Kutsal bir metin olarak Kuran

image_e6fd9bff-0902-4283-8e59-3f2628bc4f44.img_0002

Kuran metni de her metin gibi, iki parçadan meydana gelmiştir:

  1. İşaret
  2. Anlam

Kuran’ın kutsal olduğu kabul edilir. Peki kutsal olan nedir? İşaretler mi? Anlam mı?
İşaretlerin, yani harflerin, bir kutsallığı olmadığını biliyoruz. Arap alfabesinde bulunan harflerin bir kutsallığı yoktur.

Bunu nereden biliyoruz?

Arap alfabesinde bulunan harfleri kullanarak hiç bir kutsallığı olmayan kelimeler yazabiliriz. Mesela Kuran’ı rastgele açıp bir kaç cümle kopyalıyorum: “Kaynağından doldurulmuş, içenlere zevk veren billur kadehler sunulur onlara. Ne içki sarhoşluk verir, ne de onlar sersemleşirler.” Saffat, 45, 46, 47.

Bu kelimelerin hiç biri kutsal değildir.

Kaynak / Doldurmak / İçmek / Zevk vermek / Billur / Kadeh / Sunmak / Onlar / Ne / İçki / Sarhoşluk vermek / Sersemleşmek

Bunlar Kuran dışında günlük hayatta kullanılan kelimelerdir. Hatta, bu kelimelerin ve cümlelerin Kuran’dan alındığını bilmeyen birisi bu kelimelerin kutsal olduğunu bilemez.
Zaten bir kelimenin “kutsal” olduğunu söylemek kadar absürd ve bâtıl bir şey olamaz.

Kutsal olmayan işaretlerden, yani harflerden, meydana gelmiş kelimeler kutsal olamaz.

O zaman Kuran’ın cismi kutsal olamaz. Zaten bu çok açık değil mi?

Kutsal bir mekan olmayan bir matbaada; kutsal olmayan işçiler; kutsal olmayan makinelerle; kutsal olmayan kağıtlar üzerine; kutsal olmayan matbaa mürekkepleri ile; kutsal olmayan bazı işaretlerin, kutsal olmayan izlerini bırakıyor. Sonra bu kutsal olmayan kağıtlar; kutsal olmayan işçiler tarafından, kutsal olmayan ciltleme makinelerine konuluyor ve kutsal olmayan ciltli bir kitap haline geliyorlar. Bu süreçte kutsallıkla uzaktan yakından ilgisi olan hiçbir şey kullanılmıyor. Öyleyse, hiç bir kutsallığı olmayan insanlar ve hiç bir kutsallığı olmayan makinalar tarafından yaratılan ve hiçbir kutsal parçası olmayan bu kitap nasıl kutsal olabilir?

Baştan sona insan yapımı olan bu kitabın “Allah’ın sözü” olduğuna inananlar, peygamberin dillendirdiği sözlerin günümüze kadar geldiğini nasıl düşünebilirler?

1400 yıl önce peygamberin ağzından çıkan sözler o anda havada ses dalgaları oluşturdular ve peygamberin yakınındaki insanların kulak zarlarını titrettiler ve o andan itibaren peygamberin aktardığı “Allah’ın sözleri” hava olup gittiler.

“Allah’ın sözleri”nin 1400 yılı aşıp 21. yüzyılda bir matbaada basılan kağıtlara gelip yerleştiğine inanmak kadar batıl bir inanç olabilir mi?

Peygamberin, Cebrail’den alıp “Allah’ın sözleri” diye dillendirip, seslendirdiği kelimeleri duyan birisinin, o kelimeleri yazı Arapçasına çevirip bir kemik parçasına yazmış olacağını düşünelim. Bu kemik parçasına kazınan işaretlerin, bazı Arapça işaretler olmaktan başka ne anlamı veya kutsallığı olabilir? Allah’tan geçtiğine inanılan şey nedir? Yok öyle bir şey.

Bu kadar bariz, açık ve net bir aldatmacaya insanlar nasıl inanabiliyorlar?

Burada peygambere vahiy gelmiş mi, nasıl gelmiş, bunu tartışmıyoruz. Vahiy geldiğini varsayıyoruz. Gelen vahyin yazıya geçtiği zaman herhangi bir metinden farkı yoktur.

O zaman, “Allah’ın sözü” denen şey, işaretlerde değil, anlamda olmalı.

Ama Allah’ın kutsal sözleri anlamda da olamaz çünkü bu işaretlerin hiç bir anlamı yoktur. Mesela, Arapça alfabeden “elif” harfini bir kağıda yazalım. Bu harfin tek başına hiç bir anlamı yoktur. Kuran’da bazı surelerin başında görülen ve Hurufu Mukattaa denilen harfler gibi.

Yani, Kuran’ın lafızının hiç bir anlamı yoktur.

Hiç bir metnin kendi başına bir anlamı yoktur.

Kuran da bir metindir ve bir metin olarak anlamı yoktur.

Bir metne anlam veren o metni okuyandır.

Öyleyse, anlamsız harflerden meydana gelmiş, anlamsız bir metin nasıl kutsal olabilir?

Eğer anlamsız bir metne kutsal deniyorsa, o zaman, o metin putlaştırılmış demektir.

Evet, yapılan budur. İnsan yapımı bir Kuran kitabının cismine kutsal diyenler Kuran’ı putlaştırmışlardır ve bir puta tapıyorlardır. Puta tapmak İslam’da en büyük suçtur. Şirktir. Cezası cehennemdir. Kuran öyle diyor.

Notlar:

— Kutsal’ın tanımı:

Kutsal, kutsal olarak tanımlanmış şey demektir. Kutsal olan şeyin kutsallığı kendinde değildir. Ona kutsallık atfeden tanımlamayı kabul edenlerdedir.

— Kuran’ın bütünü mü kutsal? Bu önemli bir soru çünkü Kuran’dan bir ayet alıp yazınca o ayetin de kutsallığı devam ediyor. Böyle bir şeyin olacağına inanmak batıla inanmaktır.

— Kuran’ın etki alanını tanımlamak gerekiyor. Benim için Kuran’ın; miyadını doldurmuş, tarihsel bir doküman olmaktan başka bir değeri yoktur.

— Yukarda bahsedilen, Saffat suresinden kelimelerden aşağıdaki hiç de kutsal olmayan başka bir metin yazabiliriz:

Billur kaynakların sunduğu içecekle kadehimi doldurdum ve içtim. Bu içki bana zevk verdi ama ne sarhoş yaptı ne de sersemleştirdi.

Bu herhangi bir kitaptan, herhangi bir yazarın yazdığı pastoral bir alıntı olabilir.

Hurufu Mukattaa.

Cemil Kılıç’a göre İslam’ın beş şartı

kerbela
Kerbela olayına işaret ettiği söylenen bir Osmanlı minyatürü imiş bu minyatür. Her şey olabilir aslında… Görsel olsun diye ekledim.

Şartları bile net bir şekilde belli olmayan bir din var karşımızda. Bize, namaz, oruç, vs. gibi ritüelleri İslam’ın şartı olarak öğrettiler fakat bu yazısında ilahiyatçı Cemil Kılıç, onlar sadece ritüeldir şart değildir, diyor.

Cemil Kılıç, İslam’ın beş şartı vardır, onlar da, adalet, emanet, ehliyet, maslahat ve meşverettir diyor.

Aşağıda Cemil Kılıç’ın yazısından alıntılara benim yazdığım yorumları bulacaksınız.

***

Miladi 680 yılının 10 Ekim günü Kerbela’da büyük bir katliam gerçekleşti.

Yine İslam, yine katliam! Katliam yapmak İslam’ın şartlarından biri olmalı. Ayrıca Kerbela’daki katliamdan bize ne? Arapların Türkleri kendi dinlerine geçirmek için yaptıkları katliamlara baksak daha iyi olmaz mı?

Bir din düşünün ki, doğuşunun üzerinden henüz 70 yıl gibi kısa bir süre geçmişken o dinin peygamberinin çok sevdiği torunu, yine o peygambere iman ettiğini söyleyenler tarafından acımasızca katledilsin.

İslam budur işte. Kan davası İslam’ın en temel şartıdır. İslam’ın kanında kan davası vardır. İslam Bedevi Araplarının kültürü üzerine inşa edilmiştir. Bedevilik her anlaşmazlığı kan davasına indirgeyip çözen bir kabile kültürüdür. İslam’ın hakim düzen olduğu toplumlarda bir anlaşmazlık varsa, bu anlaşmazlık güçlünün güçsüzü kılıçtan geçirmesi ile sözde çözüme bağlanır. Aslında taraflar arasında hiç bitmeyecek bir kan davası başlatılmış olur. Bu hep böyle olmuştur. İslam budur.

Gerçek şu ki Kerbela’da katledilen Hz. Hüseyin’in bedeni değildi.

Bunlar romantik, şiirsel ve anlamsız sözler. Bu tarihsel bakış açısı değil. Olaylara duygusal yaklaşan bir bakış açısıdır.

Onda simgeleşen İslam’ın ta kendisiydi. İslam, o gün orada aslında 73 kez katledildi.

Cemil Kılıç, özürcü ve mazeretçi bir İslam tarihi yazıyor. İslam tarihini aklama, temizleme, yüceltme ve destanlaştırma işi yapıyor.

Bunu anlayabilmek için İslam’ın, üzerine kurulu olduğu beş ilkeyi iyi bilmek gerek. Evet; İslam beş ilke üzerine kurulmuştur. Biz buna İslam’ın beş şartı diyoruz. Apaçık Kur’an ayetleriyle sabittir ki; ilk şart adalettir. İkincisi emanettir. Üçüncüsü ehliyet, dördüncüsü maslahat, beşincisi ise meşverettir.

Nerede yazıyor bu ilkeler? İslam’ın bu yeni şartları Cemil Kılıç’ın şahsi fikri olmalı.

Ne oldu? Şaşırdınız mı? Yoksa siz namaz, oruç, hac gibi ritüellerden mi bahsedeceğimi sanmıştınız?

Burası çok önemli. Cemil Kılıç, ritüeller İslam’ın şartı olamaz diyor. Bir insan namaz kılmak, hacca gitmek, gibi ritüelleri uygulayarak müslüman olamaz, fakat adil olarak müslüman olur. Hiç namaz kılmayın fakat adil olun, müslüman olursunuz; namaz kılın fakat adil olmayın cehennemlik olursunuz. İslamın bu tanımını kabul edecek başka ilahiyatçılar var mıdır? Bilmiyorum.

Hayır, hayır! Onlar İslam’ın şartı değildir. Şart öyle birşeydir ki o olmazsa onun temsil ettiği sistem de olmaz.

Katılıyorum. Bize İslam’ın beş şartı diye öğretilen ritüeller İslam’ın olmazsa olmazları değil. Ama Cemil Kılıç’ın öne sürdüğü bu şartlar da tartışmaya açık. Ayrıca, Cemil Kılıç, müslümanım diyen insanların üstüne inanılmaz bir yük yüklemiş oluyor. Eskiden namaz kılarak müslümanlık görevimizi yaptığımızı zannediyorduk, şimdi ancak adil olursak müslüman sayılacağız.

Fakat, adil olmak hiç de kolay bir şey değil. Cemil Kılıç adaleti İslam’ın en temel kavramlarından biri yapmış ama adalet kavramını tanımlamaya gerek görmemiş.

Adil olmanın kriterleri nelerdir? Bilmiyoruz. Hukuka göre mi adil olacağız? Şeriata göre mi adil olacağız? Yoksa insan olarak, duygularımıza göre mi adil olacağız? Hiç birimizin oturup bu sorular üzerinde düşünüp tez yazacak halimiz yok. Adalet kavramı üzerine kurulmuş bir İslam tanımı inananlara çok gereksiz bir yük yüklemiş oluyor.

Cemil Kılıç’ın İslam’ın beş şartı olarak tanımladığı bu kelimeler, dinî kavramlar değildir. Toplumsal ve ahlakî kavramlardır. Müslüman olarak yaşamak isteyen birisinin bir de adalet kavramı ile boğuşması gerekecek. İnsanlık tarihi boyunca en büyük filozoflar adalet kavramı üzerine büyük büyük kitaplar yazmışlar fakat hâlâ adaletin ne olduğu hakkında net bir bilgimiz yok.

Adalet olmadan İslam olur mu?

Olur. Hem de bal gibi olur. Üstelik, İslam’ın olduğu yerde adaletin olmadığından emin olabilirsiniz.

İslamın adaleti kılıcın adaletidir. İslam’ın adaleti Kerbela’dır. İslam ve şeriatı seçmiş ülkelere bakalım. Hangisinde adalet var? Suudi Arabistan’da mı? İran’da mı? Endonezya’da mı? Pakistan’da mı? Hiç birinde yok.

Emanete sadakat olmadan İslam olur mu?

Olur. Olmaz mı? Peygamber öldükten sonra en yakın arkadaşları İslam’ı emanet alıyorlar. Ne yapıyorlar? İlk işleri emanete ihanet etmek oluyor. Peygamberden kalan ne kadar ayet varsa hepsini yakıyorlar. Kendileri bir Kuran yazdırıp “resmî Kuran” diye dünyaya yutturuyorlar. Demek ki İslam’ın şartlarından biri emanete hıyanetmiş.

Cemil bey, bu işler lafla olmuyor. İslam’da emanete sadakat vardır demekle olmuyor. İslam tarihi tam aksini söylüyor. Tarihsel olgulara bakınca, Arap karakterinde emanete hıyanet olduğunu görüyoruz. Osmanlı’yı da defalarca arkadan vuran Araplar değil mi? Sizin dediğinizin tam aksine İslam’da, yani Araplarda, emanete hıyanet kabul gören bir uygulamadır.

