Kuran’a göre dünya sabit mi?

Caner Taslaman Kuran ile akıl ilişkisini çok ince ve veciz bir şekilde ifade etmiş.

Kuran aklı ilahlaştırmaz ama aklı kullanmanın dine hizmet ettiğini gösterir.

Bu lafı ben şöyle yorumluyorum:

Kuran’ın yanlış olması söz konusu olmadığına göre, eğer aklınızla Kuran çelişirse, aklınızı kullanıp Kuran’ı aklınıza uyduracak masallar uydurun.

İslam alimleri tam da bunu yaparlar.

El-Enam suresinde anlatılan İbrahim kıssasını inceleyerek Taslaman’ın sözünün ne kadar doğru olduğunu gösterebiliriz.

Bu kıssadaki çelişkilerin farkına varan alimler, çelişkileri akla uygun hale getirmek için masallar uydurmuşlar.

Bu masallardan en bilineni mağara masalıdır.

Kıssadaki çelişki İbrahim’in güneşin batışını sanki ilk defa görüyormuş gibi davranmasından kaynaklanıyor. İbrahim yeryüzünde yaşıyor, kendine bir tanrı arayacak yaşa gelmiş ama güneşi ilk defa görüyor.

Güneşi gördüğünde çok etkileniyor ve güneş benim tanrımdır diyor. Ondan sonra bir bakıyor ki güneş batıyor. Ben batan şeylerden hoşlanmam mealinde bir şeyler söylüyor ve batan bir şey benim tanrım olamaz diyor. Aynı sürprizi ay ve yıldızlar (gezegenler) için de yaşıyor, çünkü onlar da batıyor.

İbrahim, yıldızlar tanrımdır diyor; ay tanrımdır diyor, ama battıklarını görünce, bunlar benim tanrım olamaz diyor.

Yetişkin bir dünyalı olarak İbrahim’in güneşin ve ayın doğup battığını bilmemesi mümkün mü? Değil.

Peki öyleyse Kuran’daki bu bariz çelişki nasıl açıklanabilir? Kuran’daki çelişkileri açıklamak ulemanın işidir ve bunu çok ustaca yaparlar. İslam bilginleri bu çelişkiyi de bir masal ile açıklamışlar.

Bu masala göre, İbrahim doğduktan hemen sonra annesi onu bir mağaraya kapatır ve bu mağarada İbrahim mucizevi bir şekilde kısa zamanda büyür ve gençlik çağına ulaşır. Mağarada olduğu için gökyüzünü hiç görmemiştir.

Bir gün İbrahim annesine “beni dışarı çıkart” der ve gökyüzü cisimlerini ilk defa görür ve bu kıssada bahsedilen olaylar gerçekleşir. Böylece İbrahim güneşin doğup battığını bilmeden yetişkinlik çağına ulaşmış olur.

Mağara masalının inandırıcı olmadığını söyleyen İslam alimleri de olmuş; onlar da başka mazeretler uydurmuşlar:

“İbrahim tabii ki güneşin, ayın, yıldızların battığını biliyordu ama kavmine bir ders vermek istediği için onların anlayacağı bir dille konuşuyordu,” demişler.

Maksat bu çelişkinin gerçek bir çelişki olmadığını kelime oyunları ve masallarla göstermek çünkü Kuran yanlış ve çelişkili bir şey söylemiş olamaz.

İbrahim, “bu gök cisimleri benim tanrım olamaz, ancak onları yaratan benim tanrım olabilir” diyor. Tamam. Ama bu mantık gök cisimlerini yaratanın Allah olduğunu ispatlamaz ki. İbrahim, gök cisimlerinin bir yaratıcısı olduğu sonucuna varıyor ama bu yaratıcının Allah olduğu sonucuna varamıyor.

Gök cisimlerinin bir yaratıcısı varmış ve o da İbrahim’in tanrısı imiş; veya İbrahim onu kendi tanrısı olarak tanımlamış. Ama kim o? Bilinmiyor.

Tabii bu bir kıssa, mantığa uygun olması gerekmiyor.

Kıssa, hedef kitlenin anlayabileceği bir dilde, eğlenceli ve akılda kalıcı olarak mesajını ileten bir hikayedir. Hikayenin basit olması tekrarlanmasını kolaylaştırır ve kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlar. Bu sebepten kıssanın mantıklı olmasından çok basit ve tekrarlanabilir olması önemlidir.

İbrahim kıssası mesajını doğru olarak vermiş ki günümüze kadar gelmiş ve Diyanet’in sayfasında İbrahim’in nasıl bilimsel ve aydınlanmacı akıl kullanarak paganlığı bırakıp İslam’ı seçtiği anlatılıyor. İbrahim, sanki Descartes’ın dediği gibi, vahiy yolu ile değil, akıl yolu ile tanrısını bulmuş oluyor. Ve bu kıssa bin senedir Kuran’ın akıl ile çelişmediğini vurgulamak için kullanılıyor.

İbrahim İslam’ı bilimsel eleştiriye tabii tutmuş ve ancak ondan sonra İslam’ı kabul etmiş gibi bir masal anlatılıyor. Belki de bu sebepten artık bebeklerin ergenlik çağına gelince kendi akıllarını kullanıp bir din seçmesine izin verilmez; bebek doğar doğmaz kimliğine “Dini: İslam” diye yazılır.

Zaten, bu kıssadan çıkan sonuç, İbrahim örneğinde olduğu gibi, aklını kullanan herkes zorunlu olarak İslam dinini seçecektir.

Demek ki, bu çağda bu peri masalına inananlar var ki onlar İslam alimlerinin tezgahladığı bu çocukça yorumları kabul ediyorlar ve kendi akıllarını tatile yollayıp İbrahim masalına inanıyorlar ve “İbrahim gibi yüce aydınlanmış bir bilim adamı İslam’ı akıl yolu ile seçmiş, bu benim için yeter de artar, ben hiç düşünmeden İslam’ı seçebilirim” diyebiliyorlar.

** ** **

Fakat daha ilginç olanı, İbrahim’in yıldızların, ayın ve güneşin battığına inanması.

Yani İbrahim, dünyanın evrenin merkezinde hareketsiz durduğunu ve gök cisimlerinin dünyanın etrafında döndüğünü söyleyen eski dünya modeline göre konuşuyor. Halbuki gök cisimleri dünya kendi etrafında döndüğü için batarmış gibi görünürler, aslında batmazlar.

İbrahim’in gök cisimlerinin battıkları için tanrı olamayacaklarını söylemesi, onun dünyanın hareket ettiğini bilmediğini gösterir.

Eğer İbrahim’in mantığı ile gidersek, gök cisimleri tanrı olabilir çünkü onlar batmıyor, dünya kendi etrafında döndüğü için onlar doğudan batıya hareket ediyor gibi görünüyorlar.

Eğer İbrahim doğru dünya modelini bilseydi yani dünyanın kendi etrafında döndüğünü bilseydi o zaman uzay cisimlerinin gerçekten batmadığını bilirdi ve belki de onların tanrı olduğuna inanırdı. Veya paganlıktan kendini kurtarmak için başka mazaretler bulmak durumunda kalırdı.

Ama Kuran hatalı olamaz. Kuran’ın dünyanın hareketsiz olduğunu söylemek gibi bir yanlış yapması olanaksızdır ve düşünülemez. Hata bizde olmalıdır; biz Kuran’ı yanlış anlıyor olmalıyız.

Kuran’da adı geçen peygamberler de hata yapamazlar. Öyleyse bizim de aklımızı kullanıp İbrahim’i böyle bir zan altında kalmaktan kurtarmamız gerekir.

Şöyle diyebiliriz:

İbrahim tabii ki dünyanın hareket ettiğini biliyordu ama bunu kavmindeki normal insanlara anlatamazdı. Kopernik’ten binlerce yıl önce kavmindeki basit insanlara dünyanın hareket ettiğini nasıl açıklasın? Böyle bir şey söylese kavmi onu alaya alırdı.

İbrahim, hele hele, Allah’ın, hâşâ, dünyanın hareket ettiğini bilmemesi söz konusu olabilir mi? Dünyaya hareketini veren zaten O!

** ** **

Sonuç olarak, İbrahim’in, bu kıssaya göre, aklını kullanmak açısından örnek alınacak birisi değildir.

Diyanet ise İbrahim’i nerdeyse bir 18. yüzyıl aydınlanmacısı gibi İslam’ı akıl yolu ile sorgulayıp paganlıktan vazgeçip İslam’ı seçen bir bilim adamı olarak göstermeye çalışıyor. Diyanet’in yorumuna göre İbrahim aklını kullanarak tevhid fikrine varıyor ve müslüman oluyor.

Durum hiç de öyle değil. Kıssayı kendi aklımızı kullanarak okuduğumuzda İbrahim’in yürüttüğü mantık pek akılcı gelmiyor bize.

İbrahim güneşin battığını hiç görmemiş gibi “güneş benim tanrımdır” diyor; sonra “Aaa, güneş batıyormuş, o benim tanrım olamaz” diyor. Güneşin batışının sadece görüntü olduğunu bilmiyor.

Ama İbrahim’i bu konuda suçlayamayız.

İbrahim diye birinin yaşayıp yaşamadığı bilinmiyor. Böyle birisi varsa bile ne zaman yaşamış, nerede yaşamış, neler yapmış… hiç bilinmiyor.

