Evrimle ilgili yanlışlar…

Mustafa Acungil’in bu paylaşımı dikkatimi çekti:

Ve bu cümle:

Oysa yaratımın en büyük araçlarından biri bence evrim. Allah’ın eşsiz sanatlarından bir sanat.

Bunu okuduktan sonra, tesadüfen Fârâbî’nin felsefesini anlatan bir kitapta şu cümleye rastladım:

Tanrı, tek ve gerçek sebeptir. O, herşeyin ve bütün varlığın kaynağıdır.

Mustafa Acungil de aynı varsayımı yapmış bence: Tanrı tek ve gerçek sebep olduğuna göre, evrim varsa onun sebebi de Tanrı’dır (Allah’tır).

Zaten bu çok eski skolastik bir tartışmadır. “Hareketsiz hareket veren” veya “ilk hareket veren” diye de geçer.

Fakat burada gizli bir varsayım var, o da Tanrı’nın var olduğu varsayımıdır. Yani “Tanrı, tek ve gerçek sebeptir…” ifadesi bir tanımlamadan başka bir şey değildir. Fakat bu tanımlama Tanrı’nın varlığı ile ilgili hiç bir şey söylemez.

Bu konuda Fârâbî’nin aşağıda kopyaladığım fikirleri (Doç. Dr. Fahrettin Olguner’in anlatımı ile) çok aydınlatıcı. Fârâbî Tanrı’nın “hiçbir surette tarifi yapılamaz” diyor. Biz Tanrı’yı “gerçek bir benzerlik olmamakla birlikte, […] insana has olan şeylerle mukayese etmek suretiyle anlamaya çalışırız.”

Yani Fârâbî, insanların Tanrı’yı bilemeyeceğini söylüyor. Tanrı’yı bilemeyiz, sadece onu bildiğimiz şeylerle mukayese ederek anlamaya çalışırız, diyor. Bu ne demek? Tanrı’nın var olup olmadığını bilmiyoruz, bilemeyeceğimizi de biliyoruz, fakat bu bilgilere rağmen, Tanrı’nın var olduğunu varsayıyoruz. Tanrı’yı varsaydıktan sonra, onu bilemeyiz diyoruz. Bilimsel bir düşünceye bağlı bir sonuç gibi gelmiyor bana. Tanrı’nın varolup olmadığını bilemeyeceğimizi biliyorsak, onun varlığını nasıl varsayıyoruz?

Zaten, Tanrı kavramını sadece dilimiz aracılığı ile bilebiliriz. Duyularımızla bilemeyiz. Fârâbî’nin, Tanrı’yı “insana has olan şeylerle mukayese etmek suretiyle anlamaya çalışırız” cümlesindeki “anlamak” dil ve akıl aracılığı ile anlamaktır, duyularla anlamak değil.  Yani, Tanrı’ya isimler vererek onu bildiğimizi zannederiz.

Evrim konusunda ise, ben ne “ateist saiklerle [güdülerle]… evrimi inat ve ısrarla ispatlamaya” çalışıyorum ne de dindarlar gibi “acayip bir bağnazlıkla” evrim karşıtlığı yapıyorum. Ben iki aşırı kutuptan bağımsız olarak olaya bakıyorum ve Darwin’in yazdığı kitaptaki her kelime için okulcu akademiklerin milyonlarca kelime yorum yazarak onu anlamsız bir kutsal doktrin haline getirdiklerini görüyorum. Bu okulcu akademikler “evrim” kelimesine o kadar çeşitli ve birbirine zıt anlamlar yüklemişler ki, kelimenin hiç bir anlamı kalmamış. Üstelik, bu okulcu akademikler bu doktrini sahiplenmişler ve dışardan birinin bu konuda katkı yapması imkansızlaşmış.

Evrim, Okulcu Doktorların (seküler ulemanın) malı olduğu için ve gizli bir doktrin olduğu için, ulema olmayan birinin evrimi kendi başına anlaması da mümkün değildir. Sadece ulemanın bize öğrettikleri arasında seçim yapabiliriz belki. Bu sebepten,

…evrimin var olması ya da olmaması itikadi bir konu değil. Bilimsel araştırmayla bulunacak bir bulgu

olduğuna katılmıyorum. Kuşaklar boyudur ulemanın kutsal bir doktrin haline soktuğu gizli bir bilgi sistemi bilimsel yöntemlerle anlaşılamaz; sadece bir inanç sistemi olarak varolur.

***

Bahsettiğim yazıyı aşağıya kopyalıyorum.

