Toplumsal detoks

Son yazılarıma bakıyorum da, hep din ve dinin yan sanayileri hakkında yazmışım.

Ne kadar tatsız ve çirkin bir konu!

Ama dinden kaçmanın imkanı yok. Din toplumun her yerine sızmış ve bulaşmış; toplumun her yerini kirletmiş; düşünce tarzımızı etkilemiş; aklımızı devre dışı bırakmaya çalışmış.

Hayatı boyunca her 3 saatte bir, Arap sömürgeciliğinin propagandası ile kafası ütülenen bir insanın dinden bağımsız düşünmesi beklenebilir mi?

Toplumdaki bütün geri kalmışlığın, bâtılın, ilkelliğin, pisliğin ve sahtekârlığın dinden ve dincilerden kaynaklandığını biliyoruz. Buna rağmen dini hayatımızdan çıkarıp atamıyoruz.

Bazı “iyi polis” ilahiyatçıların dediğine göre, bu bize dayatılan İslam gerçek İslam değilmiş; bir gerçek İslam varmış, o İslam safmış, barışçılmış ve insancılmış. Bu gerçek İslam’ı bulup uygulayabilsek, ülkemiz bir yeryüzü cenneti olurmuş.

Nerde bu insancıl İslam? Hiçbir yerde görülmemiş. Yok böyle bir din.

Dini özelleştirerek, dini toplumsal alandan atabiliriz ve toplumsal detoks yapmış oluruz.

Bedenimizi kirleten toksik kimyasallardan nasıl ki detoks yaparak kurtuluyorsak; toplumun toksik pisliği dindenden de dini özelleştirerek kurtulabiliriz. Böylece toksik din toplumsal alandan tamamen atılır ve ait olduğu yere, yani, şahsi alana gönderilmiş olur.

Notlar:

Rapor: Dinin özelleştirilmesi

— “İyi polis” ilahiyatçı olarak Cemil Kılıç’ı gösterebilirim. Atatürk’çü ve cumhuriyetçi olduğunu söyleyen Cemil Kılıç’ın Kuran ile Aldatmak adlı kitabı hakkında yazımı okuyabilirsiniz.

Türbanlı ihanet

Ne ilginç bir ülke! Bu türbanlı kadın, takmış takıştırmış bir kafede tek başına oturup sigara içebiliyor. Başına bağladığı türbanın temsil ettiği eril zihniyet iktidara gelince onu şeriat adına eve kapatacağını hiç düşünmüyor.

***

Kimse bu kadını rahatsız etmiyor. Şeriat polisi gelip

bacım sen burada tek başına oturamazsın. Senin ağbin, kocan, baban yok mu? Yallah evine. Bir daha seni buralarda böyle yalnız başına görmeyelim. Hem sen kadınların uluorta sigara içmesinin şeriata aykırı olduğunu bilmiyor musun?

demiyor.

Hatta şeriat polisi —Kuran’da emredildiği gibi— bu kadını taşlayarak öldürebilir de. Çünkü kimbilir telefonda kiminle konuşuyor. Mutlaka sevgilisiyle konuşuyordur. Yani zina yapıyor. Vurun kahpeye…

***

Bir de şu kafa profiline bakın! Kafasının arkasında uzayıp giden toplanmış saçı. Bu bayan saçlarını gizlemiyor saçlarını teşhir ediyor!

Bu kadının türban takarak onay verdiği karşı devrimci güçler Türkiye’ye şeriat getirmek istiyor. Şeriat düzeni gelirse, o burada oturup kendi başına sigara keyfi yapmak değil, evinden bile çıkamayacak. Ve o çok sevdiği rengarenk türbanlarını takmak yerine, kara çarşaf giymeye mahkum olacak.

***

Keyfini çıkardığı bu özgürlüklerin ne kadar zor kazanıldığından haberi yok. Türban takarak özgürlük savaşı verdiğini zanneden; karşı devrimcilerin elinde oyuncak olmuş bir piyon o.

***

Bu kadın kendinden önce gelmiş hemcinslerine ihanet ediyor. Osmanlı’nın ilerici kadınları çarşaftan çıkmak için savaştılar. Çarşaftan çıktılar. Sokağa çıkma hakkı kazandılar. Dinî baskılardan kurtulup iş hayatına girdiler. Topluma katkı sağlamaya başladılar. Bu türbanlı kadın bütün bunları hiçe sayan bir şımarıklık içinde kadınların yüzyıllık kazanımlarını geri vermek istiyor. Keyfini sürdüğü bu hürriyeti kendisine kazandıran cesur kadınlara ihanet ediyor.

Notlar:

Osmanlı’nın cesur kadınları.

1913 yılında kurulan Cemiyeti Teali-i Nisvan, yani “Kadının Durumunu Yüceltme Cemiyeti”.

Türbanla ilgili diğer yazılar.

Kuran’ı neden okuma[ma]lıyız?

Dinin insanları nasıl böldüğüne bir kere daha şahit oldum. Din toplumsal hayatta var olduğu müddetçe, insanları bölmeye devam edecektir. Din özelleştirilmelidir ve toplumsal alanlarda dinin izi kalmamalıdır.

***

Polat Safi Kuran’ı okuyarak anlamayı tavsiye eden bir paylaşım yapmış.

Yorumlarda görüyoruz ki insanlar hemen kutuplaşmışlar ve din üzerinden birbirlerine hakaret ediyorlar, birbirlerini aşağılıyorlar, herkes diğerini cahillikle suçluyor… Neden? Çünkü, herkes Kuran’ı kendine göre anlıyor ve kendileri gibi anlamayanları din düşmanı ilan ediyor. Ne kadar absürd bir durum! Kuran bu kadar ciddiye alınacak bir metin mi?

“ Kuran’ı anlamaya çalışan arkadaşlara, pek denenmeyen, ilginç bir yöntem olabilir ama Kuran okumalarını öneririm.”

Polat Safi, alaycı bir şekilde, insanlara Kuran’ı anlamak için Kuran’ı okumalarını tavsiye ediyor.

Ben de şu yorumu bıraktım:

Kuran’ı okuyarak anlamak o kadar kolay bir iş değil. Kuran’daki her cümle için en az yüzlerce yorumu anlamanız gerekir. Yorumlar da genelde bir çok çelişkili veya zıt ifadeler ihtiva eder. Kuran’ı derinlemesine okudukça daha az anlarsınız gibi bir durum ortaya çıkıyor.

Ben burada aslında sadece Kuran için geçerli olan bir durumdan bahsetmiyorum; bu durum sabit tutulan her metin için geçerlidir. Sabit tutulan bir metnin sahipleri vardır, bunlar da okulcu akademik doktorlardır.

Okulculuk, akademik okulcuların mesleğidir. Bunlara eskiden ”skolastikler” denirdi. Okulcuların asıl işi bilgiyi gizlemektir. Daha sonra gizledikleri bilgileri satarlar; yani öğretirler. “Doktor” demek zaten bir doktrini öğretmek için kendisine lisans verilmiş kişi demektir. İlahiyat doktorlarının hiyerarşisi o dinin ruhban sınıfını meydana getirir.

Okulcu doktorlar doktrini, yani sabit tutulan metni, öğreterek para kazandıkları için, öğretilecek materyeli giderek daha karmaşık ve anlaşılmaz hale getirirler. Bunu da doktrine yorumlar yazarak yaparlar. Böylece, bir sömestirde öğretilebilecek bir konu 10 sömestire yayılır. İlahiyat doktorlarına da iş çıkar.

Ayrıca, bilgiyi gizleyerek tekellerine alırlar ve bu gizli bilgileri doğaüstü bir gücün kendilerine verdiğini iddia ederler.

Bu skolastik, okulcu gizleme ve karmaşıklaştırma yöntemleri Kuran’a da uygulanmıştır. Bu sebepten de Kuran’ı okuyarak anlamak kolay değildir.

Zaten Kuran’ın okuyarak anlaşılabileceğini söyleyebilmek için her ayetin özünde sabit ve değişmeyen bir anlamı olduğunu varsaymak gerekir. Bu doğru bir varsayım değildir.

***

Başka bir deyişle, okulculuk, sabit tutulan bir kutsal metni, yıllar süren bir eğitim sürecinde öğrenmek, ezberlemek, öğretmek ve yorumlamak demektir.

Yorumlamak işi çok önemlidir çünkü sabit tutulduğu için değiştirilemeyen metin, yorumlar aracılığı ile çağın gerçekleri ile uyumlu hale getirilir.

Bu okulcu Kuran doktorları, 1400 yıldır Kuran yorumu yazıyorlar. Kuran’ın sabit olan metnini bu yorumlardan ayrı düşünmek mümkün değildir.

***

İnsan zekasının okunan bir metni nasıl çözümleyip anladığı değişmeyen kurallara bağlıdır. Bu kurallar Kuran için de geçerlidir, çünkü Kuran da bir metindir.

***

Kuran’ı ilk defa okuyan birisi, okuduğu metni kendi bilgisine göre yorumlar ve anladığını zanneder. Her yorum bir anlayıştır.

Kuran’ı yüzlerce kere okumuş, Kuran’da bahsedilen konuları ve kavramları kavramış; ayetlerin iniş sebeplerini bilen birisi ise aynı ayeti bambaşka yorumlayacaktır.

