_e6fd9bff-0902-4283-8e59-3f2628bc4f44.img_0002

Kuran metni de her metin gibi, iki parçadan meydana gelmiştir:

  1. İşaret
  2. Anlam

Kuran’ın kutsal olduğu kabul edilir. Peki kutsal olan nedir? İşaretler mi? Anlam mı?
İşaretlerin, yani harflerin, bir kutsallığı olmadığını biliyoruz. Arap alfabesinde bulunan harflerin bir kutsallığı yoktur.

Bunu nereden biliyoruz?

Arap alfabesinde bulunan harfleri kullanarak hiç bir kutsallığı olmayan kelimeler yazabiliriz. Mesela Kuran’ı rastgele açıp bir kaç cümle kopyalıyorum: “Kaynağından doldurulmuş, içenlere zevk veren billur kadehler sunulur onlara. Ne içki sarhoşluk verir, ne de onlar sersemleşirler.” Saffat, 45, 46, 47.

Bu kelimelerin hiç biri kutsal değildir.

Kaynak / Doldurmak / İçmek / Zevk vermek / Billur / Kadeh / Sunmak / Onlar / Ne / İçki / Sarhoşluk vermek / Sersemleşmek

Bunlar Kuran dışında günlük hayatta kullanılan kelimelerdir. Hatta, bu kelimelerin ve cümlelerin Kuran’dan alındığını bilmeyen birisi bu kelimelerin kutsal olduğunu bilemez.
Zaten bir kelimenin “kutsal” olduğunu söylemek kadar absürd ve bâtıl bir şey olamaz.

Kutsal olmayan işaretlerden, yani harflerden, meydana gelmiş kelimeler kutsal olamaz.

O zaman Kuran’ın cismi kutsal olamaz. Zaten bu çok açık değil mi?

Kutsal bir mekan olmayan bir matbaada; kutsal olmayan işçiler; kutsal olmayan makinelerle; kutsal olmayan kağıtlar üzerine; kutsal olmayan matbaa mürekkepleri ile; kutsal olmayan bazı işaretlerin, kutsal olmayan izlerini bırakıyor. Sonra bu kutsal olmayan kağıtlar; kutsal olmayan işçiler tarafından, kutsal olmayan ciltleme makinelerine konuluyor ve kutsal olmayan ciltli bir kitap haline geliyorlar. Bu süreçte kutsallıkla uzaktan yakından ilgisi olan hiçbir şey kullanılmıyor. Öyleyse, hiç bir kutsallığı olmayan insanlar ve hiç bir kutsallığı olmayan makinalar tarafından yaratılan ve hiçbir kutsal parçası olmayan bu kitap nasıl kutsal olabilir?

Baştan sona insan yapımı olan bu kitabın “Allah’ın sözü” olduğuna inananlar, peygamberin dillendirdiği sözlerin günümüze kadar geldiğini nasıl düşünebilirler?

1400 yıl önce peygamberin ağzından çıkan sözler o anda havada ses dalgaları oluşturdular ve peygamberin yakınındaki insanların kulak zarlarını titrettiler ve o andan itibaren peygamberin aktardığı “Allah’ın sözleri” hava olup gittiler.

“Allah’ın sözleri”nin 1400 yılı aşıp 21. yüzyılda bir matbaada basılan kağıtlara gelip yerleştiğine inanmak kadar batıl bir inanç olabilir mi?

Peygamberin, Cebrail’den alıp “Allah’ın sözleri” diye dillendirip, seslendirdiği kelimeleri duyan birisinin, o kelimeleri yazı Arapçasına çevirip bir kemik parçasına yazmış olacağını düşünelim. Bu kemik parçasına kazınan işaretlerin, bazı Arapça işaretler olmaktan başka ne anlamı veya kutsallığı olabilir? Allah’tan geçtiğine inanılan şey nedir? Yok öyle bir şey.

Bu kadar bariz, açık ve net bir aldatmacaya insanlar nasıl inanabiliyorlar?

Burada peygambere vahiy gelmiş mi, nasıl gelmiş, bunu tartışmıyoruz. Vahiy geldiğini varsayıyoruz. Gelen vahyin yazıya geçtiği zaman herhangi bir metinden farkı yoktur.

O zaman, “Allah’ın sözü” denen şey, işaretlerde değil, anlamda olmalı.

Ama Allah’ın kutsal sözleri anlamda da olamaz çünkü bu işaretlerin hiç bir anlamı yoktur. Mesela, Arapça alfabeden “elif” harfini bir kağıda yazalım. Bu harfin tek başına hiç bir anlamı yoktur. Kuran’da bazı surelerin başında görülen ve Hurufu Mukattaa denilen harfler gibi.

Yani, Kuran’ın lafızının hiç bir anlamı yoktur.

Hiç bir metnin kendi başına bir anlamı yoktur.

Kuran da bir metindir ve bir metin olarak anlamı yoktur.

Bir metne anlam veren o metni okuyandır.

Öyleyse, anlamsız harflerden meydana gelmiş, anlamsız bir metin nasıl kutsal olabilir?

Eğer anlamsız bir metne kutsal deniyorsa, o zaman, o metin putlaştırılmış demektir.

Evet, yapılan budur. İnsan yapımı bir Kuran kitabının cismine kutsal diyenler Kuran’ı putlaştırmışlardır ve bir puta tapıyorlardır. Puta tapmak İslam’da en büyük suçtur. Şirktir. Cezası cehennemdir. Kuran öyle diyor.

Notlar:

— Kutsal’ın tanımı:

Kutsal, kutsal olarak tanımlanmış şey demektir. Kutsal olan şeyin kutsallığı kendinde değildir. Ona kutsallık atfeden tanımlamayı kabul edenlerdedir.

— Kuran’ın bütünü mü kutsal? Bu önemli bir soru çünkü Kuran’dan bir ayet alıp yazınca o ayetin de kutsallığı devam ediyor. Böyle bir şeyin olacağına inanmak batıla inanmaktır.

— Kuran’ın etki alanını tanımlamak gerekiyor. Benim için Kuran’ın; miyadını doldurmuş, tarihsel bir doküman olmaktan başka bir değeri yoktur.

— Yukarda bahsedilen, Saffat suresinden kelimelerden aşağıdaki hiç de kutsal olmayan başka bir metin yazabiliriz:

Billur kaynakların sunduğu içecekle kadehimi doldurdum ve içtim. Bu içki bana zevk verdi ama ne sarhoş yaptı ne de sersemleştirdi.

Bu herhangi bir kitaptan, herhangi bir yazarın yazdığı pastoral bir alıntı olabilir.

Hurufu Mukattaa.

Allah Kâinatı takip ediyor mu?

img_20190620_0901462879258615747779671.jpgİlahiyat doktoru Niyazi Beki, bu yazısında Kâinatı kim yaratmış? sorusuna cevap vermiş: kâinatı Allah yaratmıştır. Sonra da, Allah yarattığı kâinatı yakından takip ediyor mu? sorusuna olumlu cevap vermiş: Allah yarattığı kâinatın gelişimini takip ediyormuş.

