Devletin dini var mı?

Ahmet Yavuz yazmış:

Laiklik, devletin işleyişini düzenleyen yasaları çıkarırken dini referansları esas almamayı sağlayan bir kavramdır. Kimsenin inancına ilişkin bir tercihi içermez. Egemenliğin kaynağı olarak haklı olarak dogma yerine aklı görür. Laikliğin ikiz kardeşi yani olmazsa olmazı ise liyakattir.

Tabii bunu yazan Aydınlanmacı olduğu için “akıl” kelimesinin bir yerde geçmesi gerekiyor ama laikliğin akıl ile bir alakası yok.

Zaten bu bağlamda akıl nedir? Hepimiz günlük işlerimizde aynı derecede akıllıyız. Aydınlanmacıların akıl dediği ise soyut, akademik ve ideal bir kavramdır. Dincilerde olmayıp sadece aydınlanmacılarda olan bir şeydir. Çünkü bir aydınlanmacının, sivil halkın aksine, hiçbir dogma ile bir işi olamaz. O tamamen dogmasız yaşayan pür aydınlık bir şahsiyettir. Halbuki dogma sorgulamadan kabul ettiğimiz şeylerdir. Her insan bazı şeyleri sorgulamadan kabul etmek zorundadır. Aydınlanmacı da bir çok şeyi sorgulamadan kabul eder. Ama onun derdi kendisinin sorguladığı şeyleri bizim de sorgulamamızdır. Yoksa bizi dine sorgulamadan inanan akılsız insanlar olarak tanımlar.

Türkiye’de akıl çoktur ama laiklik yoktur. Anayasada “devlet laiktir” dese bile devletin dini vardır. Devletin dini islamdır. Her Allahın günü günde beş defa kamu alanlarında Arapça ezan okutan bir devlet laik olabilir mi? Her sabah kendi vatandaşını, hangi dinden olursa olsun, Arapça ezan ile uyandıran bir devlet laik olabilir mi? Devlet din işinde olduğu müddetçe devlet laik olamaz.

Din işlerinin devlet işlerinden ayrı tutulmasına laiklik denir. Vatikan’da ne kadar laiklik varsa Türkiye’de de o kadar laiklik vardır. Çünkü Vatikan’ın dini Hristiyanlıktır, bizim devletinin dini İslamdır. İkisinin de dini vardır. İkisi de laik değildir.

Notlar:

Ahmet Yavuz’un alıntılanan yazısı.

— Devlet bir tüzel varlıktır. Bir tüzel varlığın dini olması ne demektir? Başka bir yazıda bu konuya bakmalı. Bir insanın hangi dinden olduğunu net bir şekilde bilemezken bir tüzel varlığın dini olup olmadığını bilebilir miyiz?

— Türklerin devletinin dini olabilir mi? Türklerin devletinin dini İslam olabilir mi?

Laf söyleme özgürlüğü

fes
İkisi de fesli değil mi?? Birisi fesin üstüne tülbent sarmış, diğeri sarmamış.

Türkiye’de laf söyleme özgürlüğü var mı? Belki vardır. Var herhalde. Ama lafların etkisi abartılıyor bence. Entellektüel olması gereken tartışmalar hemen taraftar tartışmasına dönüşüyor. Herkes futbol takımı tutar gibi bir fikri tutuyor ve o fikri müdafaa ediyor. Karşı tarafı duymuyor.

