Cemil Kılıç’a göre İslam’ın beş şartı

kerbela
Kerbela olayına işaret ettiği söylenen bir Osmanlı minyatürü imiş bu minyatür. Her şey olabilir aslında… Görsel olsun diye ekledim.

Şartları bile net bir şekilde belli olmayan bir din var karşımızda. Bize, namaz, oruç, vs. gibi ritüelleri İslam’ın şartı olarak öğrettiler fakat bu yazısında ilahiyatçı Cemil Kılıç, onlar sadece ritüeldir şart değildir, diyor.

Cemil Kılıç, İslam’ın beş şartı vardır, onlar da, adalet, emanet, ehliyet, maslahat ve meşverettir diyor.

Aşağıda Cemil Kılıç’ın yazısından alıntılara benim yazdığım yorumları bulacaksınız.

***

Miladi 680 yılının 10 Ekim günü Kerbela’da büyük bir katliam gerçekleşti.

Yine İslam, yine katliam! Katliam yapmak İslam’ın şartlarından biri olmalı. Ayrıca Kerbela’daki katliamdan bize ne? Arapların Türkleri kendi dinlerine geçirmek için yaptıkları katliamlara baksak daha iyi olmaz mı?

Bir din düşünün ki, doğuşunun üzerinden henüz 70 yıl gibi kısa bir süre geçmişken o dinin peygamberinin çok sevdiği torunu, yine o peygambere iman ettiğini söyleyenler tarafından acımasızca katledilsin.

İslam budur işte. Kan davası İslam’ın en temel şartıdır. İslam’ın kanında kan davası vardır. İslam Bedevi Araplarının kültürü üzerine inşa edilmiştir. Bedevilik her anlaşmazlığı kan davasına indirgeyip çözen bir kabile kültürüdür. İslam’ın hakim düzen olduğu toplumlarda bir anlaşmazlık varsa, bu anlaşmazlık güçlünün güçsüzü kılıçtan geçirmesi ile sözde çözüme bağlanır. Aslında taraflar arasında hiç bitmeyecek bir kan davası başlatılmış olur. Bu hep böyle olmuştur. İslam budur.

Gerçek şu ki Kerbela’da katledilen Hz. Hüseyin’in bedeni değildi.

Bunlar romantik, şiirsel ve anlamsız sözler. Bu tarihsel bakış açısı değil. Olaylara duygusal yaklaşan bir bakış açısıdır.

Onda simgeleşen İslam’ın ta kendisiydi. İslam, o gün orada aslında 73 kez katledildi.

Cemil Kılıç, özürcü ve mazeretçi bir İslam tarihi yazıyor. İslam tarihini aklama, temizleme, yüceltme ve destanlaştırma işi yapıyor.

Bunu anlayabilmek için İslam’ın, üzerine kurulu olduğu beş ilkeyi iyi bilmek gerek. Evet; İslam beş ilke üzerine kurulmuştur. Biz buna İslam’ın beş şartı diyoruz. Apaçık Kur’an ayetleriyle sabittir ki; ilk şart adalettir. İkincisi emanettir. Üçüncüsü ehliyet, dördüncüsü maslahat, beşincisi ise meşverettir.

Nerede yazıyor bu ilkeler? İslam’ın bu yeni şartları Cemil Kılıç’ın şahsi fikri olmalı.

Ne oldu? Şaşırdınız mı? Yoksa siz namaz, oruç, hac gibi ritüellerden mi bahsedeceğimi sanmıştınız?

Burası çok önemli. Cemil Kılıç, ritüeller İslam’ın şartı olamaz diyor. Bir insan namaz kılmak, hacca gitmek, gibi ritüelleri uygulayarak müslüman olamaz, fakat adil olarak müslüman olur. Hiç namaz kılmayın fakat adil olun, müslüman olursunuz; namaz kılın fakat adil olmayın cehennemlik olursunuz. İslamın bu tanımını kabul edecek başka ilahiyatçılar var mıdır? Bilmiyorum.

Hayır, hayır! Onlar İslam’ın şartı değildir. Şart öyle birşeydir ki o olmazsa onun temsil ettiği sistem de olmaz.

Katılıyorum. Bize İslam’ın beş şartı diye öğretilen ritüeller İslam’ın olmazsa olmazları değil. Ama Cemil Kılıç’ın öne sürdüğü bu şartlar da tartışmaya açık. Ayrıca, Cemil Kılıç, müslümanım diyen insanların üstüne inanılmaz bir yük yüklemiş oluyor. Eskiden namaz kılarak müslümanlık görevimizi yaptığımızı zannediyorduk, şimdi ancak adil olursak müslüman sayılacağız.

Fakat, adil olmak hiç de kolay bir şey değil. Cemil Kılıç adaleti İslam’ın en temel kavramlarından biri yapmış ama adalet kavramını tanımlamaya gerek görmemiş.

Adil olmanın kriterleri nelerdir? Bilmiyoruz. Hukuka göre mi adil olacağız? Şeriata göre mi adil olacağız? Yoksa insan olarak, duygularımıza göre mi adil olacağız? Hiç birimizin oturup bu sorular üzerinde düşünüp tez yazacak halimiz yok. Adalet kavramı üzerine kurulmuş bir İslam tanımı inananlara çok gereksiz bir yük yüklemiş oluyor.

Cemil Kılıç’ın İslam’ın beş şartı olarak tanımladığı bu kelimeler, dinî kavramlar değildir. Toplumsal ve ahlakî kavramlardır. Müslüman olarak yaşamak isteyen birisinin bir de adalet kavramı ile boğuşması gerekecek. İnsanlık tarihi boyunca en büyük filozoflar adalet kavramı üzerine büyük büyük kitaplar yazmışlar fakat hâlâ adaletin ne olduğu hakkında net bir bilgimiz yok.

Adalet olmadan İslam olur mu?

Olur. Hem de bal gibi olur. Üstelik, İslam’ın olduğu yerde adaletin olmadığından emin olabilirsiniz.

İslamın adaleti kılıcın adaletidir. İslam’ın adaleti Kerbela’dır. İslam ve şeriatı seçmiş ülkelere bakalım. Hangisinde adalet var? Suudi Arabistan’da mı? İran’da mı? Endonezya’da mı? Pakistan’da mı? Hiç birinde yok.

Emanete sadakat olmadan İslam olur mu?

Olur. Olmaz mı? Peygamber öldükten sonra en yakın arkadaşları İslam’ı emanet alıyorlar. Ne yapıyorlar? İlk işleri emanete ihanet etmek oluyor. Peygamberden kalan ne kadar ayet varsa hepsini yakıyorlar. Kendileri bir Kuran yazdırıp “resmî Kuran” diye dünyaya yutturuyorlar. Demek ki İslam’ın şartlarından biri emanete hıyanetmiş.

Cemil bey, bu işler lafla olmuyor. İslam’da emanete sadakat vardır demekle olmuyor. İslam tarihi tam aksini söylüyor. Tarihsel olgulara bakınca, Arap karakterinde emanete hıyanet olduğunu görüyoruz. Osmanlı’yı da defalarca arkadan vuran Araplar değil mi? Sizin dediğinizin tam aksine İslam’da, yani Araplarda, emanete hıyanet kabul gören bir uygulamadır.

İşi ehline vermeden yani ehliyet olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Olur tabii ki. İslam ülkelerinin temel özelliği ehliyetsizliktir. Yani, akrabayı kayırma; mevki satma; rüşvet. İslam’ın şartları bunlardır.

Cemil bey, siz hangi İslam’dan bahsediyorsunuz? Bizim bildiğimiz İslam sizin dediklerinizin tam tersi bir dindir.

Bir şahsın yahut bir grubun değil halkın yararını esas almadan yani maslahat olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Diktatörlük İslam’ın şartlarından biri değil mi? İslam ülkelerinde halk reayadır; yani yöneticilerin gözünde halk bir sürüdür. Halkın yararını esas alan bir İslam ülkesi gördünüz mü? Türkiye İslam ülkesi değildir. Bir cumhuriyettir. Onun için burada halkın yararına yapılan şeyler görebilirsiniz.

Danışma, fikir alışverişi, düşünce özgürlüğü ve şurayı ikame etmeden yani meşveret olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Bütün İslam ülkeleri diktatörlüklerdir. Hangi meşveret? Sizin anlattığınız gibi idealist ilkeleri olan bir İslam uygulaması yeryüzünde yok.

Dediler ki bunlar olmadan da İslam olur. Yeter ki namaz kıl ama Muaviye’nin, Yezid’in adaletsizliğine itiraz etme!

Sürü olarak görülen halk adaletsizliğe itiraz etse ne olur, etmese ne olur? Zaten edemez. Sürünün sadece sürülük yapmasına izin verilir.

Yeter ki oruç tut ama açın, yoksulun halini sorma! Devlet erkanının lüks ve şatafat içinde yaşamasını dert etme!

Sürü olarak görülen halk, yöneticileri eleştiremez. İslam’da böyle bir gelenek yok.

Yeter ki hacca git ve Kabe’yi tavaf et ama farklı düşünüyor, farklı inanıyor diye zalim iktidarlar tarafından hapse atılıp şehit edilen İmamı Azam Ebu Hanife’leri, çöle sürgün edilip ölüme terkedilen Ebu Zer Gıfari’leri, kılıçla boynu kesilen Hucr bin Adiyy’leri sakın gündeme getirip de fitne çıkarma!

Kim bu insanlar?! Nedir bu Arap tarihi hayranlığı? Ebu şu, ebu bu; bin şu, bin bu; imam şu, imam bu!! Bize ne bu Arap kabile tarihinden. Bizim şanlı tarihimiz var. Kendi tarihimize bakalım. Örnek vereceksiniz, kendi tarihimizden örnekler verin lütfen.

Evet; böyle dediler. Allah’tan başkasına kul olmamayı ve gerekirse zalim sultana karşı kıyam etmeyi öğreten mukaddes namaz ibadetini yozlaştırıp onu neredeyse iktidar sahiplerine itaat etme ritüeline dönüştürdüler.

Kime vergi veriyorsanız ve kimin veritabanına kayıtlı iseniz, siz o gücün kulusunuz. Tabii ki, sizi veritabanına kaydeden ve doğal insanlık haklarınızı uygulamak için bile ondan izin almanızı isteyen güç, size onun kulu olduğunuzu söylemez. Allah’tan başkasına kul olmamak lafı bir aldatmacadır. Hepimiz önce devletin kuluyuz, ondan sonra, bazılarımız bir de Allah’ın kulu olmayı seçerler.

Burada önemli olan cümleyi tekrar okuyalım: “neredeyse iktidar sahiplerine itaat etme ritüeline dönüştürdüler…”.

Evet, insanlar Allah’ın kulu olduklarını zannederler ama önce yaşadıkları toprakların sahibi kimse onun kullarıdırlar. Şu anda toprakların sahibi egemen güçlerdir. İnsanlar da onların kuludur. Din; egemen güçlerin insanlara, “sen benim kulum değilsin, Allah’ın kulusun” diyerek aldatmak için kullandığı bir araçtır.

İslam modelini yönetim modeli olarak seçmiş devletler, İslam’ın Allah’a teslim olma ilkesini, kendilerine teslim olmak olarak anlamışlardır. Namazda secde edilen aynı zamanda egemen güçtür. Boynunu büküp, teslim olmuş ve sürü olarak tanımlanmayı kabul etmiş insanlar çok kolay yönetilir. Egemen güçler, insanların boynunu İslam ile büküp kendi egemenlikleri altına almayı çok iyi bilirler.

Kendileri sözde dünya nimetlerinden alabildiğince yararlandılar da yoksul müminler içinse sadece öbür dünyada cennet hayalini bıraktılar.

İslam bu işte. İslam, egemen güçlerin halkı aldatmak ve sömürmek için kullandıkları devlet düzenidir. Siz bundan başka bir İslam olduğunu söylüyorsunuz. Yeni tanımlamalar yaparak, yeni bir İslam yaratacağınızı zannediyorsunuz. Daha doğrusu, yeni tanımlamalar yaparak, İslam’ın bozulmamış özüne varabileceğinizi zannediyorsunuz. Muhammedî İslam diyorsunuz. Ama nafile. Başka bir İslam yok.

İslamın sahibi devlet olduğu müddetçe, siz o İslamdan saf ve insancıl bir din çıkartamazsınız. Tek çözüm dini özelleştirerek, dini devletin kontrolünden kurtarmaktır.

