Ölüm hakkında – 2: “Ruhuna el fatiha”

Karar veremiyorum.

Her türlü batıl inanışı doğal kabul etmiş bir millet miyiz?

Yoksa, çok üstün bir felsefi soyutlama seviyesine ulaşmış bir millet miyiz?

Herhalde ikincisi.

Çünkü, ben “ruh” kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorum ve “ruhuna el fatiha” gibi bir cümle anlamsızdır diyorum ve daha ileri gidemiyorum. Soyutlama gücüm anca buna yetiyor.

Ölünün ruhuna el fatiha okumayı gayet anlamlı ve doğal bulan insanlar benim hayal edemeyeceğim seviyelerde soyutlamalar yapabiliyorlar. Soyutlama yapmak çok gelişmiş bir aklın göstergesidir.

Ruhlarla el fatiha aracılığı ile ilişki kuranların gizli varsayımlarına, yani soyutlamalarına, bir bakalım.

1. Soyutlama

Yaşayan bedende ruh diye bir şey vardır. Bu varsayım bir ön kabul olarak kabul edilmiştir. Tartışılmaz. Ama biz tartışıyoruz. Soyutlama gücümüz yok ama sorgulama gücümüz var.

Ruh nedir? Nerededir? Napar? Neder? Bilmiyorum. Bilmiyoruz. Kimse bilmiyor.

Bir sürü okulcu filozof asırlar boyu “ruh” denen olmayan şey üzerine kitaplar yazmışlar. Olmayan bir şeyi varmış gibi kabul etmek yüksek bir soyutlama yetisi gerektirir.

Olmayan bir şeyi varmış gibi kabul etmek.

2. Soyutlama

Ne olduğunu bilmediğimiz bu ruh şeysi bedenle birlikte ölmüyor. Yaşamaya devam ediyor. Bedenden çıkıp uzaya yükseliyor. Semaya yükseliyor. Denizin derinliklerinden su yüzüne yükselen bir hava kabarcığı gibi…

Ruh, dünya denen yoğunluktan, uzay denen yoğunsuzluğa doğru yükselir. Çünkü, çok yoğunluk içindeki az yoğunluk, az yoğunluğa doğru yükselir çünkü onun yeri orasıdır. Kendi de az yoğundur. O zaman beden su ise ruh da hava gibi, hatta uzay gibi yoğunluğu çok az bir şey olmalıdır.

Ruh nereye kadar yükselir? Belki yedinci semada bulunan Allah’ın tahtına kadar. Ama bilmiyoruz.

Yedinci semada Allah’ın tahtı olduğuna inanmak da yüksek soyutlama gücü gerektirir.

3. Soyutlama

Ruh yükseliyor. Bedenden çıkıyor. Yaşamaya devam ediyor. Nerede yaşıyor bilmiyoruz. Bir soyutlama daha. Bir temelsiz varsayım daha.

4. Soyutlama

Canlılar dünyası ile ruhlar alemi arasında iletişim kurulabileceği varsayımı. Soyutlaması. Ruh uçtu gitti.

Ruhun uçabilmesi için mi beden ölüyor? Yoksa ruh uçtuğu için mi beden ölmüş oluyor?

Bu dünyada henüz ruhları ile birlikte yaşayan bedenler, “el fatiha” yani “giriş” adı verilmiş bir metni okuyarak ruha ulaşacakclarına inanıyorlar. Ruha mı ulaşıyorlar? Yoksa ruhun patronuna mı? Ruhun efendisine mi? Ruhların yöneticisine mi?

Çünkü hâlâ yaşayanların amaçları, yaşarken tanıdıkları bedenin öldükten sonra “öbür dünyaya” göç eden ruhunun, ruhlar dünyasında rahat etmesini sağlamak için ruhlar dünyasının patronu kimse ondan o ruha rahatlık vermesini dilemek.

Ruhlar aleminin patronunun da Allah olduğu varsayıldığına göre, hâlâ yaşayanlar Allah ile “el fatiha” aracılığı ile iletişime geçerek bu hayatta tanıdıkları bedenin ruhu için Allah’tan torpil yapmasını istiyorlar. Yüksek bir soyutlama örneği.

El fatiha’yı Arapça tekrarlayarak Arapça kelimelerin sihirli gücünden faydalanmış oluyorlar. Ben soyutlama yapamadığım için Arapça kelimelerin sihirli gücü olduğuna inanamıyorum.

Bu “ruhuna el fatiha” işinin Türk ölüm ritüelleri ile bir ilgisi yok. Biz kendi geleneklerimizi unutup, 7. yüzyıl Arap Bedevi geleneklerini almışız. İslam ile kendi geleneklerimiz unutturulmuş ve Arap gelenekleri bize dayatılmış. Araplaşmışız yani.

Düşünün, sizin sevgili ölünüzü para için namaz kıldıran, sahtekar, yalancı, Araplaşmış “imam” denen birisi Arap ritüellerine göre defnediyor. Bir Türk olarak siz bu durumu kabul ediyorsunuz. Üstelik imam denen bu din tacirine saygı bile duyuyorsunuz. Ne kadar üzücü.

5. Soyutlama

El fatiha diye ruhun ruhuna okunan metin şu:

“Rahman ve rahim olan Allah’ın ismiyle. Hamd o alemlerin rabbi, o rahman ve rahim, o din gününün maliki. Allahım ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti ve ancak senden dileriz yardımı, inayeti. Hidayet eyle bizi doğru yola, o kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil.”

İyi de, ruh bedenden uçmuş gitmiş, ruha bu metni okumanın ne anlamı var?

Bu el fatiha denen metin, halifeler Kuran’ı tahrif edip vahiy sırasını değiştirdikten sonra kitabın başına ekledikleri uydurma bir metin. Kuran Allah’ın sözü ise “Allahım ancak sana ederiz kulluğu” sözü Allahın peygambere yolladığı bir söz olabilir mi? Olamaz. Halifelerin uydurduğu bir metin.

El fatiha bu dünyada yaşayanların Allah’tan kendilerini doğru yola sokması için bir rica olarak tasarlanmış bir seri cümle. Ruhun bu dünya ile işi bitmiş. Ruha diyeceğimiz bu mu yani? “Allahım bize doğru yolu göster”?? Ne müthiş bir soyutlama. Bu beni aşar.

6. Soyutlama

Ve bu metni okumanın, tekrarlamanın, mırıldanmanın —ama mutlaka Arapça; Türkçe mırıldanırsanız hiçbir etkisi olmaz; çünkü kutsal dil olan Arapçadır— ruha bir faydası olacağına inanmaları.

7. Soyutlama

Ve bu dünyada sevdiğimiz ama şimdi ruhu uçup gitmiş olan bir bedenin, bir ruh olarak yaşamaya devam ettiğine inanmak! Soyutlamaya bakın.

İnsanın —bedenin— ruh olarak soyutlanıp yaşamaya devam etmesi.

Ruh yaşamaya devam etmekte. Bedenden çıktı. Bunu görüyoruz. Beden geride kaldı. Toprak altında çürüyor. Ama ruh bedenin özelliklerini, o bildiğimiz insanın alışkanlıklarını, inançlarını, huylarını, bilincini ve hatta bize olan sevgisini, kendinde muhafaza etmekte. Bu sebepten biz de o ruhun gittiği yerde huzur içinde ve refah içinde “yaşamasını” istiyoruz. Hani “ışıklar içinde yatsın” derler ya?

Toprak altında yatan beden. Beden artık yok. Ruh ise bir yerde yatmıyor. Beden toprak altında çürüyor, börtü böceğe yem oluyor ama biz bu çürüyen bedenin ruhta yaşadığına inanıyoruz.

 * * *

“Ruhuna el fatiha” dendiği zaman; halifelerin Kuran’ın başına koydukları uydurma bir metni mırıldanarak ruhun ruhlar aleminde iyi yaşamasını sağladıklarını sanan insanların yüksek soyutlama yeteneklerine saygı duyuyorum.

Onlar yukarda bahsettiğim varsayımlar ve soyutlamalar zincirini hızla kafalarından geçirip el fatihalarını mırıldanıyorlar ve olmayan ruhlarla iletişim kurabiliyorlar. Saygım sonsuz.

Notlar:

Ölüm hakkında – 1

— Dikkat ettiyseniz soyutlamaları 7 başlık altında topladık. Sihir, büyü ve din geleneklerinde 7 sihirli bir sayıdır. Belki bizim batıl diye eleştirdiğimiz, küçümsediğimiz ve aşağıladığımız(!) ruhlarla ilişki kurma yeteneği gerçek olabilir. El fatihalar gerçekten 7 semayı geçip Allah’ın tahtında duyulabilir.

— Ruhuna el fatiha’nın bir toplumsal gelenek olduğunu ve okuyanların kendileri ve çevreleri için okuduklarını biliyorum. Yoksa kim bir kaç Arapça cümle söyleyerek hayatın doğal akışını değiştirebileceğini düşünebilir? Yanlış mı söylüyorum? Yanlış mıyım?

 

 

Ezan konusunda bilimsel bir araştırma

Ezan konusunda bilimsel ve tarihsel bir araştırma yapmak istiyorum ama karşıma çıkacak bu tipleri görünce keyfim kaçıyor.

Ezan bu çirkinliğin sesli halidir.

Cumhuriyet’i yıkıp şeriat düzenini getirmek istediklerini açıkça belirten bu mağara adamları ile tepişecek enerjiyi kendimde bulamıyorum. Bunlar söze sözle cevap verme alışkanlığında olan insanlar değil. Onlar barış dini İslam geleneğinden geldikleri için söze kılıçla cevap vermeyi bilirler. Söyleyecek sözleri olmadığı için size cihat açarlar. Saldırırlar. Küfür ederler ve sonunda da ihbar ederler.

Ezan hakkında bir araştırma yapılacaksa bir kurum aracılığı ile yapılmalıdır. Bir dernek kurulmalıdır. Bu bile zor gibi geliyor bana. “Gavûr” denen İzmir’de yaşadığım halde, burada bile, ezanın dinin bir parçası olduğuna inanan insanlar çoğunlukta. Bu sebepten hiç camiye gitmeyen insanlar bile ezanın okunmasına karşı çıkmazlar çünkü ezana dinin bir parçası olarak saygı duyulması gerektiğini zannederler.

Ezanı sorgulayan bir insan mağara adamları tarafından “din düşmanı” olarak damgalanacaktır. Mahalle baskısı uygulanacaktır. Bu sebepten insanlar bu gibi konulardan uzak durmayı tercih eder.

Halbuki bizim bakış açımız din düşmanlığı veya İslam düşmanlığı değil. Biz herkesin istediği dine inanmasından yanayız. Yeterki dininizi kendi özel alanınızda uygulayın. Toplumsal alanlar dinden arındırılmalıdır. Laiklik ilkesi bunu gerektirmektedir.

Yani din özelleştirilmelidir. Herkes istediği dini özel hayatında istediği gibi uygulasın. Ama toplumsal alanlar dinden arındırılsın. Kimse din uğruna mahalleleri sahiplenmesin. Kimse Arap dinini bütün Türklere dayatmasın.

Arabın dini bütün Türklere dayatılmaktadır.

Bu mağara adamlarının savunduğu din değil; dinin toplumsal alanda kalması ve bu şekilde dini istedikleri gibi sömürmek, sonra da Cumhuriyeti yıkıp şeriat düzenini getirmek.

Dinciler toplumsal alanları ve mahalleleri ezan aracılığı ile işgal ediyorlar ve laikleri ve Cumhuriyetçileri kendi ülkelerinde yabancılar haline getiriyorlar.

Bir örnek verelim.Bir kafede yandaki masadakiler sigara içip sigara dumanı ile sizi taciz edebiliyorlarsa ve siz buna hiç bir şey diyemiyorsanız, o toplumsal alanın sahibi sigara içenler demektir.

Eğer bir mahallede ezan okunuyorsa ve camiye gitmeyen çoğunluk hoparlörlerle taciz ediliyorsa, o mahalle dincilere ait demektir. Bu bir din savaşı değil; bu bir toprak kavgasıdır. Sınır tanımlama kavgasıdır.

