Newton’un eylemsizlik ilkesi hakkında…

Newton gezegenlerin yörüngelerini kendi uydurduğu okült güç ile açıklayabilmek için eylemsiz hareket diye bir hareket tarzı uydurmuştur: gücün olmadığı bir yerde düz bir çizgi üzerinde aynı hızda süreduran bir hareket olurmuş. Hareket etmeye başlayan bir obje düz bir çizgi üzerinde sonsuza kadar aynı hızda hareket etmeye devam edermiş. Böyle bir hareketin ne kadar saçma olduğu hakkında çok yazdım ama burada Nick Kollerstrom’un Newton: Bilim Tarihinin En Büyük Sahtekarı adlı kitabından bir alıntıyı paylaşmak istiyorum (kendi serbest tercümemle):

Eylemsizlik ilkesini formüle etmek, içinde yaşadığımız dünyayı yoksamayı ve reddetmeyi gerektirir çünkü böyle bir hareket hiç bir yerde hiç bir zaman gözlenmemiştir. Bu dünyada düz bir çizgi üzerinde aynı hızda gideduran bir obje yoktur, olamaz da.

Böyle bir hareket sadece tamamen boş bir evrende gerçekleşebilirdi. Bu evrenin içinde sadece bu eylemsizlik hareketini Newton’un emrettiği şekilde gerçekleştirecek olan obje bulunmalıydı. Çünkü başka bir obje olsaydı, bu diğer objenin çekim gücü, eylemsiz eylemsiz dolaşan Newtoncu objeyi etkileyip onu düz çizgisinden saptıracak ve dolayısıyla eylemsizlik hareketini sonlandıracaktı. Böylece obje bir eğri üzerinde gitmeye başlayacaktı. Ayrıca, bu Newtoncu eylemsizlik evreninde bir tek objenin hareketini kimse gözlemleyemezdi, çünkü gözlemcinin çekim gücü de Newtoncu eylemsiz objenin düz çizgisini bozardı.

Bu saçma hareketi hala bir doğa yasası imiş gibi talebelere öğretip duran bağnaz Newtoncu fizikçilere duyurulur.

Notlar:

Nick Kollerstrom’un kitabı.

Eylemsizlik hakkında genel bilgi.

The Cult of the Vis and the Soul of Newton

I got into a discussion in Twitter about Newton’s force with a Newtonian person. Here’s a summary of the exchange.

Sabine Hossenfelder wrote how physicists published 500 papers to explain some noise in the data produced at the LHC, a particle accelerator. I commented that this was charlatanism. Someone called Marcos Garcia Ochoa chimed in and wrote:

According to that criterion, Newton was a charlatan because he didn’t know how gravity worked.

What Marcos is alluding to is one of the most fundamental propaganda perpetuated by the Cult of Newton. This propaganda was first told by Newton and it’s been repeated by his disciples ever since.

Newton claimed to compute planetary orbits by using a quantity he called “force.” The defining characteristic of this force is that it acts from a distance and without time passing. This is known as “instantaneous action-at-a-distance.” This force defined by Newton acted from a distance (action-at-a-distance) and it acted without time passing (instantaneous). Every sane person –except physicists who blindly worship Newton– agree that instantaneous action-at-a-distance does not exist in nature. If Newton is saying that he computed planetary orbits by using action-at-a-distance he is lying because action-at-a-distance does not exist.

An example: the Newtonian force residing in the Sun acts intelligently from a distance and computes instantly the mass of the Earth without reaching to the Earth and sends the right amount of force to pull the Earth so that it can describe its orbit. All these happen without time passing. This is how Newton’s force works. This is absurd. Unless you blindly believe Newton’s authority and accept this absurd force on Newton’s word you will deny that such a force exists in nature and can make orbits happen.

But Newton needed this force in his System of the World so he claimed to have computed planetary orbits with this absurd force. Newton’s propaganda goes like this:

It’s true that I don’t know how this force works, but I computed planetary orbits by using this force and I got correct results. Therefore, this force must exist in nature, we just don’t know how it works. I leave it to the next generations to find out how this force works.

Newton’s disciples swallowed this propaganda and immediately started looking for this force by setting up pendulums near mountains and trying to compute the deflection of the mass of the mountain on the pendulum. Of course, they could not find any trace of this absurd force because it does not exist.

