Ezan: “Büyük bir sorun”

Arslan Tekin ezan ve sâlâ konusunda bir yazı yazmış. Türkiye’nin başına gelmiş gelecek bütün kötülüklerin kaynağı ezan olduğuna göre bu yazıyı dikkatle okumak gerektiğini düşünüyorum.

 * * *

İnsanlar ezan hakkında ne düşünüyor?

Çoğunluk ezanı duymuyor bile çünkü çoğunluğun namazla bir işi yok. Ezanı kafalarından silmişler; ezanı arka planda devamlı tekrarlanan kaçınılmaz bir gürültü kirliliği olarak görüyorlar. Türkiye’de yaşamak için katlanılması gereken bir musibet. Arapların Türklerin başına sardığı bir Arap propagandası.

Evet, ezan bir Arap propagandasıdır. Laiklik ise dinin özelleştirilmesidir. Dinin özelleştirilmesi demek, toplumsal alanların dinî öğelerden tamamen temizlenmesi demektir. Laikliği benimsemiş bir ülkede —anayasasında laiklik ilkesi olan bir ülkede— ezan okunamaz. Herkesin inancı bireyseldir. Devletin dini yoktur. Dinî ritüeller toplumsal alanlarda icra edilemez.

Sizin böyle düşünmediğinizi biliyorum (yazıyı yazan Arslan Tekin beye hitap ediyorum). Ama yine de ezan konusunda yazdıklarınız için teşekkür ederim. Beni de cesaretlendirdiniz.

Evet, dediğiniz gibi “ezan ruhumuza işlemiş” ve “benliğimiz” olmuş. Peki bu iyi bir şey mi?

Bir Türk olarak, bir Arap propagandasının içimize işlediğini itiraf etmek durumunda kalıyoruz. Ve bundan mutluluk duyuyoruz. Türklük bu kadar mı anlamsızlaştı?

Bence bu çok üzücü bir şey.

Ezanın okunmaması için en önemli sebeplerden biri budur. Ezanın ses kirliliği olduğu o kadar da önemli değildir. Türk ülkesinin ve Türklerin kafalarının yüzyıllardır her gün sabah akşam bir Arap tekerlemesi ile tanımlanması ve Araplaştırılması çok üzücü bir şeydir.

Türklüğün Arabın ezanı ile tanımlanması, Türkler için çok aşağılayıcıdır.

 * * *

Siz de günümüz Türkiyesinde ezanın aşırılığa kaçtığını kabul ediyorsunuz. “Dinde aşırılığa yer yoktur” diyorsunuz.

Ama ezan dinin bir parçası değildir ki. Siz de bunu kabul ediyorsunuz: “Ezan, bir çağrı sadece… Sonradan ihtiyaçtan ortaya çıktı” diyorsunuz.

Ezan dinin veya namazın bir parçası değildir. “Ezanı duymadan kılınan namaz geçerli değildir” diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Namazın geçerli olması için ezanı duymak gerekmez.

Ezan dinî değil toplumsal ve siyasi bir olgudur.

Günümüzde ezanın tek bir işlevi vardır o da devletin dinini halka dayatmaktır. Ezan, din ile aldatanların kullandığı en önemli silahtır. Ezanın sahipleri toplumsal alanları ezan yolu ile sahiplenmeye devam etmek için ezanın susmasını istemezler.

 * * *

2016 yılında Anayasa Mahkemesinde ezandan rahatsız olduğunu söyleyen birisinin davası görülmüş. Bu davayı ben sizden öğrendim. Çok ilginç buldum.

Anayasa Mahkemesinin gerekçesini inandırıcı bulmadım.

Anayasa Mahkemesi, “çokluğun müslüman olduğu bir ülkede” hoşgörülü olup “müslüman çoğunluğun” isteklerine uymamız gerektiğini ve bu yüzden ezanın okunması gerektiğini söylemiş. Bu sebeplerden ezanın yüksek sesine alışmalıymışız. Bu doğru değil.

