İnanç nedir?

İnanç bir silahtır… —@Eris_Bey

………………………………

1. İnanç dediğimiz şey, en temel ve en genel anlamı ile, sabit tutmaya ve sorgulamamaya karar verdiğimiz ifadelerdir.

2. Matematikte bu tip sabit tutulan önermelere aksiyom denir.

3. Fizikte sabit tutulan miktarlara birim denir. Bazen fizikçiler daha önce tanımladıkları bir birimi “doğa sabiti” diye kutsallaştırırlar.

4. Töre de sabit tutulan davranış biçimleridir; bir toplum bazı sözleri ve davranışları sabit tutar ve kuşaktan kuşağa aktarır. Kutsallaştırılmış bu inanç sistemi o toplumun varlığını bir bütün olarak devam ettirmesini sağlamak için vardır.

5. İnanç sadece din ile ilgili bir kavram değildir. Bilimde bile inanç vardır. Mesela son günlerde medyaya servis edilen karadelik sözde fotoğrafına herkes sorgulamadan inandı. Kimsenin aklının ucundan geçmiyor acaba karadelik diye bir saçmalık var mı ki fotoğrafını çekmişler diye…

6. Yani, inançsız yaşayamayız.

7. Matematikte olduğu gibi hayatımızda da hem değişkenler (sorgulanabilirler) ve de sabitler (sorgulanamazlar) vardır.

8. Bütün inançlar tanımlamadır. Kimin tanımlamasını kabul edeceğiniz size kalmıştır.

9. Her sabitin bir sahibi vardır; genelde onu ilk tanımlayan o sabitin sahibi olur. Daha sonra sabitler el değiştirilebilir veya alınıp satılabilir. Her ticari markanın bir sahibi olduğu gibi. Markanın da bir sabit olduğunu söylemeye gerek var mı?

10. Karadelik tanımlamasının sahipleri fizikçilerdir ve onu değerli bir marka gibi korurlar ve parlatırlar. Fizikçi olmayan birisinin karadelik kavramını sorgulaması ciddiye alınmaz.

11. Dinin sahibi inananlar değil dinin hiyerarşisidir. İslamda din hiyerarşisi ile devlet hiyerarşisi birbirinden ayrılamadığı için din sabitlerinin sahibi devlettir. Dinin sabitlerini kutsallar da denir.

12. İnanç bu anlamda bir silahtır; devlet dinin sahibi olduğu için, halkına yaptırmak istediklerini din aracılığı ile kolayca yaptırabilir.

13. Her inanç sorgulanabilir çünkü her inanç bir tanımlamadır. Güçlünün size dayattığı inançlarını sorgularsanız sonuçları olabilir.

Notlar:

İnancın bir silah olduğunu söyleyen paylaşım.

Çocuklar kendi dinlerini seçmeli mi?

[DİKKAT! ÇOK ÖNEMLİ! AŞAĞIDAKİ YAZIDA BİLİMSEL MANTIK VE AKIL YÜRÜTME KULLANILMAKTADIR. BİLİMSEL AKIL YÜRÜTME ÖZGÜRCE HER ŞEYİ SORGULAMAYA DAYANIR. EĞER SORGULANMASINDAN RAHATSIZ OLACAĞINIZ KUTSALLARINIZ VARSA DERHAL BU SİTEYİ TERK EDİN. EĞER OKUMAYA KARAR VERİRSENİZ KENDİ SORUMLULUĞUNUZ ALTINDA OKUMAYI KABUL EDİYORSUNUZ DEMEKTİR.]

………………………….

Çocuğunun iyiliğini düşünen bilinçli bir anne onu nüfusa kayıt ettirirken dinini belirtmez. “Dini nedir?” diye sorulduğunda “o alanı boş bırakın. Kendisi büyüyünce biz ona soracağız ve hangi dinin üyesi olmak istediğine kendisi karar verecek” der. Eğer böyle yapılırsa çocuk ergenlik sorunlarını yaşarken “neden bana sormadan beni müslüman yaptınız? Ben ateist olmak istiyordum,” diye anne babasını suçlayamaz. Böyle bilinçli bir annenin çocuğu ile olan diyaloğunu hayal edip yazdık ve sizinle paylaşıyoruz:

— Bak oğlum 16 yaşına geldin. Artık kendine bir din seçmenin vakti geldi.

— Olur anneciğim. Ne gibi seçenekler var?

— Seçenek çok. Eğer Hıristiyan olmak istersen her pazar kiliseye gideceksin ve oturup bir papazın vaazlarını dinleyeceksin. Şarkı falan da söyleyebilirsiniz. Veya budist olabilirsin. Turuncu çarşaflar giyinip Tibet’in görkemli dağlarında bütün gün kutsal mantraları tekrarlayıp durursun.

— Dinlerin hepsinin kendine has müzikleri mi var?

— Biraz öyle galiba.

— Öyleyse, bir gün oturup internette bütün dinlerin müziklerini bulsam ve müziğini en beğendiğim dini kabul etsem olur mu?

— Tabii oğlum, iyi fikir. Neden olmasın. Ama ben seçenekleri anlatmaya devam edeyim. Hıristiyanlığın çeşitli alt markaları vardır. Katolik markasını seçersen yine kiliseye gidip papazı dinleyeceksin ama bu markanın kurallarının ve kanunlarının çok sıkı olduğunu söylemeliyim. Papazlar; yediğini, içtiğini ve cinsel hayatını tamamen kontrol altına almak isteyeceklerdir…

— Anne, cinsel konularda kısıtlamalar koymayan hatta insanların uçkuru ile hiç ilgilenmeyen bir din yok mu?

