Güzeli güzel yapan kusurudur

Ali Sebetçi yazdı:

Cevabım:

Eğer “öncül”; “araştırmaya konu edilmeksizin doğru sayılan önerme” ise, benim tavrım öncül veya önkabul değil. “Kuran’da yanlış olamaz, çelişki olamaz; Kuran kayıtsız şartsız doğrudur,” deseydim bu bir önkabul olurdu. Bu duruma göre, sizinki önkabul olmuş oluyor, benimki değil. Ben sorgulayarak anlamayı tercih ediyorum. (Kuran’ı anlamadan kabul etmenin, Arapça bilmeyen birisinin Kuran’ı anlamadan okumasından ne farkı olabilir?)

Sorgulamak Allah’ın biz insanlara verdiği bir yetenektir ve kitapta bu yeteneğimizi kullanmamızı yasaklayan bir yasa yoktur. Sorgulamayı yasaklayan kitabın kendisi değil, hep dini sahiplenmiş olan rahipler sınıfı, yani hiyerarşi, olmuştur. Çünkü onlar her sorgulamayı, kendi kabul ettikleri ve tek gerçek doğru anlam olarak sattıkları anlama karşı bir tehdit olarak görürler; yani kitabı sorgulama, onların varoluş nedenini sorgulamaktır ve cezalandırılmalıdır.

Perinçek’in kitabında detaylandırılan yeryüzündeki efendi/kul ilişkisinin, yeryüzündeki efendiler tarafından gökyüzüne yansıtılıp, sonra kendilerini tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olarak tanımlamaları hikayesi bir tarihsel gerçek olarak aklıma yatıyor. İslamdan önceki bütün dinlerin, özellikle eski Mısır’ın tek tanrılı dinlerinin, bu şekilde gerçekleştirilip halka dayatılan dinler olduğunu siz de kabul edersiniz.

İslam dini de, Arap yarımadasında devamlı kendi aralarında kavga eden çok tanrılı kabileleri tek bir tanrı ve tek bir devlet altında toplamak için tanımlanmış bir din gibi gözüküyor. İslam, ticareti güven altına almak; kabileleri silahsızlaştırıp, silahlanmayı devlet tekeline almak; yeni bir kutsal töre tanımlayarak davranış standartları belirlemek, yani, kabileleri tanımlayan aile bağlarını kopartıp insanları devlete biat etmiş kullar olarak tanımlamak; gibi toplumsal değişiklikler yapabilmek için gereken gücün göklerden geldiğini söylemek için yaratılmış bir ideoloji gibi gözüküyor. Yani, İslam, tarihsel açıdan, yeryüzündeki efendilerin gücünü resmileştirmek için yaratılmış yeni bir düzen tanımlaması gibi gözüküyor. Aynı eski uydurulmuş dinler gibi.

Peki İslam’ı eski uydurulmuş dinlerden farklı yapan nedir? Kuran’ın bu konuda kendi hakkında söyledikleri dışında başka deliller var mı? Hukukta kendine şahitlik yapmak geçerli değildir; Kuran’ın da kendine şahitlik yapması şüphe ile karşılanmalıdır.

Kuran kendisinin tek hak dini olduğunu söylüyor. Bunu kabul edebiliriz veya sorgulayabiliriz; ben şu anda sorgulamayı tercih ediyorum.

Benim için soru şu: Kuran’ı okurken, aklımı kullanarak sorduğum soruları hiç bir sınır koymadan sorabilecek miyim? Yoksa bazı soruların sorulmasının yasak olduğunu kabul ederek sadece cevapları bilinen sorular mı sorabileceğim? Şu anda sorularıma sınır koymuyorum.

Fakat aslında, sorgulamadan kabul etmenin, yani inancın, en doğru felsefi duruş olduğunu düşünüyorum çünkü bu dünya bir tanımlamalar dünyasıdır –varoluş tanımlamadır– öyleyse tanımlamalar arasından birini seçip onu doğru tanımlama olarak tanımlayabiliriz. Önemli olan inanmaktır; inanmak da zaten sorgulanması yasak olan şeyleri sorgulamamayı kabul etmek demektir.