Türkiye’de çoğunluk ismen müslüman olabilir (devletin veritabanında “Dini: İslam” yazan insanlar çoğunlukta olabilir) ama burada önemli olan kimin müslüman olarak etiketlendiği değil kimin ezanı duyup da namaza gittiğidir.

Yaşadığım ilçede ve İstanbul’da yaptığım gözlemlere göre; hiç kimse ezanı duyup da namaza gitmemektedir. 82 milyonluk nüfusun 80 milyonu namaz kılmıyor. Bu bir gerçek. Geriye kalan iki milyonun sürekli namaz kıldığını varsaysak bile —ki bu doğru değil— bu namaz kılan insanlar ezanı duyup da camiye gelmiyorlar; zaten namaz vakitlerini biliyorlar ve ezan okunmadan camiye geliyorlar; abdest alıyorlar ve namazın başlamasını bekliyorlar.

Camiye namaza gelenler bile ezanı duyup gelmiyor.

Ezan boşuna okunuyor.

Devlet 80 milyon insanı inatla ve ısrarla namaza çağırıyor; 80 milyon insan da inatla ve ısrarla ezanı duymazdan geliyor ve namaza gitmiyor. Bu kadar abes ve absürd bir şey olabilir mi?

Öyleyse, önemli olan kimin müslüman olduğu değil, kimin ezanı duyup da namaza gittiği. Türkiye’de ezanı duyup da namaza giden kimse yok.

 * * *

“Dinle ilgisi olmayan ‘rahatsız edici’ sese bir çare bulun dedik… Böyle bir talebi olana yafta hazır: ‘Ezana karşısın!’ Bunun manası: ‘Sen dinsizsin!’”

Ne kadar doğru söylemişsiniz.

Ezanın sahipleri, yani hoparlörleri sonuna kadar açarak mahalleleri “kurtarılmış bölge” yapmak isteyen dinciler ve onların yayın organları “şunun sesini biraz kısın” deyince sizi anında dinsiz ilan edip cihat moduna geçiyorlar. Bu din ile aldatanların hep kullandıkları bir yöntemdir.

 * * *

Diyanet İşleri Başkanı “ezan sesinin rahatsız etmeyecek seviyeye indirileceğini söylemiş. Sokak arası mescitlerde okunmayacakmış…”

Demek ki, Diyanet İşleri Başkanı bile ezanın aşırı yüksek sesle ve çirkin olarak okunduğunu kabul etmiş. Bu laik bir ülke için iyi bir gelişme tabii.

 * * *

Bu okuduklarıma inanamadım.

İktidara yakın, yani “dinci” veya “İslamcı”, hadi, en azından “mütedeyyin” bir politikacı ve yazar, ezanın “büyük bir sorun” olduğunu söylüyor.

Ezan büyük bir sorunmuş!

Bunu söyleyen de dinci birisi!

Ve, halk; dinciler tarafından “ezan düşmanı” ilan edilmekten “korktuğu için” sessiz kalmayı tercih ediyormuş.

Ne kadar doğru.

Ezandan şikayetçi olan birisinin başına gelecekler yabana atılamaz. İnsanlar korkmakta haklı. Medyada linç edilmek bir yana, hedef gösterilip “din düşmanı” ilan edildikten sonra “halkı dinden soğutmaya teşebbüs etmek” gibi absürd bir suçlamayla hakim karşısına çıkartılmayı kim ister ki?

Yani Türkiye’de, zaten namaza gitmeyenleri namazdan soğutmaya teşebbüs etme suçu var!

 * * *

Hepimizin işi gücü var; sakallı cüppeli Araplaşmış mağara adamlarının şeriat hayallerine karşı çıktığımız için hayatımızın normal akışını neden değiştirmek isteyelim ki? Başka bir sürü gürültü kirliliğine zaten katlanıyoruz, ezana da katlanırız olur biter.

 * * *

“Milletin nasıl bizar olduğunu anlayın artık!”

