Şeriat Medeni Kanun’a karşı

Daha doğrusu şöyle değil mi:

[Kuran’a] göre kadının şahitliği ve miras hakkı yarımdır. Kadınların seçme ve seçilme hakkı yoktur. Koca isterse kadını dövebilir. Kadın tek başına sokağa çıkamaz. Hacca bile gidemez. İşte bu nedenle laikliğin önemini bilelim! #5AralıkDünyaKadınHaklarıGünü kutlu olsun!

Bunları söyleyen Şeriat değil, Kuran. Şeriat, Kuran’anın dediklerinin bir hukuk sistemi haline getirilmiş halidir. Medeni kanuna göre kadın ve erkek kanun karşısında eşittir. Kuran ve Şeriata göre kadın ve erkek kanun karşısında eşit değildir. İlahiyatçıların görevi bu çelişkiyi Kuran’a inananları ve Medeni Kanuna inananları incitmeden açıklamaktır. Ne şiş yansın ne kebap. Hem laik olalım hem de Kuran kanunlarını uygulayalım diyor… Ama nasıl olacak bu? Olamaz. İşte günümüzdeki gibi hibrid bir din çıkar ortaya.

***

Ama asıl dikkatimi çeken, insanların artık doğa kanunlarına göre yani doğasına uygun olarak yaşamadığı, yaşayamadığı ve yaşamak istemediği. İnsanın bu dünyadan geçişi Tüzel Varlıkların yazdığı kurallara ve kanunlara göre oluyor. İnsanlar Tüzel Varlıkların koyduğu kurallara göre yaşayıp ölüyor. Zaten çoğu insanın seçim yapma hakkı yok. Doğduğu topraklarda geçerli kanunlara uymak zorunda. Kimse kendi kanunlarını tanımlayıp onlara göre yaşamayı seçemez. Şeriat varsa şeriata göre, medeni kanun varsa medeni kanuna göre yaşamak zorunda. Doğaya kaçmak isteyenler de olabiliyor. Onlar da hep başarısız oluyorlar çünkü onlar çoktan doğaya ve kendilerine yabancılaşmış insanlar olmuşlar. Zaten toplum kendi kurallarına uymayanları dışlıyor.

***

İnsanın uyması gerektiği kanunları yazan da Tüzel Varlık olduğuna göre insanların efendisinin Tüzel Varlıklar olduğunu söyleyebiliriz.

***

Dini kitaplar da Tüzel Varlıkların malı olduklarına göre din denen şeyin amacı da insanları Tüzel Varlıkların istediği gibi yaşayan köleler olmasını sağlamaktır. Din egemen güçlerin insanlarını yönlendirmek için kullandıkları etkili bir araçtan başka bir şey değildir. Tüzel Varlık insanlarını yönlendirmek için onlar direk emirler vermez.  İnsanlarına söylemek istediklerini din aracılığı ile sanki doğa üstü yüce bir varlıktan geliyormuşçasına söyler. İnsanlar da korktukları yüce bir varlıktan gelen emirlere ve yaşam tarzına uyarlar ve Tüzel Varlığın uysal insanları olurlar.

Tüzel Varlık yani egemen güç yani devlet insanlarını artık televizyon aracılığı ile de çok kolay yönlendirebiliyor. Devlet insanlarına söylemek istediği şeyleri marka olmuş şöhretli model insanlar aracılığı ile iletiyor. İnsanlar da öykündükleri bu model insanları taklit ederek onlar gibi olmaya çalışıyorlar. Bütün amaç insanları yönlendirerek Tüzel Varlık için çalışan ve vergisini veren evcilleştirilmiş uysal insanlar yapmak mı yani? Öyle gözüküyor. Bunu bilmek neye yarar? Hiç bir işe yaramaz.

***

Doğadan kopmuş ve kendine yabancılaştırılmış insan çaresizce etrafına bakınıp nasıl yaşaması gerektiğini araştırıyor. Karşısına din çıkıyor. Bilim çıkıyor. Devletin kanunları çıkıyor. Doğaya dönmesi imkansız çünkü artık yabancılaşmış…

Notlar:

— Tüzel Varlıklar ile insanların ilişkisi hakkında detaylı bilgi.

— Burada iki Tüzel Varlığın savaşı var. Pazar paylarını arttırmak için birbirleri ile takışıyorlar. Pazar dediğimiz de insanlar. Tüketiciler. Halk. Vatandaş. Kavga neyin kavgası? Bu insanlar kimin kitabına uyacaklar? Kimin kanunlarına göre yaşayacaklar. Din hiyerarşisinin kulu mu olacaklar yoksa devletin kulu mu olacaklar. İslam dininin kendi hiyerarşisi olmadığı için İslam her zaman devlet hiyerarşisini kullanmıştır. Devlet hiyerarşine sızıp parazitlik yapmıştır. Bu sebepten İslam’ı seçen devletler geri kalmaya mahkumdurlar çünkü enerjilerinin yarısını din hiyerarşisinin uydurduğu parazitliklerle uğraşmak durumunda kalacaktır. Devlet bir türlü kendini bu din parazitinden kurtarıp kendini tam olarak devlet işlerine veremez. Bu yüzden Türkiye’de şeriat olmadığı halde şeriat tartışılabilmektedir. Devlet din ile iç içedir ve devlet işleri ile uğraşacağına din işleri boğuşturmaktadır.