Sadece İbrahim adına uydurulmuş bir sürü masal var.

** ** **

Taslaman’ın Kuran ve akıl ilişkisini çok ince ve veciz bir şekilde açıkladığını kabul etmeliyiz; bunun için onu tebrik ediyoruz.

Kuran eğer bilimsel aklı yüceltseydi, ve ilahlaştırsaydı, o zaman Kuran’a inanan kimse kalmazdı. Bu kıssaya bilimsel akıl yürüterek, eleştirel aklını kullanarak bakan birisi ancak güler, “güzel bir fıkra bu” der. Bu kıssaya ciddiye alacak olsak o zaman da Kuran’ın dünyanın hareket ettiğini bilmediği sonucuna varırdık.

Taslaman’ın sözüne göre Kuran diyor ki, aklınızı dine hizmet edecek şekilde kullanın; aklınız dine hizmet etmiyorsa ve Kuran’da çelişkiler falan buluyorsa, aklınızı tatile yollayın, biraz gezsin kendine gelsin.

Bin yıldır da İslam alimleri Kuran’ın bu dediğini yapıyorlar ve akıllarını din uğruna feda ederek Kuran’daki çelişkileri masallar anlatarak kurtarıyorlar. İslam dünyasında akıl çoktan beri tatilde; gitmiş tatile bir daha da dönmemiş.

** ** **

Ama unutmayalım! Kuran’da çelişki yoktur. Çelişki bizdedir. Kuran açıkça dünya sabittir dese bile bunu bize bir ders vermek için diyordur.


Notlar:

YouTube’da Caner Taslaman ve Mehmet Okuyan İbrahim peygamberin aya güneşe neden rabbim dediğini tartışıyorlar. Mehmet Okuyan’a göre bu ayetlerde “yıldız” diye tercüme edilen aslında gezegenmiş. Yani İbrahim, bugün bizim yıldız dediğimiz gök cisimlerine değil, gezegenlerden birine atıf yapmaktaymış. Bu tartışmada dikkat ettim, hem Caner Taslaman hem de Mehmet Okuyan, bilim adamı edası ile konuşuyorlar; sanki Kuran’a bir bilim adamı gibi yaklaşıyorlar gibi bir hava yaratıyorlar. Bu doğru değil. İkisi de İbrahim kıssasındaki çelişkileri sorgulamıyorlar, her İslam alimi gibi, Kuran’ın harf harf doğru olduğunu kabul ediyorlar ve çelişkileri masal anlatarak geçiştirmeye çalışıyorlar. Kuran’a bilimsel olarak, yani inançsız, baksalardı o zaman, İbrahim’in tarihsel bir kişilik olup olmadığını sorgulayarak işe başlarlardı. Halbuki onlar ibrahim’in Kuran’da adı geçtiğine göre mutlaka yaşamış gerçek bir kişi olduğuna ve bu hadiselerin onun başından aynen Kuran’ın anlattığı gibi geçtiğine inanıyorlar. Bu inançlarla yola çıkan birisi Kuran’a nasıl bilimsel bakabilir? Benim inananlara bir lafım yok. Fakat, ulemanın yaptığı gibi, inançlarını bilimsel ve eleştirel akıl ile ispatladıklarını söyleyenlere karşıyım. Bunların doğru söylediklerine inanmıyorum. Bu kıssaya bakıp İbrahim’i aydınlanmacı bir bilim adamı gibi satamazsınız. Bu yaptığınız bizim aklımızla alay etmek olur.

Güneş’e tapmak çok eski bir gelenektir. Bu kıssada da zaten İbrahim o zaman da gök cisimlerine tapanlara bir eleştiri olarak söylenmiş bence. Diyanet’in sayfasından: “Hz. İbrâhim’in kavmi ay, güneş ve yıldızlarla bu gök cisimlerini sembolize eden putlara taparlardı.”

İbrahim/Abraham’ın semantik tarihçesi. Zaten İbrahim sadece semantik olarak yaşamış olabilir. Yani sadece bir anlam olarak, propaganda amaçlı yaratılmış kurgusal bir karakter olabilir.

— “Peki öyleyse Kuran’daki bu bariz çelişki nasıl açıklanabilir?” demişiz yukarda. Ama tabii, Kuran’da “bariz” çelişki olamaz. Nasıl ki, gök cisimleri batması sadece bir görüntüdür, Kuran’daki çelişkiler de öyledir. Bize çelişki olarak görünürler ama değildirler. Ulema, Kuran’da çelişki gibi görünen “sahte” çelişkilerin çelişki olmadığını masallar yazarak bize ispatlarlar.

— Mağara masalı ve İbrahim kıssasının güzel bir analizi için bakınız: Zekeriya Pak,  HZ. İBRAHiM YILDIZ, AY VE GÜNEŞi RAB EDİNDİ Mİ?

— “Diyanet ise İbrahim’i nerdeyse bir 18. yüzyıl aydınlanmacısı gibi İslam’ı akıl yolu ile sorgulayıp paganlıktan vazgeçip İslam’ı seçen bir bilim adamı olarak göstermeye çalışıyor,” demişiz yukarda. Diyanet’in sayfasından: “Böylece Hz. İbrâhim pek çok müslüman ilim ve fikir adamının Allah’ın varlık ve birliğini aklî delillerle ispat etmek bakımından önemle üzerinde durdukları, gözleme dayalı bu istidlâli ile hem putperest kavminin inançlarını çürütmüş hem de hak dinin en temel ilkesi olan doğru bir ulûhiyyet inancının nasıl olması gerektiğini göstermiş bulunmaktadır.”

— “… bebeklerin ergenlik çağına gelince kendi akıllarını kullanıp bir din seçmesine izin verilmez,…” Çocuklar kendi dinlerini seçmeli mi?

— Bahsi geçen ayetler şöyle (el enam suresi 74-80)

(74) İbrahim, babası Azer’e, “Putları tanrılar mı sayıyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapkınlık içinde görüyorum” demişti.

(75) Aynı şekilde biz İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtusunu görüp kavrama imkanı veriyorduk ki kesin inananlardan olsun.

(76) Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü. “Rabbim budur” dedi. Yıldız batınca da “Batanları sevmem” dedi.

(77) Ayı doğarken görünce, “Rabbim budur” dedi. O da batınca, “Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yolunu şaşırmış kimselerden olurum” dedi.

(78) Güneşi doğarken görünce, “Rabbim budur, zira bu daha büyük” dedi. O da batınca dedi ki: “Ey kavmim! ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım”.

(79) Ben, O’nun birliğine inanarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.”

(80) Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin ona ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak rabbimin (beni korkutacak bir şey dilemesi hariç.) Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hala ibret almıyor musunuz?

— Kuran’la ilgili bir not. Bu kıssadan anlıyoruz ki Kuran’ın en önemli amacı putlara tapanların İslam dinine geçmesini sağlamaktır. Ama günümüzde şartlar değişti. Ülkenin yüzde doksanı müslüman, puta tapan yok. Muhammed’in çağındaki şartlar çoktan değişti. Ama biz hala puta tapanlar hakkında yazılmış ayetleri okuyoruz. Allaha ortak koşan yok ama Kuran hala bu kavgayı veriyor. İslam alimlerinin buna uygun bir masal yazmalarını bekliyorum.

Kutsal nedir?

Kutsal bir taş, taş olarak kalmaktadır.
—Lutfi Kaçan

KUTSAL NEDİR?

Özet

1. Her kutsal bir tanımlamadır.

2. Her kutsalın bir sahibi vardır.

3. Kutsal bir metadır ve her meta gibi alınıp satılabilir.

4. Kutsal, varlığını kuşaklar boyu devam ettirebilir.

5. Kutsal değişik alanlarda değişik isimler alır.

6. Saygı isteyen kutsal değil kutsalın sahibidir.

7. İnsanların ve egemen güçlerin kutsala ihtiyaçları vardır.

8. Her kuşak, geçmiş kuşakların kutsallarının sahte kutsallar olduğuna inandırılır.

9. Kutsalı sorgulayanlar cezalandırılır.

** ** ** ** **

I. TANIMLAMA

Her kutsal bir tanımlamadır.

  • Herhangi bir şey kutsal olarak tanımlanabilir; fikirler, eşyalar, kavramlar, davranışlar; soyut veya somut herşey kutsal olarak tanımlanabilir.
  • Kendiliğinden kutsal olan bir şey yoktur.
  • Kutsal, kutsal olarak tanımlanmış şeyin özünde olan bir şey değildir. Öyle olsaydı ölçülebilirdi. Fakat kutsal ölçülemez; fiziki bir şey değildir ve derecesi yoktur.
  • Bir şey kutsal olarak tanımlandığında, onu kutsal yapan şey de tanımlanmalıdır. Daha doğrusu, kutsalı tanımlayan, kutsalının gerçek kutsal olduğuna müşterilerini inandırmak zorundadır; bunu, müşterilerine inandırıcı gelebilecek deliller sunarak yapar.
  • Mesela, doğa üstü bir varlık, kutsalın sahibini kutsamıştır, o da doğaüstü varlıktan aldığı bu güçle, kutsal olarak tanımladığı şeyi kutsar ve o şeyi kutsal yapmış olur.
  • Fakat kutsalı tanımlamak ve kutsalın kaynağını isimlendirmek yetmez; yeni tanımlanan bu muhtemel kutsal ciddi bir pazarlama kampanyası ile hedef kitleye, yani kutsalın müşterilerine, kabul ettirilmelidir. Bu da kolay bir iş değildir. Ama hedef kitle bir kere kabul etti mi, kutsalın sahibi o kitleyi istediğini yaptırabilir. Çünkü, yaptırmak istediği şeyi kutsalın bir parçası olarak tanımlar. Bütün kitap dinleri böyle çalışır. Televizyon reklamları da böyle çalışır.
  • Kutsal fiziki bir şey değildir, bir tanımlamadır, eşyadan eşyaya geçemez. Mesela, bir Kuran kitabının hiç bir kutsallığı olamaz çünkü ona kutsal bir kaynaktan fizik olarak geçen bir kutsallık yoktur. Kutsallık ölçülebilir bir şey değildir. Soyut bir tanımlamadır. Bu tanımlamaya inananın, inandığı bir şeydir. Kutsallık inanandadır, cisimde değil.