Bizar olmak; tedirgin olmak, bezmiş, bezginlik getirmiş olmak demektir. Ama ezanın insanların üzerindeki etkisi bu kadarla kalmıyor, bir de çaresizliği eklememiz gerekir.

Günde beş defa kulakları tırmalayan, bebekleri uyandıran, sinirleri geren şeye işkence denir. Hayatınız boyunca günde beş defa, isteminiz dışında, size karşı tekrarlanan bir sese Çin işkencesi denir. CİA, FBİ gibi gizli servislerin başarıyla kullandığı bir işkence şeklidir bu.

İnsanlar devamlı tekrarlanan seslere uzun süre dayanamazlar. Ama biz hayatımız boyunca dayanmak durumundayız. Bizi bezdiren bu.

Çaresiz yapan da bu işkenceye karşı çaresiz olmamız. Kime şikayet edeceğiz? Devlet, ezanı bayrakları olarak gören şeriatçıların yanında. Şikayet edebileceğimiz bir mercî yok. Şikayet edenlere karşı cihat ilan ediliyor. İhbar ediliyorlar. Devlet de onlardan intikam alıyor. Çünkü tarikatlar böyle istiyor. Devlet sabaha karşı gelip çocuklarınızın önünde size kelepçe vurup götürüyor. Neden? Türklerin ülkesinde şeriatçı Arap bozmalarının propagandasına hayır dediğiniz için!

Biz de “değmez” deyip çaresizliği tercih ediyoruz.

 * * *

Bu sözlerinize 80 milyonun da katılacağını düşünüyorum:

Üsküdar’da sağa bak cami, sola bak cami! Nağmeli nağmeli öyle ezan okuyorlarki, uzadıkça uzuyor, sesler birbiriyle çarpışıyor.

Hastası var, çocuğu var, insanların uygun olmayan anları var…

Ezan, bir çağrı sadece… Sonradan ihtiyaçtan ortaya çıktı.

Bakalım, Diyanet’in genelgesine imamlar, müezzinler uyacaklar mı?

 * * *

Kaleminize sağlık!

Notlar:

Arslan Tekin’in bahsi geçen yazısı.

Türkiye’nin başına gelmiş gelecek bütün kötülüklerin kaynağı ezan olduğuna göre…

Ezan ve temsil ettiği din…

“Bunun manası: ‘Sen dinsizsin!’”

Dinsiz olsak ne olur? Türkiye’de dinsiz olmak suç değildir. Toplumsal alanlarda dinî ritüeller yapmak suçtur.

Üsküdar’da aşırı nağmeli arabesk ezan.

Diyanet 2017’de ezan desibel ayarlaması yapmış. Uygulanmış mı? Hayır.

Hoparlör medeniyeti

Yine seçim var yine hoparlörlü minibüsler yollara dökülmüş. Ben de bu eski yazıyı bulup çıkardım:

Minibüse hoparlör bağla, propaganda resimleri mantola, hoparlörü sonuna kadar aç bangır bangır marşlar ile bütün mahalleyi ayağa kaldır! Sonuç? Bir tek allahın kulunun bile bu hoparlör canavarlarının marşlarını duyup da oyunu değiştirdiği görülmemiştir. Gürültü kirliliği yapmıştır o kadar.

Kamyona hoparlör bağla “HURDACI GELDİ HURDACI! HURDALAR ALIYORUM! diye mahalleyi ayağa kaldır. Yine de seçim minibüsleri kadar gelişmiş ses sistemi olmadığı için bu seçim propagandacıları kadar gürültü kirliliği yaratamaz.

Zerzavatçı kamyonunu unutmayalım. O da patates soğan domates fasulye yükler hoparlörü ile satar. Bazı canı sıkılmış ev hanımları, dizilerin reklam arasına rastlarsa, balkondan “1 kilo patates” diye seslenir; çırak bir kilo patatesi tartar bayana götürür 2 lirayı alır gelir. Mazot parası çıkar mı belli değil.