İşi ehline vermeden yani ehliyet olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Olur tabii ki. İslam ülkelerinin temel özelliği ehliyetsizliktir. Yani, akrabayı kayırma; mevki satma; rüşvet. İslam’ın şartları bunlardır.

Cemil bey, siz hangi İslam’dan bahsediyorsunuz? Bizim bildiğimiz İslam sizin dediklerinizin tam tersi bir dindir.

Bir şahsın yahut bir grubun değil halkın yararını esas almadan yani maslahat olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Diktatörlük İslam’ın şartlarından biri değil mi? İslam ülkelerinde halk reayadır; yani yöneticilerin gözünde halk bir sürüdür. Halkın yararını esas alan bir İslam ülkesi gördünüz mü? Türkiye İslam ülkesi değildir. Bir cumhuriyettir. Onun için burada halkın yararına yapılan şeyler görebilirsiniz.

Danışma, fikir alışverişi, düşünce özgürlüğü ve şurayı ikame etmeden yani meşveret olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Bütün İslam ülkeleri diktatörlüklerdir. Hangi meşveret? Sizin anlattığınız gibi idealist ilkeleri olan bir İslam uygulaması yeryüzünde yok.

Dediler ki bunlar olmadan da İslam olur. Yeter ki namaz kıl ama Muaviye’nin, Yezid’in adaletsizliğine itiraz etme!

Sürü olarak görülen halk adaletsizliğe itiraz etse ne olur, etmese ne olur? Zaten edemez. Sürünün sadece sürülük yapmasına izin verilir.

Yeter ki oruç tut ama açın, yoksulun halini sorma! Devlet erkanının lüks ve şatafat içinde yaşamasını dert etme!

Sürü olarak görülen halk, yöneticileri eleştiremez. İslam’da böyle bir gelenek yok.

Yeter ki hacca git ve Kabe’yi tavaf et ama farklı düşünüyor, farklı inanıyor diye zalim iktidarlar tarafından hapse atılıp şehit edilen İmamı Azam Ebu Hanife’leri, çöle sürgün edilip ölüme terkedilen Ebu Zer Gıfari’leri, kılıçla boynu kesilen Hucr bin Adiyy’leri sakın gündeme getirip de fitne çıkarma!

Kim bu insanlar?! Nedir bu Arap tarihi hayranlığı? Ebu şu, ebu bu; bin şu, bin bu; imam şu, imam bu!! Bize ne bu Arap kabile tarihinden. Bizim şanlı tarihimiz var. Kendi tarihimize bakalım. Örnek vereceksiniz, kendi tarihimizden örnekler verin lütfen.

Evet; böyle dediler. Allah’tan başkasına kul olmamayı ve gerekirse zalim sultana karşı kıyam etmeyi öğreten mukaddes namaz ibadetini yozlaştırıp onu neredeyse iktidar sahiplerine itaat etme ritüeline dönüştürdüler.

Kime vergi veriyorsanız ve kimin veritabanına kayıtlı iseniz, siz o gücün kulusunuz. Tabii ki, sizi veritabanına kaydeden ve doğal insanlık haklarınızı uygulamak için bile ondan izin almanızı isteyen güç, size onun kulu olduğunuzu söylemez. Allah’tan başkasına kul olmamak lafı bir aldatmacadır. Hepimiz önce devletin kuluyuz, ondan sonra, bazılarımız bir de Allah’ın kulu olmayı seçerler.

Burada önemli olan cümleyi tekrar okuyalım: “neredeyse iktidar sahiplerine itaat etme ritüeline dönüştürdüler…”.

Evet, insanlar Allah’ın kulu olduklarını zannederler ama önce yaşadıkları toprakların sahibi kimse onun kullarıdırlar. Şu anda toprakların sahibi egemen güçlerdir. İnsanlar da onların kuludur. Din; egemen güçlerin insanlara, “sen benim kulum değilsin, Allah’ın kulusun” diyerek aldatmak için kullandığı bir araçtır.

İslam modelini yönetim modeli olarak seçmiş devletler, İslam’ın Allah’a teslim olma ilkesini, kendilerine teslim olmak olarak anlamışlardır. Namazda secde edilen aynı zamanda egemen güçtür. Boynunu büküp, teslim olmuş ve sürü olarak tanımlanmayı kabul etmiş insanlar çok kolay yönetilir. Egemen güçler, insanların boynunu İslam ile büküp kendi egemenlikleri altına almayı çok iyi bilirler.

Kendileri sözde dünya nimetlerinden alabildiğince yararlandılar da yoksul müminler içinse sadece öbür dünyada cennet hayalini bıraktılar.

İslam bu işte. İslam, egemen güçlerin halkı aldatmak ve sömürmek için kullandıkları devlet düzenidir. Siz bundan başka bir İslam olduğunu söylüyorsunuz. Yeni tanımlamalar yaparak, yeni bir İslam yaratacağınızı zannediyorsunuz. Daha doğrusu, yeni tanımlamalar yaparak, İslam’ın bozulmamış özüne varabileceğinizi zannediyorsunuz. Muhammedî İslam diyorsunuz. Ama nafile. Başka bir İslam yok.

İslamın sahibi devlet olduğu müddetçe, siz o İslamdan saf ve insancıl bir din çıkartamazsınız. Tek çözüm dini özelleştirerek, dini devletin kontrolünden kurtarmaktır.

Din özelleştirilmelidir. Din bireysel olmalıdır. O zaman herkes istediği İslam’a inanır; devlet İslam’ı kullanarak halkı aldatamaz; cemaat ve tarikat adı altında örgütlenmiş din tacirleri de insanları kandıramaz. Ama dinin özelleştirilmesi en azından üç kuşak veya yüzelli yıl alacaktır. Onun için şimdiden başlamamız gerekiyor.

Hesap vermediler. Hesabı ahirete havale ettiler.

İslam bu işte. Din tacirlerinin kullandığı en eski aldatmaca yöntemi, ahiretle aldatmaktır.

Mukaddes adalet kavramı; bizim, şahsi, toplumsal, ticari ve siyasi hayatımıza hakim midir?

Yoksa biz yargı erkini, muhaliflerimize karşı tıpkı Yezit’in ve Muaviye’nin yaptığı gibi bir sindirme aracı olarak mı kullanıyoruz?

“Biz” kim? Adalet bireyin değil, tüzel varlıkların kontrolü altındadır. Yargı erki bir tüzel varlıktır. Dini yoktur. İslam’la da bir ilgisi yoktur. Türkiye bağlamında, adaletin İslam’la bir ilgisi yoktur ve olmamalıdır. Türkiye’de şeriat yoktur; hukuk bazlı bir adalet anlayışı vardır. Bu insancıl bir hukuk mudur? Adaleti adil olarak dağıtan bir hukuk mudur? Tartışılar. Bunlar ayrı konular. Ama adaletin din ile bir ilgisi yoktur.

Adil olmak için müslüman olmaya gerek olmadığı gibi müslümansanız, büyük bir olasılıkla, adil değilsiniz. Başında bir müslüman olan ve şeriat kurallarına göre yönetilen adil diyebileceğimiz bir ülke olmaması bu dediğimizin ispatıdır.

Bize verilen emanete sadakat gösteriyor muyuz?

Yönetim mekanizmalarına ehliyet ve liyakat sahibi kişileri mi yoksa çok iyi nutuk atan, kendi hizbimizden olan, dünyevi çıkarımıza uygun düşen kimseleri mi seçiyor ve tayin ediyoruz?

Bunları yapan da tüzel varlıklardır. Devlet bir tüzel varlıktır; adı üstünde, hukuktan doğmuş bir organizmadır. Devlet, kendi menfaatlerine uygun olarak tanımladığı kanunlar ile halkı aldatarak varlığını devam ettirir. Devletin tanımladığı hukuk sistemi halkı sömürmek için tanımlanmıştır. Tüzel varlıkların dini yoktur. İslam kuralları onları bağlamaz. Şeriat kanunlarını seçmiş ülkeler hariç. Ama Türkiye’de şeriat yoktur. İslamî kanunlar ülkemizde geçerli değildir. O zaman, Türkiye’de adalet kavramı İslama sorulmaz.

Toplumun en küçük yapı taşı dediğimiz aileden başlayarak ülke yönetimine varıncaya değin İslam’ın meşveret ilkesini gözetiyor muyuz?

Meşveret ilkesini hayatımıza uygulamak istiyorsak neden İslam’ı örnek almalıyız? Eğer meşveret ilkesini hayatımıza uygulamak istiyorsak ve kendimize bir rol model arıyorsak, Atatürk’ü örnek alabiliriz. Araplarla ne işimiz var? Meşveret işinin ustası Atatürk’tür. Meşveret yönetimi olan Cumhuriyeti kurmuştur.

Farklı fikir ve inançlara, farklı siyaset ve yaşam tarzlarına asgari insanî ve İslamî saygıyı gösteriyor muyuz?

Saygı kavramını İslam’dan almamıza ne gerek var. Anlamak zor. Bedevi ahlak kuralları üzerine kurulmuş bir dinden modern ve iyi ahlak kuralları çıkartmaya çalışıyorsunuz. Bu imkansızdır.

Yoksa herşeyi en iyi ben bilirim, ben bilemiyorsam oğlum bilir, kızım bilir, benim hizbim bilir, taraftarlarım bilir deyip diğerlerini ötekileştirmeyi hatta terörize etmeyi bir hayat ve siyaset tarzı haline mi getiriyoruz?

Tam da Arap karakterini anlatmışsınız! İslam ahlakı, Bedevi kabile ahlakıdır. İslam’a yaklaştıkça, kurumlarınızı ve halkınızı İslamlaştırdıkça, Araplaşırsınız; Türklüğünüzü kaybedersiniz ve bir dizi olumsuz Arap özelliklerine sahip olursunuz.

Biz gerçekten Hüseyin’den yana mı yoksa farkında olmadan Yezit’ten yana mı saf tutuyoruz?

Böyle bir taraf seçmemiz mi gerekiyor? Ne Yezit’i bilirim ne de Hüseyin’i. Adalet kavramından bahsedeceksem en son bakacağım yer Arap ve İslam tarihidir.

Cemil Bey, İslam tarihi bir adaletsizlik ve katliamlar tarihidir. Bunu bilmemenize imkan var mı? Sizin yaptığınız İslam özürcülüğüdür. Arap özürcülüğüdür. İslam tarihindeki tatsız gerçekleri yeni tanımlamalar yaparak sıvamaya ve örtmeye çalışıyorsunuz. İslamın kanlı geçmişini, katliamlarını, özellikle ırkdaşlarımıza yaptığı katliamları unutturmaya çalışıyorsunuz.

Arabın Arabı kestiği Kerbela yerine neden Arabın Türk çocuklarını ve kadınlarını kestiği katliamları anlatmıyorsunuz? Toplumsal ahlakınızı İslam ahlakı üzerine kurarsanız işte böyle Araplaşmış yoz bir toplum elde edersiniz. Siz diyorsunuz ki, İslam bu değil, başımızdakiler İslam’ı yanlış uyguladılar. Hayır efendim. İslam bu. İslamın amacı, hedefi, özü bu. Eğer toplumunuzu İslama göre tasarlarsanız sonuç budur.

Geri dönün ve Türk töresine göre tasarlanmış bir toplum yapın. Yani dini özelleştirin. Kadını aşağı görmeyin. Siz kadını aşağı görüyorsunuz demiyorum. İslam kadını aşağı görüyor, siz de kadını aşağı görmeyen bir İslam yaratmaya çalışıyorsunuz. Halbuki yapılması gereken İslam’ın özelleştirilmesi ve toplumsal alandan atılmasıdır. Toplumun hiç bir kusurunu İslam ilkelerini örnek alarak düzeltemeyiz.

İslam’ın beş şartını ayaklar altına alan bir toplumu Allah hidayete erdirmez.

Cemil Bey, sizin tanımladığınız İslam’ın bu beş şartını acaba sizden başka kabul eden var mı?


Notlar:

— Cemil Kılıç’ın yazısı: İslam’ın Beş Şartı Ya Da Hz. Hüseyin Neden Şehit Oldu?

Acaba her isteyen İslam’a yeni şartlar ekleyebilir mi? Nasıl olsa Kuran’da “İslam’ın şartları” diye açıkça belirtilmiş şartlar yok.

Hiç namaz kılmayın fakat adil olun, müslüman olursunuz; namaz kılın fakat adil olmayın cehennemlik olursunuz.

Cehennemlik olmak için önce müslüman olmak gerekir. Müslümanlığın en genel tanımı, şöyle olmalı: Müslüman; cennet veya cehenneme gitmek için bu dünyada sınava sokulduğuna inanan insan demektir. Ama bu tanım da sorunlu. Eğer müslüman değilseniz, kimse sizi cennete veya cehenneme yollamak için yargılayamaz. Nasıl müslüman olunur? sorusu cevapsız kalıyor.

Reaya: Arapça kelime. 1. Birinin gözetiminde olan davar, sürü. 2. Hükümdarın gözetmekle mükellef olduğu halk.

— İslam ve Bedevilik hakkında bir kaç not da bu yazıda var.

Bedevilik her anlaşmazlığı kan davasına indirgeyip çözen bir kabile kültürüdür.

Çünkü, kabile kültüründe birey yoktur. Kabile vardır. Bireye yapılmış bir hakaret kabileye yapılmış sayılır.