Bu gözlemlerden çıkardığımız ilk kaçınılmaz sonuç şudur:

aynı ayeti okuyan farklı kişiler, o ayeti kendi bilgi seviyesine göre yorumlayarak anlar.

İkinci kaçınılmaz sonuç da şudur:

Kuran’ın metninin İçsel bir anlamı yoktur. Ayetlere okuyanlar anlam verir.

Yani, Kuran’da yazılı olan işaretlerin, harflerin, kelimelerin, ayetlerin, surelerin ve Kuran’ın bütününün hiç bir anlamı yoktur.

Kuran’ın sonsuz yorumları vardır, çünkü Kuran’ı her okuyan ona ayrı bir anlam verir.

Peki, Allah bu ayetlerin özüne; insanların anlaması için özgün bir anlam yüklemiş midir? Hayır. Yüklemiş olsa bile biz bilemeyiz.

Ama yukarda bahsettiğimiz okulcu, kavuklu, cüppeli, takunyalı ruhbanlar bize Kuran’nın böyle gizli bir anlamı olduğunu ve Allah’ın o gizli anlamı bunlara bildirdiğini söylerler.

Televizyonda yaptıkları “sohbet” programlarında Arapçayla karışık bir Türkçe ile açıkladıkları bu gizli anlama inanmazsak da bizi kafirlikle suçlarlar. Ne güzel bir tezgah ama!

Bu tezgah, çok iyi bildiğimiz din ile aldatmaktır; Kuran ile aldatmaktır; Allah ile aldatmaktır. Kavuklu, cüppeli ruhbanların adının geçtiği her yerde mutlaka aldatmak vardır.

***
Özetlersek:

Ayetlerin tek bir anlamı yoktur; okuyan herkes kendi bildiği gibi anlar.

Ruhbanların bir ayete verdiği anlamın; aynı ayete benim verdiğim anlamdan daha gerçek bir anlam olduğunu kim söyleyebilir?

Her ayetin, Allah’ın onayladığı, tek ve doğru bir anlamı olduğu ve bizim o anlamı anlayabileceğimiz, herkesin kabul ettiği yanlış bir ön kabuldür. Ayetler tek bir anlamı olan matematik formülleri değildirler.

Üstelik hiç bir cüppeli Kuran “alimi” veya şeyh bu “Allah’ın onayladığı” anlama ulaşamaz, çünkü böyle bir anlam yoktur.

***

Kuran’ın; onu okuyanlar kadar anlamı olduğu, yani sonsuz anlamı olduğu, sadece Kuran için geçerli değildir; sabit tutulan her metin için geçerlidir.

Örnekler:

Bugün, Darwin’in kitabını okuyup anlamanız çok zordur; yıllarınızı alır. Bulduğunuz her cevap, yeni sorular üretir. Derinleştikçe anlamın flulaştığını farkedersiniz çünkü okulcu doktorlar Darwin’in her yazdığı cümle için bir kitap yazmışlardır.

Aynı şey Newton’un Principia olarak bilinen kitabı için de geçerlidir. Principia’yı okuyup Newton mekaniğini anlayamazsınız çünkü üç asırdır Newton’un müritleri, Newton’un her cümlesi için ciltler dolusu kitap yazmıştır.

Einstein’ın Genel İzafiyet Kuramı bir dergide yayınlanmış bir kaç sayfalık bir makaleden ibaretti. Einstein bugün dünyaya gelse kendi kuramını tanıyamadığı gibi anlayamazdı bile. Okulcu doktorlar ordusu, durmadan çalışan karıncalar gibi, Einstein’ın kısa makalesi üzerine bitmez tükenmez yorumlar yazıp bir kum tanesinden bir çöl yaratmışlardır.

Aynı şey, Marx’ın siyasi doktrini için de geçerlidir; Marx’ın orijinal yazıları etrafında inanılmaz karmaşık bir yorum sistemi oluşmuştur.

Kuran da sabit tutulan ve okulcu doktorlar tarafından ele geçirilmiş bir metin olduğuna göre aynı yorum yumağı Kuran’ın etrafında da örülmüştür.

Onun için ”Kuran’ı okuyayım da anlayayım“ çok naif bir görüştür. Bir başladınız mı okumaya, yıllar geçecektir ve Kuran okuyarak ihtiyarlayacaksınız ama Kuran’ı daha iyi anlamış olmayacaksınız. Belki yeni bir yorum getirmiş olacaksınız, o kadar.

***

Ama çok daha önemli bir soru var: Kuran’ı NEDEN okuyup anlamalıyız?

Kuran’ın kendisi Kuran’ı okuyun diyor ama bu yeterli bir sebep değil. Neden okuyalım?

Kuran’ın kitaplaşma sürecine baktığımızda, bugün elimizde bulunan ve “Kuran” dediğimiz kitabın, Arap halifeler tarafından peygamberin ölümünden çok sonra yazıldığını görüyoruz. Halifeler peygamberden kalan bütün ayetleri yakıp yokediyorlar ve kendi amaçlarına uygun yeni bir Kuran yazdırıyorlar.

Halifelerin amacı, İslamın da; Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi tek seferde, ciltlenmiş bir kitap olarak inmiş bir kitabı olduğu propagandasını yaymaktı. Çünkü, inanmayanlar, “bu nasıl bir kitap, parça parça iniyor” diye peygamberi eleştiriyorlardı.

Peygamber öldüğünde Kuran diye bir kitap yoktu. Ayetler kemik ve tahta parçalarında bölük pörçük yazılmış halde bulunuyordu.

Fakat, Kuran’da, Kuran’ın ciltlenmiş bir kitap olarak indiğini söyleyen ayetler vardır.

Daha ayetlerin yarısı bile inmemişken, peygambere, “biz bu Kuran’ı bir kitap olarak indirdik” mealinde ayet gelmesi en azından peygamberi şaşırtmaz mıydı? Ayetlerin peyderpey indiğini gören ve bilen insanların “Biz Kuran’ı tek bir seferde bir kitap olarak indirdik” diyen bir ayete inanmaları mümkün mü?

Daha ortada Kuran yok, ”biz Kuran’ı kitap olarak indirdik” diye bir ayet geliyor. Belli ki bu tip ayetlerin, yani Kuran’ın kendinden bir kitap olarak bahsettiği ayetlerin, Kuran kitaplaştırılırken, yani sonradan, eklendiğinden şüphe olamaz.

Peygambere inen ayetlerin halifeler tarafından yokedildiğini ve halifelerin yeni bir Kuran yazdırıp “bu Kuran Allah’ın tahrif edilmemiş sözüdür” diye dünyaya tanıttığını da biliyoruz. Bildiğiniz sahtekarlık yani. Din ile aldatmak daha halifelerden başlamış. Eski bir gelenek yani. Yalancı, sahtekar, katliamcı, kısaca insanlığın yüzkarası olan halifelerden de başka bir şey beklenemezdi.

Peki neden Kuran’ı okuyup anlamamız gerekiyor?

Ben bir sebep göremiyorum.

Modern dünyada yaşayan, akılcı ve bilimsel düşünceye inanan çağdaş bir Türk’ün Kuran’ı okuması için bir sebep göremiyorum. Kuran’ın, bizim için, Gılgameş kanunları kadar bile değeri yoktur. Belki sadece tarihsel bir değeri vardır ve bu konu ile ilgilenen tarihçiler açar okur.

***

Bir kere, Kuran’da bahsedilen ve şeriat denen hukuk sistemi bizi hiç ilgilendirmiyor. Dediğim gibi, biz Gılgamış kanunları ile yönetilmiyoruz; şeriat kanunları ile de yönetilmiyoruz. Bu kanunları bilmemiz için bir sebep yok.

Türkiye laik bir Cumhuriyettir ve Cumhuriyetin kendi hukuk sistemi ve yasaları vardır. Kuran şeriatı bizi ilgilendirmez. Okumamıza da gerek yok.

Kuran’ın Medine’de inen ayetleri artık devletleşmiş olan Arap kabileleri için iptidai bir miras ve aile hukuku geliştirmek için inmiş ayetlerdir. Bu konularda sorun çıktıkça peygamber doğaçlama çözümler üretip, çözümlerini ayet olarak indirerek resmileştiriyordu.

Eğer miras veya aile hukuku ile ilgili bir sorun yaşıyorsanız Kuran’ı mı açıp okursunuz yoksa bir avukata mı danışırsınız? Ben avukata danışırım ve herkesin de aynı şeyi yaptığını düşünüyorum. O zaman neden ülkemizde geçerli olmayan ilkel bir hukuk sistemini okuyup anlamaya çalışalım? Çok saçma değil mi?

Türkiye laik bir Cumhuriyettir ve insan ilişkilerini düzenleyen bir medeni kanunu vardır.

Kuran’ı, peygamberi rol model almak için de okumamız gerekmez.

Yobazların dillerinden düşürmedikleri bir ”peygamber efendimiz” lafı vardır.

Peygamber ne yaptıysa aynısını yapmalıymışız. Neden?

7. yüzyıl Arap çöllerinde Bedevi kabile töresine göre yaşamış bir şahsın yaşam tarzı modern Türkiye’de yaşayayan insanlara nasıl örnek olabilir?