Bir de Diyanet’in hoparlörcüleri var; bunlar da Mimarların mimarı Koca Sinan’a saygısızlık yapmayı kendilerine vazife bilirler ve Selimiye gibi bir başyapıtın minaresine hoparlör takarlar. Ve Süleymaniye’yi hurdacı kamyoneti seviyesine indirirler. Bunların sanat eserine saygıları bu kadardır. Daha küçük ilçe camilerine daha da büyük saygısızlık yaparlar, minareyi baz istasyonu yaparlar.

İlçe belediyelerinin hoparlör sevdası minarelere hoparlör bağlamakla bitmez; ilçedeki her elektrik direğine üç adet, her yöne bakan, hoparlörler asmadan duramazlar. Bunlar için medeniyet demek üstünde hoparlör olan elektrik direği demektir! Bu direklere astıkları hoparlörlerden de saçma sapan anonslar yapmayı çok severler. Sadece bu iş için işe alınmış kadrolu bir kız vardır; her anonsu ikişer defa okur, o sinir sesi ile. Nedense belediye anonsu yapan bütün kızlar hep aynı ses tonu ile anonslarını yaparlar, sanki hepsi aynı yerde eğitim almış! Tam anneler bebeklerini uyuturlar, başlar belediyenin gereksiz anonsu ve bebekler uyanır. Gürültü kirlililiği artık bir yaşam tarzı olmuştur. Belediyenin hoparlörleri bi sussa insanlar o sessizliğe dayanamazlardı.

Boğaz turu diye motora binersin her tarafını ses sistemi ile donatmıştır bütün boğazı Tarkanın en son mega hiti ile inletir. Yalılarda yankılanır. Belediyeye şikayet edersin, “yapacak bir şey yok hiç bir kanunu aykırı bir hareket yapmıyorlar” derler.

Fakat en tehlikeli hoparlörcüler ellerine hoparlör geçirmiş bürokratlardır. Bunların da en gaddar ve acımasız olanları toplu taşıma araçlarının hoparlörlerini ellerine geçirenlerdir. Kitap ve okuma, sessizlik düşmanı olan bu işgüzar bürokratlar, her gün milyonlarca insanın, işten eve evden işe gitmek için mecburen metrobüslere metrolara binen insanları, yaptıkları saçma sapan kayıtları dinlemeye zorlarlar. Bu ilkel kafalı insanlar trenlerde telesekreter sistemi var diye ille kayıt yapıp insanları aynı kayıtları durmadan tekrarlayarak taciz etmeyi modernlik sanacak kadar ilkel kafalı insanlardır. Hergün aynı trene binen insanlara gelecek istasyonun ne olduğunu söylemenin absürtlüğünü bana kim açıklayabilir? Bırakın sessiz bir ortamda kitabımızı okuyalım, hülyalara dalalım, gazetemizi okuyalım, ne yaparsak yapalım ama sizin bu işgüzar anonslarınızı duymayalım. Ya İngilizce anonslar!!! Bu ilkel insanlar hala İngiliz turistlere yalakalık yapmayı marifet zannediyorlar. İngilizce anons duyduğum her seferinde etrafıma bakıyorum! Ortalarda turist murist yok. Neymiş efendim, bir İngiliz turist metrobüse binecek de ve ona bu yalakalar gelecek istasyonu İngilizce olarak söyleyecek! Bırak ne hali varsa görsün! Yanlış istasyonda insin. Sen bir turiste yalakalık yapacam diye milyonlarca insana bir İngiliz sömürgesinde yaşadıklarını söylemiş oluyorsun her İngilizce anonsunla. Burası muz cumhuriyeti mi ki İngilizce anonslar yapılıyor? Ey turist yalakası, hoparlör sapığı bürokrat! Londrada New York’ta, ey ilkel yalaka bürokrat, Türkçe anons yapılıyor mu ki sen Türkiye’de İngilizce anons yapıyorsun? Artık turistlere yalaka olma devri çoktan geçti. Bu yalaka ilkel bürokratlar tabii hiç metrobüse binmedikleri için ofislerine özel arabaları ile gidip geldikleri için o devirlerin çoktan geçtiğinin farkında değiller. Bunlar 1950lerde kalmış insanlar. O zamanlar konuşan trenler bir yenilikmiş. Şimdi insanlar sessizlik istiyor. Anons yapmayın. Yolcuların şahsi alanlarına gürültü kirliliği yaparak taciz etmeyin!