— Yoktur. Hatta, bütün dinlerin ana hedefi insanların seks hayatını kontrol etmektir. Yani insanları kendilerine yabancılaştırarak kolayca yönetmektir. Mesela müslüman olursan…

— Müslümanlığın müziği nasıl?

— Güzel. Çok duygusal. Sufî müziği deniyor. YouTube’da bak.

— Müslümanlık da cinsiyete karışıyor mu?

— Karışmaz mı? Eğer müslümanlığı seçersen pipininin ucunu biraz keseceğiz.

— Oha! Yok artık! Din mi bu sapıklık mı? Dinin pipimle ne ilgisi olabilir? Müslümanlığı şimdiden silebilirsin.

— Öyle deme. Ülkemizde halkın yüzde 99’nun dini müslüman olarak kayıtlıdır. Çoğunluğun kabul ettiği dini kabul edersen çok rahat edersin. Müslümanlık günde 5 defa namaz kılmanı emreder ama bunu sorun yapma çünkü hayat boyu 5 vakit namaz kılmayı başarabilen kimse yoktur. Hem müslümanlığın güzel bayramları vardır. Dedene gideriz, elini öpersin, sana bayram harçlığı verir. Senin dinin henüz belli olmadığı için biz hangi dinin bayramlarını kutlayacağımızı bilmiyorduk ondan dedene bayram ziyaretine gidemiyorduk.

— Bu müslümanlık bana göre değil. Her gün işimi gücümü bırakıp beş kere namaz mı kılacağım?

— Gerek yok dedim ya. Haftada bir Cuma’ya gidersin olur biter.

— O bile fazla.

— O zaman bayramdan bayrama sabah erkenden kalkıp bayram namazı kılarsın olur bitir.

— Bu ne gevşek bir dinmiş böyle.

— Hiç namaz kılmasan da olur. Türkiye’nin yüzde doksanı müslümandır dedim ya, ama bunların sadece milyonda biri namaz kılar. Gerisi ezanı duymaz bile.

— Madem ülkenin yüzde 99’u ezanı ırgalamıyor o zaman neden ezan okunuyor?

— Oğlum, sen çok fazla soru soruyorsun. Bence, bu marka dinlerinin hiç biri sana göre değil.

— Doğru diyorsun. İlle kurumsal bir dine üye olmam gerekiyor mu? Bu dinler bana ne veriyor? Hep alıyorlar ama karşılığında bir şey vermiyorlar. Peki ben kendi dinimi tanımlayabilir miyim?

— Oğlum neden böyle bir şey yapmak istiyorsun? Bu tehlikeli bir iştir. Kendini peygamber mi yapmak istiyorsun? İslam peygamberinin son peygamber olduğunu bilmiyor musun?

— Öğrenmiş oldum. Anladığım kadar bu küresel marka dinlerinin hepsi aynı iş modelini kullanıyorlar: insanları, öteki dünyada cehenneme yollarız diye korkutuyorlar ve bu dünyada onları yoluyorlar. Ben insanlara faydalı yeni bir din modeli yaratmak istiyorum.

— Sen zaten bu marka dinlerden birine bağlanacak kadar aptal değilsin. Sende kendi başına düşünmek ve akıl yürütmek gibi insan sağlığına zararlı bir kusur oluşmuş. Seni bu hastalıktan kurtarmamız lazım.

— Anne, bu akıllı oğlunla gurur duyuyorsun, anlıyorum, ama beni yüceltmek için dinlere inananları aşağılaman gerekmez ki. Onlar aptal değil. Bence onlar doğru seçimi yapmışlar ve doğal olanı, yani senin dediğin gibi, çoğunluğun dinini seçmişler ve mutlu mesut yaşayıp gidiyorlar. Sen de herkes gibi benim kimliğime “Dini: İslam” yazdırsaymışsın şimdi bunları konuşmuyor olurduk.

— Eğer seni doğuştan müslüman yapsaydık bu sefer de neden öyle yaptınız diye şikayet ederdin. Baban ve ben sana sorarak en doğrusunu yaptığımızı düşünmüştük… Dinler bize ne verir diye sormuştun. Bu küresel marka dinleri ezelden beri insanların sorduğu büyük sorulara cevaplar verirler. Yani kafana takılan “Ben neden buradayım? Hayattaki amacım ne olmalı? Evrendeki yerim nedir?” gibi soruların hepsine din kesin ve mutlak doğru cevaplar verir.

— İyiymiş.

— Ama o kadar da iyi değil çünkü bu dinler birer pakettirler. Hani paket tur alıp tatile gidiyoruz ya. Paketteki otel hangisiyse orada kalmamız gerekir. “Bu oteli beğenmedik başka bir otele gidiyoruz” diyemeyiz. Bu dinler de kafanı kurcalayan sorulara cevaplar verirler ama aynı zamanda senin özel hayatını kontrol etmek isterler. Bu dinlerin “kutsal” kitaplarında insanların özel hayatını en ufak detayına kadar yasalaştırmış kurallar vardır, senin bu kurallara göre yaşamanı isterler. Mesela müslüman olursan ve domuz eti yenen bir ülkeye gidersen ve “bu insanlar domuzu ne iştahla yiyorlar ben de bir deneyeyim” diyemezsin çünkü İslam domuzu kutsallaştırıp koruma altına almıştır ve insanların domuz eti yemesini yasaklamıştır. Başka dinlerde de böyle korunmuş hayvanlar vardır. Mesela Hindu dininde inek kutsaldır ve korunur. Onların da inek eti yemesi yasaklanmıştır.

— Ne yiyeceğimizi de mi dine soracağız?