II. TANIMLAYICI

Her kutsalın bir sahibi vardır.

  • Kutsal bir tanımlama olduğuna göre bir tanımlayıcısı olmalıdır.
  • Bir kutsalı ilk tanımlayan ve kutsal olarak kabul ettiren onun ilk sahibi olur.
  • Kutsal, o kutsalın sahibinin sorgulanmasını yasakladığı bir tanımlamadır.
  • Kutsalın sahibi, kutsalını önemli bir marka gibi korur. Kutsalını sorgulayanları cezalandırır.

III. META

Kutsal bir metadır ve her meta gibi alınıp satılabilir.

  • Kutsal olan eşyanın kendisi değildir; kutsal bir fikrî mülkiyettir. Alınıp satılan fikrî mülkiyet hakkıdır. Aynı bir marka gibi.

IV. DEVAMLILIK

Kutsal, varlığını kuşaklar boyu devam ettirebilir.

  • Kutsal eskidikçe, onun sadece bir tanımlama olduğunu hatırlayan kalmaz ve kutsallığın gerçek kutsal olduğuna inananlar artar; kutsalın sorgulanması güçleşir; toplumun yerleşik ve saygı duyulan değerlerinden biri olur.

V. İSİMLERİ

Kutsal değişik alanlarda değişik isimler alır.

  • “Kutsal sabit tutulan şey” olarak tanımlandığı için, bir alanda sabit tutulan şeylere bakarsak o alanda neyin kutsal olduğunu anlamış oluruz.
  • Dinde sabit tutulan şeylere kutsal denir. Bir toplumda sabit tutulan şeylere töre denir. Egemen güçlerin tanımladığı ve insanların uymasını istediği sabitlere yasalar denir. Fizikte sabit tutulan şeylere birim denir. Matematikte sabit tutulan şeylere aksiyom denir… gibi. Bunların hepsi sabit tutuldukları için kutsal olarak tanımlanmış şeylerdir. Bu sabitlerin zaman içinde birer tanımlama oldukları unutulur ve tek doğru ve gerçek değerler olarak algılanırlar.

VI. SAYGI

Saygı isteyen kutsal değil kutsalın sahibidir.

  • Kutsala saygı duyulmaz; kutsalın sahibine saygı duyulur.

VII.  İŞLEVİ

İnsanların kutsala ihtiyacı vardır.

  • Kutsallar, sabit olduğu sorgulanmadan kabul edilmiş değerlerdir.
  • İnsanlar değişimden korkarlar; özellikle sonu belli olmayan değişimlerden korkarlar. Devamlı değişen bu dünyada sabitlere ihtiyacımız vardır. Belirsizliklerden korkarız.
  • Uzay istasyonunda her yön aynıdır. Aşağı yukarı yoktur. Bu insanları çok rahatsız eder. Bir iş yapabilmek için astronotun kendini bir yere sabitlemesi gerekir. Yeryüzündeki insanlar da, sabitler tanımlayarak kendilerine bir referans çerçevesi tanımlarlar ve onun içinde kendilerini emniyette hissederler. Kutsalın bir işlevi budur.
  • Devamlı değişen bu dünyada sabitlere ihtiyacımız vardır. Dünyadaki yerimizi bu sabitlerle tanımlarız.

Egemen güçlerin kutsala ihtiyacı vardır.

  • Tarihin başlangıcından beri kutsal, egemen güçlerin, insanları kolayca idare etmesini sağlayan güçlü bir araç olmuştur.
  • Egemen güçler kutsal olarak tanımladıkları tanrılar ile özel ilişkileri olduğunu iddia ederler ve kendi yasalarını tanrıların yasaları olarak halka sunarak onlara istediklerini yaptırırlar.
  • Egemen güçler artık açık olarak “biz tanrıların yeryüzündeki temsilcileriyiz” demeseler bile, kendilerini dinin gerçek sahipleri olarak göstererek aynı şeyi başarırlar.Egemen güçlerin kutsala ihtiyacı vardır.

VIII. ALDATMACA

Her kuşak, geçmiş kuşakların kutsallarının sahte kutsallar olduğuna inandırılır.

  • Kutsalın sahipleri, kendi kutsallarının hak, geçmiş kutsalların batıl olduğuna halkı inandırırlar.
  • Her kuşak, geçmiş kuşakların saf, kendinin akıllı olduğuna inanır. Eskiler, batıla ve aptalca kutsallara inanırken, kendisi akıl yolu ile vardığı ve bilim ile ispatlanmış kutsallara inanmaktadır. Kendisinin de ne kadar saf olduğu ona hiç söylenmez.
  • Bu manipülasyonları yapan kutsalların sahipleridir. Çünkü onlar, en değerli markaları olan kutsallarını korumak için gereken her şeyi yaparlar ve kutsallarını çağın gerçeklerine ve müşterilerinin entelektüel seviyelerine göre ayarlarlar.
  • İnsanlık tarihinin bir döneminde, halkın çoğunluğunun okuma yazma bilmediği zamanlarda, Latince bilen bir rahip sınıfının okuma yazma bilmeyen halkı Latince ile kandırmaları çok kolaydı. Halk okuma yazma öğrendi diye, profesyonel rahip sınıflarının halkı aldatmaktan vazgeçtiğini sanmak saflık olmaz mı?
  • Halk okuma yazma öğrenince, kutsalın sahipleri de çıtayı yükseltirler ve yeni gizli diller yaratarak insanları kandırmaya devam etmenin bir yolunu bulurlar. Onların işi budur.

IX. CEZA

Kutsalı sorgulayanlar cezalandırılır.

  • Kutsalı sorgulayanlar, kutsalın sahipleri tarafından cezalandırılırlar. Kutsalın sahibi ne kadar güçlü ise verdiği ceza da o kadar ağır olur. Bu sebepten, devletin kutsallarını sorgulayanlar en ağır cezalara çarptırılırlar.
  • Bir kutsalı sorgulamanın, sorgulayana ne kazandırdığı şüphelidir. Sorgulayan kazanırsa, o da yeni kutsal tanımlamaları yapma hakkı kazanır ve halkı kutsallar ile kandırma işine kendi tanımlamaları ile devam eder.

** ** ** **

Yukardakinin tekrarı:

Kutsal nedir? İnsanlar neden bazı şeyleri kutsal kabul ederler? Neden bazı şeyleri kutsal olarak tanımlayıp ondan sonra o tanımladıkları kutsalın koruyuculuğunu üstlenirler?

Kutsal saygı ile ilgili. Çünkü hiç bir şeyin veya kavramın kendi özünde kutsal olma özelliği yoktur. O şeyi kutsal olarak tanımlayan insanlar vardır. Ondan sonra bu insanlar (veya kurumlar) kutsal olarak tanımladıkları şeye diğer insanların saygı duymalarını isterler.

Bir kutsala saygı nasıl gösterilir? Saygı aslında kutsala gösterilmez, kutsalın sahibine gösterilir. Saygı isteyen kutsal değil, kutsalın sahibidir.

Kutsala veya sahibine saygı göstermek demek kutsalı sorgulamamak demektir. “Şu kutsal dediğin şey neden kutsal acaba?” diye sorgulanmayacak; kutsalın kutsal olduğuna inanılacak. Kutsalın olduğu yerde inanç vardır. Kutsala olan inanç sorgulanmayacaktır.

Kutsal ile ilgili ritüeller vardır; bunlar da sorgulanmayacaktır. Kutsalın kutsal olduğunu tekrar tekrar onaylamak için kutsalın sahibi ritüeller yaratmıştır. Bu ritüeller sorgulanmayacak, onların kutsalın bir parçası olduğuna inanılacak ve onlar gerektiği zamanda ve yerde usülüne uygun olarak ve usülüne uygun giysiler ile uygulanacaktır.

Bunlardan çıkan sonuç şu herhalde: kutsal, hep saygı, inanç ve sorgulamamak ile beraber bulunuyor.

Kutsalı sorgularsanız, sorguladığınız kutsalın sahibinin elinde bulunan güçlere orantılı olarak cezalandırılacaksınız. Bir kutsalı sorgulamadan önce cezalandırılabileceğinizi bilmeniz ve kabul etmeniz gerekir.

Devletin sahibi olduğu kutsallara saygısızlık yaptığınızda –bütün güç devlette olduğu için– devlet tepenize biner ve sizi keyfine göre orantılı veya orantısız cezalandırır. Onun için devletin kutsallarına saygı duymak mutlu bir hayat sürmek için gerekli önemli bir unsurdur. Devletin kutsallarını en ufak bir saygınız olmasa bile, saygınız varmış gibi görünmeniz menfaatiniz icabıdır.