Din özelleştirilmelidir. Din bireysel olmalıdır. O zaman herkes istediği İslam’a inanır; devlet İslam’ı kullanarak halkı aldatamaz; cemaat ve tarikat adı altında örgütlenmiş din tacirleri de insanları kandıramaz. Ama dinin özelleştirilmesi en azından üç kuşak veya yüzelli yıl alacaktır. Onun için şimdiden başlamamız gerekiyor.

Hesap vermediler. Hesabı ahirete havale ettiler.

İslam bu işte. Din tacirlerinin kullandığı en eski aldatmaca yöntemi, ahiretle aldatmaktır.

Mukaddes adalet kavramı; bizim, şahsi, toplumsal, ticari ve siyasi hayatımıza hakim midir?

Yoksa biz yargı erkini, muhaliflerimize karşı tıpkı Yezit’in ve Muaviye’nin yaptığı gibi bir sindirme aracı olarak mı kullanıyoruz?

“Biz” kim? Adalet bireyin değil, tüzel varlıkların kontrolü altındadır. Yargı erki bir tüzel varlıktır. Dini yoktur. İslam’la da bir ilgisi yoktur. Türkiye bağlamında, adaletin İslam’la bir ilgisi yoktur ve olmamalıdır. Türkiye’de şeriat yoktur; hukuk bazlı bir adalet anlayışı vardır. Bu insancıl bir hukuk mudur? Adaleti adil olarak dağıtan bir hukuk mudur? Tartışılar. Bunlar ayrı konular. Ama adaletin din ile bir ilgisi yoktur.

Adil olmak için müslüman olmaya gerek olmadığı gibi müslümansanız, büyük bir olasılıkla, adil değilsiniz. Başında bir müslüman olan ve şeriat kurallarına göre yönetilen adil diyebileceğimiz bir ülke olmaması bu dediğimizin ispatıdır.

Bize verilen emanete sadakat gösteriyor muyuz?

Yönetim mekanizmalarına ehliyet ve liyakat sahibi kişileri mi yoksa çok iyi nutuk atan, kendi hizbimizden olan, dünyevi çıkarımıza uygun düşen kimseleri mi seçiyor ve tayin ediyoruz?

Bunları yapan da tüzel varlıklardır. Devlet bir tüzel varlıktır; adı üstünde, hukuktan doğmuş bir organizmadır. Devlet, kendi menfaatlerine uygun olarak tanımladığı kanunlar ile halkı aldatarak varlığını devam ettirir. Devletin tanımladığı hukuk sistemi halkı sömürmek için tanımlanmıştır. Tüzel varlıkların dini yoktur. İslam kuralları onları bağlamaz. Şeriat kanunlarını seçmiş ülkeler hariç. Ama Türkiye’de şeriat yoktur. İslamî kanunlar ülkemizde geçerli değildir. O zaman, Türkiye’de adalet kavramı İslama sorulmaz.

Toplumun en küçük yapı taşı dediğimiz aileden başlayarak ülke yönetimine varıncaya değin İslam’ın meşveret ilkesini gözetiyor muyuz?

Meşveret ilkesini hayatımıza uygulamak istiyorsak neden İslam’ı örnek almalıyız? Eğer meşveret ilkesini hayatımıza uygulamak istiyorsak ve kendimize bir rol model arıyorsak, Atatürk’ü örnek alabiliriz. Araplarla ne işimiz var? Meşveret işinin ustası Atatürk’tür. Meşveret yönetimi olan Cumhuriyeti kurmuştur.

Farklı fikir ve inançlara, farklı siyaset ve yaşam tarzlarına asgari insanî ve İslamî saygıyı gösteriyor muyuz?

Saygı kavramını İslam’dan almamıza ne gerek var. Anlamak zor. Bedevi ahlak kuralları üzerine kurulmuş bir dinden modern ve iyi ahlak kuralları çıkartmaya çalışıyorsunuz. Bu imkansızdır.

Yoksa herşeyi en iyi ben bilirim, ben bilemiyorsam oğlum bilir, kızım bilir, benim hizbim bilir, taraftarlarım bilir deyip diğerlerini ötekileştirmeyi hatta terörize etmeyi bir hayat ve siyaset tarzı haline mi getiriyoruz?

Tam da Arap karakterini anlatmışsınız! İslam ahlakı, Bedevi kabile ahlakıdır. İslam’a yaklaştıkça, kurumlarınızı ve halkınızı İslamlaştırdıkça, Araplaşırsınız; Türklüğünüzü kaybedersiniz ve bir dizi olumsuz Arap özelliklerine sahip olursunuz.

Biz gerçekten Hüseyin’den yana mı yoksa farkında olmadan Yezit’ten yana mı saf tutuyoruz?

Böyle bir taraf seçmemiz mi gerekiyor? Ne Yezit’i bilirim ne de Hüseyin’i. Adalet kavramından bahsedeceksem en son bakacağım yer Arap ve İslam tarihidir.

Cemil Bey, İslam tarihi bir adaletsizlik ve katliamlar tarihidir. Bunu bilmemenize imkan var mı? Sizin yaptığınız İslam özürcülüğüdür. Arap özürcülüğüdür. İslam tarihindeki tatsız gerçekleri yeni tanımlamalar yaparak sıvamaya ve örtmeye çalışıyorsunuz. İslamın kanlı geçmişini, katliamlarını, özellikle ırkdaşlarımıza yaptığı katliamları unutturmaya çalışıyorsunuz.

Arabın Arabı kestiği Kerbela yerine neden Arabın Türk çocuklarını ve kadınlarını kestiği katliamları anlatmıyorsunuz? Toplumsal ahlakınızı İslam ahlakı üzerine kurarsanız işte böyle Araplaşmış yoz bir toplum elde edersiniz. Siz diyorsunuz ki, İslam bu değil, başımızdakiler İslam’ı yanlış uyguladılar. Hayır efendim. İslam bu. İslamın amacı, hedefi, özü bu. Eğer toplumunuzu İslama göre tasarlarsanız sonuç budur.

Geri dönün ve Türk töresine göre tasarlanmış bir toplum yapın. Yani dini özelleştirin. Kadını aşağı görmeyin. Siz kadını aşağı görüyorsunuz demiyorum. İslam kadını aşağı görüyor, siz de kadını aşağı görmeyen bir İslam yaratmaya çalışıyorsunuz. Halbuki yapılması gereken İslam’ın özelleştirilmesi ve toplumsal alandan atılmasıdır. Toplumun hiç bir kusurunu İslam ilkelerini örnek alarak düzeltemeyiz.

İslam’ın beş şartını ayaklar altına alan bir toplumu Allah hidayete erdirmez.

Cemil Bey, sizin tanımladığınız İslam’ın bu beş şartını acaba sizden başka kabul eden var mı?


Notlar:

— Cemil Kılıç’ın yazısı: İslam’ın Beş Şartı Ya Da Hz. Hüseyin Neden Şehit Oldu?

Acaba her isteyen İslam’a yeni şartlar ekleyebilir mi? Nasıl olsa Kuran’da “İslam’ın şartları” diye açıkça belirtilmiş şartlar yok.

Hiç namaz kılmayın fakat adil olun, müslüman olursunuz; namaz kılın fakat adil olmayın cehennemlik olursunuz.

Cehennemlik olmak için önce müslüman olmak gerekir. Müslümanlığın en genel tanımı, şöyle olmalı: Müslüman; cennet veya cehenneme gitmek için bu dünyada sınava sokulduğuna inanan insan demektir. Ama bu tanım da sorunlu. Eğer müslüman değilseniz, kimse sizi cennete veya cehenneme yollamak için yargılayamaz. Nasıl müslüman olunur? sorusu cevapsız kalıyor.

Reaya: Arapça kelime. 1. Birinin gözetiminde olan davar, sürü. 2. Hükümdarın gözetmekle mükellef olduğu halk.

— İslam ve Bedevilik hakkında bir kaç not da bu yazıda var.

Bedevilik her anlaşmazlığı kan davasına indirgeyip çözen bir kabile kültürüdür.

Çünkü, kabile kültüründe birey yoktur. Kabile vardır. Bireye yapılmış bir hakaret kabileye yapılmış sayılır.

— Müslümanlık adil olmak olarak tanımlanabilseydi, her adil olan müslüman olurdu, bu da bir insanın sağlığı için çok zararlı bir şey olurdu. Eğer müslüman değilseniz, Allah sizi yargılayıp cehenneme yollayamaz. Allahın işi sadece müslümanlarla. O zaman, eğer, insanlık yapayım, adil olayım, deyip de insanlara karşı adil davranırsanız bir bakmışsınız müslüman olmuşsunuz. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını. Her an, yanlış bir hareketiniz yüzünden, kendinizi cehennemde bulabilirsiniz.

O zaman , adil olmamak en iyisidir; en azından cehenneme gitme olasılığınız ortadan kalkmış olur.

Ayrıca, doğada adil olmak diye bir kavram yoktur. Adil olmak doğaya aykırıdır. Doğada her yaratık önce kendi menfaatini düşünür. Adil olmak yoktur, ortak yaşam anlaşmaları vardır. Doğanın temel süreci ortak yaşam anlaşmalarıdır. İnsanlar için de, ortak yaşam anlaşmaları yapmak, adalet gibi idealist ve anlamsız bir kavramı uygulamaya çalışmaktan çok daha iyidir. Eğer İslam, adil olmayı insan olmanın temel ilkesi olarak ileri sürüyorsa, ben bunu ciddiye alamam.

— İslamın 5 şartı olarak bize öğretilen namaz kılmak, oruç tutmak, vs. fiil iken, Cemil Kılıç, yeni şartlarını isim olarak vermiş. Fakat, onun da demek istediği aslında, “adalet” değil, “adil olmak” adaletli davranmak.

— İhsan Eliaçık, İslam’ın beş şartı Kerbela’dan sonra uydurulmuştur diyor.

Aynı şey yazı olarak.

doğal insanlık haklarınızı uygulamak için bile ondan izin almanızı isteyen güç…

Mesela, evlilik gibi. Mesela, yeryüzünde sınırsız dolaşma hakkı gibi.

— Neden, Türkiye’de binlerce akademik, alim, ulema, Arap tarihini bu kadar derinlemesini inceliyor ve biliyor da, neden Cumhuriyet tarihini, Türk tarihini bilmiyorlar? Çok ilginç değil mi?

Kerbela olayının tarihsel bir olay mı yoksa, bir efsane, bir mit mi olduğu bile belli değil.

Allah Kâinatı takip ediyor mu?

img_20190620_0901462879258615747779671.jpgİlahiyat doktoru Niyazi Beki, bu yazısında Kâinatı kim yaratmış? sorusuna cevap vermiş: kâinatı Allah yaratmıştır. Sonra da, Allah yarattığı kâinatı yakından takip ediyor mu? sorusuna olumlu cevap vermiş: Allah yarattığı kâinatın gelişimini takip ediyormuş.

Aslında, Niyazi Beki, bu çok eski sorulara cevap bulmamış, sadece, Allah’ın varlığı önkabulü üzerinden tanımlamalar yapmış. Çünkü “Allah kâinatı yarattı” demek bir tanımlamadır, bir varsayımdır; bir inancın dışa vurumudur.

Fakat, ne Allah’ı bir varlık olarak bilebiliriz, ne de kâinatı bir bütün olarak bilebiliriz. O zaman, “Allah kâinatı yarattı” cümlesi aslında “bilemediğimiz bir varlık, bilemediğimiz bir sistem yaratmış” cümlesi ile eşdeğerdir. Veya, daha genel olarak, “bir bilinemez, bir bilinemez yaratmış” diyebiliriz. Aslında, “yaratmak” kelimesi de sorunlu. Nasıl yaratmış? Süreçleri mi yaratmış? Kanunları mı tanımlamış? İsimleri olan şeyleri mi yaratmış. (Kuran’da isimleri olan şeyleri yarattığı anlaşılıyor.)

Öyleyse, Allah’ın kâinatı yarattığı cümlesi bize ne söyleyebilir? Anlamlı bir şey söyleyemez. Sadece, insan aklının çok sınırlı olduğunu ve mutlak varlık olarak tanrıyı ve mutlak bütün olarak kâinatı anlayamayacağımızı kendimize hatırlatmış oluruz.

***

Asıl sormamız gereken soru şudur: Bu kısıtlı insan aklımızla, bu tip mutlak cevaplar gerektiren soruları cevaplayabilir miyiz? Bence cevaplayamayız.

***

Allah’ın, yani Arapların “İlahların İlahı” (El İlah) diye tanımladığı ve kendisi hakkında 99 isminden başka hiçbir şey bilmediğimiz bir “varlığın” kâinatı ve insanları yarattığı varsayılmış.