***
Fârâbî, Doç. Dr. Fahrettin Olguner, Akademi Kitapevi, İzmir, 1993.
Sayfa 89.

C – FELSEFENİN ANA PROBLEMLERİ

1. Varlık – Varlığın Ortaya Çıkışı ve Varlık Kademeleri

Acaba günlük hayatta “var” dediğimiz şeyler, gerçekten var mıdır ve bunlar hangi türden varlıklardır? Şayet bunlar “gerçekten var” iseler, nasıl oluşmuşlardır?.. gibi, varlığın gerçekliği, kaynağı ve mahiyeti hakkında sorular, Fârâbî’nin düşüncesinde son derece belirgin, cevapları da açık ve kesindir. Söylemek gerekirse her kademedeki varlık konusunda Fârâbî, tam bir “realist” dir. Yani, varlıkları aynı olmamakla birlikte her kademedeki varlık, Fârâbî’ye göre, belli bir gerçekliği ifâde eder. Sözgelimi bu dünyadaki bizler gerçek birer varlıklarız ve biz asla hayâl ve gölgeler aleminde yaşıyor değiliz.

Fârâbî’ye göre varlıkların zirvesinde “Tanrı” bulunmaktadır. Fârâbî’nin dili ile bu “ilk” dir. Varlık bütün olgunluğu ve dolgunluğu ile O’nda bulunur. O’nda “yokluğun” hiçbir izi, hiçbir surette, bulunmaz. O, her türlü noksandan arınmıştır. O’nun varlığının mertebesinde olan ve O’na benzeyen bir başka varlık mevcud değildir. O’nun ne zıddı, ne de benzeri vardır. O, her bakımdan “bir” ve “ilk” tir. O hangi mânâda olursa olsun, çeşitli unsurlardan meydana gelmiş bir terkip (bir kompozisyon) değildir. O, kelimenin tam mânâsıyla “bir” dir, “tek” dir. O; bilen, irâde eden, yapan… “bir tek zat”dır. Yani, O’nun varlığı ile zatı, mahiyeti ve sıfatları “aynı”dır. Dolayısıyla O’nun hiçbir surette tarifi yapılamaz ve gerçek bir benzerlik olmamakla birlikte, biz O’nu insana has olan şeylerle mukayese etmek suretiyle anlamaya çalışırız.

Fârâbî, varlıkların “ilk” i olarak ortaya koyduğu Tanrı’yı “Vacib’ül-Vücûd — Zaruri Varlık” diye nitelendirir. Bu; “yokluğu düşünülemeyen; dâima ve her şartta varlığı zârurî olarak düşünülen” demektir. Fârâbî, “imkân” ve “sebep” kavramlarından bu sonuca ulaşmış bulunmaktadır. O’na göre mademki Tanrı’nın dışındaki varlıklar “mümkün”dür ve mademki mümkün olan şey, herhangi bir sebep ve tesir olmadan ortaya çıkamaz, öyleyse mümkün olan şu âlemin de var olup ortaya çıkması için mutlak surette bir sebebe ihtiyaç vardır. Ancak, mümkünü var eden, onu ortaya koyan sebebin kendisi “imkan” ile sıfatlanamaz, ona “mümkün” denemez. Çünkü, böyle olursa onun da bir başka sebebe ihtiyacı olur ve hiçbir surette “mümkün” olan şey “var” olamaz. Mademki “mümkün” olan şeyler “var” dır. Öyleyse, onlara sebep olan ve varlık veren bir şey vardır ve bu şeyin kendisi, “mümkün” değil “zarûrî”dir. O’nun varlığının ortaya çıkışı söz konusu değildir. O, sebepsiz olarak ve dâimâ vardır. İşte bundan dolayı kendisine “Zarurî Varlık — Vacibü’l Vücûd” denir. Bu ise “Tanrı”dır.

Tanrı, tek ve gerçek sebeptir. O, herşeyin ve bütün varlığın kaynağıdır.

Notlar:

— Fârâbî’nin, Tanrı’yı “varlıkların “ilk” i olarak” tanımlaması da ilginç geldi. Bu yazıda “varlık” kelimesinin bir kaç değişik anlamda kullanıldığı anlaşılıyor. Bu konuda incelenmeli.

Mustafa Acungil’in kitapları.