— Laiklik nedir? Ayrı bir yazı konusu.

Dipsiz kuyuya atılan boş laflar

Dipsiz kuyuya attığım boş laflar bunlar… Dipsiz kuyu tabii Google… Bu dünyada her şey boş olduğuna göre yazdıklarım da boş demektir. Dipsiz kuyu Twitter de olabilir. Bu blog da olabilir. Peki yazı yazmak bu kadar boş bir şey mi? Yazının ve sözün insanlar üzerinde hiç bir etkisi olamaz mı? Olmaz olur mu? Bazı yazıların insanlar üzerinde tartışmasız büyük etkisi olmuştur. Dünyayı değiştiren yazılar vardır. Mesela Kuran. Mesela İncil. Mesela Marx’ın yazıları. Mesela Atatürk’ün sözleri… O zaman her yazının boş laf olduğunu söyleyemeyiz. Evet, en son aşamada her şey boş, öyle bakarsak, çünkü hesap günü yazdıklarımıza değil yaptıklarımıza bakılacak. Ama yazmak da bir eylem değil mi? Şu anda yazı yazıyorum, yani bir şey yapıyorum. Fakat,

Bu söz dedikleri harf kelime cümle değil
Söz manaya derler biçim ile lafız değil.

Yani önemli olan anlamdır. Öyleyse, hesap günü ne yaptığımıza değil yaptıklarımızın anlamına bakacaklar. Yaptıklarımızın anlamı da “neden yaptın?” sorusunun cevabı olacaktır. Eğer bir dilencinin önüne cebimdeki bozuklukların ağırlığından kurtulmak için sadaka verirsem bu amel defterime iyilik olarak kaydedilecek mi bakalım? Yoksa görevli melek olayın nedenine bakıp bu eylemi iyilik hanesine yazmayacak mı? Hesap gününde kendimizi savunma ve pazarlık yapma imkanımız olacak mı acaba? Yukardaki bürokrasinin karşısına çıktığımızda bize söz hakkı verecekler mi?

MELEK: Sen cebindeki bozuk paralardan kurtulmak için dilenciye 1 TL vermişsin. Bu iyilik sayılmaz.

BEN: Öyle olsa bile, dilenci 1 TL’yi aldı mı almadı mı? Aldı. O zaman iyilik yapmış oldum.

MELEK: (Önündeki İyilikler Hukuku adlı kalın kitabı açar, biraz karıştırır ve “Sadakalar” ana bölümünde “Dilencilere verilen sadakalar” cüzünü bulur ve kelimeleri eli ile tek tek göstererek okur) “Dilenciye verilen sadakalarda niyet ve anlam çok önemlidir. Burada amaç dilencinin iyiliği değil, sadaka verenin kendinden fedakarlık yapmasıdır. Cebindeki son 1 lirası ile ekmek almaya giden bir insan, o son 1 lirasını dilenciye verip kendi aç kalırsa o amel iyilik hanesine yazılır. Hem de iki iyilik olarak yazılır. Ama eğer cebinde 5 kuruş, 10 kuruş gibi hiç bir işe yaramayan bozukluk olan bir kişi, cebindeki bu ağırlıktan kurtulmak için onları bir dilencinin önüne atarsa bu iyilik sayılmaz. Dilencinin “Allah razı olsun. Allah kazadan beladan saklasın” gibi lafları da geçerlilik kazanmaz.” Görüyorsun kanun çok açık. Sen dilenciye değil kendine iyilik yapmış oldun.

BEN: İyi o zaman, sen de kabul ediyorsun, ben de iyilik yapmışım. Ben de bir insan olduğuma göre ve kendime iyilik yaptığıma göre bunun da iyilik hanesine işlenmesi gerekir. Üstelik kendime iyilik yaparken başka bir garibana da bir ekmek parası vermişim ve kazan kazan bir durum olmuş. Aslında bu durumda bana iki iyilik yazman gerekir.

MELEK: Kanun çok açık, iyilik yazamam.

