Yalancı olduk şimdi…

İnternetten bir şeyler almışlığınız var mı? Vardır herhalde. Peki hiç MESAFELİ SATIŞ SÖZLEŞMESİNİ okudunuz mu? Ben hiç okumadım. Okusam da anlayamam zaten. Bu tip sözleşmeler avukatlar tarafından anlaşılmaması için yazılmış içinden çıkılmaz hukuki metinlerdir. Ama okumadığım halde “MESAFELİ SATIŞ SÖZLEŞMESİNİ OKUDUM” düğmesini hiç tereddüt etmeden tıklarım. Böylece yalan söylemiş olurum.

Bu benim için bir problem olmaz çünkü yalan söylememeyi yüksek bir otoritenin beni cezalandırmasından korktuğum için değil de ilkesel olarak reddeden biriyimdir. Ama Kuran’a göre yaşamayı şiar edinmiş ve Kuran yasakladığı için hiç yalan söylememeye çalışan mütedeyyin bir şahsın ikilemini bir düşünün. “MESAFELİ SATIŞ SÖZLEŞMESİNİ OKUDUM” diye tıklasa yalan söylemiş olacak ve Kuran ile ters düşecek. Tıklamazsa alışveriş sepetindeki siparişlerini alamayacak. “Okumadan tıklamam” deyip okumaya kalksa belki de saatlerini harcayacak ama yine anlaşmanın hukuki jargonunu çözemeyecek…

Aslında anlayıp anlamaması önemli değil… Anlaşma diyor ki,

Siparişin gerçekleşmesi durumunda SİPARİŞ VEREN/ALICI işbu sözleşmenin tüm koşullarını kabul etmiş sayılır.

Yani biz alıcıların anlaşmayı okuyup beğenmediğimiz koşulları değiştirmek gibi bir lüksümüz yok. Neden okuyalım o zaman? Okusak da bir okumasak da bir.

İnternette alışveriş yaparken karşımıza çıkan sözleşmeleri okumadan onaylamak bir internet geleneğidir. Ama hayatı boyunca yalan söylememiş birisi bu geleneğe uyarak yalan söylemiş oluyor. Peki bunun ahirette cezası olacak mı?

MELEK: (Bir masada oturmuş, önündeki amel defterine bakarak konuşur) HepsiBurada.com’dan bir sipariş vermişsin ve okumadığın halde MESAFELİ SATIŞ SÖZLEŞMESİNİ okudum diye tıklamışsın. Bu bir yalan ve senin amel defterine işlenecek.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Bir yandan telefonunu başparmakları ile tuşlar) Okusam ne olur okumasam ne olur, anlaşmayı değiştirme hakkım yoktu ki.

MELEK: Yalan söylemek için mazeret bulmak isteyen bulabilir. Yalan söyledin mi söylemedin mi?

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: İstemeyerek yalan söyledim, evet. Ama söylediğim yalan diğer bir insana söylenmiş bir yalan değildi. Ben bir tüzel varlığa yani bir şirkete yani kendisi devamlı reklamlar aracılığı ile bize yalan söyleyen ve bizi aldatan bir kuruluşa yalan söylemiş oldum. Kuran’da yasaklanan yalan Allah’a karşı söylenmiş yalandır. İşte bir örnek, Saf Suresi, 7. Ayet..

MELEK: Kuran’ı bize mi öğretiyorsun??

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Haşa. Ne haddimize… Sadece kendimi savunuyorum.

MELEK: Burası mahkeme değil.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Olsun ben yine de söyleyeyim, internetten şimdi buldum… Evet, Saf Suresi, 7. Ayet’te Allah diyor ki

Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Allah zalimler topluluğunu doğru yola ulaştırmaz.

Ben Allah’a karşı yalan söylemedim. Benim söylediğim yalan hiç bir insana zarar vermedİ.

MELEK: Bu işi milyonlarca senedir yaparım henüz karşıma yalan söylememiş bir insan gelmedi. Hepiniz yalancısınız.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Doğrudur. Kuran da bu konuya dikkat çekmek istemiş. Yusuf Suresi, 26. Ayet’te Allah diyor ki, (telefonundan okur)

Yusuf dedi ki; “O gönlünü eğlendirmek için beni kullanmak istedi.” Kadının ailesinden bir tanık da şu şekilde tanıklık etti: “Eğer erkeğin gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylüyor, bu durumda erkek yalancılardandır. Eğer erkeğin gömleği arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylemiştir. Bu durumda erkek, doğru sözlülerdendir.

Bu “gömlek testi” diye bilinir ve Arap ülkelerinde hala bir çeşit yalan dedektörü gibi kullanılıyor.

MELEK: Bu yalanını da amel defterine işliyorum.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Memure hanım bu yalan olamaz, benim tarikatımın çok muhterem şeyhi Mor Sakallı Düldül Hoca’mın bir fetvasında kendisi bu gerçeği telaffuz etmişlerdir. Allah gani gani rahmet eylesin, çok büyük bir insandı.

MELEK: Öyle mi zannediyorsun? Senin Mor Sakallı’nın Amel defterine yeni sayfalar eklemek durumunda kalmıştık, yalanları o kadar uzayıp gidiyordu. Sonunda tesadüfen doğru olarak ağzından çıkmış olan bir kaç lafı doğru hanesine yazdık ve yalan hanesine de “söylediği her şey yalandır” dedik. Onun yalanlarını teker teker yazmaya kalksak burada kuyruk uzayıp giderdi.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Nasıl da inanmışız hergeleye! Bu telefonu da o satmıştı bana “ahirette de çeker” demişti. Bir iPhone’un 3 misli para vermiştim. Bak nasıl çekiyor ama…

MELEK: Telefonu burada bırakacaksın.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: (Raflarda dizilmiş telefonları şimdi görür) Neden telefonları öyle dizmişsiniz? Madem alacaksınız, imha edin gitsin.

MELEK: BTK son bir defa inceleyecek. Ondan sonra imha ediyoruz.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: (Telefonundan ayrılacağına üzgün) Şarj aletini de bırakayım mı?