Öte yandan, inandığımız şeyi anlayamayız, çünkü anlamak için soru sormanız gerekir ama inanan birisi soru sormamayı –en azından yasak soruları sormamayı– kabul etmiştir. İnanan için anlamak yasaklanmıştır; halbuki ben anlamak istiyorum. Kuran’da da sorgulanacak çok şey var.

Filolojik ilişkiler var; Kuran’ın diline bakarak, Kuran’ın açıkça söylemediği çıkarsamalar yapabiliriz.

Kuran’ın dedikleri ile çelişen tarihsel olgular var. Kuran’ın kendisinin bir gecede indiğini söylemesi, fakat tarihsel olarak 23 yılda perdeypey inmiş olması.

İbrahim peygamberin dünyanın hareket ettiğini bilmiyormuş gibi konuşması.

Bunlar açıklanması gereken çelişkiler yaratıyor. Eğer aklımızı kullanarak bakarsak bu çelişkileri, masallarla değil fakat sorgulayarak çözmeye çalışmalıyız.

Kimse korkmasın, sorgulamaktan Kuran’a zarar gelmez; kimsenin Kuran’ı onu sorgulayanlardan korumaya çalışması da gerekmez.

Kuran’ın lafızı Kuran değildir; Kuran sadece anlamlar aleminde varolan bir anlamlar kümesidir. Anlam kelimelerde değildir, okuyandadır.

Peki, benim yaptığım gibi, sorgulayarak Kuran’ı anlamak mümkün mü? Hiç zannetmiyorum.

Kuran neden kusursuz olmalı? Kuran sabit tutulan bir metindir, kusursuz değildir; ama kusurlu olmak da bir kusur değildir. Nedir bu insanların kusursuzluk saplantısı? Güzeli güzel yapan kusuru değil midir?

Kuran bir metindir; anlam metinde değil, metni okuyandadır; bu kural Kuran için de geçerlidir. Bu sebepten, bir anlam tanımlayıp o anlama inanmak en doğrusudur.


Notlar:

Doğu Perinçek, Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, Nisan 2019.

Kuran’ın bir gecede indiğini söylemesi tarihsel gerçekle çatışıyor. Kadr suresinde Kuran’ın bir kitap olarak indiği söyleniyor, bu da tarihi gerçekle çelişiyor. Bir ihtimal de, bu gibi ayetlerin, Kuran kitaplaştıktan sonra, Kuran’ı kitaplaştıran editörler tarafından eklendiği olabilir. Kuran bu şekilde tahrif edilmiş midir bilmiyorum. Ama daha sadece 28 ayet inmişken, ortada kitap yokken, Kuran sadece hafızalarda saklanıyorken, 29. ayette, Kuran’ı kitap olarak tek bir kerede indirdik, anlamına gelen bir ayet ne anlama gelebilir? Sorgulamak gerekmiyor mu?

İbrahim’in dünyanın hareket ettiğini bilmemesi hakkında

Asrın Buluşu: Mickey Mouse’un doğada fotoğrafı çekildi!

Uluslararası bilimadamları bir ormanda gezen Mickey Mouse’un fotoğrafını çektiler.

Türkçe adı Miki olan, Mickey Mouse, Einstein’ın Genel İzafiyet Teorisinin bir öngörüsüdür. Einstein Denklemleri’nin Walt Disney çözümlerini alıp, De Sitter Evreninin bir versiyonu olan Disney World evrenine uygularsanız Miki’nin öngörüldüğünü anlarsınız.

Bugün yaptıkları basın toplantısında bu değerli bilim adamları, aslında Miki’nin kendisini değil gölgesini fotoğrafladıklarını açıklamışlardır. Genelde, kalabalıklardan kaçan ve çok utangaç olan Miki’nin aniden ortaya çıkmasının sebebi bu bilim adamlarına “Kara Delik’ler sadece benim kadar gerçektir. Nasıl fotoğrafını çektiniz diye” sormakmış.