— Evet. Dinler ne yiyeceğini ve kiminle evleneceğine falan karıştığı gibi hayatının belli bir bölümünü din işlerine ayırmanı ve ibadet etmeni ister. Bu ilgiyi isteyen de dinin hiyerarşisidir. Aslında kurumsallaşmış dinlerin tanrılarla bir ilgisi yoktur. Bu marka dinlerinin amacı, bu dinleri sahiplenmiş olan hiyerarşilerin, dine inananlar tarafından beslenmesidir. Besleme işi hiyerarşinin tanımladığı merasimler ve ritüeller aracılığı ile yapılır. Özel elbiseler giyerek, sihirli kelimeler söyleyerek, ve kutsal hareketler yaparak —ki bunların hepsi hiyerarşi tarafından uydurulmuştur— bu hiyerarşiye bağlılığını her gün göstermen gerekir. Bu da epey bir vaktini alır.

— Din bir aldatmaca yani! Mesela müslümanlığı seçersem, Allah’a borçlanmış oluyorum.

— Ne borcu?

— Namaz borcu. Hayatım boyunca bu manevi borcu ödemek için namaz kılmam gerekecek.

— Öyle düşünebilirsin. Ama dinin faydası da vardır. Din toplumu birleştiren önemli etmenlerden biridir. Aynı toplumda aynı dinin ritüellerini tekrarlayan, aynı dine göre giyinen, aynı duaları eden, aynı tanrılara inanan, kısaca bir dinin düzenlediği bir toplumda yaşayan insanlar topluluğu gayet mutlu bir hayat yaşarlar. Sen bunların arasında başka bir dine inandığını söylersen, Fener tribününde Beşiktaş forması giymiş bir taraftar muamelesi görürsün. Sistem seni ne yapacağını bilemez, seni dışına atmaya çalışır. İnsanlar kendi dinlerinden olmayan insanlara şüphe ile yaklaşırlar. Çünkü onlar içinde bulundukları düzenin inandıkları tanrı tarafından yaratılmış, değişmez bir düzen olduğuna inanırlar. Düzeni kuranların ve bu insanları sömürenlerin istediği de budur zaten. Senin için en iyisi, şu sorgulama huyundan vazgeçip, inanmasan bile, çoğunluğun dinine bağlıymış gibi görünmektir.

— Ama anne, bu dinlerin astarı yüzünden pahalıya gelir. Bir kaç soruya cevap alacam diye ruhumu bu dinlere satmamı mı istiyorsun? Hem dinin verdiği bu cevaplar ne kadar bilimsel acaba!

— Bilimsel nedir oğlum? Ne sorarsan sor dinin verdiği cevapların hepsi aynıdır. Evreni kim yaratmış? Evreni bizim dinin tanrısı yaratmıştır. İnsanı kim yaratmış? Bizim dinin tanrısı. Neden yağmur yağıyor? Bizim dinin tanrısı istediği için. Biz bu savaşı neden kazandık? Dinimizin tanrısı bizim yanımızda olduğu için. Neden yağmur yağmadı, kuraklık oldu? Tanrımızın sözünün dışına çıktığımız için. Anladın mı?

— Böyle dairesel mantığa dayalı cevapları istemem, kendilerine kalsın. Benim kendi aklım var. Araştırıp cevaplarımı kendim bulurum.

— Din demek inanç demektir, oğlum. İnanç sorgulanamaz. İnancın tanımı budur. Sorgulamamayı kabul ettiğimiz şeylere inanç deriz. Sen inançsızsın çünkü sende sorgulama hastalığı var. Hayatında sabitler, yani inançlar, henüz oluşmamış. Her şeyi sorguluyorsun. Hayata sorgulayarak anlam veriyorsun. Yaşın ilerledikçe sorguladığın şeyler azalacaktır ve sabit ve sorgulanamaz şeylerin de güzel olduğunu anlayacaksın.

— Anne sen filozof musun?

— Beni boşver asıl sende filozofluk var; hiç bir cevapla tatmin olmuyorsun. Siz ergenler dünyayı sorgulayarak anlayabileceğinizi zannedersiniz. Fakat dünya anlaşılamaz, tanımlanır. Bulduğun her cevabın yüzlerce, binlerce hatta sonsuz sayıda yeni sorular yaratacağını göremiyorsun. Cevap kuyusunun dibini bulmaya ömrün yetmez. Din ise kendi cevabını son cevap olarak tanımlar ve sonsuz soru silsilesine bir son verir. Din, kendi cevabını yüce bir varlığın buyruğu olarak tanımlayarak cevaplara son noktayı koyar. Yüce bir varlıktan geldiği için de biz bu cevaba inanırız. Tabii, bu bir oyundur. Sahtedir. Ama dinin cevaplarına inanırsan mutlu olursun. Sen de bu marka dinlerin paketlerinden birini kabul et; pazar mı olur, cuma mı olur, gidersin ibadethanene, ritüellerini yaparsın, şarkını söylersin, vaazını dinlersin, o kadar. Dinî görevlerini topu topu bir iki saat içinde halledersin ve geri kalan zamanın sana ait olur.

— Cumartesi niye yok.

— Cumartesi yahudilerin kutsal günüdür. Sen yahudiliği seçemezsin çünkü yahudilik diğer dinlerin aksine genetik bir dindir ve anneden geçer. Annen yahudi ise yahudi olabilirsin. Ben yahudi olmadığıma göre sen Cumartesi günlerini rahat geçirebilirsin.

— Genetik din olur mu?

— Niye olmasın? Sen daha iyi mi bilecen? Yahudilerin tanrısı, yahudiliğin genetik olarak anneden çocuğa geçtiğini buyurmuş ve böyle de oluyor. Oğulcuğum, sen vazgeç bu sorgulama işinden. Seç müslümanlığı, toplumla uyumlu bir hayatın olsun. Evleneceğin zaman da aynı dinden bir kızla evlenmek her zaman daha iyidir. Kimliğine “Dini: İslam” yazdırırız olur biter.