Kurumlar dışında bireylerin de kutsalları vardır. Bireyler genelde kurumların kutsallarını sahiplenirler ve bu kutsalları savunan askerler olurlar. Bunlardan da korkulur. Çünkü bunlar genelde tek olmazlar, cemaatler, örgütler, tarikatlar kurarlar ve kutsallarına saygısızlık yapanlara karşı cezalandırma girişimlerinde bulunurlar.

Sosyal medyada iyi örgütlenmişlerdir ve bunların kutsallarına bir laf edecek olursanız sizi linç ederler.

Bütün bu saygısızlıkların hep sözlü olması ne garip. Kutsal, söz söyleme hürriyetini engelleyen bir şey olmalı. Kutsala söz söylemek saygısızlık olabiliyor.

Örgütlenmiş kutsal koruyucuları ve kutsalın askerleri sizi belki devlet gibi cezalandıramayabilirler ama uğraştırırlar.

Aslında saygı nedir ona bakmamız gerekiyor. Çünkü saygı ile kutsalı birbirinden ayırt edemiyoruz.

Saygı nedir? Rütbeye, otoriteye, yaşlıya saygı vardır. Saygı bir davranış biçimi olmalı. Saygı güç ile de ilgili bir şey olmalı. Güçlüye veya güçlü olduğuna inandığımız birine veya kuruma saygı duyarız. Gelenekler de bazı şeylere saygı duymamızı emreder. Biz güçlendikçe saygı duyduğumuz şeyler, kurumlar ve kişiler azalır.


NOTLAR:

— Lütfi Kaçan, Kitab-ı Mukaddes ve İslam Geleneğinde Ahid Sandığı‘ndan kutsal ile ilgili alıntılar:

Önsöz, s.7
Herhangi bir nesne kutsalı açığa çıkartırken, kendi olmaya son vermeksizin başka bir şey haline gelmektedir. Çünkü etrafındaki kozmik ortama katılmaya devam etmektedir. Kutsal bir taş, taş olarak kalmaktadır. Görünüşte —daha kesin olarak, din dışı bir bakış açısından— hiçbir şey onu diğer taşlardan farklılaştırmamaktadır. Bir taşın kutsal olarak göründüğü kişiler için, onun hemen o andaki gerçeği, yukarıdakinin tersine olarak, doğa üstü bir gerçek haline dönüşmektedir. Başka terimlerle ifade edersek; dinsel bir deneyimi olanlar için doğanın tümü kendini kozmik kutsallık olarak açığa çıkarma yeteneğine sahiptir. Evrenin tümü, bütünü itibariyle bir kutsalın tezahürü haline dönüşebilir.

S.36-37
Hayatın manevi yüzü yalnız maddi tezahürlerle açıklanabilir. Nasılki rüzgarın varlığı çayırların titremesiyle anlaşıldığı gibi, İlahi gerçeğin anlaşılması da, Mutlakın tecrübesi de, görünen nesnelerden başlamakla olur. Kutsalın merkezi varlığını bir ışık kaynağına benzetirsek, merkezden aydınlanan diğer varlıklar da ışıkla ilişkileri oranında kutsallık kazanırlar. Nitekim putperestlikteki put objesi olan taş, ağaç gibi nesnelerin kutsallığı, kendilerinden değil, içlerinde barındırdıklarına inanılan tanrısal ruh veya güçten kaynaklanmaktadır. Taşa taş, ağaca ağaç olarak tapan tarihte hiçbir topluluk yoktur. Kutsal nesneler, objeler, derûni kutsalla, yani tanrıyla ilişkisi derecesinde kutsal sayılır.

… Mesela Mana’da tabiatüstü güç ve kuvvet vardır. Bu güç içine girdiği her nesneyi etkin ve üstün kılar. Aynı zamanda Mana’ya sahip olan bir nesnenin taşıyana güç verdiğine inanılırdı. Tabi sayılması gereken bir nesneye dokunulması yasak olduğu gibi Tabu olan yiyeceklerinde yenmesi yasaktır.

… İlahi dinlerde kutsalın belirleyicisi bizzat kutsalın kendisidir.

… Eski Ahid’de kutsallık en yüce anlamda Tanrı’ya verilmiştir. Tanrı’nın mutlak kutsallığı onun yaratıklardan farklılığını ve yüceliğini ifade eder.

… Ahid Sandığı, kutsallığın asıl nedeni olan Tanrı’yla bir çok ilişkisinden dolayı kutsallık vasfını kazanmıştır.

Hırka-i-saadet dairesi ve kutsal emanetler.

Hindistan’ın kutsal inekleri. İslamın kutsal hayvanı: domuz.

Kuran kitabının cismi kutsal mı?

IV. (X.) yüzyıla ait ceylan derisi üzerine kûfî hatla yazılmış bir Kur’an sayfası.

Kağıt üstüne Arapça veya Türkçe harflerle basılmış ve çoğaltılmış bir Kuran kitabının kutsallığı nereden geliyor? Kuran metninin basılarak çoğaltılmış halini kutsal sayan insanlar var. Ben bu kutsallığın nereden geldiğini anlamaya çalışıyorum.

Herşeyden önce şunu belirtelim. “Kutsal” bir tanımlamadır ve isteyen herkes “bu Kuran kitabı kutsaldır” diye Kuran kitabının cismini kutsal olarak tanımlayabilir. Ben buna saygı duyuyorum. Kitabın neden kutsal olduğunu açıklaması gerekmez çünkü bir cismi kutsal olarak tanımlayarak onu kutsal yapmış oluruz. Zaten kutsallaştırmanın başka yolu yoktur.

İslamdan önce Kabe’nin etrafında putlar vardı. Bunlar kutsal olarak tanımlanmış taşlardı. Bir cismi kutsal olarak tanımlamak demek o cismi putlaştırmak demektir. İslam dininde putlaştırmak yasaktır. Bir kitabın putlaştırılması da İslam’a aykırıdır.

Kuran kitabını kutsal kabul eden birine Kuran kitabının neden kutsal olduğunu sorsak, kitabın sayfalarında bulunan harflerin ve kelimelerin Allah’ın sözü olduğu ve bu yüzden kutsal olduğu söylerdi.

Kuran’ın metnini oluşturan harflerin ve kelimelerin Allah’ın sözü olduğunu kabul edersek, ve Allah’ın sözünün kutsal olduğunu kabul edersek, bu kutsallığın Allah’tan nasıl bu gördüğümüz kağıt parçasına geçtiğini araştırmamız gerekiyor.

Bu analizi sadeleştirmek açısından, Kuran’ın bütününe bakmak yerine, Kuran’ın ilk kelimesi olan “ikra” kelimesine bakalım.

“İkra” kelimesinin, Allah tarafından Cebrail’e iletildiğini ve Cebrail’in de peygambere ilettiğini kabul edelim. Peygamberin de Cebrail’den aldığı bu kelimeyi seslendirdiğini ve sahabelerden birinin de bu sesi duyup yazıya çevirdiğini ve bir kemik üzerine Arap harfleri ile kazıdığını varsayalım. Böylece peygamberin seslendirdiği “ikra” kelimesi yazıya dökülmüş oluyor.

Bu süreç doğru olabilir ama ben Allah’ın Cebrail’e Arapça kelimeler değil de anlamlar verdiğini düşünüyorum. Cebrail bu anlamları peygambere kelime olarak değil ilham olarak yani anlam olarak aktarmıştır. Peygamber bu anlamları dillendirip seslendirmiştir. Öyle ya da böyle, kutsalın, bir kişiden başka bir kişiye veya bir şeyden diğerine nasıl geçtiğini anlamak istiyoruz.

Ban bu süreçte, Allah’tan Cebrail’e, Cebrail’den peygambere, peygamberden sahabeye geçen sesler ve işaretlerde “kutsal” diye adlandırabileceğimiz bir değer göremiyorum. Hatta, ne sesler ne de işaretler, bir kişiden diğerine geçmiyor.

Peygamberin ölümünden 80 yıl sonra, bu kemik parçalarına, ağaç kabuklarına ve diğer maddelere yazılan ayetler toplanıp, düzenlenip kitaplaştırılmıştır. Bu Kuran kitabı, ayetlerin iniş sırasına göre değil, başka bir sıraya göre düzenlenip kitaplaştırılmıştır. Kuran metni bu şekilde düzenlenmiş haliyle günümüze kadar gelmiştir.

Günümüzde de, Kuran kitabı bu düzene uygun olarak modern matbaalarda basılıp kitap halinde çoğaltılmaktadır. Bu kitapların kutsal olduğuna inanılmaktadır.

Yine sadece “ikra” kelimesine bakarsak, bugün kitapçıdan aldığımız bir Kuran kitabında okuduğumuz “ikra” kelimesinin, ne Allah’la, ne Cebrail ile, ne peygamberle, ne de sahabeyle bir ilgisi olmadığını görüyoruz.

“İkra” kelimesi bir cisim değildir, yani bir cisim gibi zaman içinde devamlılğı yoktur.

Her kelime bir anlamın görünür halidir.

Mesela, ben buraya “ikra” kelimesini yazdım. Daha sonra bir daha yazdım: “ikra”. Bu kelimelerin hiçbiri peygamberin sahabelere seslendirdiği “ikra” sesi değildir. Zaten o ses, peygamber söyledikten sonra, havada bir ses dalgası olarak bir an varoldu, sonra da kayboldu gitti.

