Laik Türkiye

img_20190531_2238243059080617301498863.jpg

Bir hakim işbaşında “biz müslüman bir ülkeyiz” deyip bir avukatın etek boyuna laf edince mi Türkiye’nin laik bir ülke olmadığına uyanıyorlar?

Hatta, daha kötüsü, Anayasa’da laiklik ilkesi var diye ülkenin de laik olduğunu zannediyorlar. Ya da, eskiden ülkede laiklik vardı da, mevcut yönetim laikliği bozdu zannediyorlar. Hayır, Türkiye’de devletin dini günde beş defa halka dayatılıyorsa burası laik bir ülke olamaz. Laiklik demek, dinin özel hayatın bir parçası olması demektir. Laik bir ülkede kamu alanında dinin hiçbir izi olamaz.

Devletin dini yoktur. Olamaz. Olmamalıdır.

Bir ülkede ezan okunduğu müddetçe orada laiklik olamaz. İnsanların aklı almıyor bu durumu. Ezanı kutsal bir nakarat zannedenler bile var.

Adamın namazla ilgisi yok ama ezanın kutsallığına toz kondurmaz. Mahalle baskısı olmalı. Kim komşular tarafından “gâvur” olarak yaftalanmak ister.

Hanımefendi ezanı sadece sesli meydan saati olarak kullanır, zamanını ezana göre ayarlar —“ikindi okundu hala yemeğe başlamadım” gibi— ama ezanı yine de kutsal bir şey zanneder.

Namaza gidenler bile ezanı duyup da namaza gitmez. Herkesin cebinde akıllı telefon var. Namaz saatini bilmek isteyenler indiriyorlar uygulamayı ve kendi özel ezanlarını dinliyorlar.

Çöl Araplarının bin yıl önce uydurduğu bir gelenek, neden 21. yüzyıl Türkiyesinde hâlâ masum halka dayatılır? Aynı Arapların kitabı “Allah evreni 7 kat gök olarak yarattı; dünya düzdür…” dedi diye bu saçmalıkları okullarda çocuklarımıza öğretiyor muyuz? Hayır, öğretmiyoruz. Arap geleneği ezanın da Türk semalarında yankılanmasına gerek yoktur.

Ezan en fazla, haftada bir kere, Cuma günleri okunabilir. O da nostalji olsun diye, yoksa ezanın hiçbir işlevi kalmamıştır. Ezanı kutsallaştırmak zaten ezanı putlaştırmaktır. İslam putlara karşı çıkmış bir dindir. Ezanı kutsallaştıranlar müşriklerdir. Allah’a ibadet edeceklerine kendi yarattıkları ezan putuna ibadet ediyorlar.

Ezanı duymazlarsa namaz kılamayacaklarını zannediyorlar. Dini nasıl böyle batıl bataklığına batırabilirler? Hoparlörden çirkin çirkin bağıran bir adamın sesini kutsal zannediyorlar. Hatta Arapça olduğu için ezanın kutsal olduğunu zannedenler bile var. Bunlar dini batıl yapıyorlar. Hacıların hocaların, tarikatların, cemaatlerin oyuncakları olmuşlar. Memleketin iyiliği için hiç bir iş yapmazlar; yan gelip yatarlar ve hafızladıkları Arapça bir metni birbirlerine okuyup dururlar; boş zamanlarında da toplumu karıştırmak ve ayrıştırmak için fitne fesat üretirler.

Gerçek laiklik dinin özelleştirilmesi demektir. Dinin sadece özel alanda varolduğu bir toplumda tarikatlar gibi siyasi dini örgütlenmelerinin yeri yoktur.


Notlar:

— İşgüzar bir hakim “biz müslüman bir ülkeyiz…” demiş. Hayır. Biz müslüman bir ülke değiliz. Suudi Arabistan müslüman bir ülke. Biz bu kadar senedir namaz kılmayı bile öğrenemedik gitti:

— Anayasa’da laiklik: Laiklik Anayasa’ya na zaman, nasıl girdi?, Özdemir İnce.

Laiklik ve Sekülerizm, Özdemir İnce.

Ayetler zaman aşımına uğrar mı?

mushaf-osman
Kahire’de el-Meşhedü’l-Hüseynî’de muhafaza edilen Hazreti Osman mushafı.

Esra Gözeler hanım çok önemli iki şey söylüyor:

1)  Her bir ayetin içine indiği bir zaman dilimi ve mekânı vardı ve 2) ayetin doğrudan konuştuğu bir muhatap veya muhatap kitlesi vardı.

Bunlar çok tehlikeli laflar değil mi?

Eğer her ayetin bir muhatabı vardıysa, bu muhatapların hiçbiri artık yaşamıyor. Ayetlerin muhatapları olmadığına göre, ayetlerin de bir işlevi kalmamış demektir. Ayetlerin muhatabı biz değiliz.

Şu anda Kuran’da okuduğumuz hiç bir şey bizi muhatap alarak yazılmamış. Sadece, “ey insanlar…” diye başlayan ayetler belki genel olarak bütün insanlığa dolayısıyla bize de, sana, bana, hitap ediyor olabilir. Fakat Kuran’ın yüzde doksanı, o zamanın toplumsal olaylarına ve o zaman ve mekanda oluşan vakalara tepki olarak inen ayetlerden oluşmuştur. Bizimle alakası yoktur. Kuran’ın muhatabı biz değiliz.

Hz. Ayşe’nin kefen konusunda akademik bir soru soran Iraklıya cevabı çok güzel: Kefen sana öldükten sonra lazım olacak, ama ölmüş gitmişsin kefen keten olmuş pamuk olmuş ne fark eder senin için, diyor.

Ayşe, aynı adamın surelerin sırası nedir? sorusuna da şöyle cevap veriyor: ”Sıra önemli değil, istediğin sıralama ile okuyabilirsin,” diyor. Böylece pratik bir çözüm getirmiş oluyor.