MELEK: Üryan geldik üryan gideriz diye bir laf duydun mu sen? Çıplak gireceksin içeri.

İNTERNET KULLANICISI MÜTEDEYYİN KİŞİ: Herneyse… Konumuza geri dönersek… Kuran’da Allah’a ve diğer insanlara yalan söylemek yasaklanmıştır ama “tüzel varlıklara karşı yalan söylemeyeceksiniz” diye bir hüküm yoktur.

MELEK: Yine de yalan söylemiş oldun. Tüzel varlık müzel varlık biz anlamayız. Yalan söylememek bir ilkedir. Karşında kim olursa olsun. Yalan söylemeyeceksin. Ders olsun.

(Telefonu verir.)

###

Notlar:

— Kuran’dan alıntılar Mustafa Cemil Kılıç’ın hazırladığı Anlamak için Türkçe Kuran (Meal) kitabından alınmıştır. Kuran’da geçen kelimeleri KuranMeali.org sitesinde arayabilirsiniz.

— Tüzel Varlıklar Kuram’ı için bakınız: Filozof Kedi Niçe’nin Tüzel Varlıklar Kuramına Giriş’i.

Dipsiz kuyuya atılan boş laflar

Dipsiz kuyuya attığım boş laflar bunlar… Dipsiz kuyu tabii Google… Bu dünyada her şey boş olduğuna göre yazdıklarım da boş demektir. Dipsiz kuyu Twitter de olabilir. Bu blog da olabilir. Peki yazı yazmak bu kadar boş bir şey mi? Yazının ve sözün insanlar üzerinde hiç bir etkisi olamaz mı? Olmaz olur mu? Bazı yazıların insanlar üzerinde tartışmasız büyük etkisi olmuştur. Dünyayı değiştiren yazılar vardır. Mesela Kuran. Mesela İncil. Mesela Marx’ın yazıları. Mesela Atatürk’ün sözleri… O zaman her yazının boş laf olduğunu söyleyemeyiz. Evet, en son aşamada her şey boş, öyle bakarsak, çünkü hesap günü yazdıklarımıza değil yaptıklarımıza bakılacak. Ama yazmak da bir eylem değil mi? Şu anda yazı yazıyorum, yani bir şey yapıyorum. Fakat,

Bu söz dedikleri harf kelime cümle değil
Söz manaya derler biçim ile lafız değil.

Yani önemli olan anlamdır. Öyleyse, hesap günü ne yaptığımıza değil yaptıklarımızın anlamına bakacaklar. Yaptıklarımızın anlamı da “neden yaptın?” sorusunun cevabı olacaktır. Eğer bir dilencinin önüne cebimdeki bozuklukların ağırlığından kurtulmak için sadaka verirsem bu amel defterime iyilik olarak kaydedilecek mi bakalım? Yoksa görevli melek olayın nedenine bakıp bu eylemi iyilik hanesine yazmayacak mı? Hesap gününde kendimizi savunma ve pazarlık yapma imkanımız olacak mı acaba? Yukardaki bürokrasinin karşısına çıktığımızda bize söz hakkı verecekler mi?

MELEK: Sen cebindeki bozuk paralardan kurtulmak için dilenciye 1 TL vermişsin. Bu iyilik sayılmaz.

BEN: Öyle olsa bile, dilenci 1 TL’yi aldı mı almadı mı? Aldı. O zaman iyilik yapmış oldum.

MELEK: (Önündeki İyilikler Hukuku adlı kalın kitabı açar, biraz karıştırır ve “Sadakalar” ana bölümünde “Dilencilere verilen sadakalar” cüzünü bulur ve kelimeleri eli ile tek tek göstererek okur) “Dilenciye verilen sadakalarda niyet ve anlam çok önemlidir. Burada amaç dilencinin iyiliği değil, sadaka verenin kendinden fedakarlık yapmasıdır. Cebindeki son 1 lirası ile ekmek almaya giden bir insan, o son 1 lirasını dilenciye verip kendi aç kalırsa o amel iyilik hanesine yazılır. Hem de iki iyilik olarak yazılır. Ama eğer cebinde 5 kuruş, 10 kuruş gibi hiç bir işe yaramayan bozukluk olan bir kişi, cebindeki bu ağırlıktan kurtulmak için onları bir dilencinin önüne atarsa bu iyilik sayılmaz. Dilencinin “Allah razı olsun. Allah kazadan beladan saklasın” gibi lafları da geçerlilik kazanmaz.” Görüyorsun kanun çok açık. Sen dilenciye değil kendine iyilik yapmış oldun.

BEN: İyi o zaman, sen de kabul ediyorsun, ben de iyilik yapmışım. Ben de bir insan olduğuma göre ve kendime iyilik yaptığıma göre bunun da iyilik hanesine işlenmesi gerekir. Üstelik kendime iyilik yaparken başka bir garibana da bir ekmek parası vermişim ve kazan kazan bir durum olmuş. Aslında bu durumda bana iki iyilik yazman gerekir.

MELEK: Kanun çok açık, iyilik yazamam.

BEN: Aslında bu iyilik olayına bakış açınız yanlış…

MELEK: Allah’ın kanununa saygılı olalım…

BEN: Saygıda kusur etmeyiz ama bu iyilik olayına evrensel açıdan bakmanız gerekirdi. Yani iyilik yapanın ve iyilik yapılanın dışından tarafsız olarak bakmanız gerekir. Siz iyilik yapanın açısından bakıyorsunuz. Eğer tarafsız bakarsak, son parasını dilenciye verip kendini aç bırakan adamın kendine kötülük yaptığını görürüz. Bu da onun kötülük hanesine yazılmalıdır. Karnını doyurmak için ayırdığı son parasını dilenciye verdi ve kendi aç kaldı. Evrensel ve tarafsız açıdan baktığımızda –ki tanrıların bakış açısı bu olmalıdır– bir kişi aç kaldı, bir kişi karnını doyurdu. Halbuki her insanın ilk görevi kendine iyi bakmaktır. Kendi bedenine iyi bakmaktır. Bu adam, ise sizin yeryüzündeki ajanlarınızın din propagandasına kanmış, ve kendini feda edip, başkasına iyilik yaparak, sizin gözünüze girmek istemiş. Yani onun yaptığı bencillik ve yalakalık. Anlatabiliyor muyum? O aslında zavallı bir dilenciye iyilik yapmayı düşünmüyor, kendi menfaatini yani bu hesap günü için takva puanı toplama hesapları yapıyordu. O son parasını dilenciye verip kendi aç kalarak duble takva puanı alacağını biliyordu. Ondan dilenciye son parasını verdi. O buraya geldiğinde ona ne diyeceksiniz? “Bravo! Son paranı dilenciye vermişsin. Al sana iki takva puanı” mı diyeceksiniz?