Aslında, Niyazi Beki, bu çok eski sorulara cevap bulmamış, sadece, Allah’ın varlığı önkabulü üzerinden tanımlamalar yapmış. Çünkü “Allah kâinatı yarattı” demek bir tanımlamadır, bir varsayımdır; bir inancın dışa vurumudur.

Fakat, ne Allah’ı bir varlık olarak bilebiliriz, ne de kâinatı bir bütün olarak bilebiliriz. O zaman, “Allah kâinatı yarattı” cümlesi aslında “bilemediğimiz bir varlık, bilemediğimiz bir sistem yaratmış” cümlesi ile eşdeğerdir. Veya, daha genel olarak, “bir bilinemez, bir bilinemez yaratmış” diyebiliriz. Aslında, “yaratmak” kelimesi de sorunlu. Nasıl yaratmış? Süreçleri mi yaratmış? Kanunları mı tanımlamış? İsimleri olan şeyleri mi yaratmış. (Kuran’da isimleri olan şeyleri yarattığı anlaşılıyor.)

Öyleyse, Allah’ın kâinatı yarattığı cümlesi bize ne söyleyebilir? Anlamlı bir şey söyleyemez. Sadece, insan aklının çok sınırlı olduğunu ve mutlak varlık olarak tanrıyı ve mutlak bütün olarak kâinatı anlayamayacağımızı kendimize hatırlatmış oluruz.

***

Asıl sormamız gereken soru şudur: Bu kısıtlı insan aklımızla, bu tip mutlak cevaplar gerektiren soruları cevaplayabilir miyiz? Bence cevaplayamayız.

***

Allah’ın, yani Arapların “İlahların İlahı” (El İlah) diye tanımladığı ve kendisi hakkında 99 isminden başka hiçbir şey bilmediğimiz bir “varlığın” kâinatı ve insanları yarattığı varsayılmış.

Bu varsayımdan sonra, bu bol isimli fakat bilinemez varlığın, kâinatın ve insanların işlerini takip ettiği ve olayların doğal akışına karıştığı varsayılmış.

Bu savı kabul etsek bile aklımıza bir soru geliyor. Kâinat bir ilişkiler ağı olarak yaratılmıştır. (Kâinat madde değildir; süreçtir.) Kâinatın bir yerinde bir ilişki değiştirilince, diğer yerlerdeki ilişkiler ve olaylar da etkilenir.

[Ama kâinattaki olaylar sürekli ve kesintisiz olarak olmaya devam ediyor. Bu olan olaylar zincirinden hangisini El İlah’ın, olayların doğal akışına ters olacak bir şekilde değiştirdiğini bilemeyiz.]

img_20190620_0904507497906026035419192.jpg

Eğer, El İlah, bir olaya karışırsa bunun ilişkiler ağı içinde beklenmedik sonuçları olabilir. Zaten El İlah her şeyi; her olayı ve bu olayları gerçekleştirecek olan her aktörü, önceden belirlemiş ve Levhi Mahfuz denen bir kitaba yazmış. El İlah, daha sonra fikrini değiştirip insan işlerine karışmak istese ve mesela “şu kulum çok dua etmiş, ona bir kıyak yapayım da zengin olsun” dese, Levhi Mahfuz’da kendi yazdıklarını değiştirmesi gerekir; bu da El İlah’ın hata yaptığı veya kendisi ile çeliştiği anlamına gelir.  (Ama zaten hiç kimse Levhi Mahfuz’da yazılı olan ve kendisi için uygun görülen dua miktarının dışına çıkamaz. Bu sebepten birisinin fazla dua etmesi ve fazla dua ettiği için Allah tarafından mükafatlandırılması söz konusu olamaz.)

Ben El İlah’ın isimleri arasında “kendisi ile çelişen” ismini bulamadım, onun için, El İlah’ın insan işlerine karışıp kendisi ile çelişeceğini ve Levhi Mahfuz’da değişiklik yapacağını zannetmiyorum. Eğer yaparsa, bütün Levhi Mahvuz’u yeniden yazması gerekirdi çünkü kesintisiz ve kopuksuz olan sebep sonuç zincirini kopartmış olurdu. Yani, El İlah, Levhi Mahfuz’da en ufak bir değişiklik yapsa gelecek olaylar zincirini değiştirmesi gerekecektir, bu da yeryüzünde hiç beklenmedik mucizeler ve saçma sapan olaylara sebep olabilir. Zaten El İlah insan işlerine karışmaya niyetli olsaydı Levhi Mahfuzu yaratmazdı.

Neyse, bu konulara hiç girmeyelim ve Niyazi Beki’nin varsaydığı gibi bir yaratıcının (El İlah veya başka bir ilahın) insan işlerine karıştığını varsayalım. (Zaten bu soru El ilah ile veya İslam ile ilgili bir soru değildir, okulcu filozofların binlerce yıldır tartıştığı en eski sorulardan biridir. Bu soruya şimdiye kadar verilmemiş cevap yoktur. Yeni bir cevap bulsanız bile alimin biri çıkar ve tam aksi bir cevap verebilir. Okulculuk bu demektir. Her yorumun bir yorumu vardır.)

***

Önce El İlah’ın insan işlerine karıştığı savına karşı çıktığımı düşündüm. Fakat sonra akvaryumdaki balıklara baktım. Balıkların tanrıları ile ilişkilerinin ne kadar insanların tanrıları ile olan ilişkisine benzediğini gördüm. Balıklarımın tanrısı benim. Onları besliyorum; sularını değiştiriyorum; sevdikleri yaşam ortamını hazırlıyorum; mutlu yaşamalarını ve üremelerini istiyorum.

Balıklar kendilerinin özgür iradeleri olduğunu zannediyorlar. Belki de bir ölçüde özgür iradeleri var, akvaryum içinde serbestçe dolaşabiliyorlar. Attığım yemlerin en iyi parçalarını seçip yediklerini zannediyorlar. Ama yanılıyorlar, özgür iradeleri olamaz çünkü onların da insanlar gibi kaderi önceden belirlenmiştir ve Levhi Mahfuz’da kayıtlıdır.