***

Fesli bir yazar var. Artık ihtiyarlamış. Hasta. Diyanet işleri başkanı resmi cüppesini kuşanıp sarığını takıp hasta ziyaretine gitmiş. Aydınlanmacı takımı Cumhuriyet’teki, Aydınlık’taki sütunlarında olayı büyütüp orantısız tepkiler vermişler. Bu fesli şahıs “İstiklal savaşını Yunan kazansaydı daha iyi olurdu” demiş. Der. Bu bir laf değil mi? Laf söyleme özgürlüğü olduğuna göre söyler. Belki kitaplarını satmak için provokasyon yapıyordur. Neyse ne. İstiklal savaşı kazanılmış. Bitmiş. Geçmişte kalmış. Kazanan belli. Kaybeden belli. Bu laf neyi değiştirebilir? Hiç bir şeyi değiştiremez. Fesli yazar bir fesliler ordusu kurup İstiklal harbini geri mi çevirecek? Yapamaz. Bu adamın devletin bekasına ne zararı var? Sıfır zararı var. Kitap yazıyor. Ben hiç bir kitabını okumadım. Belki yararlı bilgiler vardır. Söylediği bir cümle için adam böyle linç edilir mi? Ciddiye alınacak bir laf mı bu? Değil. Adam Atatürk düşmanıymış. Olabilir. Atatürk’e hakaret etmeme kanunu var. Eğer gerekiyorsa yetkililer ona göre ceza verir. Bu fanatik aydınlanmacı takımı böyle komik bir lafa aşırı tepki vererek adamın reklamını yapmış oluyorlar. Aydınlanmacıların düğmeleri belli, yobaz takımı istediği zaman bu düğmelere basıp tepki almasını çok iyi biliyor. Sonra da bu tepkileri seçimlerde servis edip oy topluyorlar. Aslında, araştırma yapan, kitap yazan herkese değer verilmeli. Bir cümle üzerinden adamı linç eden fanatik aydınlanmacıların acaba kaçı fesli yazarın kitaplarını okumuşlardır? Okumadıklarını düşünüyorum. Kimseye zararı olmayan, geçmişe hayran, geçmişte yaşayan, hasta ve yaşlı bir adama devlet değer vermiş ve gitmiş geçmiş olsun demiş. Ne var bunda? Şimdi diyanet işleri başkanı da “keşke Yunan kazansaydı…” lafına destek vermiş mi oluyor?

Böyle değişik laflar söyleyen insanlar desteklenmeli. Ama bunun için insanların kendilerine ve devletlerine güveni olması gerekir. Belki Cumhuriyetin 200.yılında bu da olur…

***

Peki, tehlike nedir? UltraAydınlanmacılar hangi tehlikeden bizi korumaya çalışıyorlar? Eğer diyanetin bu ziyaretini görmezden gelselermiş ne gibi bir tehlike doğacaktı? Gericilik yayılacak mıydı? Düşünüyorum da hiç bir tehlike aklıma gelmiyor. Tam aksine bu olayın reklamı yapılmamış olacaktı. Unutulup gidecekti.

***

Demek ki laf söyleme özgürlüğü var. Herkes laf söylüyor. Gazete köşelerini dolduruyorlar her türlü lafla. Ama çoğu boş laf. Olmayan tehlikeleri lafla müdafaa eden sözler. Tuttukları takımın doktrinlerini müdafaa eden boş laflar.

***

Peki devletin diyanet işleri başkanı resmi üniformasını giyip bazı tarihsel olayların daha değişik şekilde gelişmiş olmasını arzu ettiğini söyleyen ve modası geçmiş Osmanlı özentisi şapkalar giyen bir hastayı ziyarete gitmişse ne olur? Aslında bu iki insanın giyinişlerine bakarsak zaten aynı geçmiş devrin özlemi içinde olduklarını görüyoruz. Biri fes takıyor biri sarık. Sarığın altına cüppe giyiyor. Cüppesinin altında da takım elbisesi var. Öteki de öyle. Fesin altında herkesin giydiği gündelik elbiseler giyiyor. Kafa yapıları da aynı. Bunlar Araplaşmış Türkler. Konuştukları dil Türkçe’den çok Arapça’ya benziyor. Arapça’yı kutsal bir dil zannediyorlar. Zaten sarıklı olan devletin memuru. Bu ne demek? Devletin bir dini var demek. Anayasada devlet laiktir diyor ama devlet laik değil. Kamu alanlarında günde beş sefer Arapça yalelli okutan bir devlet nasıl laik olabilir. Devletin dinini halka dayatan memurları var. Dine karşı laf söyleyenleri linç etmeye hazır bir yobazlar ordusu var. Şalvarlı cüppeli Arap üniforması giymiş bu orduyu devlet destekliyor. Devletin özel din ordusu bu. Bunlar da devlete desteği için teşekkür ediyorlar ve oylarını iktidar için kullanıyorlar. Din hiyerarşisi devlet hiyerarşisinin içine sızmış. Devlete istediğini yaptırıyor.

Devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkmadığı müddetçe daha çoook sarıklı devlet memurlarının fesli veya cüppeli veya hacı sakallı hocalara ziyaretini izleriz.

***

İslam dininin kendi hiyerarşisi yoktur. Kuran bir rahipler hiyerarşisi oluşmasını yasaklamıştır. Bu yüzden İslam devlet hiyerarşisine sızar ve devletin hiyerarşisini kullanır. Yani İslam egemen güçlerin emrindedir. Başından beri bu böyle olmuştur. Ancak devlet din işinden çıkarsa İslam bireylerin dini olabilir. Şimdi devletin dinidir. Ondan camiler siyasetin tam ortasındadırlar. Şaşılacak bir şey yok bunda. Bir imamın, egemen güçleri eleştirebileceğini aklınız alıyor mu? Unutmayın devletin memuru bu adam.

Notlar:

— Fesli yazarın belki de benim yazdığım kadar naif olmadığına dair böyle bir video var. Yine de sorun devletin bir dini olması. Bu sebepten dış güçler din üzerinden istedikleri gibi operasyon yapabiliyorlar.

Bireysel laiklik

Devletin laik olması ne kadar önemliyse bireyin de laik olması o kadar önemlidir. Aslında bu ikisi birbirine bağlıdır. Devlet işleri ile din işlerini karıştıran bir devletin olduğu bir ülkede, insan işleri ile din işlerini karıştıran vatandaşların olması çok doğaldır.

Devlet işleri ile din işlerini ayrı tutan bir devletin olduğu bir ülkede ise bireyler de şahsi işlerini din işleri ile karıştırmazlar. Laik bir ülkede dinini giyinen insanlar azınlıktadır.

Devlet laik olduğu kadar bireyler de laik olmalıdır. Devlet laik değilse bireyler de laik değildir. Devlet işleri ile din işleri karışıyorsa bireysel seviyede de toplumsal ahlak ile din karışıyor demektir. Birey olarak laik olmayan insan dinini giyinen insandır. Onun dünya görüşü dinin dünya görüşü ile aynıdır. Kendi dünya görüşü yoktur. Bütün kararlarını din adına verir. Kararlarını insan olarak verenleri de küçümser ve aşağılar.

Sorgulamayan insan mutlu insandır…

Ali Sebetçi sanayide ilerlemiş ülkelerin başarılarının sebebi olarak o ülkelerin vatandaşlarının dinlerini sorgulayan insanlar olmasını gösteriyor. Yani Ali bey, 16.-17. yüzyıllarda Avrupa halklarının din hiyerarşisinin kendilerini nasıl kerizlediklerini anlayıp bu hiyerarşiyi sorgulamaları gibi bir şeyler yapmamızı istiyor.

Ama böyle bir sorgulama sanayide ilerlemek için gereksizdir. Bir ülkenin vatandaşları dini ve din hiyerarşisini hiç sorgulamayabilir ama buna rağmen sanayide ileri gidebilir. Bu iki şey çok ayrıdır. Ülkelerin ileri gitmelerinin din hiyerarşisini sorgulamak veya sorgulamamakla hiç bir ilişkisi yoktur. Sorgulamayan insan daha mutlu insandır. Neden sorgulayalım ki? Dini ritüelleri yerine getirmek bir ülkenin ilerlemesi için bir engel değildir.