But since Newton said that this absurd force existed, Newton’s disciples invented all kinds of mathematical gimmick to incorporate this force to physics. To this day, physicists write a force term to uphold Newton’s authority but then they cancel it before making real calculations. They do this by writing a force term on both sides of an equation.

Look, here’s the force, we compute orbits by using force according to Newton

they say, then they cancel force terms. Any term written on both sides of an equation have no effect and it is cancelled. This is how physicists pray and worship their prophet Newton. For physicists, force is Newton’s Soul that permeates the entire universe. Well, if not the universe, it is the Soul that permeates entire physics.

I call Newton’s bluff. His disciples the physicists cannot question their prophet but I can. I say that there is no instantaneous action-at-a-distance in nature therefore Newton’s force does not exist in nature. It doesn’t exist therefore it cannot be used to compute orbits. It’s not that we don’t know how it works, no, there is nothing to work, because force does not exist.

But Newton says that he used this absurd force to compute planetary orbits. How can that be?

Simple. Since this force does not exist in nature Newton could not have used it to compute orbits.

And indeed, we open Newton’s famous book, we look at his computations of planetary orbits and we see that he is not using a term for force. You can check this for yourself. Newton is lying. He is not using force but he says he does. Newton’s disciples believed Newton and made this absurd force the fundamental interaction in physics and in nature.

I realize that discussing force with a physicist is like discussing Christ with the Pope. A physicist will have in his toolbox dozens of sophistical arguments to save this force and Newton’s authority and he will dismiss any arguments you throw at him. He will say “force is a field”; he will say “it’s not important what Newton did. Now we know better.” He will say “forget Newton. Gravity is explained by Einstein.” The Cult of the Vis will always win. The way the Pope will always win.

Notlar:

Twitter thread mentioned in the article. Sabine Hossenfelder’s blog.

Newton’s original computations in the Principia. You can confirm that he does not use a force term.

Güç: Newton kültünün ruhu

Şöyle bir mantık yürütüyorum: Newton “çekim gücü” diye bir etki tanımlamış. Fizik ders kitaplarında bu güç F=ma dile tanımlanır. Bu güç, Newton’dan sonra onun müritleri tarafından bu şekilde tanımlanmıştır yoksa Newton’un kendi yazdıkları arasında böyle bir tanımlama yoktur çünkü Newton denklemlerle ve eşitlik işareti ile çalışmamıştır. Newton sadece oranlarla çalışmıştır. Zaten bu çifte bir tanımlamadır. Hem gücü hem de kütleyi tanımlar. Yani Newton kültünün bayraklarından biridir. Semboldür. Gösteriştir. Bir işe yaramaz. Neden?

Çünkü Newton’un tanımladığı ve güç dediği bu etkinin en temel özelliği zaman geçmeden etki etmesidir. Yani Newton gücü fizikte kabul edilmiş olan bütün koruma kanunlarını ihlal eden bir etkidir. Termodinamik kanunlarına aykırıdır. Fakat en önemlisi, bu Newton gücü zaman geçmeden etki eden bir etki olarak tanımlanmıştır. Doğada zaman geçmeden etki eden bir şey yoktur ve olamaz. Böyle süpernatürel ve nasıl etki ettiği bilinmeyen etkilere okült etkiler diyoruz. Ama güç okult bile değildir, absürttür. Gizli değil, imkansızdır. İmkansız olduğu için de Newton gücü diye bir şey doğada yoktur diyoruz.

Mesela, güneşte hazır bulunan Newton gücünün dünyayı yörüngesinde tuttuğu varsayılıyor. Nasıl? Güneşte bulunan Newton gücü, güneşten yola çıkıyor 1 astronomi birimi yol katediyor ama süre zarfında hiç zaman geçmemiş oluyor. Işık bile güneşten dünyaya 4 dakikada geliyor. Newton gücü sıfır saniyede geliyor. Sadece bu değil. Newton gücü aynı zamanda akıllı da. Güneşten dünyaya şöyle bir bakıyor dünyanın kütlesini anında hesaplıyor ve dünyayı yörüngede tutacak kadar gücü yolluyor. Dünya da aynı şeyi yapıyor böylece dünya yörüngesinde dolanıp duruyor. Ve kendilerine fizikçi diyen insanlar bu absürd güce sadece şeyhleri Newton dedi diye inanıyorlar. Bu Newton gücü dediğimiz şey bütün evreni saran Newton’un ruhudur. Ben söylemiyorum bunu. Newton’un çağdaşı Huygens söylemiş.