Yani, Cebrail’in Allah’tan alıp peygambere ilettiği ve peygamberin seslendirdiği “ikra” sesi, peygamber seslendirdikten sonra, havada yokolup gitti. Kutsallığı vardı ise, o kutsallık da havaya karıştı gitti.

Bu süreç sadece “ikra” kelimesi için değil, Kuran’ın metnini meydana getiren bütün kelimeler için geçerlidir. Peygamberin seslendirdiği kelimelerin hepsi havada ses dalgaları olarak var olup kayboldular. Peygamberin kelimeleri kutsallık ile yüklü olsalarmış bile, kutsallık zinciri orada kopmuştur. Kelimeler aracılığı ile peygamberden bize ulaşan bir kutsallık zinciri yoktur.

Peki kutsallık nerede olabilir? Kutsallık kelimenin harflerinde olmadığına göre, kelimenin anlamında olabilir.

Öyleyse, “ikra” kelimesinin anlamında bir kutsallık var mı ona bakalım.

Fakat “ikra” kelimesinin anlamı, “ikra” kelimesinde saklı değildir. Hiç bir kelimenin kendisinin bir anlamı yoktur. Hiç bir kelimenin “anlam” diye bir özelliği yoktur. Hem harfler, hem de sıralanmış harfler olan kelimeler, anlamsızdır. Kelimelere anlam veren, o kelimeleri okuyan insandır. Kelimeler anlamlar için yertutuculardır.

“İkra” kelimesini okuyan herkes ona kendi bilgi birikimine göre bir anlam verecektir. Mesela, ben halktan biri olarak, Kuran’ın “ikra” kelimesi ile, bol bol kitap okumamızı öğütlediğini düşünebilirim. Ama Kuran’ı hayatı boyunca incelemiş ve Arapça’nın inceliklerini bilen bir ilahiyatçı, “ikra” kelimesine onlarca anlam yükleyebilir ve sayfalar dolusu yorum yazabilir.

Peki bu anlamlardan hangisi Allah’ın bu kelimeye yüklediği ve bizim anlamamızı istediği gerçek anlamdır? Bunu hiç bir zaman bilemeyiz. Burada çok yaman bir çelişki var. Allah kullarına bir mesaj yolluyor ama kullarının o mesajı anlamaları için gerekli araçları onlara vermiyor! Allah kullarının kullandığı dilin gönderdiği mesajı deşifre edip anlamak için yetersiz olduğunu bilmez mi? Mutlaka bilir. O zaman neden bu çelişkiye fırsat veriyor?

İşte her dinde parazit olarak çoğalıp o dini ele geçiren aracı sınıfı ulemanın varoluş sebebi bu çelişkidir. Ulemanın (genel olarak rahipler sınıfının) sahtekâr olduğu ve bizi aldattığı açıkça görülüyor. Çünkü onlar, anlamı hiç bir zaman bilinemeyecek bir mesajın anlamını bildiklerini ve bize bildirdiklerini söylerler. Asıl yaptıkları, tanımladıkları anlamlardan birini seçip, o anlamın gerçek olduğuna bizi inandırmaktır.

Öyleyse, iki şeyi kesin olarak anlamış olduk.

Bir, Kuran kitabını oluşturan, kağıt, mürekkep ve kağıt üzerindeki (harfler olarak algıladığımız) mürekkep izlerinin hiç birinin kutsallığı yoktur. Bu işaretlerin kutsal şeylere veya kişilere ulaşan tarihleri yoktur; Allah’la, Cebrail ile ve peygamberle ilişkileri yoktur. Bu harfler, her seferinde yazılıp yokolan anlamsız işaretlerdir.

Öyleyse, Kuran kitabının cisminin hiç bir kutsallığı yoktur. Bir cisme kutsallık vermek onu putlaştırmaktır; bu da İslam’ın ruhuna aykırıdır.

İki, kutsallık anlamda olmalıdır. Fakat anlam kelimede değil, kelimeyi okuyandadır. Öyleyse, anlam da Kuran kitabının cisminde bulunan bir şey değildir.

Bu analizimizden Kuran kitabının cisminin kutsal olmadığı anladık. Fakat Kuran kitabını “bu cisim kutsaldır” diye tanımlayıp kutsallaştırabiliriz veya putlaştırabiliriz. Bunu yapanlara saygı duyuyoruz ama putlaştırmanın bir batıl itikat olduğunu ve dinin dışında olduğunu belirtiyoruz.


Notlar:

— Kuran’ın “Allah’ın sözü” olduğunu varsaymak, yani Allah’ın söz söylediğini varsaymak, Arapça konuştuğunu varsaymak, Allah’a insan özellikleri vermek olurdu. Bu da Allah’ı aşağılamak olmaz mıydı?

Kutsal ve saygı ilişkisi ile ilgili bir yazı.

height=”1061

Klasik kamyoncu batılı…

— Batıl “boş, geçersiz ve yanlış” demekmiş. Ama ben daha değişik anlamda kullanıyorum. Mesela, bir kelimeye sihirli güçler yükleyip o sihirli kelimenin doğanın doğal akışına etki edebileceğine inanmak batıl bir hareket oluyor. Mesela kamyonuna “maşallah” yazıp bu kelimenin koruyucu gücüne güvenen kamyoncu batıl hareket etmiş olur. Her eşikten geçerken “bismillah” diyen insanlar da sihirli bir kelimenin doğanın doğal akışını kendi menfaatleri için değiştireceği umudu ile yaşarlar. Onlar da batıla inanmış oluyorlar. Kimisi uzay cisimlerinin sihirli güçlerinin dünyadaki insanların hayatlarının doğal akışına etki edebileceğine inanırlar. Her sabah astroloji sütunlarını okuyup hayatlarını ona göre ayarlarlar (bu da astrolojiyi doğrulamış olur mu?) Bu insanlar da batıla inanıyorlar demektir. Kara kedi görünce irkilen ve kara kedinin doğanın doğal akışını değiştirecek güçlere sahip olduğuna inananlar da batıla inanıyor demektir. Bu açıdan bakıldığında herhangi bir cismi kutsallaştırıp onu yücelten ve putlaştıran herkes batıla inanıyor demektir. Hatta dinin kendisi ve ritüelleri de batıl olmuş oluyor. Zaten din bunu bildiği için batıldan çok korkar ve kendi ritüellerini “hak” fakat halkın varolan geçmiş ritüellerinin hepsini “batıl” olarak tanımlar. Yatıra gidip ondan doğanın doğal akışını değiştirmesini istemek batıldır. Ama yatıra adak adamak halkın bir geleneğidir onun için de saygı duyulmalıdır. Ama dinin kendi kitabında olmayan batıla tahammülü yoktur. Sadece kendi batılı haktır. Ne çok batıl varmış hayatımızda!

Batıl kelimesinin etimolojisi.

Hak kelimesinin etimolojisi. Tezimizi doğruluyor. Hak yasal olan demekmiş. Din kendi batıllarını yasal batıllar yani hak olarak tanımlamış. Halkın eskiden beri hak bildiği ritüellerini de yasal olmayan batıllar olarak tanımlamış.

Kuran kutsal kitap değildir, İhsan Eliaçık.

— CHP’li Bolu Belediye Başkanı Kuran’ı öperek göreve başlamış. Önce Türk bayrağını öpmüş sonra da her ikisine el basarak yemin etmiş. İlginç. Bunu kendi kafasına göre mi yapmış, yoksa böyle bir kanun mu var? Batıl itikat.

İslam dünyası neden geri?

Ali Sebetçi yazmış:

İslam dünyasının modern zamanlarda neden geri kaldığı ve bu geri kalmışlıkla nasıl baş edileceği son bir kaç yüzyılda hemen hemen tüm müslüman entelektüellerin temel problemi. Bu can yakıcı sorun üzerinde şimdiye kadar çok yazılmış çok söylenmiş.

Cevabı sorunun içinde bence. Bu toplumlar “İslam toplumları” olarak kendilerini tanımlamışlar. Bu toplumlarda devletin bir dini var ve bu din İslam dini. Din ile devlet hiyerarşisi iç içe geçmiş. Ama din toplumun ekonomik olarak ilerlemesi ve zenginleşmesi için hiç bir reçete sunmaz. Tam aksine insanların bütün vakitlerini dinle ve ibadet etmekle geçirmelerini ister. “Bu dünyayı boşverin öteki dünyaya bakın” der. Yani dine inanan birisi zaten geri kalmayı kabul etmiş ve geri kalmayı yüceltmiş olur. İlerleme dine rağmen olmak durumundadır. İlerlemek isteyen dine karşı gelmiş olur.

Eğer bir devletin dini varsa enerjisi ikiye bölünmüş demektir. Devlet din hiyerarşisinden ayrı çalışamaz. Din özel alanın değil kamusal alanın bir olgusu olmuştur. Halbuki din ve inanç özel alana ait olmalıdır ve devlet dinin özel alanda kalmasını kanunlarla korumalıdır. Bu hem devletin hem de halkın menfaatinedir.

Devletin dini varsa, devlet din hiyerarşisinin sürekli olarak yarattığı yapay gündemlerle uğraşmak zorunda kalır. Din hiyerarşisi kendine anlam vermek için durmadan din konulu yapay gündemler yaratır. Kendi varlığını sadece böyle haklı çıkartmış olur.