— Anne, bu kimliğinde “Dini: İslam” yazanların sadece milyonda birinin İslam’ın kurallarını tam tamına ve samimi olarak uyguladıklarını söylemiştin. Ben, halkın çoğunluğu gibi, sadece görünüşte müslüman olmak istemem.

— Müslümanlıkta mezhepler vardır. Mesela, İranlılar Şii mezhebindendir ve orada sadece üç vakit namaz kılınır. Türkiye’de uygulanan müslümanlık resmî olarak sunnî mezhebi olarak bilinse de, bizim asıl mezhebimiz Müşrikler mezhebidir. Çünkü müşrik zaten müslüman görünüp de müslümanlığın gereklerini yerine getirmeyen insan demektir.

— Böyle sahte dindar olmak yerine hiç dindar olmam daha iyi. Sahte dindarlık kendi kendini aldatmaktan başka bir şey değil.

— Oğlum sen nasıl böyle idealist bir insan olmuşsun! Biz nerede yanlış yaptık acaba? Bu toplumda nasıl tutunacaksın? Bu doğruculukla ekmek paranı nasıl çıkartacaksın? Evlen türbanlı bir kızla, yazıl o partiye, dinin icabına uygun bıyık bırak; ihalelere gir ve kazan, kendini kurtar. Bu hayata bir kere geliyoruz.

— Ben kendi yolumda gitmek istiyorum. O partiye bu partiye yaranacam diye bıyık bırakamam. Bu marka dinler bana göre değil.

— Kararın nedir o zaman?

— Şimdilik bir seçim yapmıyorum. Kimliğe “kendi özel dini var” diye yazamıyoruz herhalde?

— Yok. Biz insanlar devletin köle veritabanına kayıtlı kölleleriz. Bir insan kimin veritabanında kayıtlı ise onun efendisi o veritabanının sahibidir. Bizim efendimiz de veritabanına “Dini: İslam” yazdırmamızı tercih ediyor.

— …

Ali Nesin konuşması ve bir oyun olarak matematik

Videoyu ilgi ile izliyordum ama bir yerden sonra o durmadan araya girip Ali beyin lafını kesen beyefendiden sıkıldığım için izlemeyi bıraktım. Halbuki ilginç şeyler öğreniyordum. Fakat o beyefendinin hareketleri bir konuyu da açıkça görmemi sağladı.

Ne yapıyordu peki o beyefendi? Ali Nesin’in daha genç talebelerinin sorgulamadan kabul edeceği bazı sözlerini kabul etmiyor ve sorguluyordu.

Ben de şöyle düşündüm.

Matematik bir oyundur. Bu oyunu profesyonel matematikçiler kendi aralarında oynarlar. Oyun nedir? Oyun oyunun kurallarını tanımlamaktır. Yani profesyonel matematikçilerin işi bu oyuna yeni kurallar üretmek ve kendi aralarında tartışarak (oynayarak) bu kuralları geçmiş kurallarla uyumlu hale getirip resmi matematik kuralları kitabına eklemektir.

Bir oyunun sınırları da olmalıdır. Profesyonel matematikçiler (aslında profesyonel demeye gerek yok, sadece matematikçiler diyelim) kural koydukları gibi oyunun sınırlarını da belirlerler. En önemli sınırlardan biri analiz derinliğidir. Her cevap yeni sorular ürettiği için (ispatı?) soruların bir yerde durdurulması gerekir. Matematikçiler bu sorgulama sınırlarını da belirlerler. Matematiği kendi aralarında oynadıkları için de tanımlanıp kabul edilmiş sınırları gerçek sınırlar olarak kabul ederler ve bu sınırları sorgulamazlar.

Zaman içinde bu sınırları sorgulayan matematikçiler çıkar ve yeni sınırlar belirlerler. Eğer bu yeni sınırları diğer matematikçilere kabul ettirebilirlerse isimlerini de matematik tanrıları arasına yazdırmış olurlar.

Oyun kuralları ve sınırları sadece matematikçiler tarafından resmi kanallarda tanımlanabilir, tartışılır ve belirlenebilir. Matematikçi olmayanların ne kuralları ne de sınırları sorgulama veya yeniden tanımlama yetkileri vardır.

Bu yüzden bir sınıfta veya dershanede veya konferans salonunda bir matematikçiyi dinleyen bir kişinin matematiğin kurallarını ve sınırlarını sorgulaması ve konuşmacıyı soru yağmuruna tutması hoş karşılanmaz. O kişi oyunu iyi oynamıyor demektir. Onun bu oyundaki rolü seyirci ve dinleyici olmaktır. Onun matematik eksiği vardır ve konuşmacının sayesinde bazı eksiklerini tamamlayabilecektir.

Dershane kural ve sınır belirleme ortamı değildir. Konuşmacı matematikçi bile bilinen kuralları ve sınırları dinleyicilerine aktarmaktadır. Yeni bir buluş sunmamaktadır. Bir dershanede oynanan oyun matematikçilerin kendi aralarında oynadığı oyun değildir.

İşe böyle bakarsak matematiğin iki yüzü olduğunu da görebiliriz: ezoterik ve eksoterik. Yani içe bakan ve dışa bakan. Ezoterik matematiği matematikçi olmayanlar tam olarak anlayamazlar.

Ders vermek demek zaten ezoterik matematiği eksoterik dile tercüme edip halka sunmaktır. Matematik oynamayı meslek edinmek isteyenler resmi kanallara yani okullara başvurarak ezoterik matematiği öğrenmeye başlayabilirler.