— Müslümanlık adil olmak olarak tanımlanabilseydi, her adil olan müslüman olurdu, bu da bir insanın sağlığı için çok zararlı bir şey olurdu. Eğer müslüman değilseniz, Allah sizi yargılayıp cehenneme yollayamaz. Allahın işi sadece müslümanlarla. O zaman, eğer, insanlık yapayım, adil olayım, deyip de insanlara karşı adil davranırsanız bir bakmışsınız müslüman olmuşsunuz. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını. Her an, yanlış bir hareketiniz yüzünden, kendinizi cehennemde bulabilirsiniz.

O zaman , adil olmamak en iyisidir; en azından cehenneme gitme olasılığınız ortadan kalkmış olur.

Ayrıca, doğada adil olmak diye bir kavram yoktur. Adil olmak doğaya aykırıdır. Doğada her yaratık önce kendi menfaatini düşünür. Adil olmak yoktur, ortak yaşam anlaşmaları vardır. Doğanın temel süreci ortak yaşam anlaşmalarıdır. İnsanlar için de, ortak yaşam anlaşmaları yapmak, adalet gibi idealist ve anlamsız bir kavramı uygulamaya çalışmaktan çok daha iyidir. Eğer İslam, adil olmayı insan olmanın temel ilkesi olarak ileri sürüyorsa, ben bunu ciddiye alamam.

— İslamın 5 şartı olarak bize öğretilen namaz kılmak, oruç tutmak, vs. fiil iken, Cemil Kılıç, yeni şartlarını isim olarak vermiş. Fakat, onun da demek istediği aslında, “adalet” değil, “adil olmak” adaletli davranmak.

— İhsan Eliaçık, İslam’ın beş şartı Kerbela’dan sonra uydurulmuştur diyor.

Aynı şey yazı olarak.

doğal insanlık haklarınızı uygulamak için bile ondan izin almanızı isteyen güç…

Mesela, evlilik gibi. Mesela, yeryüzünde sınırsız dolaşma hakkı gibi.

— Neden, Türkiye’de binlerce akademik, alim, ulema, Arap tarihini bu kadar derinlemesini inceliyor ve biliyor da, neden Cumhuriyet tarihini, Türk tarihini bilmiyorlar? Çok ilginç değil mi?

Kerbela olayının tarihsel bir olay mı yoksa, bir efsane, bir mit mi olduğu bile belli değil.

Allah Kâinatı takip ediyor mu?

img_20190620_0901462879258615747779671.jpgİlahiyat doktoru Niyazi Beki, bu yazısında Kâinatı kim yaratmış? sorusuna cevap vermiş: kâinatı Allah yaratmıştır. Sonra da, Allah yarattığı kâinatı yakından takip ediyor mu? sorusuna olumlu cevap vermiş: Allah yarattığı kâinatın gelişimini takip ediyormuş.

Aslında, Niyazi Beki, bu çok eski sorulara cevap bulmamış, sadece, Allah’ın varlığı önkabulü üzerinden tanımlamalar yapmış. Çünkü “Allah kâinatı yarattı” demek bir tanımlamadır, bir varsayımdır; bir inancın dışa vurumudur.

Fakat, ne Allah’ı bir varlık olarak bilebiliriz, ne de kâinatı bir bütün olarak bilebiliriz. O zaman, “Allah kâinatı yarattı” cümlesi aslında “bilemediğimiz bir varlık, bilemediğimiz bir sistem yaratmış” cümlesi ile eşdeğerdir. Veya, daha genel olarak, “bir bilinemez, bir bilinemez yaratmış” diyebiliriz. Aslında, “yaratmak” kelimesi de sorunlu. Nasıl yaratmış? Süreçleri mi yaratmış? Kanunları mı tanımlamış? İsimleri olan şeyleri mi yaratmış. (Kuran’da isimleri olan şeyleri yarattığı anlaşılıyor.)

Öyleyse, Allah’ın kâinatı yarattığı cümlesi bize ne söyleyebilir? Anlamlı bir şey söyleyemez. Sadece, insan aklının çok sınırlı olduğunu ve mutlak varlık olarak tanrıyı ve mutlak bütün olarak kâinatı anlayamayacağımızı kendimize hatırlatmış oluruz.

***

Asıl sormamız gereken soru şudur: Bu kısıtlı insan aklımızla, bu tip mutlak cevaplar gerektiren soruları cevaplayabilir miyiz? Bence cevaplayamayız.

***

Allah’ın, yani Arapların “İlahların İlahı” (El İlah) diye tanımladığı ve kendisi hakkında 99 isminden başka hiçbir şey bilmediğimiz bir “varlığın” kâinatı ve insanları yarattığı varsayılmış.

Bu varsayımdan sonra, bu bol isimli fakat bilinemez varlığın, kâinatın ve insanların işlerini takip ettiği ve olayların doğal akışına karıştığı varsayılmış.

Bu savı kabul etsek bile aklımıza bir soru geliyor. Kâinat bir ilişkiler ağı olarak yaratılmıştır. (Kâinat madde değildir; süreçtir.) Kâinatın bir yerinde bir ilişki değiştirilince, diğer yerlerdeki ilişkiler ve olaylar da etkilenir.

[Ama kâinattaki olaylar sürekli ve kesintisiz olarak olmaya devam ediyor. Bu olan olaylar zincirinden hangisini El İlah’ın, olayların doğal akışına ters olacak bir şekilde değiştirdiğini bilemeyiz.]

img_20190620_0904507497906026035419192.jpg

Eğer, El İlah, bir olaya karışırsa bunun ilişkiler ağı içinde beklenmedik sonuçları olabilir. Zaten El İlah her şeyi; her olayı ve bu olayları gerçekleştirecek olan her aktörü, önceden belirlemiş ve Levhi Mahfuz denen bir kitaba yazmış. El İlah, daha sonra fikrini değiştirip insan işlerine karışmak istese ve mesela “şu kulum çok dua etmiş, ona bir kıyak yapayım da zengin olsun” dese, Levhi Mahfuz’da kendi yazdıklarını değiştirmesi gerekir; bu da El İlah’ın hata yaptığı veya kendisi ile çeliştiği anlamına gelir.  (Ama zaten hiç kimse Levhi Mahfuz’da yazılı olan ve kendisi için uygun görülen dua miktarının dışına çıkamaz. Bu sebepten birisinin fazla dua etmesi ve fazla dua ettiği için Allah tarafından mükafatlandırılması söz konusu olamaz.)

Ben El İlah’ın isimleri arasında “kendisi ile çelişen” ismini bulamadım, onun için, El İlah’ın insan işlerine karışıp kendisi ile çelişeceğini ve Levhi Mahfuz’da değişiklik yapacağını zannetmiyorum. Eğer yaparsa, bütün Levhi Mahvuz’u yeniden yazması gerekirdi çünkü kesintisiz ve kopuksuz olan sebep sonuç zincirini kopartmış olurdu. Yani, El İlah, Levhi Mahfuz’da en ufak bir değişiklik yapsa gelecek olaylar zincirini değiştirmesi gerekecektir, bu da yeryüzünde hiç beklenmedik mucizeler ve saçma sapan olaylara sebep olabilir. Zaten El İlah insan işlerine karışmaya niyetli olsaydı Levhi Mahfuzu yaratmazdı.

Neyse, bu konulara hiç girmeyelim ve Niyazi Beki’nin varsaydığı gibi bir yaratıcının (El İlah veya başka bir ilahın) insan işlerine karıştığını varsayalım. (Zaten bu soru El ilah ile veya İslam ile ilgili bir soru değildir, okulcu filozofların binlerce yıldır tartıştığı en eski sorulardan biridir. Bu soruya şimdiye kadar verilmemiş cevap yoktur. Yeni bir cevap bulsanız bile alimin biri çıkar ve tam aksi bir cevap verebilir. Okulculuk bu demektir. Her yorumun bir yorumu vardır.)

***

Önce El İlah’ın insan işlerine karıştığı savına karşı çıktığımı düşündüm. Fakat sonra akvaryumdaki balıklara baktım. Balıkların tanrıları ile ilişkilerinin ne kadar insanların tanrıları ile olan ilişkisine benzediğini gördüm. Balıklarımın tanrısı benim. Onları besliyorum; sularını değiştiriyorum; sevdikleri yaşam ortamını hazırlıyorum; mutlu yaşamalarını ve üremelerini istiyorum.

Balıklar kendilerinin özgür iradeleri olduğunu zannediyorlar. Belki de bir ölçüde özgür iradeleri var, akvaryum içinde serbestçe dolaşabiliyorlar. Attığım yemlerin en iyi parçalarını seçip yediklerini zannediyorlar. Ama yanılıyorlar, özgür iradeleri olamaz çünkü onların da insanlar gibi kaderi önceden belirlenmiştir ve Levhi Mahfuz’da kayıtlıdır.

[Levhi Mahfuz’la ilgili sorular akla geliyor: Acaba Levhi Mahfuz’un sayfaları ne büyüklüktedir? Bir sayfada kaç olay yazılıdır? “Olay” nasıl tanımlanmaktadır? Çünkü her an sonsuz sayıda olay olmaktadır; hangileri levhi mahfuza yazılmıştır? Yani hangi ölçekte bakılarak olaylar seçilip Levhi Mahfuz’a kayıt ediliyor? Sayfaları kim çeviriyor? Her sayfa zamanın geçtiği hızla çevrilmeli ki sayfalardaki olaylar bu dünyada gözlemlediğimiz gibi zamanın doğal akışı içinde gerçekleşsin. El İlah ve teknolojiden sorumlu melekleri neden bilgisayar teknolojisine geçmemişler? Neden El İlah, olayları kayıt etmek için ilkel kitap teknolojisini seçmiş? Takribî bin sene sonra insanların bilgisayar teknolojisine geçeceğini bilmiyor muydu? Levhi Mahfuz defteri ne zaman açıldı ve kayıt işi ne zaman başladı? İnsanların yaratılışı ile mi? Yoksa insanın yaradılışından milyonlarca yıl önce tek hücreli organizmaların yaradılışı ile mi başladı? Levhi Mahfuz kimin için yazıldı? Bir işlevi var mı? El İlah’ın iletişim konusunda teknolojiyi takip ettiğini biliyoruz çünkü Musa’ya emirlerini kil tablette çivi yazısı ile yollamışken, daha sonra ki iletişimlerinde yeni teknoloji kullanarak kitaplarını kağıt üstünde yollamış olduğu söylenir. Gerçi biz Tevrat, İncil ve Kuran’ın ciltlenmiş kitaplar olarak indirilmediğini fakat daha sonra insanlar tarafından yazıldığını biliyoruz. Bu Levhi Mahfuz çok ilginç bir konu ve ayrı bir yazı gerektiriyor.)

***

Balıkların hür iradesi var mı? Genel olarak, canlı varlıkların hür iradesi var mı?

***

Akvaryumdaki balıklar sanki istediklerini yapıyorlar gibi görünüyorlar ama aslında biz onları istediğimiz gibi yönlendiriyoruz; hayatları bize bağlı. Ve herşey, bütün kâinat, Levhi Mahfuz’a bağlı. Hür irade diye bir şey yok. Kimse yaptıklarından sorumlu değil. Her yaptığımızdan sadece Levhi Mahfuz’un yazarı El İlah sorumlu. O zaman neden bizi yaptıklarımızdan sorumlu tutuyor acaba? İlginç bir soru. Hür irademiz yoksa ve her hareketimiz önceden belirlenmişse, suç ve ceza sistemimizin değişmesi gerekmez mi? Levi Mahfuz’da yazılı olan olayları zorunlu olarak yapıyorsak ve kendi kararlarımızı kendimiz veremiyorsak o zaman neden mahkemede yargılanıyoruz ve cezalandırılıyoruz?

***

İslam’ın en temel ilkelerinden birine göre bu dünya bir sınavdır; Liseye Geçiş veya Üniversiteye Giriş sınavları gibi; bu dünya insanlar için Cennet’e Giriş Sınavıdır (CGS). Sınavı geçemeyenler Cehenneme geçiş yapacaklardır. Bu dünyada verdiğimiz kararlar ve yaptığımız seçimler cennete gidip gidemeyeceğimizi belirleyecektir. Fakat, burada birileri bize yalan söylüyor; bizi kandırıyor, ama kim? Çünkü El İlah bütün olayları Levhi Mahfuz’a yazmış. Hür irade diye bir şey yok. Biz sadece Levhi Mahfuz’da yazan senaryoyu kelimesi kelimesine oynayan otomatlarız. Verdiğimizi zannettiğimiz bütün kararlar zaten bizim için önceden verilmiş. Nasıl bir sınav bu böyle?

***

Akvaryum konusuna geri dönersek; bu süs balıklarından birinin, Darwin’e inat, hızla evrilip akıllandığını ve hür irade vs. gibi felsefi sorular üstüne düşündüğünü varsayalım; bu akıllı balık nasıl akıl yürütürdü? Bir kere, akvaryum dışında bir dış dünyanın olduğunu görürdü. Yemlerin dış dünyadan geldiğini gözlemlerdi. Belki yemlerini veren bir tanrı kavramı bile geliştirebilirdi. Hatta, bu akıllı balık, kendini peygamber ilan edip diğer balıklara Tanrıların elçisi olduğunu söyleyebilirdi. Böylece kendine özel bir önem verip yemlerin en iyi kısmını yeme hakkı olduğunu söyleyebilirdi. Ve tanrıları balık işlerine karıştırmak için, yani tanrılardan daha çok yem koparabilmek için, tanrılarına adaklar adayabilirdi, veya onların hoşuna gidecek hareketler geliştirebilirdi. Aynı bizim tanrılarımızla kurduğumuz ilişki gibi, yani “ibadet” dediğimiz şey gibi.