Devlet de dini halkı kolayca yönetmek için kullandığı için devlet dışında örgütlenmiş dinî kurumlara izin verir hatta destekler. Din içinde din oluşturan özel din örgütlenmeleri yani cemaatler güçlenir ve devletin işine karışır.

Hem halkın hem devletin zamanının büyük bir kısmı dinî konularla uğraşmakla geçer. Şu anda bizim yaptığımız gibi. Ama bu konular ülkenin ilerlemesine hiç bir katkı sağlamaz.

Din hiyerarşisinin yarattığı yapay gündemlerin tek amacı dinî hiyerarşinin kendi varlığını devam ettirmesini sağlamaktır.

Böyle bir ortamda devletin insan kaynaklarının büyük bir kısmı kutsal bir kitabı ezberleyip hayatları boyunca tekrarlamaktan başka bir iş yapmazlar. Ülke ekonomisine katkıları sıfırdır.

Devlet teknoloji girişimleri yapmak istese elinin kolunun din hiyerarşisi tarafından bağlanmış olduğunu görür ve bütün gücünü kalkınmaya veremez.

Felsefe yapmak sorgulamak demektir. Ama devlet bir inanç devleti olduğu için sorgulanmayı sevmez. O zaman nasıl filozof çıksın bu ülkeden?

Çözüm basit ama imkansız. Devlet din işlerinden çıkarsa sorun çözülür. Devletin dini özelleştirip kendini içindeki asalak din hiyerarşisinden kurtarması gerekir. Yani devletin Arap dini İslamdan vazgeçip kendi esasına, yani eski geleneksel Türk devlet anlayışına, dönmesi gerekir. Eski Türk devlet anlayışında devlet kendini dini ile tanımlamaz; devlet kendini devlet karakteri ile tanımlar.

Günümüzde ise devlet kendini dini ile tanımlamaktadır. Ezan ile bayrağın eşit derecede devletin sembolü olduğu söylemi de devletin kendini bayrak ile değil din ile tanımladığının bir göstergesidir.

Peki devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkar mı? Cehenneme kar yağdığında belki çıkar. Ondan önce çıkamaz. Yani yakın gelecekte devletin din işlerinden çıkması gibi güzel bir şey olabilir mi? Olamaz. Onun için İslam ülkeleri geri kalmaya devam edeceklerdir.

Allaha şükür ki, Türkiye bir İslam ülkesi değildir. “Yüzde doksanı müslüman olan ülke” olarak tanımlanmasına rağmen bu yüzde doksan sadece kimlik müslümanıdır; hiçbiri ezanı duymaz bile. Hepsi de görüntü olarak müslümandır. (Hadi, çoğunluğu diyelim.)

Türkler isim olarak müslüman oldukları halde İslam öncesi dinlerini terketmemişlerdir. Eski kültürel din, bazı İslam ritüellerinin benimsenmesi ile, devam etmektedir, sadece isim olarak İslamdır. Türkiyenin İslam ülkelerinden ileri gitmesinin sebebi de budur: Türkiye bir islam ülkesi değildir.

Notlar:

— İranlılar da İslam’ı eski dinlerinin bir devamı olarak görmüşlerdir ondan İslam’a geçmeleri zor olmamıştır. Ahura-Mazda, Allah ve Ehrimen de Şeytan olmuştur. Zerdüştlüğün kutsal kitabı Avesta da günde beş defa ibadet edin diyordu. Cennet ve cehennem kavramları de aynıydı. İranlıların Müslümanlığa geçişi “Muhammed, Zerdüşt’ün varisi oldu” diye açıklanır. (Bilgiler İsmail Hami Danişmend’in Türklük ve Müslümanlık adlı kitabından, s. 35.)

— Dinin özel alanda kalması hem devletin hem de bireyin menfaatinedir. Bu konuda Güney Kore iyi bir örnektir.

— Ay yıldızlı bayrağımızı Arabın ezanı ile bir tutmaya kalkışmak bayrağa karşı yapılmış en sinsi bir aşağılamadır.

Şeriat Medeni Kanun’a karşı

Daha doğrusu şöyle değil mi:

[Kuran’a] göre kadının şahitliği ve miras hakkı yarımdır. Kadınların seçme ve seçilme hakkı yoktur. Koca isterse kadını dövebilir. Kadın tek başına sokağa çıkamaz. Hacca bile gidemez. İşte bu nedenle laikliğin önemini bilelim! #5AralıkDünyaKadınHaklarıGünü kutlu olsun!

Bunları söyleyen Şeriat değil, Kuran. Şeriat, Kuran’anın dediklerinin bir hukuk sistemi haline getirilmiş halidir. Medeni kanuna göre kadın ve erkek kanun karşısında eşittir. Kuran ve Şeriata göre kadın ve erkek kanun karşısında eşit değildir. İlahiyatçıların görevi bu çelişkiyi Kuran’a inananları ve Medeni Kanuna inananları incitmeden açıklamaktır. Ne şiş yansın ne kebap. Hem laik olalım hem de Kuran kanunlarını uygulayalım diyor… Ama nasıl olacak bu? Olamaz. İşte günümüzdeki gibi hibrid bir din çıkar ortaya.

***

Ama asıl dikkatimi çeken, insanların artık doğa kanunlarına göre yani doğasına uygun olarak yaşamadığı, yaşayamadığı ve yaşamak istemediği. İnsanın bu dünyadan geçişi Tüzel Varlıkların yazdığı kurallara ve kanunlara göre oluyor. İnsanlar Tüzel Varlıkların koyduğu kurallara göre yaşayıp ölüyor. Zaten çoğu insanın seçim yapma hakkı yok. Doğduğu topraklarda geçerli kanunlara uymak zorunda. Kimse kendi kanunlarını tanımlayıp onlara göre yaşamayı seçemez. Şeriat varsa şeriata göre, medeni kanun varsa medeni kanuna göre yaşamak zorunda. Doğaya kaçmak isteyenler de olabiliyor. Onlar da hep başarısız oluyorlar çünkü onlar çoktan doğaya ve kendilerine yabancılaşmış insanlar olmuşlar. Zaten toplum kendi kurallarına uymayanları dışlıyor.

***

İnsanın uyması gerektiği kanunları yazan da Tüzel Varlık olduğuna göre insanların efendisinin Tüzel Varlıklar olduğunu söyleyebiliriz.

***

Dini kitaplar da Tüzel Varlıkların malı olduklarına göre din denen şeyin amacı da insanları Tüzel Varlıkların istediği gibi yaşayan köleler olmasını sağlamaktır. Din egemen güçlerin insanlarını yönlendirmek için kullandıkları etkili bir araçtan başka bir şey değildir. Tüzel Varlık insanlarını yönlendirmek için onlar direk emirler vermez.  İnsanlarına söylemek istediklerini din aracılığı ile sanki doğa üstü yüce bir varlıktan geliyormuşçasına söyler. İnsanlar da korktukları yüce bir varlıktan gelen emirlere ve yaşam tarzına uyarlar ve Tüzel Varlığın uysal insanları olurlar.

Tüzel Varlık yani egemen güç yani devlet insanlarını artık televizyon aracılığı ile de çok kolay yönlendirebiliyor. Devlet insanlarına söylemek istediği şeyleri marka olmuş şöhretli model insanlar aracılığı ile iletiyor. İnsanlar da öykündükleri bu model insanları taklit ederek onlar gibi olmaya çalışıyorlar. Bütün amaç insanları yönlendirerek Tüzel Varlık için çalışan ve vergisini veren evcilleştirilmiş uysal insanlar yapmak mı yani? Öyle gözüküyor. Bunu bilmek neye yarar? Hiç bir işe yaramaz.

***

Doğadan kopmuş ve kendine yabancılaştırılmış insan çaresizce etrafına bakınıp nasıl yaşaması gerektiğini araştırıyor. Karşısına din çıkıyor. Bilim çıkıyor. Devletin kanunları çıkıyor. Doğaya dönmesi imkansız çünkü artık yabancılaşmış…

Notlar:

— Tüzel Varlıklar ile insanların ilişkisi hakkında detaylı bilgi.

— Burada iki Tüzel Varlığın savaşı var. Pazar paylarını arttırmak için birbirleri ile takışıyorlar. Pazar dediğimiz de insanlar. Tüketiciler. Halk. Vatandaş. Kavga neyin kavgası? Bu insanlar kimin kitabına uyacaklar? Kimin kanunlarına göre yaşayacaklar. Din hiyerarşisinin kulu mu olacaklar yoksa devletin kulu mu olacaklar. İslam dininin kendi hiyerarşisi olmadığı için İslam her zaman devlet hiyerarşisini kullanmıştır. Devlet hiyerarşine sızıp parazitlik yapmıştır. Bu sebepten İslam’ı seçen devletler geri kalmaya mahkumdurlar çünkü enerjilerinin yarısını din hiyerarşisinin uydurduğu parazitliklerle uğraşmak durumunda kalacaktır. Devlet bir türlü kendini bu din parazitinden kurtarıp kendini tam olarak devlet işlerine veremez. Bu yüzden Türkiye’de şeriat olmadığı halde şeriat tartışılabilmektedir. Devlet din ile iç içedir ve devlet işleri ile uğraşacağına din işleri boğuşturmaktadır.

— Laiklik nedir? Ayrı bir yazı konusu.