Bunu iyi anlayalım.

Biz ezancı değiliz. Ama mahallemizi ezancılara yani dincilere çok kolay bırakmışız. Tırsmışız. Onlar örgütlenmiş ve kurumsallaşmış. Bizler örgütlenememişiz.

Biz devrimciyiz. Cumhuriyet devrimlerini savunuyoruz. Onlar karşı devrimci. Cumhuriyeti devirip yerine şeriat düzenini getirmek istiyorlar.

Bu siyasi açı. Bir de toplumsal açı var: Bireylerin yaşadıkları ortam onlara nasıl bir yaşam kalitesi sunuyor?

Ezan okunan bir yerde yaşam kalitesi yerlerde sürünüyor demektir. Ezan, okunduğu her yerde yaşam kalitesini düşüren bir Arap propagandasıdır. Türkler kendi ülkelerinde bu Arap propagandasına nasıl tahammül edebiliyorlar? Çünkü herkes ezanın dinin bir parçası olduğuna inandırılmış.

Ezan dinin bir parçası değildir. Bunu böyle bilelim.

Ezan dinin bir parçası olsa bile, Anayasasında laiklik ilkesini temel almış bir ülkede toplumsal alanda dinî bir ritüel olarak ezan okunamaz.

Ezan dinî bir ritüel olarak okunuyor ama dinî bir ritüel değil; Arap sömürgeciliğinin temel propagandası.

Ezan toplumun bir parçası olmuştur.

Ezan ve sembolü olduğu din asırlardır bu toplumun belirleyici bir parçası olmuş. Üstelik egemen güçler ezan ve din sömürücülüğünün tadına varmışlar. İslam gibi batıl bir dine inanan halkın ne kadar kolay yönetilebileceğini anlamışlar ve İslam adına halkı istedikleri gibi güdüyorlar.

Biz ezanın gerçek yüzünü şimdi göstersek bile ezan denen Arap propagandasının Türk yurdundan silinip atılması en azından üç kuşak sürebilir. Gelecek kuşaklara iyilik olsun diye bu girişimi şimdiden başlatmalıyız.

***

Türkiye’de ezan neden okunuyor?

Türkiye’de ezan neden okunuyor? Mısır’da, Arabistan’da, Malezya’da neden ezan okunur diye sormuyoruz. Laik bir ülke olan Türkiye’de neden toplumsal alanda dinî bir ritüel halka dayatılıyor, bunu soruyoruz.

İlgili kimselere ve halka, “Sizce ezan neden okunur?” diye sorarak işe başlayabiliriz.

Bu soruyu kimseye sormadan da cevapları tahmin edebiliriz.

Ezanı okuyan cami görevlisine sorsak ne cevap verir?

“Ben insanları namaza çağırmak için ezan okuyorum” der.

Cami görevlisinin ezan okumaktaki amacı mahalleliyi namaza çağırmak olabilir. Devlet ona insanları namaza çağırsın diye maaş veriyor olabilir.

İmamın ezanı namaza çağrı olarak tanımlaması ve kendisinin de insanlara namaza çağırdığını söylemesi akla yakın gelse bile gözlemler bunu desteklemiyor.

Ezanın işlevi nedir? Ezan neden okunur? diye sorduğumuzda geleneksel ve resmi cevap gerçekten de ezanın mahalledeki müslümanları namaza çağırmak için okunan Arapça bir metin olduğunu söylecektir.

Ezan nedir? Ezanın bir tanımını yapmamız gerekir. Yaparız. Ama önce ezan okunduğunda insanlar namaza geliyor mu ona bakalım. Eğer ezan insanları namaza çağırıyorsa, ezan okunduktan sonra insanların camiye akın akın geldiklerini görmeliyiz. Böyle bir şey görmüyoruz.

Sabah ezanı okunurken camiye gidiyoruz. Etrafımıza bakıyoruz. Camide 3 kişi var. Onlar da ezan okunmadan camiye gelmiş uykusu kaçmış emekli vatandaşlar. Zaten namaz vaktini biliyorlar. Sabahın köründe kalkmışlar sıcak evlerinden çıkıp camiye gelmişler. Ezanı duymaları gerekmiyor. Zaten camideler. Ezan, namaz kılmak için camiye gelmiş insanlar için bile okunmuyor.

Acı gerçek:

Türkiye’de ezanı duyup da camiye gelen tek kişi bile yok.

Zaten ezan en az üç kilometre öteden duyulacak desibelde okunduğuna göre, 3 km ötedeki vatandaşın ezanı duyduktan sonra camiye doğru yola çıkması demek namazı kaçıracağının garantisidir.

Öyleyse, ezan insanları namaza çağırmak için okunmuyor. Ezanı duyup da namaza gelen insan yok.

İmam “namaz uykudan hayırlıdır” diye bas bas bağırıyor ama ekmek parası için günde 16 saat çalışan günümüzün insanı 5 dakikacık fazladan uykuyu namazdan hayırlı görüyor. İnsanlar her sabah bu seçimi yapmaya zorlanıyor. Devlet her gün insanları namaz ile uyku arasında tercih yapmaya zorluyor. Hep uyku kazanıyor. Devlet kaybediyor. Halk mecburen ezana saygısızlık yapmaya zorlanıyor; ezanla uyandırılan insanlar yastığı kafalarının üstüne çekip ezanın bitmesini bekliyorlar.

Namusu ile çalışan emekçi insanlara böyle bir işkence yapmak ve uykusunu bölmek hangi dinin bir parçası olabilir? Allah ezanı, para karşılığı namaz kıldıran imamlar insanları tatlı uykularından uyandırsın diye mi yarattı? Buna inanmak imkansız.

 * * *

Şöyle bir hesap yapalım. Benim bulunduğum ilçede 40 bin insan yaşıyor. Her sabah bu cami görevlisi devletten aldığı maaşın hakkını vermek için 40 bin kişiyi Arapça bağırarak uyandırıyor. Ama nasıl da çirkin bir şekilde bağırıyor! Kelimelerin sonunu uzattıkça uzatıyor. Sanki ezanı en arabesk şekilde okursa cami dolup taşacak. Tam aksi oluyor. Kimse ezanı duyup camiye gelmediği için imam hoparlörün sesini daha da açıyor.

Bütün ilçe sabahın sessizliğinde Arapça bağıran (anıran dememek için kendimi zor tutuyorum) bir Arap bozuntusu tarafından uyandırılıyor. Bu olayın absürtlüğünü insanlar nasıl olur da anlayamazlar!

Namaza gitmeyen 40 bin kişi Arapça namaza çağrılıyor. Her gün. Ve her gün hiç biri namaza gitmiyor. Ertesi gün yine namaza çağrılıyorlar. Yine gitmiyorlar. Hayatları boyunca en yüksek desibelde ve Arapça namaza çağrılıyorlar ve bir kerecik bile olsun namaza gitmiyorlar.

Absürtlüğün tanımını yapmak istesek namaza gitmeyen insanları ısrarla namaza çağırmak olarak tanımlardık.

Bu ne abes bir olaydır. Bu ne kadar gereksiz, lüzumsuz, yersiz ve boş bir ısrardır. Neden? Neden? Neden, namaza gitmeyen insanları ısrarla namaza çağırırsınız? Eyy devlet! Neden namaza gitmeyen insanları hayatları boyunca namaza gitmek için uyandırırsınız?

Para için ezan okuyan imamın her sabah uyandırdığı 40 bin kişiden 39 bin 997’si kendilerini uyandıran imama küfürler edip ve lanet okuyup tekrar uykuya dalmaya çalışıyorlar. O üç istisna kişi de zaten uykusu kaçmış işsiz güçsüz emekli kişiler, ezandan önce kalkıp camiye gelmişler; içerde bağdaş kurmuşlar namaz başlayana kadar ilaç ve hastalık muhabbeti yapıyorlar.

Kimi emekçiler gün ağarmadan kalkıp işe gitmek durumundadırlar. Onlar için de ezan bir çalar saatten başka bir şey değildir. Ezanla kalkarlar ama camiye gitmezler işlerine giderler.

Öyleyse yeniden soralım: Türkiye’de ezan neden okunuyor? Kimse ezanı duyup namaza gitmediğine göre ezan neden okunur?

Oturduğum ilçedeki verileri bütün Türkiye’ye genellersek, 82 milyon nüfusun 80 milyonu namaz kılmıyor ve ezanı duyup camiye gitmiyor. Yani devlet namaz kılmayan 80 milyon insanı ısrarla ve inatla günde beş defa namaza çağırıyor. 80 milyon insan çağrılıyor ama namaza gitmiyor. Bu insanlar hayatları boyunca namaza gitmemişler ve gitmeyecekler. Ama devletin inadı inat; 80 milyon Türkü Arabın ezanı ile taciz etmekten büyük keyif alıyor. Namaza gitmeyen 80 milyonun da inadı inat; onlar da ezanı duymuyorlar bile. Bu konuda bir çok video çektim. Uydurmuyorum. İnsanlar artık ezanı duymuyorlar bile. Peki ezan neden okunur?

Hiç kimse sabah ezanının duyup namaza gitmediğine göre ezan neden okunuyor?

Bu sorunun cevaplarını da tahmin edebiliriz.

1- “Ezan dinî bir yükümlülüktür ve kimse ezanı duyup da camiye gelmese bile ezan okunmalıdır” diyen militan dinci bir grup insan var. Bunlar ezanı, “Muhammed’in ezanı” diye kutsallaştırmışlardır ve ezanı dinin bir parçası olarak görürler. Tabii onlar “Ezan-ı Muhammedî” derler çünkü Arapçamsı bir şekilde ifade ettiklerinde Araptan daha Arapçı olduklarını gururla ifade etmiş olurlar. Yobaz olmanın en önemli şartı Araptan daha Arapçı olmaktır.

2- “Ezan siyasi bir semboldür” diyenler var. Bu görüşe göre, devletin dini İslamdır. Devletin şu anki yöneticileri de dincilerdir ve ezanı dinin ve ülkenin en önemli sembolü yapmışlardır. Bu sebepten onlar ezanı bayrağımız gibi bir sembol olarak tanımlama gayretindedirler ve kısmen de başarılı olmuşlardır. Hatta ülkenin sembolü onlar için önce ezan sonra bayraktır. Onlar önce ezana biyat ederler. “Allah ezanları susturmasın” diye dua ederler. Onlar Arab’ın dinine biat etmişlerdir. Saygıları ezanadır. Bayrak ikinci plandadır.

Öyleyse ezan, devletin kendi dinini vatandaşlara dayatmak için kullandığı bir semboldür. Bir araçtır. Nasıl ki cumhuriyetçiler bayrağa saygı duyarsa, dinciler de ezana saygı duyarlar.

Bundan çıkan sonuç, öyleyse, ezanın işlevi insanları namaza çağırmak değil, devletin dininin bayrağı olmaktır. Bu sebepten devlet ezanını okutmakta ısrarlı olacaktır.

3- “Ezan devletin dininin sembolü olduğu kadar tarikatların, cemaatlerin ve diğer dinî örgütlenmelerin bulundukları mahalleleri ‘kurtarılmış bölge’ olarak tanımlamak için kullandıkları bir araçtır” diyenler de var. Hoparlörü sonuna kadar açıp 5 kilometre kare alandaki insanları Arapça bağırarak yani Arap propagandası yaparak taciz eden Arap sömürgeciliğinin bir ajanı bu işi insanları namaza çağırmak için yapmaz. “Bu mahalle dincilerindir. Buralarda bizim sözümüz geçer. Beğenmeyen çeksin gitsin” demek için yapar.

Başka birkaç soruyu daha not edelim:

Ezanın sahibi kimdir?

Laik bir ülkede ezan okunabilir mi? Veya ezan okunan bir ülkenin laik olduğu söylenebilir mi?

Ezan kutsal bir şey mi?

Kutsalsa neresi kutsal? Kutsal nedir?