Olamaz.

Tarihî şahsiyetleri örnek almak isteyenler olabilir, alsınlar, ama eğer kendimize ve çocuklarımıza bir rol model arıyorsak, Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını inceleyip kendimize dersler çıkartabiliriz. Atatürk gibi kendi içimizden çıkmış çok değerli bir insanı örnek almak mı bir Türk’e yakışır yoksa etrafında köleler ve cariyelerle yaşamış ve çıkarttığı savaşların ganimetleri ile zengin olmuş bir Arabı mı?

Peygamber bâtılı; Atatürk ise bilimi ve aklı temsil ediyor. Tabii ki Türkler olarak Atatürk’ten öğreneceğimiz çok şey var. “Efendi” olarak bize dayatılan birisinden öğreneceğimiz hiç bir şey yoktur. Kuran’ın hedefi, egemen güçler için “sürü” yetiştirmek. Onun için Kuran diyor ki, nerede bir efendi görürsen, peşine düş onu taklit et. Tarikatların bu kadar popüler olmasının sebebi bu değil mi?

***

Cumhuriyet’in bize sunduğu modern yaşam tarzının tam aksini sunan Kuran’ın hukuk bölümlerini okumayacaksak geriye ne kalıyor?

Geriye ilkel bir kozmoloji kalıyor.

Dünya düzdür ve sabittir diyen bir kozmoloji. Uzay yedi kattır ve yedinci katın en tepesinde Allah’ın tahtı vardır diyen bir kozmoloji. Bu kozmolojiyi okuyup anlamasak da olur.

İnsanlar Kuran’ın böyle ilkel bir kozmolojiyi kabul ettiğini öğrenince, Kuran’ın yanlış olduğunu akıl yolu ile ispatlamaya çalışırlar. Bence okuyup vakit harcamamak çok daha iyidir.

Başka ne kalıyor geriye?

İntikam ve şiddet düşkünü bir tanrının kendisine ortak koşanlara cehennemde nasıl işkence edeceğine dair ayetler kalıyor geriye.

Kullarına kendini beğenmişliğin ne kadar kötü olduğunu söyleyen bu tanrı durmadan “En büyük benim! En güçlü benim! Höt! Döt! Savulun! Cehennemde yakıcı geliyor!” diye kendini methedip duruyor. Bu kendini beğenmiş tanrının övünmelerini okumasak da olur.

Zaten cehennem ve cezalandırma tehditlerini Kuran’ı açıp okumamıza gerek yok çünkü cüppeli taife küçüklüğümüzden beri bizi bu hikayelerle korkutmaktan zevk alırlar. Kaçamayacağımız bir din propagandası içinde büyürüz.

Türkler ve Türklükle hiç bir ilgisi olmayan İslam dini ve kitabı Kuran hayatımız boyunca bize günde beş defa ezan ile hatırlatılır.

Ezan, çocuklara, ”sen Türk değilsin, sen Türkiye’de yaşamıyorsun; sen bir Arap sömürgesinde yaşıyorsun” der ve bu fikirler Türk çocuklarının kafasına işlenir.

Hangi bağımsız ülkenin semaları günde beş defa yabancı bir dil yankılanır? Sadece sömürgelerde böyle bir şeye izin verilir. Ezanın Türkçe okunması da bir şeyi değiştirmez; İslam bizim dinimiz değildir, Arapların dinidir.

***

Kuran’da modern Türk insanını ilgilendirecek bir şey bulamadık.

Peki başka ne var Kuran’da?

Tevrat’tan ve İncil’den alıntılanmış eski hikayelerin başı sonu belli olmayan bölük pörçük anlatılmış versiyonları var. Bu hikayeler sizi ilgilendiriyorsa, onları İncil’den veya Tevrat’tan okuyabilirsiniz. Hatta, Muazzez İlmiye Çığ’ın kitaplarını alıp okursanız bu hikayelerin Sümer’lerden geldiğini anlarsınız. Bu eski hikayelerin kötü söylenmiş versiyonlarını Kuran’dan okumakta ısrar etmenin ne anlamı var?

Geriye bir de sihir ve bâtıla inanmamızı isteyen palavralar kalıyor. Palavra dedim çünkü gerçekten palavra.

Sonuç: Kuran’ın metninin bir anlamı yoktur; okuyan o metni anlamlandırır. Çağdaş Türk insanının Kuran’dan alabileceği ne bir ahlak dersi ne de bir yaşam kuralı vardır.

***

Ama Kuran’ı okumamak için bir çok sebep vardır. Kuran’ın özellikle çocuklardan uzak tutulması gerekir. Çocuğunu seven hiç bir anne, içinde bu kadar şiddet, korku, kötü örnek olan; sihir ve bâtılı öven; sorgulamadan inanmayı akla üstün tutan, bir kitap ile çocuklarının zehirlenmesini istemez.

Kuran 7. yüzyılda çöllerde dağınık bir şekilde, birbirlerine düşman olarak yaşayan Arap kabilelerini bir bayrak ve bir tanrı altında birleştirmek için tasarlanmış ve yazılmış bir siyasi metindir. Araplar İslamlaşıp peygamberin kurduğu İslam devleti altında birleşince Kuran’ın bu ilk işlevi tamamlanmıştır. Yani Mekke’de inen ayetlerin bir hükmü kalmamıştır.

Kuran’ın ikinci işlevi de, Arap olmayan komşu devletlerin, özellikle Türklerin, İslamlaştırılıp, sömürgeleştirilmesinin Allah’ın emri olduğu yalanını dayatmak için Kuran’ın yalancı şahit olarak kullanılmasıdır.

Kuran’ın bu işlevi de tamamlanmıştır.

Kuran günümüzde sadece tarihçileri ilgilendiren bir belge olarak önemi vardır. Hiç bir çağdaş Türk insanının Kuran’ı okuyup anlamak ve hayatını Kurana göre düzenlemek gibi bir yükümlülüğü yoktur.

Halk zaten bu durumu çok iyi anlamıştır. Halk Kuran okumuyor; ezanı duymuyor; halk kendine göre, bir alaturka din yaratmış ona “İslam” diyor. Bu bir tip Cuma müslümanlığı; veya Bodrum’da Bayram tatili müslümanlığı gibi bir şey.

Yoksa halk Kuran okumanın gereksiz olduğunu biliyor; evindeki Kuran’ı okumadan işlemeli bir saten torbaya koyup yüksek bir yere asıyor.

Doğrusu da bu.

Diyanet’in Tarikatlar Raporu

Aydınlık gazetesi Diyanet’in gizli tarikatlar raporunu yayınlamış.

Dinin özelleştirilmesi kapsamında devlet bu karşı devrimci ihanet yuvalarını kapatmak için daha ne bekliyor?

İlk iş olarak, tarikatlar siyasi parti statüsüne alınmalıdır. Bunlar dinî kuruluş değildirler. İktidar peşinde olan siyasi örgütlerdir. Amacı açıkça laik cumhuriyeti yıkıp şeriat getirmek olan ve bunu eylemleriyle, giyinişleriyle, konuşmalarıyla açıkça belli eden bu şeyhler ve müritleri nasıl bu kadar palazlanıyorlar?

Türk çocuklarını devşirip Araplaştıran şeyhlerin bu ağır suçu nasıl cezasız kalabiliyor? Vatan hainliği ile cezalandırılması gereken bu Arap uşaklarını, tam aksine, devlet besliyor. Bu nasıl oluyor?

Notlar:

Dinin Özelleştirilmesi ile İlgili Bir Rapor.

İslam usulü El Bigbang

img_20190621_1201164256432560850911448.jpg
Kuran’ın evren anlayışı: Yedi kat semadan meydana gelmiş evrenin altında sabit duran düz bir dünya; dünyanın merkezinde Kabe. Yedinci semanın tepesinde El İlah’ın tahtı. Bu evren mi Bigbang’le yaratılmış?

Niyazi Beki Kuran ile Bigbang’i ilişkilendirmiş. Bu sorunlu bir şey. Bigbang masalını uyduran fizikçiler bugün Bigbang’ı yüceltirler, yarın “Bigbang öldü; yaşasın ‘Asıl Gerçek Bigbang'” diye yeni bir masal uydururlar. Akademik merdivenleri tırmanmaya başlayan her yeni fizikçi kuşağı yeni yaradılış masalları uydurur ki kariyer yapabilsinler; onun için sabit tutulan bir metin olan Kuran’ı fizikçilerin spekülasyonlarına karıştırmamak daha iyidir. Fizik masalları ile Kuran’ı ilişkilendirmek Kuran’ın değerini arttırmaz.  Zaten tek bir Bigbang yoktur. Bigbang şemsiyesi altında fizikçiler çoğu birbiri ile çelişkili yüzlerce Bigbang sürümü yaratmışlardır.

***

Hem neyi ispat etmek istiyorsunuz? Kuran’ın, Bigbang yaradılış efsanesine uyumlu olduğunu mu? Kuran Bigbang’i bilmiş mi demek istiyorsunuz? “Bugün bilim adamlarının söylediğini Kuran 1400 sene önce söylemiş” mi demek istiyorsunuz? Bu masalları uyduranlara “bilim adamı” sıfatını yakıştırmak ne kadar doğru bu da tartışılır.
Ne yazmış Niyazi Beki:

Kâinatın ilk girizgâhından maksadımız, onun var edildiğinin ilk aşamasıdır. Güzergahı ise kâinatın ilk patlamadan sonra, takip ettiği aşamada harikülade bir misyon üstlenmesidir.