Dipsiz kuyuya atılan boş laflar

Dipsiz kuyuya attığım boş laflar bunlar… Dipsiz kuyu tabii Google… Bu dünyada her şey boş olduğuna göre yazdıklarım da boş demektir. Dipsiz kuyu Twitter de olabilir. Bu blog da olabilir. Peki yazı yazmak bu kadar boş bir şey mi? Yazının ve sözün insanlar üzerinde hiç bir etkisi olamaz mı? Olmaz olur mu? Bazı yazıların insanlar üzerinde tartışmasız büyük etkisi olmuştur. Dünyayı değiştiren yazılar vardır. Mesela Kuran. Mesela İncil. Mesela Marx’ın yazıları. Mesela Atatürk’ün sözleri… O zaman her yazının boş laf olduğunu söyleyemeyiz. Evet, en son aşamada her şey boş, öyle bakarsak, çünkü hesap günü yazdıklarımıza değil yaptıklarımıza bakılacak. Ama yazmak da bir eylem değil mi? Şu anda yazı yazıyorum, yani bir şey yapıyorum. Fakat,

Bu söz dedikleri harf kelime cümle değil
Söz manaya derler biçim ile lafız değil.

Yani önemli olan anlamdır. Öyleyse, hesap günü ne yaptığımıza değil yaptıklarımızın anlamına bakacaklar. Yaptıklarımızın anlamı da “neden yaptın?” sorusunun cevabı olacaktır. Eğer bir dilencinin önüne cebimdeki bozuklukların ağırlığından kurtulmak için sadaka verirsem bu amel defterime iyilik olarak kaydedilecek mi bakalım? Yoksa görevli melek olayın nedenine bakıp bu eylemi iyilik hanesine yazmayacak mı? Hesap gününde kendimizi savunma ve pazarlık yapma imkanımız olacak mı acaba? Yukardaki bürokrasinin karşısına çıktığımızda bize söz hakkı verecekler mi?

MELEK: Sen cebindeki bozuk paralardan kurtulmak için dilenciye 1 TL vermişsin. Bu iyilik sayılmaz.

BEN: Öyle olsa bile, dilenci 1 TL’yi aldı mı almadı mı? Aldı. O zaman iyilik yapmış oldum.

MELEK: (Önündeki İyilikler Hukuku adlı kalın kitabı açar, biraz karıştırır ve “Sadakalar” ana bölümünde “Dilencilere verilen sadakalar” cüzünü bulur ve kelimeleri eli ile tek tek göstererek okur) “Dilenciye verilen sadakalarda niyet ve anlam çok önemlidir. Burada amaç dilencinin iyiliği değil, sadaka verenin kendinden fedakarlık yapmasıdır. Cebindeki son 1 lirası ile ekmek almaya giden bir insan, o son 1 lirasını dilenciye verip kendi aç kalırsa o amel iyilik hanesine yazılır. Hem de iki iyilik olarak yazılır. Ama eğer cebinde 5 kuruş, 10 kuruş gibi hiç bir işe yaramayan bozukluk olan bir kişi, cebindeki bu ağırlıktan kurtulmak için onları bir dilencinin önüne atarsa bu iyilik sayılmaz. Dilencinin “Allah razı olsun. Allah kazadan beladan saklasın” gibi lafları da geçerlilik kazanmaz.” Görüyorsun kanun çok açık. Sen dilenciye değil kendine iyilik yapmış oldun.

BEN: İyi o zaman, sen de kabul ediyorsun, ben de iyilik yapmışım. Ben de bir insan olduğuma göre ve kendime iyilik yaptığıma göre bunun da iyilik hanesine işlenmesi gerekir. Üstelik kendime iyilik yaparken başka bir garibana da bir ekmek parası vermişim ve kazan kazan bir durum olmuş. Aslında bu durumda bana iki iyilik yazman gerekir.

MELEK: Kanun çok açık, iyilik yazamam.

BEN: Aslında bu iyilik olayına bakış açınız yanlış…

MELEK: Allah’ın kanununa saygılı olalım…

BEN: Saygıda kusur etmeyiz ama bu iyilik olayına evrensel açıdan bakmanız gerekirdi. Yani iyilik yapanın ve iyilik yapılanın dışından tarafsız olarak bakmanız gerekir. Siz iyilik yapanın açısından bakıyorsunuz. Eğer tarafsız bakarsak, son parasını dilenciye verip kendini aç bırakan adamın kendine kötülük yaptığını görürüz. Bu da onun kötülük hanesine yazılmalıdır. Karnını doyurmak için ayırdığı son parasını dilenciye verdi ve kendi aç kaldı. Evrensel ve tarafsız açıdan baktığımızda –ki tanrıların bakış açısı bu olmalıdır– bir kişi aç kaldı, bir kişi karnını doyurdu. Halbuki her insanın ilk görevi kendine iyi bakmaktır. Kendi bedenine iyi bakmaktır. Bu adam, ise sizin yeryüzündeki ajanlarınızın din propagandasına kanmış, ve kendini feda edip, başkasına iyilik yaparak, sizin gözünüze girmek istemiş. Yani onun yaptığı bencillik ve yalakalık. Anlatabiliyor muyum? O aslında zavallı bir dilenciye iyilik yapmayı düşünmüyor, kendi menfaatini yani bu hesap günü için takva puanı toplama hesapları yapıyordu. O son parasını dilenciye verip kendi aç kalarak duble takva puanı alacağını biliyordu. Ondan dilenciye son parasını verdi. O buraya geldiğinde ona ne diyeceksiniz? “Bravo! Son paranı dilenciye vermişsin. Al sana iki takva puanı” mı diyeceksiniz?

MELEK: Evet.

BEN: Bu işlerin böyle olduğunu bilseydim ben de hayatım boyunca kendime işkence ederdim. Kendimi bir mağaraya kapatıp inzivaya çekilirdim; aç dururdum; kimseyle konuşmazdım. Yani hem kendime kötülük yapmış olurdum, hem de kimseye iyilik yapmamış olurdum. Amel defterime yazılacak tek bir iyiliğim olmazdı. Bütün yaptığım kötülükler de kendime yaptığım kötülükler olurdu. İdeal insan olarak tanımladığınız insan tipi bu mu?

MELEK: Kendine yaptığın kötülükleri amel defterine iyilik olarak yazardık.

BEN: Demek çile çeken tasavvuf erbabı bu işi biliyorlarmış. Çile çektikçe iyilik yapmış oluyorsun. Ama ne bu dünyaya ne de başka insanlara bir iyiliğin dokunmamış oluyor.

MELEK: Bir mağarada bir lokma bir hırka hayatı sürsen bile bir insana olmasa bile bir canlıya iyilik yapmış olurdun. Mesela aç bir kediyi beslemişsindir.

BEN: Besledim belki ama yemek artıkları ile besledim. Yani niyete bakarsanız siz bunu da iyilik olarak saymazsınız.

MELEK: Saymayız.

BEN:Kendim açken lokmamın yarısını kediye vermişsem… o zaman sayarsınız.

MELEK: O zaman sayarız.

BEN: Öyleyse, anlama değil amele baksaymışsınız daha iyi olurmuş. Hem bunun adı amel defteri değil mi? Bir de ayrıca anlam defteri mi var?

MELEK: Yok.

BEN: O zaman siz tam dünyadaki kaypak hukukçular gibi davranıyorsunuz! İşinize geldiğinde anlama bakıyorsunuz işinize geldiğinde eyleme bakıyorsunuz.

MELEK: Defterde ne yazıyorsa o.

BEN: Siz hala bu kayıt işlemlerini defterlerde mi tutuyorsunuz? Aşağıda artık bu işler bilgisayarlarda yapılıyor. Teknoloji iyice ilerledi. Böyle büyük defterler kalmadı.

MELEK: Bu deftere büyük defter değil, Defter-i Kebir deriz.

BEN: Sizin bürokrasinin resmi dili Arapça mı yani?

MELEK: Evet.

BEN: Bak buna çok şaşırdım. Aşağıda biz Türkler kendi aramızda ikiye ayrılmış durumdaydık. Bir yanda Arapça’nın kutsal olduğuna inananlar vardı. Bunlar ibadetlerini Arapça yapmazlarsa dualarının kabul olunmayacağına inanırlardı;  Türkçe’yi bile Arap aksanı ile konuşurlar ve kullandıkları kelimelerin yarısından fazlası Arapçadır. Osmanlı döneminde Fransız hayranı bir Monşer tiplemesi vardı, Fransız gibi giyinip Fransız gibi konuşurlardı, bunlara da Arap özentisi El-Monşer diyebiliriz. Diğer tarafta da benim gibi “dinin dili yoktur; Arapça kutsal değildir; istediğiniz dilde ibadet edebilirsiniz,” diyenler vardı. Şimdi Arapça’nın kutsal olmadığına inanmam benim aleyhime mi yazılacak?

MELEK: Hayır. Böyle önemsiz ıvır zıvır konuları biz ciddiye alıp değerlendirmiyoruz. Boşuna kendinizi kasmışsınız.

BEN: Şu işe bak sen yaa! Amma büyütmüşüz olayı. Arapça ezan, Türkçe ezan diye birbirimize girmişiz. Peki madem öyle, böyle yanlış anlamaları önlemek için neden biz insanlara daha net ve açık talimatlar yollamadınız?

MELEK: Kafanızı kullansaydınız. Akıl verdik ya.