Notlar:

— Kara deliklerin fotoğrafını çektiklerini söyleyen “bilim” insanlarının basın toplantısı:

— Aslında neyin fotoğrafını çektiklerini açıklayan güzel bir yazı. (İngilizce)

Defterden notlar 1

1. Parçacık ve dalga ikiliği… Fizikçilerin uydurduğu bir hukukî kavram kargaşası… Akademik fizik bilim değil bir hukuk sistemidir. Fizikte çelişki yasaldır… Yasal olan herşey doğrudur… Yani, fizikte bir şey hem “kendisi” hem de “kendisi-değil” olabilir aynı anda. Yasal olduğu müddetçe.

2. Fizikte, ifade edilemez olarak tanımlanmış kavramların bir şekilde (matematiksel el çabukluğu ile) ifade edilebilmeleri… Ve bu sahtekarlığı yapanların Nobel ödülüne layık görülmeleri..

3. Fizikçiler neden, kuarklar gibi, ne dalga ne de parçacık olarak tanımladıkları şeyleri parçacık olarak görselleştirmeyi severler? Atomik maddecilik doktrinine bir din olarak bağlı oldukları için mi?

4. Eğer fizikçilerin deneylerinde kullandıkları ışık huzmesi bir akışkan ise, tabii ki, hem dalga hem de parçacık özellikleri gösterecektir. Çünkü bir kum kümesi, aktığı zaman, akışkan özellikleri gösterir ve hem dalga hem de parçacık gibi hareket edebilir. Bir hortumdan geçirilerek hızlandırılan ve yoğunluğu arttırılan bir su huzmesi de bir ışık huzmesinin özelliklerini gösterir. Huzmeleştirilen suyun yoğunluğu artıyor mu?

5. Biz insanlar devletin veritabanına kayıtlı köleleriz. Bir yaratık kimin veritabanına kayıtlı ise o yaratığın efendisi o veritabanının sahibidir. Biz devletin veritabanına kayıtlı olduğumuza göre bizim efendimiz de devletimiz olmalı. Devletin veritabanında hangi dine bağlı olduğumuzu kayıt altına alan bir alan var. Devletin kendi dini İslam olduğu için bizim de bu alana “İslam” yazdırmamızı tercih ediyor. Ama başka din yazdırırsak onu da kabul ediyor. İnsanlar, ve devlet, dinin genetik olarak anneden babadan geçtiği gibi bir batıla inanıyorlar.

6. Sonuçta biz insanlar Tüzel Varlıkların borç köleleriyiz. Çünkü devletin topraklarında devlete borçlu olarak doğuyoruz ve hayatımız boyunca çalışıp borcumuzu ödüyoruz. Bu kadar olumsuz ve acı bir gerçeği hangi insan duymak ister ki? Kimse ne duymak ister ne de kabul etmek ister.

7. Laiklik konusu var. “Devletin dini İslamdır” anayasanın ikinci maddesinden çıkartıldı ama devlet hiçbir zaman din işlerinden çıkmadı. Devletin dini hala var. Yani bu ülkeye laiklik hiçbir zaman gelmedi. Bu işin tarihine bakmak gerekiyor. “Devletin dini İslamdır” anayasadan çıkarıldı ama “devletin dini yoktur” ifadesi anayasaya konulmadı. Anayasa var ama devletin anayasaya uyması gerektiği gibi bir zorunluluk yok.

8. Laikliğin çeşitli tanımları olabilir. Bu tanımlardan biri devletin her dine eşit davranmasıdır. Bir hıristiyan vatandaş devlet kapısında bir müslüman vatandaşla aynı haklara sahiptir. Tamam. Böyle bir laiklik Türkiye’de var. Ama laikliğin bir tanımı da devletin bir dininin olmamasıdır. Bu tanımlamaya göre Türkiye’de laiklik yoktur çünkü devletin bir dini vardır. Devletin bir dini olduğunu nereden biliyoruz? Devletin dini vardır ne demektir? Devlet bir tüzel varlıktır. Din ise sadece organik varlıklar veya bedeni olan varlıklar için vardır ama özellikle bilinci olan insan için vardır. Tüzel varlıkların bedeni yoktur. Tüzel varlık yaşayan bir organizmadır ama ölünce onu cennete veya cehenneme yollayamazsınız. O zaman devletin dini olması ne demektir? Devletin din işlerinde olması demektir. Devlet yöneticilerinin açıkça dinlerini ifade edip devlet ile din işlerini karıştırmaları demektir. Bir devlet görevlisinin “hayırlı cumalar” diye twit atması devletin dininin olduğunu gösterir. Devletin cemaatleri ve tarikatları desteklemesi devletin dini olduğunu gösterir.