Ezan neden hoparlörlerden okunuyor? İmamın şerefeye çıkıp hoparlörsüz okuması gerekmez mi? Bu nasıl “Ezan-ı Muhammedî” oluyor? Peygamberin zamanında ezan hoparlörle okunmuyordu ki. Dine uygun olan hoparlörsüz okumaktır.

Sokaktaki insan ezan hakkında ne düşünüyor? Sormadım ama halkın büyük çoğunluğu batıla inandığı için ezanın da dinin bir parçası olduğuna inanmaktadır.

***

Ezan konusunda aktörler, paydaşlar veya ilgili kişiler ve kurumlar kimlerdir? Bunların bir listesini yapalım.

1- Ezanın sahibi devlettir. Devletin ezanın sahibi olduğunu nasıl anlıyoruz? Devletin memuru, devletin tesislerinde, devletin ezanını okuyor. Demek ki ezanın sahibi devlettir.

2- Ezanın İslam’ın bir parçası olduğunu inananlar. Bu gruba göre “müslüman bir ülkede” ezanın okunması dinî bir zorunluluktur. Ezan dinî bir görevdir ve günde beş defa okunmalıdır. Bunlara ezan polisi de diyebiliriz çünkü kendilerini ezanın koruyucuları olarak tanımlamışlardır. Ezanın uzun uzun ve en yüksek desibelde okunmasını isterler ve bunu istemeyenlere “dinsiz” damgası vurup onlara cihat açarlar. Bunlar kendilerini dinci, İslamcı ve şeriatçı olarak tanımlamışlardır. Araplar gibi giyinirler. Araptan daha Arapçıdırlar. Türkçeyi bile Arap gibi konuşmaya çalışırlar. Cumhuriyet devrimlerine karşıdırlar. Türklüklerini unutup Araplaşmışlardır. Çünkü bir insan Araplaşmadan müslüman olamaz.

3- Bir başka grup da ezanı duymayan ve duysa da aldırmayan ve “böyle gelmiş böyle gider” deyip ezanı kabullenmiş insanlardır. Bu sınıfın çoğunlukta olduğunu düşünüyorum. Bu grup ezanı kaçınılmaz bir gürültü kirliliği olarak kabullenmiştir. Nasıl ki havaalanının yakınlarında yaşayan bir insan uçakların sesini kabullenip alışacaktır; Türkiye’de yaşayan insan da ezan denen gürültü kirliliğini kabullenecektir diye düşünürler. Yani dinin ve ezanın yaydığı doğu usulü kadercilik, eylemsizlik ve şükürcülük tavrını kabul etmişlerdir ve kendilerini sabah akşam taciz eden Arabın ezan dediği gürültü kirliliğini kaderleri olarak kabul etmişlerdir. Ezan, Türkiye’de yaşamanın bir parçasıdır ve kıçını yırtarak Arapça bağıran bir çığırtkanın çirkinliğini Türkiye’de yaşamak için ödenecek bir bedel olarak kabul etmişlerdir. Ne acı değil mi?

4- Başka bir grup da ne camiye gider; ne namaz kılar; ne Araplar gibi giyinir; dinî bayramlarda Ege’ye kaçar; Araplarla bir ilgisi yoktur; her üç kelimesinden biri Arapça değildir; Arap dininin kısıtlamalarına aldırmadan bir Cumhuriyet aydını gibi yaşar… Ama soracak olursanız bu insan bile müslüman olduğunu ve ezanını okunması gerektiğini savunur. Belki “Türkçe okunsa iyi olur” der ama ezanın okunmamasını tasvip etmez. Belki mahalle baskısından korkmaktadır ve ezana laf söyleyecek olsa “dinsiz” diye damgalanacağından korkmaktadır.

5- Başka bir grup insan da —bunlar dinci de olabilir— ezanın hoparlörsüz okunması gerektiğini savunurlar. Bunlara da nostaljik dinciler diyebiliriz.

6- Başka bir sınıf da ezanın hiç okunmaması gerektiğine inanır. Bunlar ezanı Türkiye’nin başına gelmiş bütün kötülüklerin sebebi olarak görürler. Ezanın susturulmasını isterler. Ezancılar ezan susarsa memleketin batacağını iddia ederlerken; ezansızlar ezan okunmadığı zaman Türkiye’nin Türkiye olacağını söylerler.

Türkiye’nin geri kalmasının yegane sebebi ezandır. Ezanın sembolü olduğu dindir.

Gerçi bu konuda eğitimin hakkını yemeyelim. Eğitim denen suç örgütü ve din aldatmacası ülkeyi geri bıraktıran iki ana etkendir. Ezan ülkenin semalarını kirlettiği müddetçe ve eğitim çocukların içindeki cevheri öldürdüğü müddetçe Türkiye “muasır medeniyetler seviyesine” ulaşamayacaktır.

Türkiye’nin Cumhuriyet devrimleri ile başlattığı sanayileşme atağı dine rağmen olmuştur. Dinin ve dincilerin yarattığı yapay ortaçağ gündemleri ile uğraşmak zorunda olmasaydık Türkiye çoktan sanayide çağ atlamış olacaktı. Bizim de dünya çapında markalarımız olacaktı.

Ezan okunduğu müddetçe Türkiye geri kalmaya mahkum olacaktır. Bütün ilerleme dine rağmen olacaktır. Devletin ve insanların enerjilerinin yarısı dinin koyduğu engellerle savaşmaya gidecektir.

Biz bile, yaratıcı bir şeyler yapmak yerine, mağara adamlarının ortaçağ sembolü Arap propagandası ezan hakkında yazı yazıyor olmayacaktık.

Ezan okunduğu müddetçe sokaklar sokak köpekleri ile dolu olacaktır. İnsanlar batıla inanmaya devam edeceklerdir. Araplar gibi, miskin ve kalleş insanlar olarak küçük hesapları için birbirleri ile kavga etmeye devam edeceklerdir. Kimse işini doğru dürüst yapmayacaktır. Dış güçler dini kullanarak insanları istedikleri gibi yönlendirip sömüreceklerdir. Ezan olduğu müddetçe Türk insanı aynı Araplar gibi batılılar tarafından sömürülmeye mahkum olacaktır.

Ezan insanları şartlandırır. Akılları ile oynar. Her gün beş defa aynı Arapça tekerlemeye maruz kalan insanlar giderek akıllarını kaybederler.

Ezanı savunanları bir odaya kapatıp sabah akşam ezan dinletsek bu işkenceye 2 günden fazla dayanamazlar ve delirirler. Aynı işkence bize hayatımız boyunca ağır ağır uygulanmaktadır. Türk insanının bu kadar gerilmiş olmasının temel sebebi ezan işkencesidir. Sürekli taciz edilen insanlar gerilir, gerilir ve sonunda patlar. Her sabah ezanla uyandırılan insanlar hayattan zevk alamaz.

8- Bir de ezanın rahatsız edemediği zenginler sınıfı olduğunu söyleyelim. Bunların yaşadığı sitelerde ve rezidanslarda ezan sesi duyulmaz. Yakınlarda cami yoktur, olsa bile hoparlörün sesi kısıktır. Ezan halk için vardır. Halkın aklı ile oynamak için vardır. Zenginler ezanı ne yapsınlar.

***

Benim düşündüğüm gibi ezan hakkında tarafsız araştırma yapmak çok güçtür. Yukarda bahsettiğimiz dinci militanlar anında size karşı cihat başlatır. Bu dincilerin söze karşı sözle cevap verecek kapasiteleri yoktur. Bunlar İslam geleneğinden gelirler ve söze kılıçla cevap vermeye alışmışlardır. Belki günümüzde kılıç çekip üstümüze yürüyemezler ama yine de saldırırlar. Yazdıklarımıza cevap vermek yerine hakaret ederler, tehdit ederler ve sonunda da ihbar ederler. Yani Araplıklarını yaparlar. Onlardan beklenen de budur.

 * * *

“Ben müslümanım” diyen herkes müslümandır. Yani bir söz söyleyerek insanların din değiştirebileceklerine inanılıyor. Bundan daha batıl ve absürt ne olabilir? “Ben Napolyon’um” diyen insanı tımarhaneye koyuyoruz ama “ben müslümanım” diyen insanın aniden müslüman olduğuna inanıyoruz.

Bazı sihirli Arapça kelimeleri tekrarlayarak müslüman olunuyormuş. Bilim öncesi insanları kelimelerin sihirli gücü olduğuna ve kelimeler ile büyü yapılabileceğine inanıyorlardı. Demek ki aynı inanç hâlâ devam ediyor. Bu devirde Arapça kelimelerin sihirli ve büyülü etkisi olduğuna inanmak nasıl bir zavallılıktır!

***

Ezan bu ülkede çok hassas bir konudur. “Ezan neden okunuyor?” sorusunu soruyorum. Ezanın ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Aslında sonu olmayan ve başarısızlığa mahkum olmuş bir projedir bu. Din ve onun sembolü olan ezan topluma entegre olmuştur ve dine ve ezana inanan ve hayatlarını din ve ezana göre tanımlamış milyonlarca insan vardır.

Türkiye’de ezanın absürtlüğünün anlaşılıp ezan denen şeyden kurtulmak ve ülkeyi bu Arap propagandasından kurtarmak imkansızdır. O zaman neden böyle bir projeye girişip kendimizi üzelim? Asıl absürt olan bu!

 * * *

Zaten ezan konusu bir tanımlama konusudur. Ben tanımlamacılık felsefesine inanıyorum. Her konuya tanımlama ve güç açısından bakabiliriz. Biz eşyaları gördüğümüzü sanırız ama aslında o eşyaları temsil eden kelimeleri birbirimize aktarırız. İki tarafın da aynı kelimeye aynı anlamı mı yoksa başka bir anlam mı yüklediği hiç bir zaman açıkça belirtilmez ve bilinmez ve insanlar farkında olmadan o kelimeyi tanımlamak için birbirleri ile kavga ederler.

Kelimeler ile yazarız. Kelimeler ile konuşuruz. Önemli olan kelimelerin tanımıdır. Kelimelere tanımlayarak anlam verdiğimize göre önemli olan kelimelerin anlamıdır. Yani tanımıdır.

Bütün kavgalar tanımlama kavgasıdır. Ezan konusu da bir tanımlama kavgası olacaktır.

 * * *

Ezanın herhangi bir markadan farkı yoktur. Ezan markasının sahibi kimse markasını koruyacaktır.

Eğer ezanın sahibi ezanı “Muhammed’in ezanı” olarak kutsal bir şey olarak tanımlamışsa; birisi çıkıp da ezanın kutsallığını sorgularsa, ezanın sahibi bundan hiç hoşlanmaz.

Ezanın sahibi devlettir. Çünkü ezan devletin tesislerinde devletin maaşlı elemanı tarafından icra edilen bir şarkıdır. Tabii ezancılar ezanın “şarkı” olarak tanımlanmasına çok kızarlar. Bizi hemen ihbar edebilirler. Ne kadar komik ve absürt bir durum? Ezan bestesi ve güftesi olan ve birisinin hoparlörle okuduğu bir şeydir. Bu tip şeylere “şarkı” denir.

Ama ezan kutsal olarak tanımlanmıştır. O zaman ezan kutsal bir şarkıdır. Ama kutsallık kavramı da zaten çok yanlış anlaşılan bir kavramdır. Ezanın nesi kutsal olabilir? Ezan havada ses dalgalarıdır. Ses dalgalarını mı kutsal olarak tanımlayacağız?

Kutsal bir tanımlamadır. Hiçbir şeyin kutsal olma özelliği yoktur. Hiçbir şey özünde kutsal değildir. Yani hiçbir objenin, hiçbir kavramın kutsal olma özelliği yoktur ve olamaz. Kutsal olarak bilinen her şey kutsal olarak tanımlanmıştır. Bir şahıs veya bir kurum o şeyi kutsal olarak tanımlamıştır. Kutsal olarak tanımlamak demek o şeyin sabit tutulacağı ve saygı duyulacağı demektir.