İbadet, tabii ki, adak adamanın, kurban kesmenin, soyutlanmış halidir. İnsanlar önce kendi aralarından birini seçip adak olarak tanrılara sunarlardı. Kendileri için çok değerli bir şeyi tanrılara sunarlarsa isteklerinin yerine geleceğini zannederlerdi. (Yeryüzünde, rüşvet vererek işlerini halletmeye alışmış insanların anlayışı bu. Tanrılara da rüşvet vererek işlerini yaptırmaya çalışıyorlar.) Fakat insan kurban etmek toplum için travmatik bir olay olduğu için daha sonra hayvanları öldürüp tanrılara adamaya başladılar ve gördüler ki tanrıların umurunda değil; ha insan kurban etmişler ha hayvan sonuç aynı. Bazen isteklerine olumlu cevap geliyor bazen hiç cevap gelmiyor ve boşuna adak adamış oluyorlar. Tanrılar sanki insanların adaklarına pek önem vermiyorlar. Gerçekten de öyle. Tanrılara sunulan her adak her dua boşa gitmeye mahkumdur. Çünkü hiçbir adak Levhi Mahfuz’da yazılı olanları değiştiremez. Tanrılara sunulan adaklar bir işe yaramaz çünkü zaten ne olacağı Levhi Mahfuzda yazılmış, adak adayacağın bile yazılmış; Levhi Mahfuz diye bir şeyin olduğunu öğrenip nihilist olacağın da yazılmış.

İnsanlar daha sonra bakmışlar hayvan adamaya da gerek yok, sadece lafla adak yapsan, yani dua ederek yalvarsan, yine sonuç aynı. İnsanların tanrılarla ilişkisindeki bu son aşamada, insanlar tanrılara laf kurban etmeye başlamışlar ve bu laflara da “dua” demişler. En masrafsız kurban şeklini bulmuşlar yani. Anlayamadığım bir şey var. El İlah neden kendine bir insan kurban edilmesi yerine, dua adı altında laf salatası yollanmasını kabul ediyor? El İlah’ın umurunda değil çünkü yeteri kadar insan zaten ona kurban ediliyor. Bin yıldır, El İlah’ın yeryüzünde çıkarttığı veya çıkarttırdığı savaşlarda ölen milyonlarca suçsuz insan ona kurban edilmiş oluyor.

***

Bizim de akvaryumlardaki balıklardan bir farkımız yok. Biz de atmosfer dediğimiz bir sıvının içinde yaşıyoruz. İsmi El İlah olmasa bile, bizim göremediğimiz bir “varlık” bizi takip ediyor olabilir ve bizimle eğleniyor olabilir. Bu olasılığı kabul etmek gerekir. (Bir çok eski geleneklerde tanrıların insanları kendilerini eğlendirsinler diye yarattığı söylenir.)

***

Ama öte yandan, bizim doğa dediğimiz sistemi tasarlayan varlık —doğayı tasarlayan varlığın kâinatı yaratan yaratıcı olması gerekmez— tasarladığı sistemin kendi kendini sürdürebilmesini istemiş. Doğanın Levhi Mahfuz’u yok. Doğa’da kesin kader yok; olasılıklar var. (Bir şey olduktan sonra ancak olduğunu bilebiliriz.) Olaylar belirlenmiş düz bir çizgi üzerine gelişmiyor –sonsuz olasılıklardan– olabilecek olaylardan bazıları oluyor; olmayanlar olmuyor.

Doğanın tasarlayıcısı, bizim “yapay zeka” dediğimiz şeye benzeyen bir yazılım ile kendi varlığını ilelebet devam ettirebilecek bir sistem kurmayı denemiş. Başarılı olduğu da söylenebilir. Yapay zeka, kendi varlığını devam ettirebilmek için, bağımsız olarak, doğru karar verebilen ve yeni şartlara adapte olabilen varlıkların bu özelliğine verilen addır. Doğadaki varlıkların da bu özelliği vardır. Doğanın kendisi de devamlı değişerek varlığını devam ettirmektedir. Doğanın canlı bir varlık olduğunu söyleyenler de var.

Doğanın yaratıcısı, yarattığı sistemin kendi başına sürüp gitmesini istemiş; kendi karışmak istemiyor, ama karışmasa bile seyrediyor mu? Bilmiyorum.

Aslında, kâinatı El İlah mı yaratmış bilemem, ama doğayı El İlah’ın yaratmadığını söyleyebiliriz. El İlah’ın mutlakçı bir tarzı var. Her şeyi önceden bilmek istiyor. Baştan sona ne olacağını bir kitaba yazıyor ve olaylar yazdığı gibi gelişiyor. El İlah olayların mutlak hakimi olarak kalmak istiyor. Kâinatta El İlah’ı şaşırtacak olağan dışı (Levhi Mahfuz’da yazılı olmayan) bir şey olması imkansızdır. El İlah’ın kâinatında tesadüf diye bir şey yok; olsa bile çakma tesadüfler olarak vardır çünkü Levhi Mahfuz’da “tesadüf” olarak araya sıkıştırılmış olaylar olabilir ama beklenmedik bir olay olamaz. Yani El İlah, “biraz da tesadüf ekleyeyim de insanlara doğal görünsün” diye tesadüf gibi görünen olaylar eklemiş olabilir. Yoksa zaten her şeyin tesadüf olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Doğanın tasarımcısı ile kâinatın yaratıcısı arasında önemli bir tarz farkı var. Doğa temel fikir olarak israfı seçmiştir. El İlah ise israftan nefret eder. İnsanlara “israf etmeyin” diye öğütler verir. El İlah sistemci değildir; herşeyi önceden kararlaştırır ve teker teker yazar. Doğa ise olacakları önceden planlamamış, sadece aktörleri yaratmış ve onları doğaya salmıştır. Daha doğrusu, bu aktörlerin varoluş oyununu oynadıkları sahneye biz “doğa” demişiz. Doğanın tasarlayıcısı değişen şartlara adapte olarak varlıklarını sürdürebilen organizmalar tasarlamış.

Ama son söz, El İlah’a veya kâinatı kim yaratmışsa ona ait olacak, çünkü bir zaman sonra güneş soğuyacak, yeryüzünde canlı kalmayacak, dünya bir taş parçası olacak sonra da yok olup gidecek. Bunlar hep Levhi Mahfuz’da yazılı. Onun için, Hayyam’ın yazmış olabileceği gibi, “herşey boş; sebepsiz coş”. Ama bunu da yapamayız ki! Sebepsiz yere coşamayız. Levhi Mahfuz’da ne yazıyorsa ancak o kadar coşabiliriz.

***

Eğer doğayı El İlah yaratmış olsaymış, çok daha değişik bir doğa yaratırmış. Mesela, ağaçlar sadece belirli miktarda tohum üretirdi ve bu tohumların hepsi ağaca dönüşürdü. Bir tanesinin bile çürümesine ve israf olmasına izin verilmezdi. Çünkü El İlah israftan nefret eder. Ayrıca doğayı El İlah yaratmış olsaydı doğada sadece hurma ağaçları olurdu. Bütün yeryüzü hurma ağaçları ile kaplı olurdu. El İlah, doğayı yaratmış olsaydı, hayvan olarak da sadece deve yaratırdı. Bir insanın deveden başka hayvana ihtiyacı var mı? (Gerçi El İlah, Kuran’da her türlü nebatatı ve hayvanatı yarattığını söyler.)

Doğayı tasarlayan tasarımcı ise, her ağacın üremesi ile tek tek ilgilenmek istememiş. Ağaçların kendi başlarına ortama adapte olup üremelerini istemiş. Bulduğu sonuç ilginç: İsraf. El İlah israfı yasaklar ama doğa dediğimiz bu sistem israf üzerine kurulmuştur. Her ağaç, milyonlarca tohum üretir ve bunların büyük çoğunluğu ağaca dönüşmez, israf olup gider. Doğanın tasarımcısı olasılık biliminde uzman birisi olmalı; olasılıkları hesaplamış ve ne kadar tohum israf ederse ağaçların kendi başlarına yeni kuşaklar yetiştirebileceklerini düşünmüş ve ona göre tohum sayısını planlamış.

Doğa ile El İlah arasındaki diğer önemli bir fark da şudur: El İlah canlıları şimdi gördüğümüz biçimleri ile bir prototip olarak yaratır, sonra da onlara kendi nefesinden üfleyerek canlandırır.

Doğa böyle çalışmaz. Doğanın yeni cinsler ve organizmalar yaratmak için kullandığı temel süreç ortakyaşam anlaşmalarıdır. Doğada, ayrı ayrı canlılar ortakyaşam anlaşmaları yaparak yeni tip canlılar yaratırlar. İnsanlar, hatta bütün canlılar, bu şekilde biçimlenmiş ortakyaşam organizmalarıdır. İnsan bedeni, ortakyaşam ortaklarından meydana gelmiş bir organizmadır.

El İlah doğa gibi sabırlı değildir. Doğa çok sabırlıdır. (Zamanın sonsuz olduğunu biliyorsanız tabii sabırlı olursunuz.) Doğa, insan bedeni dediğimiz ortakyaşam organizmasının zamanın sonsuz derinliğinde akıl almaz bir yavaşlıkta bugünkü biçimini almasını sabırla beklemiştir.

El İlah ise “Ol der ve olur”. Öyle ortakyaşammış, zaman içinde evrilmeymiş falan, El İlah’a göre değil… El İlah alıyor eline çamuru; şipşak, insanı bugünkü şekli ile yaratıyor. Bakıyor iyi olmuş, veriyor nefesi, canlandırıyor çamuru. Sonra da ikinci sınıf varlık olarak kadını yaratıyor ve bu iki prototipi de Levhi Mahfuz’da yazdığı olayları yaşasınlar diye yarattığı cennete, yani bir meyva bahçesine bırakıyor. Çöl insanları için meyva bahçesi cennet gibi bir yerdir ya, onların hayal güçlerine uygun bir meyva bahçesi yaratıp oraya cennet adını veriyor. Bunların hepsi Levhi Mahfuz’da yazılı. Bu yazdığımız yazı da Levhi Mahfuz’da her hakkı mahfuz olarak bulunmaktadır.

***

Levhi Mahuz’un kendine atıfta bulunması mümkün mü? Bu sonsuz bir özçağrı kısır döngüsü yaratmaz mıydı?

***

Bu Levhi Mahfuz kitabını yaratan Allah değil de, İslam özürcüsü okulcu ulema olmalı. Onlar bu tip absürd şeyler yaratarak kendi aralarında tartışmayı severler. Biz de Levhi Mahfuz’u ciddiye alıp bu kadar yazı yazdığımız için okulcuların tuzağına düşmüş olduk. Yoksa herşeyi bilen, olayları baştan sona yaratmış olan varlık neden bu olayları bir deftere yazma ihtiyacı duysun. Hem de bir deftere! Bilgisayara bile değil!

***

Doğa kedilerin üremesi ile de tek tek uğraşmak istememiş; kedi anne dört veya beş yavru doğursun demiş. Doğa, doğal şartlar içinde her yavrunun yaşayamayacağını biliyor. Dört yavrudan üçünü tanrılara kurban etmekte bir sakınca görmemiş. En azından bir tanesi yaşasın ve sülale devam etsin, yeter diyor. Anneye yavru sayısına göre meme vermiş. Benim kedimin dört yavrusu oldu ve dört tane memesi vardı. Ama yine de yavrular meme bulmak için kavga etmek zorunda kalıyorlardı; belki her memede bol süt yoktu veya yavrular büyüdükçe yer bulmakta zorlanıyorlardı. Doğa anneye olası yavru sayısına göre meme sayısı vermeyi bilmiş. Hep olasılık hesapları yapmış.

***

İsrafa dayalı bu sistem kendini devam ettiriyor. Kendi kendine varlığını devam ettirebilen bir sistem kurmayı hedefleyen bir yaratıcı neden yarattığı varlıkların işlerine karışmak istesin?

Karışmak istese karışabilir mi? Karışabilir herhalde.

***

Öyleyse, Niyazi Beki’nin “Allah kâinatı ve insanı yaratmıştır ve insanların işlerine karışır” demesi konuyu çok basite indirgemek olmuş. Bu en eski okulcu ve akademik sorulara ilahları işin içine karıştırmadan cevap verebiliriz.


Notlar:

— Niyazi Beki’nin yazısı. Karar gazetesi, 25 Mayıs 2019.

— …kâinatı kim yaratmış sorusuna cevap vermiş: kâinatı Allah yaratmıştır. Böyle bir soruyu akıl yolu ile bilmemize imkan olmadığına göre, yani akıl yolu ile bilinemeyeceğini biliyorsam, Niyazi Beki’nin önkabulünü neden kabul edeyim? Ben de başka bir önkabul kabul ederim; mesela “kâinatı ay tanrıçası Hübel yaratmıştır” derim. Sadece bir kelime değişikliği yapmış olurum; El İlah yerine Hübel yaratmış; inanç meselesi değil mi? Hübel de El İlah da yaratmış olabilir. Güneş tanrısı Şems da yaratmış olabilir.

— …kendisi hakkında 99 isminden başka hiçbir şey bilmediğimiz bir “varlığın”… Varlık kelimesini tırnak içine aldım çünkü Allah bizim varlık olarak tanıdığımız varlıkların hiçbirine benzemiyor. Allah’ı bilmemize imkan yok.  Bir şeyin ismini bilmek o şeyi bilmek değildir. İsmi de koyan biziz zaten. Bir şeyin 99 ismi varsa o şeyi 99 kere daha iyi biliyoruz anlamına gelmez.

Allah isminin nereden geldiği hakkında bir araştırma.

olayların doğal akışı… ne demek ola ki. Herhalde, olayların Levhi Mahfuz’da yazılı olduğu gibi akmasına deniyor.