(Bu arada “Ayşe” diyerek Hz. Ayşe’ye saygısızlık yapmıyoruz çünkü Buhari’nin kendisi ona “Ayşe” diye hitap ediyor, “Hz. Ayşe” demiyor. Ayrıca, Esra hanım saygı göstermek için “Hz.” gibi bir kısıltma kullanıyor. Nasıl bir saygı göstermek bu? Kelimeyi “Hazreti” olarak bütünü ile yazacak kadar saygısı veya sabrı yok, ”Hz.” yazıyor. Bu tip tipografi ile saygı gösterme alışkanlıkları hep sonradan uydurulmuş gösterişçilik, yapmacık saygı gösterileri, batılcılıktır.)

Mesela, Ahzab suresinin 53. ayetinin muhatapları kimmiş bakalım.

Bu surenin muhatapları peygamberin evine çatkapı misafirliğe gelen, masaya oturup, bir de peygamberin hanımlarının onlara hizmet etmesini bekleyen, ve bir türlü kalkıp gitmeyen kaba ve terbiyesiz insanlar. Bunların kim olduklarını peygamber biliyordu; yani bu ayetin muhatapları peygamberin tanıdığı bildiği hatta hanımları ile direk konuşabilen insanlardı. Surede isimleri de geçse iyi olurdu ama isimlerini bilmiyoruz. Bu ayetin muhatapları kesinlikle biz değiliz. Bu net değil mi?

Bu ayetin içine indiği zaman dilimi ve mekân da bizimle ilgili değil. Tamamen bizim dışımızda olmuş ve geçmiş bitmiş bir olaya tepki olarak söylenmiş bir söz. Bu ayetin muhatap aldığı, adabı muaşeret fakiri terbiyesiz kişiler çoktan ölmüş gitmişler.

Bu ayeti duyup da utandılar mı bilmiyoruz. Yoksa tam aksine “Allah’ın dikkatini çektik, adımıza ayet indi” deyip şımarıklığa ve terbiyesizliğe devam mı ettiler acaba? Belki de Peygamberi daha da kızdırarak kendileri hakkında başka ayetler de indirtmeye çalışmışlardır…

Günümüzde ancak dizilere konu olabilecek bu tip konuların kutsal bir kitapta ne işi var? Düşünün, bu serseriler bütün dünyada 1400 senedir milyarlarca kişinin okuduğu kutsal kitabın içine kendilerini koydurtmayı başarmışlar.

Ayetin muhatapları çoktan ölmüş. Ayet zaman aşımına uğramış. Yani bu ayetin hiç bir işlevi kalmamış. Peki neden Kuran’da tutmuşlar? Kuran davetsiz misafirlere adabı muaşeret kurallarını öğretmeye çalışan bir kitap mı? Çıkarılsa daha iyi değil mi? Bu gibi ayetleri mushafa halifeler koydurttuğuna göre bal gibi mushaftan çıkartılabilir.

Ama artık yaşamayan insanları muhatap alan ayetler Kuran’dan çıkartılsa geriye pek bir şey kalmaz. Bir kere Mekke’de inen ayetlerin hepsi hedefine ulaşmış olan ayetlerdir. Arabistan yarımadası İslamlığı kabul etmiştir. Müşrik denen insanlar artık kalmamıştır. Peygamber Mekke’de verdiği İslamlaştırma savaşını kazandıktan sonra ölmüştür. Mekkî ayetlerin hepsi hedefine ulaşmıştır ve zaman aşımına uğramışlardır. Mekkeli müşriklerin hikayesi, tarihçileri ilgilendiren bir okuma olabilir ama Kutsal kitapta ne işi var? Mekke’de puta tapan mı var artık?

Evet puta tapanlar var. Bunlar Kuran’ı putlaştırıp Kuran’ın cismine tapanlardır.

Peki Kuran’da bizi muhatap alan ayetler var mı?

Zina yapmayın diyor mesela. Bu tip ayetlerin muhatapları zina yapanlar değil mi? Evet öyle. Ama zina konusunda Kuran’ın bize diyeceği bir şey yok çünkü o özel hayatımızla ilgili bir olay.

Elimizde Kuran dediğimiz mushafın halifeler tarafından yazdırıldığını ve peygambere inen Kuran olmadığını insanlar neden anlamak istemiyor? Tarihsel süreç çok açık. Peygamberin zamanında vahiy kitaplaştırılmamıştır. Ve Osman’ın dediği gibi, peygambere inen Kuran “azıcıktı”. Halifeler de o gerçek Kuran’ı yaktılar ve kendi ideolojilerine uygun bir kitap yazdırttılar. Zeyd b. Sait ve heyetindeki 12 kişi Kuran’ın büyük bir bölümünü halifenin istediği gibi yazmış olduğundan kuşku yok.

Notlar:

— Esra Gözeler’in ayetlerin muhataplarına ait olduğunu söylediği alıntı (Kuran Ayetlerinin Tarihlendirilmesi, s.11, Kuramer, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, Kuran Araştırmaları Merkezi, Mart 2016):

Bugün elimize mushaf halinde tuttuğumuz, sayfalarını çevirip ayetlerini okuduğumuz Kur’an, Rasûlullah’a (sav) Cebrail (as) tarafından yaklaşık çeyrek asırlık bir süre içerisinde ayet ayet indirilmiştir. Her bir ayetin içine indiği bir zaman dilimi ve mekânı vardı. Ayetin doğrudan konuştuğu bir muhatap veya muhataplar kitlesi vardı. Kur’an önce Mekke’de Mekkelilere, hicret sonrasında da Medine’de Medinelilere konuştu. İndirilen ayetler hafızalara ve uygun malzemelere indikleri sıra gözetilmeden kaydedildi. Ayetlerin indirildiği zaman gerçekleşen olaylar, içine indikleri mekânlar ve ayetleri duyan insanlara ilişkin bütün bilgiler de ayrıca rivayetler halinde başka kayıtların konusu oldu. Bunlar da ayetlerin tarihine ilişkin sebeb-i nüzul rivayetleri, nâsih-mensuh rivayetleri, siret rivayetleri ya da doğrudan tarih rivayetleri olarak farklı kaynaklarda kayda geçti.