BEN: Aslında bu iyilik olayına bakış açınız yanlış…

MELEK: Allah’ın kanununa saygılı olalım…

BEN: Saygıda kusur etmeyiz ama bu iyilik olayına evrensel açıdan bakmanız gerekirdi. Yani iyilik yapanın ve iyilik yapılanın dışından tarafsız olarak bakmanız gerekir. Siz iyilik yapanın açısından bakıyorsunuz. Eğer tarafsız bakarsak, son parasını dilenciye verip kendini aç bırakan adamın kendine kötülük yaptığını görürüz. Bu da onun kötülük hanesine yazılmalıdır. Karnını doyurmak için ayırdığı son parasını dilenciye verdi ve kendi aç kaldı. Evrensel ve tarafsız açıdan baktığımızda –ki tanrıların bakış açısı bu olmalıdır– bir kişi aç kaldı, bir kişi karnını doyurdu. Halbuki her insanın ilk görevi kendine iyi bakmaktır. Kendi bedenine iyi bakmaktır. Bu adam, ise sizin yeryüzündeki ajanlarınızın din propagandasına kanmış, ve kendini feda edip, başkasına iyilik yaparak, sizin gözünüze girmek istemiş. Yani onun yaptığı bencillik ve yalakalık. Anlatabiliyor muyum? O aslında zavallı bir dilenciye iyilik yapmayı düşünmüyor, kendi menfaatini yani bu hesap günü için takva puanı toplama hesapları yapıyordu. O son parasını dilenciye verip kendi aç kalarak duble takva puanı alacağını biliyordu. Ondan dilenciye son parasını verdi. O buraya geldiğinde ona ne diyeceksiniz? “Bravo! Son paranı dilenciye vermişsin. Al sana iki takva puanı” mı diyeceksiniz?

MELEK: Evet.

BEN: Bu işlerin böyle olduğunu bilseydim ben de hayatım boyunca kendime işkence ederdim. Kendimi bir mağaraya kapatıp inzivaya çekilirdim; aç dururdum; kimseyle konuşmazdım. Yani hem kendime kötülük yapmış olurdum, hem de kimseye iyilik yapmamış olurdum. Amel defterime yazılacak tek bir iyiliğim olmazdı. Bütün yaptığım kötülükler de kendime yaptığım kötülükler olurdu. İdeal insan olarak tanımladığınız insan tipi bu mu?

MELEK: Kendine yaptığın kötülükleri amel defterine iyilik olarak yazardık.

BEN: Demek çile çeken tasavvuf erbabı bu işi biliyorlarmış. Çile çektikçe iyilik yapmış oluyorsun. Ama ne bu dünyaya ne de başka insanlara bir iyiliğin dokunmamış oluyor.

MELEK: Bir mağarada bir lokma bir hırka hayatı sürsen bile bir insana olmasa bile bir canlıya iyilik yapmış olurdun. Mesela aç bir kediyi beslemişsindir.

BEN: Besledim belki ama yemek artıkları ile besledim. Yani niyete bakarsanız siz bunu da iyilik olarak saymazsınız.

MELEK: Saymayız.

BEN:Kendim açken lokmamın yarısını kediye vermişsem… o zaman sayarsınız.

MELEK: O zaman sayarız.

BEN: Öyleyse, anlama değil amele baksaymışsınız daha iyi olurmuş. Hem bunun adı amel defteri değil mi? Bir de ayrıca anlam defteri mi var?

MELEK: Yok.

BEN: O zaman siz tam dünyadaki kaypak hukukçular gibi davranıyorsunuz! İşinize geldiğinde anlama bakıyorsunuz işinize geldiğinde eyleme bakıyorsunuz.

MELEK: Defterde ne yazıyorsa o.

BEN: Siz hala bu kayıt işlemlerini defterlerde mi tutuyorsunuz? Aşağıda artık bu işler bilgisayarlarda yapılıyor. Teknoloji iyice ilerledi. Böyle büyük defterler kalmadı.

MELEK: Bu deftere büyük defter değil, Defter-i Kebir deriz.

BEN: Sizin bürokrasinin resmi dili Arapça mı yani?

MELEK: Evet.

BEN: Bak buna çok şaşırdım. Aşağıda biz Türkler kendi aramızda ikiye ayrılmış durumdaydık. Bir yanda Arapça’nın kutsal olduğuna inananlar vardı. Bunlar ibadetlerini Arapça yapmazlarsa dualarının kabul olunmayacağına inanırlardı;  Türkçe’yi bile Arap aksanı ile konuşurlar ve kullandıkları kelimelerin yarısından fazlası Arapçadır. Osmanlı döneminde Fransız hayranı bir Monşer tiplemesi vardı, Fransız gibi giyinip Fransız gibi konuşurlardı, bunlara da Arap özentisi El-Monşer diyebiliriz. Diğer tarafta da benim gibi “dinin dili yoktur; Arapça kutsal değildir; istediğiniz dilde ibadet edebilirsiniz,” diyenler vardı. Şimdi Arapça’nın kutsal olmadığına inanmam benim aleyhime mi yazılacak?

MELEK: Hayır. Böyle önemsiz ıvır zıvır konuları biz ciddiye alıp değerlendirmiyoruz. Boşuna kendinizi kasmışsınız.