Levhi Mahfuz’da benim akvaryumumdaki balıkların hareketleri milimetrik olarak kayıtlı olmalı. Balıkların ismi de olmalı. Levhi Mahfuz’da her balığın ismi olmalı ki doğru kayıtlar tutulabilsin. Mesela, Levhi Mahfuz’da “ismi ABC123 olan balık 30 mm yükselip bir yem parçasını yedi” diye bir kayıt olabilir. Bundan anlıyoruz ki, Levhi Mahfuz’da her insanın El İlah tarafından konmuş bir ismi olmalı. Bu dünyadaki isminiz, Ali, Mehmet, Ayşe, Fatma olabilir ama Levhi Mahfuz’da bir “veritabanı” isminiz vardır. (Gerçek isminizi kıyamet gününde öğreneceksiniz; çünkü Levhi Mahfuz melekleri sizi o isminizle çağıracak.) Bu her veritabanı için geçerlidir. Her verinin tek ve belirleyici bir ismi olmalıdır. Mesela, devletin veritabanında isminiz TC kimlik numaranızdır. Devlet sizi ailenizin verdiği isimle tanımaz, size verdiği numara ile tanır. Levhi Mahfuz bir veritabanı olduğuna göre onun için de aynı şey geçerlidir.

Meme sayısı ve yavru sayısı arasındaki ilişki.

— Allah kâinatı takip ediyor mu sorusu biraz garip değil mi? Allah herşeyi biliyor; herşeyi kendi yaratmış; bir da bütün olacakları bir deftere yazmış. Neyi takip edecek?

— Kâinat nedir? Levhi Mehfuz’da yazılmış olan senaryonun oynandığı sahnedir.

— …hangi ölçekte bakılarak olaylar yazılmış? Bu çok derin bir felsefi sorudur. Mesela bir balığın hareket ettiği hangi ölçekte ölçülüyor? Milimetrik yer değiştirmeler mi kaydedilmiş yoksa atomik ölçekte mi bakılmış. Neden balığın hareketleri kayıt edilmiş de, balığın midesinde yaşayan mikropların, yani mikrobiyom’un hareketleri kayıt edilmiyor? Belki ediliyordur. Ama bu dünya sonsuz boyutlardan (veya sonsuz ölçeklerden) meydana geldiği için, olan her olay kayıt edilemez; mutlaka bir seçim yapılmalıdır ve sadece belli olaylar seçilmelidir. Seçim yapmak demek de tanımlamak demektir. Yani, bir olay sadece biz tanımladığımızda vardı. (Aynı bir yüzeyin sadece biz tanımladığımızda var olduğu gibi.) O zaman, Levhi Mahfuz, herşeyin kayıt edildiği defter olamaz. Sadece seçilmiş olayların kayıt edildiği defter olabilir. Ama Levhi Mahfuz olaylar olmadan önce yazılmıştır. Her olay Levhi Mahfuz’da yoktur dedik, olamaz; o zaman Levh Mahfuz’da yazılı olmayan olaylar olmaktadır.

İnsanlara “israf etmeyin” diye öğütler verir. İslam çöl ortamında doğmuştur. Kaynakların çok kıt ve kısıtlı olduğu bir ortamda israf etmemek önemlidir. Kaynakların bol olduğu ortamlarda ise israf etmek güzeldir.

Doğanın canlı bir varlık olduğunu söyleyenler de var. Gaia Hipotezi.

— Kuran’da Allah’ın hayvanları da yarattığını söylediği bazı ayetler:

Yasin (71)

Görmediler mi ki biz onlar için, ellerimizin (kudretimizin) eseri olan hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar.

Mümin (79)

Allah, bir kısmına binesiniz, bir kısmını da yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratandır.

Nahl (5)

hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için bir ısınma ve birçok faydalar vardır. Hem de onlardan yersiniz.

— Dil olmadan din olmaz. Dil dinden önce gelir. Dil olmazsa Allah’ın isimlerini bilemeyiz mesela. Dil olmazsa bize kimse Cennet vaad edemez. Hayvanların dili olmadığı için dinleri de yoktur. Bizim suçumuz neymiş de dinimiz var?

Kuran’a göre dünya sabit mi?

Caner Taslaman Kuran ile akıl ilişkisini çok ince ve veciz bir şekilde ifade etmiş.

Kuran aklı ilahlaştırmaz ama aklı kullanmanın dine hizmet ettiğini gösterir.

Bu lafı ben şöyle yorumluyorum:

Kuran’ın yanlış olması söz konusu olmadığına göre, eğer aklınızla Kuran çelişirse, aklınızı kullanıp Kuran’ı aklınıza uyduracak masallar uydurun.

İslam alimleri tam da bunu yaparlar.

El-Enam suresinde anlatılan İbrahim kıssasını inceleyerek Taslaman’ın sözünün ne kadar doğru olduğunu gösterebiliriz.

Bu kıssadaki çelişkilerin farkına varan alimler, çelişkileri akla uygun hale getirmek için masallar uydurmuşlar.

Bu masallardan en bilineni mağara masalıdır.

Kıssadaki çelişki İbrahim’in güneşin batışını sanki ilk defa görüyormuş gibi davranmasından kaynaklanıyor. İbrahim yeryüzünde yaşıyor, kendine bir tanrı arayacak yaşa gelmiş ama güneşi ilk defa görüyor.

Güneşi gördüğünde çok etkileniyor ve güneş benim tanrımdır diyor. Ondan sonra bir bakıyor ki güneş batıyor. Ben batan şeylerden hoşlanmam mealinde bir şeyler söylüyor ve batan bir şey benim tanrım olamaz diyor. Aynı sürprizi ay ve yıldızlar (gezegenler) için de yaşıyor, çünkü onlar da batıyor.

İbrahim, yıldızlar tanrımdır diyor; ay tanrımdır diyor, ama battıklarını görünce, bunlar benim tanrım olamaz diyor.

Yetişkin bir dünyalı olarak İbrahim’in güneşin ve ayın doğup battığını bilmemesi mümkün mü? Değil.

Peki öyleyse Kuran’daki bu bariz çelişki nasıl açıklanabilir? Kuran’daki çelişkileri açıklamak ulemanın işidir ve bunu çok ustaca yaparlar. İslam bilginleri bu çelişkiyi de bir masal ile açıklamışlar.

Bu masala göre, İbrahim doğduktan hemen sonra annesi onu bir mağaraya kapatır ve bu mağarada İbrahim mucizevi bir şekilde kısa zamanda büyür ve gençlik çağına ulaşır. Mağarada olduğu için gökyüzünü hiç görmemiştir.

Bir gün İbrahim annesine “beni dışarı çıkart” der ve gökyüzü cisimlerini ilk defa görür ve bu kıssada bahsedilen olaylar gerçekleşir. Böylece İbrahim güneşin doğup battığını bilmeden yetişkinlik çağına ulaşmış olur.

Mağara masalının inandırıcı olmadığını söyleyen İslam alimleri de olmuş; onlar da başka mazeretler uydurmuşlar:

“İbrahim tabii ki güneşin, ayın, yıldızların battığını biliyordu ama kavmine bir ders vermek istediği için onların anlayacağı bir dille konuşuyordu,” demişler.

Maksat bu çelişkinin gerçek bir çelişki olmadığını kelime oyunları ve masallarla göstermek çünkü Kuran yanlış ve çelişkili bir şey söylemiş olamaz.

İbrahim, “bu gök cisimleri benim tanrım olamaz, ancak onları yaratan benim tanrım olabilir” diyor. Tamam. Ama bu mantık gök cisimlerini yaratanın Allah olduğunu ispatlamaz ki. İbrahim, gök cisimlerinin bir yaratıcısı olduğu sonucuna varıyor ama bu yaratıcının Allah olduğu sonucuna varamıyor.

Gök cisimlerinin bir yaratıcısı varmış ve o da İbrahim’in tanrısı imiş; veya İbrahim onu kendi tanrısı olarak tanımlamış. Ama kim o? Bilinmiyor.

Tabii bu bir kıssa, mantığa uygun olması gerekmiyor.

Kıssa, hedef kitlenin anlayabileceği bir dilde, eğlenceli ve akılda kalıcı olarak mesajını ileten bir hikayedir. Hikayenin basit olması tekrarlanmasını kolaylaştırır ve kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlar. Bu sebepten kıssanın mantıklı olmasından çok basit ve tekrarlanabilir olması önemlidir.

İbrahim kıssası mesajını doğru olarak vermiş ki günümüze kadar gelmiş ve Diyanet’in sayfasında İbrahim’in nasıl bilimsel ve aydınlanmacı akıl kullanarak paganlığı bırakıp İslam’ı seçtiği anlatılıyor. İbrahim, sanki Descartes’ın dediği gibi, vahiy yolu ile değil, akıl yolu ile tanrısını bulmuş oluyor. Ve bu kıssa bin senedir Kuran’ın akıl ile çelişmediğini vurgulamak için kullanılıyor.

İbrahim İslam’ı bilimsel eleştiriye tabii tutmuş ve ancak ondan sonra İslam’ı kabul etmiş gibi bir masal anlatılıyor. Belki de bu sebepten artık bebeklerin ergenlik çağına gelince kendi akıllarını kullanıp bir din seçmesine izin verilmez; bebek doğar doğmaz kimliğine “Dini: İslam” diye yazılır.

Zaten, bu kıssadan çıkan sonuç, İbrahim örneğinde olduğu gibi, aklını kullanan herkes zorunlu olarak İslam dinini seçecektir.

Demek ki, bu çağda bu peri masalına inananlar var ki onlar İslam alimlerinin tezgahladığı bu çocukça yorumları kabul ediyorlar ve kendi akıllarını tatile yollayıp İbrahim masalına inanıyorlar ve “İbrahim gibi yüce aydınlanmış bir bilim adamı İslam’ı akıl yolu ile seçmiş, bu benim için yeter de artar, ben hiç düşünmeden İslam’ı seçebilirim” diyebiliyorlar.

** ** **

Fakat daha ilginç olanı, İbrahim’in yıldızların, ayın ve güneşin battığına inanması.

Yani İbrahim, dünyanın evrenin merkezinde hareketsiz durduğunu ve gök cisimlerinin dünyanın etrafında döndüğünü söyleyen eski dünya modeline göre konuşuyor. Halbuki gök cisimleri dünya kendi etrafında döndüğü için batarmış gibi görünürler, aslında batmazlar.

İbrahim’in gök cisimlerinin battıkları için tanrı olamayacaklarını söylemesi, onun dünyanın hareket ettiğini bilmediğini gösterir.

Eğer İbrahim’in mantığı ile gidersek, gök cisimleri tanrı olabilir çünkü onlar batmıyor, dünya kendi etrafında döndüğü için onlar doğudan batıya hareket ediyor gibi görünüyorlar.

Eğer İbrahim doğru dünya modelini bilseydi yani dünyanın kendi etrafında döndüğünü bilseydi o zaman uzay cisimlerinin gerçekten batmadığını bilirdi ve belki de onların tanrı olduğuna inanırdı. Veya paganlıktan kendini kurtarmak için başka mazaretler bulmak durumunda kalırdı.

Ama Kuran hatalı olamaz. Kuran’ın dünyanın hareketsiz olduğunu söylemek gibi bir yanlış yapması olanaksızdır ve düşünülemez. Hata bizde olmalıdır; biz Kuran’ı yanlış anlıyor olmalıyız.

Kuran’da adı geçen peygamberler de hata yapamazlar. Öyleyse bizim de aklımızı kullanıp İbrahim’i böyle bir zan altında kalmaktan kurtarmamız gerekir.

Şöyle diyebiliriz:

İbrahim tabii ki dünyanın hareket ettiğini biliyordu ama bunu kavmindeki normal insanlara anlatamazdı. Kopernik’ten binlerce yıl önce kavmindeki basit insanlara dünyanın hareket ettiğini nasıl açıklasın? Böyle bir şey söylese kavmi onu alaya alırdı.

İbrahim, hele hele, Allah’ın, hâşâ, dünyanın hareket ettiğini bilmemesi söz konusu olabilir mi? Dünyaya hareketini veren zaten O!

** ** **

Sonuç olarak, İbrahim’in, bu kıssaya göre, aklını kullanmak açısından örnek alınacak birisi değildir.

Diyanet ise İbrahim’i nerdeyse bir 18. yüzyıl aydınlanmacısı gibi İslam’ı akıl yolu ile sorgulayıp paganlıktan vazgeçip İslam’ı seçen bir bilim adamı olarak göstermeye çalışıyor. Diyanet’in yorumuna göre İbrahim aklını kullanarak tevhid fikrine varıyor ve müslüman oluyor.

Durum hiç de öyle değil. Kıssayı kendi aklımızı kullanarak okuduğumuzda İbrahim’in yürüttüğü mantık pek akılcı gelmiyor bize.

İbrahim güneşin battığını hiç görmemiş gibi “güneş benim tanrımdır” diyor; sonra “Aaa, güneş batıyormuş, o benim tanrım olamaz” diyor. Güneşin batışının sadece görüntü olduğunu bilmiyor.

Ama İbrahim’i bu konuda suçlayamayız.

İbrahim diye birinin yaşayıp yaşamadığı bilinmiyor. Böyle birisi varsa bile ne zaman yaşamış, nerede yaşamış, neler yapmış… hiç bilinmiyor.

Sadece İbrahim adına uydurulmuş bir sürü masal var.

** ** **

Taslaman’ın Kuran ve akıl ilişkisini çok ince ve veciz bir şekilde açıkladığını kabul etmeliyiz; bunun için onu tebrik ediyoruz.