Türkçesi: Evren nasıl varolmuş; neden var; nereye gidiyor; misyonu nedir?

Niyazi Beki bu eski soruları İslam açısından halletmeye çalışmış.

Bu ve buna benzer sorular, mesela yaradılışın bir amacı veya hedefi olup olmadığı gibi sorular, skolastik felsefenin en eski sorularıdır. Bunlar İslam dini ile ilgisi olmayan ve Kuran’dan cımbızlanmış cümleler ile cevaplanamayacak sorulardır. Zaten Niyazi Beki, cevap aramıyor, Kuran’ın sözlerini önkabul olarak alıyor ve herşeyi bu önkabuller ile açıklıyor.

Bu misyon kâinatın bütün organlarının her zaman, sonsuz ilim, hikmet ve kudret sahibi olan Allah’ın iradesine boyun eğdiğini, onun tarafından idare edildiğini göstermektedir.

Burada Allah’ın iradesi, aynı fizikte kullanılan Newton’un güç kavramına benzer bir şey olarak tanımlanmış sanki. Fizik söylencesine göre bütün gezegenler, güneşten kaynaklı bu Newton gücüne boyun eğer ve güneşin etrafında ya , onun gibi bir şey. İslam’da güneş tanrısının gücü, Allah’ın iradesine dönüşmüş. Allah, Arapça “İlahların İlahı” yani “El İlah” demektir.

Peygamber, Kabe’de bulunan 360’dan fazla putun tek bir ilahı olduğunu ve bu ilahın adının da El İlah olduğunu söyleyerek tek tanrıcılığa geçiş yapmıştır. Çok ilahtan, tek bir ilaha. Ama ilah kavramı devam etmiştir.

Arapça’da ki “El” eki Türkçe’de yok. “El” bir şeyin tek ve belirli bir şey olduğunu ifade ediyor. “İlah” dersek, herhangi bir ilah olabiliyor; “El İlah” dersek, “O İlah”, “Tek İlah” “İlahların İlahı” gibi anlamlar elde etmiş oluyoruz. Yani, genel şeyleri ifade eden bir isimden bir özel isim yapmış oluyoruz. Biz Türkçe’de bunu bir kelimeyi büyük harfle yazarak da yapabiliriz. Küçük harfle “peygamber” yazarsak, belli bir peygamber anlaşılmaz, ama “Peygamber” yazarsak o zaman, tek bir insandan bahsettiğimiz anlaşılır.

İslam’dan önce Kabe’de putları bulunan en güçlü tanrılardan biri Güneş tanrısı Şems idi. Hübel ay tanrıçası idi. Bu iki ilah ve diğerleri tek bir isim altında, “El İlah” olarak birleştirildi. Dağınık şirketleri, tek bir çatı altında toplayıp bir holding kurmak gibi bir şey.

Putları kırmak, putların temsil ettiği ilahları tedavülden kaldırmaz. Zaten genel kanının aksine, insanlar putların cismine tapmıyorlardı; putların temsil ettiği ilahlara tapıyorlardı. Ay tanrıçası Hübel’in Kabe’deki taştan temsiline tapmıyorlardı, Hübel’e tapıyorlardı.

Allah’ın, yani El İlah’ın, taştan bir putu yok ama 99 tane putlaştırılmış ismi var. El İlah’la ilgili sayısız sıfatlar var (isimleri zaten El İlah’ın sıfatlarıdır).

img_20190621_0845212532197300521290826.jpg
Kuran putuna tapanlar.

Hatta, El İlah’ın sözlerini ihtiva eden Kuran kitabının cisminin bile El İlah’ın putuna dönüştürüldüğünü söyleyebiliriz. İnsanlar göremedikleri bir varlığı bir görsel ile ilişkilendirerek onu görünür yaparlar. Bir ülkeyi göremeyiz, onun için o ülkeyi temsil eden bir bayrak tasarlayıp, o bayrakla ülkeyi görünür yapıyoruz. Putlar da ilahların görünür halleridir. İlahların cisimlendirilmiş halleridir. İlah ile put arasındaki ilişki tamamen soyut bir ilişkidir. Ama insanlar putların ilah olduğu hatasını hep yaparlar. Yani cismin görüntüsünü cisim ile karıştırırlar.

***

Niyazi Beki kâinatın “büyük bang” denen bir patlama ile başladığını kabul ediyor ve Kuran’da büyük bang masalını destekleyen ayetler arıyor ve buluyor.

a. Retk ve Fetk meselesi

Retk ve fetk, ayırmak ve bitiştirmek demek.

Bir lafı Arapça söyleyince kutsal ve ilahi oluyor ya, Niyazi Beki ondan “retk ve fetk meselesi” diyor; yani ayırmak ve bitiştirmek meselesi.

Biz Arapça yerine Türkçe ayırmak ve bitiştirmek dedik, hiç de ilahi bir anlatım olmadı. Arap ilahı El İlah hiç bitiştirip ayırır mı ancak retk ve fetk eder!

Niyazi Beki Enbiya suresi, 30. Ayet’i örnek olarak vermiş:

İnkar edenler görmedi mi: Gökler ve yer bitişik idi. Biz onları birbirinden ayırdık. Her canlı şeyi de sudan yarattık. Hâlâ mı inanmıyorlar?

İnandırıcı bir şey söylemiyor ki inanalım! Kendi kendine şahitlik yapıp bir de inanmıyoruz diye bize fırça atan bir ilaha nasıl inanalım?

“Ben yalan söylemedim” diyen ve delil olarak da “Ben yalan söylemedim, hâlâ inanmıyor musunuz?” diyen birine inanır mısınız? Kendi sözünü delil gösteren bir şüpheliye hangi mahkeme inanır? Ama El İlah’ı sorgulayacak veya yargılayacak bir mahkeme olmadığına göre insanlar inanmak zorunda kalıyorlar.

Üstelik elimizdeki Kuran’ı yazanların Arap halifeler olduğunu biliyorsak Kuran’ın sözlerine inanmamız iyice zorlaşır. Kuran’da kabul edilen evren düzeni Tevrat’tan alınmıştır. Peygamberi, “eskilerin masalları”nı anlatıyor diye eleştiren çağdaşları haksız sayılmazlarmış.

Kuran, gökler ve yer bitişikti, diyor. Bu ne demek ki? Resmini çizsek, şöyle bir şey mi olurdu acaba:

img_20190621_0850471892059271136166158.jpg
El İlah gök ve yeri böyle ayırmadı.

Hayır. Böyle ayırmamış. Önce, kaosu yaratmış. Ondan sonra kaosun içinden yer ve göğü ayırmış. Yer ve göğü ayırdık demek, kaosu düzenledik demek. Şöyle bir grafik daha doğru olabilir:

img_20190621_1046318860894290337335293.jpg
El İlah, önce kaosu yarattı. Sonra kaostan dünyayı yarattı. Diyorlar.

1400 yıldır, bu ayete kitaplar dolusu yorum yazılmış. Şöyle bir şey düşünelim: Aynı sözleri, İslam’dan önce Kabe’de bulunan en önemli putlardan biri olan ay tanrıçası Hübel söylemiş olsa… El İlah’ın söylediğine mi inanacağız, yoksa Hübel’in mi? Hangisinin otoritesi daha fazla acaba? Hangisi daha inandırıcı? Hübel bir tanrıça olduğu için onun sözleri eril El İlah’ın ki kadar değerli olamaz mı diyeceğiz?

Hübel:

Merhaba, ey insanlar! Ben ay tanrıçası Hübel. İnkar edenler görmedi mi? Gökler ve yer bitişikti. Ben onları birbirlerinden ayırdım. Her canlı şeyi de sudan yarattım. Hâlâ mı inanmıyorsunuz?

Hübel, yerle gök birleşikti, ben onlar ayırdım, diyor. El İlah’ın söyledikleri ile aynı. Kime inanacağız?

Hübel, El İlah’tan daha samimi konuşmuş. El İlah kendine “biz” diye hitap ederek büyüklük taslamış. Hübel “ben” diye samimi konuşuyor.

Eğer Mekke’nin iki eski ve aynı derecede saygıdeğer ilahı aynı şeyi söylüyorsa, El İlah’ın sözünü Hübel’in sözüne tercih etmek için bir sebep göremiyorum. İkisi de kendi sözlerinin doğruluğunu ispatlamak için kendi sözlerini delil olarak gösteriyorlar.

Neyse, biz Niyazi Beki’nin yazdıkları ile devam edelim:

Bu ayette, gökler ve yerin önce —tek bir elden çıktığına, yaratıcının bir tek olduğuna işaret etmek üzere— ontolojik bir hamur veya kozmik bir çorbanın içindeki tanelerin (kâinatın organlarını oluşturacak nüvelerin) birbirinden ayrıştırıldığını ve her birisinin farklı yerlere yerleştirildiğine dikkat çekilmiştir.

