Doğru olduğunu bilsek…

Oğuzlardan bir Türk, birlikte yola çıktıkları İslam misyoneri İbni Fadlan’a yakınmış: “Başbuğ (Halife) bizden ne istiyor? Öldürecek bizi bu soğukta! Ne istediğini bilsek, hemen verir kurtulurduk” demiş. İbni Fadlan buna cevap olarak, “Bütün istediği, ‘Allah’tan başka tanrı yoktur’ demeniz”, diye karşılık verince, Türk gülmüş: “Doğru olduğunu bilsek, söylerdik” demiş.

İbni Fadlan’ın Seyahatname’sinden, (Aktaran Arthur Koestler, Onüçünçü Kabile, s.39)

Notlar:

— Prof. Dr. Ramazan Şeşen’in hazırladığı İbn Fadlan Seyahatnamesinde, böyle bir hikaye bulamadım.

Türkiye’nin gizli Arap misyonerleri

İlahiyatçı Emre Dorman, Kuran’da okuduklarımızı hayatımıza taşımamızı öneriyor. Bu nasıl bir öneri? Emre Dorman’ın canımıza kastı mı var?

Gençlere böyle bir öğüt verilir mi? Bir gencin Dorman’ı ciddiye alıp Kuran’ı anlayarak okuduğunu ve Kuran’ın emirlerini hayatına uyguladığını düşünelim.

Ne diyor Kuran?

“Onları gördüğünüz yerde öldürün” diyor.

Onlar kim?

Onların kim olduğu çok elastik.

“Onlar” din düşmanı olabilir; Allah’a şirk koşanlar olabilir; Sünni isen Şiiler, Şii isen Sünniler olabilir. Yani Kuran; hoşuna gitmeyen, sana ters gelen, senin aşiretinden olmayan, senin tarikatından olmayan, veya şeyhinin “git öldür” dediği birini, “gördüğün yerde” öldürmen için sana izin veriyor.

Kuran’ın emri bu.

Kuran’ı okuduk ve anladık ki Kuran bizden olmayan insanları öldürmemiz için bize yetki vermiş. Tek yapmamız gereken, öldürmek istediğimiz insanı “başkası” olarak tanımlamak. O zaman Kuran’a uygun olarak o insanın canını rahatça alabiliriz.

Dorman ne diyor?

Kuran’ı hayatınıza uygulayın diyor.

Kuran ne diyor?

“Sizden olmayanı gördüğünüz yerde öldürün” diyor.

O zaman, kaçınılmaz sonuç şu: Dorman gençleri adam öldürmeye teşvik ediyor! İki kere iki dört; bunun başka yorumu yok.

Böyle bir öneri, şeriatla yönetilmeyen, laik Türkiye Cumhuriyeti’nde suça teşvik değil de nedir?

Nasıl olur da, aklı başında birisi, laik bir ülkede, “Kuran’ı okuyup hayatına uygula” diye tavsiye verebilir gençlere. Türk vatandaşı, ülkenin kanunlarına göre yaşar; şeriata yani Kuran yasalarına göre yaşamaz. Emre Dorman, böylece Cumhuriyet düzeni yerine şeriat düzenini özlediğini belli etmiş oluyor.

***

Dorman’ı dinleyen bir genç, Kuran’ın dediği gibi 4 kadınla evlenip çokeşlilik suçu işlese ve hapse girse, Dorman ne diyecek?

Dorman’ın gazına gelip Kuran’ı hayatına uygulayıp hayatı kayan genç ne yapsın?

***

Kuran’ı hayatına uygulamak uğruna deve sidiği içip hastanelik olan birine Dorman ne diyecek?

“Kuran’ı hayatınıza uygulayın” dediği için pişman olacak mı?

***

Kısacası, günümüz Türkiye’sinde kendini demir parmaklıklar arkasına attırmanın en garantili yolu Kuran’ın emirlerini harfiyen uygulamaktır.

Dorman’a kanıp Kuran’ı harfiyen uygulamaya kalkan birisi kendini en kısa zamanda ya hastanede ya da hapishanede bulacaktır.

***

Sizden ricam: Kuran’dan uzak durun. Özellikle çocuklarınızı Kuran’a yaklaştırmayın. Kuran’da çocuklarınıza seyretmeyi yasakladığınız dizilerden daha çok şiddet vardır. Böylesine şiddet dolu bir metni okuyup anlayıp bir de “hayatınıza uygulayın” demek nasıl bir sorumsuzluktur?

****

Bu yazıyı, Emre Dorman’ın yukardaki videosunu seyrettikten sonra yazmıştım.

Emre Dorman’a “Kuran’ın anlaşılmadan okunması doğru mudur?” diye bir soru sorulmuş o da şöyle başlamış konuşmaya:

Bugün maalesef bir çok müslümanın Kuran’ı yüzünden okuyarak yani seslendirerek sevap almayı umduğu bir kitap haline getirildiğini görüyoruz, Kuran’ın.

Yani neymiş, Araplaşmış Türkler Kuran’ı bile şark kurnazlığı yapıp sevap kazanmak için anlamadan okurlarmış. Dini bile tüccarlık olarak görüyorlar. Hiç anlamadan Kuran okuyacaklar ve takva puanları toplayıp Allah’ı kandıracaklar ve cennete bilet almış olacaklar. Çok da kurnazlar.

Dorman devam ediyor:

Oysaki, Kuran’ı okuduğumuzda, ayetler üzerinde düşündüğümüzde, ve anlamaya çalıştığımızda, Kuran’ın gönderiliş amacının, alemlere rahmet olmak; insanları karanlıktan aydınlığa çıkartmak, [ironi yapıyor herhalde!] hakla batılı ayırmak; [dinin kendisi bütün batılların büyük annesi, ne saçmalıyor bu adam!!] hem Allah’a karşı, hem de Allah’ın yarattıklarına karşı, görev ve sorumluluklarımızı; [Türkler olarak bu dünyadaki görev ve sorumluluklarımızı 7. yüzyıl Araplarının yazdığı bir kitaptan almamız gerektiğini çok aşağılayıcı buluyorum] onları hayatımıza yansıtmak; duyarlık içerisinde sorumluluk bilinciyle davranmak; erdemli, ahlaklı kullar olmamız için neler yapmamız gerektiğini öğrenebileceğimiz bir kitap olduğunu görüyoruz, Kuran’ın.

***

Birkaç yorum daha eklemek istiyorum:

Kuran, “alemlere rahmet” olmak için yollanmış. Ne demek bu? Basmakalıp bir söz olmaktan başka bir anlamı var mı?

Kuran kendisi, herhalde, ayetlerin birinde “ben alemlere rahmet olmak için geldim” gibi bir şey söylüyor ki, Dorman da bu lafı tekrarlıyor. Kuran’ı okuyacağız ve Kuran’ın alemlere rahmet olsun diye geldiği gibi derin! bir gerçeği anlamış olacağız.

Rahmetin bir anlamı yağmurmuş. Kuran alemlere yağmur olmak için inmiş olamaz. Gerçi Arabistan çöllerinde yağmur tabii ki rahmettir. Kuran’la yağmuru ilişkilendirmek, bir çöl Arabının kafasında Kuran’ın da kuraklığı bitiren yağmur gibi ferahlatıcı bir şey olduğu fikrini yeşertecektir. Bugün bile reklamcılar tarafından kullanılan kelime oyunları bunlar.