— Ahsab 53: Ey iman edenler! Peygamberin evine size yemek için izin verilmediği vakit asla girmeyin, fakat çağrıldığınızda -erkenden gidip yemeğe hazırlanmasını beklemeksizin- girin, yemeğinizi yiyince hemen dağılın, söze dalıp oturmayın; bu davranışınız peygamberi rahatsız ediyor, size söylemeye çekiniyor, oysa Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez. Peygamber hanımlarından bir şey istediğinizde, onlar perde arkasında iken isteyin; bu sizin kalplerinizin de onların kalplerinin de temiz kalması için en uygunudur. Resûlullah’ı üzmeye hakkınız yoktur, kendisinden sonra ebedî olarak eşleriyle de evlenemezsiniz, sizin bunu yapmanız Allah katında büyük bir günahtır.

— Buhari’deki bahsettiğimiz Hz. Ayşe rivayeti (Esra Gözeler’in aktarımı ile, s.39): El-Buhari’de yer alan ve surelerin tertibine değinen aşağıdaki rivayet Hz. Âişe ve Iraklı biri arasında geçen bir diyaloğu aktarır:

Ben müminlerin annesi Âişe’nin yanında idim. Derken onun yanına Iraklı bir kimse çıkageldi ve kefenin hangisi daha hayırlıdır? dedi.
Âişe: Vah sana! (Artık ölümünden sonra) bunun senin için ne önemi var? dedi.

Bu sefer o kişi: Müminlerin annesi, bana kendi mushafını göster, dedi.

Âişe: Niçin? diye sordu.

O zat: Kuran’ı senin mushafına göre telif etmeyi istiyorum. Çünkü Kuran telif edilmemiş olarak okunuyor, dedi.

Âişe: Hangi sureyi önce okuduğunun (sureleri belli bir tertip üzerine okumanın) senin için ne önemi var?

Kuran’dan ilk nazil olan, mufassal (surelerden), içinde cennet ve ateş zikr olunan bir suredir. Nihayet insanlar İslam’a döndükleri zaman, helal ve haram ayetleri nazil oldu.
Şayet ilk evvel “İçki içmeyin!” yasağı inseydi, insanlar elbette: “Biz asla içkiyi bırakmayız derlerdi.

Ve şayet yine ilk evvel “Zina etmeyin!” yasağı inmiş olsaydı, insanlar: “Biz zinayı asla bırakmayız” diyeceklerdi.

Yeminle söylüyorum ki, ben henüz oyun oynayan bir kız çocuğu iken Mekke’de Muhammed’e: “Bilakis kıyamet onlara vâdedilen asıl saattir ve o saat daha belalı ve daha acıdır” (el-Kamer:46) ayeti inmiştir.

El-Bakara ve en-Nisa sureleri ancak ben Peygamber’in yanındayken inmiştir, dedi.

Ravi dedi ki: Bundan sonra Âişe, o Iraklı için mushafı meydana çıkardı ve ona surelerin ayetlerin yazdırdı.

[Not: Ayşe mushafını çıkartıyor ve Iraklıya ayetlerini yazdırıyor diye bitiyor rivayet. Ama, baştaki resimden de anlaşılacağı gibi, bu kopyalama işi o zamanlar hiç de kolay değildi. Kuran’ı kopyalamak, haftalar hatta aylar sürmüştür; adam elinde kilolarca deri veya parşömen ile gelmiş olması lazım ve oturup yazması aylar sürer. Ama rivayet sanki bilgisayardan çıktı alınıyor gibi işi kolay gibi göstermiş.]

—Osman’ın Peygamberin evindeki Kuran’a “azıcık” demesi Tunay Bayrak tarafından anlatılıyor (Mushaf [Bugünkü Kuran] Kuran’ı Kerim midir?, s.205):

Hz. Osman bu hali öğrenince mescide gelip minbere çıktı. Hutbe okuyup: …ayrıca da Kuran’ı yaktığımı söylüyorlar. Şundan ötürü yaktım ki onların elindeki Kuran azıcıktı. Ve her kişi: -Benim Kuran’ım sahihtir, doğrudur derdi. Bense bunun üzerine hepsini toplattım, düzelttirdim. Halkın eline doğrusunu verdim. Ellerindeki yanlış olanları yaktım…” (Tarih-i Taberi, Sağlam yay. c. 3, s. 558).

— Hazreti Osman mushafının gösteren resmin orijinali burada.

— Mushafın bir harfinin bile değişmeden geldiğini söyleyen bir yazı.

Kuran metninin anlamı var mı?

TANIMLAR:

Lafız: Kuran’ın metnini meydana getiren işaretler.

Mânâ: Kuran’ın yazıldığı işaretleri çözümleyen okuyucunun bu işaretlere verdiği anlam. Anlam işaretlerde değil; okuyandadır.

Vahiy: İlham. Peygambere Cebrail aracılığı ile gelen ilham. Cebrail’in peygamber ile nasıl bir iletişim kurduğunu bilmiyoruz ve bilemeyiz.

Mushaf: Kuran’ın sonradan düzenlenmiş bugünkü metni.

Kuran: Bugün Kuran dediğimiz metin aslında mushaftır. Kuran, peygambere inen ayetlerin toplamı olan bir kitap olarak hiç bir zaman varolmamıştır. Yani eğer, peygamber gelen ayetleri kitaplaştırsaydı ve “bu bana gelen ayetlerin eksiksiz kitaplaşmış halidir” deseydi ve nasıl okunacağını insanlara öğretseydi, o Kuran olurdu.

***

Niyazi Beki, Kuran’ın yazıldığı işaretler ile anlamı arasındaki ilişkiyi bir ilahiyatçı olarak inceleyen bir yazı yazmış.

Niyazi Beki, “Kuran” ve “vahiy” kelimelerini eşanlamlı olarak kullanıyor. Bence iki kelime arasında anlam farkı var. Kuran kelimesi yerine vahiy kelimesini kullanmayalım.

***

Bu benim de ilgilendiğim bir konu. Kuran bu şekilde lafız ve anlam olarak ikiye ayrıldığı zaman, onu kutsal bir metin olarak değil de normal bir metin olarak okuyup analiz edebiliriz. Çünkü Kuran’ın metni bir metindir, ama kutsallığı ona insanlar tarafından verilmektedir ve bu kutsallığın metin ile bir ilişkisi yoktur.