Bu varsayımdan sonra, bu bol isimli fakat bilinemez varlığın, kâinatın ve insanların işlerini takip ettiği ve olayların doğal akışına karıştığı varsayılmış.

Bu savı kabul etsek bile aklımıza bir soru geliyor. Kâinat bir ilişkiler ağı olarak yaratılmıştır. (Kâinat madde değildir; süreçtir.) Kâinatın bir yerinde bir ilişki değiştirilince, diğer yerlerdeki ilişkiler ve olaylar da etkilenir.

[Ama kâinattaki olaylar sürekli ve kesintisiz olarak olmaya devam ediyor. Bu olan olaylar zincirinden hangisini El İlah’ın, olayların doğal akışına ters olacak bir şekilde değiştirdiğini bilemeyiz.]

img_20190620_0904507497906026035419192.jpg

Eğer, El İlah, bir olaya karışırsa bunun ilişkiler ağı içinde beklenmedik sonuçları olabilir. Zaten El İlah her şeyi; her olayı ve bu olayları gerçekleştirecek olan her aktörü, önceden belirlemiş ve Levhi Mahfuz denen bir kitaba yazmış. El İlah, daha sonra fikrini değiştirip insan işlerine karışmak istese ve mesela “şu kulum çok dua etmiş, ona bir kıyak yapayım da zengin olsun” dese, Levhi Mahfuz’da kendi yazdıklarını değiştirmesi gerekir; bu da El İlah’ın hata yaptığı veya kendisi ile çeliştiği anlamına gelir.  (Ama zaten hiç kimse Levhi Mahfuz’da yazılı olan ve kendisi için uygun görülen dua miktarının dışına çıkamaz. Bu sebepten birisinin fazla dua etmesi ve fazla dua ettiği için Allah tarafından mükafatlandırılması söz konusu olamaz.)

Ben El İlah’ın isimleri arasında “kendisi ile çelişen” ismini bulamadım, onun için, El İlah’ın insan işlerine karışıp kendisi ile çelişeceğini ve Levhi Mahfuz’da değişiklik yapacağını zannetmiyorum. Eğer yaparsa, bütün Levhi Mahvuz’u yeniden yazması gerekirdi çünkü kesintisiz ve kopuksuz olan sebep sonuç zincirini kopartmış olurdu. Yani, El İlah, Levhi Mahfuz’da en ufak bir değişiklik yapsa gelecek olaylar zincirini değiştirmesi gerekecektir, bu da yeryüzünde hiç beklenmedik mucizeler ve saçma sapan olaylara sebep olabilir. Zaten El İlah insan işlerine karışmaya niyetli olsaydı Levhi Mahfuzu yaratmazdı.

Neyse, bu konulara hiç girmeyelim ve Niyazi Beki’nin varsaydığı gibi bir yaratıcının (El İlah veya başka bir ilahın) insan işlerine karıştığını varsayalım. (Zaten bu soru El ilah ile veya İslam ile ilgili bir soru değildir, okulcu filozofların binlerce yıldır tartıştığı en eski sorulardan biridir. Bu soruya şimdiye kadar verilmemiş cevap yoktur. Yeni bir cevap bulsanız bile alimin biri çıkar ve tam aksi bir cevap verebilir. Okulculuk bu demektir. Her yorumun bir yorumu vardır.)

***

Önce El İlah’ın insan işlerine karıştığı savına karşı çıktığımı düşündüm. Fakat sonra akvaryumdaki balıklara baktım. Balıkların tanrıları ile ilişkilerinin ne kadar insanların tanrıları ile olan ilişkisine benzediğini gördüm. Balıklarımın tanrısı benim. Onları besliyorum; sularını değiştiriyorum; sevdikleri yaşam ortamını hazırlıyorum; mutlu yaşamalarını ve üremelerini istiyorum.

Balıklar kendilerinin özgür iradeleri olduğunu zannediyorlar. Belki de bir ölçüde özgür iradeleri var, akvaryum içinde serbestçe dolaşabiliyorlar. Attığım yemlerin en iyi parçalarını seçip yediklerini zannediyorlar. Ama yanılıyorlar, özgür iradeleri olamaz çünkü onların da insanlar gibi kaderi önceden belirlenmiştir ve Levhi Mahfuz’da kayıtlıdır.

[Levhi Mahfuz’la ilgili sorular akla geliyor: Acaba Levhi Mahfuz’un sayfaları ne büyüklüktedir? Bir sayfada kaç olay yazılıdır? “Olay” nasıl tanımlanmaktadır? Çünkü her an sonsuz sayıda olay olmaktadır; hangileri levhi mahfuza yazılmıştır? Yani hangi ölçekte bakılarak olaylar seçilip Levhi Mahfuz’a kayıt ediliyor? Sayfaları kim çeviriyor? Her sayfa zamanın geçtiği hızla çevrilmeli ki sayfalardaki olaylar bu dünyada gözlemlediğimiz gibi zamanın doğal akışı içinde gerçekleşsin. El İlah ve teknolojiden sorumlu melekleri neden bilgisayar teknolojisine geçmemişler? Neden El İlah, olayları kayıt etmek için ilkel kitap teknolojisini seçmiş? Takribî bin sene sonra insanların bilgisayar teknolojisine geçeceğini bilmiyor muydu? Levhi Mahfuz defteri ne zaman açıldı ve kayıt işi ne zaman başladı? İnsanların yaratılışı ile mi? Yoksa insanın yaradılışından milyonlarca yıl önce tek hücreli organizmaların yaradılışı ile mi başladı? Levhi Mahfuz kimin için yazıldı? Bir işlevi var mı? El İlah’ın iletişim konusunda teknolojiyi takip ettiğini biliyoruz çünkü Musa’ya emirlerini kil tablette çivi yazısı ile yollamışken, daha sonra ki iletişimlerinde yeni teknoloji kullanarak kitaplarını kağıt üstünde yollamış olduğu söylenir. Gerçi biz Tevrat, İncil ve Kuran’ın ciltlenmiş kitaplar olarak indirilmediğini fakat daha sonra insanlar tarafından yazıldığını biliyoruz. Bu Levhi Mahfuz çok ilginç bir konu ve ayrı bir yazı gerektiriyor.)

***

Balıkların hür iradesi var mı? Genel olarak, canlı varlıkların hür iradesi var mı?

***

Akvaryumdaki balıklar sanki istediklerini yapıyorlar gibi görünüyorlar ama aslında biz onları istediğimiz gibi yönlendiriyoruz; hayatları bize bağlı. Ve herşey, bütün kâinat, Levhi Mahfuz’a bağlı. Hür irade diye bir şey yok. Kimse yaptıklarından sorumlu değil. Her yaptığımızdan sadece Levhi Mahfuz’un yazarı El İlah sorumlu. O zaman neden bizi yaptıklarımızdan sorumlu tutuyor acaba? İlginç bir soru. Hür irademiz yoksa ve her hareketimiz önceden belirlenmişse, suç ve ceza sistemimizin değişmesi gerekmez mi? Levi Mahfuz’da yazılı olan olayları zorunlu olarak yapıyorsak ve kendi kararlarımızı kendimiz veremiyorsak o zaman neden mahkemede yargılanıyoruz ve cezalandırılıyoruz?

***

İslam’ın en temel ilkelerinden birine göre bu dünya bir sınavdır; Liseye Geçiş veya Üniversiteye Giriş sınavları gibi; bu dünya insanlar için Cennet’e Giriş Sınavıdır (CGS). Sınavı geçemeyenler Cehenneme geçiş yapacaklardır. Bu dünyada verdiğimiz kararlar ve yaptığımız seçimler cennete gidip gidemeyeceğimizi belirleyecektir. Fakat, burada birileri bize yalan söylüyor; bizi kandırıyor, ama kim? Çünkü El İlah bütün olayları Levhi Mahfuz’a yazmış. Hür irade diye bir şey yok. Biz sadece Levhi Mahfuz’da yazan senaryoyu kelimesi kelimesine oynayan otomatlarız. Verdiğimizi zannettiğimiz bütün kararlar zaten bizim için önceden verilmiş. Nasıl bir sınav bu böyle?

***

Akvaryum konusuna geri dönersek; bu süs balıklarından birinin, Darwin’e inat, hızla evrilip akıllandığını ve hür irade vs. gibi felsefi sorular üstüne düşündüğünü varsayalım; bu akıllı balık nasıl akıl yürütürdü? Bir kere, akvaryum dışında bir dış dünyanın olduğunu görürdü. Yemlerin dış dünyadan geldiğini gözlemlerdi. Belki yemlerini veren bir tanrı kavramı bile geliştirebilirdi. Hatta, bu akıllı balık, kendini peygamber ilan edip diğer balıklara Tanrıların elçisi olduğunu söyleyebilirdi. Böylece kendine özel bir önem verip yemlerin en iyi kısmını yeme hakkı olduğunu söyleyebilirdi. Ve tanrıları balık işlerine karıştırmak için, yani tanrılardan daha çok yem koparabilmek için, tanrılarına adaklar adayabilirdi, veya onların hoşuna gidecek hareketler geliştirebilirdi. Aynı bizim tanrılarımızla kurduğumuz ilişki gibi, yani “ibadet” dediğimiz şey gibi.

İbadet, tabii ki, adak adamanın, kurban kesmenin, soyutlanmış halidir. İnsanlar önce kendi aralarından birini seçip adak olarak tanrılara sunarlardı. Kendileri için çok değerli bir şeyi tanrılara sunarlarsa isteklerinin yerine geleceğini zannederlerdi. (Yeryüzünde, rüşvet vererek işlerini halletmeye alışmış insanların anlayışı bu. Tanrılara da rüşvet vererek işlerini yaptırmaya çalışıyorlar.) Fakat insan kurban etmek toplum için travmatik bir olay olduğu için daha sonra hayvanları öldürüp tanrılara adamaya başladılar ve gördüler ki tanrıların umurunda değil; ha insan kurban etmişler ha hayvan sonuç aynı. Bazen isteklerine olumlu cevap geliyor bazen hiç cevap gelmiyor ve boşuna adak adamış oluyorlar. Tanrılar sanki insanların adaklarına pek önem vermiyorlar. Gerçekten de öyle. Tanrılara sunulan her adak her dua boşa gitmeye mahkumdur. Çünkü hiçbir adak Levhi Mahfuz’da yazılı olanları değiştiremez. Tanrılara sunulan adaklar bir işe yaramaz çünkü zaten ne olacağı Levhi Mahfuzda yazılmış, adak adayacağın bile yazılmış; Levhi Mahfuz diye bir şeyin olduğunu öğrenip nihilist olacağın da yazılmış.

İnsanlar daha sonra bakmışlar hayvan adamaya da gerek yok, sadece lafla adak yapsan, yani dua ederek yalvarsan, yine sonuç aynı. İnsanların tanrılarla ilişkisindeki bu son aşamada, insanlar tanrılara laf kurban etmeye başlamışlar ve bu laflara da “dua” demişler. En masrafsız kurban şeklini bulmuşlar yani. Anlayamadığım bir şey var. El İlah neden kendine bir insan kurban edilmesi yerine, dua adı altında laf salatası yollanmasını kabul ediyor? El İlah’ın umurunda değil çünkü yeteri kadar insan zaten ona kurban ediliyor. Bin yıldır, El İlah’ın yeryüzünde çıkarttığı veya çıkarttırdığı savaşlarda ölen milyonlarca suçsuz insan ona kurban edilmiş oluyor.

***

Bizim de akvaryumlardaki balıklardan bir farkımız yok. Biz de atmosfer dediğimiz bir sıvının içinde yaşıyoruz. İsmi El İlah olmasa bile, bizim göremediğimiz bir “varlık” bizi takip ediyor olabilir ve bizimle eğleniyor olabilir. Bu olasılığı kabul etmek gerekir. (Bir çok eski geleneklerde tanrıların insanları kendilerini eğlendirsinler diye yarattığı söylenir.)

***

Ama öte yandan, bizim doğa dediğimiz sistemi tasarlayan varlık —doğayı tasarlayan varlığın kâinatı yaratan yaratıcı olması gerekmez— tasarladığı sistemin kendi kendini sürdürebilmesini istemiş. Doğanın Levhi Mahfuz’u yok. Doğa’da kesin kader yok; olasılıklar var. (Bir şey olduktan sonra ancak olduğunu bilebiliriz.) Olaylar belirlenmiş düz bir çizgi üzerine gelişmiyor –sonsuz olasılıklardan– olabilecek olaylardan bazıları oluyor; olmayanlar olmuyor.