Rahmet, ayrıca, merhamet, acımak, şefkat etmek demekmiş. Yani Kuran alemlere acımak için inmiş.

Alemler acınası durumda, her yerde kuraklık ve açlık var; Kuran bir iniyor, her yer güllük gülistanlık oluyor; gökten merhamet yağıyor.

Dorman alay mı ediyor bizimle?

Kuran’ın girdiği her yerde merhametsizlik, acımasızlık, katliam, cinayet, sahtekarlık ve her türlü pislik vardır. Tarih böyle yazıyor.

Ne rahmeti? Ne merhameti?

Dorman yalan söylüyor. Bizi saf bulmuş aldatıyor.

Peki “alemler” kelimesi burada ne anlama geliyor?

Hangi alemlere? Bu belirtilmemiş. Tahmin edeceğiz. Veya umursamayacağız. Alem buysa kralı Allahtır deyip geçeceğiz.

İlahiyatçı birisi söylemiş ya, laf ne kadar anlamsız olursa olsun “mutlaka vardır bir anlamı” deyip kabul edeceğiz. Ah, bir de Arapça’sını söyleseymiş çok daha inandırıcı olurmuş!

***

Kuran’ın diğer bir amacı da insanları karanlıktan aydınlığa çıkartmakmış!!! İroninin de bu kadarı fazla. İrinli ironi bu.

Kuran’ın olduğu her yerde aydınlıktan karanlığa gidiş vardır. Kuran insanları karanlığa gömmek için vardır.

Kuran gericidir; Kuran’ı okuyan herkes geriye doğru gider. Kuran’ın etkisinden kurtulunca ilerleme başlar.

***

Hakla batılı ayırmak mı???

Kuran batılın el kitabıdır. İslam baştan aşağı batıldır. İslam’ın neresinde hak var? Bir örnek versin de görelim.

Dorman aklımızla alay ediyor.

Herhalde bu saçmalıkları yutan bir kitle var ki, Dorman bu tutarsız lafları ciddi ciddi söyleyebiliyor.

***

“…erdemli, ahlaklı kullar olmamız için neler yapmamız gerektiğini öğrenebileceğimiz bir kitap olduğunu görüyoruz, Kuran’ın”

Bu kadar alay etmek de fazla artık!

Bakıyorum, Kuran’dan ahlak öğrenebileceğimizi söylerken gülüyor mu diye, hayır gayet ciddi. Böyle şeyleri Cem Yılmaz söylese katıla katıla güleriz ama Dorman gibi bir ilahiyatçı söyleyince gülemiyoruz, ağlayasımız geliyor.

Hayatını Kuran’a göre yaşadığını iddia eden insanların ne kadar ahlaksız ve erdemsiz, insanlık dışı yaratıklar olduklarını görüyoruz. İşte tarikat şeyhleri. Hepsi Kuran’a göre yaşadıklarını söylüyorlar. Hepsi ahlaksız. Hepsi sapık, manyak, asalak parazit tipler. Demek ki ahlaklı olmak istiyorsak Kuran’dan uzak duracağız.

Erdemli ve ahlaklı nesiller yetiştirmek istiyorsak çocuklarımızı televizyon dizilerinden ve Kuran’dan uzak tutmalıyız. Onları doğa ve hayvan sevgisi ile; yaratan ve üreten bireyler olarak yetişmelerini sağlayacağız. Çocuklar Kuran diye bir kitabın varlığından ne kadar geç haberdar olurlarsa o kadar iyi olur.

***

Emre Dorman gibi, modern görünüşlü, cüppesiz, takkesiz ve çember sakalsız din doktorlarının topluma ve yeni nesillere verdiği zararın, Arap tipli şeyhlerden daha fazla olduğunu anlamalıyız. Emre Dorman’ın sivil görüntüsü sizi kandırmasın.

Tarikat şeyhi baştan aşağı çirkin ve iğrenç bir yaratıktır bu da giyinişine ve konuşmasına yansır; herkes bunu görür; ama Emre Dorman’ın modern dış görünüşüne aldanan bir genç onun da aynı gerici yobaz kafası ile hareket ettiğini anlamayabilir.

Tarikat şeyhleri de, Emre Dormanlar da, Caner Taslamanlar da bunların hepsi Arap misyonerleridir.

Bunların tek amacı gençleri devşirip kendileri gibi Araplaştırmak ve ülkeye faydalı olmalarını engellemektir. Bu devşirme ve Araplaştırma işinin vatan hainliği olduğu ne zaman anlaşılacak acaba? Merak ediyorum.

Nasıl giyinmiş olurlarsa olsunlar bu gizli Arap misyonerlerinin söyledikleri her şey yalan ve aldatmaya ve kendilerine mürit devşirme amaçlıdır. Kanmayalım.

Notlar:

— Bakara, 191: Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi yurtlarınızdan çıkardıkları gibi siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür.

Barış dini İslam’ın profesyonel özürcüleri bu ayetin ne kadar barışçıl ve insancıl bir ayet olduğunu ve “öldürün” kelimesinin aslında öldürmek anlamına gelmediğini bize açıklamak için takla üstüne takla atarlar. Bu özürcülerden bir kaçının taklalarını sunuyoruz:

  1. Sorularla İslamiyet
  2. Caner Taslaman

— İşte Arap misyonerleri tarafından devşirilmiş birisinin itirafları.

Emre Dorman’ın şahsi sitesi

— “Alemlere rahmet” Enbiya 107‘de geçiyor. Kuran, peygambere, “Ve seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” diyor. Yani, alemlere rahmet olarak yollanan, Kuran değil, peygamber. Alemler kelimesi de, insanlar, hayvanlar ve cinler alemi gibi Kuran’ın kabul ettiği çeşitli alemler anlamına geliyor. Veya gelmiyor. Yoruma açık.

Kuran’ı neden okuma[ma]lıyız?

— Emre Dorman’ın tavsiye ettiği gibi Kuran’ı hayatlarına uygulayarak yaşayan rezil insanlar hakkında: Tarikat kültürü.

Din düşmanlığı nedir?

Din düşmanı ne demek acaba?

Muzur tarikatının şeyhi Mor Sakallı Sümbül Hoca, Deve Sidiği tarikatının şeyhi Çakma Sakallı Nahoş Hoca’ya “sen din düşmanısın” demiş.

İslam dünyasını derinden sarsan bu vaka ne demek oluyor?

Bu demektir ki; Mor Sakallı kendini gerçek din sahibi olarak tanımlıyor ve Nahoş’un da sakalı gibi çakma müslüman olduğunu söylüyor.

Sakalının çakma olduğunu kabul etmeyen pek saygıdeğer Nahoş da, asıl Mor sakallının sakalının sahte olduğunu söylüyor ve asıl din düşmanı Mor Sakallı’dır diyor.

Ne var bunda?

Sakal boyunun ve şeklinin dindarlığın ölçüsü olduğu bir dinde, dinsizliğin de sakal ile belirlenmesi doğaldır.

Zaten, din düşmanlığı suçlaması İslam’ın en klasik suçlamasıdır.

İslam bir klonlama dinidir. Her mezhep, her tarikat İslam’ın bir klonudur. Her klonun şeyhi diğer klonların şeyhlerini “din düşmanı” ilan eder. Bu tipik çadır devleti mantalitesidir. Arapların kanında vardır bu. Çünkü İslam, Bedevi kabilelerinin dinidir. İslamın temelinde kabile töresi vardır. Bizim kabileden olmayan herkes bizim düşmanımızdır. Bizim dinimiz esas dindir; öyleyse bizden olmayan herkes, din düşmanıdır.