Çok zorlama bir açıklama olmuş. Ayet’in kendisi ontolojik (yani, varlıksal) bir hamurdan bahsetmiyor. İlgisi yok. Niyazi Beki, hayal gücünü kullanarak ayete ayette olmayan anlamlar yüklüyor.

Varlıksal çorba pişiyor. Daha çok pekmez kazanına benzemiş!

İslam dininin “tek yaratıcı” saplantısı var.

Kuran’ın Mekkî ayetleri ısrarla tek tanrı vurgusu yapıyor çünkü hedef çok tanrılı Bedevi kabilelerini tek tanrı altında toplayıp peygamberin kuracağı İslam devletine bağlamaktı. Peygamber ölmeden önce bu hedefe ulaşılmıştı ve bütün Arabistan yarımadası İslamlaşmıştı; Mekke alınmıştı. Yani Kuran’da Mekke’li müşrikleri muhatap alarak indirilmiş ayetlerin hepsi zaman aşımına uğramıştır. Bugün artık Kuran’ın bu tek tanrı vurgusu yapan ayetleri sadece tarihi öneme sahiptir. (Her ayetin bir muhatabı vardır ve o muhataba yollanmıştır. Mekke’li müşriklere indirilmiş ayetlerin mesela İstanbul’da yaşayan Türklerle ne ilgisi olabilir?)

7. yüzyılda Mekke’de yaşamış, İslamı kabul etmeyi reddeden, bir grup Arabın Kuran’la olan sorunlarını 21. yüzyıl insanlarına ısıtıp ısıtıp servis etmenin ne anlamı var? Anlamak mümkün değil. Artık “Mekke’li müşrikler” diye Kuran’da ölümsüzleştirilmiş insanlar yok; hepsi çoktan müslüman olmuş ve çoktan ölmüşler ve mezarlarında kıyamet gününde diriltilmeyi bekliyorlar.

***

İçinde bulunduğumuz bu dünyayı kimin, ne zaman ve neden yarattığı bizim bilebileceğimiz bir şey değildir.

Ama her çağda, bu tip yaradılış masallarını uydurup satanlar olmuştur. Eskiden bu yaratılış masallarını uydurmak din hiyerarşisinin işiydi, yani Niyazi Beki gibi ilahiyat doktorlarının. Şimdi ise seküler doktorlar bu konuların sahibi oldular. Yani modern yaradılış masallarını Amerikan üniversitelerinde konuşlanmış felsefe doktorları (fizikçiler) tasarlayıp satıyorlar.

Kime satıyorlar? Tarih boyunca alıcı hep aynı olmuştur: egemen güçler. Yani firavunlar, krallar, şimdi de devletler.

Egemen güçler bu masalları halkı uyutmak için kullanırlar. Halkın kendini bir kozmik çerçeve içinde görmek ihtiyacı vardır. Ama bu masallar halka bilimsel gerçekler olarak sunulmalıdır, yoksa inandırıcı olmazlar. Felsefe doktorlarının yaptığı da budur. Devlet onlara akademik otorite verir onlar da devlete yaradılış senaryoları tasarlarlar. Halk da bu kadar derin otoritesi olan, altın sırmalı cüppesinden otorite damlayan, sarıklarından otorite fışkıran insanların uydurduğu masallara inanırlar. Halk eskiden de şamanların otorite sembollerine inanırdı. Gösterişli bir şapka ve püsküllü urbalar giymiş bir şamanın evreni bildiğine inanırdı. Halk akıllandıkça şamanlar da otorite sembollerini geliştiriyorlar. Bu tezgah binlerce yıldır sürüp gidiyor.

Varlıksal bir hamur ne demek acaba? (İçinde varoluşu saklayan çorba demek istiyor herhalde.) El İlah, çok sıkıldığı ve kendini çok yalnız hissettiği bir gün, “çok sıkıldım, bir varlıksal çorba yapayım da vakit geçsin; belki sonra bu çorbadan insanları yaratırım da onların maceralarına bakar eğlenirim” gibi bir şeyler dediğini hayal edebilir miyiz? Bu doğru olur mu? Ama Niyazi Beki’nin yaptığı esasında budur.

img_20190621_1143097745850897546969300.jpg
Varlıksal çorba pişiyor. Daha çok pekmez kazanına benzemiş!

Ayete biraz —biraz değil, çok— zorlama bir yorum getirmiş. Anladığım kadar, El İlah önce kaosu yaratmış —klasik yaradılış efsanelerinde olduğu gibi— ondan sonra yarattığı bu kaostan sıkılıp bütün evreni sıfır çaplı fakat sonsuz yoğun bir noktaya sıkıştırmış (salt böyle absürt bir şeyi yapabileceğini kendine ispatlamak için), sonra da o —olmayan— noktayı patlatmış. Yani El İlah’ın yarattığı kâinatın sıfır noktası —aynı fizikçilerin dediği gibi— sıfır yarıçaplı ve sonsuz yoğunlukta bir nokta imiş. Böyle bir noktanın varlığına inansınlar diye de sıfır zekalı insanlar yaratmış.

Şöyle de diyebiliriz: Bigbang masalı sadece sıfır zekalı insanların anlayabileceği bir absürtlüktür. Kuran’ın Bigbang masalını öngördüğüne inanabilmek için de, zekanızın eksi seviyelerde olması gerekir.

Gerçek dünyada sıfır çaplı fakat sonsuz kütleli absürt bir şey olamayacağına göre bu Bigbang denen şey ancak Allah’ın hikmeti ve onayıyla varolmuş bir mucize olabilir. Veya, okulcu fizikçilerin yarı tanrı ilan ettikleri Einstein’a ibadetleri kapsamında, onun meşhur denklemlerini kıble alarak uydurdukları masallar olabilir…

Niyazi Beki devam ediyor:

Son zamanlarda keşfedilen Bigbang teorisinde olduğu gibi, Kuran’ın yaklaşık 14 asır önce çok açık ifade ettiği bu hakikatin modern bilim dünyası tarafından anlaşılmış olması, insanlık camiası adına takdire şayandır.

Kuran’ın Bigbang masalını “çok açık” ifade ettiğini söyleyemeyiz. Kuran’daki “yeri göğü ayırdık” lafını alıp bunu Bigbang olarak yorumlamak Kuran’a söylemediği şeyler söyletmektir.

Eğer El İlah, dünyayı Bigbang tarzı bir patlamayla başlatmış olsaydı, bunu açıkça belirtirdi:

İnkar edenler görmedi mi? Evreni önce sıfır çaplı, sonsuz yoğun bir nokta olarak yarattık; sonra onu patlattık. Her canlı şeyi de sudan yarattık. Hâlâ mı inanmıyorlar?

Aynen böyle yazardı.

Niyazi Beki diyorki, Kuran 14 asır önce bu Bigbang masalını açıklamış, bilim adamları daha yeni anlıyorlar.

Bence Bigbang masalı Kuran’ın kozmolojisine hiç uymuyor. Kuran’da bahsedilen diğer astronomi ve kozmoloji beyanlarına bakarsak Kuran’ın, evrenin merkezinde sabit duran, düz bir dünya modelini kabul ettiğini görürüz. Kuran, kendi zamanının kozmoloji anlayışına uygun düz ve sabit bir dünya görüşünü kabul ediyor. Kuran, uzay 7 kat semadan meydana gelmiştir diyor. En tepede, 7. semada da El İlah’ın tahtı bulunur. Bu kozmoloji anlayışını, günümüzün anlayışına ters düşse bile, kabul edebilirim; ama Kuran’ın Bigbang’i önceden haber verdiği martavalını kabul edemem.

Kuran’ın muhatapları bu ilkel kozmolojiye inandıkları için Kuran onlara bildikleri kozmolojiyi anlatıyor. “Dünya yuvarlaktır, güneşin etrafında döner” dese, peygamberi sorgulayan müşrikler iyice İslam’dan kopacaklar. Ama Kuran’ın; Avrupalı okulcu doktorların uydurduğu ve daha sonra da Amerikan devletinin kendi resmi kozmolojisi olarak seçtiği bir devlet propagandasını önceden haber verdiğini söylemek, Kuran’a saygısızlık ve hakaret olurdu.

***

Herşeyin bir de İslamcı versiyonu olduğuna göre, Bigbang’ın da bir İslamcı versiyonu olduğu belki de kaçınılmazdır. Bilemiyorum. Ama Bigbang’ı İslam adına sahiplenmek isterken Niyazi Beki Kuran’a Kuran’da olmayan şeyler atfederek ona saygısızlık yapmış oluyor.

***

Kuran, konudan konuya atlamayı seviyor. İslam usulü El Bigbang’dan bahsederken aniden, canlıları sudan yarattığını söylüyor.

***

Yarın birgün, fizikçiler “Bigbang diye bir şey olmamıştır,” diyip yeni bir yaradılış masalı uyduracaklardır. O zaman, Niyazi Beki ne diyecek? Kuran yanlış söylemiş mi diyecek? Ne Niyazi Beki ne de fizikçiler yanlış söyleyemeyeceklerine göre…

***

Niyazi Beki Kuran’da Einstein’ın deklemlerini de arayıp bulacak mı? Bigbang’ın kaynağı Einstein’ın kutsal denklemleri olduğuna göre, Kuran’da da bir şifre olarak bulunması hiç de şaşırtıcı olmaz. Allah Bigbang’i Einstein denklemlerini kullanarak mı yaratmış? (Evet. Notlar bölümünde, Einstein denklemlerini Kuran’da gizlendikleri yerlerden söküp çıkardık ve değerlendirmenize sunuyoruz.