Peki nasıl oluyor da kendilerine fizikçi diyen ve koruma kanunlarına inanan bu sağduyulu insanlar bütün koruma kanunlarını kıran bu Newton gücünü bir istisna olarak kabul ediyorlar ve doğada böyle absürd bir etkinin olabileceğine inanıyorlar? Nasıl oluyor da böyle fizik dışı bir ruhu fiziksel bir güç olarak kabul edebiliyorlar? Nasıl oluyor da bu absürd güce inanmadığımız için bize deli diyorlar ama kendileri deli saçması bu güce inanıyorlar ve üstelik fiziğin en temel değeri yapıyorlar?

Newton gücü diye bir şey doğada yoktur çünkü doğada zaman geçmeden etki eden bir şey yoktur.

Notlar:

— Newton Kültü ile ilgili diğer yazılarım.

Varlığın özünü bilebilir miyiz?

Ali Sebetçi’nin bir paylaşımına yazdığım yorumlardan esinlenerek bu yazıyı yazdım.

Not: Önceden belirtmek isterim ki bu yazının tek amacı aşağıdaki soruyu anlamaya çalışmaktır. Yoksa herkesin kendi fikirlerine saygılıyım ve kimsenin de inançlarını sorgulamak veya fikirlerini değiştirmek gibi bir amacım yoktur. Yazıda “fizikçiler” kelimesinin kapsamına giren fizikçiler genellikle Amerika’nın marka üniversitelerinde yerleşip kendilerini dahi olarak tanımlayan ve yaratılış mitleri ve masalları tasarlayıp bunları yazdıkları kitaplar ile pazarlayan günümüzün bilim adamı görünümlü sahtekarlarıdır.

***

Konu şu: Analiz yöntemini kullanarak varoluş hakkında “nihai ve evrensel bir açıklamaya” ulaşabilir miyiz? Ali Bey ulaşabiliriz diyor. Ben ulaşamayız diyorum.

1. Analiz ile nihai açıklamaya ulaşılamaz

Ali Bey’in paylaşımı şöyle:

Özel bir konuda uzmanlaşırken bütünlük duygusu gitgide kayboluyorsa orada bir sorun var demektir. Uzmanlaşma artık neredeyse tamamen analitik derinleşme olarak anlaşılıyor. Halbuki analiz yoluyla nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşılacağı, sırf bir zan ve naif bir ümitten ibaret.

Benim yorumlarım da böyle başlıyor:

Aslında siz sadece akademyadaki aşırı uzmanlaşma trendinden bahsediyordunuz herhalde. Ben sizi yanlış anlamış olabilirim. “Nihai ve evrensel” kelimelerini onların gerçek anlamlarında kullanıyorsunuz diye düşünmüştüm. Ama siz sadece belli bir akademik disiplin içinde, mesela fizik disiplini içinde, nihai ve evrensel olarak kabul edilebilecek açıklamalardan bahsediyordunuz, herhalde. Mesela fizikçilerin “Theory of Everything” diye adlandırdıkları şey gibi.

Halbuki analiz yoluyla nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşılacağı, sırf bir zan ve naif bir ümitten ibaret.

Ben bu sözünüzü daha da genelleştiriyorum ve diyorum ki, “Sadece analiz yolu ile değil ama herhangi bir yolla nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmayı hayal etmek, sırf bir zan ve naif bir ümitten ibarettir.

2. Nihai açıklamaya ulaşmanın yolu var mı?

Size sorum şu: “Nihai ve evrensel bir açıklamaya” ulaşmanın bir yolu var mı? Varsa nedir?

3. Nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşan bir yol vardır

Nihai ve evrensel bir açıklamaya analiz yoluyla ulaşmak mümkün değildir, tıpkı belirsiz bir serinin toplamının analitik yöntemle bitirilemeyişi gibi. Fakat bu nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmanın hiçbir yolunun olmadığı anlamına gelmez,

Belirsiz sayı dizisi ile nihai ve evrensel açıklama arasındaki ilişkiyi göremedim. Biri, sayılardan meydana gelmiş bir dizi; gözümüzün önünde duran ve kendi yarattığımız bir şey, bir sayılar kümesi; diğeri ne olduğunu bile tanımlayamadığımız ama adına “varlık” dediğimiz bir tanımlanamaz. Burada olay nihai açıklamaya ulaşmak için kullanılan yöntem değil. Buna analiz deyin başka bir şey deyin farketmez. Soru şu: Varlığın en temel formülünü, yani varoluş nedenini, anlayabilir miyiz? Böyle bir sorunun cevabını bulabilmek için en azından varlığın ne olduğunu anlıyor olmamız gerekir. Ama hangi boyutta bakarsak bakalım varlık hakkında görebildiğimiz tek şey sonsuzluk oluyor. Geriye doğru baktığımızda sadece zamanın sonsuzluğunun farkına varıyoruz. Hiç bir başlangıç göremiyoruz. Amerikalı şarlatan fizikçilerin devletin resmi bir kozmolojisi olsun diye uydurdukları yaratılış efsanelerine inanmak içimden gelmiyor doğrusu. Tarih boyunca uydurulmuş en salakça ve en açıkça şarlatanlık olan yaratılış mitolojisi Big Bang olmalı. İleriye baktığımızda ise sonsuzluk bile göremiyoruz, sonunu falan görmek ne haddimize. Fakat, yine Amerikalı şarlatanların uydurduğu “evrenin sonu” masalları ile karşılaşıyoruz. Bir de bu masalları, “Made in Amerika! En bilimsel yöntemlerle uydurulmuş ve kullanımınıza sunulmuştur” diye paketliyor bu sahtekarlar. Kendilerini de dahi olarak tanımlayıp yazdıkları kitaplar ile şöhret oluyorlar. Uzaya baktığımız da ise, gözlemleyebildiğimiz küçücük bölgenin dışında, bize hiç ışık gelmeyen ve gelmeyecek olan bir bölge var. Bu ne demek? Bu bölge hakkında hiç bir fikrimiz yok. Bu bölgede ne var, ne olup bitiyor, hiç bilmiyoruz ve bilemeyeceğiz. Varoluşa hangi boyutta bakarsak bakalım, sadece aklımızın almadığı bir sonsuzluk görüyoruz. Fakat insanların sonsuzluktan ve bilinmezlikten korkusu o kadar büyük ki, bütün bu gözlemlere rağmen, fizikçilerin uydurduğu varoluş masallarını olduğu gibi kabul ediyorlar ve “nihai ve evrensel çözümler” bulduklarına inanıyorlar.

tıpkı belirsiz bir serinin toplamının analitik yöntemle bitirilemeyişi gibi. Fakat bu nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmanın hiçbir yolunun olmadığı anlamına gelmez..

Bu cevap benim soruma cevap vermek yerine konuyu dağıtmaya, topu taca atmaya yönelik bir cevap olmuş. Soru nedir? “Nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmanın bir yolu var mı? Varsa nedir?” Siz var veya yoktur diye bir cevap vermek yerine “belirsiz seriler” konusunu açıyorsunuz. Sonra bu benzetmeye dayanarak konuyu daha da belirsiz yapıyorsunuz ve “nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşmanın hiçbir yolunun olmadığı anlamına gelmez” diyorsunuz. O zaman, bir yolun var olduğunu söylemiş oluyorsunuz. Peki nedir o yol?

“Anlamak istediğiniz şeyin büyük bir kısmını bilmediğinizi ve bilemeyeceğinize biliyorsanız, nasıl olur da “nihai ve evrensel” bir açıklama bulmayı ümit edebilirsiniz?” sorumu tamamen görmezden geliyorsunuz ve cevap vermiyorsunuz.

4. Nihai açıklama olmayabilir

Nihai ve evrensel bir açıklamanın olamayacağı ihtimalini de düşünmemiz lazım değil mi? İnsanın sınırlı duyuları ile nihai bir açıklamaya ulaşması belki de imkansızdır.

5. Varlık var olduğuna göre…

Varlık var olduğuna göre bunun nihai ve evrensel bir açıklaması olmalı.