Araplar 1400 yıldır, birbirlerini bu şekilde din düşmanı ilan ediyorlar. Hem “müslümanlar kardeştir” diyorlar, hem de birbirlerini din düşmanı ilan edip arkadan vuruyorlar.

Bütün bu din düşmanları arasında Caner Taslaman beye “din düşmanı” denmiş, ne çıkar bundan?

Denmeseydi şaşardım.

Caner Taslaman, bildiğim kadar, hiç bir tarikatın sempatizanı değil; öyleyse bütün tarikatların gözünde o bir din düşmanıdır.

Dedik ya, “din düşmanı” demek, “bizim tarikattan değilsin” demektir. Başka da bir anlamı yoktur. Caner Taslaman bunu bilmez mi?

***

Toplumun asalak paraziti tarikatlardan birinin şeyhi, asalak parazit diğer bir tarikat şeyhine ”sen din düşmanısın” diyerek çamur atmış! Haber değeri olmayan bir vaka.

***

Bu önemsiz tartışmayı başlatan Caner Taslaman; yorum yazan ben ve diğer bütün yorum yazanlar, hepimiz, ülke yararına bir şeyler yapmak yerine tarikatların tuzağına düşmüş oluyoruz ve onların istediği bu boş din tartışmalarını yapıyoruz.

Bu sebepten din özelleştirilecek ve din toplumsal alandan tamamen silinecektir. Toplum sıkı bir din detoksuna girecek ve toksik tarikatları sisteminden atacaktır.

Özelleştirmeden sonra kimse din kisvesi altında toplumda asalak parazit olarak yaşayamayacak ve herkes ülkenin gelişmesine katkıda bulunacaktır.

Ülkede bu kadar tarikatçı parazitin bulunmasının sebebi, Tevhidi Tedrisat kanunun karşı devrimciler tarafından etkisiz hale getirilmiş olmasıdır.

Her yıl binlerce Araplaşmış asalak tarikatçı yetiştirip topluma salan İmam Hatipler hemen kapatılmalıdır. Tevhidi Tedrisat kanunu bunu gerektirmektedir.

İmam Hatip’lerden topluma salınan bu parazitler; okulda, Araplar gibi yan gelip yatmaktan ve parazitlik yapmaktan başka bir şey öğrenmedikleri için, mezun olunca da aynı minval üzerinden parazitlik yapmaya devam ediyorlar.

Zaten tarikatlar holdingleşmişler. Kendi ekosistemleri var. Her türlü sahtekarlık, düzenbazlık ve vatan hainliğini din adına yapıyorlar. Üstüne üstlük, iktidara verdikleri oyların karşılığında destek alıyorlar ve palazlandıkça palazlanıyorlar.

Din özelleşince bu tezgah bitecektir.

Notlar:

— “Din düşmanlığı” suçlaması bütün dinlerde, tarih boyunca, din sahibi güçlerin, kendi dinî otoritelerini sorgulayanları etkisizleştirmek için kullandıkları bir mazerettir. Günümüzde tarikatların silahlı gücü olmadığı için din düşmanı ilan ettikleri insanları infaz edemiyorlar. Silahlı güçleri olsa ederlerdi.

Toplumsal detoks.

Diyanet’in tarikatlar raporu.

Rapor: Dinin özelleştirilmesi

Araplaşmış Türkler ve Tevhidi Tedrisat Kanunu

Bu tarikatların dinî doktrinlerinin incelikleri hiç önemli değildir. Tarikatlar siyasi örgütlerdir. Hatta Mafyatik suç örgütleridir. Tarikat şeyhleri vatan hainidirler çünkü Türk çocuklarını devşirip Araplaştırmaktadırlar.

Tarikatın ağına düşen her çocuk ülkenin kaybıdır çünkü tarikatlar ülkesine faydalı olacak çocukların hayatını karartıp şeyhin köleleri haline getiriyor.

Aşağıdaki videoda iki adet Araplamış Türk, veya Türkçe konuşan iki Arap görülmektedir. Bunlar dedelerini kesen Arap generalini İslam’ı yaydığı için övüyorlar. Atatürk Tevhidi Tedrisat kanununu bu tip Türk düşmanı Araplaşmış Türkler oluşmasın diye çıkartmıştı. Tevhidi Tedrisat kanunu yeniden uygulanmalıdır.

Cemil Kılıç: Kuran ile Aldatmak

Cemil Kılıç’ın Kuran ile Aldatmak adlı kitabını okuyorum. Değerli bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Ama dikkatimi çeken bir konuda yazmak istedim. Aklıma şu soru geldi:

Cemil Kılıç’ın İslam konusunda temel ön kabulü nedir?

Cemil Kılıç önce bir gözlem yapıyor. Gözlem şu: Günümüzde İslam’ın sahibi olanlar kötü insanlar ve kötü kurumlardır ve bunlar inananları Kuran ile aldatmaktadırlar.

Bu doğru bir gözlem. İslam’ın sahibi olan egemen güçler emirlerinde çalışan ulemanın da yardımı ile bir tezgah kurmuşlar ve gerçek inananları Kuran ile aldatıyorlar. Bu aldatmacıyı nasıl yaptıklarını daha detaylı olarak öğrenmek isteyenler Cemil Kılıç’ın Kuran ile Aldatmak kitabını okuyabilirler.

Cemil Kılıç, İslam’ın kötü uygulandığını gözlemliyor ve doğru uygulansa İslam’ın çok iyi bir din olduğunu varsayıyor. Peygamberin zamanına gidersek; temiz, saf, hiç bozulmamış, insancıl ve barışçıl bir İslam olduğunu görürüz, diyor. Cemil Kılıç bu saf İslam’ı bulup çıkartmak istiyor ve insanlara bu özgün, bozulmamış İslam’ı tanıtmak istiyor.

İslam özünde iyi bir dindir ama yanlış uygulanmaktadır; iyi uygulansa bize dünyada cenneti yaşatacak bir dindir, demek istiyor.

Peki var mı böyle saf, temiz, kirlenmemiş ve bozulmamış bir İslam dini?

Bence yok.

İslam siyasi bir amaçla doğmuştur. İslam, kabile Araplarının devletleşmesi için tasarlanmış siyasi bir doktrindir. Yani bireylerin ve halkın dini değil, egemen güçlerin halkı sömürmek için kullandığı bir yönetim sistemidir. İslam siyasi bir platformdur. (Bu konuda Cemil Kılıç’ın İslam Bu kitabından faydalandım.)

Öyleyse, İslam dini yanlış kullanılmamaktadır. Amacına uygun olarak, yani siyasi bir platform olarak, kullanılmaktadır.

Cemil Kılıç, peygamberin mazlumların ve ezilmişlerin yanında olduğunu da söylüyor. Peygamberin İslamı egemen sınıflara karşı kurduğunu söylüyor. Öyleyse, din peygamberden sonra bozulmuş olmalı. Peygamberin ölümünden sonra, halifeler dini değiştirmişler ve egemen güçlerin halka karşı kullandığı bir siyasi sistem yapmışlar.

İslam sonradan bozulmuşsa, Cemil Kılıç’ın haklı olduğunu söyleyebilir miyiz? Peygamberin zamanında varolmuş olan saf bir İslam var mıydı? Olsa bile biz bu İslam’ı bilemeyiz çünkü bu İslamdan hiç bir iz kalmamıştır. Halifeler peygamberden kalan bütün ayetleri yakmışlardır. Hadisler de peygamberin ölümünden yüz yıl sonra yazılmıştır.