Devam:

Enbiya 31 ve 32: Onları sarsmasın diye yeryüzünde bir takım dağlar diktik. Orada geniş geniş yollar açtık; ta ki maksatlarına ulaşsınlar. Göğü de korunmuş bir tavan yaptık. Yine de onlar gökyüzünün âyetlerine aldırmıyorlar.

Bu ayette bahsedilen “onlar”, yani bu ayetin muhatapları, çöl Araplarıdır, yani Bedevilerdir. Bunlar okuma yazma bilmeyen, ontolojiden, kozmolojiden, astronomiden anlamayan; akıllarını sadece bitmez tükenmez kan davası güttükleri komşu kabilelerdeki akrabalarını nasıl kılıçtan geçirebileceklerini düşünen, geri kalan vakitlerinde de çöl korsanlığı yapan, haydutlardır. Bedeviler’i küçümsemek (veya yüceltmek) değil amacımız, sadece tarihi gerçekleri yazıyoruz. Ayrıca Bedeviler Arapça’yı en güzel konuşan Araplarmış. Şehir Arapları güzel Arapça öğrenmesini istedikleri çocuklarını Bedevilerin yanına yollarlarmış.

Bedeviler bu ayetleri duyunca “vay be! Şu El İlah dağları yükseltecek kadar güçlüymüş. Valla Billa bizim taptığımız Hübel’i fena döver… Biz El İlah’tan korktuk, hemen müslümanlığa geçiyoruz…” diyebilirler. Belki de demişlerdir ama Bedevi Arab’ın dinden istediği, komşusunu kılıçtan geçirmek için ona izin vermesidir; hatta komşusunu kılıçtan geçirmesini ona ödev olarak vermesidir. Barış dini İslam’ın kitabı Kuran, “müşrikleri gördüğünüz yerde öldürün” diyerek her türlü kılıçtan geçirmeyi desteklediğini göstermiştir. Çünkü sizden olmayan herkes müşrik değil midir zaten? Komşu kabileyi müşrik diye tanımlayıp kılıçtan geçirebilirsiniz diyor El İlah. Bu da Bedevilerin hoşuna gitmiş ki hepsi müslüman olmuşlar.

Tam Arap katakullileri bunlar. Merkezi otoritenin olmadığı, yaşam şartlarının çok zor ve kaynakların çok kıt olduğu zorlu çöl ortamında, güçlünün zayıfı istediği gibi ezme hakkı vardı. Bireyin değil, kabilenin esas birim olarak alındığı vahşi yerlerdi buralar. Kuran, bu “ahlaksız” Bedevileri ehlileştirip onları şehirlere yerleştirip, düzenin bir parçası yapmak için iniyor zaten. Hedef, düzensiz ve vahşi ortamı, dini kullanarak bir düzene sokmak.

Kuran’ın muhatap aldığı insanların entelektüel kapasitesi bu kadar. “Dağlar yükselttik; yürüyesiniz diye üstlerine geniş geniş yollar yaptık…” diyen bir ayetten ancak onlar etkilenir. Ama Bedevilerin bile etkileneceği şüpheli çünkü peygamber böyle genel peygambervari laflar söylemiş ama bunların kimseyi kandıramayacağını bildiği için de, İslam’a katmak istediği gruplara hep stratejik tavizler vermiştir. Bedeviler’in gazve adı altında yağma yapma gelenekleri vardı ve bundan da vazgeçmeye hiç niyetleri yoktu. Peygamber gazveyi gaza yaptı ve Bedevilerin hem de Allah’ın izni ile yağmacılık geleneklerini devam etmelerini sağlamış oldu. Gayet pragmatik siyasi uygulamalar bunlar.

Niyazi Beki ve benzeri yorumcuların miyadı dolmuş bu ayetleri unutmak ve unutturmak yerine sanki bilimsel bir gerçeği ortaya koyuyorlarmış gibi 2019 yılında yaşayan ve ellerinin altında internet gibi bir kaynak olan insanlara sunmaları ve inanmamızı istemeleri çok garip.

Devam:

4. Kâinat’ın güzergahı

Bu güzergâhtan maksadımız, kâinatın ilk patlamadan sonra, takip ettiği aşamada harikülade bir misyon üstlenmesidir.

Bu misyon kâinatın bütün organlarının her zaman, sonsuz ilim, hikmet ve kudret sahibi olan Allah’ın iradesine boyun eğdiğini, onun tarafından idare edildiğini göstermektedir. Çünkü bütün organlarının cansız, cahil, şuursuz, kör ve sağır olduğu ilmen sabittir.

Böyle olmasına rağmen, bu varlıkların bilgili, şuurlu, akıllı, birbirinin seslerini işiten, birbirinin yardımına koşan, birbirine cevap veren bir tarzda bu güzergâhı takip etmesi, bu harika işlerin perde arkasında, Allah’ın ilim, hikmet, kudret ve iradesinin bulunduğunu göstermektedir.

Bu düşünce tarzı —herşeyi El İlah’a bir önkabul olarak bağlayan mantık— ne El İlah’ı anlamamıza yardımcı olur, ne de bu dünyayı anlamamıza yardımcı olur. Herşeyi El İlah yaratmış; El İlah herşeyi biliyor… Belki doğrudur. Ama ne işe yarar? Bu tamamen kısır bir mantıktır. Yeni hiç bir şey bulmamıza fırsat vermez. Soru sormamıza imkan vermez.

Niyazi Beki devam ediyor:

Bu konuyu birkaç madde halinde açıklamaya çalışacağız.

a. Her göğe işlevi ilham edilmiştir

“Böylece (Allah) onları iki evrede yedi gök olarak yarattı, her göğe işlevini ilham etti. Biz yakın semayı kandillerle donattık ve onu koruduk. İşte bu, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.” (Fussilet 12)

img_20190621_1530265789400982509488319.jpgYani El İlah evreni yedi kat gök olarak yaratmış. Yedinci kat da dupleks olmalı, oraya da kendi tahtını kurmuş. Ama Niyazi Beki bizim, bu devirde, göğün yedi kat olduğuna inanmazı istiyor. Yani “gördüğünüze inanmayın; Kuran’ın 7. yüzyıl bilgisine dayanarak söylediği astronomi bilgilerine inanın” diyor.

Niyazi Beki bu ayeti nasıl yorumluyor?

Bu ayette yaratanın sonsuz ilim ve kudretine vurgu yapıldığı gibi, burada yer alan ”Allah her göğe işlevini ilham etti” cümlesi, kozmik sistemlerin Allah’ın iradesiyle kurulup işlediğine işaret etmektedir.

Yani mecaziymiş, bu ayette bahsedilen 7 kat gök! Kozmik sistemler demekmiş. Siz Kuran’ın 7 kat gök dediğine bakmayın aslında o bugün bizim gözlemlediğimiz gibi bir evrenden bahsediyor, kozmik sistemlerden bahsediyor…

Yazı bu minvalde devam edip gidiyor…

“Biz yakın semayı kandillerle donattık ve onu koruduk…” derken, atmosferden bahsediyormuş, atmosfer bizleri ışınlardan koruyor ya…

Bu arada, çağın gerçeklerine uymadığı için Kuran özürcülerine zorluk çıkartan ayetlerin mecazi olduğunu söylemek en eski ve en güvenilir Kuran yorumudur. Hiç şaşmaz.


Notlar:

Prof. Dr. Niyazi Beki’nin yazısı.

— Kainat kelimesinin etimolojisine baktım:

Kainat (Arapça) k-w-m kökünden [çoğul] Varolanlar. Tüm varlıklar. Evren.
“Varolan varlık” sözcüğünün çoğuludur. Arapça kana “var idi, mevcut idi, oldu” fiilinin failidir.

Arapça’da “varolma anlamını taşıyan k-w-n kökü İbranice’de “ayağa kalkma, ayakta durma” anlamındadır.

— “Her canlı şeyi de sudan yarattık…”

Buradaki “su” kelimesinin bildiğimiz su olduğu şüpheli. Alak Suresinde bahsedilen alak, yani meni, veya, Kuran’ın deyimiyle, “yapışkan su” olabilir. El İlah insanı iki şekilde yarattığını söylüyor. Önce insanı, bugünkü görünüşünde, çamurdan yarattığını söylüyor; yani adını Adem koyduğu bir insan prototipi yaratmış; sonra eşi Havva’yı yaratmış; ondan sonra insanlar seri üretime geçip “alak” yolu ile üremeye başlamışlar. El İlah, alak’ı da ben yarattım diyerek, doğan her bebeği de sahiplenmiş oluyor. Ama su dediği meninin yaratıcı etkeninin spermler olduğunu bilmiyor veya bilmezden geliyor, çünkü yoksa alak yerine spermlerden bahsederdi, her şeyi spermden yarattık derdi.

— “...kâinatın bütün organlarının...”