Kuran eğer bilimsel aklı yüceltseydi, ve ilahlaştırsaydı, o zaman Kuran’a inanan kimse kalmazdı. Bu kıssaya bilimsel akıl yürüterek, eleştirel aklını kullanarak bakan birisi ancak güler, “güzel bir fıkra bu” der. Bu kıssaya ciddiye alacak olsak o zaman da Kuran’ın dünyanın hareket ettiğini bilmediği sonucuna varırdık.

Taslaman’ın sözüne göre Kuran diyor ki, aklınızı dine hizmet edecek şekilde kullanın; aklınız dine hizmet etmiyorsa ve Kuran’da çelişkiler falan buluyorsa, aklınızı tatile yollayın, biraz gezsin kendine gelsin.

Bin yıldır da İslam alimleri Kuran’ın bu dediğini yapıyorlar ve akıllarını din uğruna feda ederek Kuran’daki çelişkileri masallar anlatarak kurtarıyorlar. İslam dünyasında akıl çoktan beri tatilde; gitmiş tatile bir daha da dönmemiş.

** ** **

Ama unutmayalım! Kuran’da çelişki yoktur. Çelişki bizdedir. Kuran açıkça dünya sabittir dese bile bunu bize bir ders vermek için diyordur.


Notlar:

YouTube’da Caner Taslaman ve Mehmet Okuyan İbrahim peygamberin aya güneşe neden rabbim dediğini tartışıyorlar. Mehmet Okuyan’a göre bu ayetlerde “yıldız” diye tercüme edilen aslında gezegenmiş. Yani İbrahim, bugün bizim yıldız dediğimiz gök cisimlerine değil, gezegenlerden birine atıf yapmaktaymış. Bu tartışmada dikkat ettim, hem Caner Taslaman hem de Mehmet Okuyan, bilim adamı edası ile konuşuyorlar; sanki Kuran’a bir bilim adamı gibi yaklaşıyorlar gibi bir hava yaratıyorlar. Bu doğru değil. İkisi de İbrahim kıssasındaki çelişkileri sorgulamıyorlar, her İslam alimi gibi, Kuran’ın harf harf doğru olduğunu kabul ediyorlar ve çelişkileri masal anlatarak geçiştirmeye çalışıyorlar. Kuran’a bilimsel olarak, yani inançsız, baksalardı o zaman, İbrahim’in tarihsel bir kişilik olup olmadığını sorgulayarak işe başlarlardı. Halbuki onlar ibrahim’in Kuran’da adı geçtiğine göre mutlaka yaşamış gerçek bir kişi olduğuna ve bu hadiselerin onun başından aynen Kuran’ın anlattığı gibi geçtiğine inanıyorlar. Bu inançlarla yola çıkan birisi Kuran’a nasıl bilimsel bakabilir? Benim inananlara bir lafım yok. Fakat, ulemanın yaptığı gibi, inançlarını bilimsel ve eleştirel akıl ile ispatladıklarını söyleyenlere karşıyım. Bunların doğru söylediklerine inanmıyorum. Bu kıssaya bakıp İbrahim’i aydınlanmacı bir bilim adamı gibi satamazsınız. Bu yaptığınız bizim aklımızla alay etmek olur.

Güneş’e tapmak çok eski bir gelenektir. Bu kıssada da zaten İbrahim o zaman da gök cisimlerine tapanlara bir eleştiri olarak söylenmiş bence. Diyanet’in sayfasından: “Hz. İbrâhim’in kavmi ay, güneş ve yıldızlarla bu gök cisimlerini sembolize eden putlara taparlardı.”

İbrahim/Abraham’ın semantik tarihçesi. Zaten İbrahim sadece semantik olarak yaşamış olabilir. Yani sadece bir anlam olarak, propaganda amaçlı yaratılmış kurgusal bir karakter olabilir.

— “Peki öyleyse Kuran’daki bu bariz çelişki nasıl açıklanabilir?” demişiz yukarda. Ama tabii, Kuran’da “bariz” çelişki olamaz. Nasıl ki, gök cisimleri batması sadece bir görüntüdür, Kuran’daki çelişkiler de öyledir. Bize çelişki olarak görünürler ama değildirler. Ulema, Kuran’da çelişki gibi görünen “sahte” çelişkilerin çelişki olmadığını masallar yazarak bize ispatlarlar.

— Mağara masalı ve İbrahim kıssasının güzel bir analizi için bakınız: Zekeriya Pak,  HZ. İBRAHiM YILDIZ, AY VE GÜNEŞi RAB EDİNDİ Mİ?

— “Diyanet ise İbrahim’i nerdeyse bir 18. yüzyıl aydınlanmacısı gibi İslam’ı akıl yolu ile sorgulayıp paganlıktan vazgeçip İslam’ı seçen bir bilim adamı olarak göstermeye çalışıyor,” demişiz yukarda. Diyanet’in sayfasından: “Böylece Hz. İbrâhim pek çok müslüman ilim ve fikir adamının Allah’ın varlık ve birliğini aklî delillerle ispat etmek bakımından önemle üzerinde durdukları, gözleme dayalı bu istidlâli ile hem putperest kavminin inançlarını çürütmüş hem de hak dinin en temel ilkesi olan doğru bir ulûhiyyet inancının nasıl olması gerektiğini göstermiş bulunmaktadır.”

— “… bebeklerin ergenlik çağına gelince kendi akıllarını kullanıp bir din seçmesine izin verilmez,…” Çocuklar kendi dinlerini seçmeli mi?

— Bahsi geçen ayetler şöyle (el enam suresi 74-80)

(74) İbrahim, babası Azer’e, “Putları tanrılar mı sayıyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapkınlık içinde görüyorum” demişti.

(75) Aynı şekilde biz İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtusunu görüp kavrama imkanı veriyorduk ki kesin inananlardan olsun.

(76) Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü. “Rabbim budur” dedi. Yıldız batınca da “Batanları sevmem” dedi.

(77) Ayı doğarken görünce, “Rabbim budur” dedi. O da batınca, “Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yolunu şaşırmış kimselerden olurum” dedi.

(78) Güneşi doğarken görünce, “Rabbim budur, zira bu daha büyük” dedi. O da batınca dedi ki: “Ey kavmim! ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım”.

(79) Ben, O’nun birliğine inanarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.”

(80) Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin ona ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak rabbimin (beni korkutacak bir şey dilemesi hariç.) Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hala ibret almıyor musunuz?

— Kuran’la ilgili bir not. Bu kıssadan anlıyoruz ki Kuran’ın en önemli amacı putlara tapanların İslam dinine geçmesini sağlamaktır. Ama günümüzde şartlar değişti. Ülkenin yüzde doksanı müslüman, puta tapan yok. Muhammed’in çağındaki şartlar çoktan değişti. Ama biz hala puta tapanlar hakkında yazılmış ayetleri okuyoruz. Allaha ortak koşan yok ama Kuran hala bu kavgayı veriyor. İslam alimlerinin buna uygun bir masal yazmalarını bekliyorum.

Kutsal nedir?

Kutsal bir taş, taş olarak kalmaktadır.
—Lutfi Kaçan

KUTSAL NEDİR?

Özet

1. Her kutsal bir tanımlamadır.

2. Her kutsalın bir sahibi vardır.

3. Kutsal bir metadır ve her meta gibi alınıp satılabilir.

4. Kutsal, varlığını kuşaklar boyu devam ettirebilir.

5. Kutsal değişik alanlarda değişik isimler alır.

6. Saygı isteyen kutsal değil kutsalın sahibidir.

7. İnsanların ve egemen güçlerin kutsala ihtiyaçları vardır.

8. Her kuşak, geçmiş kuşakların kutsallarının sahte kutsallar olduğuna inandırılır.

9. Kutsalı sorgulayanlar cezalandırılır.

** ** ** ** **

I. TANIMLAMA

Her kutsal bir tanımlamadır.

  • Herhangi bir şey kutsal olarak tanımlanabilir; fikirler, eşyalar, kavramlar, davranışlar; soyut veya somut herşey kutsal olarak tanımlanabilir.
  • Kendiliğinden kutsal olan bir şey yoktur.
  • Kutsal, kutsal olarak tanımlanmış şeyin özünde olan bir şey değildir. Öyle olsaydı ölçülebilirdi. Fakat kutsal ölçülemez; fiziki bir şey değildir ve derecesi yoktur.
  • Bir şey kutsal olarak tanımlandığında, onu kutsal yapan şey de tanımlanmalıdır. Daha doğrusu, kutsalı tanımlayan, kutsalının gerçek kutsal olduğuna müşterilerini inandırmak zorundadır; bunu, müşterilerine inandırıcı gelebilecek deliller sunarak yapar.
  • Mesela, doğa üstü bir varlık, kutsalın sahibini kutsamıştır, o da doğaüstü varlıktan aldığı bu güçle, kutsal olarak tanımladığı şeyi kutsar ve o şeyi kutsal yapmış olur.
  • Fakat kutsalı tanımlamak ve kutsalın kaynağını isimlendirmek yetmez; yeni tanımlanan bu muhtemel kutsal ciddi bir pazarlama kampanyası ile hedef kitleye, yani kutsalın müşterilerine, kabul ettirilmelidir. Bu da kolay bir iş değildir. Ama hedef kitle bir kere kabul etti mi, kutsalın sahibi o kitleyi istediğini yaptırabilir. Çünkü, yaptırmak istediği şeyi kutsalın bir parçası olarak tanımlar. Bütün kitap dinleri böyle çalışır. Televizyon reklamları da böyle çalışır.
  • Kutsal fiziki bir şey değildir, bir tanımlamadır, eşyadan eşyaya geçemez. Mesela, bir Kuran kitabının hiç bir kutsallığı olamaz çünkü ona kutsal bir kaynaktan fizik olarak geçen bir kutsallık yoktur. Kutsallık ölçülebilir bir şey değildir. Soyut bir tanımlamadır. Bu tanımlamaya inananın, inandığı bir şeydir. Kutsallık inanandadır, cisimde değil.

II. TANIMLAYICI

Her kutsalın bir sahibi vardır.

  • Kutsal bir tanımlama olduğuna göre bir tanımlayıcısı olmalıdır.
  • Bir kutsalı ilk tanımlayan ve kutsal olarak kabul ettiren onun ilk sahibi olur.
  • Kutsal, o kutsalın sahibinin sorgulanmasını yasakladığı bir tanımlamadır.
  • Kutsalın sahibi, kutsalını önemli bir marka gibi korur. Kutsalını sorgulayanları cezalandırır.

III. META

Kutsal bir metadır ve her meta gibi alınıp satılabilir.

  • Kutsal olan eşyanın kendisi değildir; kutsal bir fikrî mülkiyettir. Alınıp satılan fikrî mülkiyet hakkıdır. Aynı bir marka gibi.

IV. DEVAMLILIK

Kutsal, varlığını kuşaklar boyu devam ettirebilir.

  • Kutsal eskidikçe, onun sadece bir tanımlama olduğunu hatırlayan kalmaz ve kutsallığın gerçek kutsal olduğuna inananlar artar; kutsalın sorgulanması güçleşir; toplumun yerleşik ve saygı duyulan değerlerinden biri olur.

V. İSİMLERİ

Kutsal değişik alanlarda değişik isimler alır.

  • “Kutsal sabit tutulan şey” olarak tanımlandığı için, bir alanda sabit tutulan şeylere bakarsak o alanda neyin kutsal olduğunu anlamış oluruz.
  • Dinde sabit tutulan şeylere kutsal denir. Bir toplumda sabit tutulan şeylere töre denir. Egemen güçlerin tanımladığı ve insanların uymasını istediği sabitlere yasalar denir. Fizikte sabit tutulan şeylere birim denir. Matematikte sabit tutulan şeylere aksiyom denir… gibi. Bunların hepsi sabit tutuldukları için kutsal olarak tanımlanmış şeylerdir. Bu sabitlerin zaman içinde birer tanımlama oldukları unutulur ve tek doğru ve gerçek değerler olarak algılanırlar.

VI. SAYGI

Saygı isteyen kutsal değil kutsalın sahibidir.

  • Kutsala saygı duyulmaz; kutsalın sahibine saygı duyulur.

VII.  İŞLEVİ

İnsanların kutsala ihtiyacı vardır.

  • Kutsallar, sabit olduğu sorgulanmadan kabul edilmiş değerlerdir.
  • İnsanlar değişimden korkarlar; özellikle sonu belli olmayan değişimlerden korkarlar. Devamlı değişen bu dünyada sabitlere ihtiyacımız vardır. Belirsizliklerden korkarız.
  • Uzay istasyonunda her yön aynıdır. Aşağı yukarı yoktur. Bu insanları çok rahatsız eder. Bir iş yapabilmek için astronotun kendini bir yere sabitlemesi gerekir. Yeryüzündeki insanlar da, sabitler tanımlayarak kendilerine bir referans çerçevesi tanımlarlar ve onun içinde kendilerini emniyette hissederler. Kutsalın bir işlevi budur.
  • Devamlı değişen bu dünyada sabitlere ihtiyacımız vardır. Dünyadaki yerimizi bu sabitlerle tanımlarız.

Egemen güçlerin kutsala ihtiyacı vardır.

  • Tarihin başlangıcından beri kutsal, egemen güçlerin, insanları kolayca idare etmesini sağlayan güçlü bir araç olmuştur.
  • Egemen güçler kutsal olarak tanımladıkları tanrılar ile özel ilişkileri olduğunu iddia ederler ve kendi yasalarını tanrıların yasaları olarak halka sunarak onlara istediklerini yaptırırlar.
  • Egemen güçler artık açık olarak “biz tanrıların yeryüzündeki temsilcileriyiz” demeseler bile, kendilerini dinin gerçek sahipleri olarak göstererek aynı şeyi başarırlar.Egemen güçlerin kutsala ihtiyacı vardır.