BEN: Şu işe bak sen yaa! Amma büyütmüşüz olayı. Arapça ezan, Türkçe ezan diye birbirimize girmişiz. Peki madem öyle, böyle yanlış anlamaları önlemek için neden biz insanlara daha net ve açık talimatlar yollamadınız?

MELEK: Kafanızı kullansaydınız. Akıl verdik ya.


Notlar:

— Kuran’da yazılanlar hem insanları etkilemiş hem de yeryüzünün şeklini etkilemiştir. Uzaydan gelip dünyaya bakan dikkatli bir uzaylı, milyonlarca binanın neden hep bir noktaya bakacak şekilde yapıldığını farkederdi. Bu noktanın da Kabe olduğunu bulurdu. Bu binaları lep aynı döndürenin de Kuran’ın gücü olduğunu bulması zor olmazdı. Bu tabii tanrının varlığının da bir ispatı olurdu.

— Arapça ezan/Türkçe ezan konusu hakkında bakınız.

Meta olarak bilimsel teoriler…

Alper Bilgili’nin, Darwin ve Osmanlılar kitabından:

Bu kitabın temel hedeflerinden birisi … bilimsel bir teorinin ideolojik ve metafizik amaçlarla nasıl istismar edildiğini örneklemektir.

Neden acaba bilimsel teoriler devletlerin ve dinlerin eline düşüp istismar edilirler?

Aslında basit bir nedeni var. Açıklayalım.

Eskiden bu konuların sahibi kimdi? diye sorarak başlayalım. Bugün kozmoloji, kozmogoni ve doğa bilimleri olarak sınıflandırdığımız bilgi alanlarının sahibi dindi. Dinin bu konularda devlet destekli tekeli vardı. Dinin sahibi de dini kendi menfaatleri için kullanan bir hiyerarşi idi. Yani din bir doktrin etrafında örgütlenmiş bir şirket gibiydi. Bu şirketin sahibi de gösterişli törensel urbalar giyinmeyi seven ve böylece müşterilerini aşağılamayı hedefleyen bir hiyerarşi idi. Bunlar genellikle kendilerini teoloji doktoru titri ile şereflendirirler.

Eğitim de din hiyerarşisinin elinde idi. Yazı ve bilgi ile üretilen soyut konular dinin kontrolünde idi ve dinin resmi ideolojisine uygun ve onu destekleyecek şekilde üretiliyordu. Bir toplumu ele geçirmiş olan hakim din, insanlara bu dünyada nasıl yaşamaları gerektiğini bildiren, tanımlayan, emreden ve dayatan bir paket sunuyordu. Bu paketin içinde, dinî emirlerle iç içe geçmiş astronomi ve kozmoloji modelleri; bugün doğa bilimlerine dahil ettiğimiz konuların kesin açıklamaları, mucizeler, tanımlamalar, ritüeller; insanların bazı stratejik uzuvlarını sebepsiz yere sakatlama emirleri ve beslenme ve moda tavsiyeleri gibi insanları ilgilendiren herşeyi en doğru şekilde açıkladığını iddia eden kutsal bir metin olurdu.

Eğer bu kutsal metnin ilerki tarihlerde bazı konularda eksik veya yanlış olduğu farkedilirse, dinin ulemaları bu eksikleri metne şerhler ilave ederek giderirlerdi. Ulema şerh yazmakta o kadar ustadır ki, “dünya sabittir” doktrini üzerine kurulmuş bir din, her an dünyanın her hareketi ile yanlışlandığı halde, hala kendisini en doğru din diye satabilmektedir ve insanlar da hala o dine inanmaktadır.

Eskiden din de devlet kadar güçlü idi, bazı ülkelerde kendi ordusu ve mahkemeleri bile vardı. Din hiyerarşisinin uydurduğu kutsal paketi olduğu gibi sorgulamadan kabul etmeyen insanlar dinin mahkemelerinde yargılanabiliyorlardı. Fakat, bilindiği üzere, 17. yüzyılda Avrupa’da halk uyandı ve kendisini kutsal metin üzerinden sömüren ve yolan din hiyerarşisine karşı ayaklandı. Matbaanın da yardımı ile okuma yazma öğrenen halk kendine kutsal diye satılan metni sorgulamaya başladı. Halkın gözünde dinin otoritesi çöktü. Dinin eğitim üzerindeki tekeli de sona erdi. Eğitim kurumları teoloji doktorlarından felsefe doktorlarının eline geçti.

Nasıl piyasalarda bir tekel çökünce önce bir kaos ortamı olursa, eğitim ve öğretim alanında da aynı durum oldu. Eskiden dinin uydurduğu tek bir kozmoloji, tek bir doğa doktrini varken şimdi ortaya çeşitli kozmolojiler ve çeşitli doğa tasvirleri çıktı. İnsanlar dinin açıklamalarını sorgulayıp doğa olaylarını akıl yolu ile açıklamaya başladılar.