Her kelime bir sınırlamadır. Siz, insana sadece bir sonsuzluk olarak gözüken bir fikre “varlık” diyerek zaten onu gizlice sınırlamış oluyorsunuz. Böylece “Varlık var; öyleyse varlığın neden var olduğunu bilebiliriz” mantığı size mantıklı geliyor. Halbuki değil. Varlık bizim için sonsuzluktur ve bilinemez. Ancak akademik fizikçiler sonsuzluğu doğrayıp doğrayıp onlara yeni adlar takarlar ve bu sonsuzluk dilimlerini yeni fizik buluşları diye halka satarlar.

Bağırsaklarımızda yaşayan mikroplar var. Bu mikropların bazılarının ömürleri bir hafta kadar bir şey. Bu mikroplardan biri evrenin sırlarını anlamak istese sizce Samanyolu’ndan haberi olabilir miydi? Galaksilerden haberi olabilir miydi? Bence hiç bir zaman bizim bildiğimiz bu şeyleri bilemezdi. Hatta bir insanın bağırsaklarında yaşadığını bile bilemezdi. Onun bütün evreni bağırsaklar olurdu. Bizim bu bağırsak mikrobundan farkımız ne? Evrenin tümü hakkında bilgisizliğimiz aynı, o konuda hiç bir fark yok. Ama biz bilmediğimiz ve hiç bir zaman bilemeyeceğimiz bir sonsuzluğun içinde olduğumuzu biliyoruz. Ama bu konuları sahiplenmiş olan profesyonel sınıflar evreni bilemeyeceklerini  hiç bir zaman kabul etmemişlerdir. İşleri egemen güçler için kozmoloji mitleri üretmek olan profesyonel doktorlar, her devirde, sonsuzluğun bir parçasını sınırlayıp onu “bütün evren” diye tanımlamışlardır. Bence siz de sonsuzluğun bir kısmını evren olarak kabul edip onun “nihai ve evrensel açıklamalarını” bulmayı ümit ediyorsunuz.

İnsan aklının bu açıklamaya ulaşıp ulaşamayacağı başka bir soru. Ben ulaşabileceğini düşünüyorum, daha doğrusu ona bu bilginin verilebileceğini. Fakat bu bilgiyi alabilmek ile onu kuşatmak aynı şeyler değil.

“Varlık neden var?” sorusunun cevabını arıyoruz galiba. Sizce bu sorunun cevabı bulunabilir. Ve insan aklı bu sorunun cevabını bulmaya yeter. Hem bulabilir hem de bulduğunu bilebilir, size göre. Ama bir açık kapı daha bırakıyorsunuz ve insan bu nihai cevabı bulamazsa, Varlık ona bu cevabı verebilir, diyorsunuz. “Ey insan! Sen çok merak ettin, ‘neden bir şey var da hiç bir şey yok?’ diye bana soruyorsun, hadi ben de sana söyleyeyim” diyebilir ve insana bu nihai varoluş nedenini söyleyebilir. Bu nasıl olur? Vahiy yoluyla olur. Başka bir yol bilmiyoruz. Ama Muhammed son peygamber olduğuna göre vahiy yolu da insanlara kapalı olmalı.

6. Mutlak bilinemez

Daha önce sizinle bu konuya girmiştik, yani mutlak’ın bilinip bilinemeyeceği konusuna.

7. Dünyayı dil yolu ile algılarız

Her şeyden önce, insanın dünyayı dil yolu ile algıladığını herhalde kabul edersiniz. Ama siz insana nihai ve evrensel bir açıklamanın vahiy yolu ile de gelebileceğini kabul ediyorsunuz. “Ona bu bilginin verilebileceğini düşünüyorum” lafınızdan ben bunu anlıyorum.

8. İnsanın varlıklar içinde özel bir statüsü yoktur

Varlığın bütünü içinde, insan özel bir statüye sahip değildir. Aksini iddia etmek insan merkezli düşünmek olur. İnsan merkezli düşünce ile bilimsel sonuçlar alamayız.

9. Evrenin ışık gelmeyen bölümü

Sadece dil yolu ile dünyayı anlayabildiğimiz için, anlayışımız tanımlamalarımızla kısıtlı olacak.