[Levhi Mahfuz’la ilgili sorular akla geliyor: Acaba Levhi Mahfuz’un sayfaları ne büyüklüktedir? Bir sayfada kaç olay yazılıdır? “Olay” nasıl tanımlanmaktadır? Çünkü her an sonsuz sayıda olay olmaktadır; hangileri levhi mahfuza yazılmıştır? Yani hangi ölçekte bakılarak olaylar seçilip Levhi Mahfuz’a kayıt ediliyor? Sayfaları kim çeviriyor? Her sayfa zamanın geçtiği hızla çevrilmeli ki sayfalardaki olaylar bu dünyada gözlemlediğimiz gibi zamanın doğal akışı içinde gerçekleşsin. El İlah ve teknolojiden sorumlu melekleri neden bilgisayar teknolojisine geçmemişler? Neden El İlah, olayları kayıt etmek için ilkel kitap teknolojisini seçmiş? Takribî bin sene sonra insanların bilgisayar teknolojisine geçeceğini bilmiyor muydu? Levhi Mahfuz defteri ne zaman açıldı ve kayıt işi ne zaman başladı? İnsanların yaratılışı ile mi? Yoksa insanın yaradılışından milyonlarca yıl önce tek hücreli organizmaların yaradılışı ile mi başladı? Levhi Mahfuz kimin için yazıldı? Bir işlevi var mı? El İlah’ın iletişim konusunda teknolojiyi takip ettiğini biliyoruz çünkü Musa’ya emirlerini kil tablette çivi yazısı ile yollamışken, daha sonra ki iletişimlerinde yeni teknoloji kullanarak kitaplarını kağıt üstünde yollamış olduğu söylenir. Gerçi biz Tevrat, İncil ve Kuran’ın ciltlenmiş kitaplar olarak indirilmediğini fakat daha sonra insanlar tarafından yazıldığını biliyoruz. Bu Levhi Mahfuz çok ilginç bir konu ve ayrı bir yazı gerektiriyor.)

***

Balıkların hür iradesi var mı? Genel olarak, canlı varlıkların hür iradesi var mı?

***

Akvaryumdaki balıklar sanki istediklerini yapıyorlar gibi görünüyorlar ama aslında biz onları istediğimiz gibi yönlendiriyoruz; hayatları bize bağlı. Ve herşey, bütün kâinat, Levhi Mahfuz’a bağlı. Hür irade diye bir şey yok. Kimse yaptıklarından sorumlu değil. Her yaptığımızdan sadece Levhi Mahfuz’un yazarı El İlah sorumlu. O zaman neden bizi yaptıklarımızdan sorumlu tutuyor acaba? İlginç bir soru. Hür irademiz yoksa ve her hareketimiz önceden belirlenmişse, suç ve ceza sistemimizin değişmesi gerekmez mi? Levi Mahfuz’da yazılı olan olayları zorunlu olarak yapıyorsak ve kendi kararlarımızı kendimiz veremiyorsak o zaman neden mahkemede yargılanıyoruz ve cezalandırılıyoruz?

***

İslam’ın en temel ilkelerinden birine göre bu dünya bir sınavdır; Liseye Geçiş veya Üniversiteye Giriş sınavları gibi; bu dünya insanlar için Cennet’e Giriş Sınavıdır (CGS). Sınavı geçemeyenler Cehenneme geçiş yapacaklardır. Bu dünyada verdiğimiz kararlar ve yaptığımız seçimler cennete gidip gidemeyeceğimizi belirleyecektir. Fakat, burada birileri bize yalan söylüyor; bizi kandırıyor, ama kim? Çünkü El İlah bütün olayları Levhi Mahfuz’a yazmış. Hür irade diye bir şey yok. Biz sadece Levhi Mahfuz’da yazan senaryoyu kelimesi kelimesine oynayan otomatlarız. Verdiğimizi zannettiğimiz bütün kararlar zaten bizim için önceden verilmiş. Nasıl bir sınav bu böyle?

***

Akvaryum konusuna geri dönersek; bu süs balıklarından birinin, Darwin’e inat, hızla evrilip akıllandığını ve hür irade vs. gibi felsefi sorular üstüne düşündüğünü varsayalım; bu akıllı balık nasıl akıl yürütürdü? Bir kere, akvaryum dışında bir dış dünyanın olduğunu görürdü. Yemlerin dış dünyadan geldiğini gözlemlerdi. Belki yemlerini veren bir tanrı kavramı bile geliştirebilirdi. Hatta, bu akıllı balık, kendini peygamber ilan edip diğer balıklara Tanrıların elçisi olduğunu söyleyebilirdi. Böylece kendine özel bir önem verip yemlerin en iyi kısmını yeme hakkı olduğunu söyleyebilirdi. Ve tanrıları balık işlerine karıştırmak için, yani tanrılardan daha çok yem koparabilmek için, tanrılarına adaklar adayabilirdi, veya onların hoşuna gidecek hareketler geliştirebilirdi. Aynı bizim tanrılarımızla kurduğumuz ilişki gibi, yani “ibadet” dediğimiz şey gibi.

İbadet, tabii ki, adak adamanın, kurban kesmenin, soyutlanmış halidir. İnsanlar önce kendi aralarından birini seçip adak olarak tanrılara sunarlardı. Kendileri için çok değerli bir şeyi tanrılara sunarlarsa isteklerinin yerine geleceğini zannederlerdi. (Yeryüzünde, rüşvet vererek işlerini halletmeye alışmış insanların anlayışı bu. Tanrılara da rüşvet vererek işlerini yaptırmaya çalışıyorlar.) Fakat insan kurban etmek toplum için travmatik bir olay olduğu için daha sonra hayvanları öldürüp tanrılara adamaya başladılar ve gördüler ki tanrıların umurunda değil; ha insan kurban etmişler ha hayvan sonuç aynı. Bazen isteklerine olumlu cevap geliyor bazen hiç cevap gelmiyor ve boşuna adak adamış oluyorlar. Tanrılar sanki insanların adaklarına pek önem vermiyorlar. Gerçekten de öyle. Tanrılara sunulan her adak her dua boşa gitmeye mahkumdur. Çünkü hiçbir adak Levhi Mahfuz’da yazılı olanları değiştiremez. Tanrılara sunulan adaklar bir işe yaramaz çünkü zaten ne olacağı Levhi Mahfuzda yazılmış, adak adayacağın bile yazılmış; Levhi Mahfuz diye bir şeyin olduğunu öğrenip nihilist olacağın da yazılmış.

İnsanlar daha sonra bakmışlar hayvan adamaya da gerek yok, sadece lafla adak yapsan, yani dua ederek yalvarsan, yine sonuç aynı. İnsanların tanrılarla ilişkisindeki bu son aşamada, insanlar tanrılara laf kurban etmeye başlamışlar ve bu laflara da “dua” demişler. En masrafsız kurban şeklini bulmuşlar yani. Anlayamadığım bir şey var. El İlah neden kendine bir insan kurban edilmesi yerine, dua adı altında laf salatası yollanmasını kabul ediyor? El İlah’ın umurunda değil çünkü yeteri kadar insan zaten ona kurban ediliyor. Bin yıldır, El İlah’ın yeryüzünde çıkarttığı veya çıkarttırdığı savaşlarda ölen milyonlarca suçsuz insan ona kurban edilmiş oluyor.

***

Bizim de akvaryumlardaki balıklardan bir farkımız yok. Biz de atmosfer dediğimiz bir sıvının içinde yaşıyoruz. İsmi El İlah olmasa bile, bizim göremediğimiz bir “varlık” bizi takip ediyor olabilir ve bizimle eğleniyor olabilir. Bu olasılığı kabul etmek gerekir. (Bir çok eski geleneklerde tanrıların insanları kendilerini eğlendirsinler diye yarattığı söylenir.)