Almanya, Japonya, Çin gibi ülkeler teknoloji ve sanayi olarak bizden ileri ülkeler olarak tanımlanabilir. Bu ülkelerin vatandaşları din hiyerarşisini sorguladıkları için mi bu ülkeler sanayide ileri gitmişler? Hayır. Sistem önemli. Din ile dünya işlerinin ayrı tutulması önemli. Türkiyede bu yapılamıyor. Ülkemizde işgücü aşağı yukarı 30 milyon insan olarak kabul ediliyor. Bu işçilerin, memurların, çalışanların kendi uyku vakitlerini belirleme hakları yok. Devlet onlara bu en temel hakkı tanımıyor. Devlet herkesi sabahın köründe zorla uyandırıyor. Bunu da din adına yapıyor. Her sabah devlet yatak odanıza giriyor ve sizi din adına zorla uyandırıyor. Bu nasıl laik bir sistem olabilir? Değildir. Bir türlü uykusunu alamayan insanlar kavgacı olur, mutsuz olur, sinirli olur, trafik canavarı olur, işe gitmek istemez, kaytarır, işini doğru yapmaz.

Uyku çok önemlidir. Vücut kendini uyku esnasında tamir eder. İyi uyuyamayan insan sağlıksız olur. Devletin vatandaşlarına rahat bir uyku uyumayı ve istediği saatte kalkmayı yasaklaması veya kendi alarmı ile uyanmayı yasaklaması devlet için çalışan bu insanların randımanını büyük ölçüde düşürüyor. Devlet kendi ayağına kurşun sıkıyor. Son yirmi yılda ülkemizin yaptığı sanayi ataklarının hepsi devletin din adına işçilerinin uykusunu sistematik olarak çalmasına rağmen gerçekleşmiştir.

Bir de Türkiyenin uykusunu almış insanların ülkesi olduğunu hayal edin. Kimbilir neler yapardık. Nasıl bir çıkış yakalardık. Dünyanın sayılı sanayi ülkelerinden biri olurduk. Bu işin din ile de ilgisi yok. Ortada bir yanlış anlaşma var. Hoparlör denen alet zaten din ortaya çıktığında yoktu. Hoparlörü din ritüellerine karıştırmak dine aykırı olabilir.

Devlet, sadece altı ay, hoparlörlerin sesini kıssa ve imam efendiler minarelere çıkıp namaz vaktini hoparlörsüz ilan etseler ve vatandaşlar rahat uyusalar bakın bakalım insanlar nasıl rahatlıyor. Ülke çapında gerginlik nasıl azalıyor. Trafik kazaları nasıl azalıyor. Aile içi şiddet nasıl bitiyor. Denemesi bedava.

Notlar:

Ali Sabetçi’nin sözü geçen paylaşımı.

— Ali Sebetçi yorumuma cevap vermiş:

Sorgulamama ve taklit sonucu ortaya çıkan problemleri sadece din adamları bağlamında kast etmemiştim, her ne kadar paylaşımımdan öyle anlaşılması mümkün olsa da. Söz konusu yüzeysellik en etkili gerekçesini dinin belli bir yorumunda buluyor fakat bu, hayatın her alanını kapsayan genel bir zihniyet. Bence bu zihniyet, o toplumların kendi geleneklerinin özünden kopmasına ve geleneklerini yaşadıkları çağda canlı tutamamalarına neden oluyor.