9. Dinin kitabı ile dinin hiyerarşisini birbirinden ayırmak gerekir. Dinin kitabı ile hiyerarşisi aynı şey değildir.

10. İnsanlar ile tüzel varlıklar arasındaki ilişki; kedilerle insanlar arasındaki ilişkinin aynısıdır. Tek fark, kedilerin efendisi olarak insanlar kedileri sadece pet olarak tanımlamışlardır. Kedilerin iş yapmasını beklemezler. Sokak kedileri de vardır ama onlar da insanların dünyasında yaşamak zorundadırlar. İnsanlar ise pet ve köle olarak iki gruba ayrılmışlardır. Profesyonel sınıflara Tüzel Organizmanın petleri diyebiliriz. Gerçi profesyonel sınıflar da çalışmak zorundadırlar. Ama köleler gibi ağır işçilik yapmazlar. Profesyonel sınıfların dışında kalanlar efendi/köle ilişkisi ile Tüzel Varlıklara bağlıdırlar. İnsanlar arasında da egemen güçlerin kölesi olmayı reddedip toplum dışında yaşamayı seçenler vardır. Onlar da belki sokak kedilerine benzerler. Ama hiç bir zaman toplumdan tamamen kaçamazlar. Hangi insan böyle bir gerçeği duymak ister veya kabul eder? Boş laflar bunlar.

11. Tanımlamacılık felsefesi. Biz bir tanımlamalar dünyasında yaşıyoruz. Varoluş tanımlamadır. Varolan herşey bir tanımlama olarak vardır

Black holes as the definition of the absurd

Priyamvada Natarajan, wrote about black holes:

How do you think about black holes?

They’re crazy objects, no question; they’re bizarre. There are three ways to think about them, and you can choose. One way is that stars, when they exhaust their fuel, have a violent end, and they leave behind — like a dead nuclear reactor — these black holes.

So black holes are compact inner parts of the stars that have gravitationally collapsed and have become unbelievably dense.

There’s no analogue. It’s not lead; it’s nothing we can think of. Then these stellar remnants build up. Gas falls in. They become bigger.

I want a certain depth of understanding that comes with people who think mathematically.

Another way is to think about the fact that not even light can escape from a black hole.

If you want to launch a rocket that has to escape the gravitational grip of the Earth, we have to shoot it out at 11.6 kilometers per second. That’s 33 times the speed of sound, so it’s pretty fast.

Now imagine a rocket going out at the speed of light, 300,000 kilometers per second, and it still can’t escape, because the gravitational grip is so strong.

That’s a black hole.

The third way is if you picture space-time as a sheet, then a black hole is a pinch in that sheet. An anomaly in the shape of space.

***

I have many problems with the above.

***

My first objection was that defining the same concept in three different ways and then choosing one depending on the context amounted to casuistry. But Ms. Natarajan replied that this was hot the case:

Nope — it’s not — I don’t use these definitions as needed.

These are three different ways to think about black holes – that are – enigmatic, complex and have defied a single definition — this is just how it is — like it or not!

***

I’m sorry but I take this seriously. First of all words like “bizarre”, “crazy”, “enigmatic” and “complex” as qualities of black holes says nothing to me. Second, you say there are three definitions of black holes and “you can choose.” But when I say “you choose one as needed” you deny that you choose one depending on the problem. This is not clear to me. Are there three types of black holes with different characteristics? Are these independent definitions? One definition you offer is that a black hole is an object from which even light cannot escape. Is this valid for all three definitions of black holes?

***

Physicists define a black hole as an infinitely dense mathematical point, then objectify it as a sinkhole from which even light cannot escape but then they invent countless loopholes in order to do physics with these supernatural objects. After all, if it were true that no light could escape from a black hole, no physics could be done with such an object.