***

Ama öte yandan, bizim doğa dediğimiz sistemi tasarlayan varlık —doğayı tasarlayan varlığın kâinatı yaratan yaratıcı olması gerekmez— tasarladığı sistemin kendi kendini sürdürebilmesini istemiş. Doğanın Levhi Mahfuz’u yok. Doğa’da kesin kader yok; olasılıklar var. (Bir şey olduktan sonra ancak olduğunu bilebiliriz.) Olaylar belirlenmiş düz bir çizgi üzerine gelişmiyor –sonsuz olasılıklardan– olabilecek olaylardan bazıları oluyor; olmayanlar olmuyor.

Doğanın tasarlayıcısı, bizim “yapay zeka” dediğimiz şeye benzeyen bir yazılım ile kendi varlığını ilelebet devam ettirebilecek bir sistem kurmayı denemiş. Başarılı olduğu da söylenebilir. Yapay zeka, kendi varlığını devam ettirebilmek için, bağımsız olarak, doğru karar verebilen ve yeni şartlara adapte olabilen varlıkların bu özelliğine verilen addır. Doğadaki varlıkların da bu özelliği vardır. Doğanın kendisi de devamlı değişerek varlığını devam ettirmektedir. Doğanın canlı bir varlık olduğunu söyleyenler de var.

Doğanın yaratıcısı, yarattığı sistemin kendi başına sürüp gitmesini istemiş; kendi karışmak istemiyor, ama karışmasa bile seyrediyor mu? Bilmiyorum.

Aslında, kâinatı El İlah mı yaratmış bilemem, ama doğayı El İlah’ın yaratmadığını söyleyebiliriz. El İlah’ın mutlakçı bir tarzı var. Her şeyi önceden bilmek istiyor. Baştan sona ne olacağını bir kitaba yazıyor ve olaylar yazdığı gibi gelişiyor. El İlah olayların mutlak hakimi olarak kalmak istiyor. Kâinatta El İlah’ı şaşırtacak olağan dışı (Levhi Mahfuz’da yazılı olmayan) bir şey olması imkansızdır. El İlah’ın kâinatında tesadüf diye bir şey yok; olsa bile çakma tesadüfler olarak vardır çünkü Levhi Mahfuz’da “tesadüf” olarak araya sıkıştırılmış olaylar olabilir ama beklenmedik bir olay olamaz. Yani El İlah, “biraz da tesadüf ekleyeyim de insanlara doğal görünsün” diye tesadüf gibi görünen olaylar eklemiş olabilir. Yoksa zaten her şeyin tesadüf olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Doğanın tasarımcısı ile kâinatın yaratıcısı arasında önemli bir tarz farkı var. Doğa temel fikir olarak israfı seçmiştir. El İlah ise israftan nefret eder. İnsanlara “israf etmeyin” diye öğütler verir. El İlah sistemci değildir; herşeyi önceden kararlaştırır ve teker teker yazar. Doğa ise olacakları önceden planlamamış, sadece aktörleri yaratmış ve onları doğaya salmıştır. Daha doğrusu, bu aktörlerin varoluş oyununu oynadıkları sahneye biz “doğa” demişiz. Doğanın tasarlayıcısı değişen şartlara adapte olarak varlıklarını sürdürebilen organizmalar tasarlamış.

Ama son söz, El İlah’a veya kâinatı kim yaratmışsa ona ait olacak, çünkü bir zaman sonra güneş soğuyacak, yeryüzünde canlı kalmayacak, dünya bir taş parçası olacak sonra da yok olup gidecek. Bunlar hep Levhi Mahfuz’da yazılı. Onun için, Hayyam’ın yazmış olabileceği gibi, “herşey boş; sebepsiz coş”. Ama bunu da yapamayız ki! Sebepsiz yere coşamayız. Levhi Mahfuz’da ne yazıyorsa ancak o kadar coşabiliriz.

***

Eğer doğayı El İlah yaratmış olsaymış, çok daha değişik bir doğa yaratırmış. Mesela, ağaçlar sadece belirli miktarda tohum üretirdi ve bu tohumların hepsi ağaca dönüşürdü. Bir tanesinin bile çürümesine ve israf olmasına izin verilmezdi. Çünkü El İlah israftan nefret eder. Ayrıca doğayı El İlah yaratmış olsaydı doğada sadece hurma ağaçları olurdu. Bütün yeryüzü hurma ağaçları ile kaplı olurdu. El İlah, doğayı yaratmış olsaydı, hayvan olarak da sadece deve yaratırdı. Bir insanın deveden başka hayvana ihtiyacı var mı? (Gerçi El İlah, Kuran’da her türlü nebatatı ve hayvanatı yarattığını söyler.)

Doğayı tasarlayan tasarımcı ise, her ağacın üremesi ile tek tek ilgilenmek istememiş. Ağaçların kendi başlarına ortama adapte olup üremelerini istemiş. Bulduğu sonuç ilginç: İsraf. El İlah israfı yasaklar ama doğa dediğimiz bu sistem israf üzerine kurulmuştur. Her ağaç, milyonlarca tohum üretir ve bunların büyük çoğunluğu ağaca dönüşmez, israf olup gider. Doğanın tasarımcısı olasılık biliminde uzman birisi olmalı; olasılıkları hesaplamış ve ne kadar tohum israf ederse ağaçların kendi başlarına yeni kuşaklar yetiştirebileceklerini düşünmüş ve ona göre tohum sayısını planlamış.

Doğa ile El İlah arasındaki diğer önemli bir fark da şudur: El İlah canlıları şimdi gördüğümüz biçimleri ile bir prototip olarak yaratır, sonra da onlara kendi nefesinden üfleyerek canlandırır.

Doğa böyle çalışmaz. Doğanın yeni cinsler ve organizmalar yaratmak için kullandığı temel süreç ortakyaşam anlaşmalarıdır. Doğada, ayrı ayrı canlılar ortakyaşam anlaşmaları yaparak yeni tip canlılar yaratırlar. İnsanlar, hatta bütün canlılar, bu şekilde biçimlenmiş ortakyaşam organizmalarıdır. İnsan bedeni, ortakyaşam ortaklarından meydana gelmiş bir organizmadır.

El İlah doğa gibi sabırlı değildir. Doğa çok sabırlıdır. (Zamanın sonsuz olduğunu biliyorsanız tabii sabırlı olursunuz.) Doğa, insan bedeni dediğimiz ortakyaşam organizmasının zamanın sonsuz derinliğinde akıl almaz bir yavaşlıkta bugünkü biçimini almasını sabırla beklemiştir.

El İlah ise “Ol der ve olur”. Öyle ortakyaşammış, zaman içinde evrilmeymiş falan, El İlah’a göre değil… El İlah alıyor eline çamuru; şipşak, insanı bugünkü şekli ile yaratıyor. Bakıyor iyi olmuş, veriyor nefesi, canlandırıyor çamuru. Sonra da ikinci sınıf varlık olarak kadını yaratıyor ve bu iki prototipi de Levhi Mahfuz’da yazdığı olayları yaşasınlar diye yarattığı cennete, yani bir meyva bahçesine bırakıyor. Çöl insanları için meyva bahçesi cennet gibi bir yerdir ya, onların hayal güçlerine uygun bir meyva bahçesi yaratıp oraya cennet adını veriyor. Bunların hepsi Levhi Mahfuz’da yazılı. Bu yazdığımız yazı da Levhi Mahfuz’da her hakkı mahfuz olarak bulunmaktadır.