Cevabım:

Bu yorumunuza katılmıyorum. Bence siz şöyle bir varsayımdan yola çıkıyorsunuz. –1. Avrupa 16. yüzyılda kendilerini sömüren din hiyerarşisini sorguladılar. 2. Avrupa bugün sanayide ileridir. 3. Dolayısıyla sorgulayan vatandaşları olan ülkeler sanayide ileri gider.– Türkiye’de böyle bir “Avrupa aydınlanmacılığı” hayranlığı olan bir kesim var. Siz de bu gruptan mısınız bilemem ama bence sizin düşünce tarzınıza da aydınlanmacı denebilir. Fakat eğer konu sanayide ileri gitmek ise bunun aydınlanma ile bir alakası yok. Dini ve devleti hiç sorgulamayan ve her türlü batıla inanan bir işgücünden meydana gelmiş bir ülke sanayide ilerleyebilir. Amerika, Japonya, Almanya, Çin sorgulayan vatandşlardan oluşan toplumlar değildir ama sanayide ileridirler.

Ama sizi anlıyorum. Siz aslında “Neden Türkiye’den bir Google, bir Amazon, bir Apple çıkmıyor” diye sorguluyorsunuz. Bunu da insanların dini sorgulamadıklarına bağlıyorsunuz. Ama bu da gerçekçi değil. Türkiye’de zaten vatandaşların çoğunluğunun din ile bir alakası yoktur. Eğer devlet gerekli ortamı sağlayabilse bu girişimci insanlar modern teknoloji firmaları yaratabilirler ve yaratıyorlar da. Din ile kendilerini kısıtlamak isteyenler de bu haklarını istedikleri gibi zaten kullanıyorlar.

— “Dini ritüelleri yerine getirmek bir ülkenin ilerlemesi için bir engel değildir,” diye yazmışım. Ama söz konusu din inananlardan günlerini ibadetle 5’e bölmelerini isteyen bir din ise o zaman sanayileşme zorlaşabilir. Mesai saatleri üretime göre değil üretim ibadete göre ayarlanacaktır. Tabii böyle bir şey yok. Mesai mesaidir.

— İmamların şerefelere çıkıp hoparlörsüz okumaları hem kendileri için iyi olur, spor yapmış olurlar, hem de, günümüz cami mimarisinde, hiç çıkılmayan 3 şerefeli tek amacı gösteriş olan minarelerin yerine yine eski usül mahalle camisinin insan boyutlu minaresine dönüş olur.

Herkes kendi yolunu tanımlar…

folon
Doğru yolu gösterenler…

Mürşid, doğru yolu gösteren demekmiş.

Ama teknik anlamda, bu mürşid, sokakta yol sorduğunda yol tarifi veren ve doğru yolu gösteren kişi değildir. Mürşid bir tarikat şeyhidir.

Tarikat da dinin doğru yolunu göstermek için kurulmuş bir hiyerarşidir. İnsanların doğru yolu bulabilmek için sarfettikleri bu samimi gayret şayan-ı takdirdir. Ama bu tarikatların doğru yolu bildikleri veya müritlerine doğru yolu gösterebildikleri hakkında şüphelerim var.

Burada bahsedilen yol soyut bir yoldur. Yol aslında gösterilmez tanımlanır. Herkes kendi yolunu tanımlar, şeyhe mürşide ihtiyaç yoktur.

Eğer mürşid doğru yolu gösteren kişi ise, müritlerine doğru yolu gösterir ve “haydi yolunuz açık olsun. Selametle gidin” der.

Mürid de, “sağol hocam. Artık doğru yolu buldum. Sana ihtiyacım kalmadı. Haydi eyvallah!” deyip çıkar gider.

Ama gerçek hayatta işler böyle yürümüyor. Tarikat yol geçen hanı değil ki mürit bir kaç gün kalıp gitsin. Tam aksi, tarikat yol kesen hanıdır. Bir giren bir daha çıkamaz.

Mürşidler ve şeyhler müritlerine doğru yolu gösterip “haydin yallah yürüyün gidin” demezler. Mürşide gücünü veren müritlerin sayısıdır. Tarikatın ne kadar çok müridi varsa mürşidin de o kadar çok gücü olur. Mürit gönüllü köleliği kabul etmiş kişi demektir.