Kuran’ın bir metin olması, Allah’ın sözü olmasından veya kutsal olmasından bağımsızdır. İnsanlar herhangi bir metni nasıl anlıyorlarsa Kuran’ı da aynı şekilde anlarlar. Aynı kısıtlamalar geçerlidir. Bir metnin anlamı nerede? Bir metinden nasıl anlam çıkartabiliriz?

Niyazi Beki: “Kuran’ın sadece manasıyla Kuran olduğunu iddia etmek anlamsızdır.”

Demek ki, Kuran’ın sadece manası ile Kuran olduğunu iddia edenler varmış. O zaman anlam nedir ona bakmamız gerekir. Kuran bir metin olduğuna göre bu metnin anlamı nerededir?

***

Kuran’a vahiy demesi doğru değil. Vahiy ilham demek. Peygamberin içine doğan sözler. Kuran ise peygamberin ölümünden 80 sene sonra sırası değiştirilerek yeniden düzenlenip –belki eklemeler ve düzeltmeler yapılarak– kitap haline getirilmiş bir metindir.

Peygamber ile bugünkü Kuran’ı, yani mushafı, ayıran çeşitli katmanlar var. Kuran, peygamberin direk sözü olamaz. Peygamber söylediği anda söyledikleri kağıda geçirilmiş olsaydı bile, Arapça’nın özelliklerinden dolayı, okuma değişiklikleri olabilirdi; mushafın metni peygamberin sözlerinden çok farklıdır.

Şöyle bir tarihsel süreç olduğunu biliyoruz:

1. Bir vahiy gelince peygamber ayeti, yani gelen ilhamı, Arapça’ya çeviriyor, ve yanındakilerin duyması için seslendiriyor.

2. Etrafındakiler bu ayeti ezberliyor.

3. Ayetler arttıkça, bu ayetleri ezberleyip ezberinde tutan hafızlar oluşuyor. Her hafız aynı Kuranı aynı şekilde okumuyor. Bu aşamada bile, insanların dille olan karmaşık ve duygusal ve belirsizliklerle dolu ilişkisinden dolayı ayetlerin okunuşunda, yani anlamında, farklılıklar oluşuyor.

4. Bazı ayetler kemik parçaları ve tahta parçaları üzerine yazılarak korunuyor. Arapça’da sessiz harfler olmadığı için ve o dönemde henüz hareke sistemi olmadığı için, yazılı bir ayet çeşitli şekillerde okunabiliyordu. Arapça dilinin bu özelliğinden ötürü bu durum kaçınılmazdı. Ayet yazılmış olsa bile okunması değişik olabiliyordu.

5. Peygamber hayattayken Kuran’ı toplayıp kitaplaştırmak için girişimler yapmamıştır. Peygamber yaşarken yani vahiyler gelirken ortada bir Kuran kitabı yoktu. Bu sebepten Kuran’ın birçok ayetinde kendinden “Kuran”, veya “kitap” diye bahsetmesi bu ayetlerin Kuran kitaplaştırılırken eklenmiş olabileceğine işaret ediyor.

6. Peygamber öldükten sonra değişik coğrafyalarda değişik Kuranlar ortaya çıkıyor. Yani artık kimsenin Kuran’daki hangi ayetlerin peygamberin direk sözü olduğunu bilmesi imkansız oluyor.

7. Peygamberin ölümünden 80 sene sonra değişik kopyalar yakılıyor. Ayetlerin sırası yeniden düzenleniyor ve bugünkü mushafın metni sabitleniyor. Kuran’ı kitaplaştırmak için insanlardan bildikleri ayetleri iki şahit getirerek Kuran’ı toplayan editörlere sunması isteniyor. Kuran bu şekilde toparlanıyor. Yani birisi geliyor, “filan filan bu ayeti peygamberden duymuş ben de ondan duydum” diyor. Editörün aklı yatarsa bu ayeti Kuran’a alıyor ve uygun bir yere ekliyor. Veya eklemiyor.

***

Kuran’ın kitaplaşma süreci bu. Bu süreç tarihsel olarak biliniyor. Gizemli, veya gizli saklı bir durum yok. Peki durum buysa Kuran’ın peygamberin, dolayısıyla Allah’ın, direk sözleri olduğunu söylemek mümkün olabilir mi? Olamaz. Eğer bu tarihsel süreci inkar edip, Kuran’ın peygamberin direk sözleri olduğunu söylersek kendimizi aldatmış oluruz.

***

Bu yazıda Kuran’da lafız/anlam ilişkisine değinemedik, bir dahaki yazıya kalsın.

Notlar:

— Niyazi Beki’nin bu konuda yazıları: Vahiyde lafız ve mânâ ilişkisi-1, Vahiyde lafız ve mânâ ilişkisi-2Vahiyde lafız ve mânâ ilişkisi-3

— Kuran’ın kitaplaşması süreceni anlatan kaynak kitap: Mushaf (Bugünkü Kuran) Kuran’ı Kerim midir? Kuran tarihine metin odaklı eleştirel bir bakış, Tunay Bayrak. Berfin Yayınları, 2015. Tunay Bayrak’ın kitabı ile ilgiyi yazım.

— Faydalandığım diğer 2 kitap: Vahyin Tarihsel Mahiyeti, Hamdi Tayfur, Ankara Okulu Yayınları, 2017. Kuran’ın Metinleşme Süreci, Doç. Dr. Ziya Şen, Düşün Yayıncılık, 2014.

Kuran ile ilgili diğer yazılarım.

Okulcu çelişki bükücülerin Kuran masalları

Kuran’ın kitap halinde mi yoksa peyderpey mi indiği eski bir konudur. Bu konuda tefsirci ulema uzun masallar yazmışlardır. Tefsirci ulemanın tefsir edemeyeceği hiçbir çelişki yoktur. Hatta bu tefsirci ulemaya “çelişki bükücüler” diye teknik bir ad bile taktım.

Tefsir “yorumlamak” demek. Bu kelime önceleri rüya yorumlamak anlamında kullanılırken daha sonra Kuran yorumlama anlamı kazanmış. Bu Kuran yorumcularının yorumları, bilimsellik açısından, hala rüya yorumlama seviyesinde kalmış; bütün yaptıkları Kuran’dan cümleler üzerine masallar yazmak.