Felsefe doktorları, eskiden dinin dayattığı felsefe konularını dinin tekelinden kurtarmış oldular. Doğa felsefesi yapmak suç olmaktan çıktı. Bu sürece daha sonraları, “bilimsel devrim” diye bir de ad konulmuştur.

***

Dinin devlet ile olan özel ilişkisinden de bahsetmeliyiz. Din de devlet de en eski iki hiyerarşidir. İkisi de tüzel varlıklardır. Ve ezelden beri birbirleri ile güç savaşı vermektedirler. Halk üzerinde güç sahibi olmak için hem birbirleri ile kavga ederler hem de ortak hareket ederler. Din kontrolünde tuttuğu okullarda devletin ve dinin otoritesini sorgusuz kabul eden, kolay yönetilebilen vatandaşlar yetiştirirdi. Din bu eğitim için gerekli kutsal dünya görüşünü de tanımlayıp tek doğru gerçek diye öğretirdi. Karşılığında devletten destek alır ve bu konulardaki tekeli devlet tarafından korunurdu.

Kozmoloji ve bilimsel teoriler de birer metadır. Diğer metalar gibi alınır satılır ve sahipleri bunları markalaştırıp güç kaynağı olarak kullanırlar.

Devlet, dinin uydurduğu kozmoloji ve doğa teorilerini tek doğru ve kutsal teoriler olarak halka dayatmaktaydı. Hem devlet hem de din bu metinlerin kutsallığını kullanarak halkı aldatmakta ve sömürmekteydi.

***

İnsanlar belirsizlikten ve boşluktan korkarlar. Nerede olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini bilmek isterler. Bunlar bilinemez ama çok kolay uydurulabilir. Teoloji doktorlarının işi bu teorileri uydurmaktır. Sadece uydurmak yetmez. Uyduranın inandırıcı bir otoritesinin de olması gerekir. Devlet teoloji doktorlarına bu otoriteyi verir. Onların ünvanlarını resmileştirir. Gösterişli yapılarda şaşalı törenlerle da teoloji doktorlarının otoritesine otorite katılır. Halk da onların uydurduklarına inanır ve mutlu olur. Dinin işi budur.

Dinin kozmoloji ve bilim konularındaki tekeli yıkılınca, ortaya yeni teoriler çıkmaya başladı ve bu teoriler tartışmaya açıldı. Çünkü artık bu teoriler kutsal olarak tanımlanmıyorlardı. Devlet de din de piyasaya sürülen bu yeni teorileri sahiplenmek ve satın almak için birbirleri ile mücadele etmek durumundaydılar. Bir teoriyi ya kötülediler veya doktrinlerine uygun bulup sahiplenmeye çalıştılar. Dinin kötülediği teoriye devlet sahip çıktı; devletin kötülediği teoriye din sahip çıktı.

Artık dinin tekeli olmadığı için; piyasaya çıkan her yeni teori tartışmaya açık oluyordu. Eskiden teoloji doktorları dinin kutsal metinlerine şerhler yazarak onları yeni gelişmelere uydururken şimdi felsefe doktorları yeni teorilere şerhler yazarak onları sahipleniyordu. Darwin 500 sayfalık bir kitap yazdıysa, bir asır sonra aynı kitap herhalde 500 milyon sayfa şerh ile desteklenmektedir. Böylece Darwincilik diye bir akademik doktrin geliştirilmiştir. Bu metin dini olarak kutsal olmasa bile seküler kutsal bir metindir. Hiç bir akademisyen Darwinciliği sorgulayamaz. Sorgularsa da akademik kariyeri biter.

Aynı süreç kozmoloji için de geçerlidir. Eskiden dinin üstlendiği kozmoloji mitleri uydurma işini bugün NASA ve üniversitelerde çalışan okulcu akademikler yapmaktadırlar ve halka inandırıcı kozmoloji senaryoları sunmaktadırlar.

Doğa bilimlerinde de tanrılaştırılmış başka bir İngiliz’ın kodlaştırdığı sözde kanunlar hala okullarda tek doğru gerçek doğa anlayışı olarak okutulmaktadır.

Kısaca, doğa teorileri ve kozmoloji senaryoları her zaman siyasi birer meta olmuşlardır. Eskiden bu metinlerin tek üreticisi din iken bugün okulcu felsefe doktorları tarafından üretilmektedirler. Bu metinler kutsal olmadıkları için de tartışmaya açıktırlar. Önce tartışmaya açık olan bu metinler zamanla felsefe doktorları tarafından sabitlenir ve akademik kutsallık kazanır. Devlet de din de bu teorileri serbest piyasadan satın almak ve sahiplenmek durumundadırlar.

Yeni çıkan bilimsel teorilerin etrafında oluşan kavganın sebebi, kısaca, teoloji doktorları ile felsefe doktorları arasındaki ezeli rekabetin sonucudur.