MELEK: Evet.

BEN: Bu işlerin böyle olduğunu bilseydim ben de hayatım boyunca kendime işkence ederdim. Kendimi bir mağaraya kapatıp inzivaya çekilirdim; aç dururdum; kimseyle konuşmazdım. Yani hem kendime kötülük yapmış olurdum, hem de kimseye iyilik yapmamış olurdum. Amel defterime yazılacak tek bir iyiliğim olmazdı. Bütün yaptığım kötülükler de kendime yaptığım kötülükler olurdu. İdeal insan olarak tanımladığınız insan tipi bu mu?

MELEK: Kendine yaptığın kötülükleri amel defterine iyilik olarak yazardık.

BEN: Demek çile çeken tasavvuf erbabı bu işi biliyorlarmış. Çile çektikçe iyilik yapmış oluyorsun. Ama ne bu dünyaya ne de başka insanlara bir iyiliğin dokunmamış oluyor.

MELEK: Bir mağarada bir lokma bir hırka hayatı sürsen bile bir insana olmasa bile bir canlıya iyilik yapmış olurdun. Mesela aç bir kediyi beslemişsindir.

BEN: Besledim belki ama yemek artıkları ile besledim. Yani niyete bakarsanız siz bunu da iyilik olarak saymazsınız.

MELEK: Saymayız.

BEN:Kendim açken lokmamın yarısını kediye vermişsem… o zaman sayarsınız.

MELEK: O zaman sayarız.

BEN: Öyleyse, anlama değil amele baksaymışsınız daha iyi olurmuş. Hem bunun adı amel defteri değil mi? Bir de ayrıca anlam defteri mi var?

MELEK: Yok.

BEN: O zaman siz tam dünyadaki kaypak hukukçular gibi davranıyorsunuz! İşinize geldiğinde anlama bakıyorsunuz işinize geldiğinde eyleme bakıyorsunuz.

MELEK: Defterde ne yazıyorsa o.

BEN: Siz hala bu kayıt işlemlerini defterlerde mi tutuyorsunuz? Aşağıda artık bu işler bilgisayarlarda yapılıyor. Teknoloji iyice ilerledi. Böyle büyük defterler kalmadı.

MELEK: Bu deftere büyük defter değil, Defter-i Kebir deriz.

BEN: Sizin bürokrasinin resmi dili Arapça mı yani?

MELEK: Evet.

BEN: Bak buna çok şaşırdım. Aşağıda biz Türkler kendi aramızda ikiye ayrılmış durumdaydık. Bir yanda Arapça’nın kutsal olduğuna inananlar vardı. Bunlar ibadetlerini Arapça yapmazlarsa dualarının kabul olunmayacağına inanırlardı;  Türkçe’yi bile Arap aksanı ile konuşurlar ve kullandıkları kelimelerin yarısından fazlası Arapçadır. Osmanlı döneminde Fransız hayranı bir Monşer tiplemesi vardı, Fransız gibi giyinip Fransız gibi konuşurlardı, bunlara da Arap özentisi El-Monşer diyebiliriz. Diğer tarafta da benim gibi “dinin dili yoktur; Arapça kutsal değildir; istediğiniz dilde ibadet edebilirsiniz,” diyenler vardı. Şimdi Arapça’nın kutsal olmadığına inanmam benim aleyhime mi yazılacak?

MELEK: Hayır. Böyle önemsiz ıvır zıvır konuları biz ciddiye alıp değerlendirmiyoruz. Boşuna kendinizi kasmışsınız.

BEN: Şu işe bak sen yaa! Amma büyütmüşüz olayı. Arapça ezan, Türkçe ezan diye birbirimize girmişiz. Peki madem öyle, böyle yanlış anlamaları önlemek için neden biz insanlara daha net ve açık talimatlar yollamadınız?

MELEK: Kafanızı kullansaydınız. Akıl verdik ya.


Notlar:

— Kuran’da yazılanlar hem insanları etkilemiş hem de yeryüzünün şeklini etkilemiştir. Uzaydan gelip dünyaya bakan dikkatli bir uzaylı, milyonlarca binanın neden hep bir noktaya bakacak şekilde yapıldığını farkederdi. Bu noktanın da Kabe olduğunu bulurdu. Bu binaları lep aynı döndürenin de Kuran’ın gücü olduğunu bulması zor olmazdı. Bu tabii tanrının varlığının da bir ispatı olurdu.

— Arapça ezan/Türkçe ezan konusu hakkında bakınız.

İnsanın anlayış kapasitesi ve zina

Nûr sûresi, 1. ayeti okuyalım:

Bu, bizim indirdiğimiz ve (hükümlereni) farz kıldığımız bir sûredir. Düşünüp öğüt almanız için onda apaçık ayetler indirdik.

Galiba Allah yarattığı bu insanın anlama kapasitesinin ne kadar düşük olduğunu tam hesaplayamamış. İnsanın dünyanın hareket ettiğini anlaması bile 50 bin yıl falan gibi bir süre almıştır. Veya Allah her şeyi bildiğine göre ve yanlış hesap yapamayacağına göre, insanın anlama kapasitesi Kuran’ın indiği zamandan beri çok gerilemiş olmalı.