Matematik bir oyunsa matematikteki kesin ispatlar nasıl varolabiliyor? Matematik bir oyun olduğu için! Zihinsel bir oyun olduğu için. (Videoda Ali bey zaten herşeyin zihinsel olduğunu bir kaç kez tekrarladı.) Matematik kendi kurallarına göre oynanan bir oyun olduğuna göre matematiğin kesin ispatları da sadece bu oyunun içinde geçerlidir. Gol kavramının sadece futbol oyunu içinde anlamı olduğu gibi.

Notlar:

Bahsi geçen video.

— Her cevabın yeni sorular ürettiği nasıl ispatlanır? Bu sorunun cevabı nedir ve yeni sorular üretiyor mu?

— “Zaman içinde bu sınırları sorgulayan matematikçiler çıkar ve yeni sınırlar belirlerler.” Euclid’in sınırlarının zorlanıp yeni geometriler tanımlanması gibi.

— Ezoterik ve ekzoterik hakkında Samih Rifat’ın Aristoteles’in Poetika’sına yazdığı önsözden: “Önceleri derslerini yürüyerek veren, “gezimci” felsefeci Aristoteles’in öğretisinin, iki metin grubunda toplandığını söylüyor eski kaynaklar. Antikçağ’da yaygın bir kanıya göre sabahları, kendi öğrencilerine, —demek ki bir seçkinler topluluğuna ders verirmiş Aristoteles— bu derslerde anlatılan konular, verilen bilgiler, ezoterik (esoterikos: içerde olan içrek) öğreti grubunu oluşturmuş. Akşamüstleri de daha yaygın bir gruba, halktan insanlara, “dışarı”ya ders verirmiş; burada anlatılanlar da, daha kolay anlaşılır, ekzoterik (eksoterikos: dış, dışa dönük) metinler grubunu oluşturmuş. Sağlığında yalnızca bu ikinci grup derslerini, çoğunlukla da diyalog biçiminde yayınlamış […] Aristoteles); ezoterik öğretisini de, hiçbir zaman yayınlamadığı ders notları biçiminde ölümüne dek saklamış.” Aristoteles, Poetika, Şiir sanatı üstüne. Çeviri: Samih Rifat. Can Yayınları. Sayfa 11.

— Johan Huizinga, Homo Ludens.

Zıtlık ve çelişki arasındaki fark

ALİ SEBETÇİ: İki prensip arasındaki zıtlık (antinomy) ile birbiriyle çelişen (contradiction) iki düşünceyi birbirine karıştırmamak gerekir. Prensipler çoğaldıkça zorunlu olarak birbirlerini sınırlarlar, oysa iki düşünce bir çelişki doğuruyorsa en az biri doğru değil demektir.

Zıtlık ve çelişki arasındaki farkı tam anlayamadığım için bu şekli çizdim.

20181211_001904~2247345697..jpg

Bence aradaki farkı iyi anlatıyor. Çelişki aynı şeyi birden fazla etiketle tanımlamak oluyor.

Fanatik aydınlanmacılar

Aydınlanmacı kimdir peki? Akıl ve Bilim kelimelerini fetiş yapmış ve bu kelimeleri kullanmasını aşırı seven birisidir. Aydınlanmacı, Akıl ve Bilim kelimelerinin ifade ettiği soyut kavramları savunmayı hayatının anlamı olarak tanımlamıştır.

Aydınlanmacı karanlığa karşıdır. Kendini aydınlığın kaynağı olarak tanımladığı için etrafının devamlı karanlık olmasını ister ki o karanlığı aydınlatabilsin. Aydınlanmacı için karanlık cahillik demektir. Kendisi hariç herkes cahildir ve aydınlanmaya muhtaçtır.

!!!!Olabilir. Bana ne! Herkes kendini istediği gibi tanımlayabilir.!!!!

Birgül Ayman Güler bu konuda Batıcılık artık fanatiklik adlı güzel bir yazı yazmış. Seçtiğim bir kaç paragrafı kopyalıyorum:

Dünyada uluslararası sistemin yeniden yapılandığı gün gibi açık. Yüzyıllardır süren dünya dengesinde köklü bir değişim süreci yaşanıyor. Bizde ise olup biten hiçbirşey yokmuş gibi, soldan-sağdan siyasetçiler “yönümüz Batı” diyor, “değerlerimiz batı aydınlanması”…

Batı – Doğu karşıtlığı, Batı’da insan – akıl – evrensellik diye yola çıkan aydınlanma düşüncesinin, kilise misyonerliğiyle kolkola, sömürgecilik kervanına adeta kılavuz olmasıyla yükseldi. Batının insanlarıyla doğulular, aşılmaz bir hiyerarşinin basamaklarına yerleştirildi. Asrileştirme adına işgaller ‘ilerleme’ sayıldı. Üç yüzyıl önce bizim buraları ‘asrileştirmek’ için yola çıkanlar, günümüzde işlerine demokratikleştirmek için diyerek devam ediyorlar. Mantıkta değişen hiçbirşey yok; onlara göre dünün barbarları, bugünün dışarıdan iteklenmeye muhtaç olan azgelişmişleri.

Kendini tarihin unsuru değil adeta müşterisi olarak gören bu mantığa hayran olmamak elde değil. Öyle ki, dünyada birileri Batı’da başka birileri Doğu’da birşeyler kurmuş, biz hangisini istersek onu satın alacak gibiyiz. Meğer mesele olmak/yapmak değil, seçmekten ibaretmiş!

Felsefesiz-tarihsiz Batıcılık, günümüzde artık fanatiklikten ibaret.


Notlar:

Türkiye’nin bir numaralı fanatik aydınlanmacı aydınlatıcısı Celal Şengör olmalı. Kör bir batı ve aydınlanma hayranlığını savunur kendisi. Cengiz Özakıncı‘nın bu konuda Celal Şengöre bir cevabını burada okuyabilirsiniz.