Kutsal ölçülebilir bir şey değildir. Derecesi yoktur. Birimi yoktur. Kutsal bir tanımlamadır. Bir tanımlamayı kabul edenler çoğaldıkça ve gelecek kuşaklara aktarıldıkça kutsallığı artar ve sanki kendinden kutsal bir şeymiş gibi kabul edilir.

Kutsal olarak tanımlanmış bir şeyi savunmayı hayatlarının amacı olarak tanımlamış fanatik ve militan insanlar vardır. Futbol takımı tutan fanatikler ile dinci militanların hiçbir farkı yoktur.

Din fanatik militanların en çok bulunduğu ve ürediği yerdir.

Onun için ezan konusunda bilimsel, toplumsal ve tarihsel bir araştırma yaptığımızı gören dinciler bize karşı cihat başlatacaklardır.

Fanatik militanın söze söz ile karşılık verme kapasitesi yoktur. Ezan konusunda bilgisi yoktur. İnancı vardır. O inancını savunmaktadır. Bilimsel ve tarihsel deliller onu hiç ilgilendirmez. Sadece bağırmayı ve saldırmayı bilir.

İnanç diye savunduğu da, holdingleşmiş bir tarikatın şeriatçı düzeni getirme kavgasıdır.

Notlar:

Arslan Tekin’in ezan konusundaki yazılarını hayretle okudum. Bu konuda yazdığı için kendisine teşekkür ederim. Demek ki bu konuda düşünen başka insanlar da varmış.

https://www.yenicaggazetesi.com.tr/dibden-ezan-genelgesi-54026yy.htm

Sonunda Resul Tosun dostumuz Diyanet’i dize getirdi. Çünkü o “parti” içinden. Saray Mukîmi’yle başından beri birlikte! Star’da, köşesinde ezan meselesini işledi. Diyanet İşleri Başkanı Resul Tosun’u bir özel toplantıya davet etmiş, ezan sesinin rahatsız etmeyecek seviyeye indirileceğini söylemiş. Sokak arası mescitlerde okunmayacakmış.
Kaynak Yeniçağ: DİB’den ezan genelgesi – Arslan TEKİN

Bu da sâlâ ile ilgili bir yazı:

https://www.yenicaggazetesi.com.tr/bir-de-sala-meselesi-var-54039yy.htm

Bunun adına gürültü kirliliği de diyebilirsiniz. / Lütfen bu konuyu da dillendirin.”
Kaynak Yeniçağ: Bir de salâ meselesi var – Arslan TEKİN

Şeriat düzenine hazırlanıyorlarmış.

Tanımlamacılık felsefesi.

— Her şey tanımlamadır dedik ya. Tanımlarken bir de sınıflandırırız. Tasnif ederiz. Tasnif, aynı cinsten şeyleri gruplandırmak demektir. Yani, her şeyden önce iki şeyin aynı cinsten olduğunu tespit etmemiz gerekir. Hatta çoğu zaman sınıflandırmayı tanımlama zannederiz veya tanım olarak kabul ederiz.

Ben ezanı dinin kutsal bir parçası olarak sınıflandırmadığım için ezanı bilimsel olarak sorgulayabilirim.

Ama ezanı kutsal bir şey olarak sınıflandırmış insanlar ezanın bilimsel olarak araştırılabileceğini reddederler. Çünkü, kutsal, sabit tutulması kabul edilmiş şey demektir. Yani, kutsal olarak tanımlanmış bir şey, sorgulanması yasaklanmış şey demektir. Bilim ise sorgulamak demektir. Kutsal, ise sorgulanamayan şey demektir.

Açıkça görüyoruz işte. Karşımızda bir tanımlama anlaşmazlığı var. Bir kelimenin tanımı (anlamı) üzerinde anlaşamayan iki grup insan var: 1) Şeriatçı karşı devrimci dinciler; 2) Laik devrimci cumhuriyetçiler.

Genel bir kural olarak, tanımlama savaşlarını güçlü olan kazanır. Zaten güçlü olmak demek, tanımlama yapma hakkı olmak demektir.

Bunu çok iyi bilen dinciler, söze söz ile cevap vererek doğru tanımlamayı bulmaya çalışmazlar; örgütlenip güçlenirler ve kendi tanımlarını tek doğru tanım olarak dayatırlar. Onların tanımı Allah tarafından onaylanmış tanım olur. Bir de böyle derler. Allah ile aralarında çok iyi bir iletişim kanalı varmış gibi…

Güçlü oldukları için, ve ezanın sahibi olduklarını düşündükleri için ezanın kutsallığını sorgulayan birisinin kılıçtan geçirilmesi gerektiğini söylerler. Dini korumak için. Ezanın tarihi, amacı, doğru tanımı, onları hiç ilgilendirmez. Güçleri ile kendi tanımlarını dayatırlar.

Bu konuda onların güçlü olduklarını kabul etmeliyiz çünkü onlar devletin resmi ezan tanımını savunmaktadırlar. Arkalarında devletin gücü var.

Eğer güçlü olan istediği tanımı yapabiliyorsa; ki yapabiliyor, biz istediğimiz kadar ezanı bilimsel yöntemlerle sorgulayalım, ezanın yerleşmiş tanımını değiştiremeyiz.

Ama bizim de gücümüz var. Bizimle aynı fikirde olan ve ezanın Arap propagandası olduğunu anlamış, laik, devrimci ve cumhuriyetçi bir kitle var. Bu kitlenin çoğunlukta olduğunu biliyoruz.

Ezan, nüfusun çok küçük bir azınlığı istiyor diye okunuyor.

Ezan, devletin dininin sembolü olduğu için okunuyor.

Fakat ezanı duymak istemeyen çoğunluk sessiz kalmayı tercih ediyor. Bu çoğunluk sessizliğini bozduğunda, Arapçı, şeriatçı azınlığın sesi —ezanla birlikte— kısılacaktır.

— Bir de batılı din sananlar var. İslam’ın batıl olduğunu bilmeden samimi olarak bu alaturka mahalle İslamına inananlar var. Bunlar genelde kadınlardır. Örtünmeyi müslümanlık zannederler. Kurşun döktürürler; mevlit okuturlar; nazara inanırlar; Arapça kelimelerin sihirli gücü olduğuna inanırlar; her eşikten geçerken Arapça bir kelimeyi mırıldanırlar. Bu batıl inanışları din zannederler. Bu kadınlar ezanı dinin temeli sanırlar. Kendileri camiye gitmezler; ezanı da günlerini uygun bölümlere bölen bir çalar saat olarak görürler.

— Burada da açıkça görüyoruz ki, ezan kavgası bir tanımlama kavgasıdır. Ezan kelimesinin kim tarafından nasıl tanımlanacağının bir kavgasıdır. Dikkatinizi çekerim, ezan kelimesini tanımlamaya çalışıyoruz. İşimiz kelimeyle. Kelimenin temsil ettiği bir şey var mı? Varsa o şey nedir? Bilmiyoruz. Bu yanılgı genel bir yanılgıdır. İnsanlar kelimeyi değil kavramı tanımladıklarını zannederler. Halbuki tanımladıkları kelime kavram olur.

Dinciler, ezanın resmi tanımını kabul etmişler. Kendileri yeni bir tanım getirmiyorlar. Yeni bir tanım getirecek kapasiteleri yok. Eski terimi sorgulamadan kabul ediyorlar. Bu yerleşmiş tanımı sorgulayan herkese karşı kendi tanımlarını savunuyorlar. Savunma derken, ezanın eski tanımını sorgulayanları “din düşmanı” ilan edip üstüne çullanıyorlar. Hepsi kalemşör. Gazete sayfalarında, sosyal medyada linç gürühları oluşturup ezanlarını savunuyorlar. İşleri bu. Aslında ezanı kullanarak işgal ettikleri mahalleler ellerinden gitmesin diye savaşıyorlar.

Tanımlama savaşı dedik. Güç kimdeyse onun tanımlaması kabul edilir. Güç devlette. Devletin ezan tanımlaması kabul edilmiştir. Bu değişmez. Hiç kimse bunu değiştiremez. Eğer Cumhuriyetçi, Atatürkçü, laik çoğunluk örgütlenip, devlete “Biz hiç camiye gitmiyoruz; hiç gitmedik; hiçbir zaman da gitmeyeceğiz. Bu şartlar altında bizi neden ısrarla camiye namaz kılmaya çağırıyorsun?” diye soracak olsa, o zaman bu bir başlangıç noktası olabilir. Ama henüz o noktaya bile gelemedik. Cumhuriyetçilerin yani laiklerin bile kendilerin toplayıp ezanın işlevi hakkında devleti sorgulamaları bile üç kuşak alabilir. Onun için biran evvel başlasak iyi olur.

Herşeyden önce ezan denen Arap propagandasının sorgulamanın bir suç olmaktan çıkartılması lazım.

— Resimdeki şeriatçılar hakkında bir yazı: “Tarikat, siyaset, ticaret ağları…” Zülal Kalkandelen.

Kuran’ın Eleştirisi, İlhan Arsel

Alıntılar İlhan Arsel’in Kuran’ın Eleştirisi–3 kitabından:

Batı uygarlığını yaratan bilginlerin ve düşünürlerin tekrar etmekten bıkmadıkları şey hep şu olmuştur ki, insanları fiziksel gelişme olasılığından, yaratıcı zekadan ve düşünme gücünden yoksun bırakan şeylerin başında “kutsal” diye bilinen din kitapları gelir. Nitekim Batı dünyasının ortaçağ karanlıklarından kurtulup uygarlık çağına girebilmelerinin nedeni, Tevrat ve İncil’in … ve benzeri kitapların rehberliği yerine aklın rehberliğini seçmiş olmaktır. Voltaire bunu, “aklın” “Tanrı” ile yer değiştirdiğini söyleyerek özetlemiştir.

İslam dünyası, Batı dünyasının yaptığını yapamadığı (yani vahyin rehberliği yerine akıl rehberliğini seçemediği) içindir ki ortaçağ karanlıklarından kurtulamamıştır.

İlhan Arsel’in bu değerlendirmesi doğru gibi görünse de ben İslam ülkelerini yönetenlerin akıl dışı hareket ettiklerini düşünmüyorum. İslam’ı yönetim biçimi olarak seçmiş ülkelerin yöneticileri gayet akılcı insanlardır. Hem akılcı hem de çok akıllı insanlardır. Halkı uyutmak ve kolayca yönetmek için İslam’ı kullanabileceklerini çok güzel anlamışlar ve İslam’ı halkı sömürmek ve iktidarlarını güçlendirmek için gayet akılcı yöntemlerle kullanmaktadırlar. Onların tanrı fikrini akıl ile değiştirmek gibi bir hedefleri yoktur. Tam aksine halkın ortaçağ karanlıklarında kalmasını ve batıla inanmasını isterler. Bunu da akıl yolu ile yaparlar.

İslam’ı yönetim biçimi olarak seçmiş ülkelerin yöneticilerinin ortaçağ karanlığında kalmış, akıllarını kullanmayan insanlar olduğu doğru değil.

Bir ülkenin teknoloji toplumu olabilmesi için de halkın batıl yerine akla inanması gerekmez. Avrupalı halkın çoğunluğu inanç konusunda hâlâ ortaçağ karanlıklarında yaşamaktadır. Bunu Avrupa halklarının hâlâ ortaçağ dinlerine körü körüne inandıklarından biliyoruz; hâlâ aynı kiliseleri doldurup aynı ortaçağ ritüellerini yapıp duruyorlar. Üstelik ayrı dinden diye komşularından nefret etmeyi ve onları din adına öldürmeyi de hiç unutmamışlar. Bizim buradaki din yobazlarının tıpkısının aynısı orada da var. Bizimkiler çöl Arabı gibi giyinirler, o başka.