***

Levhi Mahuz’un kendine atıfta bulunması mümkün mü? Bu sonsuz bir özçağrı kısır döngüsü yaratmaz mıydı?

***

Bu Levhi Mahfuz kitabını yaratan Allah değil de, İslam özürcüsü okulcu ulema olmalı. Onlar bu tip absürd şeyler yaratarak kendi aralarında tartışmayı severler. Biz de Levhi Mahfuz’u ciddiye alıp bu kadar yazı yazdığımız için okulcuların tuzağına düşmüş olduk. Yoksa herşeyi bilen, olayları baştan sona yaratmış olan varlık neden bu olayları bir deftere yazma ihtiyacı duysun. Hem de bir deftere! Bilgisayara bile değil!

***

Doğa kedilerin üremesi ile de tek tek uğraşmak istememiş; kedi anne dört veya beş yavru doğursun demiş. Doğa, doğal şartlar içinde her yavrunun yaşayamayacağını biliyor. Dört yavrudan üçünü tanrılara kurban etmekte bir sakınca görmemiş. En azından bir tanesi yaşasın ve sülale devam etsin, yeter diyor. Anneye yavru sayısına göre meme vermiş. Benim kedimin dört yavrusu oldu ve dört tane memesi vardı. Ama yine de yavrular meme bulmak için kavga etmek zorunda kalıyorlardı; belki her memede bol süt yoktu veya yavrular büyüdükçe yer bulmakta zorlanıyorlardı. Doğa anneye olası yavru sayısına göre meme sayısı vermeyi bilmiş. Hep olasılık hesapları yapmış.

***

İsrafa dayalı bu sistem kendini devam ettiriyor. Kendi kendine varlığını devam ettirebilen bir sistem kurmayı hedefleyen bir yaratıcı neden yarattığı varlıkların işlerine karışmak istesin?

Karışmak istese karışabilir mi? Karışabilir herhalde.

***

Öyleyse, Niyazi Beki’nin “Allah kâinatı ve insanı yaratmıştır ve insanların işlerine karışır” demesi konuyu çok basite indirgemek olmuş. Bu en eski okulcu ve akademik sorulara ilahları işin içine karıştırmadan cevap verebiliriz.


Notlar:

— Niyazi Beki’nin yazısı. Karar gazetesi, 25 Mayıs 2019.

— …kâinatı kim yaratmış sorusuna cevap vermiş: kâinatı Allah yaratmıştır. Böyle bir soruyu akıl yolu ile bilmemize imkan olmadığına göre, yani akıl yolu ile bilinemeyeceğini biliyorsam, Niyazi Beki’nin önkabulünü neden kabul edeyim? Ben de başka bir önkabul kabul ederim; mesela “kâinatı ay tanrıçası Hübel yaratmıştır” derim. Sadece bir kelime değişikliği yapmış olurum; El İlah yerine Hübel yaratmış; inanç meselesi değil mi? Hübel de El İlah da yaratmış olabilir. Güneş tanrısı Şems da yaratmış olabilir.

— …kendisi hakkında 99 isminden başka hiçbir şey bilmediğimiz bir “varlığın”… Varlık kelimesini tırnak içine aldım çünkü Allah bizim varlık olarak tanıdığımız varlıkların hiçbirine benzemiyor. Allah’ı bilmemize imkan yok.  Bir şeyin ismini bilmek o şeyi bilmek değildir. İsmi de koyan biziz zaten. Bir şeyin 99 ismi varsa o şeyi 99 kere daha iyi biliyoruz anlamına gelmez.

Allah isminin nereden geldiği hakkında bir araştırma.

olayların doğal akışı… ne demek ola ki. Herhalde, olayların Levhi Mahfuz’da yazılı olduğu gibi akmasına deniyor.

Levhi Mahfuz’da benim akvaryumumdaki balıkların hareketleri milimetrik olarak kayıtlı olmalı. Balıkların ismi de olmalı. Levhi Mahfuz’da her balığın ismi olmalı ki doğru kayıtlar tutulabilsin. Mesela, Levhi Mahfuz’da “ismi ABC123 olan balık 30 mm yükselip bir yem parçasını yedi” diye bir kayıt olabilir. Bundan anlıyoruz ki, Levhi Mahfuz’da her insanın El İlah tarafından konmuş bir ismi olmalı. Bu dünyadaki isminiz, Ali, Mehmet, Ayşe, Fatma olabilir ama Levhi Mahfuz’da bir “veritabanı” isminiz vardır. (Gerçek isminizi kıyamet gününde öğreneceksiniz; çünkü Levhi Mahfuz melekleri sizi o isminizle çağıracak.) Bu her veritabanı için geçerlidir. Her verinin tek ve belirleyici bir ismi olmalıdır. Mesela, devletin veritabanında isminiz TC kimlik numaranızdır. Devlet sizi ailenizin verdiği isimle tanımaz, size verdiği numara ile tanır. Levhi Mahfuz bir veritabanı olduğuna göre onun için de aynı şey geçerlidir.

Meme sayısı ve yavru sayısı arasındaki ilişki.

— Allah kâinatı takip ediyor mu sorusu biraz garip değil mi? Allah herşeyi biliyor; herşeyi kendi yaratmış; bir da bütün olacakları bir deftere yazmış. Neyi takip edecek?

— Kâinat nedir? Levhi Mehfuz’da yazılmış olan senaryonun oynandığı sahnedir.

— …hangi ölçekte bakılarak olaylar yazılmış? Bu çok derin bir felsefi sorudur. Mesela bir balığın hareket ettiği hangi ölçekte ölçülüyor? Milimetrik yer değiştirmeler mi kaydedilmiş yoksa atomik ölçekte mi bakılmış. Neden balığın hareketleri kayıt edilmiş de, balığın midesinde yaşayan mikropların, yani mikrobiyom’un hareketleri kayıt edilmiyor? Belki ediliyordur. Ama bu dünya sonsuz boyutlardan (veya sonsuz ölçeklerden) meydana geldiği için, olan her olay kayıt edilemez; mutlaka bir seçim yapılmalıdır ve sadece belli olaylar seçilmelidir. Seçim yapmak demek de tanımlamak demektir. Yani, bir olay sadece biz tanımladığımızda vardı. (Aynı bir yüzeyin sadece biz tanımladığımızda var olduğu gibi.) O zaman, Levhi Mahfuz, herşeyin kayıt edildiği defter olamaz. Sadece seçilmiş olayların kayıt edildiği defter olabilir. Ama Levhi Mahfuz olaylar olmadan önce yazılmıştır. Her olay Levhi Mahfuz’da yoktur dedik, olamaz; o zaman Levh Mahfuz’da yazılı olmayan olaylar olmaktadır.