Aydınlanma ve aydınlanmacılar hakkında yazılarım.

— Peki ben bu fanatik aydınlanmacılığa neden karşıyım? Çünkü aydınlanmacılar hala 18. yüzyıl Avrupasının dinle bilimin birbiri ile olan sözde kavgasını devam ettiriyorlar. Artık böyle bir kavga kalmadı. Zaten devlet de din de varolduklarından beri güç birliği yapıp bireyi sömürmeyi amaçlamışlardır.

— Birgül Ayman Güler’in yazısı: Batıcılık artık fanatiklik.

Rüyalar, özgür irade ve mikrobiyom

Ali Sebetçi yine ilginç bir konu ortaya atmış. Rüyalar ile bireylerin özgür iradesini ilişkilendirmiş. Ama rüyaların akıl tarafından üretildiğini söylemiş ben buna katılmıyorum:

ALİ SEBETÇİ: Kendi rüyalarımızda başka insanların konuştuğunu, kararlar aldığını görürüz. Tüm bu rüyaları “yaratanın” kendi aklımız olduğunu düşünelim…

BEN: Rüyaları yaratanın aklımız olduğu varsayımına katılmıyorum. En azından bu kadar basit değil.

Uyku demek aklın yani bilincin aradan çekilmesi demek. (Akıl ve bilinç kelimelerini eş anlamlı olarak kullanıyorum.) Uykuda olan bilinçtir. Uyku süresinde bilinç bedende olup bitenden haberdar değildir. Duyular da belli eşikler seviyesinde kapalıdır. Ondan bilinci uyandırmak için uyuyan birisini dürtüklememiz gerekir. Veya biz uyurken yatak odasında ısı düşerse uyanıkken hemen farkına varabileceğimiz soğuğun uykuda iken farkına varamayız.

Peki aklın aradan çekilmesi neden gerekiyor?

İnsan bedeni bir ortak yaşam organizmasıdır. Akıl da bu ortak yaşam organizmasının kendinin farkında olma halidir. Bilinç aktif olduğu müddetçe bedenin hareketlerinde pay sahibi olabiliyor. Bilinç uyku ile aradan çekilince meydan ortak yaşam organizmalarına kalıyor ve onlar da vücudu tamir etme ve yenileme işlemlerini yapabiliyorlar. Bu ortak yaşam organizmaları mikroplardır. Çoğunluğu bağırsaklarda yaşayan ve mikrobiyom diye adlandırılmış olan mikro organizmalardır.

Rüya diye gördüğümüz görüntüler aklın değil bu mikro organizmaların işidir. Akıl uykudadır. Bedende olup bitenin farkında değildir.

Zaten bizim rüya diye hatırladığımız görüntüler sadece uyanmadan önce gördüğümüz veya farkına vardığımız görüntülerdir. Biz uzun bir rüya gördüğümüzü zannedebiliriz ve gördüklerimizi bir mantık sırasına koyabiliriz ama bu görüntüler uyanmadan hemen önce farkına vardığımız görüntülerdir.

Peki bu görüntüler bilinci uyandırmak için mi yaratılıp bilince servis edilir? Yoksa uyku süresince devamlı üretilirler de biz uyanmadan hemen önce mi farkına varırız? Belki de bu görüntüleri bilincin farketmemesi gerekir. Bilmiyorum. Ama bilinç uyanınca görüntülerin kaybolduğu kesin. Bilinç de uyanık olduğu müddetçe rüya göremez çünkü rüya görüntülerini yaratan kendi değildir.

Rüyaların uyandırma görevi olduğunu biliyoruz. Mesela gece çişe kalkmak için bilinci dürtüp uyandırmak gerekir. O zaman bu organizmalar çocuklukta tuvalet eğitimi ile eğitilebiliyorlar ve hayat boyunca bizi tuvalet ihtiyacı olunca uyandırabiliyorlar. Uykuda iken bilinç bedenden gelen duyulara kapalı olduğu için özel olarak uyarılması gerekir.

Bu mikro organizmalar acıktıklarında da bilinci uyandırıp onları doyurmasını isterler.

Mikropların açısından baktığımızda, akıl veya bilinç onlara nasıl görünüyor acaba? Ben bu mikroorganizmaların bedeni bütünü ile tanıdıklarını düşünmüyorum. Onlar sadece kendi çevrelerinin farkındalar. Birçok şeyi genetik olarak bildiklerini düşünüyorum çünkü yaşam süreleri kısıtlı. Bu rüya dediğimiz görüntüleri nasıl ürettiklerini de bilmiyorum.

Ama bilinci uyandıran veya uyandırmaya çalışan bu organizmalar olduğuna göre, rüyaları gösterenlerin de onlar olması doğal gibi geliyor bana. Yoksa uyuyan bilincin kendi kendini uyandırmaya çalışması gibi absürd bir şeye inanmamız gerekirdi.

ALİ SEBETÇİ: Bu düşünceye göre rüyalarımızdaki insanların bizden bağımsız kararlar alma imkanını sağlayan kendi aklımızdır.

BEN: Akıl olamaz çünkü akıl uykuda. Rüya diye algıladığımız görüntüleri yaratanlar bizim ortak yaşam organizmalarımızdır.

ALİ SEBETÇİ: Şimdi rüyayı göreni metaforik olarak Tanrı’ya, rüya içindekileri de insanlara benzetelim. İnsanların özgür iradeleri işte böyle bir şey olsa gerek.

BEN: Tam anlayamadım ama insanın özgür iradesi olup olmadığı tartışılabilir çünkü bireyin bütün kararları bu mikroorganizmaların yönlendirmesi altında veriliyor.

Öklid yanlış olabilir mi?