Peki dinci yobaz Avrupalı nasıl olmuş da 18. yüzyılda teknolojik gelişmeyi destekleyen bir ortam geliştirebilmiş? Bence bu ayrı bir araştırma konusu. “Avrupalı aniden aydınlandı sonra da görülmemiş bir teknolojik atılım yapıp medeniyetin zirvesine ulaştı” tezi Avrupalının kendi kendini yüceltmek için uydurduğu bir tezdir. Aslında tam tersi olmuştur: Avrupalı teknoloji sayesinde aydınlandı; aydınlandığı için teknolojide ileri gitmedi.

Fakat, Avrupa hâlâ bizlere aydınlanma masalını medeniyete giden tek yok diye satmaya devam eder. “Siz de aydınlanın ve bizim gibi medeni olun” der. Fakat aynı Avrupa bizim din safsataları ile uğraşarak geri kalmamızı ister ve ülkemizde din üzerinden operasyonlar yapar.

Kuran değişimi ve ilerlemeyi engeller, evet, ama nasıl engeller? Kuran bu dünyayı bir sınav olarak tanımlar ve bu dünyada sadece takva puanları toplamak için ibadet etmenizi öğütler. Geri kalan vaktinizde sıcaktan bunalmış çöl Arab’ı gibi yan gelip yatabilirsiniz. Kuran, çöl Arabının aşırı sıcak iklimden ve ona bağlı kültüründen gelen tembelliği ve kaderciliği resmileştirmiş bir yaşam tarzını insanlara dayatır. Kuran, müslümünlıktan önce o bölgede yaşayan Arapların geleneklerinin kitaplaştırılmış halidir. Arap değilseniz Kuran sizi bağlamaz.

Kuran’a inananlar da inanmayanlar kadar akılcı insanlardır. Kuran’a sorgulamadan inanan insanların akılcı yöntemlerden habersiz oldukları hiç de doğru değildir. Onlar akıllarını kullanarak Kuran’a inanmayı seçmişlerdir.

Kuran’a inanmayanların da her şeyi sorgulayan, hiçbir şeye sorgulamadan inanmayan, mutlak akılcı insanlar olduğu da doğru değildir. Onlar da başka konularda sorgulamadan inanmayı seçerler. Herkesin herşeyi sorgulaması imkansızdır. Kuran’a inandığı için akıl denen şeyin ne olduğunu bilmediğini zannettiğiniz insanların, kendi menfaatleri söz konusu olunca akıllarını çok iyi kullandıklarını görürüz. Mesela, para konusuna gelince onlar da herkes kadar akılcıdır. Siz hiç aklını kullanmayan bir din tüccarı gördünüz mü?

Kuran’a bağlı ülkelerin, istisnasız olarak, yeryüzünün en geri kalmış ülkeleri arasında bulunmaları, bunun en açık bir kanıtıdır. İslam ülkeleri tarihi şu gerçeği ortaya vurmaktadır ki Kuran’a bağlı ve saplı kalındıkça ne akılcılığa ulaşmak, ne gerçek anlamda ilim yapmak, ne demokrasi yaratmak, ne insan varlığını değer ölçülerine kavuşturmak ve ne de insanın insana sevgisini oluşturmak mümkündür.

Burada bilim ile teknolojinin aynı şey olmadığını belirtmemiz gerekir. Bilim akademiktir. Tutucudur. Okulcu doktorların akademik kariyer merdivenini tırmanmak için yazdıkları kitaplardan ibarettir. Teknoloji buluşları ise daha çok akademik dünyanın dışında çalışan amatörlerin buluşlarının piyasaya sürülüp halka yayılmasından ibarettir. Teknoloji ekonomi ve para ile ilgilidir; uygulamalıdır, faydacıdır.

Her ne kadar kısa bir dönemi içine alan “İslam uygarlığı”ndan söz edilirse, bu uygarlık Kuran’dan doğma bir şey değildir; Kuran’ın kaynak olarak kabul edilmesiyle ortaya çıkmış değildir. “İslam uygarlığı” Eski Yunan’ın bilim kaynaklarının etkisiyle oluşmuş bir şeydir. Miladi 8. ile 10. ya da 11. yüzyıllar arasında iki yüzyıllık kısa bir süreyi kapsayan bu gelişme, Eski Yunan kaynaklarından yararlanan İslam bilginlerinin “zındık”, “dinsiz” diye ilan edilmeleri, Eski Yunan bilimlerinin terk edilmesi ve bunlar yerine Kuran’ın yeniden kaynak edinilmesi sonucu olarak sönüp gitmiştir. O tarihten bu yana da bir daha canlanamamıştır, çünkü İslam ülkelerine, her ilmin Kuran’da olup tüm gerçeklere ancak Kuran yolu ile gidilebilileceği zihniyeti egemen olmuştur.

Böyle bir zihniyet egemen olabilir ama şeriatla yönetilen ülkeler Kuran’da olmayan yeni teknolojileri alıp kullanmakta hiçbir sakınca görmezler. Şeriat çok elastiktir. Ulema şeriatı istediği yöne çeker ve emrinde çalıştığı egemen güçlerin istediği her anlamı şeriattan çıkartmasını bilir. Bunun örnekleri Osmanlı’da bol bol vardır.

İlginç olan şudur ki, İslam ülkeleri içinde Kuran’a en fazla ve en sadık şekilde bağlı olanlar, en ziyade geri kalmış olanlardır. Bunun böyle olduğunu anlayabilmek için, günümüzde İslam şeriatının en yoğun ve özüne en sadık şekilde uygulandığı ülkelere, örneğin Afganistan, Suudi Arabistan, İran, Pakistan, Sudan vs. gibi ülkelere şöyle bir göz atmak yeterlidir.

Bu ülkeler yarın İslam’ı bırakıp Hıristiyan olsalar yine geri kalırlardı.

Buna karşılık Kuran’ı, yol gösterici rehber ve kaynak olmaktan çıkaran Atatürk Türkiyesi, yirmi otuz yıl gibi çok kısa bir zaman içerisinde uygarlaşma sürecine girmiş ve tüm İslam ülkelerinin önüne geçmiştir.

Doğru. Fakat, “Kuran’ı yol gösterici rehber ve kaynak olmaktan çıkarmak” yetmez. Atatürk bunu bildiği için devrimler yolu ile kurumları değiştirmeyi amaçlamıştır. Yani devletin alışkanlıklarını değiştirmeye çalışmıştır. Dil devrimi ile de halkın okur yazar olmasını sağlamıştır. Ne yazık ki, Atatürk’ün ölümünden sonra İmam Hatipler’in yetiştirip topluma saldığı gerici karşı devrimciler Atatürk devrimlerini geri çevirmeyi başarmışlardır, büyük ölçüde.

Ülkeleri geri bırakan sadece Kuran’a bağlı kalmak değildir. Şeriatla yönetilen bir toplumda, şeriata bağlı olmadan yaşamak isteyenler bastırılır ve etkisiz hale getirilir. Bu dini korumak için yapılmaz; baştaki din tacirlerinin iktidarını korumak için yapılır.

***

Şeriatla yönetilen bir toplum yeni girişimlere açık değildir. Fakat bu şeriat denen şey o kadar elastiktir ki eğer şeriat devletini yönetenlerin teknolojide ilerleme motivasyonu olsa şeriattan yeterli fetvalar çıkartılabilir. İsrail bir din devletidir ve şeriatla yönetilir. İslam şeriatı ile Yahudi şeriatı hemen hemen aynıdır. Ama aynı şeriat Arapların gelişmesini engellerken İsraillilerin teknoloji alanında gelişmelerini engellemiyor.

Kurandaki Arap dünya görüşü Arapça yolu ile dilimize sızdığı için aklımızı da ele geçirmiştir. Hepimiz istesek de istemesek de batıla inanıyoruz. Hepimiz istesek de istemesek de Araplar gibi tembel ve kaderci olmuşuz. Çünkü bunlar artık dilimizde var. (Eğer tembel ve kaderci değilsek, kendimizle ve ortamla zorlu bir savaş vererek kendimizi bu Arap özelliklerinden kurtarmışız demektir.)

Başladığımız bir işin sadece kendi çabamız ve gayretimizle sonuca ulaşacağına inanmayız; ille de “inşallah” deriz. İnşallah diyerek Allah’tan izin almazsak işimizin rast gitmeyeceğine inanırız. Tabii sihirli bir Arapça kelimeyi söyleyerek anında evrenlerin yaratıcısının dikkatini çekeceğine inanmak kadar gülünç ve batıl bir davranış herhalde yoktur.

Maçtan önce bir futbolcu ile röportaj yapılıyor, futbolcu “inşallah kazanırız” diyor. Yani kendi çabaları boşuna. Allah isterse kazanacak; Allah istemezse kazanamayacak. İş adamı “arkadaşlar inşallah ihaleyi alacağız” diyor. Bir yere davet edildiğimizde “kısmetse gelirim” diyoruz. Acaip bir kadercilik. Bu kadercilik Türklere has bir gelenek değil, tamamen Arapların bir geleneğidir.

Artık Arapça batıl kelimeleri kullanmamaya dikkat ediyorum. İnşallah, maşallah, bismillah, vallahi (valla) gibi bizi batıllaştıran kelimeleri kullanmak istemiyorum. Bu kelimeler Araplara kalsın.

Notlar:

— “Batı uygarlığı…”
Batı uygarlığı nedir acaba? Batı’nın kendini yüceltmek ve sömürgelerini küçültmek için uydurduğu bir propagandadır.

— “İslam dünyası…”

Bu nedir? Böyle bir dünya mı var? Türkiye’yi İslam dünyasına dahil etmek çok yanlıştır. Burası şeriatla yönetilen bir ülke değildir.

— “…vahyin rehberliği yerine aklın rehberliği…”
Aslında dine inananlar inanmayanlardan daha yüksek bir zeka seviyesine ulaşmış insanlardır. Yüksek zeka soyutlama gücü ile belli olur. Dini inananların çok yüksek bir soyutlama yeteneği vardır: El İlah veya Allah diye bilinen fakat hakkında 99 isminden başka hiç bir şey bilmediğimiz varsayımsal doğa üstü bir varlığın yolladığı mesajları; masalsı bir varlığın aracılığı ile almış olan; tarih içinde yaşamış gerçek bir kişilik olduğu hiç bir belge ile sabitlenmemiş bir insandan 150 yıl sonra yazılmış bir kitabın içinde yazılanların Allah’ın bire bir hiç değişmemiş sözleri olduğuna inanmak çok yüksek bir soyutlama yeteneği gerektirir.

— “Düşünme gücünden yoksun bırakan…”
Böyle bir genelleme doğru değil. İnsanlar dinin kitabını inanmayı ve sorgulamamayı kendi akıllarını kullanarak seçiyorlar. Aynı insanlar dünyevi konularda herkes kadar akıllarını kullanırlar.

— Biz niye hala Kuran’la boğuşmak durumundayız? Kuran’ın buyruklarının sosyal hayattan tamamen çıkması gerekir.

— Faydalı işler; faydasız işler. Önemli olan faydasız işler yapmaktır. Bu dünya boş olduğuna göre, bu dünyanın doğasına en uygun olan boş işler yapmaktır.

Halife hazretleri ve Kuran’ın tahrifi

Bakıyorum da yerli ilahiyatçılar o kadar Araplaşmışlar ki, tarihsel gerçekleri göremiyorlar; hiç biri Kuran dediğimiz bugünkü mushafın tahrif edilmiş bir metin olduğunu kabul etmek istemiyor. Halbuki Kuran’ın tahrif edildiğini kesin olarak biliyoruz. Kuran’ı kitaplaştıranlar, Kuran’ın sırasını tahrif etmişlerdir. Kendinde ayetlerin sırasını değiştirme yetkisini bulan birisi, Kuran’a yeni ayetler de ekler, olan ayetleri de çıkartır.

Peygamberin kurduğu İslam dini kime miras kaldı?  Halifelere. Kim bu halifeler? Bunlar insanlıktan nasibini almamış, insan denemeyecek; kadın, çocuk, bebek ayırt etmeden katliam yapan, sahtekar, zalim, adi, ahlaksız ve kötülüğün sembolü olan insanlardı. İnsanlık tarihi aşağılık insanlarla doludur ama bu Arap halifeler gibisi gelmemiştir. Üstelik bunlar azılı Türk düşmanıdırlar. Ama içimizde yaşayan Türk görünümlü bu Arapların ecdadı Türkler değil Araplardır. Onlar böyle görüyor. İslam’ı yaymak için Türkleri katletmişler diyorsunuz, iyi yapmışlar yoksa İslam’ı yayamazlardı diyorlar. Yani, bugünkü İslamcıların da halifelerden farkı yok.