Doğanın tasarlayıcısı, bizim “yapay zeka” dediğimiz şeye benzeyen bir yazılım ile kendi varlığını ilelebet devam ettirebilecek bir sistem kurmayı denemiş. Başarılı olduğu da söylenebilir. Yapay zeka, kendi varlığını devam ettirebilmek için, bağımsız olarak, doğru karar verebilen ve yeni şartlara adapte olabilen varlıkların bu özelliğine verilen addır. Doğadaki varlıkların da bu özelliği vardır. Doğanın kendisi de devamlı değişerek varlığını devam ettirmektedir. Doğanın canlı bir varlık olduğunu söyleyenler de var.

Doğanın yaratıcısı, yarattığı sistemin kendi başına sürüp gitmesini istemiş; kendi karışmak istemiyor, ama karışmasa bile seyrediyor mu? Bilmiyorum.

Aslında, kâinatı El İlah mı yaratmış bilemem, ama doğayı El İlah’ın yaratmadığını söyleyebiliriz. El İlah’ın mutlakçı bir tarzı var. Her şeyi önceden bilmek istiyor. Baştan sona ne olacağını bir kitaba yazıyor ve olaylar yazdığı gibi gelişiyor. El İlah olayların mutlak hakimi olarak kalmak istiyor. Kâinatta El İlah’ı şaşırtacak olağan dışı (Levhi Mahfuz’da yazılı olmayan) bir şey olması imkansızdır. El İlah’ın kâinatında tesadüf diye bir şey yok; olsa bile çakma tesadüfler olarak vardır çünkü Levhi Mahfuz’da “tesadüf” olarak araya sıkıştırılmış olaylar olabilir ama beklenmedik bir olay olamaz. Yani El İlah, “biraz da tesadüf ekleyeyim de insanlara doğal görünsün” diye tesadüf gibi görünen olaylar eklemiş olabilir. Yoksa zaten her şeyin tesadüf olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Doğanın tasarımcısı ile kâinatın yaratıcısı arasında önemli bir tarz farkı var. Doğa temel fikir olarak israfı seçmiştir. El İlah ise israftan nefret eder. İnsanlara “israf etmeyin” diye öğütler verir. El İlah sistemci değildir; herşeyi önceden kararlaştırır ve teker teker yazar. Doğa ise olacakları önceden planlamamış, sadece aktörleri yaratmış ve onları doğaya salmıştır. Daha doğrusu, bu aktörlerin varoluş oyununu oynadıkları sahneye biz “doğa” demişiz. Doğanın tasarlayıcısı değişen şartlara adapte olarak varlıklarını sürdürebilen organizmalar tasarlamış.

Ama son söz, El İlah’a veya kâinatı kim yaratmışsa ona ait olacak, çünkü bir zaman sonra güneş soğuyacak, yeryüzünde canlı kalmayacak, dünya bir taş parçası olacak sonra da yok olup gidecek. Bunlar hep Levhi Mahfuz’da yazılı. Onun için, Hayyam’ın yazmış olabileceği gibi, “herşey boş; sebepsiz coş”. Ama bunu da yapamayız ki! Sebepsiz yere coşamayız. Levhi Mahfuz’da ne yazıyorsa ancak o kadar coşabiliriz.

***

Eğer doğayı El İlah yaratmış olsaymış, çok daha değişik bir doğa yaratırmış. Mesela, ağaçlar sadece belirli miktarda tohum üretirdi ve bu tohumların hepsi ağaca dönüşürdü. Bir tanesinin bile çürümesine ve israf olmasına izin verilmezdi. Çünkü El İlah israftan nefret eder. Ayrıca doğayı El İlah yaratmış olsaydı doğada sadece hurma ağaçları olurdu. Bütün yeryüzü hurma ağaçları ile kaplı olurdu. El İlah, doğayı yaratmış olsaydı, hayvan olarak da sadece deve yaratırdı. Bir insanın deveden başka hayvana ihtiyacı var mı? (Gerçi El İlah, Kuran’da her türlü nebatatı ve hayvanatı yarattığını söyler.)

Doğayı tasarlayan tasarımcı ise, her ağacın üremesi ile tek tek ilgilenmek istememiş. Ağaçların kendi başlarına ortama adapte olup üremelerini istemiş. Bulduğu sonuç ilginç: İsraf. El İlah israfı yasaklar ama doğa dediğimiz bu sistem israf üzerine kurulmuştur. Her ağaç, milyonlarca tohum üretir ve bunların büyük çoğunluğu ağaca dönüşmez, israf olup gider. Doğanın tasarımcısı olasılık biliminde uzman birisi olmalı; olasılıkları hesaplamış ve ne kadar tohum israf ederse ağaçların kendi başlarına yeni kuşaklar yetiştirebileceklerini düşünmüş ve ona göre tohum sayısını planlamış.

Doğa ile El İlah arasındaki diğer önemli bir fark da şudur: El İlah canlıları şimdi gördüğümüz biçimleri ile bir prototip olarak yaratır, sonra da onlara kendi nefesinden üfleyerek canlandırır.

Doğa böyle çalışmaz. Doğanın yeni cinsler ve organizmalar yaratmak için kullandığı temel süreç ortakyaşam anlaşmalarıdır. Doğada, ayrı ayrı canlılar ortakyaşam anlaşmaları yaparak yeni tip canlılar yaratırlar. İnsanlar, hatta bütün canlılar, bu şekilde biçimlenmiş ortakyaşam organizmalarıdır. İnsan bedeni, ortakyaşam ortaklarından meydana gelmiş bir organizmadır.

El İlah doğa gibi sabırlı değildir. Doğa çok sabırlıdır. (Zamanın sonsuz olduğunu biliyorsanız tabii sabırlı olursunuz.) Doğa, insan bedeni dediğimiz ortakyaşam organizmasının zamanın sonsuz derinliğinde akıl almaz bir yavaşlıkta bugünkü biçimini almasını sabırla beklemiştir.

El İlah ise “Ol der ve olur”. Öyle ortakyaşammış, zaman içinde evrilmeymiş falan, El İlah’a göre değil… El İlah alıyor eline çamuru; şipşak, insanı bugünkü şekli ile yaratıyor. Bakıyor iyi olmuş, veriyor nefesi, canlandırıyor çamuru. Sonra da ikinci sınıf varlık olarak kadını yaratıyor ve bu iki prototipi de Levhi Mahfuz’da yazdığı olayları yaşasınlar diye yarattığı cennete, yani bir meyva bahçesine bırakıyor. Çöl insanları için meyva bahçesi cennet gibi bir yerdir ya, onların hayal güçlerine uygun bir meyva bahçesi yaratıp oraya cennet adını veriyor. Bunların hepsi Levhi Mahfuz’da yazılı. Bu yazdığımız yazı da Levhi Mahfuz’da her hakkı mahfuz olarak bulunmaktadır.

***

Levhi Mahuz’un kendine atıfta bulunması mümkün mü? Bu sonsuz bir özçağrı kısır döngüsü yaratmaz mıydı?

***

Bu Levhi Mahfuz kitabını yaratan Allah değil de, İslam özürcüsü okulcu ulema olmalı. Onlar bu tip absürd şeyler yaratarak kendi aralarında tartışmayı severler. Biz de Levhi Mahfuz’u ciddiye alıp bu kadar yazı yazdığımız için okulcuların tuzağına düşmüş olduk. Yoksa herşeyi bilen, olayları baştan sona yaratmış olan varlık neden bu olayları bir deftere yazma ihtiyacı duysun. Hem de bir deftere! Bilgisayara bile değil!

***

Doğa kedilerin üremesi ile de tek tek uğraşmak istememiş; kedi anne dört veya beş yavru doğursun demiş. Doğa, doğal şartlar içinde her yavrunun yaşayamayacağını biliyor. Dört yavrudan üçünü tanrılara kurban etmekte bir sakınca görmemiş. En azından bir tanesi yaşasın ve sülale devam etsin, yeter diyor. Anneye yavru sayısına göre meme vermiş. Benim kedimin dört yavrusu oldu ve dört tane memesi vardı. Ama yine de yavrular meme bulmak için kavga etmek zorunda kalıyorlardı; belki her memede bol süt yoktu veya yavrular büyüdükçe yer bulmakta zorlanıyorlardı. Doğa anneye olası yavru sayısına göre meme sayısı vermeyi bilmiş. Hep olasılık hesapları yapmış.

***

İsrafa dayalı bu sistem kendini devam ettiriyor. Kendi kendine varlığını devam ettirebilen bir sistem kurmayı hedefleyen bir yaratıcı neden yarattığı varlıkların işlerine karışmak istesin?

Karışmak istese karışabilir mi? Karışabilir herhalde.

***

Öyleyse, Niyazi Beki’nin “Allah kâinatı ve insanı yaratmıştır ve insanların işlerine karışır” demesi konuyu çok basite indirgemek olmuş. Bu en eski okulcu ve akademik sorulara ilahları işin içine karıştırmadan cevap verebiliriz.


Notlar:

— Niyazi Beki’nin yazısı. Karar gazetesi, 25 Mayıs 2019.

— …kâinatı kim yaratmış sorusuna cevap vermiş: kâinatı Allah yaratmıştır. Böyle bir soruyu akıl yolu ile bilmemize imkan olmadığına göre, yani akıl yolu ile bilinemeyeceğini biliyorsam, Niyazi Beki’nin önkabulünü neden kabul edeyim? Ben de başka bir önkabul kabul ederim; mesela “kâinatı ay tanrıçası Hübel yaratmıştır” derim. Sadece bir kelime değişikliği yapmış olurum; El İlah yerine Hübel yaratmış; inanç meselesi değil mi? Hübel de El İlah da yaratmış olabilir. Güneş tanrısı Şems da yaratmış olabilir.

— …kendisi hakkında 99 isminden başka hiçbir şey bilmediğimiz bir “varlığın”… Varlık kelimesini tırnak içine aldım çünkü Allah bizim varlık olarak tanıdığımız varlıkların hiçbirine benzemiyor. Allah’ı bilmemize imkan yok.  Bir şeyin ismini bilmek o şeyi bilmek değildir. İsmi de koyan biziz zaten. Bir şeyin 99 ismi varsa o şeyi 99 kere daha iyi biliyoruz anlamına gelmez.

Allah isminin nereden geldiği hakkında bir araştırma.

olayların doğal akışı… ne demek ola ki. Herhalde, olayların Levhi Mahfuz’da yazılı olduğu gibi akmasına deniyor.

Levhi Mahfuz’da benim akvaryumumdaki balıkların hareketleri milimetrik olarak kayıtlı olmalı. Balıkların ismi de olmalı. Levhi Mahfuz’da her balığın ismi olmalı ki doğru kayıtlar tutulabilsin. Mesela, Levhi Mahfuz’da “ismi ABC123 olan balık 30 mm yükselip bir yem parçasını yedi” diye bir kayıt olabilir. Bundan anlıyoruz ki, Levhi Mahfuz’da her insanın El İlah tarafından konmuş bir ismi olmalı. Bu dünyadaki isminiz, Ali, Mehmet, Ayşe, Fatma olabilir ama Levhi Mahfuz’da bir “veritabanı” isminiz vardır. (Gerçek isminizi kıyamet gününde öğreneceksiniz; çünkü Levhi Mahfuz melekleri sizi o isminizle çağıracak.) Bu her veritabanı için geçerlidir. Her verinin tek ve belirleyici bir ismi olmalıdır. Mesela, devletin veritabanında isminiz TC kimlik numaranızdır. Devlet sizi ailenizin verdiği isimle tanımaz, size verdiği numara ile tanır. Levhi Mahfuz bir veritabanı olduğuna göre onun için de aynı şey geçerlidir.

Meme sayısı ve yavru sayısı arasındaki ilişki.

— Allah kâinatı takip ediyor mu sorusu biraz garip değil mi? Allah herşeyi biliyor; herşeyi kendi yaratmış; bir da bütün olacakları bir deftere yazmış. Neyi takip edecek?

— Kâinat nedir? Levhi Mehfuz’da yazılmış olan senaryonun oynandığı sahnedir.