İnsanlara “israf etmeyin” diye öğütler verir. İslam çöl ortamında doğmuştur. Kaynakların çok kıt ve kısıtlı olduğu bir ortamda israf etmemek önemlidir. Kaynakların bol olduğu ortamlarda ise israf etmek güzeldir.

Doğanın canlı bir varlık olduğunu söyleyenler de var. Gaia Hipotezi.

— Kuran’da Allah’ın hayvanları da yarattığını söylediği bazı ayetler:

Yasin (71)

Görmediler mi ki biz onlar için, ellerimizin (kudretimizin) eseri olan hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar.

Mümin (79)

Allah, bir kısmına binesiniz, bir kısmını da yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratandır.

Nahl (5)

hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için bir ısınma ve birçok faydalar vardır. Hem de onlardan yersiniz.

— Dil olmadan din olmaz. Dil dinden önce gelir. Dil olmazsa Allah’ın isimlerini bilemeyiz mesela. Dil olmazsa bize kimse Cennet vaad edemez. Hayvanların dili olmadığı için dinleri de yoktur. Bizim suçumuz neymiş de dinimiz var?

Evrimle ilgili yanlışlar…

Mustafa Acungil’in bu paylaşımı dikkatimi çekti:

Ve bu cümle:

Oysa yaratımın en büyük araçlarından biri bence evrim. Allah’ın eşsiz sanatlarından bir sanat.

Bunu okuduktan sonra, tesadüfen Fârâbî’nin felsefesini anlatan bir kitapta şu cümleye rastladım:

Tanrı, tek ve gerçek sebeptir. O, herşeyin ve bütün varlığın kaynağıdır.

Mustafa Acungil de aynı varsayımı yapmış bence: Tanrı tek ve gerçek sebep olduğuna göre, evrim varsa onun sebebi de Tanrı’dır (Allah’tır).

Zaten bu çok eski skolastik bir tartışmadır. “Hareketsiz hareket veren” veya “ilk hareket veren” diye de geçer.

Fakat burada gizli bir varsayım var, o da Tanrı’nın var olduğu varsayımıdır. Yani “Tanrı, tek ve gerçek sebeptir…” ifadesi bir tanımlamadan başka bir şey değildir. Fakat bu tanımlama Tanrı’nın varlığı ile ilgili hiç bir şey söylemez.

Bu konuda Fârâbî’nin aşağıda kopyaladığım fikirleri (Doç. Dr. Fahrettin Olguner’in anlatımı ile) çok aydınlatıcı. Fârâbî Tanrı’nın “hiçbir surette tarifi yapılamaz” diyor. Biz Tanrı’yı “gerçek bir benzerlik olmamakla birlikte, […] insana has olan şeylerle mukayese etmek suretiyle anlamaya çalışırız.”

Yani Fârâbî, insanların Tanrı’yı bilemeyeceğini söylüyor. Tanrı’yı bilemeyiz, sadece onu bildiğimiz şeylerle mukayese ederek anlamaya çalışırız, diyor. Bu ne demek? Tanrı’nın var olup olmadığını bilmiyoruz, bilemeyeceğimizi de biliyoruz, fakat bu bilgilere rağmen, Tanrı’nın var olduğunu varsayıyoruz. Tanrı’yı varsaydıktan sonra, onu bilemeyiz diyoruz. Bilimsel bir düşünceye bağlı bir sonuç gibi gelmiyor bana. Tanrı’nın varolup olmadığını bilemeyeceğimizi biliyorsak, onun varlığını nasıl varsayıyoruz?

Zaten, Tanrı kavramını sadece dilimiz aracılığı ile bilebiliriz. Duyularımızla bilemeyiz. Fârâbî’nin, Tanrı’yı “insana has olan şeylerle mukayese etmek suretiyle anlamaya çalışırız” cümlesindeki “anlamak” dil ve akıl aracılığı ile anlamaktır, duyularla anlamak değil.  Yani, Tanrı’ya isimler vererek onu bildiğimizi zannederiz.

Evrim konusunda ise, ben ne “ateist saiklerle [güdülerle]… evrimi inat ve ısrarla ispatlamaya” çalışıyorum ne de dindarlar gibi “acayip bir bağnazlıkla” evrim karşıtlığı yapıyorum. Ben iki aşırı kutuptan bağımsız olarak olaya bakıyorum ve Darwin’in yazdığı kitaptaki her kelime için okulcu akademiklerin milyonlarca kelime yorum yazarak onu anlamsız bir kutsal doktrin haline getirdiklerini görüyorum. Bu okulcu akademikler “evrim” kelimesine o kadar çeşitli ve birbirine zıt anlamlar yüklemişler ki, kelimenin hiç bir anlamı kalmamış. Üstelik, bu okulcu akademikler bu doktrini sahiplenmişler ve dışardan birinin bu konuda katkı yapması imkansızlaşmış.

Evrim, Okulcu Doktorların (seküler ulemanın) malı olduğu için ve gizli bir doktrin olduğu için, ulema olmayan birinin evrimi kendi başına anlaması da mümkün değildir. Sadece ulemanın bize öğrettikleri arasında seçim yapabiliriz belki. Bu sebepten,

…evrimin var olması ya da olmaması itikadi bir konu değil. Bilimsel araştırmayla bulunacak bir bulgu

olduğuna katılmıyorum. Kuşaklar boyudur ulemanın kutsal bir doktrin haline soktuğu gizli bir bilgi sistemi bilimsel yöntemlerle anlaşılamaz; sadece bir inanç sistemi olarak varolur.

***

Bahsettiğim yazıyı aşağıya kopyalıyorum.

***
Fârâbî, Doç. Dr. Fahrettin Olguner, Akademi Kitapevi, İzmir, 1993.
Sayfa 89.

C – FELSEFENİN ANA PROBLEMLERİ

1. Varlık – Varlığın Ortaya Çıkışı ve Varlık Kademeleri

Acaba günlük hayatta “var” dediğimiz şeyler, gerçekten var mıdır ve bunlar hangi türden varlıklardır? Şayet bunlar “gerçekten var” iseler, nasıl oluşmuşlardır?.. gibi, varlığın gerçekliği, kaynağı ve mahiyeti hakkında sorular, Fârâbî’nin düşüncesinde son derece belirgin, cevapları da açık ve kesindir. Söylemek gerekirse her kademedeki varlık konusunda Fârâbî, tam bir “realist” dir. Yani, varlıkları aynı olmamakla birlikte her kademedeki varlık, Fârâbî’ye göre, belli bir gerçekliği ifâde eder. Sözgelimi bu dünyadaki bizler gerçek birer varlıklarız ve biz asla hayâl ve gölgeler aleminde yaşıyor değiliz.