Veya anlama kapasitesi zamana ve mekana göre değişen görece bir şeydir.

Tabii Allah için apaçık olan bir ayet, mesela bu sûrenin 31. ayeti, son 1400 yıldır insanların –en usta Kuran alimleri dahil olmak üzere– çözemediği ve belki de hiç çözemeyeceği bir ayettir. Eğer “apaçık” buysa, Kuran’daki ayetler açık olmasaymış nasıl olurmuş diye insan merak ediyor.

Eğer Allah insanların anlamasını isteseydi ayetleri çok daha basit bir dille yazardı ve bütün dünya dillerinde tedavüle sokardı. Belki de Allah Kuran’ın anlaşılmasını istemiyor. İnsanın anladığı bir şeyi küçümseyeceğini ve umursamayacağını mutlaka Allah biliyor çünkü Allah her şeyi bilendir.

Şimdi de 2. ayete bakalım. Burada da zina denen olaydan bahsediliyor:

Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın din(inine koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun.

Bu ayet de, Kuran’ın muhatap aldığı Kureyş kabilesinin fertleri için, kişilere ve zaman ve mekana özel indirilmiş bir ayet özelliğini taşıyor. Bu ayeti bizim anlamamız mümkün değil.

Yüz değnek vurun denmiş. Muhakkak ki bunu okuyan bir Kureyşli, 100 değnek vurun’dan ne anlaması gerektiğini biliyordu. Kureyş kabilesinde bu işi yapan değnek vurma ustaları vardı; bu iş için özel değnekler ve herkesin bildiği değnekle dövme gelenekleri vardı.

Ama “100 değnek vurun” cümlesinin bizim için anlamı yok. Ne tür bir değnekle vuracaz? Kalınlığı ne olmalı? Hangi güçle vuracağız? Hangi aralıklarla vuracağız? Vücudun hangi bölgesine vuracağız? Çıplak tene mi vuracağız, yoksa kişi giyinik mi olacak? Kuran’ın bu hükmü halka açık mı uygulanacak yoksa, gizli olarak mı? Dövdükten sonra ne yapılacak? Cezalının iyileşmesi için çaba gösterilecek mi yoksa kaderine terk mi edilecek? Bunların hiç birini bilmiyoruz, bilemeyiz.

Bir laf vardır, onu bu bağlama uygularsak, “100 değnek vurun diyen ya saymayı bilmiyor veya hiç değnek yememiş”. Yüz tane okkalı değnek yiyip de yaşamaya devam edecek bir insan zor bulunur. Tabii değneğine göre değişir. Vurana göre de değişir.

1. ayette ne diyordu Allah, “apaçık ayetler” indirdik diyordu. Biz bu ayeti anlayamadığımıza göre, bu ayet bizim için indirilmemiştir çünkü bizim için apaçık değil. Ama Kureyşliler için apaçıkmış, çünkü onlar için indirilmiştir.

Hatta bu ayetteki değnek miktarı temsili de olabilir. Yani zina suçunun ne kadar ağır bir suç olduğunu anlatmak ve insanları zinadan vazgeçirmek için konulmuş bir kural olabilir. Öte yandan zina yapmak için gözünü karartmış iki aşığın 100 değnek umurunda olmaz, o da ayrı bir konu.

Peki zina neden bu kadar ağır bir suç olarak tanımlanmış? Hatta neden bir suç olarak tanımlanmış?

Zinanın nasıl tanımlandığını, tam bilmiyorum. Ama detayları önemli değil. Önemli olan, Allah’ın doğal bir olayı cezalandırmaya karar vermiş olması.

Evli bir kadının evli bir erkekle cinsel ilişkiye girmesi mi zina oluyor? Zinacılardan sadece birinin evli olması cinsel ilişkinin zina statüsü alması için yeterli mi?

Cinsel ilişki nasıl tanımlanıyor? Bakışmak, öpüşmek, koklaşmak, okşaşmak gibi sevgi gösterileri de zinaya giriyor mu? Yoksa cinsel organların amaçlarına uygun olarak kullanılmaları mı gerekiyor? Bilmiyorum. Önemli de değil. Benim için önemli olan başka bir şey: Bir erkek ve bir kadın, birbirlerini beğenmişler ve bu fani dünyada birbirleri ile yakınlaşmak istemişler… bunda ne suç olabilir ki?

Kullarını bu kadar sevdiği söylenen bir Allah’tan tam aksi bir ayet beklerdim ben:

Erkek ve kadın kullarım! Size verdiğim organları amaçlarına ve doğanıza uygun olarak rahatça, keyfinize göre kullanın, birbirinizi sevin, birbirinizi mutlu edin, bol bol çoğalın!

gibi bir ayet yollaması gerekmiyor muydu?

Bu zina denen olay zaten çok karanlık bir olay. İşin aslı başka. Zina, yani evli kadının kocasından başka birisi ile cinsel ilişkiye girmesi, kadını erkeklerin egemenliği altına almak için erkekler tarafından uydurulmuş bir töredir. Zina; kadınların doğal içgüdülerini ve istediğini özgürce yapabilme ve özgürce eşini seçebilme haklarını elinden almak için erkekler tarafından töreselleştirilmiş bir kuraldır. Amacı kadınları köleleştirmektir. Kuran zaten varolan bu töreyi resmileştirmiştir.

Allah’tan tam tersi, yani insan haklarını koruyan, bir ayet beklerdim. Töreye uyup kadına 100 değnek atmaya kalkanlara 200 değnek vurmayı emretseymiş daha rahman ve rahim olurmuş.

Notlar:

— İslamda, evlilik dışı her ilişkiye zina deniyormuş. Her mezhebin zina konusunu kendine göre ve derinlemesine incelediği bütün kitapları okumaya kalksak ömrümüz yetmezdi. Bu cinsel ilişkilerin düzenlenmesi konusu ulemanın en sevdiği konulardan birisi olagelmiştir. Zaten ülkemizde şeriat değil de medeni kanun uygulandığı için, insanlar artık değnekle dövülmemektedir. Yani, bu konularda Kuran’ın hükmü yoktur. İslam ülkemizde, seçmeli ders gibi, içinden istenilen hükümler alınarak, gerisi, şeriat uygulayan Arap ülkelerine bırakılarak uygulanmaktadır. Bu da yeni bir –gizli– mezhep olmalı.