Tefsirciler, yani çelişki bükücüler, burada da üstün yeteneklerini göstermişler.

Çelişki bükücülerin çok eski bir okulculuk geleneğinden geldiklerini unutmayalım. Okulcuların işi, o okulun kutsal doktrininde zaman içinde oluşan çatlakları macunlayıp görünmez hale getirmektir. Okulcu profesyoneller, doktrinde (yani kitapta) zaman içinde ortaya çıkan çelişkileri standart demagoji yöntemleri ile kitaba uydururlar. En popüler yöntemlerden biri, bir çelişkiyi meydana getiren lafın ve zıddının birbirlerinin zıddı olmadıklarını laf oyunları ile anlamları bükerek göstermektir. Bunu yapmak için güzel bir masal yazmanız yeterlidir. Burada da yapılan budur.

Çözülmesi gereken çelişki şu:

Kuran’daki bazı ayetlerin, Kuran’ın; hem, 1) mushaf sırasına göre, bir bütün olarak indiğini; hem de, 2) iniş sırasına göre parça parça indiğini söylüyor olmasıdır.

Bizim kısıtlı insan aklımız bir metnin hem bir bütün, hem de parça parça peygambere iletilmiş olacağını kabul edemez. Bizim aklımıza göre, bir metin ya bütün olarak yayınlanmıştır veya parça parça tefrika edilmiştir; ikisi aynı anda olamaz.

Aklımız böyle bir çelişkiye şahit olunca kısa devre yapar ve bir açıklama bulunmasını ister. Kuran herhangi bir kitap olsaydı, hiç düşünmezdik ve böyle bir çelişkinin olamayacağını ve bunu yazanın saçmaladığını veya hata yaptığını söylerdik. Ama Kuran’ın özel statüsü var çünkü Kuran’da çelişki olamayacağını bir önkabul olarak kabul etmişiz ve bu sebepten bu çelişkiyi Kuran’ı incitmeden çözmemiz gerekir.

Çözümün hem akla uygun olması hem de Kuran’ın yanlış olduğunu ima etmemesi gerekir. Bu ince dengeyi en iyi sağlayabilecek olanlar çelişki bükücülerdir; bu çelişkiyi onlara havale edip zihnimizi rahatlatmalarını isteriz.

İçinde yaşadığımız bu dünyada, bir metin hem parça parça hem de bir bütün olarak semalardan dünyaya gelmiş olamaz.

Allah, tam da bu sebepten, tefsirci ulema dediğimiz bu çelişki bükücüleri yaratmıştır.
Onlar için, Kuran’ın hem bir bütün hem de peyderpey indiğini ispatlamak basit bir iştir. Şöyle bir masal ile çelişki çözülebilir:

Kuran’ın bir bütün olarak indiğini söyleyen Kadr suresi doğrudur çünkü, Kuran en yüksek semadan (Allah’ın ve meleklerin katından -haşa-) en alçak semaya, yani biz insanların bölgesine, mushaf sırasına göre düzenlenmiş şekilde inmiştir. Orada Beytül İzzet, yani Yücelik Evi adlı bir mekanda melekler tarafından iniş sırasına göre düzenlenip raflara yerleştirilmiştir.

Kuran parça parça indi diyen İsra ve Furkan sureleri de doğrudur, çünkü Yücelik Evi’nde meleklerin parçalara ayırıp raflara kaldırdığı Kuran, zamanı gelince peygambere iniş sırasına göre servis edilmiştir.

Böylece Kuran’ın çelişkili olmadığı ispatlanmış oluyor.

Yani Kuran, Kadr suresini doğrulamak için, 7. semadan toptan olarak bizim bulunduğumuz 1. semaya iniyor; sonra da İsra ve Furkan surelerini doğrulamak için perakende olarak peygambere iletiliyor. Kuran’da çelişki yoktur.

Bu masalı beğenmeyen çelişki bükücüler de olmuştur; onlar da Kadr suresinin anlamını kindilerine göre eğip bükerek benzer yorumlar yapmışlardır. Unutmayalım ki Arapça’da sesli harf yoktur, noktalama işaretleri yoktur; “Arapça değil mi, uydur uydur söyle” lafı boşa söylenmiş bir laf değildir.

** ** **

Fakat yorumcularımız, tek seferde inen Kuran ile peyderpey inen Kuran’ın sıralamasının değişik olduğuna dikkat çekmemişler ve bu çelişkiyi açıklamak için bir masal yazmamışlardır.

Bu konunun farkında olmamalarına imkan yok; belki de ciddiye almadılar. Ama biz ciddiye alıyoruz çünkü Kadr suresi Azamet gecesinde gerektiği sayıda meleklerin Kuran ile Yücelik Evi’ne indiğini söylüyor. Bunlar katip meleklerdir ve Kuran’ı iniş sırasına göre düzenlemek için gelmişlerdir. Bu meleklerin neden geldiği de böylece açıklığa kavuşmuş oluyor.

Katip melek bunlar. Kitab’ı iniş sırasına göre düzenliyorlar.

Fakat bu masal da tarihsel süreç ile çelişiyor. Biliyoruz ki, Kuran iniş sırasına göre inip, ondan sonra, yeryüzündeki editörler tarafından mushaf sırasına konulmuştur. Mushaf sırasına göre inip daha sonra iniş sırasına konmamıştır.

** ** **

Aslında en iyisi Kuran’ı olduğu gibi bırakmaktır. Çünkü Kuran’daki bu sözde çelişkileri masallar ile insan aklına uydurmaya çalışmak –Kuran’ı insan aklına uydurmaya çalışarak azametini insan aklına indirgemek– Kuran’ın yanlış olduğu ve masallarla düzeltilmesi gerektiğini söylemektir; Kuran’a hakarettir ve Kuran’ı tahriftir.

Kuran’a şerh yazamazsınız. Ama bu okulcu akademik yorumcuların işi Kuran’a şerh yazıp Kuran’ın anlamına değiştirmeye çalışmaktır.

Nedir işleri?

Bunlar yıllarca Kuran’ı inceleyip, ezberleyip, Kuran metni üzerine kariyer yapmış, kariyerci okulcu akademiklerdir. Bütün profesyonel sınıflar gibi, din ulemasının da tek bir hedefi vardır, o da kariyer yapmaktır; bunlar kariyerleri için Kuran’ı malzeme yapmaktan çekinmezler.