Notlar:

— Alper Bilgili’nin Darwin ve Osmanlılar kitabını zevkle okuyorum, herkese tavsiye ederim.

Laf söyleme özgürlüğü

fes
İkisi de fesli değil mi?? Birisi fesin üstüne tülbent sarmış, diğeri sarmamış.

Türkiye’de laf söyleme özgürlüğü var mı? Belki vardır. Var herhalde. Ama lafların etkisi abartılıyor bence. Entellektüel olması gereken tartışmalar hemen taraftar tartışmasına dönüşüyor. Herkes futbol takımı tutar gibi bir fikri tutuyor ve o fikri müdafaa ediyor. Karşı tarafı duymuyor.

***

Fesli bir yazar var. Artık ihtiyarlamış. Hasta. Diyanet işleri başkanı resmi cüppesini kuşanıp sarığını takıp hasta ziyaretine gitmiş. Aydınlanmacı takımı Cumhuriyet’teki, Aydınlık’taki sütunlarında olayı büyütüp orantısız tepkiler vermişler. Bu fesli şahıs “İstiklal savaşını Yunan kazansaydı daha iyi olurdu” demiş. Der. Bu bir laf değil mi? Laf söyleme özgürlüğü olduğuna göre söyler. Belki kitaplarını satmak için provokasyon yapıyordur. Neyse ne. İstiklal savaşı kazanılmış. Bitmiş. Geçmişte kalmış. Kazanan belli. Kaybeden belli. Bu laf neyi değiştirebilir? Hiç bir şeyi değiştiremez. Fesli yazar bir fesliler ordusu kurup İstiklal harbini geri mi çevirecek? Yapamaz. Bu adamın devletin bekasına ne zararı var? Sıfır zararı var. Kitap yazıyor. Ben hiç bir kitabını okumadım. Belki yararlı bilgiler vardır. Söylediği bir cümle için adam böyle linç edilir mi? Ciddiye alınacak bir laf mı bu? Değil. Adam Atatürk düşmanıymış. Olabilir. Atatürk’e hakaret etmeme kanunu var. Eğer gerekiyorsa yetkililer ona göre ceza verir. Bu fanatik aydınlanmacı takımı böyle komik bir lafa aşırı tepki vererek adamın reklamını yapmış oluyorlar. Aydınlanmacıların düğmeleri belli, yobaz takımı istediği zaman bu düğmelere basıp tepki almasını çok iyi biliyor. Sonra da bu tepkileri seçimlerde servis edip oy topluyorlar. Aslında, araştırma yapan, kitap yazan herkese değer verilmeli. Bir cümle üzerinden adamı linç eden fanatik aydınlanmacıların acaba kaçı fesli yazarın kitaplarını okumuşlardır? Okumadıklarını düşünüyorum. Kimseye zararı olmayan, geçmişe hayran, geçmişte yaşayan, hasta ve yaşlı bir adama devlet değer vermiş ve gitmiş geçmiş olsun demiş. Ne var bunda? Şimdi diyanet işleri başkanı da “keşke Yunan kazansaydı…” lafına destek vermiş mi oluyor?

Böyle değişik laflar söyleyen insanlar desteklenmeli. Ama bunun için insanların kendilerine ve devletlerine güveni olması gerekir. Belki Cumhuriyetin 200.yılında bu da olur…

***

Peki, tehlike nedir? UltraAydınlanmacılar hangi tehlikeden bizi korumaya çalışıyorlar? Eğer diyanetin bu ziyaretini görmezden gelselermiş ne gibi bir tehlike doğacaktı? Gericilik yayılacak mıydı? Düşünüyorum da hiç bir tehlike aklıma gelmiyor. Tam aksine bu olayın reklamı yapılmamış olacaktı. Unutulup gidecekti.

***

Demek ki laf söyleme özgürlüğü var. Herkes laf söylüyor. Gazete köşelerini dolduruyorlar her türlü lafla. Ama çoğu boş laf. Olmayan tehlikeleri lafla müdafaa eden sözler. Tuttukları takımın doktrinlerini müdafaa eden boş laflar.