— Kuran’ın anlaşılmazlığı en temel sebeplerinden biri Arapça kelimelerin çok anlamlı olmasından kaynaklanıyor. Mesela, Cengiz Özakıncı bu yazısında konuyu D-R-B kelimesi açısından incelemiş. D-R-B kökünden türetilmiş kelimelerin o kadar çok anlamı var ki artık bu kelimeler anlamsızlaşmış.

— Bu dünyada bir imtihandan geçtiğimizi unutmayalım. Onun için Kuran’da Nisa 34’ü okuyup onu “Kuran size itaatsizlik eden karılarınızı dövebilirsiniz” diyor diye yorumlayıp karısın döven birisi yargı günü bir sürprizle karşılaşabilir.

Ezanlar kimin için çalıyor?

Ezan11

Aşağıdaki soruların detaylı olarak irdelendiği bir kitap buldum.

Özet: Bu ortaçağ konuları 21. yüzyıl Türkiye’sinde hala gündem olmaya devam ediyor çünkü laik olması gereken devletin bir dini var. Devlet din işinden çıkmadığı müddetçe de devam edecektir.

Ezanla ilgili 60 soru:

  1. Ezan nedir?
  2. Ezan neden okunmaktadır?
  3. Ezan namaza çağrı mıdır?
  4. Ezan okunmalı mıdır?
  5. Neden Türklerin ülkesinde Türk milleti günde beş defa Arapça ile taciz edilmektedir?
  6. Ezan kutsal mıdır?
  7. Ezan okunacaksa Arapça mı okunmalıdır Türkçe mi okunmalıdır?
  8. Ezanın işlevi nedir?
  9. Ezan-ı muhammedi ne demektir?
  10. Türkiye laik bir ülke midir?
  11. Devletin dini var mıdır?
  12. Devletin dini nedir?
  13. Ezanın sahibi var mıdır? Kimdir?
  14. Ezanı duyan halk neden camilere koşmamaktadır?
  15. Halk neden ezanı duymazdan gelmektedir?
  16. Ezanın işlevi halka saati bildirmek midir?
  17. Ezan dini saati mi bildirir yoksa sivil saati mi?
  18. Ezan bir ritüel midir?
  19. Bu ritüel kime aittir?
  20. Ezanı duyup da namaza gitmeyenlere ne olur?
  21. Ezanı duyup da namaza gidenler var mı?
  22. Türkler Arap mı?
  23. Araplaşmış Türkler var mı?
  24. Türkler müslüman mı?
  25. Türkiye halkının yüzde 99’u müslüman mı?
  26. Kaç türlü müslüman vardır?
  27. Kimlik müslümanı ne demektir?
  28. İslamda namaz saatlerini ezandan öğrenmek şartı var mıdır?
  29. Ezan devletin bir simgesi midir?
  30. Ezan da bayrak ile aynı değerde bir simge midir?
  31. Türkler bayrağı mı kutsal bulurlar yoksa ezanı mı?
  32. Ezanın hoparlörlerden okunması günah mıdır?
  33. Ezan neden en yüksek desibelde okunur?
  34. Devletin ezan yolu insanların yatak odalarına girmesi insan hakları ihlali midir?
  35. Ezan devletin bir markası mıdır?
  36. Yobazlar devletin din taşaronları mıdır?
  37. Özel cami olabilir mi?
  38. Devlet din işinden çıkabilir mi?
  39. Devlet din işinden çıkarsa ne olur?
  40. Ezanı kimse umursamadığına göre ezan neden okunmaktadır?
  41. Ezan Türkçe okunursa camiye gidenlerin sayısı artar mı?
  42. Camiye gidenlerin sayısı artabilir mi?
  43. Kamusal alanlarda ezan okunduğuna göre neden mesai saatleri ezana göre ayarlanmıyor?
  44. Devlet işçilerini ezan ile namaza çağırıyor ama devlet mesai saatleri içinde işçilerin namaza durmasını ister mi?
  45. Devlet işçilerin namaza durmasını istemiyorsa neden ezan ile onları namaza çağırıyor?
  46. Namaz kılmak neden kanuni bir zaruret değil?
  47. Devlet neden ezan okutuyor ama namaza gitmeyenlere ceza kesmiyor?
  48. Devlet neden kamu alanlarında ezan okutarak ezana saygısızlığı destekliyor?
  49. Namaza gidebilecek insanların sayısı kısıtlı mıdır?
  50. Ezan bir mesaj vermek için mi okutuluyor?
  51. Ezanın verdiği mesaj nedir?
  52. Ezanın ne dediğini anlamak gerekli mi?
  53. İbadetin amacı nedir?
  54. Ezan ibadetin bir parçası mıdır?
  55. Ezanın desibeli yükseldikçe o mahalle daha dindar mı oluyor?
  56. Camiye tuvalet için gelenlerin sayısı namaz kılmak için gelenlerin sayısını aştıkça neden ezanın desibeli yükseliyor?
  57. Namazın kabul edilip edilmediğini nereden bilebiliriz?
  58. Ezan neden siyasi ve hassas bir şeydir?
  59. Ezan evrensel midir?
  60. Ezanı istemeyenler mi ülkeyi terk etmelidir yoksa ezancılar mı Arabistan’a gitmelidir?

Meta olarak bilimsel teoriler…

Alper Bilgili’nin, Darwin ve Osmanlılar kitabından:

Bu kitabın temel hedeflerinden birisi … bilimsel bir teorinin ideolojik ve metafizik amaçlarla nasıl istismar edildiğini örneklemektir.

Neden acaba bilimsel teoriler devletlerin ve dinlerin eline düşüp istismar edilirler?