Ayrıca, bildiğiniz gibi, gözlemlenen evrenin dışında, bizim hiç bir zaman bilemeyeceğimiz bir sonsuzluk var. Çünkü oradan bize ışık gelmiyor ve gelmeyecek.

10. Bilmediğinizi bildiğiniz bir şeyi bildiğinizi nasıl söylersiniz?

Anlamak istediğiniz şeyin büyük bir kısmını bilmediğinizi ve bilemeyeceğinize biliyorsanız, nasıl olur da “nihai ve evrensel” bir açıklama bulmayı ümit edebilirsiniz?

11. Akıl, ruh ve öz dilden bağımsızdır

İnsanın aklı, ruhu, özü dille kayıtlı olamaz.

Akıl, ruh ve öz’ün anlamları asırlardır hiç bitmeyen tartışmaların konusu olduğu için zaten dil ile ifade edilemeyecekleri doğru olabilir.

Duygularımız, hislerimiz kelimelerden bağımsız örneğin.

Bu ilginç bir konu. Duygular akıldan bağımsız olabildiği oranda kelimelerden bağımsız olabilir. Kelimeler, yani dil, bilinç dediğimiz şeyin etki alanına giriyor. Dil aklın bir ürünüdür ve aracıdır. Onun için aklı, ruh ve öz ile aynı tutmak bence yanlış. Akıl her zaman kendini dil ile ifade eder. Akıl dil demektir. Ruh ve öz ise bağırsaklarımızda yaşayan ve akıl ile ortak yaşam ilişkisi olan varlıklar ile ilgilidir. Bunu kedilere baktığımızda çok güzel anlayabiliriz. Kedilerin dili olmadığı için, onlar mideyi tatmin edince, yani bağırsaklardaki ortakyaşam organizmalarını besleyerek mutlu edince kendileri de uykuya dalarlar ve mutlu olurlar. İnsanlar için böyle bir seçenek yoktur çünkü dünyayı dil yani akıl yolu ile algılamak durumundayız. Akıl sadece uyku sırasında aradan çekilir. Yoksa dil, devamlı kayan ışıklı yazılar gibi aklın önünden sürekli kayıp geçer ve onu devamlı uyarır.

Aşık olmak için aşk kelimesini bilmeye gerek yok ki 🙂

Bu dediğiniz bence doğru değil. Aşk sonradan öğrenilen bir şeydir. Bize öğretilir. Aşk sevgi duygusunun öğrenilmiş ideal halidir. Yani asıl olan sevgidir. Sevgi nedir? Sevmek için sevgi kelimesini bilmeye gerek yok mu? Belki de yoktur. Mesela köpeklerin bazı hareketlerini biz sahibine sevgi gösterisi olarak algılarız. Fakat köpek sevgi kelimesini bilmez. Peki bu sizin teziniz doğruluyor mu? Hayır. Sevgi bazı hareketlerimize ve davranış biçimlerimize verdiğimiz bir ad olmuş oluyor. Bu davranışlara bir ad vermeden de o davranışları sergileyebilirsiniz.

Bilmek ille de dinlemek ya da okumakla olmaz. Öyle hakikatler var ki dile, söze gelmez ama insan bilir.

Ama buna da bir örnek veremiyorsunuz.

12. Dil ile ifade edilemeyen hakikatler…

Bildiğimiz fakat dile, söze gelmeyen hakikatlere birkaç örnek verebilir misiniz?

13. Aşk ile konumuzun bir ilgisi yok

Siz de mutlaka çelişkiyi görüyorsunuzdur. Aşık olduğunuzun farkına vardığınızda artık aşkı tanımlayamazsınız. Mutluluk da böyledir. “Ne kadar mutluyum” dediğinizde mutluluğunuz uçar gider.

14. Dil ile anlatılamayan şeyler

Mutlaka dil ile anlatılamayan şeyler vardır. Ama bunları bilemeyiz. Burada bahsettiğimiz konu bu değil.

15. Vahiy yolu ile bilgi almak artık mümkün değil

Siz varlığın temel bir formülü olduğunu ve bunun bir fizik denklemi gibi bir şey olduğunu ve varoluşun insanı yeteri kadar ciddiye alıp bu gizli denklemi insanın kulağına fısıldayacağını düşünüyorsunuz belki de. Veya buna benzer bir vahiy olayı düşünüyorsunuz diye anlıyorum.