Peygamber öldüğü zaman, o zamana kadar peygambere inmiş olan vahiyler bu aşağılık insanların eline geçiyor. Eğer peygambere ve dine saygınız olsa ne yaparsınız? Kemik parçalarına yazılı olan bu vahiyleri canınız gibi korursunuz. Peygambere vahiy geliyor, o da yanındakilere yazdırıyor. Bundan daha esaslı ve gerçek vahiy yok. İslam dini bu kemik parçalarında saklı. Bugün bildiğimiz tek bir tane orijinal vahiy var mı? Yok. Halifeler hepsini toplayıp yakıyorlar. Kendi menfaatlerine uygun bir Kuran yazdırıyorlar. Peygamberin ölümünden 80 yıl sonra. Diğer bütün Kuranları yaktırıyorlar ve kendi Kuranlarını Allah’ın tahrif edilmemiş hakiki gerçek sözleri diye dünyaya yayıyorlar. Yalan. Propaganda. Üstünde vahiy olan bir tek kemik parçası gösterin? Yok. Bu katliamcı sahtekarlar mı peygambere ve dine saygı gösterecekler. Buna nasıl inanabilirsiniz?

* * *

Şu anda bulunduğum yerde hoparlörlerden ezan okunuyor. Yani bu Türk düşmanı hainlerin tanımladığı Arap dininin temel propagandası Türk halkına dayatılıyor, günde beş defa. Ezan ile, biz bu insan bozuntusu Arap halifelerine onların dini aracılığı ile tapmış oluyoruz.

* * *

Kuran’ın iniş sırasının tahrif edildiğini biliyoruz. Halifeler neden böyle bir şey yapma ihtiyacı duymuşlar acaba?

img_20190811_2221295482285841371149038.jpg
Soldaki sütun surelerin iniş sırasına göre dizilişi. Sağdaki sütun bugünkü mushafın dizilişi. Sarı renkle vurgulanmış alan Medine ayetlerinin kitabın başına nasıl taşındığını gösteriyor.

Yukardaki grafik tahrifin nasıl yapıldığını gösteriyor. İniş sırasını beğenmeyen halifeler başka bir düzenleme yaptırıyorlar. Ne yapıyorlar? Mekke’de inen sureleri, Medine’de inen surelerin arkasına koyuyorlar. Yani Medine surelerini kitabın önüne alıyorlar. Kuran’ı okumak isteyen önce Medine ayetlerini okuyor. Neden?

Sebebi basit. Ayetlerin iniş sebebi ikidir. Başlangıçta vahyin amacı pagan Bedevi kabilelerini tek bir din altında toplamaktır. Bu Mekke’de inen ayetler ile yapılmıştır. Medine ayetlerinin amacı ise başkadır. Artık bir İslam devleti kurulmuştur. Şimdi gereken bu devletin ve İslam toplumunun uyacağı kanunları tanımlamaktır. Medine ayetleri de büyük ölçüde bu amaca uygun olarak inmişlerdir. Tahrifçi halifeler açısından, Mekke ayetleri işlevini tamamlamıştır ve zaman aşımına uğramıştır. Onları kitabın arkasına atmakta bir sakınca yoktur.

Halifeler için Kuran’ın yeni bir işlevi vardır. Artık Arap yarımadası İslam olmuştur. Sıra Arap olmayan komşulara gelmiştir. Bu komşuları İslamlaştırmak için ellerinde bir kitap olmalıdır. Bir torba içine doldurdukları, üzerleri çiziktirilmiş kemik parçaları ile Arap olmayan komşuları aldatmak çok daha zor olurdu. Bunun için Kuran’ı da değiştirdiler. Kuran’ın içine “biz Kuran’ı bir kitap olarak indirdik” anlamına gelen bir sürü ayet eklediler. Bu ayetler indiğinde ortada bir Kuran olmadığına göre —vahiy peyderpey indiğine göre— Kuran’ın kendine bir kitap olarak hitap ettiği ayetler sonradan bu sahtekar halifeler tarafından eklenmiştir.

Demek ki, halifelerin Kuran’ı tahrif ederken iki amaçları vardı. 1. Yasaların olduğu ayetleri ön plana çıkartmak, 2. Arap olmayanları İslamlaştırmak için —yani İslam devletinin sömürgesi yapmak için— vahiyleri bir kitap haline sokmak.

Yerli ilahiyatçılar hala bu tarihin ilk soykırımcılarına saygı göstermeye devam ediyorlar. İsimlerinin önüne “Hz.” gibi saygı ünvanları koyuyorlar? Neden? Çünkü onlar Arap! Bu Araplaşmış Türklere göre, Arapça kutsaldır; Araplar yüce insanlardır; Türk tarihi değersiz, Arap tarihi yücedir. Kabileler arasında Hendek “Savaşı!” gibi küçük tartışmaların en ince detaylarını bilirler ama Kurtuluş Savaşı’mızla ilgili bir şey bilmezler. Bilseler de “keşke Yunan kazansaydı” derler.

Üstelik bugünkü Araplara bakıyorum, hiç de özenilesi bir kitle değil bunlar. Nasıl oluyor da şanlı bir tarihe sahip Türklerin soyundan gelip, Türkiye’de doğmuş insanlar, Türk kimliklerini unutup Arap özentisi olabiliyorlar??

Hem şaşırtıcı hem de çok üzücü.

Notlar:

— “Halbuki Kuran’ın tahrif edildiğini kesin olarak biliyoruz.

Daha doğrusu vahyin tahrif edildiğini biliyoruz.

— “Kuran’ı kitaplaştıranlar…”

Vahyi kitaplaştıranlar demek daha doğru. Kitaplaştırılan vahiydir. Kitaplaştırılan vahiye “Kuran” denmiştir.

Dindan çıkmanın en kolay yolu…

Kuran-oku

O zaman insanın hayvan gibi yaratıldığı varsayılır ki, bu gerçek olmaz.

Bence, yaradılış açısından, insan da bir hayvandır. Tek fark, insan dili olan hayvandır.

Iyilige ve kötülüğe doğru hareket etme özgürlüğü sadece insandadır.

İyilik ve kötülük kavramlarını insan yaratmıştır. Bu kavramlar dilin yan ürünleridir. Evrensel iyi ve evrensel kötü yoktur. Her açıdan iyi; her açıdan kötü yoktur. İyi ve kötü bakış açısına göre değişir.

İnsanın “hareket etme özgürlüğü” olduğu tartışmalıdır. “İnsanın hür iradesi var mıdır?” sorusu en eski sorulardan biridir.

Hayvanlar  ise kendilerine verilmiş bir formül üzere yasarlar.

Nasıl bir formül bu? Hayvanlar da insanlar gibi bazı kararlar vererek yaşamlarını sürdürmeye çalışırlar. Memelilerin kararları bağırsaklarda verilir. İnsanda da bu böyledir; kedilerde de. Kedilerin dili olmadığı için bilinci de yoktur yani kendinin farkında değildir. Etrafı ile bütünleşmiştir. Doğayı dil filtresinden algılayan insan ise etrafına (ve kendine) yabancılaşmıştır.

Kurani tekrar tekrar okuyup genel anlam bütünlüğüne vakıf olmak  lazım.

Bu konuda size katılmıyorum. Kuran’ı tekrar tekrar okuyarak anlam bütünlüğüne varamazsınız. Tam aksine; anlam bütünlüğünü kaybederseniz. Haritada net bir çizgi olarak görünen bir sahil çizgisinin gerçek hayatta nasıl olduğunu görmek için sahile giderseniz, sahilin bir çizgi olmadığını görürsünüz. Sahile yaklaştıkça çizgi özelliği kaybolur. Aynı şey Kuran’ın anlamına yaklaştıkça da geçerlidir. Kuran’ı anladıkça, anlamsızlaşır.

* * *

İlk okuyuşta, Kuran hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz. İlk okuyuşu bitirdiniz ve bir anlam edindiniz.

İkinci okuyuşunuzda, Kuran’ı ilk edindiğiniz anlama göre yorumlayacaksınız. Yani her okuyuşta, yeni bir Kuran okumuş olacaksınız çünkü anlam Kuran’ın metninde değil, okuyandadır.

Üçüncü okuyuşta anlam derinliğiniz daha da arttı. Aynı sahildeki gibi, yakınlaştıkça, net olarak anladığınızı sandığınız ayetler iyice bulanıklaşacak. Tek anlam göremeyeceksiniz; anlam yelpazesi göreceksiniz.

Her okuyuşunuzda Kuran’ın anlamı berraklaşmayacak, tam aksine giderek daha da bulanık olacaktır.

Sonra bakacaksınız ki Kuran’ı Türkçe okumak yetersiz kalıyor.

Kuran’ı ana dilinde anlamak için Arapça öğrendiniz. Bu sefer de yepyeni anlamlar karşınıza çıktı. Her Arapça kelimenin onlarca anlamı var. Bu anlam bolluğundan bir anlam seçebilmek için bu sefer de Kuran alimlerinin bin senedir yazdığı ciltler dolusu yorumları okudunuz. Hadislere daldınız. Derinlere indikçe Kuran bilginizin azaldığını gördünüz.

Demek ki, Kuran’ı hiç okumadan inanan insan Kuran’ı en iyi anlamış olandır.

Üstelik Kuran’ı hiç okumadan inanmak çok daha akıllıcadır. Çünkü ihmal ettiğimiz bir şey var: zaman.

Yukarda anlattığımız gibi, Kuran’ı hakkını vererek okumak için bütün hayatınızı Kuran’a vermeniz gerekir; başka bir şey yapmaya vaktiniz kalmaz. Yaşamaya vaktiniz kalmaz. Nasıl para kazanacaksınız? Ailenize nasıl vakit ayıracaksınız?

Kuran’a hayatını vermiş ilahiyatçılar var. Siz hiç Kuran’ın tamamını anladığın söyleyen bir ilahiyatçı gördünüz mü? Olamaz. Kuran’a ne kadar yakınlaşırsanız o kadar içinden çıkılmaz olur.

Daha da önemlisi, Kuran’ı okuyup anladıkça Kuran’ı sorgulamaya başlayacaksınız. Mesala, Ahzab 53’ü defalarca okuyarak ne kazanmış olacağınızı kendinize sormaya başlayacaksınız. “Bu bütün insanlık için indirilmiş bir kitap mı? yoksa Bedevi’ler için yazılmış bir adabı muaşeret el kitabı mı?” diye sorgulayacaksınız, ister istemez.

Kuran’ı anlayarak tekrar tekrar okumak dinden çıkmanın en kısa yoludur. İslam denen Arap boyunduruğundan kurtulmak için Kuran’ı anlayarak okumak yeterlidir.  Kendine saygısı olan ve aklını kullanabilen hiçbir Türk Kuran’ı anlayarak okuduktan sonra İslam dininde kalamaz.

Notlar:

Kuran’ı anlamadan okuyanlar (veya okumadan inananlar) Kuran’ı en iyi anlayanlardır.

Kuran’ın anlamı var mı?

Yorum anlamlandırmak demek olduğuna göre; bir ifade çeşitli şekillerde anlamlandırılabilir ama bu anlamlardan biri doğru anlam olabilir, diyorsunuz.

Haklı olabilirsiniz. Biraz düşüneyim.

B4868E9B-E5B6-42FF-848E-2897A602D70A

Ben, anlam metinde değil okuyandadır dediğim için “doğru” anlam çoğunluğun kabul ettiği anlamdır gibi bir şey demek istemişimdir.

Bir örnek.