* * *

İslam’ın sahipleri her zaman egemen güçler olmuştur. Bugün de böyledir.

* * *

Modern dünyada, özellikle, modern Türkiye’de, Kuran’ın emirlerine göre yaşamak mümkün değildir. Mümkün olmadığı gibi gereksizdir de. Türkiye’de şeriat değil medeni kanun geçerlidir. Türkiye’de Kuran’ın hiç bir toplumsal veya yasal bir işlevi yoktur. Olamaz ve olmamalıdır. Bu konuları konuşmak bile gereksizdir ve saçmadır.

* * *

Peki, İslam ile aldatmayı önlemenin yolu nedir? Bu yolu zaten Atatürk göstermiş. Atatürk din ve eğitim devrimlerini bu sorunu çözmek için tasarlamıştı. Din devrimi, ülkede 15 Temmuzlar olmasın diye tasarlanmış bir devrimdi. Fakat Atatürk’ün ölümünden sonra, Türk devrimi güçlü bir karşı devrim ile zayıflatıldı ve din konusunda Cumhuriyetin kazanımları geri çevrildi; cemaatlar ve tarikatlar Atatürk öncesinden çok daha güçlü olarak örgütlendiler ve ahtapot kolları ile toplumun her kesimini boğmaya başladılar. Bunun neden böyle olduğu, bu güçlü karşı devrimin nereden çıktığı, bu karşı devrime kimlerin destek verdiği, tarihsel konular olarak araştırılabilir. Fakat, günümüzde bize düşen bir görev var: Atatürk’ün başlattığı ve gericilerin karşı devrimi ile yarım kalan din devrimini hedefine ulaştırmak. Bunu yapmak için de dini özelleştirmemiz gerekiyor.

Demek ki, Kuran ile aldatanlardan, İslam ile aldatanlardan, din tacirlerinden, İslam’ı siyasete alet edenlerden, kurtulmanın yolu daha iyi bir İslam aramak veya daha iyi bir İslam tasarlamak değil; dini özelleştirerek, dini toplumsal alanlardan silmektir; toplumsal alanları dinden temizlemektir. En başta eğitimi bu karşı devrimci hainlerin elinden kurtarmaktır.

* * *

Sonuç olarak, Cemil Kılıç’ın Kuran ile aldatanları ifşa etmesini ve bu konuda bizleri aydınlatmasını ve uyarmasını memnunlukla karşılıyorum. Fakat, Kuran ile aldatanlardan kurtulmanın yolunun daha iyi bir İslam arayışı olduğunu zannetmiyorum. Böyle bir İslam vardır veya yoktur, önemli değil. Bu konuyu tarihçiler ve ilahiyatçılar araştırsınlar. Din ile aldatanlardan kurtulmanın tek yolu dini özelleştirmektir.


Notlar:

— İslam’ın sahiplerinden bahsediyoruz. İslam dini, İslam’ın sahipleri tarafından halka dayatıldığı müddetçe, İslam siyasi bir doktrin olarak kalacaktır. Bunu anlamak çok önemlidir. Devlet İslam’ın sahibi ise ve halka İslam’ı dayatıyorsa; doğan her bebeğin dini İslamdır diyorsa, o İslam bir din değil, siyasi bir doktrindir. Din bireyseldir. Devlet, birey ile tanrısı arasında aracılık yapmaktan vazgeçmelidir.

Türkiye’de Dini Özelleştirme Hakkında Bir Rapor.

Diyanet futbola da el attı

Beklenen oldu. Türkiye’de asıl ibadethanelerin camiler değil statlar olduğunu gören Diyanet, futbolu da İslam’a uygun hale getirmek için harekete geçti.

Diyanet, önce futbolu dinsizlik olarak yasaklamak istemiş ve bu konuda bir fetva hazırlamıştı fakat bu fetva eski bir futbolcu olan Sayın Cumhurbaşkanı’nın kulağına gidince, bunu kendine bir hakaret olarak algılamış ve Diyanet Başkanı’nın kulağını ciddi şekilde bükmüştü. Başarılı bir libero olarak Türk futboluna uzun yıllar hizmet etmiş olan Sayın Cumhurbaşkanı, ”Futbolu yasaklamak yok. Futbolu Allah Teala ve Peygamber Efendimiz Sallallahu Vesalli Vesellem’in istekleri doğrultusunda şeriata uygun hale getirin” şeklinde bir devlet fetvası yayınlayarak futbolumuzun geleceğini garanti altına almıştır.

Bu emir üzerine Diyanet hemen çalışmalarına başlamıştır.

İlk iş olarak, tribünlerin haremlik selamlık olarak ikiye ayrılmasına karar verilmiştir. Bu kadar erkeğin bir arada olduğu bir ortamda kadınların türbansız stada gelmeleri düşünülemezdi. Fakat, daha sonra, türban şartı yetersiz bulunmuş ve kadınların eğer maça geleceklerse çarşaf ile gelmeleri şartı konulmuştur. Ama kadınlar isterlerse tuttukları takımın renkleri ile süslenmiş çarşaflar giyebileceklerdir.

İslam’da iki kadın bir adam ettiğine göre kadınların bilet fiyatları erkeklerininkinin iki misli olarak belirlenmiştir.

Bundan böyle maçlardan önce İstiklal Marşımız okunmayacaktır. Onun yerine Kuran’dan ayetler okunacaktır. Her takım okunmasını istediği ayetleri seçip stat yetkilisine önceden bildirecektir. Stat hafızı da istenen ayetleri okuyacaktır. Her stadın hafızı olacaktır. Böylece ülke çapında sayıları 500’ü aşkın İmam Hatip okullarından çıkanlara yeni istihdam alanları açılmış olacaktır.

Bütün hakemler İmam Hatipli olacak ve sadece gördüklerini çalacaklarına dair Kuran üstüne yemin edeceklerdir. Böylece hakiki “eyyamcı hakem” nasıl olurmuş bütün dünyaya göstereceklerdir. Çünkü bunlar İmam Hatipler’de eyyamcılığın doktorasını yapmış insanlardır. Aslında, eyyamcı hakemler, gördüklerini çalmak yerine, her pozisyonu İslam’a uygunluk açısından değerlendirecek ve İslam’a aykırı bir pozisyon gördüğünde düdük çalacaktır.

Hakem aynı zamanda imam olduğu için maçın namazını da o kıldıracaktır. Hafızın ilahi sesi ile Allah’a yaklaşan seyirciler hakemin önderliğinde namaz kılacaklardır. Seccadeler bedava dağıtılacak ve stadın bütün koltukları sahaya değil Kıble’ye bakacaktır. Namaz kılmasını bilmeyenlerin bilenlere uyarak kılarmış gibi eyyam yapmalarına göz yumulacaktır. Çünkü İslam hoşgörü dinidir; eyyam dinidir. İslam’da zorlama yoktur.

Yeni usül Diyanet futbolunda, futbolcular da şeriata uygun tesettür formaları giyeceklerdir. Tesettür forması, şalvar, sarık, cüppe ve kramponlı takunyadan oluşacaktır. Cüppelerin arkalarına oyuncuların isimleri kutsal dil Arapça ile yazılacaktır. Genel kanının aksine futbol bir kâfir icadı değildir. Futbol, Peygamber Efendimiz Sallalahu Vesselam ve 10 sahabe tarafından icat edilmiştir. Futbolu İngilizlerin bulduğu doğru değildir.