16. Sınırları bilinmeyen hakikat olur mu?

Sınırlarını bilmediğiniz bir hakikatin farkında olabilirsiniz.

Sizin verdiğiniz örneğe benzer bir örnek vereyim. Pi sayısının bütününü bilmemize imkan yok. Yani Pi sayısının sınırlarını bilmiyoruz ve bilemeyiz. Pi sayısının “hakikatini” –yani aynı sayı dizisinin neden hiç tekrarlamadığını– bilemeyiz. Ama Pi sayısı diye bir şey olduğunu biliyoruz. Yani, eğer “hakikat” kelimesini kullanıyorsanız o zaman sınırlarını biliyorsunuz demektir. Çünkü sınırlarını bilmediğiniz için Pi sayısının hakikatını hiç bir zaman bilemeyeceksiniz. Ama her zaman sınırları belli olmayan bir şeye bir sınır tanımlayabilirsiniz. Pi sayısını “3.1416” diye tanımlarsınız ve bu da bütün pratik uygulamalar için yeterlidir. Fizikçiler dahil olmak üzere bütün profesyonel sınıfların en eski numarası bu tanımladıkları sınırın “nihai ve evrensel sınır” olduğunu iddia etmektir. “Hakikat” sınırı belli olan demek, sınırını bildiğimiz şey demek. “Sınırlarını bilmediğimiz bir hakikat” cümlesini kurarak hakikat kelimesini maalesef uygunsuz ve anlamına aykırı bir şekilde kullanmış oluyorsunuz.

Varlığın fiziksel ya da matematiksel değil de metafiziksel bir “formülü” olduğunu düşünüyorum ki o formül, varlığın nihai açıklamasının herşeye gücü yeten tek bir Tanrı fikrinden başka birşey. [DAHA SONRA DÜZELTTİĞİNİZ TWİT AŞAĞIDA]

“Metafiziksel formül” nasıl bir şey olabilir? Bir fizikçi olarak bu dünyanın “fiziksel” olduğuna inandığınızı düşünüyorum. Newtonun mutlak maddeci doktrinlerinin gözlemlenen doğayı tam ve doğru olarak açıkladığına inanıyorsunuz. Bu materyalist ve “fiziksel” dünyanın dışında da “fizik ötesi” bir dünya olduğuna inanıyorsunuz. Gözlemlediğimiz doğa veya Varlık asıl bu doğa ötesi dünyada varlığını devam ettiriyor ve insanlar ile de özel bir ilişkisi var ve eğer isterse bir gün insanlara da bu dünyanın “nihai ve evrensel” sırlarını açıklayabilir, diyorsunuz. Sizin dediğiniz gibi, analiz yöntemi ile dünyanın sırlarını bulmaya çalışmak “sırf bir zan ve naif bir ümitten ibaret” olabilir ama, doğa üstü bir varlığın doğa içinde diğer yaratıklardan hiç bir farkı olmayan bir yaratık olan insana tenezzül edip varlığın özel sırlarını açıklamasını beklemek de bence “sırf bir zan ve naif bir ümitten ibaret” olmalı.

17. Bilmek tanımlamak mıdır?

Siz bilmeyi o şeyi tanımlamak gibi anlıyorsunuz sanırım, oysa bilme o şeyin farkında olma olarak da anlaşılabilir. Bence yine aynı yere geliyoruz: tanımlama bir çerçeve çizme demek, halbuki farkında olma ille de sınırlarını tespit etmeyi gerektirmez.

Bu konuyu Pi sayısını örnek göstererek açıklamaya çalışmıştım. Pi sayısı diye bir sayının olduğunun farkındayız. Ama sınırlarını bilmiyoruz. Farkında olmak ile “nihai ve evrensel bir açıklamaya” sahip olmanın ne ilgisi var? Öyleyse siz, nihai ve evrensel bir açıklamanın –o açıklamanın ne olduğunu bilmediğiniz halde– farkında olabileceğinizi düşünüyorsunuz.

18. Aşk

Artık aşkı tanımlayamıyorsam işte bu söze gelmeyen bir hakikat olmuyor mu? Aşık olduğumun farkındayım ama onu tanımlayamıyorum.