Aslında basit bir nedeni var. Açıklayalım.

Eskiden bu konuların sahibi kimdi? diye sorarak başlayalım. Bugün kozmoloji, kozmogoni ve doğa bilimleri olarak sınıflandırdığımız bilgi alanlarının sahibi dindi. Dinin bu konularda devlet destekli tekeli vardı. Dinin sahibi de dini kendi menfaatleri için kullanan bir hiyerarşi idi. Yani din bir doktrin etrafında örgütlenmiş bir şirket gibiydi. Bu şirketin sahibi de gösterişli törensel urbalar giyinmeyi seven ve böylece müşterilerini aşağılamayı hedefleyen bir hiyerarşi idi. Bunlar genellikle kendilerini teoloji doktoru titri ile şereflendirirler.

Eğitim de din hiyerarşisinin elinde idi. Yazı ve bilgi ile üretilen soyut konular dinin kontrolünde idi ve dinin resmi ideolojisine uygun ve onu destekleyecek şekilde üretiliyordu. Bir toplumu ele geçirmiş olan hakim din, insanlara bu dünyada nasıl yaşamaları gerektiğini bildiren, tanımlayan, emreden ve dayatan bir paket sunuyordu. Bu paketin içinde, dinî emirlerle iç içe geçmiş astronomi ve kozmoloji modelleri; bugün doğa bilimlerine dahil ettiğimiz konuların kesin açıklamaları, mucizeler, tanımlamalar, ritüeller; insanların bazı stratejik uzuvlarını sebepsiz yere sakatlama emirleri ve beslenme ve moda tavsiyeleri gibi insanları ilgilendiren herşeyi en doğru şekilde açıkladığını iddia eden kutsal bir metin olurdu.

Eğer bu kutsal metnin ilerki tarihlerde bazı konularda eksik veya yanlış olduğu farkedilirse, dinin ulemaları bu eksikleri metne şerhler ilave ederek giderirlerdi. Ulema şerh yazmakta o kadar ustadır ki, “dünya sabittir” doktrini üzerine kurulmuş bir din, her an dünyanın her hareketi ile yanlışlandığı halde, hala kendisini en doğru din diye satabilmektedir ve insanlar da hala o dine inanmaktadır.

Eskiden din de devlet kadar güçlü idi, bazı ülkelerde kendi ordusu ve mahkemeleri bile vardı. Din hiyerarşisinin uydurduğu kutsal paketi olduğu gibi sorgulamadan kabul etmeyen insanlar dinin mahkemelerinde yargılanabiliyorlardı. Fakat, bilindiği üzere, 17. yüzyılda Avrupa’da halk uyandı ve kendisini kutsal metin üzerinden sömüren ve yolan din hiyerarşisine karşı ayaklandı. Matbaanın da yardımı ile okuma yazma öğrenen halk kendine kutsal diye satılan metni sorgulamaya başladı. Halkın gözünde dinin otoritesi çöktü. Dinin eğitim üzerindeki tekeli de sona erdi. Eğitim kurumları teoloji doktorlarından felsefe doktorlarının eline geçti.

Nasıl piyasalarda bir tekel çökünce önce bir kaos ortamı olursa, eğitim ve öğretim alanında da aynı durum oldu. Eskiden dinin uydurduğu tek bir kozmoloji, tek bir doğa doktrini varken şimdi ortaya çeşitli kozmolojiler ve çeşitli doğa tasvirleri çıktı. İnsanlar dinin açıklamalarını sorgulayıp doğa olaylarını akıl yolu ile açıklamaya başladılar.

Felsefe doktorları, eskiden dinin dayattığı felsefe konularını dinin tekelinden kurtarmış oldular. Doğa felsefesi yapmak suç olmaktan çıktı. Bu sürece daha sonraları, “bilimsel devrim” diye bir de ad konulmuştur.

***

Dinin devlet ile olan özel ilişkisinden de bahsetmeliyiz. Din de devlet de en eski iki hiyerarşidir. İkisi de tüzel varlıklardır. Ve ezelden beri birbirleri ile güç savaşı vermektedirler. Halk üzerinde güç sahibi olmak için hem birbirleri ile kavga ederler hem de ortak hareket ederler. Din kontrolünde tuttuğu okullarda devletin ve dinin otoritesini sorgusuz kabul eden, kolay yönetilebilen vatandaşlar yetiştirirdi. Din bu eğitim için gerekli kutsal dünya görüşünü de tanımlayıp tek doğru gerçek diye öğretirdi. Karşılığında devletten destek alır ve bu konulardaki tekeli devlet tarafından korunurdu.

Kozmoloji ve bilimsel teoriler de birer metadır. Diğer metalar gibi alınır satılır ve sahipleri bunları markalaştırıp güç kaynağı olarak kullanırlar.

Devlet, dinin uydurduğu kozmoloji ve doğa teorilerini tek doğru ve kutsal teoriler olarak halka dayatmaktaydı. Hem devlet hem de din bu metinlerin kutsallığını kullanarak halkı aldatmakta ve sömürmekteydi.

***

İnsanlar belirsizlikten ve boşluktan korkarlar. Nerede olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini bilmek isterler. Bunlar bilinemez ama çok kolay uydurulabilir. Teoloji doktorlarının işi bu teorileri uydurmaktır. Sadece uydurmak yetmez. Uyduranın inandırıcı bir otoritesinin de olması gerekir. Devlet teoloji doktorlarına bu otoriteyi verir. Onların ünvanlarını resmileştirir. Gösterişli yapılarda şaşalı törenlerle da teoloji doktorlarının otoritesine otorite katılır. Halk da onların uydurduklarına inanır ve mutlu olur. Dinin işi budur.