— …hangi ölçekte bakılarak olaylar yazılmış? Bu çok derin bir felsefi sorudur. Mesela bir balığın hareket ettiği hangi ölçekte ölçülüyor? Milimetrik yer değiştirmeler mi kaydedilmiş yoksa atomik ölçekte mi bakılmış. Neden balığın hareketleri kayıt edilmiş de, balığın midesinde yaşayan mikropların, yani mikrobiyom’un hareketleri kayıt edilmiyor? Belki ediliyordur. Ama bu dünya sonsuz boyutlardan (veya sonsuz ölçeklerden) meydana geldiği için, olan her olay kayıt edilemez; mutlaka bir seçim yapılmalıdır ve sadece belli olaylar seçilmelidir. Seçim yapmak demek de tanımlamak demektir. Yani, bir olay sadece biz tanımladığımızda vardı. (Aynı bir yüzeyin sadece biz tanımladığımızda var olduğu gibi.) O zaman, Levhi Mahfuz, herşeyin kayıt edildiği defter olamaz. Sadece seçilmiş olayların kayıt edildiği defter olabilir. Ama Levhi Mahfuz olaylar olmadan önce yazılmıştır. Her olay Levhi Mahfuz’da yoktur dedik, olamaz; o zaman Levh Mahfuz’da yazılı olmayan olaylar olmaktadır.

İnsanlara “israf etmeyin” diye öğütler verir. İslam çöl ortamında doğmuştur. Kaynakların çok kıt ve kısıtlı olduğu bir ortamda israf etmemek önemlidir. Kaynakların bol olduğu ortamlarda ise israf etmek güzeldir.

Doğanın canlı bir varlık olduğunu söyleyenler de var. Gaia Hipotezi.

— Kuran’da Allah’ın hayvanları da yarattığını söylediği bazı ayetler:

Yasin (71)

Görmediler mi ki biz onlar için, ellerimizin (kudretimizin) eseri olan hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar.

Mümin (79)

Allah, bir kısmına binesiniz, bir kısmını da yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratandır.

Nahl (5)

hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için bir ısınma ve birçok faydalar vardır. Hem de onlardan yersiniz.

— Dil olmadan din olmaz. Dil dinden önce gelir. Dil olmazsa Allah’ın isimlerini bilemeyiz mesela. Dil olmazsa bize kimse Cennet vaad edemez. Hayvanların dili olmadığı için dinleri de yoktur. Bizim suçumuz neymiş de dinimiz var?

Seçimsiz hayat

yaprak
Yazıyla ilgisiz güzel bir görsel.

1. Ak parti iktidarı ve Sayın Recep Tayyip Erdoğan (“Reis”) büyük işler başardılar.

2. Yollar, köprüler, tüneller yaptılar; ekonomiyi öyle büyüttüler ki kabına sığmaz oldu; İMF’ye olan borcumuzu ödediler; ülke koalisyonlarla boğuşmaktan idare edilemiyordu, 17 senedir ülkede istikrar var; İstanbul’da hava kirliliği şehri yaşanmaz hale getirmişti; su sıkıntısı vardı… Bunların hepsi çözüldü. Reis liderliğindeki AKP çözdü. Sezar’ın hakkı Sezar’a.

3. Hızlı trenler yaptılar, törenlerle açtılar.

4. Memleketin her kilometre karesine en az 3 minareli ve 9 şerefeli gösteriş camileri yaptılar. Ne kadar müslüman olduklarını Allah’a ispatlamak için. Veya inşaat rantı için… Orasını Allah bilir.

5. Ezanı siyasi islamın bayrağı yaptılar ve hiç bir imamın çıkmadığı şerefelere bağlanmış en az sekiz hoparlörden en yüksek desibelde ezan bayrağını dalgalandırdılar. “Buraları bizim” dediler.  “İstediğimiz gibi Arapça bağırırız” dediler. Yoksa ezanı duyupta namaza gelen kimse kalmadı ki… Sabah namazına giden yok çünkü halk çalışmaktan perişan olmuş, bir dakika daha uyuyayım diyor; akşam ezanını da duyan yok, halk en son model devasa ekranlı televizyonunda ya dizi ya da maç izliyor.

7. Görüyoruz ki, 17 yıl sonra halk refah içinde yaşıyor, o kadar refah içinde ki namaza gidecek vakti yok. Kendisine atılan çay paketlerini ayıp olmasın diye alıyor, ihtiyacından değil.

8. Türbanlı hatunlar, her biri bir daire fiyatı olan ciplerinde AVM’lere gidip marka türban kolleksiyonlarına yenilerini katıyorlar; marka ayakkabı, marka çanta ve marka iç çamaşırları alıyorlar… marka aşklarını Kuran’ın emirlerine uygun olarak tatmin ediyorlar. Kuran-ı Kerim, helal kazancın helal markalara harcanmasını farz bilir. Bu mealde birçok hadis de vardır der birçok cüppeli ulema. Uluslararası İslami Marka İndeksine göre Burberry, Prada, Chanel, Dolce & Gabbana, Gucci, Armani,
Louis Vuitton ve daha birçokları helal markalardır. Özellikle İngiliz Burberry. Dolabında en az bir Burberry desenli türbanı olmayan bir bayan gerçek mütedeyyin olduğunu söyleyemez.

9. Mütedeyyin insanlar olarak AVM kapılarından girerken ve elleri kolları poşetlerle dolu çıkarken “Bismillah” demeyi unutmayarak…

10. Kısacası memleket refah içinde yüzüyor. Halk mutlu. Herkesin cebi para ile dolup taşıyor…

11. Benim aklıma takılan soru şu:

Aynı dinamik ekip, aynı karizmatik liderin liderliğinde, memleketi aynı refah seviyesine —din istismarcılığı yapmadan— getiremezler miydi?

12. Dini siyasete alet etmeden… Aynı başarıya ulaşamazlar mıydı? Hayır. Ulaşamazlardı. Çünkü bu kadar sene iktidarda kalamazlardı.

13. Çünkü onların oy tabanı; yobaz, Arapçı, —önce Arap sonra Türk— dinini giyinen, gösterişçi, bağnaz, batıla tapan, el monşer takımıdır.

14. Bu kesimi destekleyip palazlandıran da iktidarın kendisidir.

15. İki taraf da karşılıklı menfaat ilişkisine dayanan örnek bir ortakyaşam birlikteliği gösterdiler ve gösteriyorlar.

16. Peki aynı karizmatik lider, aynı dinamik ekip, aynı fikirlerle yola çıkıp, Türk insanını, Türk töresi ile coşturamazlar mıydı?

17. Araplaşmış Türkleri daha da Araplaştırarak iktidarda kalmak yerine, Türkleri ve Türklüğü yüceltemezler miydi?

18. Herhalde olmazdı.

19. Çünkü Türkler bölünmüşlerdir.

20. Sağcısı var, solcusu var, tarafsızı var, müslümanı var, dinsizi var, var oğlu var.

21. Bunların hepsine yüce bir Türklük fikrini nasıl aşılayacaksınız?

22. O zaman Atatürkçü olurdunuz zaten.

23. Ama hiç bir karizmatik lider, kendinden önce gelmiş güçlü bir liderin varlığını kabul etmez.

24. Halbuki din öyle değil; din istismarcılığı ile karizmanıza karizma katabilirsiniz.

25. Dindar ve dinci için din her şeyden önce gelir.

26. Bir dinci için; önce Arabın dini, ondan sonra ülkesi gelir.

27. Bunlar önce Araptır sonra Türk.

28. Türkçeyi bile Arapça gibi konuşurlar. Araplar gibi giyinirler. Başörtülerini anaları gibi değil Arap karıları gibi bağlarlar. Bu türban da Arabistandan gelmemiştir, Alman bir misyoner Türk kadınını türbana sokmuştur. Boşuna bunlara el monşer demiyoruz. Osmanlının son dönemlerinde türeyen Fransız budalası monşerlerin Arap budalası versiyonudur bunlar…

29. Din ile kandırılan insanları yönetmek çok kolaymış demek ki.

30. Yönetenle yönetilenin ortak noktası var o da İslam. Aynı dini konuşuyorlar. Kurandan ayetler, peygamberden hadisler… ve gelsin oylar… oylar gelince karşılığında gelsin ihaleler… gelsin paralar vakıflara ve cemaatlere… güzel bir sistem… bu arada memleket de ilerlemiş… ülkeye refah gelmiş… daha ne olsun.

31. Allah adına, peygamber aşkına bu kesime her türlü ekonomik yardımı yapacaksın özellikle seçimlerden önce. Allah adına. Allahın yeryüzündeki temsilcileri olarak (açıksa söylenmese bile).

***

32. Yazık olmuş aslında.

33. Çünkü ilk seçildikleri andan itibaren eğer onlara deseydik ki… “20 sene ülke size emanet… 20 sene iktidardasınız… Bütün enerjinizi ülkenin kalkınmasına verin… Ama bir şartla, dini siyasete alet etmeyeceksiniz, karşınıza çıkan her ağacı kesip yerine cami dikmeyeceksiniz ve devleti din işlerinden çıkartacaksınız, hiç kimsenin dinine karışmayacaksınız ve dinin —kamu alanının değil— özel hayatın bir parçası olduğunu kabul edeceksiniz ve dini kamusal alandan sileceksiniz… Bu şartları kabul ediyorsanız iktidar sizin…” deseymişiz… “İktidar 20 sene sizin ama kişisel özgürlüklere dokunmayacaksınız” deseymişiz… kabul ederlermiymiş acaba?..

34. Düşünün 20 sene seçim yok. İktidara gelenler uzun vade düşünebilecekler. Bütün işleri iktidarda kalmak için seçmene yalakalık yapmak değil, ülkenin ilerlemesi için projeler gerçekleştirmek olacak.

35. Muhalefet bile yeni bir görünüm kazanır ve olumlu projeler üretirdi. Ülke partilerle bölünmüş olmak yerine tek bir yönetim etrafında birleşmiş olurdu. Partiler neden var zaten?

36. Bu iyi bir sistem olurmuş. Bütün devlet erkanı tek vücut olmuş memleketin ilerlemesi için çalışıyor olurmuş.

37. Ama bu da olamaz. Sayın Cumhurbaşkanımızın, Sayın Reis’imizin, en sevdiği ve severek yaptığı ve yapmaktan hiç bıkmadığı tek şey miting yapmaktır. Hep kazandığı için, onda seçim kazanmak bir bağımlılık olmuştur. Bu yüzden seçimsiz ve mitingsiz bir sistemi kendisi kabul etmezdi. Ama bunun da çözümü var: yılda iki defa sayın Cumhurbaşkanının konuşması için Yenikapı’da miting düzenlerdik, olur biterdi.

***

38. Yani diyeceğim, eğer bu dinamik ekip, karizmatik liderin liderliğinde 20 sene ülkenin idaresinden sorumlu olsaydı ve dini özelleştirseydi ve kendini din işlerinden çıkarsaydı, Türkiye bugün ekonomide dünyanın ilk beşinde olurdu. Bundan şüphem yok.

39. Eğer oy toplama derdi olmasaydı, iktidar el monşer kesimine ve cüppelilere ve tarikatçılara hiç yüz vermezdi.

40. Bu hesaba göre ülkede seçimler 20 senede bir yapılmalı.

41. Bu vesile ile kamyonetlere bağlanmış hoparlörlerin gazabından da 20 sene kurtulmuş olurduk.

42. Politikacılar durmadan demeç vermek yerine ülkeyi yönetmeye odaklaşırlardı.

43. Büyük holdinglerimizi idare edenlere bakın. Bu holdinglerin yöneticileri ikide bir demeç veriyorlar mı? Hayır. İşlerine bakıyorlar.

44. Fakat diyebilirsiniz ki, bizim ülkemiz bir cumhuriyettir, egemenlik kayıtsız şartsız halkındır. Halk da egemenliğini seçimlerde oy kullanarak gösterir. Gerçekten mi??? Ne kadar ilkel bir yönetim anlayışı!! Önemli olan nedir? Ülkenin en iyi kadrolar tarafından en iyi yönetilmesi mi yoksa halkın seçtiği, yönetimden anlamayan fakat seçim kazanmasını bilen cahiller ve oportünistler tarafından yönetilmesi mi? Şu anda ülkeyi yönetenler acaba bir holding yönetebilirler mi?

45. Diyebilirsiniz ki, eğer 20 sene seçim olmayacaksa, ülkenin başındakiler yan gelip yatarlar, hiç bir iş yapmazlar. Rant ile kendilerini zengin ederler. Aile efradını anahtar pozisyonlara getirip güçlerine güç katarlar. Politikacıların yaptıkları zaten bu değil mi?

46. Sabancı’nın, Koç’un CEO’ları yan gelip yatabiliyorlar mı? Onların da sorumlulukları var. Zaten ülkeyi yönetenlerin sorumluluğu direk olarak halka değil, halkın seçtiği temsilcileredir.