By definition, a black hole excludes electromagnetism and therefore it is a non-physical object. It cannot even be an “object” because an object is something that obeys physics. So in order to make black holes to play physics, physicists let black holes grow hair, they let them collide and merge. All these thermodynamical interactions happen but light cannot escape! How so? I think the best definition of a black hole would be this: A black hole is a suspension of disbelief.

***

I also take issue with your third definition. You tell us to think about a black hole as a “pinch” on the space-time defined as a sheet. Then you forget that you said “space-time” and say that a black hole is an anomaly of “space”. Where do black holes live? In spacetime or in space?

To ask us to imagine spacetime as a sheet is an insult to our intelligence. You know and we know that spacetime is not a sheet. So why are you telling us to assume that spacetime is a sheet and black hole is a pinch in that sheet? The sheet metaphor is just a metaphor and explains nothing. It hides the true explanation, if there is any.

You say “I want a certain depth of understanding that comes with people who think mathematically.” But mathematics can be used to quantify even absurd and bizarre objects. The fact that you can study an object mathematically does not prove that that object exists. We know that Mickey Mouse does not exist. But you can define his weight, height and age and study his properties mathematically. But Mickey Mouse will still be a fictional object. Same with black holes. Unless you have a single physical definition of a black hole that applies to all black holes, what you have will be sophistry. Sophistry or doubletalk happens when a concept is defined many times.

Three definitions of black holes:

1. Stars exhaust their fuel and have a violent end and turn into black holes. I think this type of black hole is assumed to be an infinitely dense mathematical point. Which is absurd.

2. We call a black hole an object from which light cannot escape. It’s strange because this black hole is so dense and small but it harbors light in it and this light cannot escape from it. But you are not talking about light per se but a rocket going with the speed of light. So a black hole is an infinitely dense and infinitely small mathematical point which said to be an “object” and we are talking about a rocket escaping from this objectified mathematical point. We don’t even know if a black hole has a surface from which a rocket can be fired. So we are really in the realm of speculative thought experiments presented as physical truths. We are building absurdity upon absurdity and no one is worried about all these absurd reasoning.

3. Think about a black hole as a metaphor. This is the classic “spacetime as a sheet” metaphor. A black hole is a “pinch” on that sheet. What a meaningless metaphor! It explains nothing. Effectively it means “take my word for it. Believe what I say. I’m an expert on black holes and you are not.” So you are asking us to believe your authority without question.

So what do we learn from these three definitions of black holes?

A black hole is an infinitely dense mathematical pinch in the fabric of spacetime (or space) from which light cannot escape. Where does this light reside in an infinitely dense mathematical point? That is absurd. We defined it as infinitely dense. It may even be pure gravity. It can contain no light. But it is defined in terms of light.

From this I conclude that absurd is legal in physics. We are living in an absurd world. The more absurd the better.

Notes:

 Quanta Magazine article about Ms. Natarajan. Twit in question.

— Casuistry or case-based reasoning, is a method in applied ethics and jurisprudence, often characterised as a critique of principle- or rule-based reasoning. https://en.wikiquote.org/wiki/Casuistry

— Black holes is said to form with gravitational collapse. But what physicists call gravitational collapse is nothing more than lifting oneself up by shoestrings, that will not happen. Gravitational collapse fairy tale violates all of the laws of thermodynamics:

Naturalness in particle physics

This is a philosophical topic. The professional title of the person who writes about “naturalness” does not change the fact that the topic is a philosophical topic. The topic is philosophical and it is independent of the professional title of the person who writes about this topic. If the person who writes about naturalness in particle physics is a physicist this does not make the topic physics but makes the physicist a philosopher.

Sabine Hossenfelder writes that “naturalness, [is] an idea that has become a prominent doctrine in particle physics. In brief, naturalness requires that a theory’s dimensionless parameters should be close to 1, unless there is an explanation why they are not. […] Assuming a probability distribution for the parameters at high energies, you can then quantify the likelihood of finding a theory with the parameters we do observe. If the likelihood is small, the theory is said to be “unnatural” or “finetuned”. The mass of the Higgs-boson is unnatural in this sense, so is the cosmological constant, and the theta-parameter.”