Bir bölük askere eğitimde “sağa dön” diye komut veren subay, 100 erden 99’unun sağa döndüğünü, bir şaşkın erin ise sola döndüğünü görüyorsa, “sağa dön” ifadesinin anlamının anlaşıldığını bilir. Ama “turn right” diye İngilizce emir verirse sadece İngilizce bilenler sağa dönebilir. Japonca emir verirse belki kimse anlamaz.

Demek istediğim, bir ifadeyi çoğunluk nasıl anlıyorsa o ifadenin anlamının çoğunluğun anladığı anlam olduğunu söyleriz. Yoksa “sağa dön” ifadesinin kendi başına bir anlamı yoktur. Olduğunu varsayalım. Bu anlam “sağa dön” harf kümesinin neresinde saklı? Hiç bir yerinde saklı değil çünkü bu harf kümesinin hiçbir anlamı yok.

Kuran’daki ayetler de harf kümesi olduğuna göre, ayetlerin de anlamı yoktur. Ayetler anlamsız harf kümeleridir.

Harflerin anlamı yoktur; anlamsız harflerden meydana gelmiş harf kümelerinin  de anlamı yoktur; anlamsız harf kümelerinden meydana gelmiş ayetlerin de anlamı olamaz.

Anlamsız işaretlerden meydana gelmiş bir işaretin anlamı olabilir mi?

Anlam renk gibidir; eşyada değil bakandadır.

Kırmızı olarak algıladığımız bir elma aslında kırmızı değildir. Elmayı kırmızı olarak algılamayı öğrenmişizdir.

Elmaya gün ışığında değil de başka bir dalga boyunda bakarsak kırmızı değil de başka bir renk olarak algılayabiliriz. Değişik ışık şartlarında elmanın rengi değişecektir.

Mesela kediler sadece grinin tonlarını görürler.

Demek ki, renk eşyada değil bakandaymış.

Öyleyse, “doğru” renkten bahsedebilir miyiz? Bahsedemeyiz.

100 kişi elmaya bakar 99’u “kırmızı” der, bir tanesi renk körüdür “yeşil” der.

Anlam da böyledir.

Bir çok kişi “doğru anlam yoktur” ifadesini okudu ama sadece siz bu ifadeyi bir problem olarak anlamlandırıp yorum yazdınız. Her okuyan ayrı bir şey anlam vermiş olabilir.

Kuran’ı okurken de ayet dediğimiz anlamsız harf kümelerini anlamlandırmak sorun oluyor tabii.

Şöyle bir önkabul var:

1) Her ayet Allah’ın sözüdür.

2) Allah her ayete, o ayetin gerçek anlamını yüklemiştir.

3) Yani, her ayetin kendine has, gerçek bir anlamı vardır.

4) Bazı ayetler açıktır ve Kuran’ı ilk defa okuyan bir çocuk bile açık ayetlerin gerçek anlamını anlar, yani ayeti doğru olarak anlamlandırabilir.

5) Bazı ayetlerin ise anlamı gizlidir. Gizli anlamı olan ayetleri sadece hayatlarını Kuran ilmine adamış, Arapça’yı Arap’tan daha iyi bilen, çember sakallı, sarıklı, cüppeli Arap monşeri din simsarları deşifre edebilirler. Bunu kim söylüyor? Din simsarlarının kendileri!

Günümüzde, her ayetin internette her açıdan yapılmış analizini bulmak mümkün. Din tacirlerinin aracılığına gerek yok.

***

Kuran’ı neden okuyalım ki? Kuran, 7. yüzyılda yazılmış, Arap kabilelerini tek bir bayrak altında toplamayı amaçlayan siyasi bir metindir. Kendi kanunları olan çağdaş Türk toplumunda Kuran’ın hiç bir işlevi yoktur.

***

Bahsettiğimiz bu önkabulün temelinde Allah’ın ayetlere net bir anlam yüklediği varsayımı var. Bu doğru değil. Ayetler harf kümeleridir ve bu sebepten ayetler anlamsızdır. Ayetleri okuyanlar anlamlandırır.

Kuran’da iki türlü anlam vardır.

1) Egemen güçlerin dayattığı anlam;

2) Çoğunluğun kabul ettiği anlam.

Ayetlerin özünde anlam olmadığına göre, birileri her ayete bir anlam tanımlayıp o anlamı satarak din simsarlığı yaparlar. Din simsarlığı, din tacirliği böyle yapılır. Din ile aldatma en eski aldatmacadır.

Egemen güçlerin beslemesi ulemanın ürettiği Kuran yorumları egemen güçler tarafından tek gerçek Kuran yorumu olarak sabit tutulur, sorgulanmaları yasaklanır ve kutsallaştırılır. Halk da bu propagandaya inanıp bu uydurulmuş kutsalları gerçek kutsallar sanır. (Gerçek kutsal diye bir şey olamaz, o ayrı konu.)

Çoğunluğun kabul ettiği anlamlar da vardır. Bunlar belki sorgulanabilir.

Özet: Ayetler anlamsızdır. Birileri ayetlere anlam verip kendi anlamlarını doğru anlam diye satarlar.

Notlar:

Kuran ile ilgili diğer yazılarım.

Kuran’ı neden okuma[ma]lıyız?

Adam yine başladı bağırmaya…

img_20190620_1144002266980329667900848.jpg

Düşünün, günde en az beş defa adamın biri gelip size küfür etse… elinde bir megafonla gelip yüzünüze Arapça küfürler sallasa… hatta Arapça olmasına da gerek yok; hatta küfür de olmasın… günde beş defa gelsin ve sonuna kadar açılmış bir megafonla kulağınızın dibinde bağırıp dursun. Ne dediği önemli değil. Günde beş defa birisi gelip özel hayatınızın içine giriyor ve yaptığınız işi bölüyor. Hem de sebepsiz yere. Böyle bir şeyi nasıl kabul edebilirsiniz?

***
Ülkemizde bir konuya kesintisiz odaklanıp çalışmak haram sayılmıştır. Bir işe odaklanan insanın mutlaka dikkati dağıtılmalıdır. Bir kitaba dalmışken ezanın çirkin sesi ile yerinden sıçramış hiç mi insan yok? Ders çalışmaya dalmışken, tam bir problemin sonucunu bulmak üzereyken, Arapça bağıran bir adam tarafından dikkati dağıtılan hiç bir talebe yok mu? Sabahın köründe sadist bir imam bütün mahallenin uykusunu bölmekten zevk alacak diye bebeği ezan ile uyandırılan hiç mi anne yok bu ülkede?

Neden ezanın sabah akşam taciz ettiği insanlar sessiz kalırlar? Ezanın kutsal bir şey olduğunu ve hoparlörlerden halkı taciz etmek için okunması gerektiğini ve dinin bir gereği olduğunu falan mı zannediyorlar acaba?

Elinde megafonla gelip işinizi bölen bu insana nasıl tepki verirdiniz? Onu hayatınıza isteyerek kabul eder miydiniz?

Her sabah, sabahın köründe, yine aynı adam, elinde megafonla, sizi bağırarak uyandırsa ve en az 7 dakika bağırmaya devam etse; kulağınızın dibinde anlamadığınız çirkin bir dille, küfür eder gibi bir tonda, bağırıp dursa, ve alay eder gibi bir de “tatlı uykundan kalk ve Arapların El İlah’ına secdeye dur, namaz uykudan hayırlıdır” dese, ne yapardınız? “İstemiyorum, git başımdan” diyorsunuz anlamıyor. “Git namaz kılmıyorum, kılmayacağım, kılmasını da bilmem” diyorsunuz, duymuyor ve bağırmaya devam ediyor. Üstelik her kelimeyi uzatıyor, uzatıyoooooooooooooooooor, her kelimeyiiiiiiiiiiiiiiiiiii, aynen böyleeeeeeeeeeeeeee…. Para için din satan birisi bu adam. Çirkin bir dilde bağırdığı çirkin şeyleri uzatarak daha da çirkinleştiriyor. “Seni laftan anlamaz rezil herif, çek git yatak odamdan” diyorsunuz ama 7 dakikası dolmadan bir yere gitmiyor. “Namaz kılmıyorum, senin bu bıktırıcı ezanın yüzünden müslümanlıktan istifa ettim, ateist oldum; defol git uğursuz herif diyorsunuz…” dinlemiyor… “Allah büyüktür,” diyor. “Allah büyüktüüüüür… Allah büyüktüüüüüüüüüür…” “Allahu ekbeeeeeeeeeeeeeeeer…” Ekberi uzattıkça El İlah’ın büyüklüğü artıyor sanki. Aynı lafları durmadan tekrarlıyor. Her gün günde beş defa aynı lafları tekrar tekrar bağırarak tekrarlıyor. Sonunda 7 dakikası doluyor megafonunu alıp zıkkım olup gidiyor.

Kaçış yok. 2-3 saat sonra tekrar gelecek ve bağırmaya başlayacak. Mahallenin bütün ateistlerini namaza çağıracak. Mahallede sadece 3-5 emekli cehennem korkusundan namaz kılıyor ama geriye kalan 40 bin kişi ezan ile taciz ediliyor.

***

Adam gitti ama siniriniz bozuldu, uykunuz kaçtı, psikolojiniz bozuldu. Neden böyle bir şey olmalı? Neden insanlara bu şekilde işkence edilmeli? diye kendinize soruyorsunuz? Neden? Neden?

***

Bu megafonlu adamdan kurtuluş yok. Çin işkencesi gibi her gün aynı anlamsız tekerlemeyi en yüksek desibelde tekrarlayıp duruyor. Neden? Neden? Cevabı yok. Neden devlet —halkın mutlu yaşamasını güvence altına alması gereken devlet— halkın her 3 saatte bir taciz edilmesine izin veriyor? Devlet izin vermiyor! Tacizi yapan zaten devlet. Devlet, güçlü olduğunu ve her an yatak odanıza girebileceğini size hatırlatmak istiyor. Devlet “benim dinim İslamdır; senin dinin de İslam olacaktır” diye hatırlatıyor. Peki daha az hatırlatsa olmaz mı? Mesela, haftada bir gün, sadece Cuma günleri? Geri kalan günlerde kafa dinlesek, taciz edilmesek, işimize gücümüze her 3 saatte bir bölünmeden devam edebilsek… Ne güzel olurdu… Gürültü kirliliği de çevre kirliliğidir. Temiz ortamlarda yaşama hakkımızı savunalım.

Neden devlet —halkın mutlu yaşamasını güvence altına alması gereken devlet— halkın her 3 saatte bir taciz edilmesine izin veriyor? Devlet izin vermiyor! Tacizi yapan zaten devlet. Devlet, güçlü olduğunu ve her an yatak odanıza girebileceğini size hatırlatmak istiyor. Devlet “benim dinim İslamdır; senin dinin de İslam olacaktır” diye hatırlatıyor. Peki daha az hatırlatsa olmaz mı? Mesela, haftada bir gün, sadece Cuma günleri? Geri kalan günlerde kafa dinlesek, taciz edilmesek, işimize gücümüze her 3 saatte bir bölünmeden devam edebilsek… Ne güzel olurdu… Gürültü kirliliği de çevre kirliliğidir. Temiz ortamlarda yaşama hakkımızı savunalım.

* * *

Her gün günde beş defa devlet özel hayatınızın içine girip sizi taciz ediyor. Ve siz hiç bir şey söylemiyorsunuz.

Ve siz bin yıldır, bu megafonlu adamın tacizini normal kabul ediyorsunuz. Siz, biz, hepimiz; Arap sömürgeciliğinin simgesi olan ezanı sanki doğal bir şeymiş gibi kabul etmişiz.

* * *

Evet, bu bahsettiğimiz megafonlu tacizci, şahsen elinde megafonla, evinize girmiyor, ama girmesine de gerek yok; bu ülkede her kilometrekareye en az iki cami düşüyor; her caminin üç minaresinde 3’er adetten 24 tane hoparlör olsa, memlekette herkes her an ezan ile eşit olarak taciz edilmekten payını almaktadır.