Dinin kozmoloji ve bilim konularındaki tekeli yıkılınca, ortaya yeni teoriler çıkmaya başladı ve bu teoriler tartışmaya açıldı. Çünkü artık bu teoriler kutsal olarak tanımlanmıyorlardı. Devlet de din de piyasaya sürülen bu yeni teorileri sahiplenmek ve satın almak için birbirleri ile mücadele etmek durumundaydılar. Bir teoriyi ya kötülediler veya doktrinlerine uygun bulup sahiplenmeye çalıştılar. Dinin kötülediği teoriye devlet sahip çıktı; devletin kötülediği teoriye din sahip çıktı.

Artık dinin tekeli olmadığı için; piyasaya çıkan her yeni teori tartışmaya açık oluyordu. Eskiden teoloji doktorları dinin kutsal metinlerine şerhler yazarak onları yeni gelişmelere uydururken şimdi felsefe doktorları yeni teorilere şerhler yazarak onları sahipleniyordu. Darwin 500 sayfalık bir kitap yazdıysa, bir asır sonra aynı kitap herhalde 500 milyon sayfa şerh ile desteklenmektedir. Böylece Darwincilik diye bir akademik doktrin geliştirilmiştir. Bu metin dini olarak kutsal olmasa bile seküler kutsal bir metindir. Hiç bir akademisyen Darwinciliği sorgulayamaz. Sorgularsa da akademik kariyeri biter.

Aynı süreç kozmoloji için de geçerlidir. Eskiden dinin üstlendiği kozmoloji mitleri uydurma işini bugün NASA ve üniversitelerde çalışan okulcu akademikler yapmaktadırlar ve halka inandırıcı kozmoloji senaryoları sunmaktadırlar.

Doğa bilimlerinde de tanrılaştırılmış başka bir İngiliz’ın kodlaştırdığı sözde kanunlar hala okullarda tek doğru gerçek doğa anlayışı olarak okutulmaktadır.

Kısaca, doğa teorileri ve kozmoloji senaryoları her zaman siyasi birer meta olmuşlardır. Eskiden bu metinlerin tek üreticisi din iken bugün okulcu felsefe doktorları tarafından üretilmektedirler. Bu metinler kutsal olmadıkları için de tartışmaya açıktırlar. Önce tartışmaya açık olan bu metinler zamanla felsefe doktorları tarafından sabitlenir ve akademik kutsallık kazanır. Devlet de din de bu teorileri serbest piyasadan satın almak ve sahiplenmek durumundadırlar.

Yeni çıkan bilimsel teorilerin etrafında oluşan kavganın sebebi, kısaca, teoloji doktorları ile felsefe doktorları arasındaki ezeli rekabetin sonucudur.

Notlar:

— Alper Bilgili’nin Darwin ve Osmanlılar kitabını zevkle okuyorum, herkese tavsiye ederim.

Devletin dini var mı?

Ahmet Yavuz yazmış:

Laiklik, devletin işleyişini düzenleyen yasaları çıkarırken dini referansları esas almamayı sağlayan bir kavramdır. Kimsenin inancına ilişkin bir tercihi içermez. Egemenliğin kaynağı olarak haklı olarak dogma yerine aklı görür. Laikliğin ikiz kardeşi yani olmazsa olmazı ise liyakattir.

Tabii bunu yazan Aydınlanmacı olduğu için “akıl” kelimesinin bir yerde geçmesi gerekiyor ama laikliğin akıl ile bir alakası yok.

Zaten bu bağlamda akıl nedir? Hepimiz günlük işlerimizde aynı derecede akıllıyız. Aydınlanmacıların akıl dediği ise soyut, akademik ve ideal bir kavramdır. Dincilerde olmayıp sadece aydınlanmacılarda olan bir şeydir. Çünkü bir aydınlanmacının, sivil halkın aksine, hiçbir dogma ile bir işi olamaz. O tamamen dogmasız yaşayan pür aydınlık bir şahsiyettir. Halbuki dogma sorgulamadan kabul ettiğimiz şeylerdir. Her insan bazı şeyleri sorgulamadan kabul etmek zorundadır. Aydınlanmacı da bir çok şeyi sorgulamadan kabul eder. Ama onun derdi kendisinin sorguladığı şeyleri bizim de sorgulamamızdır. Yoksa bizi dine sorgulamadan inanan akılsız insanlar olarak tanımlar.

Türkiye’de akıl çoktur ama laiklik yoktur. Anayasada “devlet laiktir” dese bile devletin dini vardır. Devletin dini islamdır. Her Allahın günü günde beş defa kamu alanlarında Arapça ezan okutan bir devlet laik olabilir mi? Her sabah kendi vatandaşını, hangi dinden olursa olsun, Arapça ezan ile uyandıran bir devlet laik olabilir mi? Devlet din işinde olduğu müddetçe devlet laik olamaz.

Din işlerinin devlet işlerinden ayrı tutulmasına laiklik denir. Vatikan’da ne kadar laiklik varsa Türkiye’de de o kadar laiklik vardır. Çünkü Vatikan’ın dini Hristiyanlıktır, bizim devletinin dini İslamdır. İkisinin de dini vardır. İkisi de laik değildir.

Notlar:

Ahmet Yavuz’un alıntılanan yazısı.

— Devlet bir tüzel varlıktır. Bir tüzel varlığın dini olması ne demektir? Başka bir yazıda bu konuya bakmalı. Bir insanın hangi dinden olduğunu net bir şekilde bilemezken bir tüzel varlığın dini olup olmadığını bilebilir miyiz?

— Türklerin devletinin dini olabilir mi? Türklerin devletinin dini İslam olabilir mi?

Laf söyleme özgürlüğü

fes
İkisi de fesli değil mi?? Birisi fesin üstüne tülbent sarmış, diğeri sarmamış.

Türkiye’de laf söyleme özgürlüğü var mı? Belki vardır. Var herhalde. Ama lafların etkisi abartılıyor bence. Entellektüel olması gereken tartışmalar hemen taraftar tartışmasına dönüşüyor. Herkes futbol takımı tutar gibi bir fikri tutuyor ve o fikri müdafaa ediyor. Karşı tarafı duymuyor.