So physicists need to invent philosophical mumbo jumbo in order to call that old ad hoc term, the cosmological constant, “unnatural.” What can be more pathetic than physicists discussing this ad hoc term they dubbed “cosmological” and “constant” for over a century. Cosmological constant is neither cosmological nor a constant but an ad hoc parameter. These physicists, don’t they have anything more substantial to discuss?

The second, and newer, type of naturalness, is based on the idea that our universe is one of infinitely many that together make up a “multiverse.” In this case, if you assume a probability distribution over the universes, you can calculate the likelihood of finding the parameters we observe. Again, if that comes out to be unlikely, the theory is called “unnatural.” This approach has so far not been pursued much. Particle physicists therefore hope that the standard model may turn out to be natural in this new way.

Physicists discuss naturalness of theories they invent by assuming that “our universe is one of infinitely many that together make up a “multiverse.” Why? “In this case, if you assume a probability distribution over the universes, you can calculate the likelihood of finding the parameters we observe. Again, if that comes out to be unlikely, the theory is called ‘unnatural.'”

Not sure if this is a parody of philosophy or if it is a parody of physics. I guess this is what happens if people who spend their education –a very long education, about 25 years– to study how to solve differential equations and make calculations by using 18th century methods and spending years and years learning data analysis techniques and bad programming but study zero –yes, zero– hours of philosophy but when they grow up and start writing papers they write bad philosophy or physicophilosophical mumbo jumbo and call it physics! These physicists are real jokes. Their professional title is Doctor of Philosophy but their knowledge of philosophy is nada, zilch. For a physicist philosophy is any topic that falls outside of legal physics tropes he is familiar with. Their professional titles should really be “Doctors of Data Reduction and Calculation”. Because this is what they learn to do. Even their philosophy is about calculation. To find out if a theory they invented is natural they compute some probability in potential hypothetical universes that may exist only to make the theories they invented natural.

Well, I have to give credit to Sabine Hossenfelder. I was writing the above as I was reading her article paragraph by paragraph but then I saw that she ridicules and destroys these naturalness arguments so eloquently that I cannot hope to match even if clones of myself wrote about the topic in infinity of multiverses for infinity of time dimensions invented by Lisa Randalls of physics.

Ms. Hossenfelder writes: “The biggest problem, however, is the same for both types of naturalness: You don’t have the probability distribution and no way of obtaining it because it’s a distribution over an experimentally inaccessible space. To quantify naturalness, you therefore have to postulate a distribution, but that has the consequence that you merely get out what you put in. Naturalness arguments can therefore always be amended to give whatever result you want.

Damn these phyisicists! They are not only sharlatans but they are crooks too:

“And that really is the gist of the current trend. The LHC data has shown that the naturalness arguments that particle physicists relied on did not work. But instead of changing their methods of theory-development, they adjust their criteria of naturalness to accommodate the data. This will not lead to better predictions.”

***

How did this happen? How did we allow these crooks corrupt the old science of physics into this state of corruption? Who is responsible? What can we do to cleanse academic physics from these useless and unnaturally bad philosophers who posture as physicists?

***

But this is not over. The charlatanism in physics hit the fan long time ago:

“You see what is happening here. Conjecturing a multiverse of any type (string landscape or eternal inflation or what have you) is useless. It doesn’t explain anything and you can’t calculate anything with it. But once you add a probability distribution on that multiverse, you can make calculations. Those calculations are math you can publish. And those publications you can later refer to in proposals read by people who can’t decipher the math. Mission accomplished.

“The reason this cycle of empty predictions continues is that everyone involved only stands to benefit. From the particle physicist who write the papers to those who review the papers to those who cite the papers, everyone wants more funding for particle physics, so everyone plays along.”

Academic physicists especially theoretical so called physicists are a bunch of corrupt academic opportunists, it looks like.

Notlar:

— These are the the referenced articles, by Sabine Hossenfelder, A philosopher’s take on “naturalness” in particle physicsThe Multiworse Is Coming

Video ve futbolun yavaş ölümü…

Futbol hayatın aynasıdır.

Günümüzde futbol onu korumakla görevli bir insan tarafından sırtından vurulmuştur ve can çekişmektedir. Bu hainin adını biliyoruz: İnfantino. Hawk-eye şirketinin kasasını doldurmak için futbolu satan adam.