Kâinatın bütün organlarını yaratan zaten El İlah değil mi? El İlah’ın iradesine karşı çıkabilirler mi? Çıkabilirler! Şeytan El İlah’a karşı gelmiş ya. İlginç bir durum.

— “İnkâr edenler görmedi mi?

İnkâr edenler görmedi tabii ki. Kimse görmedi. Göklerin ve yerin bitişik olduğunu sadece El İlah görmüş, kendi öyle diyor. Ama ne göklerin ve yerin bir zamanlar bitişik olduğuna inanmamız gerekiyor, ne de El İlah’ın ikisini ayırdığına… çünkü hiç bir delil sunmuyor. Kendi sözüne karşı kendi sözü var, başka bir şey yok.

— “Merhaba, ey insanlar! Ben ay tanrıçası Hübel…”

Hübel’in bize kadar gelen başka bir sözü şöyle:

“Ey insanlar! Benim burdan bakınca ne kadar küçük görünüyorsunuz, bir bilseniz. Önemli zannettiğiniz şeyler için birbirinizi yiyorsunuz… El İlah’ın gazına gelip birbirinizi El İlah adına öldürüyorsunuz. Yazık değil mi size? Benimle El İlah arasında seçim yapmanız gerekirse, bana inanmanızı tavsiye ederim. Ben tanrıçayım. Dişiyim. Hayattan yanayım. Kimseye başka birisini benim adıma öldür demem. El İlah ise evrende erilliği temsil eder. O size “onları bulduğunuz yerde yakalayıp öldürün” diye ajitasyon yaratarak sizi birbirinize düşürmeyi çok sever. Benim zamanımda dünya tanrıçalarla yönetilirken ve anaerkil düzen hakimken dünyada barış vardı. İnsanlar barış içinde yaşıyorlardı. Ama siz, erkeklerin hakim olduğu bir dünya seçtiniz. El İlah’ınızı seçtiniz. Ey kadınlar! size de sesleniyorum. Bu kadar açıkça kadın düşmanı olan bir ilaha nasıl inanıyorsunuz? Nasıl sevebiliyorsunuz? İslam’ı El İlah’ın emirlerine göre uygulayan ve El İlah’ın emirlerine göre yaşayan Arap ülkelerine bir bakın. El İlah’ın istediği toplum işte öyle bir toplumdur. Öyle bir toplumda kadına yer yoktur. Halbuki, ey kadınlar! Siz doğal olarak benim tarafımdansınız. Dişiliğin en önemli fonksiyonlarından birini benim ritmime göre her ay yaşamıyor musunuz? Ben Hübel! Sizi uyarmak benim görevim. Üstelik başınızı kaldırınca beni görebilirsiniz. El İlah’ı hiç gördünüz mü? Onun Kuran’ı olabilir. Benim bir kitabım yok; ama bu devirde kitaba ne gerek var? Beni tanımak isteyen, YouTube kanalıma abone olsun. Videolarımı beğenmeyi unutmayın! ”

— “skolastik felsefenin en eski soruları…”

Skolastik felsefenin boş soruları. Bunları sorsak ne olur, sormasak ne olur? Cevap arasak ne olur? Cevap bulsak ne olur? Zaten bulamayız. Bu sorularla uğraşmak vakit kaybıdır. Bu dünyada mutlu yaşamamıza hiç bir katkıda bulunmazlar. Tam aksine mutlu olmamıza engel olurlar. En iyisi bu konulardan uzak durmaktır.

— “taştan bir putu yok ama 99 tane putlaştırılmış ismi var.”

İnsanların soyutlama yeteneği giderek artar. Önce, soyut tanrılar hayal edip tanımlarlar ve onlara isimler verirler; sonra aynı isimleri bazı taşlara vererek bu taşların tanımladıkları tanrıların görüntüleri olduğuna inanırlar. Soyutlama yetenekleri bir seviye daha artınca bu sefer de taşları soyutlayıp isimleri putlaştırmışlardır. El İlah’ın yani, bugün bize Allah adı altında pazarlanan eski Ay Tanrısı (veya tanrıçasının) bir putu yoktur, ama 99 ismi putlaştırılmıştır. Onun sözlerini ihtiva ettiği söylenen kitabın cismi putlaştırılmıştır. Namaza çağırma ritüeli bile putlaştırılmıştır. İnsanı “put yapan hayvan” olarak tanımlarsak pek de yanlış yapmamış oluruz bence.

— “Hübel bir tanrıça olduğu için onun sözlerini eril El İlah’ın ki kadar değerli olamaz mı diyeceğiz?

Araplar, eski Sümerlerden geleneğin aksine, Ay tanrıçasını erkek yapmışlar. Güneş’i kadın yapmışlar.

— “Varlıksal hamur…”

Aslında bir çorbanın önce malzemesi toplanır sonra çorbası yapılar. Yani El İlah veya başka bir çorbacı önce bu malzemeleri teker teker yaratıp kaosu çorbasını yaratmıştır. Daha sonra, kaosun içindeki malzemeyi ayırıp bu dünyayı yaratmıştır. Bizim içinde yaşadığımız ve entropi kurallarının geçerli olduğu bu dünyada, çorbayı yaptıktan sonra çorbanın içinde erimiş havucu havuç olarak çorbadan çıkartamazsınız. Ama anlaşılan El İlah Termodinamik yasaları ile kısıtlı değildir. Belki o yasaları yaratan da odur.

— “‘Dağlar yükselttik; yürüyesiniz diye üstlerine geniş geniş yollar yaptık‘ diyen bir ayetten ancak onlar etkilenir.”

Bedeviler biraz da bize benziyorlarmış. Biz de oyumuzu “geçesiniz diye köprüler yaptık; ibadet edesiniz diye koca koca camiler yaptık” diyerek gönlümüzü alanlara veriyoruz ya.

— Prof. Dr. Niyazi Beki, Kuran’da Bigbang yaradılış masalının Enbiya Suresinin 30. Ayetinde gizli olduğunu bulmuş. Fakat, Bigbang teorisi Einstein’ın denklemlerinden çıkartıldığı için, Kuran’da Einstein denklemlerinin de gizli olduğunu tahmin etmek zor değil. Gerçekten de Einstein denklemlerinin Rad Suresinde gizlendiğini bulduk. Hadi beraber bakalım:

  1. Elif, Lam, Mim, Ra. İşte bunlar o kitabın ayetleri ve sana Rabbinden indirilen gerçektir. Fakat insanların çoğu iman etmezler.

  2. Görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten Allah’tır. Sonra o arşa egemen olmuş, güneşi ve ayı buyruğu altına almıştır. Bunlardan her biri belli bir süreye kadar akıp gider. O bütün işleri düzenliyor, ayetleri açıklıyor. Umulur ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanırsınız.

  3. Yeri yayıp döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar meydana getiren ve onda her çeşit meyvadan iki çift yaratan O’dur; geceyi gündüzün üzerine örtüp duruyor. İşte bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.

İkinci ayet için genel olarak verilen yorum şöyle: “Ayetteki ‘direksiz’ ifadesi gök cisimleri arasında gözle görülemeyen çekme ve itme gücüne işaret eder.” Tabii bu yorumu yazan ulema Einstein’ın kuramından haberdar değillermiş; Kuran’ın Newton kuramına atıf yaptığını zannediyorlar. Halbuki atıf Einstein’ın General İzafiyet Teorisinedir. Allah mutlaka ki herşeyin doğrusun bilendir. Her kelimesi doğru olan Kuran’da Einstein tarafından bertaraf edilen Newton’un okült çekim gücüne dayanan bir fizik açıklaması olduğu düşünülemez. Fakat izafiyet teorisinde çekim gücü yoktur. Bu ayetin doğru yorumu da bu olmalıdır. Şöyle ki: ayeti, “görmekte olduğunuz gökleri [çekim gücü olmadan] yükselten [Einstein’ın Genel İzafiyet Teorisidir]” diye okumak mümkündür. Arşa egemen olan da Einstein’ın denklemleridir. Einstein’ın denklemlerini Einstein’a yazdıran da Allah olduğuna göre bütün büyüklük ve azim Allah’a aittir.

Ama bizi asıl ilgilendiren, bu sureyi başlatan, Elif, Lam, Mim, Ra harfleridir. Kuran’da 29 surenin başında bulunan bu harflere Hurufu Mukattaa denir. Yani, bu kelimeler harf olarak okunur, kelime olarak okunmaz. Bu harflerin ne anlama geldiğini kimse bilmemektedir. İşte biz ne anlama geldiklerini açıklıyoruz. Elif, Lam, Mim ve Ra, Einstein denklemlerinin dört terimine tekabül eder. Şöyle ki:

Şimdi Einstein denklemini yazalım:

Açıkça,

olduğuna göre, terimleri değişimini yaparak, tekrar Einstein denklemlerini elde edebiliriz:

Böylece, Kuran’da Einstein denklemlerinin gizlendiğini bulmuş olduk. Şimdi anlıyorsunuz değil mi, Genel İzafiyet Teorisinin neden bir türlü çürütülemediğini. Yüz seneden fazladır fizikçiler Genel İzafiyet Teorisini çürütmek için deneyler yapıp duruyorlar. Genel İzafiyet Teorisi gelmiş geçmiş en fazla çürütülemeyen teoridir. Ben fizikçilere buradan duyuruyorum. Artık Genel İzafiyet Teorisini çürütmek için uğraşmayın, çürütemezsiniz. Çünkü Allah’a karşı gelemezsiniz. Kuran’da yazılı olan bir denklemin çürütülmesi mümkün değildir. Einstein’ın da Hz. Muhammed’den önce gelmiş bir peygamber olduğunu söyleyebiliriz. Hz. Muhammed en son peygamber olduğuna göre Einstein ondan önce gelemezdi zaten.