Bunlar Kuran’ı eleştirerek Kuran’a şerh yazarak kariyer yaparlar; kendi uydurdukları yorumların tek doğru yorum olduğunu iddia ederler. Bunlar Kuran’da hata bulduklarını söylerler sonra da yazdıkları masallarla Kuran’ın hatalarını düzelttiklerini iddia ederler. Bir de bizden saygı beklerler. Bu profesyonel rahip sınıfı kariyer yapacak diye, Kuran’ın hatalı olduğuna mı inanacağız?

İslam’da rahip sınıfı yoktur, olmamalıdır. Bahsettiğimiz bu profesyonel yorumcular, ne kadar reddetseler de, İslam’ın rahip sınıfıdırlar. Müminlerin bunlardan uzak durması gerekir.

** ** **

Eğer tarihsel gerçekleri esas alıyorsak, Kuran’ın kendisinden “Kuran” diye bahsetmesinin de bir açıklama gerektirdiğini görürüz.

Daha Kuran’ın sadece yarısı inmişken, Cebrail Yücelik Evi’den Kadr suresini peygambere iletiyor ve Kadr suresinde Allah, “Biz Kuran’ı Kadir gecesinde indirdik” diyor. Kuran henüz bir kitap olarak ortada yok; o zamana kadar gelmiş ayetler sadece hafızların hafızalarında saklanıyor. Kemik parçalarına ve yapraklara yazılmış ayetler de olabiliyor. Ama kitap yok.

Bu durumda Peygamber’e biz Kuran’ı bir kitap olarak indirdik diye bir ayet geliyor. Peygamber belki de kendisine gelen ayetlerin ilerde “Kuran” adlı bir kitapta toplanacağını Kadr suresinden öğrenmiş oluyor çünkü kendisi yaşarken gelen ayetleri kitaplaştırmak için girişimlerde bulunmamış.

Bu konu neden önemli?


Notlar:

Ali Sebetçi’ye, bu konu ile ilgili link için teşekkür ediyorum.

Tefsir kelimesinin etimolojisi.

— Okulculuk, o okulun kutsal kitabını korumak, yorumlamak ve okullarda bir sonraki kuşağa aktararak kariyer yapmaktır. Okulcular kitap bilgisini yüceltirler ve kendilerini kitaplardan öğrendikleri gizli bilgileri biz cahil halka açıklayan rahipler olarak gösterirler.

— Kuran bize bir tanımlamalar dünyasında yaşadığımızı da gösteriyor. Bir şey tanımlanınca varoluyor. Çelişki bükücüler Yücelik Evi diye bir yer tanımlıyorlar ve öyle bir var oluyor. Allah cennet ve cehennemi tanımlıyor ve cennet ve cehennem var oluyor. Allah Azalet Gecesi’ni tanımlıyor, ve böyle bir gece var oluyor. Varlık tanımlamadır.

Kuran Kadir gecesinde mi indi?

Kadir gecesi Kadr suresinin beş ayetinde tanımlanmıştır:

1. ayet:

elbette biz onu indirdik gecesinde kadir

2. ayet:

nedir sana bildiren ne olduğunu gecesi(nin) kadir

3. ayet:

gecesi kadir hayırlıdır -dan bin ay-

4. ayet:

iner de iner melekler ve ruh onda izniyle rab’lerinin için her iş

5. ayet:

esenliktir o kadar ağarıncaya tan yeri

** ** **

Kuran’da büyük harf ve noktalama işaretleri yoktur. Kuran’ın en doğru tercümesi kelime kelime tercümesidir. Parantez içinde kelime eklemek de yersizdir.

1. ayette “elbette biz onu indirdik gecesinde kadir” diyor. Kimi mealciler bu ayeti “kadir gecesinde Kuran’ı indirdik” diye tercüme ediyor. “Kuran” kelimesi bu ayette geçiyor mu? Geçmiyor. O zaman eklemeyin. Eklerseniz Kuran’ı tahrif etmiş olursunuz.

** ** **

1. ayet bizi biraz düşündürüyor. Bu ayet Kuran’ın bir gecede indiğini söylüyor. Kuran’ın, bugünkü hali ile; derlenmiş ve sıralanmış bir kitap olarak, bir gecede indiğini söylüyor. Ama tarihsel olarak bunun doğru olmadığını biliyoruz. Kuran 23 yıl içinde peyderpey inmiştir.

Diyanet’in açıklamasına göre, ayette “peyderpey indirdik anlamına gelen “nezzelna” fiili değil de indirdik anlamına gelen “enzelne” fiili kullanılmış. Bu da Kuran’ın tek seferde indirildiğini ima ediyor.

Kuran’ın kendisi, Kuran’ın tek seferde bugünkü hali ile, mushaf sırası ile, bir kitap olarak tek seferde indirildiğini söylüyor. Ayetlerin iniş sırası diye bir şey yok, hepsi bir arada inmiş.

Bu durum bir çelişki yaratıyor. Tarihsel bir gerçek olarak biliyoruz ki Kuran 23 yıl içinde ayet ayet inmiştir; peygamberin ölümünden 80 yıl sonra derlenip kitaplaştırılmıştır. Ama Kuran’ın kendisi, hem de Allah’ın ağzından, “ben bir kitap olarak bir kerede indim” diyor.

“Kadir gecesinde onu indirdik” sözü de yorum gerektiriyor. “Kadir gecesi” diye bir gece yok ki. Allah, bu ayet ile, Kuran’ın indiği geceyi “Kadir gecesi” olarak tanımlamış oluyor. (Ama Kuran bir gecede inmemiş.)

Arapça “kadr” veya Türkçe, “kadir”, azamet demek. Kuran, Kuran’ın indiği geceyi “Azamet gecesi” olarak tanımlıyor. (Yoksa “Azametli gece” mi?)

Kuran’ın indiği gece çok önemli olduğu için, olayın büyüklüğüne dikkat çekmek için, bu geceye “gecelerin gecesi; en büyük gece” anlamında yüceltici bir laf ile özel bir isim veriliyor.