Futbol bu duruma nasıl geldi?

Geriye doğru baktığımızda video teknolojisinin hem futbolu hem de seyirciyi değiştirdiğini görüyoruz. Bu değişim 35 yıl gibi bir zamana yayıldığı için etkisini anlamakta çok geciktik. Ancak VAR ile futbol bir kırılma noktasına geldiğinde videonun futbol oyununu nasıl yozlaştırdığını ve öldürdüğünün farkına vardık. Ama iş işten geçmiş oldu.

Televizyonda bir futbol maçının görüntüleri ilk defa 1937 yılında İngiliz BBC’de yayınlanmış. İlk canlı yayın 1946’da yayınlanmış. Bir maçın ilk yarısından 20 dakika ve ikinci yarısından 35 dakika canlı olarak yayınlanmış.

Fakat bu yayınlardan sonra futbol televizyondan 20 sene kadar uzak kalmış. 1964’te yayınlanan bir maçı sadece 20 bin kişi televizyondan izlemiş. Statta izleyenlerin nerdeyse yarısı kadar.

Lig maçlarının düzenli olarak yayınlanması 1983-84 sezonunda başlamış.

Futbolun organize olarak oynanmaya 1863 yılında başlandığını kabul edersek, 1983’e kadar, 120 yıl futbol sedece oynandığı yerde canlı olarak seyredilmiş. Futbol seyretmek isteyen stada gelmiş. Doksan dakikanın sonunda oyundan geriye kalan belki bir kaç fotoğraf ve resmi kayıtlar olmuş. Fakat video ile bu durum değişti.

Videodan önce pozisyonların ağır çekimde ve yakın plan tekrarı diye bir şey yoktu. Seyirci oyunu seyrediyordu. Hakemin otoritesi mutlaktı. Hakem sadece gördüğünü çalıyordu. Oyun gerçek zamanda oynanıyordu. Hakem kararlarını gerçek zamanda veriyordu yani hakem anında karar verip ondan sonra düdüğünü çalıp oyunu durduruyordu. Hakemin düdüğünü çaldıktan sonra kararını değiştirmesi veya düşünüp taşınarak karar vermesi söz konusu değildi.

Seyirci seyirci idi. Seyirci maçı seyretmeye geliyordu. Peki ne oldu da günümüzde seyirci seyircilikten çıktı ve oyuncuları ve hakemi yargılayan yargıçlar oldular?

Şöyle bir şey oldu. Gerçek zamanda sahadaki oynanan gerçek futbol kurgulanıp yeni bir video gerçekliği yaratıldı ve maçın bu sahte video görüntüleri maçın gerçek görüntüleri olarak pazarlandı ve seyircilere kabul ettirildi. Sahada oynanan oyun sahte; kurgulanmış sahte görüntüler gerçek, olarak kabul edilir oldu.

Seyirci artık bu kurgulanmış sahte oyunun gerçek oyun olduğuna inanıyor.

Peki sahadaki oyun nasıl kurgulanıyor?

Sahada oynanan oyun en azından 12 kamera ile 12 değişik açıdan kayıt ediliyor. Bu kameralardan bazıları yakın plan çekiyor bazıları ağır çekim yapıyor. Bu sahte görüntüler ekran başındaki bir yönetmen tarafından seçilip anında kurgulanıyor ve ortaya yeni bir gerçeklik ve yeni bir oyun ortaya çıkıyor. Bu sahada hakemin gördüğü ve seyircilerin gördüğü oyun değildir, oyunun başka boyutlarını vurgulayan kurgulanmış bir oyundur.

Sahada oynanan gerçek oyun artık seyircileri tatmin etmiyor çünkü kurgulanmış görüntüler oyunu insan gözünün algılayamadığı değişik boyutlarda göstererek oyuna yeni boyutlar ve yeni heyecanlar katıyor. Nasıl ki bir sinema filmi gerçek hayattan daha eğlenceli ise kurgulanmış oyun da aynı şekilde seyircilere çok daha heyecanlı geliyor. Stattaki seyircilerin bile bir gözü stattaki dev ekranda oluyor ve onlar da alıştıkları kurgulanmış oyunu dev ekrandan seyrediyorlar.