VIII. ALDATMACA

Her kuşak, geçmiş kuşakların kutsallarının sahte kutsallar olduğuna inandırılır.

  • Kutsalın sahipleri, kendi kutsallarının hak, geçmiş kutsalların batıl olduğuna halkı inandırırlar.
  • Her kuşak, geçmiş kuşakların saf, kendinin akıllı olduğuna inanır. Eskiler, batıla ve aptalca kutsallara inanırken, kendisi akıl yolu ile vardığı ve bilim ile ispatlanmış kutsallara inanmaktadır. Kendisinin de ne kadar saf olduğu ona hiç söylenmez.
  • Bu manipülasyonları yapan kutsalların sahipleridir. Çünkü onlar, en değerli markaları olan kutsallarını korumak için gereken her şeyi yaparlar ve kutsallarını çağın gerçeklerine ve müşterilerinin entelektüel seviyelerine göre ayarlarlar.
  • İnsanlık tarihinin bir döneminde, halkın çoğunluğunun okuma yazma bilmediği zamanlarda, Latince bilen bir rahip sınıfının okuma yazma bilmeyen halkı Latince ile kandırmaları çok kolaydı. Halk okuma yazma öğrendi diye, profesyonel rahip sınıflarının halkı aldatmaktan vazgeçtiğini sanmak saflık olmaz mı?
  • Halk okuma yazma öğrenince, kutsalın sahipleri de çıtayı yükseltirler ve yeni gizli diller yaratarak insanları kandırmaya devam etmenin bir yolunu bulurlar. Onların işi budur.

IX. CEZA

Kutsalı sorgulayanlar cezalandırılır.

  • Kutsalı sorgulayanlar, kutsalın sahipleri tarafından cezalandırılırlar. Kutsalın sahibi ne kadar güçlü ise verdiği ceza da o kadar ağır olur. Bu sebepten, devletin kutsallarını sorgulayanlar en ağır cezalara çarptırılırlar.
  • Bir kutsalı sorgulamanın, sorgulayana ne kazandırdığı şüphelidir. Sorgulayan kazanırsa, o da yeni kutsal tanımlamaları yapma hakkı kazanır ve halkı kutsallar ile kandırma işine kendi tanımlamaları ile devam eder.

** ** ** **

Yukardakinin tekrarı:

Kutsal nedir? İnsanlar neden bazı şeyleri kutsal kabul ederler? Neden bazı şeyleri kutsal olarak tanımlayıp ondan sonra o tanımladıkları kutsalın koruyuculuğunu üstlenirler?

Kutsal saygı ile ilgili. Çünkü hiç bir şeyin veya kavramın kendi özünde kutsal olma özelliği yoktur. O şeyi kutsal olarak tanımlayan insanlar vardır. Ondan sonra bu insanlar (veya kurumlar) kutsal olarak tanımladıkları şeye diğer insanların saygı duymalarını isterler.

Bir kutsala saygı nasıl gösterilir? Saygı aslında kutsala gösterilmez, kutsalın sahibine gösterilir. Saygı isteyen kutsal değil, kutsalın sahibidir.

Kutsala veya sahibine saygı göstermek demek kutsalı sorgulamamak demektir. “Şu kutsal dediğin şey neden kutsal acaba?” diye sorgulanmayacak; kutsalın kutsal olduğuna inanılacak. Kutsalın olduğu yerde inanç vardır. Kutsala olan inanç sorgulanmayacaktır.

Kutsal ile ilgili ritüeller vardır; bunlar da sorgulanmayacaktır. Kutsalın kutsal olduğunu tekrar tekrar onaylamak için kutsalın sahibi ritüeller yaratmıştır. Bu ritüeller sorgulanmayacak, onların kutsalın bir parçası olduğuna inanılacak ve onlar gerektiği zamanda ve yerde usülüne uygun olarak ve usülüne uygun giysiler ile uygulanacaktır.

Bunlardan çıkan sonuç şu herhalde: kutsal, hep saygı, inanç ve sorgulamamak ile beraber bulunuyor.

Kutsalı sorgularsanız, sorguladığınız kutsalın sahibinin elinde bulunan güçlere orantılı olarak cezalandırılacaksınız. Bir kutsalı sorgulamadan önce cezalandırılabileceğinizi bilmeniz ve kabul etmeniz gerekir.

Devletin sahibi olduğu kutsallara saygısızlık yaptığınızda –bütün güç devlette olduğu için– devlet tepenize biner ve sizi keyfine göre orantılı veya orantısız cezalandırır. Onun için devletin kutsallarına saygı duymak mutlu bir hayat sürmek için gerekli önemli bir unsurdur. Devletin kutsallarını en ufak bir saygınız olmasa bile, saygınız varmış gibi görünmeniz menfaatiniz icabıdır.

Kurumlar dışında bireylerin de kutsalları vardır. Bireyler genelde kurumların kutsallarını sahiplenirler ve bu kutsalları savunan askerler olurlar. Bunlardan da korkulur. Çünkü bunlar genelde tek olmazlar, cemaatler, örgütler, tarikatlar kurarlar ve kutsallarına saygısızlık yapanlara karşı cezalandırma girişimlerinde bulunurlar.

Sosyal medyada iyi örgütlenmişlerdir ve bunların kutsallarına bir laf edecek olursanız sizi linç ederler.

Bütün bu saygısızlıkların hep sözlü olması ne garip. Kutsal, söz söyleme hürriyetini engelleyen bir şey olmalı. Kutsala söz söylemek saygısızlık olabiliyor.

Örgütlenmiş kutsal koruyucuları ve kutsalın askerleri sizi belki devlet gibi cezalandıramayabilirler ama uğraştırırlar.

Aslında saygı nedir ona bakmamız gerekiyor. Çünkü saygı ile kutsalı birbirinden ayırt edemiyoruz.

Saygı nedir? Rütbeye, otoriteye, yaşlıya saygı vardır. Saygı bir davranış biçimi olmalı. Saygı güç ile de ilgili bir şey olmalı. Güçlüye veya güçlü olduğuna inandığımız birine veya kuruma saygı duyarız. Gelenekler de bazı şeylere saygı duymamızı emreder. Biz güçlendikçe saygı duyduğumuz şeyler, kurumlar ve kişiler azalır.


NOTLAR:

— Lütfi Kaçan, Kitab-ı Mukaddes ve İslam Geleneğinde Ahid Sandığı‘ndan kutsal ile ilgili alıntılar:

Önsöz, s.7
Herhangi bir nesne kutsalı açığa çıkartırken, kendi olmaya son vermeksizin başka bir şey haline gelmektedir. Çünkü etrafındaki kozmik ortama katılmaya devam etmektedir. Kutsal bir taş, taş olarak kalmaktadır. Görünüşte —daha kesin olarak, din dışı bir bakış açısından— hiçbir şey onu diğer taşlardan farklılaştırmamaktadır. Bir taşın kutsal olarak göründüğü kişiler için, onun hemen o andaki gerçeği, yukarıdakinin tersine olarak, doğa üstü bir gerçek haline dönüşmektedir. Başka terimlerle ifade edersek; dinsel bir deneyimi olanlar için doğanın tümü kendini kozmik kutsallık olarak açığa çıkarma yeteneğine sahiptir. Evrenin tümü, bütünü itibariyle bir kutsalın tezahürü haline dönüşebilir.

S.36-37
Hayatın manevi yüzü yalnız maddi tezahürlerle açıklanabilir. Nasılki rüzgarın varlığı çayırların titremesiyle anlaşıldığı gibi, İlahi gerçeğin anlaşılması da, Mutlakın tecrübesi de, görünen nesnelerden başlamakla olur. Kutsalın merkezi varlığını bir ışık kaynağına benzetirsek, merkezden aydınlanan diğer varlıklar da ışıkla ilişkileri oranında kutsallık kazanırlar. Nitekim putperestlikteki put objesi olan taş, ağaç gibi nesnelerin kutsallığı, kendilerinden değil, içlerinde barındırdıklarına inanılan tanrısal ruh veya güçten kaynaklanmaktadır. Taşa taş, ağaca ağaç olarak tapan tarihte hiçbir topluluk yoktur. Kutsal nesneler, objeler, derûni kutsalla, yani tanrıyla ilişkisi derecesinde kutsal sayılır.

… Mesela Mana’da tabiatüstü güç ve kuvvet vardır. Bu güç içine girdiği her nesneyi etkin ve üstün kılar. Aynı zamanda Mana’ya sahip olan bir nesnenin taşıyana güç verdiğine inanılırdı. Tabi sayılması gereken bir nesneye dokunulması yasak olduğu gibi Tabu olan yiyeceklerinde yenmesi yasaktır.

… İlahi dinlerde kutsalın belirleyicisi bizzat kutsalın kendisidir.

… Eski Ahid’de kutsallık en yüce anlamda Tanrı’ya verilmiştir. Tanrı’nın mutlak kutsallığı onun yaratıklardan farklılığını ve yüceliğini ifade eder.

… Ahid Sandığı, kutsallığın asıl nedeni olan Tanrı’yla bir çok ilişkisinden dolayı kutsallık vasfını kazanmıştır.

Hırka-i-saadet dairesi ve kutsal emanetler.

Hindistan’ın kutsal inekleri. İslamın kutsal hayvanı: domuz.

Kuran kitabının cismi kutsal mı?

IV. (X.) yüzyıla ait ceylan derisi üzerine kûfî hatla yazılmış bir Kur’an sayfası.

Kağıt üstüne Arapça veya Türkçe harflerle basılmış ve çoğaltılmış bir Kuran kitabının kutsallığı nereden geliyor? Kuran metninin basılarak çoğaltılmış halini kutsal sayan insanlar var. Ben bu kutsallığın nereden geldiğini anlamaya çalışıyorum.

Herşeyden önce şunu belirtelim. “Kutsal” bir tanımlamadır ve isteyen herkes “bu Kuran kitabı kutsaldır” diye Kuran kitabının cismini kutsal olarak tanımlayabilir. Ben buna saygı duyuyorum. Kitabın neden kutsal olduğunu açıklaması gerekmez çünkü bir cismi kutsal olarak tanımlayarak onu kutsal yapmış oluruz. Zaten kutsallaştırmanın başka yolu yoktur.

İslamdan önce Kabe’nin etrafında putlar vardı. Bunlar kutsal olarak tanımlanmış taşlardı. Bir cismi kutsal olarak tanımlamak demek o cismi putlaştırmak demektir. İslam dininde putlaştırmak yasaktır. Bir kitabın putlaştırılması da İslam’a aykırıdır.

Kuran kitabını kutsal kabul eden birine Kuran kitabının neden kutsal olduğunu sorsak, kitabın sayfalarında bulunan harflerin ve kelimelerin Allah’ın sözü olduğu ve bu yüzden kutsal olduğu söylerdi.

Kuran’ın metnini oluşturan harflerin ve kelimelerin Allah’ın sözü olduğunu kabul edersek, ve Allah’ın sözünün kutsal olduğunu kabul edersek, bu kutsallığın Allah’tan nasıl bu gördüğümüz kağıt parçasına geçtiğini araştırmamız gerekiyor.

Bu analizi sadeleştirmek açısından, Kuran’ın bütününe bakmak yerine, Kuran’ın ilk kelimesi olan “ikra” kelimesine bakalım.

“İkra” kelimesinin, Allah tarafından Cebrail’e iletildiğini ve Cebrail’in de peygambere ilettiğini kabul edelim. Peygamberin de Cebrail’den aldığı bu kelimeyi seslendirdiğini ve sahabelerden birinin de bu sesi duyup yazıya çevirdiğini ve bir kemik üzerine Arap harfleri ile kazıdığını varsayalım. Böylece peygamberin seslendirdiği “ikra” kelimesi yazıya dökülmüş oluyor.

Bu süreç doğru olabilir ama ben Allah’ın Cebrail’e Arapça kelimeler değil de anlamlar verdiğini düşünüyorum. Cebrail bu anlamları peygambere kelime olarak değil ilham olarak yani anlam olarak aktarmıştır. Peygamber bu anlamları dillendirip seslendirmiştir. Öyle ya da böyle, kutsalın, bir kişiden başka bir kişiye veya bir şeyden diğerine nasıl geçtiğini anlamak istiyoruz.

Ban bu süreçte, Allah’tan Cebrail’e, Cebrail’den peygambere, peygamberden sahabeye geçen sesler ve işaretlerde “kutsal” diye adlandırabileceğimiz bir değer göremiyorum. Hatta, ne sesler ne de işaretler, bir kişiden diğerine geçmiyor.

Peygamberin ölümünden 80 yıl sonra, bu kemik parçalarına, ağaç kabuklarına ve diğer maddelere yazılan ayetler toplanıp, düzenlenip kitaplaştırılmıştır. Bu Kuran kitabı, ayetlerin iniş sırasına göre değil, başka bir sıraya göre düzenlenip kitaplaştırılmıştır. Kuran metni bu şekilde düzenlenmiş haliyle günümüze kadar gelmiştir.

Günümüzde de, Kuran kitabı bu düzene uygun olarak modern matbaalarda basılıp kitap halinde çoğaltılmaktadır. Bu kitapların kutsal olduğuna inanılmaktadır.

Yine sadece “ikra” kelimesine bakarsak, bugün kitapçıdan aldığımız bir Kuran kitabında okuduğumuz “ikra” kelimesinin, ne Allah’la, ne Cebrail ile, ne peygamberle, ne de sahabeyle bir ilgisi olmadığını görüyoruz.