Dikkat ettiyseniz, ezanın duyulmadığı etrafı duvarlarla çevrili siteler en pahalı yerler oluyor. Ezanı duymak istemiyorsanız, ya dağ başında yaşayacaksınız ya da en zenginlerin oturduğu sosyetik mahallelerde oturacaksınız. (Levent, Etiler, Ulus, Nişantaşı, Teşvikiye gibi en sosyetik yerlerde ezan en düşük desibelde okunur, zenginler ezanla rahatsız edilemezler, imamın gücü sadece bizim gibi gariban halka yeter.)

***

Bu Arapça ses kirliliği yatak odanızı, salonunuzu, işyerinizi, kafanızı, bilincinizi kirletiyor; içinize işliyor; ve sizi geriyor. İsteseniz de istemeseniz de çocukluktan beri bu absürt işkenceyle büyüyorsunuz. Ezan sizi tanımlıyor. Karakterinizi belirliyor. “Sen doğulusun, doğulu kalacaksın” diyor. “Arap senden üstündür; senin dinin yoktur, sen Arabın dinini seveceksin,” diyor. “Sen Türk değil, Arapsın” diyor. “Devletin dayattığı dindensin” diyor.

Bu kadar bariz bir din propagandasına 7/24 maruz bırakılan insanlar, buna rağmen, laik bir ülkede yaşadıklarını zannediyorlar. Bu kadar bariz bir din dayatması nasıl olur da doğal karşılanabilir?

***

Ülkenin Arap özentisi yobazlarla dolu olduğunu biliyoruz. Bunlar 7. yüzyıl çöl Arapları gibi giyinmeyi dindar olmak zannederler. Bunlar ezanı putlaştırmışlar ve putlarını koruyacaklardır. Din bunların umurunda değil, bunlar gösteriş peşinde; ezan ne kadar yüksek desibelde okunursa bunlar o kadar dindar olduklarını sanırlar. Bir de kendilerini din ve ezan zabıtası yerine koymuşlar; “din elden gidiyor, vurun kahpeye” diye yaygara koparırlar. Arap bozması bu “Türkler” Arapça’yı kutsal bir dil zannettikleri için de ezanı kutsal bir şey zannederler. “Ezana saygı duyun” diyorlar. Bir de ezanı Türklük’le ve bayrakla eşit bir sembol olarak tanımlamaya kalkıyorlar. Bu güruhu tanıyoruz, biliyoruz, bunların değişmesi beklenemez. Ama ya İzmir gibi laikliğin kalesi olduğunu iddia eden bir şehirde ezanın ne işi var? İzmirliler her fırsatta İzmir marşını çalarlar; “Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa” demekten hiç bıkmazlar, gurur duyarlar; hiç biri camiye gitmez; namaz kılmaz; türban takmaz; hacı sakalı bırakmaz; ama hergün beş defa kendilerine dayatılan yobazlığın sembolü ezana da laf söyletmezler. “Neden bu din propagandası ile günümüz bölünüyor?” diye sormazlar. Ezanı duymazlar, ciddiye almazlar ama ezanın okunmasına da karşı çıkmazlar. Bu nasıl bir çelişkidir.

Belki de namaz kılan hemşerilerine saygı duydukları içindir. Ama ezanı duyup da namaza giden yok ki! Namaz vaktini bilmek isteyen telefonuna indiriyor uygulamayı ve telefonunda kendi özel ezanını dinliyor. Üç beş kişi namaz kılacak diye 40 bin kişi taciz ediliyor. Bir de “ezandan rahatsız oluyor” diye isminiz çıktı mı yandınız. Mahalle baskısı altında ezilirsiniz. Ondan sonra da “halkın büyük bölümünün benimsediği bir geleneği aşağılamak” suçundan doğru hakim karşısına çıkartılırsınız. Halkın çoğunluğu mu ezanı benimsemiş? Komik. Halkın çoğunluğu ezanı duymuyor bile. Üstelik aşağılama nerde? Biz sadece olguları ve gözlemleri paylaşıyoruz. Herkes istediği gibi inansın; evinde namazını kılsın. Ama devletin dini olmasın. Doğrusu bu. Bizim istediğimiz bu. Yani laiklik Anayasa’da bir laf olarak kalmasın, gerçek hayatta uygulansın. Her ezan okunduğunda Anayasa’nın laiklik ilkesi ihlal edilmektedir.

***

Hem laikiz diyorlar, hem de devletin dininin günde beş defa kendilerine dayatılmasına sessiz kalıyorlar. Kuzu gibi kabulleniyorlar. İzmirliler de ezanın kutsal bir şey olduğunu zannediyorlar herhalde. Ezanın bu devirde bir işlevi olduğunu zannediyorlar.

***

Peki ne yapmalı? Halkın bilinçlenmesi ve ezana karşı çıkması; ezanı bir gürültü kirliliği olarak görmesi; ezanın Türklerin bir geleneği olmadığını, bir Arap safsatası olduğunu ve Türklerin ülkesinde ezanın yerinin olmadığını görmeleri mümkün mü? Bence mümkün değil. Tam aksine, ezan bin senedir arka planda okunup duruyor ve insanlar alışmışlar. Ezana karşı çıkarak kazanacakları hiç bir şey yok. Katlanmayı tercih ediyorlar. Çünkü karşılarında mahalle baskısı var, “gâvur” diye yaftalanmak var; karşılarında devletin desteği ile zenginleşmiş, palazlanmış bir organize yobazlar ordusu var. En iyisi ezanı, hava kirliliği, çevre kirliliği gibi hayatın bir parçası olarak kabul edip hiç duymamaktır. Çoğunluğun yaptığı da budur zaten. Ama eskiden ezan bir müezzin tarafından şerefeye çıkarak hoparlörsüz okunurmuş. En azından bir insan sesi… Ezanın sesi uzaktan hoş gelirmiş, davul sesi gibi… Ama şimdi ezanı uzaktan duyma şansımız yok. Sonuna kadar açılmış hoparlörlerden, küfür eder gibi bağıran bir insanın tacizi ile karşı karşıyayız. Yapacak bir şey yok.

İnsanı rahatsız eden ezanın sesi değil; bir Arap sömürgesinde yaşadığımızın her gün 5 defa yüzümüze vurulması.

***
Aslında yapılacak bir şey var: yapılması gereken, dinin özelleştirilmesidir. Bu da başka bir yazının konusu olsun.

 


Notlar:

— Arap özentisi yobazın biri çıkıp “ezan duymak istemiyorsan çek git” diyecektir. Asıl sen o kadar özendiğin Arabistan’a git. Burası Türklerin ülkesi; burada Arap sömürgeciliğinin sembolü olan ezanın ne işi var?

— “ezan ne kadar yüksek desibelde okunursa bunlar o kadar dindar olduklarını sanırlar…”

Aslında, bu yobaz takımının bu kadar naif olduğu doğru değil. Onlar için ezan bir bölgeyi sahiplenme aracıdır. Üsküdar’da ezanı en yüksek desibelde nerdeyse 15 dakika uzatarak okuyarak ezan bayrağını Üsküdar’a dikiyorlar ve “Üsküdar bizimdir; kurtarılmış bölgemizdir” diyorlar.

img_20190620_1256087261902288763068898.jpg
Bayrağı ibadete çağırma tekerlemesi olan bir din!!

— “Çoğunluk ezanı duymaz.

Ezanın bir Türk geleneği olmadığını söylemek, gerçeği söylemektir. Türkiye’de halkın yüzde doksan dokuzunun kimlik kartında “Dini: İslam” yazabilir ama bunlar kimlik müslümanıdır. Ne beş vakit namaz kılarlar ne de İslam dininin diğer gereklerini yerine getirirler. Bu sebepten “halkın yüzde doksan dokuzunun müslüman olduğu bir ülkede ezan tabii ki okunacaktır” sözü hiç inandırıcı bir argüman değildir. Burası bir İslam ülkesi de değildir.

— “ezanın çirkin sesi…”

Ezanın sesinin çirkin olduğunu söylemenin İslam dinine, peygambere ve Allah’a hakaret olduğuna inanan insanlar var. Ezanın din ile hiçbir ilişkisi yok ki. Ezan ses dalgalarından ibarettir. Havada yayılıp kaybolur. Ses dalgalarının, Arapça ses dalgaları olduğu için kutsal olduğuna inanan batıl mantaliteli insanlar olması bu devirde tabii üzücü. Yok eğer, kutsallık ses dalgalarında değil, ezanın anlamında diyen olursa onun da cevabı var. Anlam ses dalgalarında değil, ezanı duyan insandadır. Yani ses dalgaları anlamsızdır; ona anlam veren insandır.

— “Ezan-ı Muhammedî” imiş!

Bir de ezana “Ezan-ı Muhammedî” diyenler var. Zaten bütün İslam özürcülüğü kelime oyunlarına dayanır. Ezanın hiç bir kutsallığı yoktur ama İslam özürcüsü ezana bir kutsallık vermelidir. Nasıl verecek? “Ezan-ı Muhammedî” diyerek onu kutsal ve dokunulmaz yaparsın. “Muhammed” kelimesi kutsal ya, ezan ve Muhammed kelimesini yan yana koyunca “Muhammed” kelimesinin kutsallığı “ezan” kelimesine de geçiyor ve “ezan” kelimesi de kutsal olmuş oluyor. Çocuk mu kandırıyorlar?

— “Elinde megafonla gelip işinizi bölen bu insana nasıl tepki verirdiniz?

Yolda yürürken “bir dakikanız var mı?” diye yolunuzu kesen Greenpeace anketçisine verdiğiniz tepkiyi verirdiniz? “Git başımdan, beni rahatsız etme!” anlamına bir şeyler söylerdiniz.

— “Bu nasıl bir absürtlüktür.”

İşin absürtlüğü devletin namaz kılmayan çoğunluğu inatla ve ısrarla namaza çağırmasıdır. Bu nasıl bir mantalitedir? Devletin bu hareketi, devletin sizi birey olarak değil de sürü olarak gördüğünün ispatıdır. Devlet sizi birey olarak görmez, güdülmesi gereken bir sürü olarak görür. Yoksa neden, sürüden 1 kişi namaz kılacak diye 10 bin kişiyi namaza çağırsın? Ayrıca devletin namaza çağırmak gibi bir görevi yok. 7. yüzyıl Arabistan’nında namaz saatlerini bulabilmek için astronomi bilmek gerekirmiş, çoğunluğun okuma yazma bilmediği bir toplumda namaz vakitlerini güneş saatinden okumak bile zor bir iştir; yani o zamanlar ezanın bir faydası varmış. Ama günümüzde herkesin cebine namaz vakitlerini söyleyen bir uygulama indirmesi mümkün. Ezan okutmaya gerek yok. Ama devlet için ezan bir propagandadır. Ezan namaza çağırmaz; halka devletin dininin İslam olduğunu hatırlatır.

Arap sömürgeciliğinin simgesi

Ezan bir simge olmuş, tamam, çünkü işlevini yitiren herşey ya çöpe atılır veya kutsal bir simgeye dönüştürülür. Ezan da simge yapılmış ama neyin simgesi? Bence Arap sömürgeciliğinin simgesi. Ezan Araplar’ın kültür sömürgeciliğinin simgesi olmuş. Türkiye’de bu kadar çok Arap özentisi Türk varsa bunun sebebi ezandır. Arap gericiliğinin simgesi. Arapların kadın düşmanlığının simgesi. Türklerin ülkesinde günde 5 defa halk Arapça bir tekerleme ile taciz ediliyorsa bu Arap sömürgeciliğidir. Ezana İslam’ın bayrağı diyenler de var.

— “Linç gelecek ama 120 desibel Arapça ezan ve Sela’dan rahatsız olmadan laik olmayı nasıl başarıyorsunuz ?” Yorumları da okuyun!

TÜRKÇE EZAN İSLAMÎ BİR UYGULAMADIR, Cemil Kılıç

Diyanet’ten ezana yeni düzenleme

İlk Türkçe hutbe bundan 82 yıl önce okunmuştu.

Kılıçdaroğlu: Ezan dünyanın her yerinde Arapça okunur.