İşte bu hoparlör medeniyetidir. Her şeyin en kolayını yaparak bir iş yapıyormuş gibi görünme sanatıdır. Metrobüsler pis, kalabalık, ikide bir kaza oluyor, kliması çalışmaz, çalışıyorsa üstüne üfleyip hasta eder, ama bir de üstüne insanları İngilizce anonslarla taciz ederler.

Bu anonsları yaptıran insanı o metrobüse hapsedip aynı anonsları tekrar tekrar dinleteceksin günlerce aylarca ve yavaş yavaş nasıl delirdiğini çıldırdığını ve hoparlörlere saldırıp “yeteeer susturun şunu” diye yalvardığını kayda alıp sosyal medyada yayınlayacaksınız bakın bakalım ondan sonra yolculara anons yoluyla tecavüz edebiliyorlar mı.

Bu arada, aynı elektronik kaydı insanlara tekrar tekrar dinletmek yeni işkenceci CİA başkanının Singapur’daki hapishanelerde uyguladığı işkence çeşitlerinden biridir. Şaka değil bu. İnsanları delirtmenin en kolay yolu onlara aynı elektronik sesi tekrar tekrar dinletmektir. O zaman, metrobüs şöförüne şemsiye ile saldırıp kazaya sebep olan yolcuyu suçlayabilir misiniz? Herkesin sinirlerinin tepesinde olmasının ve yolcuların bir hiç uğruna birbirleri ile kavga etmesinin sebebini şimdi anlıyor musunuz?

Siz de artık yeter deyin. Bu gereksiz işkenceye dur deyin. Bu ilkel ve işgüzar yalaka bürokratların masum insanlara hergün CİA işkenceleri ile delirtmelerine izin vermeyin.

Toplu taşıma araçlarında -insanlar rahat kitap okusunlar diye- ama sadece bu sebepten, anons yapılmadığı zaman, artık biz de uğruna bu kadar uzun zamandır beklediğimiz medeniyet seviyesine ulaşmış olacağız.

Notlar:

— Meğer Kültür ve Turizm Bakanlığının bir kararı varmış ve tarihi camilerin hoparlörlerle tahrif edilmelerini yasaklıyormuş. Ama Kültür ve Turizm Bakanlığının bir “İlke Kararı”nın bu ortamda na etkisi olabilir, uygulanmıyor tabii ki.

İlke Kararı- Karar No: 731 / Karar Tarihi: 19.06.2007:

Minarelere ve kubbe çevrelerine özellikle yapıyı tahrip eden elektronik malzeme (hoparlör ve modern aydınlatma armatürleri gibi) elemanların konulamayacağına, ancak paratoner, kandillik ve mahya gibi özgün biçim ve malzemeye uygun tesisin yapılabileceğine,

· Minarelerde fiziksel tahribata neden olan ses düzeni yapılmamasına, eskiden var olanların yeni onarımlar sırasında kaldırılarak yapının orijinal durumuna getirilmesine…

— Her nedense blogdaki en popüler yazılardan biri: Metrobüste İngilizce anonslar.

D-16 hattında anonslar -2-

Durağı hatırlayıp inmek yolcunun vazifesi mi yoksa otobüs şirketinin mi? Neden otobüs şirketleri durakları anons ederler? Yolcuların iyiliğini düşündükleri için değil. Eğer öyle olsaydı otobüsleri temiz ve bakımlı tutarlardı. Otobüsün içi berbat kokuyor. Koltuğa oturmaktan iğreniyorum. Havalandırma çalışmıyor.

“D-16 hattında anonslar -2-“ yazısını okumaya devam et