47. Memleketi ve halkı bölmekten başka bir işe yaramayan siyasi partilerin tarihin çöplüğüne atılma zamanı geldi. Şimdiki sistem ülkenin politikacılar elinde oyuncak olması üzerine kurulmuştur. Demokrasi denilen bir aldatmacanın üzerine kurulmuştur. Herkesin ağzında bir demokrasi lafı.

48. Milletin temsilcileri partili olacak diye bir kural yok.

49. Olay, ülkenin belli coğrafi bölgelerinin menfaatlerinin mecliste korunması mı? Bu da çok saçma bir şey değil mi? Neden bir coğrafyanın mecliste temsili gerekiyor? Sanayi sektörlerinin temsilcisi olsa yetmez mi? Yani devletin faaliyet alanlarının temsilcileri olsun. Zaten var: bakanlar kurulu. Devlet ülkenin genel menfaati için gerekli olan neyse onu yapacaktır; temsilcilere gerek yoktur.

50. Yollarda hız sınırlarına uymayan insanlar çoğunluktaysa devlet yollara kasisler koyar. İnsanlar devlet zoru ile kısıtlanmaya alışmıştır. Halk, idarecilerin de kendileri gibi hiç bir kurala uymayacaklarını varsayar; bütün yöneticilerin sahtekar olduğunu varsayar; herkesin denetlenmesi gerekir, der. Seçim de ülkenin ilerleme yolunda, ilerlemesini engelleyen bir kasisten başka bir şey değildir.

51. Devlet bir şirket gibi yönetilebilir mi? Başka türlü yönetilemez ki? Devlet nasıl organize olmuştur? Bir şirket nasıl organize olmuştur? Halk ülkenin hissedarları mıdır? Yoksa ülkenin sahibi midir? Herkes kendi payı kadar ülkenin sahibi midir? Ülkenin asıl sahibi kimdir? Herkesin hissesi bir oy kadar mıdır? Yoksa herkesin hissesi kontrol ettiği paraya orantılı mıdır? Ayrıca bir devletin vatandaşları olduğu gibi, aynı ülkede yaşayan tüzel varlıklar da vardır. Tüzel Varlıklar da canlı varlıklardır. Onlar da vergi verir. Devletin gözünde Tüzel Varlıklar da vatandaştır.

52. Ülkenin asıl sahibi Tüzel Varlıklar mıdır acaba? Yani şirketler, kurumlar ve hiyerarşiler. Her hiyerarşi bir tüzel varlıktır. O zaman din hiyerarşisin de bir tüzel varlık olarak görmemiz gerekir. Yani, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” lafı maalesef lafta kalmaktadır. Millet ülkeyi başka varlıklarla, kendinden çok daha güçlü, varlıklarla paylaşmak durumundadır. Millet kelimesinin tanımı değişmiştir.

53. Bir devletin muhatabı, ülkenin vatandaşları değil, diğer devletlerdir. Devletlerin güçlü olması gerekir ki, diğer devletlerle eşitler ilişkisine girebilsin. Bu çok önemli. İyi idare edilen devlet güçlü olur. Kendinden şüphe eden, ikide bir seçime giden, ilerisini göremeyen, uzun vade yatırımlar yapamayan, devletler zayıf kalmaya mahkum olurlar.

54. Devlet insan kaynaklarını kendi menfaati için en iyi bir şekilde kullanmasını bilmelidir.

55. Günümüzde devlet kendine ölümüne bağlı vatandaşlar yetiştirmek için vatandaşlarını endoktrine etmelidir, bunu da kendine ait okullarda eğitim adı altında yapar. Bu eğitimden geçmek zorunludur. Devlet böylece vatanı için ölmeye hazır bireyler yetiştirdiğini zanneder.

56. Biz zaten devletin topraklarında doğuyoruz ve yaşıyoruz. Doğduğumuzda devlete borçlanıyoruz ve hayatımız boyunca devlet için çalışarak borcumuzu ödüyoruz. Biz borç köleleriyiz. Bu borç kölelerine devlet “vergi mükellefi” diyor. Devlet kölelerine “vergi mükellefi” diye ad taktı diye biz kölelikten çıkmış olmuyoruz. Köleyiz. Borç kölesiyiz. Halk olarak egemenlik bize ait diye de kendimizi kandırıyoruz. Devlet savaşa girerken bize mi soruyor? Bazen soruyor. Referandum yapıyor.

57. Demokrasi aldatmacası. En iyisi devlet yönetiminden halkı ve dini çıkartalım. Halkın devletin insan kaynağı olduğunu anlayalım. Egemenlik devletindir. Devlet insan kaynaklarını istediği gibi kullanır. Fakat devletin kendi insan kaynaklarını mutlu etmek ve zengin etmek kendi menfaatinedir. İyi yönetilen bir ülkede halk zengindir ve refah içinde yaşar ve bireysel özgürlüğü vardır ve insanlık görevlerini —üremek gibi, özgür olmak gibi— rahat ve refah içinde yapar ve tatmin olur ve mutlu olur.

58. Devletin halk ile bir ortakyaşam ilişkisi vardır. Devlet bireyi korumak ve mutlu etmek durumundadır. Nasıl ki bir şirket çalışanını korumak ve mutlu etmek zorunda ise.

59. Hatta, 20 sene de değil, hiç seçim yapılmamalı. Demokrasi aldatmacası ortadan kaldırılmalı. Devlet yönetimi halktan bağımsız olmalı. Diyebilirsiniz ki, o zaman padişahlık sistemine geri dönmüş oluruz. Hayır. Padişahlık sistemi ders olsun. Halkını mutlu etmeyen ve halkını küçümseyen ve halkını fakir bırakan bir yönetim sisteminin nasıl battığını gösteren bir ders. Devletin şirket gibi yönetilmesi padişahlık değildir.

60. Halkına güvenen devlet ve devletine güvenen halk varsa orada seçim denen saçmalığa gerek yoktur. Ülke zenginleştikçe halk da zenginleşecektir. Politikacı denen sefil insan tipi ortadan kalkacaktır. Politikacı oportünist bir aracıdan başka bir şey değildir. Ülkeye politikacı değil, yönetici lazımdır. Sadece ülkesinin başarısını düşünen profesyonel yöneti olacaktır ülkenin başında. Ütopya.

Notlar:

— Üsküdar’da ezan okunuyor ve markalarını giyinmiş türbanlı hatunların umurunda bile değil…

Siyasi İslamın bayrağı olarak ezan

Türbancılık.

— “Alman bir misyoner Türk kadınını türbana sokmuştur…”

hidayet

Rüyalar, özgür irade ve mikrobiyom

Ali Sebetçi yine ilginç bir konu ortaya atmış. Rüyalar ile bireylerin özgür iradesini ilişkilendirmiş. Ama rüyaların akıl tarafından üretildiğini söylemiş ben buna katılmıyorum:

ALİ SEBETÇİ: Kendi rüyalarımızda başka insanların konuştuğunu, kararlar aldığını görürüz. Tüm bu rüyaları “yaratanın” kendi aklımız olduğunu düşünelim…

BEN: Rüyaları yaratanın aklımız olduğu varsayımına katılmıyorum. En azından bu kadar basit değil.

Uyku demek aklın yani bilincin aradan çekilmesi demek. (Akıl ve bilinç kelimelerini eş anlamlı olarak kullanıyorum.) Uykuda olan bilinçtir. Uyku süresinde bilinç bedende olup bitenden haberdar değildir. Duyular da belli eşikler seviyesinde kapalıdır. Ondan bilinci uyandırmak için uyuyan birisini dürtüklememiz gerekir. Veya biz uyurken yatak odasında ısı düşerse uyanıkken hemen farkına varabileceğimiz soğuğun uykuda iken farkına varamayız.

Peki aklın aradan çekilmesi neden gerekiyor?

İnsan bedeni bir ortak yaşam organizmasıdır. Akıl da bu ortak yaşam organizmasının kendinin farkında olma halidir. Bilinç aktif olduğu müddetçe bedenin hareketlerinde pay sahibi olabiliyor. Bilinç uyku ile aradan çekilince meydan ortak yaşam organizmalarına kalıyor ve onlar da vücudu tamir etme ve yenileme işlemlerini yapabiliyorlar. Bu ortak yaşam organizmaları mikroplardır. Çoğunluğu bağırsaklarda yaşayan ve mikrobiyom diye adlandırılmış olan mikro organizmalardır.

Rüya diye gördüğümüz görüntüler aklın değil bu mikro organizmaların işidir. Akıl uykudadır. Bedende olup bitenin farkında değildir.

Zaten bizim rüya diye hatırladığımız görüntüler sadece uyanmadan önce gördüğümüz veya farkına vardığımız görüntülerdir. Biz uzun bir rüya gördüğümüzü zannedebiliriz ve gördüklerimizi bir mantık sırasına koyabiliriz ama bu görüntüler uyanmadan hemen önce farkına vardığımız görüntülerdir.

Peki bu görüntüler bilinci uyandırmak için mi yaratılıp bilince servis edilir? Yoksa uyku süresince devamlı üretilirler de biz uyanmadan hemen önce mi farkına varırız? Belki de bu görüntüleri bilincin farketmemesi gerekir. Bilmiyorum. Ama bilinç uyanınca görüntülerin kaybolduğu kesin. Bilinç de uyanık olduğu müddetçe rüya göremez çünkü rüya görüntülerini yaratan kendi değildir.

Rüyaların uyandırma görevi olduğunu biliyoruz. Mesela gece çişe kalkmak için bilinci dürtüp uyandırmak gerekir. O zaman bu organizmalar çocuklukta tuvalet eğitimi ile eğitilebiliyorlar ve hayat boyunca bizi tuvalet ihtiyacı olunca uyandırabiliyorlar. Uykuda iken bilinç bedenden gelen duyulara kapalı olduğu için özel olarak uyarılması gerekir.

Bu mikro organizmalar acıktıklarında da bilinci uyandırıp onları doyurmasını isterler.

Mikropların açısından baktığımızda, akıl veya bilinç onlara nasıl görünüyor acaba? Ben bu mikroorganizmaların bedeni bütünü ile tanıdıklarını düşünmüyorum. Onlar sadece kendi çevrelerinin farkındalar. Birçok şeyi genetik olarak bildiklerini düşünüyorum çünkü yaşam süreleri kısıtlı. Bu rüya dediğimiz görüntüleri nasıl ürettiklerini de bilmiyorum.

Ama bilinci uyandıran veya uyandırmaya çalışan bu organizmalar olduğuna göre, rüyaları gösterenlerin de onlar olması doğal gibi geliyor bana. Yoksa uyuyan bilincin kendi kendini uyandırmaya çalışması gibi absürd bir şeye inanmamız gerekirdi.

ALİ SEBETÇİ: Bu düşünceye göre rüyalarımızdaki insanların bizden bağımsız kararlar alma imkanını sağlayan kendi aklımızdır.

BEN: Akıl olamaz çünkü akıl uykuda. Rüya diye algıladığımız görüntüleri yaratanlar bizim ortak yaşam organizmalarımızdır.

ALİ SEBETÇİ: Şimdi rüyayı göreni metaforik olarak Tanrı’ya, rüya içindekileri de insanlara benzetelim. İnsanların özgür iradeleri işte böyle bir şey olsa gerek.

BEN: Tam anlayamadım ama insanın özgür iradesi olup olmadığı tartışılabilir çünkü bireyin bütün kararları bu mikroorganizmaların yönlendirmesi altında veriliyor.

Varlığın özünü bilebilir miyiz?

Ali Sebetçi’nin bir paylaşımına yazdığım yorumlardan esinlenerek bu yazıyı yazdım.

Not: Önceden belirtmek isterim ki bu yazının tek amacı aşağıdaki soruyu anlamaya çalışmaktır. Yoksa herkesin kendi fikirlerine saygılıyım ve kimsenin de inançlarını sorgulamak veya fikirlerini değiştirmek gibi bir amacım yoktur. Yazıda “fizikçiler” kelimesinin kapsamına giren fizikçiler genellikle Amerika’nın marka üniversitelerinde yerleşip kendilerini dahi olarak tanımlayan ve yaratılış mitleri ve masalları tasarlayıp bunları yazdıkları kitaplar ile pazarlayan günümüzün bilim adamı görünümlü sahtekarlarıdır.

***

Konu şu: Analiz yöntemini kullanarak varoluş hakkında “nihai ve evrensel bir açıklamaya” ulaşabilir miyiz? Ali Bey ulaşabiliriz diyor. Ben ulaşamayız diyorum.