Seyirci artık oynanan futbolun oyun olarak güzelliği ile ilgilenmiyor. Onlar için futbol önemli değil, önemli olan pozisyonların hassas teknoloji ile ölçülmesi. Milimetrik ofsayt kararları ve topun ele değip değmediğini yakın planda ve ağır çekimde tekrar tekrar incelenmesi onlara heyecan veriyor.

Futbol hayatın aynası dedik. Aynı seyirci dünyayı da televizyon ekranından görüyor ve televizyonda gördüklerini gerçek zannediyor.

Futbolun ve seyircinin sahada oynanan gerçek oyundan bu kadar uzakta olduğu bir ortamda VAR teknolojisinin futbola girmesi de çok kolay olmuştur. Seyirci kurgulanmış görüntülerin maçın gerçek görüntüleri olduğuna inandığı müddetçe de VAR’ın adalet getirdiğine inanacaktır.

Benim tavsiyem, canlı yayında pozisyonların tekrarının yasaklanmasıdır. Tekrar olmayınca seyirci eskiden olduğu gibi oyunu seyretmeyi yeniden öğrenecektir. Şu anda seyirci milimetrik bir golün futbola yapılmış bir hakaret olduğunu anlayamıyor. Futbol eskiden olduğu gibi tekrar gerçek zamanda ve insan ölçeğinde oynanmalıdır. Yoksa bir kaç sezon sonra iş işten geçmiş olacaktır.

Laik bir ülkede ezan okunur mu?

Bütün Dünya dergisinin 1 Şubat 2019 sayısında Atatürk ve Türkçe İbadet adlı bir yazı var. A. Erdem Akyüz imzalı bu yazıda, anladığım kadar, ibadetin Türkçe yapılmasının ve ezanın Türkçe okunmasının iyi olacağı söyleniyor. Fakat ben buna katılmıyorum. Bir kere ezan ibadet değildir. Yazıda ezanın “duyuru” olduğu ve namaz vaktini duyurduğunu ve namaza çağrı olduğu tanımı kabul ediliyor. Bu gerçekçi bir tanım değil. Türkiye’de ezanı duyup da namaza giden insan sayısı sıfıra yakındır. Bir kere büyük çoğunluk ezanı duymamaktadır bile. Bunu herkes gözlemleyebilir. İstanbul’da Beşiktaş’ta ezan okunduğunda etrafınıza bir bakın. Ezan kimsenin umurunda değildir. Namaz kılmak isteyenler de zaten namaz vaktini bilirler ve ezandan önce camiye gidip abdest alırlar ve avluda veya camide namaz vaktini beklerler. Ezanın namaza çağırmak gibi bir işlevi kalmamıştır. Günümüzde ezan sadece bir semboldür. Neyin sembolüdür? Devletinin dinin sembolüdür. Türkiye’de laikliğin olmadığının sembolüdür. Devlet kendi camisinden, maaşlı memuru tarafından Arapça bir metni günde beş defa ahaliye dayatmaktadır. Yani konu ezan Arapça mı okunmalıdır, yoksa Türkçe mi okunmalıdır konusu değildir. Eğer laik bir ülke isek ezan okunmamalıdır. Din kamu alanından kaldırılmalıdır. Din şahıslara ait olmalıdır. Devletin dini olmamalıdır. Devlet kamu alanlarında halkına hiç bir dini dayatmamalıdır. Devlet din işlerinden çıkmalıdır.

Peki devletin din işlerinden çıkması ve dinin özel hayatın bir parçası olduğunu kabul etmesi ve ezan okutmaması Türkiye Cumhuriyetinin geleceğinde olabilecek şeyler midir? Tabii ki hayır. Böyle bir şey düşünülemez bile. Kimse duymadığı halde devlet ezan okutmaya devam edecektir.

Notlar:

— Devlet din işlerinden çıkabilse bütün gücünü devlet işlerine ayırabileceği için sanayide patlama yapabilecektir. Bunun örneğini Güney Kore’de gördük.

— Suadiye’de ezan okunuyor ama kimse duymuyor.