İlk futbol maçı Hendek Savaş-ı Şerifinden sonra kafası uçurulan esirlerden birinin kafası ile oynanmıştır. Barış dini İslam’ın peygamberi bu oyunu oynayan sahabeleri görünce çok hoşuna gitmiş ve o an hemen bir vahiy inmiş ve futbolun kuralları Cebrail tarafından peygambere bildirilmiş ve futbol o andan itibaren kurallarına göre oynanmaya başlanmıştır.

Bu ilk maçın İslam tarihinde büyük önemi vardır çünkü takımlardan birinin adı Sünnispor diğeri de Şiispor olarak belirlendiği için, bu maçtan sonra İslam iki mezhebe ayrılmış oldu ve bu iki mezhep arasındaki ezeli rekabet günümüze kadar devam etmektedir.

Peki futbolun kurallarını belirleyen bu Futbol Suresi neden bugünkü Kuran’da yok?

Bu soru Kuran alimlerini bin yıldır meşgul etmektedir. Cevabı basittir. İslam da her kötü şeyin suçlusu Emevilerdir. Futbol konusunda da kolayca Emevileri suçlayabiliriz.

Emeviler müslümanların hayattan zevk almalarını ve oyun oynamalarını istemedikleri için Kuran’dan futbol ile ilgili ayetleri çıkartmışlardır. Çıkarttıkları futbol ayetleri yerine Emevi halifelere karşı çıkanları cehennemde nasıl yakacaklarına dair ayetler koymuşlardır. Emeviler bu yaptıklarını Kuran’ı tahrif etmek olarak görmezler. Çünkü Kuran’da zaten cehennemde uygulanacak işkence usulleri detaylı olarak tekrar tekrar yazılmıştır. O ayetlerden birkaçını kopyalayıp Kuran’da başka bir yere eklemek tahrif sayılmaz.

Bundan sonra futbol 45 dakikalık iki devrede oynanmayacaktır. Emevilerin bu konuda haklı olduklarını kabul etmeliyiz. İslam ciddi bir dindir. İslam’da oyun oynamak haramdır. Bugün futbol oynayan yarın zina yapar. Futbol ile zina arasındaki bu açık ilişkiyi görmüyor musunuz? Oynamak yasak. Futbol bundan sonra farz ve sünnet olarak iki devrede “kılınacaktır”. Doğrusu budur. Allah böyle emretmiştir.

İlk devre farz olarak kılındıktan sonra, devre arası namazı kılınacak ve Allah nasip ederse ikinci sünnet yarısını kılmak için dua edilecektir. Eğer Allah sünnet devresinin de oynanmasını –pardon, kılınmasını– istiyorsa bu isteğini Cebrail aracılığı ile hakeme bildirecek ve hakemin düdüğü mucizevi bir şekilde kendi kendine çalacaktır.

Yani hakemler —haşa— bir çeşit peygamber olmuş oluyorlar. Bu sebepten artık futbolda hakeme itiraz olayı ortadan kalkmış oluyor. Eğer hakem bir peygamberse, hakemin verdiği hükme itiraz etmek Allah’a şirk koşmak olurdu. Şirk, İslam’da en büyük suçtur ve cezası recmdir. Yani, hakeme itiraz eden bir futbolcu hemen oracıkta taşlanarak öldürülecektir. Kuran’ın ve şeriatın emri böyledir.

Zaten bundan sonra statlarda sağlık personeli ve cankurtaran değil, recm edilenlerin cenaze namazını kıldırmak için imamlar bulunacak ve bekleyen cenaze taşıma aracına konulup son yolculuğuna uğurlanacaktır.

Bundan sonra tek tip tezahürat olacaktır. Tezahürat takımlara yapılamaz, Allah’tan başkasını sevmek, Allah’a şirk koşmaktır. Bundan sonra takımlara tezahürat yok sadece Allah’ı tesbih etmek var. Artık statlar tekbir sesleri ile inleyecektir: “Allahü ekber! Allahü Ekber!! Allahü Ekber!!”

Şeriata uygun olarak futbol oynayabilmek için bütün statlar yıkılıp şeriata uygun olarak yeniden yapılacaktır. Her stat mutlaka Kıbleye bakmalıdır. Kıbleye bakmak demek kalelerin kıble yönünde bir çizgi üzerinde olması demektir. Hangi yönün kıble olduğunu belirtmek için kalelerin birinin boyutları diğerinin yarısı kadar olacaktır. Böyle bir ayar gerekmektedir yoksa Allah’ın rüzgarını arkasına alıp kıble yönünde hucüm eden takımı durdurmak imkansız olurdu.

Statların dört köşesinde en az on şerefeli minareler olacaktır. Her şerefe ultra lüks bir loca olacak ve Arap zevkine göre her tarafı altın varak ile kaplanacaktır. Bu locaların her biri şehrin ileri gelen tarikat şeyhlerine hediye edilecektir. Onlar da şerefelerdeki özel localarını ultra zengin Arap şeyhlerine İslamî helal finans kuralları dahilinde satacaklardır.

İktidar statların yıkılıp yeniden yapılmasını hayırlı bulmaktadır çünkü kıbleye bakmayan bir statta futbol kılmak haramdır. Böyle güzel ve faydalı bir haram senelerdir durgun olan inşaat sektörüne canlılık getireceği için de iktidarın çok hoşuna gitmiştir.

Haramdan nefret eden Futbol Federasyonu da derhal önlem almış ve lig tarihinde şimdiye kadar yapılmış olan bütün maçları geçersiz saymış ve bütün şampiyonlukları iptal etmiştir. Böylece Trabzonspor ile Fenerbahçe arasında yıllardır süren husumet de sonlanmıştır. Yani, 2010-2011 sezonunun şampiyonu ne Fenerbahçe ne de Trabzonspor olmuştur çünkü maçlar haram statlarda oynandığı için bütün sezonlar oynanmamış sayılmıştır. Böylece, bu kronik sorun da en adaletli din olan İslam dini tarafından çözülmüştür.

Süper Lig’in adı da El Kebir-i Lig-i Şerif-i bin Allah olarak değiştirilmiştir.

Lig maçları ay takvimine göre oynanacaktır.

Hakem atamaları Diyanet tarafından yapılacaktır.

FİFA Diyanet’in uydurduğu bu şeriat futbolunu onaylamayacağı için, Türkiye bütün uluslararası turnuvalardan çekilecektir.

Yeşil sahaların tek hakimi; Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

Cemil Kılıç’a göre İslam’ın beş şartı

kerbela
Kerbela olayına işaret ettiği söylenen bir Osmanlı minyatürü imiş bu minyatür. Her şey olabilir aslında… Görsel olsun diye ekledim.

Şartları bile net bir şekilde belli olmayan bir din var karşımızda. Bize, namaz, oruç, vs. gibi ritüelleri İslam’ın şartı olarak öğrettiler fakat bu yazısında ilahiyatçı Cemil Kılıç, onlar sadece ritüeldir şart değildir, diyor.

Cemil Kılıç, İslam’ın beş şartı vardır, onlar da, adalet, emanet, ehliyet, maslahat ve meşverettir diyor.

Aşağıda Cemil Kılıç’ın yazısından alıntılara benim yazdığım yorumları bulacaksınız.