1. Analiz ile nihai açıklamaya ulaşılamaz

Ali Bey’in paylaşımı şöyle:

Özel bir konuda uzmanlaşırken bütünlük duygusu gitgide kayboluyorsa orada bir sorun var demektir. Uzmanlaşma artık neredeyse tamamen analitik derinleşme olarak anlaşılıyor. Halbuki analiz yoluyla nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşılacağı, sırf bir zan ve naif bir ümitten ibaret.

Benim yorumlarım da böyle başlıyor:

Aslında siz sadece akademyadaki aşırı uzmanlaşma trendinden bahsediyordunuz herhalde. Ben sizi yanlış anlamış olabilirim. “Nihai ve evrensel” kelimelerini onların gerçek anlamlarında kullanıyorsunuz diye düşünmüştüm. Ama siz sadece belli bir akademik disiplin içinde, mesela fizik disiplini içinde, nihai ve evrensel olarak kabul edilebilecek açıklamalardan bahsediyordunuz, herhalde. Mesela fizikçilerin “Theory of Everything” diye adlandırdıkları şey gibi.

Halbuki analiz yoluyla nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşılacağı, sırf bir zan ve naif bir ümitten ibaret.

Ben bu sözünüzü daha da genelleştiriyorum ve diyorum ki, “Sadece analiz yolu ile değil ama herhangi bir yolla nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmayı hayal etmek, sırf bir zan ve naif bir ümitten ibarettir.

2. Nihai açıklamaya ulaşmanın yolu var mı?

Size sorum şu: “Nihai ve evrensel bir açıklamaya” ulaşmanın bir yolu var mı? Varsa nedir?

3. Nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşan bir yol vardır

Nihai ve evrensel bir açıklamaya analiz yoluyla ulaşmak mümkün değildir, tıpkı belirsiz bir serinin toplamının analitik yöntemle bitirilemeyişi gibi. Fakat bu nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmanın hiçbir yolunun olmadığı anlamına gelmez,

Belirsiz sayı dizisi ile nihai ve evrensel açıklama arasındaki ilişkiyi göremedim. Biri, sayılardan meydana gelmiş bir dizi; gözümüzün önünde duran ve kendi yarattığımız bir şey, bir sayılar kümesi; diğeri ne olduğunu bile tanımlayamadığımız ama adına “varlık” dediğimiz bir tanımlanamaz. Burada olay nihai açıklamaya ulaşmak için kullanılan yöntem değil. Buna analiz deyin başka bir şey deyin farketmez. Soru şu: Varlığın en temel formülünü, yani varoluş nedenini, anlayabilir miyiz? Böyle bir sorunun cevabını bulabilmek için en azından varlığın ne olduğunu anlıyor olmamız gerekir. Ama hangi boyutta bakarsak bakalım varlık hakkında görebildiğimiz tek şey sonsuzluk oluyor. Geriye doğru baktığımızda sadece zamanın sonsuzluğunun farkına varıyoruz. Hiç bir başlangıç göremiyoruz. Amerikalı şarlatan fizikçilerin devletin resmi bir kozmolojisi olsun diye uydurdukları yaratılış efsanelerine inanmak içimden gelmiyor doğrusu. Tarih boyunca uydurulmuş en salakça ve en açıkça şarlatanlık olan yaratılış mitolojisi Big Bang olmalı. İleriye baktığımızda ise sonsuzluk bile göremiyoruz, sonunu falan görmek ne haddimize. Fakat, yine Amerikalı şarlatanların uydurduğu “evrenin sonu” masalları ile karşılaşıyoruz. Bir de bu masalları, “Made in Amerika! En bilimsel yöntemlerle uydurulmuş ve kullanımınıza sunulmuştur” diye paketliyor bu sahtekarlar. Kendilerini de dahi olarak tanımlayıp yazdıkları kitaplar ile şöhret oluyorlar. Uzaya baktığımız da ise, gözlemleyebildiğimiz küçücük bölgenin dışında, bize hiç ışık gelmeyen ve gelmeyecek olan bir bölge var. Bu ne demek? Bu bölge hakkında hiç bir fikrimiz yok. Bu bölgede ne var, ne olup bitiyor, hiç bilmiyoruz ve bilemeyeceğiz. Varoluşa hangi boyutta bakarsak bakalım, sadece aklımızın almadığı bir sonsuzluk görüyoruz. Fakat insanların sonsuzluktan ve bilinmezlikten korkusu o kadar büyük ki, bütün bu gözlemlere rağmen, fizikçilerin uydurduğu varoluş masallarını olduğu gibi kabul ediyorlar ve “nihai ve evrensel çözümler” bulduklarına inanıyorlar.

tıpkı belirsiz bir serinin toplamının analitik yöntemle bitirilemeyişi gibi. Fakat bu nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmanın hiçbir yolunun olmadığı anlamına gelmez..

Bu cevap benim soruma cevap vermek yerine konuyu dağıtmaya, topu taca atmaya yönelik bir cevap olmuş. Soru nedir? “Nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmanın bir yolu var mı? Varsa nedir?” Siz var veya yoktur diye bir cevap vermek yerine “belirsiz seriler” konusunu açıyorsunuz. Sonra bu benzetmeye dayanarak konuyu daha da belirsiz yapıyorsunuz ve “nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmanın hiçbir yolunun olmadığı anlamına gelmez” diyorsunuz. O zaman, bir yolun var olduğunu söylemiş oluyorsunuz. Peki nedir o yol?

“Anlamak istediğiniz şeyin büyük bir kısmını bilmediğinizi ve bilemeyeceğinize biliyorsanız, nasıl olur da “nihai ve evrensel” bir açıklama bulmayı ümit edebilirsiniz?” sorumu tamamen görmezden geliyorsunuz ve cevap vermiyorsunuz.

4. Nihai açıklama olmayabilir

Nihai ve evrensel bir açıklamanın olamayacağı ihtimalini de düşünmemiz lazım değil mi? İnsanın sınırlı duyuları ile nihai bir açıklamaya ulaşması belki de imkansızdır.

5. Varlık var olduğuna göre…

Varlık var olduğuna göre bunun nihai ve evrensel bir açıklaması olmalı.

Her kelime bir sınırlamadır. Siz, insana sadece bir sonsuzluk olarak gözüken bir fikre “varlık” diyerek zaten onu gizlice sınırlamış oluyorsunuz. Böylece “Varlık var; öyleyse varlığın neden var olduğunu bilebiliriz” mantığı size mantıklı geliyor. Halbuki değil. Varlık bizim için sonsuzluktur ve bilinemez. Ancak akademik fizikçiler sonsuzluğu doğrayıp doğrayıp onlara yeni adlar takarlar ve bu sonsuzluk dilimlerini yeni fizik buluşları diye halka satarlar.

Bağırsaklarımızda yaşayan mikroplar var. Bu mikropların bazılarının ömürleri bir hafta kadar bir şey. Bu mikroplardan biri evrenin sırlarını anlamak istese sizce Samanyolu’ndan haberi olabilir miydi? Galaksilerden haberi olabilir miydi? Bence hiç bir zaman bizim bildiğimiz bu şeyleri bilemezdi. Hatta bir insanın bağırsaklarında yaşadığını bile bilemezdi. Onun bütün evreni bağırsaklar olurdu. Bizim bu bağırsak mikrobundan farkımız ne? Evrenin tümü hakkında bilgisizliğimiz aynı, o konuda hiç bir fark yok. Ama biz bilmediğimiz ve hiç bir zaman bilemeyeceğimiz bir sonsuzluğun içinde olduğumuzu biliyoruz. Ama bu konuları sahiplenmiş olan profesyonel sınıflar evreni bilemeyeceklerini  hiç bir zaman kabul etmemişlerdir. İşleri egemen güçler için kozmoloji mitleri üretmek olan profesyonel doktorlar, her devirde, sonsuzluğun bir parçasını sınırlayıp onu “bütün evren” diye tanımlamışlardır. Bence siz de sonsuzluğun bir kısmını evren olarak kabul edip onun “nihai ve evrensel açıklamalarını” bulmayı ümit ediyorsunuz.

İnsan aklının bu açıklamaya ulaşıp ulaşamayacağı başka bir soru. Ben ulaşabileceğini düşünüyorum, daha doğrusu ona bu bilginin verilebileceğini. Fakat bu bilgiyi alabilmek ile onu kuşatmak aynı şeyler değil.

“Varlık neden var?” sorusunun cevabını arıyoruz galiba. Sizce bu sorunun cevabı bulunabilir. Ve insan aklı bu sorunun cevabını bulmaya yeter. Hem bulabilir hem de bulduğunu bilebilir, size göre. Ama bir açık kapı daha bırakıyorsunuz ve insan bu nihai cevabı bulamazsa, Varlık ona bu cevabı verebilir, diyorsunuz. “Ey insan! Sen çok merak ettin, ‘neden bir şey var da hiç bir şey yok?’ diye bana soruyorsun, hadi ben de sana söyleyeyim” diyebilir ve insana bu nihai varoluş nedenini söyleyebilir. Bu nasıl olur? Vahiy yoluyla olur. Başka bir yol bilmiyoruz. Ama Muhammed son peygamber olduğuna göre vahiy yolu da insanlara kapalı olmalı.

6. Mutlak bilinemez

Daha önce sizinle bu konuya girmiştik, yani mutlak’ın bilinip bilinemeyeceği konusuna.

7. Dünyayı dil yolu ile algılarız

Her şeyden önce, insanın dünyayı dil yolu ile algıladığını herhalde kabul edersiniz. Ama siz insana nihai ve evrensel bir açıklamanın vahiy yolu ile de gelebileceğini kabul ediyorsunuz. “Ona bu bilginin verilebileceğini düşünüyorum” lafınızdan ben bunu anlıyorum.

8. İnsanın varlıklar içinde özel bir statüsü yoktur

Varlığın bütünü içinde, insan özel bir statüye sahip değildir. Aksini iddia etmek insan merkezli düşünmek olur. İnsan merkezli düşünce ile bilimsel sonuçlar alamayız.

9. Evrenin ışık gelmeyen bölümü

Sadece dil yolu ile dünyayı anlayabildiğimiz için, anlayışımız tanımlamalarımızla kısıtlı olacak.

Ayrıca, bildiğiniz gibi, gözlemlenen evrenin dışında, bizim hiç bir zaman bilemeyeceğimiz bir sonsuzluk var. Çünkü oradan bize ışık gelmiyor ve gelmeyecek.

10. Bilmediğinizi bildiğiniz bir şeyi bildiğinizi nasıl söylersiniz?

Anlamak istediğiniz şeyin büyük bir kısmını bilmediğinizi ve bilemeyeceğinize biliyorsanız, nasıl olur da “nihai ve evrensel” bir açıklama bulmayı ümit edebilirsiniz?

11. Akıl, ruh ve öz dilden bağımsızdır

İnsanın aklı, ruhu, özü dille kayıtlı olamaz.

Akıl, ruh ve öz’ün anlamları asırlardır hiç bitmeyen tartışmaların konusu olduğu için zaten dil ile ifade edilemeyecekleri doğru olabilir.

Duygularımız, hislerimiz kelimelerden bağımsız örneğin.

Bu ilginç bir konu. Duygular akıldan bağımsız olabildiği oranda kelimelerden bağımsız olabilir. Kelimeler, yani dil, bilinç dediğimiz şeyin etki alanına giriyor. Dil aklın bir ürünüdür ve aracıdır. Onun için aklı, ruh ve öz ile aynı tutmak bence yanlış. Akıl her zaman kendini dil ile ifade eder. Akıl dil demektir. Ruh ve öz ise bağırsaklarımızda yaşayan ve akıl ile ortak yaşam ilişkisi olan varlıklar ile ilgilidir. Bunu kedilere baktığımızda çok güzel anlayabiliriz. Kedilerin dili olmadığı için, onlar mideyi tatmin edince, yani bağırsaklardaki ortakyaşam organizmalarını besleyerek mutlu edince kendileri de uykuya dalarlar ve mutlu olurlar. İnsanlar için böyle bir seçenek yoktur çünkü dünyayı dil yani akıl yolu ile algılamak durumundayız. Akıl sadece uyku sırasında aradan çekilir. Yoksa dil, devamlı kayan ışıklı yazılar gibi aklın önünden sürekli kayıp geçer ve onu devamlı uyarır.