***

Peki devletin diyanet işleri başkanı resmi üniformasını giyip bazı tarihsel olayların daha değişik şekilde gelişmiş olmasını arzu ettiğini söyleyen ve modası geçmiş Osmanlı özentisi şapkalar giyen bir hastayı ziyarete gitmişse ne olur? Aslında bu iki insanın giyinişlerine bakarsak zaten aynı geçmiş devrin özlemi içinde olduklarını görüyoruz. Biri fes takıyor biri sarık. Sarığın altına cüppe giyiyor. Cüppesinin altında da takım elbisesi var. Öteki de öyle. Fesin altında herkesin giydiği gündelik elbiseler giyiyor. Kafa yapıları da aynı. Bunlar Araplaşmış Türkler. Konuştukları dil Türkçe’den çok Arapça’ya benziyor. Arapça’yı kutsal bir dil zannediyorlar. Zaten sarıklı olan devletin memuru. Bu ne demek? Devletin bir dini var demek. Anayasada devlet laiktir diyor ama devlet laik değil. Kamu alanlarında günde beş sefer Arapça yalelli okutan bir devlet nasıl laik olabilir. Devletin dinini halka dayatan memurları var. Dine karşı laf söyleyenleri linç etmeye hazır bir yobazlar ordusu var. Şalvarlı cüppeli Arap üniforması giymiş bu orduyu devlet destekliyor. Devletin özel din ordusu bu. Bunlar da devlete desteği için teşekkür ediyorlar ve oylarını iktidar için kullanıyorlar. Din hiyerarşisi devlet hiyerarşisinin içine sızmış. Devlete istediğini yaptırıyor.

Devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkmadığı müddetçe daha çoook sarıklı devlet memurlarının fesli veya cüppeli veya hacı sakallı hocalara ziyaretini izleriz.

***

İslam dininin kendi hiyerarşisi yoktur. Kuran bir rahipler hiyerarşisi oluşmasını yasaklamıştır. Bu yüzden İslam devlet hiyerarşisine sızar ve devletin hiyerarşisini kullanır. Yani İslam egemen güçlerin emrindedir. Başından beri bu böyle olmuştur. Ancak devlet din işinden çıkarsa İslam bireylerin dini olabilir. Şimdi devletin dinidir. Ondan camiler siyasetin tam ortasındadırlar. Şaşılacak bir şey yok bunda. Bir imamın, egemen güçleri eleştirebileceğini aklınız alıyor mu? Unutmayın devletin memuru bu adam.

Notlar:

— Fesli yazarın belki de benim yazdığım kadar naif olmadığına dair böyle bir video var. Yine de sorun devletin bir dini olması. Bu sebepten dış güçler din üzerinden istedikleri gibi operasyon yapabiliyorlar.

Sorgulamayan insan mutlu insandır…

Ali Sebetçi sanayide ilerlemiş ülkelerin başarılarının sebebi olarak o ülkelerin vatandaşlarının dinlerini sorgulayan insanlar olmasını gösteriyor. Yani Ali bey, 16.-17. yüzyıllarda Avrupa halklarının din hiyerarşisinin kendilerini nasıl kerizlediklerini anlayıp bu hiyerarşiyi sorgulamaları gibi bir şeyler yapmamızı istiyor.

Ama böyle bir sorgulama sanayide ilerlemek için gereksizdir. Bir ülkenin vatandaşları dini ve din hiyerarşisini hiç sorgulamayabilir ama buna rağmen sanayide ileri gidebilir. Bu iki şey çok ayrıdır. Ülkelerin ileri gitmelerinin din hiyerarşisini sorgulamak veya sorgulamamakla hiç bir ilişkisi yoktur. Sorgulamayan insan daha mutlu insandır. Neden sorgulayalım ki? Dini ritüelleri yerine getirmek bir ülkenin ilerlemesi için bir engel değildir.

Almanya, Japonya, Çin gibi ülkeler teknoloji ve sanayi olarak bizden ileri ülkeler olarak tanımlanabilir. Bu ülkelerin vatandaşları din hiyerarşisini sorguladıkları için mi bu ülkeler sanayide ileri gitmişler? Hayır. Sistem önemli. Din ile dünya işlerinin ayrı tutulması önemli. Türkiyede bu yapılamıyor. Ülkemizde işgücü aşağı yukarı 30 milyon insan olarak kabul ediliyor. Bu işçilerin, memurların, çalışanların kendi uyku vakitlerini belirleme hakları yok. Devlet onlara bu en temel hakkı tanımıyor. Devlet herkesi sabahın köründe zorla uyandırıyor. Bunu da din adına yapıyor. Her sabah devlet yatak odanıza giriyor ve sizi din adına zorla uyandırıyor. Bu nasıl laik bir sistem olabilir? Değildir. Bir türlü uykusunu alamayan insanlar kavgacı olur, mutsuz olur, sinirli olur, trafik canavarı olur, işe gitmek istemez, kaytarır, işini doğru yapmaz.

Uyku çok önemlidir. Vücut kendini uyku esnasında tamir eder. İyi uyuyamayan insan sağlıksız olur. Devletin vatandaşlarına rahat bir uyku uyumayı ve istediği saatte kalkmayı yasaklaması veya kendi alarmı ile uyanmayı yasaklaması devlet için çalışan bu insanların randımanını büyük ölçüde düşürüyor. Devlet kendi ayağına kurşun sıkıyor. Son yirmi yılda ülkemizin yaptığı sanayi ataklarının hepsi devletin din adına işçilerinin uykusunu sistematik olarak çalmasına rağmen gerçekleşmiştir.