***

Fesli bir yazar var. Artık ihtiyarlamış. Hasta. Diyanet işleri başkanı resmi cüppesini kuşanıp sarığını takıp hasta ziyaretine gitmiş. Aydınlanmacı takımı Cumhuriyet’teki, Aydınlık’taki sütunlarında olayı büyütüp orantısız tepkiler vermişler. Bu fesli şahıs “İstiklal savaşını Yunan kazansaydı daha iyi olurdu” demiş. Der. Bu bir laf değil mi? Laf söyleme özgürlüğü olduğuna göre söyler. Belki kitaplarını satmak için provokasyon yapıyordur. Neyse ne. İstiklal savaşı kazanılmış. Bitmiş. Geçmişte kalmış. Kazanan belli. Kaybeden belli. Bu laf neyi değiştirebilir? Hiç bir şeyi değiştiremez. Fesli yazar bir fesliler ordusu kurup İstiklal harbini geri mi çevirecek? Yapamaz. Bu adamın devletin bekasına ne zararı var? Sıfır zararı var. Kitap yazıyor. Ben hiç bir kitabını okumadım. Belki yararlı bilgiler vardır. Söylediği bir cümle için adam böyle linç edilir mi? Ciddiye alınacak bir laf mı bu? Değil. Adam Atatürk düşmanıymış. Olabilir. Atatürk’e hakaret etmeme kanunu var. Eğer gerekiyorsa yetkililer ona göre ceza verir. Bu fanatik aydınlanmacı takımı böyle komik bir lafa aşırı tepki vererek adamın reklamını yapmış oluyorlar. Aydınlanmacıların düğmeleri belli, yobaz takımı istediği zaman bu düğmelere basıp tepki almasını çok iyi biliyor. Sonra da bu tepkileri seçimlerde servis edip oy topluyorlar. Aslında, araştırma yapan, kitap yazan herkese değer verilmeli. Bir cümle üzerinden adamı linç eden fanatik aydınlanmacıların acaba kaçı fesli yazarın kitaplarını okumuşlardır? Okumadıklarını düşünüyorum. Kimseye zararı olmayan, geçmişe hayran, geçmişte yaşayan, hasta ve yaşlı bir adama devlet değer vermiş ve gitmiş geçmiş olsun demiş. Ne var bunda? Şimdi diyanet işleri başkanı da “keşke Yunan kazansaydı…” lafına destek vermiş mi oluyor?

Böyle değişik laflar söyleyen insanlar desteklenmeli. Ama bunun için insanların kendilerine ve devletlerine güveni olması gerekir. Belki Cumhuriyetin 200.yılında bu da olur…

***

Peki, tehlike nedir? UltraAydınlanmacılar hangi tehlikeden bizi korumaya çalışıyorlar? Eğer diyanetin bu ziyaretini görmezden gelselermiş ne gibi bir tehlike doğacaktı? Gericilik yayılacak mıydı? Düşünüyorum da hiç bir tehlike aklıma gelmiyor. Tam aksine bu olayın reklamı yapılmamış olacaktı. Unutulup gidecekti.

***

Demek ki laf söyleme özgürlüğü var. Herkes laf söylüyor. Gazete köşelerini dolduruyorlar her türlü lafla. Ama çoğu boş laf. Olmayan tehlikeleri lafla müdafaa eden sözler. Tuttukları takımın doktrinlerini müdafaa eden boş laflar.

***

Peki devletin diyanet işleri başkanı resmi üniformasını giyip bazı tarihsel olayların daha değişik şekilde gelişmiş olmasını arzu ettiğini söyleyen ve modası geçmiş Osmanlı özentisi şapkalar giyen bir hastayı ziyarete gitmişse ne olur? Aslında bu iki insanın giyinişlerine bakarsak zaten aynı geçmiş devrin özlemi içinde olduklarını görüyoruz. Biri fes takıyor biri sarık. Sarığın altına cüppe giyiyor. Cüppesinin altında da takım elbisesi var. Öteki de öyle. Fesin altında herkesin giydiği gündelik elbiseler giyiyor. Kafa yapıları da aynı. Bunlar Araplaşmış Türkler. Konuştukları dil Türkçe’den çok Arapça’ya benziyor. Arapça’yı kutsal bir dil zannediyorlar. Zaten sarıklı olan devletin memuru. Bu ne demek? Devletin bir dini var demek. Anayasada devlet laiktir diyor ama devlet laik değil. Kamu alanlarında günde beş sefer Arapça yalelli okutan bir devlet nasıl laik olabilir. Devletin dinini halka dayatan memurları var. Dine karşı laf söyleyenleri linç etmeye hazır bir yobazlar ordusu var. Şalvarlı cüppeli Arap üniforması giymiş bu orduyu devlet destekliyor. Devletin özel din ordusu bu. Bunlar da devlete desteği için teşekkür ediyorlar ve oylarını iktidar için kullanıyorlar. Din hiyerarşisi devlet hiyerarşisinin içine sızmış. Devlete istediğini yaptırıyor.

Devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkmadığı müddetçe daha çoook sarıklı devlet memurlarının fesli veya cüppeli veya hacı sakallı hocalara ziyaretini izleriz.

***

İslam dininin kendi hiyerarşisi yoktur. Kuran bir rahipler hiyerarşisi oluşmasını yasaklamıştır. Bu yüzden İslam devlet hiyerarşisine sızar ve devletin hiyerarşisini kullanır. Yani İslam egemen güçlerin emrindedir. Başından beri bu böyle olmuştur. Ancak devlet din işinden çıkarsa İslam bireylerin dini olabilir. Şimdi devletin dinidir. Ondan camiler siyasetin tam ortasındadırlar. Şaşılacak bir şey yok bunda. Bir imamın, egemen güçleri eleştirebileceğini aklınız alıyor mu? Unutmayın devletin memuru bu adam.

Notlar:

— Fesli yazarın belki de benim yazdığım kadar naif olmadığına dair böyle bir video var. Yine de sorun devletin bir dini olması. Bu sebepten dış güçler din üzerinden istedikleri gibi operasyon yapabiliyorlar.