Aşık olmak için aşk kelimesini bilmeye gerek yok ki 🙂

Bu dediğiniz bence doğru değil. Aşk sonradan öğrenilen bir şeydir. Bize öğretilir. Aşk sevgi duygusunun öğrenilmiş ideal halidir. Yani asıl olan sevgidir. Sevgi nedir? Sevmek için sevgi kelimesini bilmeye gerek yok mu? Belki de yoktur. Mesela köpeklerin bazı hareketlerini biz sahibine sevgi gösterisi olarak algılarız. Fakat köpek sevgi kelimesini bilmez. Peki bu sizin teziniz doğruluyor mu? Hayır. Sevgi bazı hareketlerimize ve davranış biçimlerimize verdiğimiz bir ad olmuş oluyor. Bu davranışlara bir ad vermeden de o davranışları sergileyebilirsiniz.

Bilmek ille de dinlemek ya da okumakla olmaz. Öyle hakikatler var ki dile, söze gelmez ama insan bilir.

Ama buna da bir örnek veremiyorsunuz.

12. Dil ile ifade edilemeyen hakikatler…

Bildiğimiz fakat dile, söze gelmeyen hakikatlere birkaç örnek verebilir misiniz?

13. Aşk ile konumuzun bir ilgisi yok

Siz de mutlaka çelişkiyi görüyorsunuzdur. Aşık olduğunuzun farkına vardığınızda artık aşkı tanımlayamazsınız. Mutluluk da böyledir. “Ne kadar mutluyum” dediğinizde mutluluğunuz uçar gider.

14. Dil ile anlatılamayan şeyler

Mutlaka dil ile anlatılamayan şeyler vardır. Ama bunları bilemeyiz. Burada bahsettiğimiz konu bu değil.

15. Vahiy yolu ile bilgi almak artık mümkün değil

Siz varlığın temel bir formülü olduğunu ve bunun bir fizik denklemi gibi bir şey olduğunu ve varoluşun insanı yeteri kadar ciddiye alıp bu gizli denklemi insanın kulağına fısıldayacağını düşünüyorsunuz belki de. Veya buna benzer bir vahiy olayı düşünüyorsunuz diye anlıyorum.

16. Sınırları bilinmeyen hakikat olur mu?

Sınırlarını bilmediğiniz bir hakikatin farkında olabilirsiniz.

Sizin verdiğiniz örneğe benzer bir örnek vereyim. Pi sayısının bütününü bilmemize imkan yok. Yani Pi sayısının sınırlarını bilmiyoruz ve bilemeyiz. Pi sayısının “hakikatini” –yani aynı sayı dizisinin neden hiç tekrarlamadığını– bilemeyiz. Ama Pi sayısı diye bir şey olduğunu biliyoruz. Yani, eğer “hakikat” kelimesini kullanıyorsanız o zaman sınırlarını biliyorsunuz demektir. Çünkü sınırlarını bilmediğiniz için Pi sayısının hakikatını hiç bir zaman bilemeyeceksiniz. Ama her zaman sınırları belli olmayan bir şeye bir sınır tanımlayabilirsiniz. Pi sayısını “3.1416” diye tanımlarsınız ve bu da bütün pratik uygulamalar için yeterlidir. Fizikçiler dahil olmak üzere bütün profesyonel sınıfların en eski numarası bu tanımladıkları sınırın “nihai ve evrensel sınır” olduğunu iddia etmektir. “Hakikat” sınırı belli olan demek, sınırını bildiğimiz şey demek. “Sınırlarını bilmediğimiz bir hakikat” cümlesini kurarak hakikat kelimesini maalesef uygunsuz ve anlamına aykırı bir şekilde kullanmış oluyorsunuz.

Varlığın fiziksel ya da matematiksel değil de metafiziksel bir “formülü” olduğunu düşünüyorum ki o formül, varlığın nihai açıklamasının herşeye gücü yeten tek bir Tanrı fikrinden başka birşey. [DAHA SONRA DÜZELTTİĞİNİZ TWİT AŞAĞIDA]

“Metafiziksel formül” nasıl bir şey olabilir? Bir fizikçi olarak bu dünyanın “fiziksel” olduğuna inandığınızı düşünüyorum. Newtonun mutlak maddeci doktrinlerinin gözlemlenen doğayı tam ve doğru olarak açıkladığına inanıyorsunuz. Bu materyalist ve “fiziksel” dünyanın dışında da “fizik ötesi” bir dünya olduğuna inanıyorsunuz. Gözlemlediğimiz doğa veya Varlık asıl bu doğa ötesi dünyada varlığını devam ettiriyor ve insanlar ile de özel bir ilişkisi var ve eğer isterse bir gün insanlara da bu dünyanın “nihai ve evrensel” sırlarını açıklayabilir, diyorsunuz. Sizin dediğiniz gibi, analiz yöntemi ile dünyanın sırlarını bulmaya çalışmak “sırf bir zan ve naif bir ümitten ibaret” olabilir ama, doğa üstü bir varlığın doğa içinde diğer yaratıklardan hiç bir farkı olmayan bir yaratık olan insana tenezzül edip varlığın özel sırlarını açıklamasını beklemek de bence “sırf bir zan ve naif bir ümitten ibaret” olmalı.

17. Bilmek tanımlamak mıdır?

Siz bilmeyi o şeyi tanımlamak gibi anlıyorsunuz sanırım, oysa bilme o şeyin farkında olma olarak da anlaşılabilir. Bence yine aynı yere geliyoruz: tanımlama bir çerçeve çizme demek, halbuki farkında olma ille de sınırlarını tespit etmeyi gerektirmez.

Bu konuyu Pi sayısını örnek göstererek açıklamaya çalışmıştım. Pi sayısı diye bir sayının olduğunun farkındayız. Ama sınırlarını bilmiyoruz. Farkında olmak ile “nihai ve evrensel bir açıklamaya” sahip olmanın ne ilgisi var? Öyleyse siz, nihai ve evrensel bir açıklamanın –o açıklamanın ne olduğunu bilmediğiniz halde– farkında olabileceğinizi düşünüyorsunuz.

18. Aşk

Artık aşkı tanımlayamıyorsam işte bu söze gelmeyen bir hakikat olmuyor mu? Aşık olduğumun farkındayım ama onu tanımlayamıyorum.

Aşk konusunun bu konu ile bir ilgisi olduğunu düşünmüyorum.

19. Söze gelmeyen hakikat söze getirilebilir mi?

Dile söze gelmeyen hakikatlere örnek verirsem dile söze gelmiş olmaz mı? Ama yine de ne demek istediğimi biraz daha açıklamaya çalışayım: sözsüz bir beste de bizimle “konuşur” örneğin ama hiçbir sözlü tarif o bestenin uyandırdığı hissin yerini tutamaz.

Asıl soruya cevap veremediğiniz veya vermek istemediğiniz, için bazı benzer olduğunu düşündüğünüz örnekler veriyorsunuz. Ama soruyu hatırlayalım: “’nihai ve evrensel bir açıklamaya’ ulaşmanın bir yolu var mı? Varsa nedir?” Bu sorunun cevabını vermek yerine aşk kavramından bahsettiniz, matematikteki seri kavramından bahsettiniz, şarkılardan bestelerden bahsettiniz… ama bu sorunun cevabını vermediniz. Siz dediniz ki, analiz yolu ile “nihai ve evrensel bir açıklamaya“ ulaşılamaz. Bu sözünüzden analiz dışında başka bir yöntemle insan aklı nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşabilir sonucu çıkıyor. Ben de size bunu sordum. Nedir bu yöntem? Böyle bir yöntem varsa ben de o yöntemi kullanarak varlığın sırlarını çözmek isterim. Ama böyle bir yöntemin ismini koyamadınız. Onun yerine insanın vahiy yolu ile varlığın en temel formülüne ulaşabileceğini söylediniz. Böyle diyerek topu doğaüstü bölgelere yani taca atmış oldunuz. Bizim yapacağımız bir şey kalmadı. Mutlak varlığın içimizden birine sırlarını ifşa etmesini bekleyeceğiz. İşte tam da bu sebepten bilimsel araştırmanın mutlak kavramlarla ilgilenmediğini ve sadece ölçülerek bilinebilen şeylerle uğraştığını söylüyorum. Bizim doğaüstü olarak sınıflandırdığımız şeylerin mutlaka doğal bir açıklaması vardır. Şimdi yoksa ilerde meydana çıkar.

20. Nihai açıklama Tanrıdır

Düzeltme: Sınırlarını bilmediğiniz bir hakikatin farkında olabilirsiniz. Varlığın fiziksel ya da matematiksel değil de metafiziksel bir “formülü” olduğunu düşünüyorum ki o formül, varlığın nihai açıklamasının herşeye gücü yeten tek bir Tanrı olduğu fikrinden başka birşey değil.

O zaman boşuna tartışıyormuşuz! Siz burada “formül” kelimesini anlamı dışında kullanmış oluyorsunuz. Nihai açıklama “Tanrı” ise o zaman zaten doğa bilimcilerinin dükkanı kapatıp gitmeleri gerekir. Gözlemlenen her şey Tanrının eseridir, diyorsunuz. Bunu kabul edebilirsiniz. Ama bunun hiç bir doğa olayını açıklamadığını mutlaka siz de anlıyorsunuz. “Tanrı nihai açıklamadır” bir açıklama değildir, sadece bir tanımlamadır, çünkü hiç bir şeyi açıklamamaktadır.

Notlar:

Ali Sebetçi’nin web sitesi

Ali Sebetçi’nin bahsedilen paylaşımı

Evrim mi ortakyaşam mı?

Geçişler cinsleri nerede?

Evrim kuramı ile ilgili Twitter’daki bir tartışmayı buraya da kopyalıyorum.

Ali Sebetçi’nin yorumu:

Kendisi bir değişim içinde olan bir şeyin kendi hakkında ileri sürdüğü ben değişiyor olsam da işte bu iddiam (hep değişiyor olduğum) hiç değişmeyecek demesinde bir çelişki yok mu?

Cevabım:

Bence yok çünkü ben ilke olarak herşeyin sürekli değiştiğini kabul ediyorum. Bir şeyin değişmeden duracağı fikri bizi yine mutlaklık tartışmasına götürür:)

Evrim sadece değişim demek değil zaten. Birbirleri ile üreyemeyen cinslerin ürer hale gelebileceği fikri evrimin tanımlamalarından biri. Yoksa insan yeni şartlara uymak için devamlı değişiyor. Mesela akıllı telefonlarla büyüyen neslin başparmaklarına bakarsak ortayaşlı insanlarınkine göre çok daha elastik olduğunu görebiliriz. Tabii sonradan edinilen özellikler bir sonraki nesle geçmiyor. Sünnetli çocuk doğmuyor mesela. Ama ben bazı alışkanlıkların geçtiğini düşünüyorum.

Ali Sebetçi’nin yorumu:

Evrim ağacında insandan, insan bilincinden geriye doğru değil ileriye doğru gidelim Zeynel Bey. Evrim insan türüyle bitmeyeceğine göre insan ötesi bilinçler için evrim teorisi sabit kalacak mı?

Cevabım:

Evrim teorisi ara cinsleri açıklayamıyor. Ben evrim teorisinin yararlı bir teori olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca teoriler ile konuşmaktan hoşlanmıyorum çünkü teori denen şey bir seri uyumlu veya çelişkili sözlerin, ifadelerin, tanımların ve varsayımların toplamına verilen isim oluyor. Darwin evrimle ilgili 100 cümle yazmış olsa bugün evrimle ilgili cümlelerin toplamı 100 trilyon olmuştur herhalde. Bu doğal çünkü evrim akademik bir alandır ve akademikler yorumlara yorum yazarak akademik puan toplarlar ve hiyerarşide yükselirler.

Onun için bir tek fikri ifade eden cümleler üstünde tartışmak daha iyi olur. Mesela, bir cinsin diğer bir cinse evrilmesi fikri gelecekte kabul edilecek mi? Bence edilmeyecek. Çünkü yeni cinsler evrimle değil ayrı cinslerin ortakyaşam anlaşması yaparak beraber yaşamayı seçmelerinden doğar. Örnek: insan vücudu ve bütün memelilier. Hatta bütün canlı varlıklar.

Bahsettiğiniz insan ötesi bilinçler zaten ortakyaşam anlaşmaları sonucu oluşacaktır. Onlar da kendilerinin ortakyaşam anlaşmaları sonucu oluştuğunu bilebilirler. Günümüzde insanların makinelerle olan ilişkisi henüz bir ortak yaşam ilişkisi değil. Ama yapay zeka geliştikçe makineler de insanlardan bir şeyler isteyebilir ve ilişki bir ortakyaşam ilişkisine dönebilir.

Notlar:

Twitter’daki tartışma.