***

Miladi 680 yılının 10 Ekim günü Kerbela’da büyük bir katliam gerçekleşti.

Yine İslam, yine katliam! Katliam yapmak İslam’ın şartlarından biri olmalı. Ayrıca Kerbela’daki katliamdan bize ne? Arapların Türkleri kendi dinlerine geçirmek için yaptıkları katliamlara baksak daha iyi olmaz mı?

Bir din düşünün ki, doğuşunun üzerinden henüz 70 yıl gibi kısa bir süre geçmişken o dinin peygamberinin çok sevdiği torunu, yine o peygambere iman ettiğini söyleyenler tarafından acımasızca katledilsin.

İslam budur işte. Kan davası İslam’ın en temel şartıdır. İslam’ın kanında kan davası vardır. İslam Bedevi Araplarının kültürü üzerine inşa edilmiştir. Bedevilik her anlaşmazlığı kan davasına indirgeyip çözen bir kabile kültürüdür. İslam’ın hakim düzen olduğu toplumlarda bir anlaşmazlık varsa, bu anlaşmazlık güçlünün güçsüzü kılıçtan geçirmesi ile sözde çözüme bağlanır. Aslında taraflar arasında hiç bitmeyecek bir kan davası başlatılmış olur. Bu hep böyle olmuştur. İslam budur.

Gerçek şu ki Kerbela’da katledilen Hz. Hüseyin’in bedeni değildi.

Bunlar romantik, şiirsel ve anlamsız sözler. Bu tarihsel bakış açısı değil. Olaylara duygusal yaklaşan bir bakış açısıdır.

Onda simgeleşen İslam’ın ta kendisiydi. İslam, o gün orada aslında 73 kez katledildi.

Cemil Kılıç, özürcü ve mazeretçi bir İslam tarihi yazıyor. İslam tarihini aklama, temizleme, yüceltme ve destanlaştırma işi yapıyor.

Bunu anlayabilmek için İslam’ın, üzerine kurulu olduğu beş ilkeyi iyi bilmek gerek. Evet; İslam beş ilke üzerine kurulmuştur. Biz buna İslam’ın beş şartı diyoruz. Apaçık Kur’an ayetleriyle sabittir ki; ilk şart adalettir. İkincisi emanettir. Üçüncüsü ehliyet, dördüncüsü maslahat, beşincisi ise meşverettir.

Nerede yazıyor bu ilkeler? İslam’ın bu yeni şartları Cemil Kılıç’ın şahsi fikri olmalı.

Ne oldu? Şaşırdınız mı? Yoksa siz namaz, oruç, hac gibi ritüellerden mi bahsedeceğimi sanmıştınız?

Burası çok önemli. Cemil Kılıç, ritüeller İslam’ın şartı olamaz diyor. Bir insan namaz kılmak, hacca gitmek, gibi ritüelleri uygulayarak müslüman olamaz, fakat adil olarak müslüman olur. Hiç namaz kılmayın fakat adil olun, müslüman olursunuz; namaz kılın fakat adil olmayın cehennemlik olursunuz. İslamın bu tanımını kabul edecek başka ilahiyatçılar var mıdır? Bilmiyorum.

Hayır, hayır! Onlar İslam’ın şartı değildir. Şart öyle birşeydir ki o olmazsa onun temsil ettiği sistem de olmaz.

Katılıyorum. Bize İslam’ın beş şartı diye öğretilen ritüeller İslam’ın olmazsa olmazları değil. Ama Cemil Kılıç’ın öne sürdüğü bu şartlar da tartışmaya açık. Ayrıca, Cemil Kılıç, müslümanım diyen insanların üstüne inanılmaz bir yük yüklemiş oluyor. Eskiden namaz kılarak müslümanlık görevimizi yaptığımızı zannediyorduk, şimdi ancak adil olursak müslüman sayılacağız.

Fakat, adil olmak hiç de kolay bir şey değil. Cemil Kılıç adaleti İslam’ın en temel kavramlarından biri yapmış ama adalet kavramını tanımlamaya gerek görmemiş.

Adil olmanın kriterleri nelerdir? Bilmiyoruz. Hukuka göre mi adil olacağız? Şeriata göre mi adil olacağız? Yoksa insan olarak, duygularımıza göre mi adil olacağız? Hiç birimizin oturup bu sorular üzerinde düşünüp tez yazacak halimiz yok. Adalet kavramı üzerine kurulmuş bir İslam tanımı inananlara çok gereksiz bir yük yüklemiş oluyor.

Cemil Kılıç’ın İslam’ın beş şartı olarak tanımladığı bu kelimeler, dinî kavramlar değildir. Toplumsal ve ahlakî kavramlardır. Müslüman olarak yaşamak isteyen birisinin bir de adalet kavramı ile boğuşması gerekecek. İnsanlık tarihi boyunca en büyük filozoflar adalet kavramı üzerine büyük büyük kitaplar yazmışlar fakat hâlâ adaletin ne olduğu hakkında net bir bilgimiz yok.

Adalet olmadan İslam olur mu?

Olur. Hem de bal gibi olur. Üstelik, İslam’ın olduğu yerde adaletin olmadığından emin olabilirsiniz.

İslamın adaleti kılıcın adaletidir. İslam’ın adaleti Kerbela’dır. İslam ve şeriatı seçmiş ülkelere bakalım. Hangisinde adalet var? Suudi Arabistan’da mı? İran’da mı? Endonezya’da mı? Pakistan’da mı? Hiç birinde yok.

Emanete sadakat olmadan İslam olur mu?

Olur. Olmaz mı? Peygamber öldükten sonra en yakın arkadaşları İslam’ı emanet alıyorlar. Ne yapıyorlar? İlk işleri emanete ihanet etmek oluyor. Peygamberden kalan ne kadar ayet varsa hepsini yakıyorlar. Kendileri bir Kuran yazdırıp “resmî Kuran” diye dünyaya yutturuyorlar. Demek ki İslam’ın şartlarından biri emanete hıyanetmiş.

Cemil bey, bu işler lafla olmuyor. İslam’da emanete sadakat vardır demekle olmuyor. İslam tarihi tam aksini söylüyor. Tarihsel olgulara bakınca, Arap karakterinde emanete hıyanet olduğunu görüyoruz. Osmanlı’yı da defalarca arkadan vuran Araplar değil mi? Sizin dediğinizin tam aksine İslam’da, yani Araplarda, emanete hıyanet kabul gören bir uygulamadır.

İşi ehline vermeden yani ehliyet olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Olur tabii ki. İslam ülkelerinin temel özelliği ehliyetsizliktir. Yani, akrabayı kayırma; mevki satma; rüşvet. İslam’ın şartları bunlardır.

Cemil bey, siz hangi İslam’dan bahsediyorsunuz? Bizim bildiğimiz İslam sizin dediklerinizin tam tersi bir dindir.

Bir şahsın yahut bir grubun değil halkın yararını esas almadan yani maslahat olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Diktatörlük İslam’ın şartlarından biri değil mi? İslam ülkelerinde halk reayadır; yani yöneticilerin gözünde halk bir sürüdür. Halkın yararını esas alan bir İslam ülkesi gördünüz mü? Türkiye İslam ülkesi değildir. Bir cumhuriyettir. Onun için burada halkın yararına yapılan şeyler görebilirsiniz.

Danışma, fikir alışverişi, düşünce özgürlüğü ve şurayı ikame etmeden yani meşveret olmadan İslam olur mu?