Fârâbî’ye göre varlıkların zirvesinde “Tanrı” bulunmaktadır. Fârâbî’nin dili ile bu “ilk” dir. Varlık bütün olgunluğu ve dolgunluğu ile O’nda bulunur. O’nda “yokluğun” hiçbir izi, hiçbir surette, bulunmaz. O, her türlü noksandan arınmıştır. O’nun varlığının mertebesinde olan ve O’na benzeyen bir başka varlık mevcud değildir. O’nun ne zıddı, ne de benzeri vardır. O, her bakımdan “bir” ve “ilk” tir. O hangi mânâda olursa olsun, çeşitli unsurlardan meydana gelmiş bir terkip (bir kompozisyon) değildir. O, kelimenin tam mânâsıyla “bir” dir, “tek” dir. O; bilen, irâde eden, yapan… “bir tek zat”dır. Yani, O’nun varlığı ile zatı, mahiyeti ve sıfatları “aynı”dır. Dolayısıyla O’nun hiçbir surette tarifi yapılamaz ve gerçek bir benzerlik olmamakla birlikte, biz O’nu insana has olan şeylerle mukayese etmek suretiyle anlamaya çalışırız.

Fârâbî, varlıkların “ilk” i olarak ortaya koyduğu Tanrı’yı “Vacib’ül-Vücûd — Zaruri Varlık” diye nitelendirir. Bu; “yokluğu düşünülemeyen; dâima ve her şartta varlığı zârurî olarak düşünülen” demektir. Fârâbî, “imkân” ve “sebep” kavramlarından bu sonuca ulaşmış bulunmaktadır. O’na göre mademki Tanrı’nın dışındaki varlıklar “mümkün”dür ve mademki mümkün olan şey, herhangi bir sebep ve tesir olmadan ortaya çıkamaz, öyleyse mümkün olan şu âlemin de var olup ortaya çıkması için mutlak surette bir sebebe ihtiyaç vardır. Ancak, mümkünü var eden, onu ortaya koyan sebebin kendisi “imkan” ile sıfatlanamaz, ona “mümkün” denemez. Çünkü, böyle olursa onun da bir başka sebebe ihtiyacı olur ve hiçbir surette “mümkün” olan şey “var” olamaz. Mademki “mümkün” olan şeyler “var” dır. Öyleyse, onlara sebep olan ve varlık veren bir şey vardır ve bu şeyin kendisi, “mümkün” değil “zarûrî”dir. O’nun varlığının ortaya çıkışı söz konusu değildir. O, sebepsiz olarak ve dâimâ vardır. İşte bundan dolayı kendisine “Zarurî Varlık — Vacibü’l Vücûd” denir. Bu ise “Tanrı”dır.

Tanrı, tek ve gerçek sebeptir. O, herşeyin ve bütün varlığın kaynağıdır.

Notlar:

— Fârâbî’nin, Tanrı’yı “varlıkların “ilk” i olarak” tanımlaması da ilginç geldi. Bu yazıda “varlık” kelimesinin bir kaç değişik anlamda kullanıldığı anlaşılıyor. Bu konuda incelenmeli.

Mustafa Acungil’in kitapları.

— Bu yazı ile ilgili bir kaç not daha eklemek istiyorum (italik yazılar Mustafa Acungil’in paylaşımından alıntılardır):