öklid1
Öklid, Öğeler, 1. Kitap, 1. Önerme’nin figürü.

Bu yazı, Öklid’in 1. Kitap, 1. Önermesinde kesişen iki dairenin, 19. yüzyılda tanımlanan devamlılık ilkesine göre, kesişip kesişmeyeceğinin bilinemeyeceği için “Öklid yanlış” diyen resmi matematik görüşüne karşı bir yazıdır.

***

19. yüzyıla kadar matematikçiler Öklid’in aksiyomlarını “kendiliğinden doğru gerçekler” olarak algılamışlardır. 19. yüzyılda yeni aksiyomlar tanımlayarak yeni geometriler tanımlayabileceklerine uyanınca bu sefer yeni geometrilerin doğru Öklid’in yanlış olduğunu iddia etmişlerdir. Ama Öklid’in aksiyomları “kendiliğinden doğru gerçekler” değildir; sadece ve sadece Öklid’in işine geldiği gibi yaptığı tanımlamalardır. Her isteyen yeni tanımlamalar yapıp yeni geometriler uydurabilir. Önemli olan bir geometrinin kendi içinde tutarlı olmasıdır. Doğru veya yanlış geometri yoktur. Bütün geometriler temel bir tanımlama üstüne oturur ve hepsi de kendi içinde tutarlı ve kendi alanlarında geçerlidirler.

Öklid de kendi alanı içinde geçerlidir. 19. yüzyıl devamlılık kavramları Öklid geometrisinin alanına girmez.

Matematikçilerin, Öklid’in tanımladığı aksiyomların yanlış ve eksik olduğunu iddia edip yeni ve gelişmiş son model aksiyomlar tanımlamaları, aksiyomun herhangi bir tanımlamadan başka bir şey olmadığını anlamadıklarını gösterir. Başka bir deyişle, aksiyom bir tanımlamadır ve matematikçiler bunu tam anlayamamışlardır. Aksiyomların gerçeği yansıttığını zannetmişlerdir. Tam tersine, aksiyom bizim için gerçeği tanımlar.

Aksiyomun bir tanımlamadan başka bir şey olmadığını anlamakta zorluk çeken matematikçilerden biri de David Hilbert idi. Hilbert’in son model aksiyomları kendisinin uygun gördüğü yeni tanımlamalardır. Öklid’i bağlamaz. Yeni model aksiyom derken alaycı olmak değil amacım, matematikçilerin bir aksiyomun tanımlama olduğunu ve eskisi yenisi veya doğrusu yanlışı olmadığını ve daha iyisi daha kötüsü olamayacağını anlatmak istemiştim.

Günümüzde bile, Öklid aksiyomlarının yanlış veya eksik olduğunu söyleyen matematikçiler olabiliyor. Hilbert’ten beri bu matematiğin resmi görüşü olarak tekrarlanıp durur. Yazının devamı matematikçi E. Mehmet Kıral’ın bu konudaki paylaşımı hakkında olacak.

 

kıral-twit

Matematikçiler matematik dallarının devamlı bir bütün meydana getirdiğini varsayarlar. Bu varsayıma göre, Öklid geometrisi ile mesela 19. yüzyıl matematiği kopuksuz ve aralıksız bir bütün teşkil eder. Matematiğin bütünlüğüne inanmak demek, matematiğin içinde tanımlanmış olan hiçbir aksiyomun diğer bir aksiyomla çelişmediğine inanmak demektir. Ama bunun doğru olmadığını biliyoruz. Yani, genel olarak, A geometrisinin aksiyomları kullanılarak B geometrisinin aksiyomlarının yanlış olduğu söylenemez.

matematik-agac
Her dal ayrı bir ağaç olmalı.

Öyleyse, matematik dalları kendi aksiyomları olan bağımsız alanlardır. Her bölüme kendi içinde tutarlı bir karakutu olarak bakabiliriz. Bu karakutulardan ne dışarı bir aksiyom sızar ne de dışardan bir aksiyom içeri girer. Matematik dalları, matematik ağacının dalları değil, her biri bir ağaçtır.

O zaman neden matematikçiler 19. yüzyılda geliştirilmiş bir “devamlılık” kavramını kullanarak Öklid’in yanlış olduğunu söyleyebiliyorlar? Mesela, bir matematikçi, 1950 model bir arabayı inceledikten sonra “bu arabanın GPS sistemi ile uyumu yok, bu araba yanlış” diye bir hüküm verse bu sözü ciddiye alabilir miyiz? Peki bir matematikçi, bir at arabasına bakıp “bu araba yanlış çünkü motoru yok” dese o matematikçinin doğru ve yanlış kelimelerinin anlamı hakkında doğru bilgisi olmadığını anlarız, öyle değil mi? O zaman neden bir matematikçi, Öklid geometrisini 19. yüzyıl kavramları ile mukayese edip onun yanlış bir geometri olduğunu söyleyebiliyor? Bu matematikçinin de yanlış kelimesine kabul edilmiş anlamı dışında bir anlam yüklediğini görüyoruz.

topoloji
Topolojide kupa ile donat aynıdır. Öklid’te değildir.

Topoloji aksiyomlarını kullanarak Öklid’in aksiyomlarının yanlış olduğunu söylemek yanlış bir tutum olurdu. Öklid’i ondan sonra geliştirilmiş matematikle eleştiremezsiniz. Öklid kendi içinde tutarlıdır. Bir geometri kendi tanımlamaları içinde istikrarlı ise, dışardan aksiyomlar taşıyarak o geometrinin eksik veya yanlış olduğunu söyleyemeyiz. Öklid’i sadece kendi içinde tutarsızlıkları varsa eleştirebiliriz.