Notlar:

— Kuran’da yazılanlar hem insanları etkilemiş hem de yeryüzünün şeklini etkilemiştir. Uzaydan gelip dünyaya bakan dikkatli bir uzaylı, milyonlarca binanın neden hep bir noktaya bakacak şekilde yapıldığını farkederdi. Bu noktanın da Kabe olduğunu bulurdu. Bu binaları lep aynı döndürenin de Kuran’ın gücü olduğunu bulması zor olmazdı. Bu tabii tanrının varlığının da bir ispatı olurdu.

— Arapça ezan/Türkçe ezan konusu hakkında bakınız.

Meta olarak bilimsel teoriler…

Alper Bilgili’nin, Darwin ve Osmanlılar kitabından:

Bu kitabın temel hedeflerinden birisi … bilimsel bir teorinin ideolojik ve metafizik amaçlarla nasıl istismar edildiğini örneklemektir.

Neden acaba bilimsel teoriler devletlerin ve dinlerin eline düşüp istismar edilirler?

Aslında basit bir nedeni var. Açıklayalım.

Eskiden bu konuların sahibi kimdi? diye sorarak başlayalım. Bugün kozmoloji, kozmogoni ve doğa bilimleri olarak sınıflandırdığımız bilgi alanlarının sahibi dindi. Dinin bu konularda devlet destekli tekeli vardı. Dinin sahibi de dini kendi menfaatleri için kullanan bir hiyerarşi idi. Yani din bir doktrin etrafında örgütlenmiş bir şirket gibiydi. Bu şirketin sahibi de gösterişli törensel urbalar giyinmeyi seven ve böylece müşterilerini aşağılamayı hedefleyen bir hiyerarşi idi. Bunlar genellikle kendilerini teoloji doktoru titri ile şereflendirirler.

Eğitim de din hiyerarşisinin elinde idi. Yazı ve bilgi ile üretilen soyut konular dinin kontrolünde idi ve dinin resmi ideolojisine uygun ve onu destekleyecek şekilde üretiliyordu. Bir toplumu ele geçirmiş olan hakim din, insanlara bu dünyada nasıl yaşamaları gerektiğini bildiren, tanımlayan, emreden ve dayatan bir paket sunuyordu. Bu paketin içinde, dinî emirlerle iç içe geçmiş astronomi ve kozmoloji modelleri; bugün doğa bilimlerine dahil ettiğimiz konuların kesin açıklamaları, mucizeler, tanımlamalar, ritüeller; insanların bazı stratejik uzuvlarını sebepsiz yere sakatlama emirleri ve beslenme ve moda tavsiyeleri gibi insanları ilgilendiren herşeyi en doğru şekilde açıkladığını iddia eden kutsal bir metin olurdu.

Eğer bu kutsal metnin ilerki tarihlerde bazı konularda eksik veya yanlış olduğu farkedilirse, dinin ulemaları bu eksikleri metne şerhler ilave ederek giderirlerdi. Ulema şerh yazmakta o kadar ustadır ki, “dünya sabittir” doktrini üzerine kurulmuş bir din, her an dünyanın her hareketi ile yanlışlandığı halde, hala kendisini en doğru din diye satabilmektedir ve insanlar da hala o dine inanmaktadır.

Eskiden din de devlet kadar güçlü idi, bazı ülkelerde kendi ordusu ve mahkemeleri bile vardı. Din hiyerarşisinin uydurduğu kutsal paketi olduğu gibi sorgulamadan kabul etmeyen insanlar dinin mahkemelerinde yargılanabiliyorlardı. Fakat, bilindiği üzere, 17. yüzyılda Avrupa’da halk uyandı ve kendisini kutsal metin üzerinden sömüren ve yolan din hiyerarşisine karşı ayaklandı. Matbaanın da yardımı ile okuma yazma öğrenen halk kendine kutsal diye satılan metni sorgulamaya başladı. Halkın gözünde dinin otoritesi çöktü. Dinin eğitim üzerindeki tekeli de sona erdi. Eğitim kurumları teoloji doktorlarından felsefe doktorlarının eline geçti.

Nasıl piyasalarda bir tekel çökünce önce bir kaos ortamı olursa, eğitim ve öğretim alanında da aynı durum oldu. Eskiden dinin uydurduğu tek bir kozmoloji, tek bir doğa doktrini varken şimdi ortaya çeşitli kozmolojiler ve çeşitli doğa tasvirleri çıktı. İnsanlar dinin açıklamalarını sorgulayıp doğa olaylarını akıl yolu ile açıklamaya başladılar.

Felsefe doktorları, eskiden dinin dayattığı felsefe konularını dinin tekelinden kurtarmış oldular. Doğa felsefesi yapmak suç olmaktan çıktı. Bu sürece daha sonraları, “bilimsel devrim” diye bir de ad konulmuştur.

***

Dinin devlet ile olan özel ilişkisinden de bahsetmeliyiz. Din de devlet de en eski iki hiyerarşidir. İkisi de tüzel varlıklardır. Ve ezelden beri birbirleri ile güç savaşı vermektedirler. Halk üzerinde güç sahibi olmak için hem birbirleri ile kavga ederler hem de ortak hareket ederler. Din kontrolünde tuttuğu okullarda devletin ve dinin otoritesini sorgusuz kabul eden, kolay yönetilebilen vatandaşlar yetiştirirdi. Din bu eğitim için gerekli kutsal dünya görüşünü de tanımlayıp tek doğru gerçek diye öğretirdi. Karşılığında devletten destek alır ve bu konulardaki tekeli devlet tarafından korunurdu.

Kozmoloji ve bilimsel teoriler de birer metadır. Diğer metalar gibi alınır satılır ve sahipleri bunları markalaştırıp güç kaynağı olarak kullanırlar.

Devlet, dinin uydurduğu kozmoloji ve doğa teorilerini tek doğru ve kutsal teoriler olarak halka dayatmaktaydı. Hem devlet hem de din bu metinlerin kutsallığını kullanarak halkı aldatmakta ve sömürmekteydi.

***

İnsanlar belirsizlikten ve boşluktan korkarlar. Nerede olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini bilmek isterler. Bunlar bilinemez ama çok kolay uydurulabilir. Teoloji doktorlarının işi bu teorileri uydurmaktır. Sadece uydurmak yetmez. Uyduranın inandırıcı bir otoritesinin de olması gerekir. Devlet teoloji doktorlarına bu otoriteyi verir. Onların ünvanlarını resmileştirir. Gösterişli yapılarda şaşalı törenlerle da teoloji doktorlarının otoritesine otorite katılır. Halk da onların uydurduklarına inanır ve mutlu olur. Dinin işi budur.

Dinin kozmoloji ve bilim konularındaki tekeli yıkılınca, ortaya yeni teoriler çıkmaya başladı ve bu teoriler tartışmaya açıldı. Çünkü artık bu teoriler kutsal olarak tanımlanmıyorlardı. Devlet de din de piyasaya sürülen bu yeni teorileri sahiplenmek ve satın almak için birbirleri ile mücadele etmek durumundaydılar. Bir teoriyi ya kötülediler veya doktrinlerine uygun bulup sahiplenmeye çalıştılar. Dinin kötülediği teoriye devlet sahip çıktı; devletin kötülediği teoriye din sahip çıktı.

Artık dinin tekeli olmadığı için; piyasaya çıkan her yeni teori tartışmaya açık oluyordu. Eskiden teoloji doktorları dinin kutsal metinlerine şerhler yazarak onları yeni gelişmelere uydururken şimdi felsefe doktorları yeni teorilere şerhler yazarak onları sahipleniyordu. Darwin 500 sayfalık bir kitap yazdıysa, bir asır sonra aynı kitap herhalde 500 milyon sayfa şerh ile desteklenmektedir. Böylece Darwincilik diye bir akademik doktrin geliştirilmiştir. Bu metin dini olarak kutsal olmasa bile seküler kutsal bir metindir. Hiç bir akademisyen Darwinciliği sorgulayamaz. Sorgularsa da akademik kariyeri biter.

Aynı süreç kozmoloji için de geçerlidir. Eskiden dinin üstlendiği kozmoloji mitleri uydurma işini bugün NASA ve üniversitelerde çalışan okulcu akademikler yapmaktadırlar ve halka inandırıcı kozmoloji senaryoları sunmaktadırlar.

Doğa bilimlerinde de tanrılaştırılmış başka bir İngiliz’ın kodlaştırdığı sözde kanunlar hala okullarda tek doğru gerçek doğa anlayışı olarak okutulmaktadır.

Kısaca, doğa teorileri ve kozmoloji senaryoları her zaman siyasi birer meta olmuşlardır. Eskiden bu metinlerin tek üreticisi din iken bugün okulcu felsefe doktorları tarafından üretilmektedirler. Bu metinler kutsal olmadıkları için de tartışmaya açıktırlar. Önce tartışmaya açık olan bu metinler zamanla felsefe doktorları tarafından sabitlenir ve akademik kutsallık kazanır. Devlet de din de bu teorileri serbest piyasadan satın almak ve sahiplenmek durumundadırlar.

Yeni çıkan bilimsel teorilerin etrafında oluşan kavganın sebebi, kısaca, teoloji doktorları ile felsefe doktorları arasındaki ezeli rekabetin sonucudur.

Notlar:

— Alper Bilgili’nin Darwin ve Osmanlılar kitabını zevkle okuyorum, herkese tavsiye ederim.