Bir de Türkiyenin uykusunu almış insanların ülkesi olduğunu hayal edin. Kimbilir neler yapardık. Nasıl bir çıkış yakalardık. Dünyanın sayılı sanayi ülkelerinden biri olurduk. Bu işin din ile de ilgisi yok. Ortada bir yanlış anlaşma var. Hoparlör denen alet zaten din ortaya çıktığında yoktu. Hoparlörü din ritüellerine karıştırmak dine aykırı olabilir.

Devlet, sadece altı ay, hoparlörlerin sesini kıssa ve imam efendiler minarelere çıkıp namaz vaktini hoparlörsüz ilan etseler ve vatandaşlar rahat uyusalar bakın bakalım insanlar nasıl rahatlıyor. Ülke çapında gerginlik nasıl azalıyor. Trafik kazaları nasıl azalıyor. Aile içi şiddet nasıl bitiyor. Denemesi bedava.

Notlar:

Ali Sabetçi’nin sözü geçen paylaşımı.

— Ali Sebetçi yorumuma cevap vermiş:

Sorgulamama ve taklit sonucu ortaya çıkan problemleri sadece din adamları bağlamında kast etmemiştim, her ne kadar paylaşımımdan öyle anlaşılması mümkün olsa da. Söz konusu yüzeysellik en etkili gerekçesini dinin belli bir yorumunda buluyor fakat bu, hayatın her alanını kapsayan genel bir zihniyet. Bence bu zihniyet, o toplumların kendi geleneklerinin özünden kopmasına ve geleneklerini yaşadıkları çağda canlı tutamamalarına neden oluyor.

Cevabım:

Bu yorumunuza katılmıyorum. Bence siz şöyle bir varsayımdan yola çıkıyorsunuz. –1. Avrupa 16. yüzyılda kendilerini sömüren din hiyerarşisini sorguladılar. 2. Avrupa bugün sanayide ileridir. 3. Dolayısıyla sorgulayan vatandaşları olan ülkeler sanayide ileri gider.– Türkiye’de böyle bir “Avrupa aydınlanmacılığı” hayranlığı olan bir kesim var. Siz de bu gruptan mısınız bilemem ama bence sizin düşünce tarzınıza da aydınlanmacı denebilir. Fakat eğer konu sanayide ileri gitmek ise bunun aydınlanma ile bir alakası yok. Dini ve devleti hiç sorgulamayan ve her türlü batıla inanan bir işgücünden meydana gelmiş bir ülke sanayide ilerleyebilir. Amerika, Japonya, Almanya, Çin sorgulayan vatandşlardan oluşan toplumlar değildir ama sanayide ileridirler.

Ama sizi anlıyorum. Siz aslında “Neden Türkiye’den bir Google, bir Amazon, bir Apple çıkmıyor” diye sorguluyorsunuz. Bunu da insanların dini sorgulamadıklarına bağlıyorsunuz. Ama bu da gerçekçi değil. Türkiye’de zaten vatandaşların çoğunluğunun din ile bir alakası yoktur. Eğer devlet gerekli ortamı sağlayabilse bu girişimci insanlar modern teknoloji firmaları yaratabilirler ve yaratıyorlar da. Din ile kendilerini kısıtlamak isteyenler de bu haklarını istedikleri gibi zaten kullanıyorlar.

— “Dini ritüelleri yerine getirmek bir ülkenin ilerlemesi için bir engel değildir,” diye yazmışım. Ama söz konusu din inananlardan günlerini ibadetle 5’e bölmelerini isteyen bir din ise o zaman sanayileşme zorlaşabilir. Mesai saatleri üretime göre değil üretim ibadete göre ayarlanacaktır. Tabii böyle bir şey yok. Mesai mesaidir.

— İmamların şerefelere çıkıp hoparlörsüz okumaları hem kendileri için iyi olur, spor yapmış olurlar, hem de, günümüz cami mimarisinde, hiç çıkılmayan 3 şerefeli tek amacı gösteriş olan minarelerin yerine yine eski usül mahalle camisinin insan boyutlu minaresine dönüş olur.

Plazalar arasında kalmış bir cami

Nârâlar demir ve betona bürününce modern mabedler ortaya çıktı. Adeta gökdelenle yarışan minareler.
Ve secdesi olmayan kıyamlar.
–Dücane Cündioğlu

Maslak’da minibüsten indim. Ezan okunuyordu. Etrafıma baktım ama camiyi göremedim. Plazaların arasında bir yerde ama nerede. Ezana doğru biraz yürüdüm. İki binanın arasında minareyi gördüm. İki şerefesine de hoparlör koymuşlar. Sesi de sonuna kadar açmışlar. Ama ezan kimin için okunuyor? Camları bile açılmayan bu yüksek binaların içinde bütün gün hapsolmuş bu insanlar işlerini bırakıp camiye gidemezler ki.

“Plazalar arasında kalmış bir cami” yazısını okumaya devam et