Konumuz olan 1. Kitabın 1. Önermesi için gerekli bütün tanımları Öklid önceden yapmış. Mesela, bu önerme için çizgi çizmemiz gerektiği için Öklid 1. Postülat ile çizgi çizmenin mümkün olduğunu farzetmiş:

[Postulat olarak] rica edilmiş olsun: [1] herhangi bir noktadan herhangi bir noktaya bir doğru çizgi iletilmesi.

Bu tanımlamaya göre çizginin devamlı olmak veya olmamak gibi bir özelliği yoktur.

Öklid’in çizgi kavramı bir tanımlamadır. Öklid “bir noktadan bir noktaya çizgi çizmeyi farzediyorum” diyor ve bunu bir tanımlama ile resmi olarak kayda geçiriyor. Çizgiyi de 2. Hudut olarak tanımlamış:

Ve bir çizgi, genişliksiz uzunluktur.

Genişliksiz uzunluk ne demek? Genişliksiz uzunluk diye bir şey gerçek hayatta yok. Öklid soyut bir matematik tanım yapmış; Öklid çizgiyi genişliği olmayan bir uzunluk olarak absürd bir şekilde tanımlamış çünkü işine öyle gelmiş.

Konumuz olan 1. Önerme bağlamında 19. yüzyıl matematikçileri Öklid’i eleştirmişler. Öklid’in çizdiği iki dairenin bir noktada kesişeceğini garanti altına almak için bir aksiyom tanımlaması gerekirmiş. Yani 19. yüzyıl mantığına göre Öklid’in iki dairesinin kesişmeme imkanı varmış.

Kesişme ne demek önce ona bakalım. Öklid’e göre çizgi soyut bir şey, salt uzunluk, başka bir özelliği yok. Bu sebepten Öklid’in çizgileri kesişebiliyor. Çizgi cisim değildir. Gerçek dünyada kesişme diye bir şey yoktur çünkü gerçek dünyada soyutlamalar değil cisimler vardır. Cisimler ise kesişmez. İki çıtayı bir X şeklinde ancak üst üste koyabiliriz, iki ayrı parça olarak kalıp kesişemezler. Öklid’i devamlılık üzerinden eleştirenler önce Öklid’te kesişme nedir onu anlamaları gerekirdi.

Öklid’in çizgi tanımından başka çizgi tanımları yapılabilir. Galileo bir çizginin noktalardan mı meydana geldiğini yoksa hareket eden bir nokta mı olduğunu sormuştur? Bir çizgi sonsuz olarak bölünebilir mi diye de sormuştur. Bu gibi soruların Öklid geometrisi içinde bir anlamı yoktur. Zaten Galileo da Öklid’in çizgi tanımlamasından değişik çizgi tanımlamaları yaptığı için “Öklid yanlıştır” dememiştir.

Öklid’in kendi geometrisi içinde çizgi, ne noktalardan meydana gelmiştir ne de hareket eden bir noktadır. Kalkül kavramlarını ihtiva etmiyor diye Öklid’in yanlış olduğunu söylemek ona haksızlık olurdu. Öklid geometrisini koordinat geometrisine uygulayıp “Öklid yanlıştır” demek de doğru bir tutum değildir. Her geometri kendi içinde doğrudur.

1. Önermede daire çizmemiz gerektiği için de Öklid, 3. Postülat’ta daire çizebileceğimizi varsayıyor.

[Postulat olarak] rica edilmiş olsun: [3] Ve her merkez ve uzunluğa bir daire çizmek

Bu basit ve güzel daire tanımlamasının da devamlılık kavramı ile bir ilgisi yok.

Daireyi, bir merkezden eşit uzaklıkta olan noktalar olarak tanımlıyor. Bu da devamlılık kavramından bağımsız bir tanımlamadır.

1. Önerme için sadece 1. ve 3. Postülatlar gerekiyor. Öklid de zaten bu iki postülatı vermiş. 1. Önerme için dışardan aksiyomlar getirip iki dairenin kesişmeyeceği gibi bir ihtimali incelememiz gerekmiyor. At arabası at arabasıdır ve otomobille mukayese edildiğinde yanlış değildir. Öklid Ökliddir ve 19. yüzyıl kavramları ile mukayese edildiğinde yanlış değildir.


Notlar:

— Öklid’in Öğeler’inden alıntılar Öğeler’in Özer Öztürk & David Pierce tarafından yapılan çevirisinden alınmıştır. Öğelerin 13 Kitabından Birinci Kitap.

— 19. yüzyıl devamlılık ilkesini Öklid’e uygulanmasını anlatan tipik bir yazı: Proofs, Pictures, and Euclid, John Mumma May 2007

“The general observation here, if accepted, is fatal to the legitimacy of Euclid’s diagrammatic proofs. Again and again, Euclid takes intersection points to exist because they appear in his diagrams. Indeed, he does this right away in proposition I,1 when he introduces the intersection point of two constructed circles. The only thing Euclid offers as justification is a diagram where two circles cross. Nowhere do we find the articulation of a continuity principle which by modern standards seems necessary to secure the point’s existence.”

— David Hilbert tanımlamalarını Geometrinin Temelleri diye iddialı bir şekilde sunmayı tercih etmiştir. David Hilbert, The Foundations of Geometry.

— Aksiyomları çelişen matematik alanlarının birbirlerinin aksiyomlarını kullanarak yanlışlanamayacaklarını göstermek için başka bir örnek: Komütativ cebir, cebirin komütativ olduğu aksiyomuna dayanır. Komütativ olmayan cebir de, cebirin komütativ olmadığı aksiyomuna dayanır. Bu iki aksiyom birbirleri ile çelişir ama hiçbir matematikçi “komütativ cebir doğrudur, komütativ olmayan cebir yanlıştır” (veya tersi) gibi bir hüküm veremez.