Olmaz mı? Bütün İslam ülkeleri diktatörlüklerdir. Hangi meşveret? Sizin anlattığınız gibi idealist ilkeleri olan bir İslam uygulaması yeryüzünde yok.

Dediler ki bunlar olmadan da İslam olur. Yeter ki namaz kıl ama Muaviye’nin, Yezid’in adaletsizliğine itiraz etme!

Sürü olarak görülen halk adaletsizliğe itiraz etse ne olur, etmese ne olur? Zaten edemez. Sürünün sadece sürülük yapmasına izin verilir.

Yeter ki oruç tut ama açın, yoksulun halini sorma! Devlet erkanının lüks ve şatafat içinde yaşamasını dert etme!

Sürü olarak görülen halk, yöneticileri eleştiremez. İslam’da böyle bir gelenek yok.

Yeter ki hacca git ve Kabe’yi tavaf et ama farklı düşünüyor, farklı inanıyor diye zalim iktidarlar tarafından hapse atılıp şehit edilen İmamı Azam Ebu Hanife’leri, çöle sürgün edilip ölüme terkedilen Ebu Zer Gıfari’leri, kılıçla boynu kesilen Hucr bin Adiyy’leri sakın gündeme getirip de fitne çıkarma!

Kim bu insanlar?! Nedir bu Arap tarihi hayranlığı? Ebu şu, ebu bu; bin şu, bin bu; imam şu, imam bu!! Bize ne bu Arap kabile tarihinden. Bizim şanlı tarihimiz var. Kendi tarihimize bakalım. Örnek vereceksiniz, kendi tarihimizden örnekler verin lütfen.

Evet; böyle dediler. Allah’tan başkasına kul olmamayı ve gerekirse zalim sultana karşı kıyam etmeyi öğreten mukaddes namaz ibadetini yozlaştırıp onu neredeyse iktidar sahiplerine itaat etme ritüeline dönüştürdüler.

Kime vergi veriyorsanız ve kimin veritabanına kayıtlı iseniz, siz o gücün kulusunuz. Tabii ki, sizi veritabanına kaydeden ve doğal insanlık haklarınızı uygulamak için bile ondan izin almanızı isteyen güç, size onun kulu olduğunuzu söylemez. Allah’tan başkasına kul olmamak lafı bir aldatmacadır. Hepimiz önce devletin kuluyuz, ondan sonra, bazılarımız bir de Allah’ın kulu olmayı seçerler.

Burada önemli olan cümleyi tekrar okuyalım: “neredeyse iktidar sahiplerine itaat etme ritüeline dönüştürdüler…”.

Evet, insanlar Allah’ın kulu olduklarını zannederler ama önce yaşadıkları toprakların sahibi kimse onun kullarıdırlar. Şu anda toprakların sahibi egemen güçlerdir. İnsanlar da onların kuludur. Din; egemen güçlerin insanlara, “sen benim kulum değilsin, Allah’ın kulusun” diyerek aldatmak için kullandığı bir araçtır.

İslam modelini yönetim modeli olarak seçmiş devletler, İslam’ın Allah’a teslim olma ilkesini, kendilerine teslim olmak olarak anlamışlardır. Namazda secde edilen aynı zamanda egemen güçtür. Boynunu büküp, teslim olmuş ve sürü olarak tanımlanmayı kabul etmiş insanlar çok kolay yönetilir. Egemen güçler, insanların boynunu İslam ile büküp kendi egemenlikleri altına almayı çok iyi bilirler.

Kendileri sözde dünya nimetlerinden alabildiğince yararlandılar da yoksul müminler içinse sadece öbür dünyada cennet hayalini bıraktılar.

İslam bu işte. İslam, egemen güçlerin halkı aldatmak ve sömürmek için kullandıkları devlet düzenidir. Siz bundan başka bir İslam olduğunu söylüyorsunuz. Yeni tanımlamalar yaparak, yeni bir İslam yaratacağınızı zannediyorsunuz. Daha doğrusu, yeni tanımlamalar yaparak, İslam’ın bozulmamış özüne varabileceğinizi zannediyorsunuz. Muhammedî İslam diyorsunuz. Ama nafile. Başka bir İslam yok.

İslamın sahibi devlet olduğu müddetçe, siz o İslamdan saf ve insancıl bir din çıkartamazsınız. Tek çözüm dini özelleştirerek, dini devletin kontrolünden kurtarmaktır.

Din özelleştirilmelidir. Din bireysel olmalıdır. O zaman herkes istediği İslam’a inanır; devlet İslam’ı kullanarak halkı aldatamaz; cemaat ve tarikat adı altında örgütlenmiş din tacirleri de insanları kandıramaz. Ama dinin özelleştirilmesi en azından üç kuşak veya yüzelli yıl alacaktır. Onun için şimdiden başlamamız gerekiyor.

Hesap vermediler. Hesabı ahirete havale ettiler.

İslam bu işte. Din tacirlerinin kullandığı en eski aldatmaca yöntemi, ahiretle aldatmaktır.

Mukaddes adalet kavramı; bizim, şahsi, toplumsal, ticari ve siyasi hayatımıza hakim midir?

Yoksa biz yargı erkini, muhaliflerimize karşı tıpkı Yezit’in ve Muaviye’nin yaptığı gibi bir sindirme aracı olarak mı kullanıyoruz?

“Biz” kim? Adalet bireyin değil, tüzel varlıkların kontrolü altındadır. Yargı erki bir tüzel varlıktır. Dini yoktur. İslam’la da bir ilgisi yoktur. Türkiye bağlamında, adaletin İslam’la bir ilgisi yoktur ve olmamalıdır. Türkiye’de şeriat yoktur; hukuk bazlı bir adalet anlayışı vardır. Bu insancıl bir hukuk mudur? Adaleti adil olarak dağıtan bir hukuk mudur? Tartışılar. Bunlar ayrı konular. Ama adaletin din ile bir ilgisi yoktur.

Adil olmak için müslüman olmaya gerek olmadığı gibi müslümansanız, büyük bir olasılıkla, adil değilsiniz. Başında bir müslüman olan ve şeriat kurallarına göre yönetilen adil diyebileceğimiz bir ülke olmaması bu dediğimizin ispatıdır.

Bize verilen emanete sadakat gösteriyor muyuz?

Yönetim mekanizmalarına ehliyet ve liyakat sahibi kişileri mi yoksa çok iyi nutuk atan, kendi hizbimizden olan, dünyevi çıkarımıza uygun düşen kimseleri mi seçiyor ve tayin ediyoruz?

Bunları yapan da tüzel varlıklardır. Devlet bir tüzel varlıktır; adı üstünde, hukuktan doğmuş bir organizmadır. Devlet, kendi menfaatlerine uygun olarak tanımladığı kanunlar ile halkı aldatarak varlığını devam ettirir. Devletin tanımladığı hukuk sistemi halkı sömürmek için tanımlanmıştır. Tüzel varlıkların dini yoktur. İslam kuralları onları bağlamaz. Şeriat kanunlarını seçmiş ülkeler hariç. Ama Türkiye’de şeriat yoktur. İslamî kanunlar ülkemizde geçerli değildir. O zaman, Türkiye’de adalet kavramı İslama sorulmaz.

Toplumun en küçük yapı taşı dediğimiz aileden başlayarak ülke yönetimine varıncaya değin İslam’ın meşveret ilkesini gözetiyor muyuz?