Müritler hayat boyu doğru yolu arayıp dururlar ama hiç bulamazlar. Mürşitlerine tapınmayı doğru yol arayışı ile karıştırırlar. Onun elini eteğini öperler. Her lafını sosyal medyada paylaşıp tarikatın marka değerini arttırmaya çalışırlar ama mürşitlerinin çıkmaz sokak olduğunu asla göremezler.

Hatta bazı müritler doğru yolun tarikat hiyerarşisinde yükselmek olduğunu zannederler ve hiyerarşinin merdivenlerini tırmanmayı kendilerini şiar edinirler. Sonra da, yeterli müşteri tutunca yeni dükkan açan berber kalfaları gibi kendi tarikatlarını açarlar.

Neden bu işler böyle ilerliyor acaba?  Bu tarikatçılık da bir çeşit saadet zinciri mi?

Notlar:

İlüstrasyon Folon’dan esinlenmiştir.

— Mürşid Arapça r-ş-d kökünden geliyor ve yol gösteren ve kılavuz demek. Ama, durduğu yerden yol gösteren birisi ile, önden gidip kılavuzluk yapan birisi arasında fark olmalı.

Bu kökten gelen diğer bazı kelimeler:

İrşad, yol gösterme.
Rüşd, doğru yolu izleme, akil olma, olgunluk, büluğ.
Reşid, doğru yolda olan, olgun.

Biz bu kelimeleri, irşat, rüşt ve reşit olarak “t” harfi ile yazıyoruz ama Arapça’da “t” harfi olmadığı için “d” harfi ile yazılıyorlar.

İnsanın rüştüne erince yani büluğ çağına (ergenlik çağına) girince “doğru yolu izleme” becerisini kazandığı varsayımı da çok ilginç. Belki eskiden öyleymiş ama şimdiki ergenlere bakınca doğru yolu bulmak için tarikat tarikat dolaştıklarını ve yine de bulamadıklarını görüyoruz. Seks, içki, sigara, esrar, hap tarikatlarından bahsediyorum. O zaman ergenlik çağını sadece “doğru yolu arayışın başladığı çağ” olarak tanımlamak daha doğru olurdu. Çünkü bazı insanlar hiç bir zaman rüşdüne eremeyebilirler. Bir insanın rüştüne erip ermediğini anlamak için de devlet bir sınav yapmalı bence. Çünkü sınav yapmadan devlet hiç bir şey anlayamaz. Mesela bu sınava, Rüşte Dikey Geçiş Genel Değerlendirme Sınavı (RDGGD) olabilir. Rüştünü ispatlama sınavında ne sorular sorulacağını ÖSYM’ye bırakıyorum.

— Bir de “en hakiki mürşit ilimdir” sözü var. Gazi Mustafa Kemal Samsun’da, İstiklal Ticaret Mektebi’nde öğretmenlerle yaptığı konuşmada: “Dünyada her şey için medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlmin ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir” dedi.

İran’da zorunlu saçörtüsü yasağı

iran-başörtüsü

Kadınları anlamak zor! Türkiye’de kadınlar isteyerek kendilerini çarşaflara sokuyorlar, bir başkaldırı olarak, fakat İran’da kadınlar başlarını açma savaşı veriyorlar, yine başkaldırı olarak.

Türkiye’de de saçörtüsü zorunlu olsaydı ve devlet saçörtüsünün sadece siyah olacağını emretseydi bugün saçlarını en son moda rengarenk şallarla kapatan kadınlardan kaçı hala saçlarını kapatırdı?

Kadınlara zorla hiç bir şey yaptıramazsınız ama her türlü zehiri moda şekeri ile kaplayıp kadınlara yutturabilirsiniz… diye bir laf vardır. Doğru bence.

Notlar:

Bahsi geçen twitter yazısı.

Saçörtüsü ile ilgili yazılarım.

— Saçlarını zorla kapattırmadan saçı açık olarak cezaevine yollamaları da ilginçmiş.

— Tabii bu yalan haber değilse…