Aşk konusunun bu konu ile bir ilgisi olduğunu düşünmüyorum.

19. Söze gelmeyen hakikat söze getirilebilir mi?

Dile söze gelmeyen hakikatlere örnek verirsem dile söze gelmiş olmaz mı? Ama yine de ne demek istediğimi biraz daha açıklamaya çalışayım: sözsüz bir beste de bizimle “konuşur” örneğin ama hiçbir sözlü tarif o bestenin uyandırdığı hissin yerini tutamaz.

Asıl soruya cevap veremediğiniz veya vermek istemediğiniz, için bazı benzer olduğunu düşündüğünüz örnekler veriyorsunuz. Ama soruyu hatırlayalım: “’nihai ve evrensel bir açıklamaya’ ulaşmanın bir yolu var mı? Varsa nedir?” Bu sorunun cevabını vermek yerine aşk kavramından bahsettiniz, matematikteki seri kavramından bahsettiniz, şarkılardan bestelerden bahsettiniz… ama bu sorunun cevabını vermediniz. Siz dediniz ki, analiz yolu ile “nihai ve evrensel bir açıklamaya“ ulaşılamaz. Bu sözünüzden analiz dışında başka bir yöntemle insan aklı nihai ve evrensel bir açıklamaya ulaşabilir sonucu çıkıyor. Ben de size bunu sordum. Nedir bu yöntem? Böyle bir yöntem varsa ben de o yöntemi kullanarak varlığın sırlarını çözmek isterim. Ama böyle bir yöntemin ismini koyamadınız. Onun yerine insanın vahiy yolu ile varlığın en temel formülüne ulaşabileceğini söylediniz. Böyle diyerek topu doğaüstü bölgelere yani taca atmış oldunuz. Bizim yapacağımız bir şey kalmadı. Mutlak varlığın içimizden birine sırlarını ifşa etmesini bekleyeceğiz. İşte tam da bu sebepten bilimsel araştırmanın mutlak kavramlarla ilgilenmediğini ve sadece ölçülerek bilinebilen şeylerle uğraştığını söylüyorum. Bizim doğaüstü olarak sınıflandırdığımız şeylerin mutlaka doğal bir açıklaması vardır. Şimdi yoksa ilerde meydana çıkar.

20. Nihai açıklama Tanrıdır

Düzeltme: Sınırlarını bilmediğiniz bir hakikatin farkında olabilirsiniz. Varlığın fiziksel ya da matematiksel değil de metafiziksel bir “formülü” olduğunu düşünüyorum ki o formül, varlığın nihai açıklamasının herşeye gücü yeten tek bir Tanrı olduğu fikrinden başka birşey değil.

O zaman boşuna tartışıyormuşuz! Siz burada “formül” kelimesini anlamı dışında kullanmış oluyorsunuz. Nihai açıklama “Tanrı” ise o zaman zaten doğa bilimcilerinin dükkanı kapatıp gitmeleri gerekir. Gözlemlenen her şey Tanrının eseridir, diyorsunuz. Bunu kabul edebilirsiniz. Ama bunun hiç bir doğa olayını açıklamadığını mutlaka siz de anlıyorsunuz. “Tanrı nihai açıklamadır” bir açıklama değildir, sadece bir tanımlamadır, çünkü hiç bir şeyi açıklamamaktadır.

Notlar:

Ali Sebetçi’nin web sitesi

Ali Sebetçi’nin bahsedilen paylaşımı

Mutlak kavramı üzerine…

Ali Sebetçi’nin bir paylaşımına yorum yapmıştım. Paylaşım şu idi:
Sebetçi

En sonunda Ali bey bana Ezeli Hikmet Perspektifinin Merkezi Bir Kavramı Olarak Metafiziksel Sonsuzluk adlı makalesinin linkini yolladı ve okumamı istedi.

Ali Sebetçi beye sormuştum, “mutlak olarak tanımladığınız bazı şeyler nelerdir?” diye. Somut örneklerden giderek mutlak kavramını anlamanın daha kolay olacağını düşünmüştüm. Benim mutlak olarak tanımladığım birkaç örnek:

“Mutlak kavramı üzerine…” yazısını okumaya devam et