Meşveret ilkesini hayatımıza uygulamak istiyorsak neden İslam’ı örnek almalıyız? Eğer meşveret ilkesini hayatımıza uygulamak istiyorsak ve kendimize bir rol model arıyorsak, Atatürk’ü örnek alabiliriz. Araplarla ne işimiz var? Meşveret işinin ustası Atatürk’tür. Meşveret yönetimi olan Cumhuriyeti kurmuştur.

Farklı fikir ve inançlara, farklı siyaset ve yaşam tarzlarına asgari insanî ve İslamî saygıyı gösteriyor muyuz?

Saygı kavramını İslam’dan almamıza ne gerek var. Anlamak zor. Bedevi ahlak kuralları üzerine kurulmuş bir dinden modern ve iyi ahlak kuralları çıkartmaya çalışıyorsunuz. Bu imkansızdır.

Yoksa herşeyi en iyi ben bilirim, ben bilemiyorsam oğlum bilir, kızım bilir, benim hizbim bilir, taraftarlarım bilir deyip diğerlerini ötekileştirmeyi hatta terörize etmeyi bir hayat ve siyaset tarzı haline mi getiriyoruz?

Tam da Arap karakterini anlatmışsınız! İslam ahlakı, Bedevi kabile ahlakıdır. İslam’a yaklaştıkça, kurumlarınızı ve halkınızı İslamlaştırdıkça, Araplaşırsınız; Türklüğünüzü kaybedersiniz ve bir dizi olumsuz Arap özelliklerine sahip olursunuz.

Biz gerçekten Hüseyin’den yana mı yoksa farkında olmadan Yezit’ten yana mı saf tutuyoruz?

Böyle bir taraf seçmemiz mi gerekiyor? Ne Yezit’i bilirim ne de Hüseyin’i. Adalet kavramından bahsedeceksem en son bakacağım yer Arap ve İslam tarihidir.

Cemil Bey, İslam tarihi bir adaletsizlik ve katliamlar tarihidir. Bunu bilmemenize imkan var mı? Sizin yaptığınız İslam özürcülüğüdür. Arap özürcülüğüdür. İslam tarihindeki tatsız gerçekleri yeni tanımlamalar yaparak sıvamaya ve örtmeye çalışıyorsunuz. İslamın kanlı geçmişini, katliamlarını, özellikle ırkdaşlarımıza yaptığı katliamları unutturmaya çalışıyorsunuz.

Arabın Arabı kestiği Kerbela yerine neden Arabın Türk çocuklarını ve kadınlarını kestiği katliamları anlatmıyorsunuz? Toplumsal ahlakınızı İslam ahlakı üzerine kurarsanız işte böyle Araplaşmış yoz bir toplum elde edersiniz. Siz diyorsunuz ki, İslam bu değil, başımızdakiler İslam’ı yanlış uyguladılar. Hayır efendim. İslam bu. İslamın amacı, hedefi, özü bu. Eğer toplumunuzu İslama göre tasarlarsanız sonuç budur.

Geri dönün ve Türk töresine göre tasarlanmış bir toplum yapın. Yani dini özelleştirin. Kadını aşağı görmeyin. Siz kadını aşağı görüyorsunuz demiyorum. İslam kadını aşağı görüyor, siz de kadını aşağı görmeyen bir İslam yaratmaya çalışıyorsunuz. Halbuki yapılması gereken İslam’ın özelleştirilmesi ve toplumsal alandan atılmasıdır. Toplumun hiç bir kusurunu İslam ilkelerini örnek alarak düzeltemeyiz.

İslam’ın beş şartını ayaklar altına alan bir toplumu Allah hidayete erdirmez.

Cemil Bey, sizin tanımladığınız İslam’ın bu beş şartını acaba sizden başka kabul eden var mı?


Notlar:

— Cemil Kılıç’ın yazısı: İslam’ın Beş Şartı Ya Da Hz. Hüseyin Neden Şehit Oldu?

Acaba her isteyen İslam’a yeni şartlar ekleyebilir mi? Nasıl olsa Kuran’da “İslam’ın şartları” diye açıkça belirtilmiş şartlar yok.

Hiç namaz kılmayın fakat adil olun, müslüman olursunuz; namaz kılın fakat adil olmayın cehennemlik olursunuz.

Cehennemlik olmak için önce müslüman olmak gerekir. Müslümanlığın en genel tanımı, şöyle olmalı: Müslüman; cennet veya cehenneme gitmek için bu dünyada sınava sokulduğuna inanan insan demektir. Ama bu tanım da sorunlu. Eğer müslüman değilseniz, kimse sizi cennete veya cehenneme yollamak için yargılayamaz. Nasıl müslüman olunur? sorusu cevapsız kalıyor.

Reaya: Arapça kelime. 1. Birinin gözetiminde olan davar, sürü. 2. Hükümdarın gözetmekle mükellef olduğu halk.

— İslam ve Bedevilik hakkında bir kaç not da bu yazıda var.

Bedevilik her anlaşmazlığı kan davasına indirgeyip çözen bir kabile kültürüdür.

Çünkü, kabile kültüründe birey yoktur. Kabile vardır. Bireye yapılmış bir hakaret kabileye yapılmış sayılır.

— Müslümanlık adil olmak olarak tanımlanabilseydi, her adil olan müslüman olurdu, bu da bir insanın sağlığı için çok zararlı bir şey olurdu. Eğer müslüman değilseniz, Allah sizi yargılayıp cehenneme yollayamaz. Allahın işi sadece müslümanlarla. O zaman, eğer, insanlık yapayım, adil olayım, deyip de insanlara karşı adil davranırsanız bir bakmışsınız müslüman olmuşsunuz. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını. Her an, yanlış bir hareketiniz yüzünden, kendinizi cehennemde bulabilirsiniz.

O zaman , adil olmamak en iyisidir; en azından cehenneme gitme olasılığınız ortadan kalkmış olur.

Ayrıca, doğada adil olmak diye bir kavram yoktur. Adil olmak doğaya aykırıdır. Doğada her yaratık önce kendi menfaatini düşünür. Adil olmak yoktur, ortak yaşam anlaşmaları vardır. Doğanın temel süreci ortak yaşam anlaşmalarıdır. İnsanlar için de, ortak yaşam anlaşmaları yapmak, adalet gibi idealist ve anlamsız bir kavramı uygulamaya çalışmaktan çok daha iyidir. Eğer İslam, adil olmayı insan olmanın temel ilkesi olarak ileri sürüyorsa, ben bunu ciddiye alamam.

— İslamın 5 şartı olarak bize öğretilen namaz kılmak, oruç tutmak, vs. fiil iken, Cemil Kılıç, yeni şartlarını isim olarak vermiş. Fakat, onun da demek istediği aslında, “adalet” değil, “adil olmak” adaletli davranmak.

— İhsan Eliaçık, İslam’ın beş şartı Kerbela’dan sonra uydurulmuştur diyor.

Aynı şey yazı olarak.

doğal insanlık haklarınızı uygulamak için bile ondan izin almanızı isteyen güç…

Mesela, evlilik gibi. Mesela, yeryüzünde sınırsız dolaşma hakkı gibi.

— Neden, Türkiye’de binlerce akademik, alim, ulema, Arap tarihini bu kadar derinlemesini inceliyor ve biliyor da, neden Cumhuriyet tarihini, Türk tarihini bilmiyorlar? Çok ilginç değil mi?

Kerbela olayının tarihsel bir olay mı yoksa, bir efsane, bir mit mi olduğu bile belli değil.