Fakat Kuran’ın inişi tekrarlayan bir olay değil. Bizim her yıl Azamet gecesini kutlamamız filolojik bir yıldönümüdür; bir ismi kutluyoruz; yaşgünü kutlamak kadar abes bir şey.

Kuran bir kere iniyor; doğan bir kere doğuyor. Bir doğum gününün hangi aralıklarla hatırlanacağı bize kalmış bir şey. Her sene doğum günü kutlamak tamamen keyfi bir seçim.

Bir gecenin kutsal olduğuna inanmak için büyük bir soyutlama yapmak gerekir. Takvimde bir gün olmaktan başka bir gerçekliği olmayan bir zaman aralığına; 1400 yıl önce olduğu varsayılan bir olayın kutsallığının geçeceğine inanmak, en büyük bir matematik soyutlamasından daha derin bir soyutlamadır. Matematik soyutlamalarından korkan insanlar, böyle derin bir soyutlamayı yapabiliyorlar ve kabul edebiliyorlar.

İslam dini haktır ve batılın zıttıdır diyoruz. (Kuran’ın kendisi batılı karşı hak, yani gerçek, olduğunu söylüyor.)

Fakat, devletin İslam işleri kurumundaki bürokratlar tarafından keyfi olarak belirlenmiş bir zaman aralığının (bir gecenin); Kuran’ın indiği geceden kutsallık ve azamet alabileceğine inanmaktan daha büyük bir batıl olabilir mi?

** ** **

Kadir gecesinin diğer gecelerden ne farkı olabilir ki? Diyanet işleri, bu sene 31 Mayıs’ı Kadir gecesi olarak tanımlamış. Kuran Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olduğunu söylüyor. 31 Mayıs 2019 gecesinin nasıl bir hayrı var acaba? Bu hayrı Diyanet mi bu akşama veriyor? Bu sene 31 Mayısta yine melekler ve ruh Allah’ın izni ile yeryüzüne inecekler. 4. ayet öyle söylüyor. Böyle bir şeye inanmak batıla inanmak olmuyor mu?

Notlar:

Diyanet’in Kadr suresi sayfası.

Kadr suresi kelime kelime tercümesi.

— Kadr suresi iniş sırasına göre 25. sure, Kuran’ın bir gece, bütün olarak indiğini söylüyor. İniş sırasına göre 50. sure olan İsra suresi de Kuran’ın peyderpey indiğini söylüyor.

İsra 105.

ve hak olarak biz onu indirdik ve hak ile inmiştir seni göndermedik dışında müjdeleyici olmak ve uyarıcı olmak

İsra 106.

ve kuran’ı parçalara ayırdık okuman için insanlara ağır ağır ve onu indirdik birbiri ardınca

** ** **

Demek ki Kuran Kadir gecesi bütün halinde bir kitap olarak inmemiş. Veya inmiş. Kuran’da çelişki olamayacağına göre…

Güzeli güzel yapan kusurudur

Ali Sebetçi yazdı:

Cevabım:

Eğer “öncül”; “araştırmaya konu edilmeksizin doğru sayılan önerme” ise, benim tavrım öncül veya önkabul değil. “Kuran’da yanlış olamaz, çelişki olamaz; Kuran kayıtsız şartsız doğrudur,” deseydim bu bir önkabul olurdu. Bu duruma göre, sizinki önkabul olmuş oluyor, benimki değil. Ben sorgulayarak anlamayı tercih ediyorum. (Kuran’ı anlamadan kabul etmenin, Arapça bilmeyen birisinin Kuran’ı anlamadan okumasından ne farkı olabilir?)

Sorgulamak Allah’ın biz insanlara verdiği bir yetenektir ve kitapta bu yeteneğimizi kullanmamızı yasaklayan bir yasa yoktur. Sorgulamayı yasaklayan kitabın kendisi değil, hep dini sahiplenmiş olan rahipler sınıfı, yani hiyerarşi, olmuştur. Çünkü onlar her sorgulamayı, kendi kabul ettikleri ve tek gerçek doğru anlam olarak sattıkları anlama karşı bir tehdit olarak görürler; yani kitabı sorgulama, onların varoluş nedenini sorgulamaktır ve cezalandırılmalıdır.

Perinçek’in kitabında detaylandırılan yeryüzündeki efendi/kul ilişkisinin, yeryüzündeki efendiler tarafından gökyüzüne yansıtılıp, sonra kendilerini tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olarak tanımlamaları hikayesi bir tarihsel gerçek olarak aklıma yatıyor. İslamdan önceki bütün dinlerin, özellikle eski Mısır’ın tek tanrılı dinlerinin, bu şekilde gerçekleştirilip halka dayatılan dinler olduğunu siz de kabul edersiniz.

İslam dini de, Arap yarımadasında devamlı kendi aralarında kavga eden çok tanrılı kabileleri tek bir tanrı ve tek bir devlet altında toplamak için tanımlanmış bir din gibi gözüküyor. İslam, ticareti güven altına almak; kabileleri silahsızlaştırıp, silahlanmayı devlet tekeline almak; yeni bir kutsal töre tanımlayarak davranış standartları belirlemek, yani, kabileleri tanımlayan aile bağlarını kopartıp insanları devlete biat etmiş kullar olarak tanımlamak; gibi toplumsal değişiklikler yapabilmek için gereken gücün göklerden geldiğini söylemek için yaratılmış bir ideoloji gibi gözüküyor. Yani, İslam, tarihsel açıdan, yeryüzündeki efendilerin gücünü resmileştirmek için yaratılmış yeni bir düzen tanımlaması gibi gözüküyor. Aynı eski uydurulmuş dinler gibi.

Peki İslam’ı eski uydurulmuş dinlerden farklı yapan nedir? Kuran’ın bu konuda kendi hakkında söyledikleri dışında başka deliller var mı? Hukukta kendine şahitlik yapmak geçerli değildir; Kuran’ın da kendine şahitlik yapması şüphe ile karşılanmalıdır.

Kuran kendisinin tek hak dini olduğunu söylüyor. Bunu kabul edebiliriz veya sorgulayabiliriz; ben şu anda sorgulamayı tercih ediyorum.