  • Aslında Mustafa Acungil “evrimle ilgili yanlışlar” hakkında yazmamış, çünkü evrim teorisi hakkında hükümlerde bulunmuyor; evrim teorisi ile ilgili yanlış yorumlar ve algılardan bahsediyor.
  • Allah’a gerek kalmayacak” ne demek? Bir sebep olarak Allah’a gerek kalmayacak demek. Bu ifade bana Napolyon ile Laplace anektotunu hatırlattı. Laplace’ın Newton mekaniğinden ilham alarak yazdığı kitabını inceleyen Napolyon, “Neden Evrendeki hareketleri belirleyen bir kitapta Tanrı’nın adı geçmiyor?” diye sorunca, Laplace, “böyle bir hipoteze ihtiyacım yok” diye cevap vermiş. Laplace’ın kitabı mutlak ve ilk sebeplerle ilişkili olmadığı için, bir ilk yaratıcı fikrine ihtiyacı yok. Gözlemlenen olaylardan matematik aracılığı sonuçlar çıkarmış.
  • İtikat” Arapça’dan dilimize girmiş ve ilk anlamı “düğümlenip kalma, bağlanma” olarak verilmiş (Ötüken Osmanlı Türkçesi Sözlüğü). Bu da inanç kavramını güzel açıklamış bence.
  • Kuran ayetlerini insanlar yazmış olsaydı, onlarda bilimle yaman çelişkiler olurdu.” Ben Kuran’ın içeriğini ve güncel yorumunu, bilimin güncel hükümleri ile karşılaştırmaya karşıyım. Böyle bir karşılaştırmanın ne bilime faydası vardır ne de Kuran’a. Bilim bugün “doğru” dediğine yarın “yanlış” diyebilir. Kuran’da kelimeler aynı kalır ama yorumlar yani anlam, çağlara göre değişiklik gösterebilir. Kuran’ın bilim diye adlandırdığımız alanda tavsiyeleri yoktur; örnek olarak, Kuran gezegenlerin yörüngelerinin nasıl hesaplanacağını bildirmez.
  • Hiç endişe etmeye gerek yok, yeter ki gerçek bilimsel saiklerle bilimsel çalışmalarla dünyaya bakalım. Orada bulduklarımız Kuran ayetleriyle kol kola giden ayetler olacaktır. Şu ana kadar da zaten öyle oldu.” Kuran’la bilim ayrı alanlarda hüküm verirler. Mesela, Kuran cennet ve cehennemden bahseder; bunlar bilimi ilgilendiren konular değildir.
  • “…evrim, günümüzde sıradan insanın anlaması gereken bir konu haline geldi.” Evrim kelimesi burada sanki “Darwin’in Evrim Teorisi”nin içeriği veya ana fikri hakkında bilgi veren bir kelime gibi kullanılmış. Ama öyle değil. Tek bir kelimenin, “Evrim” kelimesinin, okullarda en az 4-5 yıl ders olarak okutulan ve bu konuda akademik uzmanların bile tam olarak anlayamadığı bir doktrinin içeriğini anlatması mümkün olabilir mi? Olamaz. O zaman “Evrim” kelimesi sadece bir etikettir. Mesela, “Ceza Hukuku” bir bilgi sisteminin ismidir; o bilgi sisteminin içeriği hakkında hiç bir bilgi vermez. “Evrim” de öyledir. Bir doktrinin ismidir. Bu doktrinin içeriği hakkında hiç bir bilgi vermez. Peki, bu doktrini, uzman olmayanlar için, bir kaç cümle ile özetlemek mümkün olabilir mi?
  • Kuran’daki ve doğadaki (Sunnetullah) ayetlerini kullanarak O’nunla ilgili izlenimler oluşturabileceğimizi düşünüyorum.” Bu bana pek inandırıcı gelmedi. Kuran’da 4 tane Sünnetullah ayeti buldum. Bunlarda sadece Allah’ın kanunlarının değişmez olduğunu söylüyor. Yani, bu ayetlerden alabileceğimiz tek izlenim Allah’ın insanlara, Allah’ın kanununun değişmez olduğunu söylediğidir.İsra 77: […] asla bulamazsın bizim yasamızda bir değişiklik
    Ahzab 38: […] ve emri Allah’ın bir kaderdir takdir edilmiş [yani değiştirilemez]
    Fatır 43: […] bulamazsın yasasında Allah’ın bir değişme ve bulamazsın yasasında Allah’ın bir sapma
    Fetih 23: sünnetidir (yasasadır) Allah’ın öyle ki süregelir ötedenberi ve asla bulamazsın yasasında Allah’ın bir değişme
  • Sünnetullah kelimesi, Allah’ın sünneti demek. Sünnet de Arapça, “işlek yol” demek. Başka anlamları da var. “İyi ya da kötü yol” gibi. Yani sünnetullah “Allahın yolu” demek. Böylece Arapça’da, İslam dini bağlamında, sünnet kelimesinin hem “Allahın yolu” hem de “Peygamberin yolu” anlamına geldiğini anlamış oldum. Ama bu 4 ayette gördüğümüz gibi, Kuran’da sünnet sadece Allah’ın yolu olarak geçiyor, Peygamberin yolu anlamı Kuran’da yok. Herhalde hadisçiler böyle bir kavram kargaşası yaratmayı uygun görmüşler.
  • Bu Allah’ın yolu ayetlerini okuyanlar, Allahın yolu kavramını önce Allah’ın kanunları olarak anlamlandırıyorlar, ondan sonra da bir ileri gidip Allah’ın yolunun doğanın yolu olduğunu söylüyorlar. Yani, Allah’ın yolu, Allah’ın yarattığı doğa kanunları oluyor. Böylece gözlemlenen bütün doğa olaylarına Allah’ın sebep olduğunu söyleyebiliyorlar.
  • Fakat bu yararlı bir açıklama değil. Bilimsel olarak hiç bir işe yaramıyor. Bir açıklama bile değil. Bilimsel bir açıklama hiç değil. Tam aksine, bu bilim öncesi insanlarının, şamanların, ve rahiplerin kullandığı açıklama türü. Eskiler, bilim öncesi insanları, doğa olaylarını nasıl açıklarlarmış? Her olayı bir tanrı ile ilişkilendirirlermiş. Yıldırım olayını gözlemlediler; merak ettiler ve sordular: Neden yıldırım düşer? Cevap hazır. Hemen yıldırım olaylarından sorumlu bir tanrı tanımlayalım ve yıldırımı o tanrının yolladığını söyleyelim. Böylece yıldırım tanrısı Zeus doğmuş olur. “Anne, yıldırım neden düşer?” Çok basit, oğlum. Zeus yıldırım tanrısıdır, o bize yollar.” O zamanlar İnternet olmadığı için çocuk açıp bakamıyor tabii, Zeus’a inanmak zorunda.
  • Fakat artık biz insanlar olarak bu seviyeyi aşmışız. Artık her doğa olayı için bir tanrı yaratmak gibi düşük randımanlı bir entellektüel seviyeyi aşmışız. Her doğa olayı için yeni bir tanrı yaratıp tanrı enflasyonu yaratmaya ne gerek var; zaten bu tanrılar sonra birbirleri ile kavga edip duruyorlar. Artık tek bir tanrımız var ve bütün doğa olaylarını onun yarattığına inanıyoruz.
  • Bu devirde doğa olaylarını tanrının işi diye açıklamayı seçen insanların olması da ilginç tabii. Sanki bilimsel devrim hiç olmamış gibi.
  • Ama bazı insanlar, Arapça olan her kelimenin, her cümlenin, her Arapça sesin, kutsal olduğuna ve direk olarak Allah’ın kelamı olduğuna inanırlar. Onun için “sünnetullah” Arapça kökenli bir kelime olduğuna göre Allah’ın kutsal bir sözü olmalı ve bunu sorgulayan birisi de kafir olmalı. Ama ne kadar Kuran okursanız okuyun, Kuran’da Ay’a bir uzay aracı yollamak için gerekli olan bilgiyi bulamazsınız. Acaba bu sebepten mi, Çin bile, hatta İsrail bile, Ay’a gidebiliyorlar ama biz gidemiyoruz? Hala sünnetullahı tartışıyoruz da ondan mı?

İnanç nedir?

İnanç bir silahtır… —@Eris_Bey

………………………………

1. İnanç dediğimiz şey, en temel ve en genel anlamı ile, sabit tutmaya ve sorgulamamaya karar verdiğimiz ifadelerdir.

2. Matematikte bu tip sabit tutulan önermelere aksiyom denir.

3. Fizikte sabit tutulan miktarlara birim denir. Bazen fizikçiler daha önce tanımladıkları bir birimi “doğa sabiti” diye kutsallaştırırlar.

4. Töre de sabit tutulan davranış biçimleridir; bir toplum bazı sözleri ve davranışları sabit tutar ve kuşaktan kuşağa aktarır. Kutsallaştırılmış bu inanç sistemi o toplumun varlığını bir bütün olarak devam ettirmesini sağlamak için vardır.

5. İnanç sadece din ile ilgili bir kavram değildir. Bilimde bile inanç vardır. Mesela son günlerde medyaya servis edilen karadelik sözde fotoğrafına herkes sorgulamadan inandı. Kimsenin aklının ucundan geçmiyor acaba karadelik diye bir saçmalık var mı ki fotoğrafını çekmişler diye…

6. Yani, inançsız yaşayamayız.

7. Matematikte olduğu gibi hayatımızda da hem değişkenler (sorgulanabilirler) ve de sabitler (sorgulanamazlar) vardır.

8. Bütün inançlar tanımlamadır. Kimin tanımlamasını kabul edeceğiniz size kalmıştır.

9. Her sabitin bir sahibi vardır; genelde onu ilk tanımlayan o sabitin sahibi olur. Daha sonra sabitler el değiştirilebilir veya alınıp satılabilir. Her ticari markanın bir sahibi olduğu gibi. Markanın da bir sabit olduğunu söylemeye gerek var mı?

10. Karadelik tanımlamasının sahipleri fizikçilerdir ve onu değerli bir marka gibi korurlar ve parlatırlar. Fizikçi olmayan birisinin karadelik kavramını sorgulaması ciddiye alınmaz.

11. Dinin sahibi inananlar değil dinin hiyerarşisidir. İslamda din hiyerarşisi ile devlet hiyerarşisi birbirinden ayrılamadığı için din sabitlerinin sahibi devlettir. Dinin sabitlerini kutsallar da denir.

12. İnanç bu anlamda bir silahtır; devlet dinin sahibi olduğu için, halkına yaptırmak istediklerini din aracılığı ile kolayca yaptırabilir.

13. Her inanç sorgulanabilir çünkü her inanç bir tanımlamadır. Güçlünün size dayattığı inançlarını sorgularsanız sonuçları olabilir.

Notlar:

İnancın bir silah olduğunu söyleyen paylaşım.