“İkra” kelimesi bir cisim değildir, yani bir cisim gibi zaman içinde devamlılğı yoktur.

Her kelime bir anlamın görünür halidir.

Mesela, ben buraya “ikra” kelimesini yazdım. Daha sonra bir daha yazdım: “ikra”. Bu kelimelerin hiçbiri peygamberin sahabelere seslendirdiği “ikra” sesi değildir. Zaten o ses, peygamber söyledikten sonra, havada bir ses dalgası olarak bir an varoldu, sonra da kayboldu gitti.

Yani, Cebrail’in Allah’tan alıp peygambere ilettiği ve peygamberin seslendirdiği “ikra” sesi, peygamber seslendirdikten sonra, havada yokolup gitti. Kutsallığı vardı ise, o kutsallık da havaya karıştı gitti.

Bu süreç sadece “ikra” kelimesi için değil, Kuran’ın metnini meydana getiren bütün kelimeler için geçerlidir. Peygamberin seslendirdiği kelimelerin hepsi havada ses dalgaları olarak var olup kayboldular. Peygamberin kelimeleri kutsallık ile yüklü olsalarmış bile, kutsallık zinciri orada kopmuştur. Kelimeler aracılığı ile peygamberden bize ulaşan bir kutsallık zinciri yoktur.

Peki kutsallık nerede olabilir? Kutsallık kelimenin harflerinde olmadığına göre, kelimenin anlamında olabilir.

Öyleyse, “ikra” kelimesinin anlamında bir kutsallık var mı ona bakalım.

Fakat “ikra” kelimesinin anlamı, “ikra” kelimesinde saklı değildir. Hiç bir kelimenin kendisinin bir anlamı yoktur. Hiç bir kelimenin “anlam” diye bir özelliği yoktur. Hem harfler, hem de sıralanmış harfler olan kelimeler, anlamsızdır. Kelimelere anlam veren, o kelimeleri okuyan insandır. Kelimeler anlamlar için yertutuculardır.

“İkra” kelimesini okuyan herkes ona kendi bilgi birikimine göre bir anlam verecektir. Mesela, ben halktan biri olarak, Kuran’ın “ikra” kelimesi ile, bol bol kitap okumamızı öğütlediğini düşünebilirim. Ama Kuran’ı hayatı boyunca incelemiş ve Arapça’nın inceliklerini bilen bir ilahiyatçı, “ikra” kelimesine onlarca anlam yükleyebilir ve sayfalar dolusu yorum yazabilir.

Peki bu anlamlardan hangisi Allah’ın bu kelimeye yüklediği ve bizim anlamamızı istediği gerçek anlamdır? Bunu hiç bir zaman bilemeyiz. Burada çok yaman bir çelişki var. Allah kullarına bir mesaj yolluyor ama kullarının o mesajı anlamaları için gerekli araçları onlara vermiyor! Allah kullarının kullandığı dilin gönderdiği mesajı deşifre edip anlamak için yetersiz olduğunu bilmez mi? Mutlaka bilir. O zaman neden bu çelişkiye fırsat veriyor?

İşte her dinde parazit olarak çoğalıp o dini ele geçiren aracı sınıfı ulemanın varoluş sebebi bu çelişkidir. Ulemanın (genel olarak rahipler sınıfının) sahtekâr olduğu ve bizi aldattığı açıkça görülüyor. Çünkü onlar, anlamı hiç bir zaman bilinemeyecek bir mesajın anlamını bildiklerini ve bize bildirdiklerini söylerler. Asıl yaptıkları, tanımladıkları anlamlardan birini seçip, o anlamın gerçek olduğuna bizi inandırmaktır.

Öyleyse, iki şeyi kesin olarak anlamış olduk.

Bir, Kuran kitabını oluşturan, kağıt, mürekkep ve kağıt üzerindeki (harfler olarak algıladığımız) mürekkep izlerinin hiç birinin kutsallığı yoktur. Bu işaretlerin kutsal şeylere veya kişilere ulaşan tarihleri yoktur; Allah’la, Cebrail ile ve peygamberle ilişkileri yoktur. Bu harfler, her seferinde yazılıp yokolan anlamsız işaretlerdir.

Öyleyse, Kuran kitabının cisminin hiç bir kutsallığı yoktur. Bir cisme kutsallık vermek onu putlaştırmaktır; bu da İslam’ın ruhuna aykırıdır.

İki, kutsallık anlamda olmalıdır. Fakat anlam kelimede değil, kelimeyi okuyandadır. Öyleyse, anlam da Kuran kitabının cisminde bulunan bir şey değildir.

Bu analizimizden Kuran kitabının cisminin kutsal olmadığı anladık. Fakat Kuran kitabını “bu cisim kutsaldır” diye tanımlayıp kutsallaştırabiliriz veya putlaştırabiliriz. Bunu yapanlara saygı duyuyoruz ama putlaştırmanın bir batıl itikat olduğunu ve dinin dışında olduğunu belirtiyoruz.


Notlar:

— Kuran’ın “Allah’ın sözü” olduğunu varsaymak, yani Allah’ın söz söylediğini varsaymak, Arapça konuştuğunu varsaymak, Allah’a insan özellikleri vermek olurdu. Bu da Allah’ı aşağılamak olmaz mıydı?

Kutsal ve saygı ilişkisi ile ilgili bir yazı.

height=”1061

Klasik kamyoncu batılı…

— Batıl “boş, geçersiz ve yanlış” demekmiş. Ama ben daha değişik anlamda kullanıyorum. Mesela, bir kelimeye sihirli güçler yükleyip o sihirli kelimenin doğanın doğal akışına etki edebileceğine inanmak batıl bir hareket oluyor. Mesela kamyonuna “maşallah” yazıp bu kelimenin koruyucu gücüne güvenen kamyoncu batıl hareket etmiş olur. Her eşikten geçerken “bismillah” diyen insanlar da sihirli bir kelimenin doğanın doğal akışını kendi menfaatleri için değiştireceği umudu ile yaşarlar. Onlar da batıla inanmış oluyorlar. Kimisi uzay cisimlerinin sihirli güçlerinin dünyadaki insanların hayatlarının doğal akışına etki edebileceğine inanırlar. Her sabah astroloji sütunlarını okuyup hayatlarını ona göre ayarlarlar (bu da astrolojiyi doğrulamış olur mu?) Bu insanlar da batıla inanıyorlar demektir. Kara kedi görünce irkilen ve kara kedinin doğanın doğal akışını değiştirecek güçlere sahip olduğuna inananlar da batıla inanıyor demektir. Bu açıdan bakıldığında herhangi bir cismi kutsallaştırıp onu yücelten ve putlaştıran herkes batıla inanıyor demektir. Hatta dinin kendisi ve ritüelleri de batıl olmuş oluyor. Zaten din bunu bildiği için batıldan çok korkar ve kendi ritüellerini “hak” fakat halkın varolan geçmiş ritüellerinin hepsini “batıl” olarak tanımlar. Yatıra gidip ondan doğanın doğal akışını değiştirmesini istemek batıldır. Ama yatıra adak adamak halkın bir geleneğidir onun için de saygı duyulmalıdır. Ama dinin kendi kitabında olmayan batıla tahammülü yoktur. Sadece kendi batılı haktır. Ne çok batıl varmış hayatımızda!

Batıl kelimesinin etimolojisi.

Hak kelimesinin etimolojisi. Tezimizi doğruluyor. Hak yasal olan demekmiş. Din kendi batıllarını yasal batıllar yani hak olarak tanımlamış. Halkın eskiden beri hak bildiği ritüellerini de yasal olmayan batıllar olarak tanımlamış.

Kuran kutsal kitap değildir, İhsan Eliaçık.

— CHP’li Bolu Belediye Başkanı Kuran’ı öperek göreve başlamış. Önce Türk bayrağını öpmüş sonra da her ikisine el basarak yemin etmiş. İlginç. Bunu kendi kafasına göre mi yapmış, yoksa böyle bir kanun mu var? Batıl itikat.

İslam dünyası neden geri?

Ali Sebetçi yazmış:

İslam dünyasının modern zamanlarda neden geri kaldığı ve bu geri kalmışlıkla nasıl baş edileceği son bir kaç yüzyılda hemen hemen tüm müslüman entelektüellerin temel problemi. Bu can yakıcı sorun üzerinde şimdiye kadar çok yazılmış çok söylenmiş.

Cevabı sorunun içinde bence. Bu toplumlar “İslam toplumları” olarak kendilerini tanımlamışlar. Bu toplumlarda devletin bir dini var ve bu din İslam dini. Din ile devlet hiyerarşisi iç içe geçmiş. Ama din toplumun ekonomik olarak ilerlemesi ve zenginleşmesi için hiç bir reçete sunmaz. Tam aksine insanların bütün vakitlerini dinle ve ibadet etmekle geçirmelerini ister. “Bu dünyayı boşverin öteki dünyaya bakın” der. Yani dine inanan birisi zaten geri kalmayı kabul etmiş ve geri kalmayı yüceltmiş olur. İlerleme dine rağmen olmak durumundadır. İlerlemek isteyen dine karşı gelmiş olur.

Eğer bir devletin dini varsa enerjisi ikiye bölünmüş demektir. Devlet din hiyerarşisinden ayrı çalışamaz. Din özel alanın değil kamusal alanın bir olgusu olmuştur. Halbuki din ve inanç özel alana ait olmalıdır ve devlet dinin özel alanda kalmasını kanunlarla korumalıdır. Bu hem devletin hem de halkın menfaatinedir.

Devletin dini varsa, devlet din hiyerarşisinin sürekli olarak yarattığı yapay gündemlerle uğraşmak zorunda kalır. Din hiyerarşisi kendine anlam vermek için durmadan din konulu yapay gündemler yaratır. Kendi varlığını sadece böyle haklı çıkartmış olur.

Devlet de dini halkı kolayca yönetmek için kullandığı için devlet dışında örgütlenmiş dinî kurumlara izin verir hatta destekler. Din içinde din oluşturan özel din örgütlenmeleri yani cemaatler güçlenir ve devletin işine karışır.

Hem halkın hem devletin zamanının büyük bir kısmı dinî konularla uğraşmakla geçer. Şu anda bizim yaptığımız gibi. Ama bu konular ülkenin ilerlemesine hiç bir katkı sağlamaz.

Din hiyerarşisinin yarattığı yapay gündemlerin tek amacı dinî hiyerarşinin kendi varlığını devam ettirmesini sağlamaktır.

Böyle bir ortamda devletin insan kaynaklarının büyük bir kısmı kutsal bir kitabı ezberleyip hayatları boyunca tekrarlamaktan başka bir iş yapmazlar. Ülke ekonomisine katkıları sıfırdır.

Devlet teknoloji girişimleri yapmak istese elinin kolunun din hiyerarşisi tarafından bağlanmış olduğunu görür ve bütün gücünü kalkınmaya veremez.

Felsefe yapmak sorgulamak demektir. Ama devlet bir inanç devleti olduğu için sorgulanmayı sevmez. O zaman nasıl filozof çıksın bu ülkeden?

Çözüm basit ama imkansız. Devlet din işlerinden çıkarsa sorun çözülür. Devletin dini özelleştirip kendini içindeki asalak din hiyerarşisinden kurtarması gerekir. Yani devletin Arap dini İslamdan vazgeçip kendi esasına, yani eski geleneksel Türk devlet anlayışına, dönmesi gerekir. Eski Türk devlet anlayışında devlet kendini dini ile tanımlamaz; devlet kendini devlet karakteri ile tanımlar.

Günümüzde ise devlet kendini dini ile tanımlamaktadır. Ezan ile bayrağın eşit derecede devletin sembolü olduğu söylemi de devletin kendini bayrak ile değil din ile tanımladığının bir göstergesidir.

Peki devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkar mı? Cehenneme kar yağdığında belki çıkar. Ondan önce çıkamaz. Yani yakın gelecekte devletin din işlerinden çıkması gibi güzel bir şey olabilir mi? Olamaz. Onun için İslam ülkeleri geri kalmaya devam edeceklerdir.

Allaha şükür ki, Türkiye bir İslam ülkesi değildir. “Yüzde doksanı müslüman olan ülke” olarak tanımlanmasına rağmen bu yüzde doksan sadece kimlik müslümanıdır; hiçbiri ezanı duymaz bile. Hepsi de görüntü olarak müslümandır. (Hadi, çoğunluğu diyelim.)

Türkler isim olarak müslüman oldukları halde İslam öncesi dinlerini terketmemişlerdir. Eski kültürel din, bazı İslam ritüellerinin benimsenmesi ile, devam etmektedir, sadece isim olarak İslamdır. Türkiyenin İslam ülkelerinden ileri gitmesinin sebebi de budur: Türkiye bir islam ülkesi değildir.

Notlar:

— İranlılar da İslam’ı eski dinlerinin bir devamı olarak görmüşlerdir ondan İslam’a geçmeleri zor olmamıştır. Ahura-Mazda, Allah ve Ehrimen de Şeytan olmuştur. Zerdüştlüğün kutsal kitabı Avesta da günde beş defa ibadet edin diyordu. Cennet ve cehennem kavramları de aynıydı. İranlıların Müslümanlığa geçişi “Muhammed, Zerdüşt’ün varisi oldu” diye açıklanır. (Bilgiler İsmail Hami Danişmend’in Türklük ve Müslümanlık adlı kitabından, s. 35.)

— Dinin özel alanda kalması hem devletin hem de bireyin menfaatinedir. Bu konuda Güney Kore iyi bir örnektir.

— Ay yıldızlı bayrağımızı Arabın ezanı ile bir tutmaya kalkışmak bayrağa karşı yapılmış en sinsi bir aşağılamadır.