Benim için soru şu: Kuran’ı okurken, aklımı kullanarak sorduğum soruları hiç bir sınır koymadan sorabilecek miyim? Yoksa bazı soruların sorulmasının yasak olduğunu kabul ederek sadece cevapları bilinen sorular mı sorabileceğim? Şu anda sorularıma sınır koymuyorum.

Fakat aslında, sorgulamadan kabul etmenin, yani inancın, en doğru felsefi duruş olduğunu düşünüyorum çünkü bu dünya bir tanımlamalar dünyasıdır –varoluş tanımlamadır– öyleyse tanımlamalar arasından birini seçip onu doğru tanımlama olarak tanımlayabiliriz. Önemli olan inanmaktır; inanmak da zaten sorgulanması yasak olan şeyleri sorgulamamayı kabul etmek demektir.

Öte yandan, inandığımız şeyi anlayamayız, çünkü anlamak için soru sormanız gerekir ama inanan birisi soru sormamayı –en azından yasak soruları sormamayı– kabul etmiştir. İnanan için anlamak yasaklanmıştır; halbuki ben anlamak istiyorum. Kuran’da da sorgulanacak çok şey var.

Filolojik ilişkiler var; Kuran’ın diline bakarak, Kuran’ın açıkça söylemediği çıkarsamalar yapabiliriz.

Kuran’ın dedikleri ile çelişen tarihsel olgular var. Kuran’ın kendisinin bir gecede indiğini söylemesi, fakat tarihsel olarak 23 yılda perdeypey inmiş olması.

İbrahim peygamberin dünyanın hareket ettiğini bilmiyormuş gibi konuşması.

Bunlar açıklanması gereken çelişkiler yaratıyor. Eğer aklımızı kullanarak bakarsak bu çelişkileri, masallarla değil fakat sorgulayarak çözmeye çalışmalıyız.

Kimse korkmasın, sorgulamaktan Kuran’a zarar gelmez; kimsenin Kuran’ı onu sorgulayanlardan korumaya çalışması da gerekmez.

Kuran’ın lafızı Kuran değildir; Kuran sadece anlamlar aleminde varolan bir anlamlar kümesidir. Anlam kelimelerde değildir, okuyandadır.

Peki, benim yaptığım gibi, sorgulayarak Kuran’ı anlamak mümkün mü? Hiç zannetmiyorum.

Kuran neden kusursuz olmalı? Kuran sabit tutulan bir metindir, kusursuz değildir; ama kusurlu olmak da bir kusur değildir. Nedir bu insanların kusursuzluk saplantısı? Güzeli güzel yapan kusuru değil midir?

Kuran bir metindir; anlam metinde değil, metni okuyandadır; bu kural Kuran için de geçerlidir. Bu sebepten, bir anlam tanımlayıp o anlama inanmak en doğrusudur.


Notlar:

Doğu Perinçek, Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, Nisan 2019.

Kuran’ın bir gecede indiğini söylemesi tarihsel gerçekle çatışıyor. Kadr suresinde Kuran’ın bir kitap olarak indiği söyleniyor, bu da tarihi gerçekle çelişiyor. Bir ihtimal de, bu gibi ayetlerin, Kuran kitaplaştıktan sonra, Kuran’ı kitaplaştıran editörler tarafından eklendiği olabilir. Kuran bu şekilde tahrif edilmiş midir bilmiyorum. Ama daha sadece 28 ayet inmişken, ortada kitap yokken, Kuran sadece hafızalarda saklanıyorken, 29. ayette, Kuran’ı kitap olarak tek bir kerede indirdik, anlamına gelen bir ayet ne anlama gelebilir? Sorgulamak gerekmiyor mu?

İbrahim’in dünyanın hareket ettiğini bilmemesi hakkında

Laik din olabilir mi?

Ali Sebetçi yazmış:

Cevabım:

Ülkemizde şeriat yasaları geçerli olmadığı için ticari sahtekarlıklar (yasaya uymayan ihaleler gibi) ülkenin yasaları ile cezalandırılırlar. Bu konuda Kuran’a bakılmaz. Devlet de namaz ve oruç işine karışmamalıdır. (Ama devletin dini İslam olduğu için karışır.)

** ** **

Keşke işler bu kadar basit olsaymış. İhale devletin uyguladığı bir alım işidir. Devlet tüzel varlıktır ve ihaleyi doğru yapmadı diye cehenneme yollanamaz. Yani devlet günah işleyemez. Peki devletin çalışanları devletin emirlerini yerini getirdikleri için günah işlemiş olurlar mı? Genel olarak, bir hiyerarşinin bireyleri hiyerarşinin suçları için sorumlu tutulabilirler mi? Veya ne kadar sorumlu tutulabilirler? Hiroşima’ya atom bombasını atan o uçağın Amarikalı pilotu mudur? Yoksa Amerikan devleti midir? Yoksa emri veren Başkan mıdır? İhaleye, sizin deyiminizle fitne sokan, devlet midir? Yoksa devletin dediğini yapan bürokratlar mıdır?

** ** **

Ama dinin toplumdan ayrılamayacağını kabul ediyorum çünkü din dünyadaki efendi kul ilişkisinin göklere yansıtılmasıdır. Doğu Perinçek’in Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi adlı kitabından olduğu gibi kopyalıyorum:

Eğer dünyada efendiler olmasaydı, gökyüzüne çıkarılan bir efendi de olmayacaktı ve yine dünyada kulluk ilişkisi olmasaydı, Allah’a kulluk ideolojisi de olmayacaktı. Bu nedenle dinler, gökyüzünden inmemiş, fakat yeryüzündeki ilişkilerin “gökyüzüne çıkarılmasıyla” oluşmuşlardır. İlah, yeryüzündeki efendinin gökyüzüne çıkmasıyla yaratıldı. … Toplumsal gerçeklik düzlemindeki efendi, ideolojik düzleme dünyanın efendisi ve sahibi olarak göğe yansıtılmıştır

Notlar:

— Doğu Perinçek, Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, Nisan 2019. Alıntı 30. sayfadandır. Müslümanlar her “Amin”dediklerinde Firavun Amenofis’in adını andıklarını biloyorlar mı acaba? (Sayfa 27.) Belki de çok bilinen bir hikayedir ama ben ilk defa duyuyorum.