Bir detaya daha dikkatinizi çekmek isterim: Sağ taraftaki terim, yani, enerji-momentum stres tensörü, “Ra” harfi ile temsil edilmiştir. Ra, bildiğiniz gibi, eski Mısır’ın güneş tanrısıdır. Genel İzafiyet Teorisinde de uzayzamanı Enerji-momantum tensörü ile en çok geren Güneştir. Daha anlamıyorlar mı? Aklı olanlar için bu ayetlerde ne incelikler vardır. Ama insanların çoğunluğu aldırmaz.

Güzeli güzel yapan kusurudur

Ali Sebetçi yazdı:

Cevabım:

Eğer “öncül”; “araştırmaya konu edilmeksizin doğru sayılan önerme” ise, benim tavrım öncül veya önkabul değil. “Kuran’da yanlış olamaz, çelişki olamaz; Kuran kayıtsız şartsız doğrudur,” deseydim bu bir önkabul olurdu. Bu duruma göre, sizinki önkabul olmuş oluyor, benimki değil. Ben sorgulayarak anlamayı tercih ediyorum. (Kuran’ı anlamadan kabul etmenin, Arapça bilmeyen birisinin Kuran’ı anlamadan okumasından ne farkı olabilir?)

Sorgulamak Allah’ın biz insanlara verdiği bir yetenektir ve kitapta bu yeteneğimizi kullanmamızı yasaklayan bir yasa yoktur. Sorgulamayı yasaklayan kitabın kendisi değil, hep dini sahiplenmiş olan rahipler sınıfı, yani hiyerarşi, olmuştur. Çünkü onlar her sorgulamayı, kendi kabul ettikleri ve tek gerçek doğru anlam olarak sattıkları anlama karşı bir tehdit olarak görürler; yani kitabı sorgulama, onların varoluş nedenini sorgulamaktır ve cezalandırılmalıdır.

Perinçek’in kitabında detaylandırılan yeryüzündeki efendi/kul ilişkisinin, yeryüzündeki efendiler tarafından gökyüzüne yansıtılıp, sonra kendilerini tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olarak tanımlamaları hikayesi bir tarihsel gerçek olarak aklıma yatıyor. İslamdan önceki bütün dinlerin, özellikle eski Mısır’ın tek tanrılı dinlerinin, bu şekilde gerçekleştirilip halka dayatılan dinler olduğunu siz de kabul edersiniz.

İslam dini de, Arap yarımadasında devamlı kendi aralarında kavga eden çok tanrılı kabileleri tek bir tanrı ve tek bir devlet altında toplamak için tanımlanmış bir din gibi gözüküyor. İslam, ticareti güven altına almak; kabileleri silahsızlaştırıp, silahlanmayı devlet tekeline almak; yeni bir kutsal töre tanımlayarak davranış standartları belirlemek, yani, kabileleri tanımlayan aile bağlarını kopartıp insanları devlete biat etmiş kullar olarak tanımlamak; gibi toplumsal değişiklikler yapabilmek için gereken gücün göklerden geldiğini söylemek için yaratılmış bir ideoloji gibi gözüküyor. Yani, İslam, tarihsel açıdan, yeryüzündeki efendilerin gücünü resmileştirmek için yaratılmış yeni bir düzen tanımlaması gibi gözüküyor. Aynı eski uydurulmuş dinler gibi.

Peki İslam’ı eski uydurulmuş dinlerden farklı yapan nedir? Kuran’ın bu konuda kendi hakkında söyledikleri dışında başka deliller var mı? Hukukta kendine şahitlik yapmak geçerli değildir; Kuran’ın da kendine şahitlik yapması şüphe ile karşılanmalıdır.

Kuran kendisinin tek hak dini olduğunu söylüyor. Bunu kabul edebiliriz veya sorgulayabiliriz; ben şu anda sorgulamayı tercih ediyorum.

Benim için soru şu: Kuran’ı okurken, aklımı kullanarak sorduğum soruları hiç bir sınır koymadan sorabilecek miyim? Yoksa bazı soruların sorulmasının yasak olduğunu kabul ederek sadece cevapları bilinen sorular mı sorabileceğim? Şu anda sorularıma sınır koymuyorum.

Fakat aslında, sorgulamadan kabul etmenin, yani inancın, en doğru felsefi duruş olduğunu düşünüyorum çünkü bu dünya bir tanımlamalar dünyasıdır –varoluş tanımlamadır– öyleyse tanımlamalar arasından birini seçip onu doğru tanımlama olarak tanımlayabiliriz. Önemli olan inanmaktır; inanmak da zaten sorgulanması yasak olan şeyleri sorgulamamayı kabul etmek demektir.

Öte yandan, inandığımız şeyi anlayamayız, çünkü anlamak için soru sormanız gerekir ama inanan birisi soru sormamayı –en azından yasak soruları sormamayı– kabul etmiştir. İnanan için anlamak yasaklanmıştır; halbuki ben anlamak istiyorum. Kuran’da da sorgulanacak çok şey var.

Filolojik ilişkiler var; Kuran’ın diline bakarak, Kuran’ın açıkça söylemediği çıkarsamalar yapabiliriz.

Kuran’ın dedikleri ile çelişen tarihsel olgular var. Kuran’ın kendisinin bir gecede indiğini söylemesi, fakat tarihsel olarak 23 yılda perdeypey inmiş olması.

İbrahim peygamberin dünyanın hareket ettiğini bilmiyormuş gibi konuşması.

Bunlar açıklanması gereken çelişkiler yaratıyor. Eğer aklımızı kullanarak bakarsak bu çelişkileri, masallarla değil fakat sorgulayarak çözmeye çalışmalıyız.

Kimse korkmasın, sorgulamaktan Kuran’a zarar gelmez; kimsenin Kuran’ı onu sorgulayanlardan korumaya çalışması da gerekmez.

Kuran’ın lafızı Kuran değildir; Kuran sadece anlamlar aleminde varolan bir anlamlar kümesidir. Anlam kelimelerde değildir, okuyandadır.

Peki, benim yaptığım gibi, sorgulayarak Kuran’ı anlamak mümkün mü? Hiç zannetmiyorum.

Kuran neden kusursuz olmalı? Kuran sabit tutulan bir metindir, kusursuz değildir; ama kusurlu olmak da bir kusur değildir. Nedir bu insanların kusursuzluk saplantısı? Güzeli güzel yapan kusuru değil midir?

Kuran bir metindir; anlam metinde değil, metni okuyandadır; bu kural Kuran için de geçerlidir. Bu sebepten, bir anlam tanımlayıp o anlama inanmak en doğrusudur.


Notlar:

Doğu Perinçek, Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, Nisan 2019.

Kuran’ın bir gecede indiğini söylemesi tarihsel gerçekle çatışıyor. Kadr suresinde Kuran’ın bir kitap olarak indiği söyleniyor, bu da tarihi gerçekle çelişiyor. Bir ihtimal de, bu gibi ayetlerin, Kuran kitaplaştıktan sonra, Kuran’ı kitaplaştıran editörler tarafından eklendiği olabilir. Kuran bu şekilde tahrif edilmiş midir bilmiyorum. Ama daha sadece 28 ayet inmişken, ortada kitap yokken, Kuran sadece hafızalarda saklanıyorken, 29. ayette, Kuran’ı kitap olarak tek bir kerede indirdik, anlamına gelen bir ayet ne anlama gelebilir? Sorgulamak gerekmiyor mu?

İbrahim’in dünyanın hareket ettiğini bilmemesi hakkında

Asrın Buluşu: Mickey Mouse’un doğada fotoğrafı çekildi!

Uluslararası bilimadamları bir ormanda gezen Mickey Mouse’un fotoğrafını çektiler.

Türkçe adı Miki olan, Mickey Mouse, Einstein’ın Genel İzafiyet Teorisinin bir öngörüsüdür. Einstein Denklemleri’nin Walt Disney çözümlerini alıp, De Sitter Evreninin bir versiyonu olan Disney World evrenine uygularsanız Miki’nin öngörüldüğünü anlarsınız.

Bugün yaptıkları basın toplantısında bu değerli bilim adamları, aslında Miki’nin kendisini değil gölgesini fotoğrafladıklarını açıklamışlardır. Genelde, kalabalıklardan kaçan ve çok utangaç olan Miki’nin aniden ortaya çıkmasının sebebi bu bilim adamlarına “Kara Delik’ler sadece benim kadar gerçektir. Nasıl fotoğrafını çektiniz diye” sormakmış.

Notlar:

— Kara deliklerin fotoğrafını çektiklerini söyleyen “bilim” insanlarının basın toplantısı:

— Aslında neyin fotoğrafını çektiklerini açıklayan güzel bir yazı. (İngilizce)