— Bu yazı ile ilgili bir kaç not daha eklemek istiyorum (italik yazılar Mustafa Acungil’in paylaşımından alıntılardır):

  • Aslında Mustafa Acungil “evrimle ilgili yanlışlar” hakkında yazmamış, çünkü evrim teorisi hakkında hükümlerde bulunmuyor; evrim teorisi ile ilgili yanlış yorumlar ve algılardan bahsediyor.
  • Allah’a gerek kalmayacak” ne demek? Bir sebep olarak Allah’a gerek kalmayacak demek. Bu ifade bana Napolyon ile Laplace anektotunu hatırlattı. Laplace’ın Newton mekaniğinden ilham alarak yazdığı kitabını inceleyen Napolyon, “Neden Evrendeki hareketleri belirleyen bir kitapta Tanrı’nın adı geçmiyor?” diye sorunca, Laplace, “böyle bir hipoteze ihtiyacım yok” diye cevap vermiş. Laplace’ın kitabı mutlak ve ilk sebeplerle ilişkili olmadığı için, bir ilk yaratıcı fikrine ihtiyacı yok. Gözlemlenen olaylardan matematik aracılığı sonuçlar çıkarmış.
  • İtikat” Arapça’dan dilimize girmiş ve ilk anlamı “düğümlenip kalma, bağlanma” olarak verilmiş (Ötüken Osmanlı Türkçesi Sözlüğü). Bu da inanç kavramını güzel açıklamış bence.
  • Kuran ayetlerini insanlar yazmış olsaydı, onlarda bilimle yaman çelişkiler olurdu.” Ben Kuran’ın içeriğini ve güncel yorumunu, bilimin güncel hükümleri ile karşılaştırmaya karşıyım. Böyle bir karşılaştırmanın ne bilime faydası vardır ne de Kuran’a. Bilim bugün “doğru” dediğine yarın “yanlış” diyebilir. Kuran’da kelimeler aynı kalır ama yorumlar yani anlam, çağlara göre değişiklik gösterebilir. Kuran’ın bilim diye adlandırdığımız alanda tavsiyeleri yoktur; örnek olarak, Kuran gezegenlerin yörüngelerinin nasıl hesaplanacağını bildirmez.
  • Hiç endişe etmeye gerek yok, yeter ki gerçek bilimsel saiklerle bilimsel çalışmalarla dünyaya bakalım. Orada bulduklarımız Kuran ayetleriyle kol kola giden ayetler olacaktır. Şu ana kadar da zaten öyle oldu.” Kuran’la bilim ayrı alanlarda hüküm verirler. Mesela, Kuran cennet ve cehennemden bahseder; bunlar bilimi ilgilendiren konular değildir.
  • “…evrim, günümüzde sıradan insanın anlaması gereken bir konu haline geldi.” Evrim kelimesi burada sanki “Darwin’in Evrim Teorisi”nin içeriği veya ana fikri hakkında bilgi veren bir kelime gibi kullanılmış. Ama öyle değil. Tek bir kelimenin, “Evrim” kelimesinin, okullarda en az 4-5 yıl ders olarak okutulan ve bu konuda akademik uzmanların bile tam olarak anlayamadığı bir doktrinin içeriğini anlatması mümkün olabilir mi? Olamaz. O zaman “Evrim” kelimesi sadece bir etikettir. Mesela, “Ceza Hukuku” bir bilgi sisteminin ismidir; o bilgi sisteminin içeriği hakkında hiç bir bilgi vermez. “Evrim” de öyledir. Bir doktrinin ismidir. Bu doktrinin içeriği hakkında hiç bir bilgi vermez. Peki, bu doktrini, uzman olmayanlar için, bir kaç cümle ile özetlemek mümkün olabilir mi?
  • Kuran’daki ve doğadaki (Sunnetullah) ayetlerini kullanarak O’nunla ilgili izlenimler oluşturabileceğimizi düşünüyorum.” Bu bana pek inandırıcı gelmedi. Kuran’da 4 tane Sünnetullah ayeti buldum. Bunlarda sadece Allah’ın kanunlarının değişmez olduğunu söylüyor. Yani, bu ayetlerden alabileceğimiz tek izlenim Allah’ın insanlara, Allah’ın kanununun değişmez olduğunu söylediğidir.İsra 77: […] asla bulamazsın bizim yasamızda bir değişiklik
    Ahzab 38: […] ve emri Allah’ın bir kaderdir takdir edilmiş [yani değiştirilemez]
    Fatır 43: […] bulamazsın yasasında Allah’ın bir değişme ve bulamazsın yasasında Allah’ın bir sapma
    Fetih 23: sünnetidir (yasasadır) Allah’ın öyle ki süregelir ötedenberi ve asla bulamazsın yasasında Allah’ın bir değişme
  • Sünnetullah kelimesi, Allah’ın sünneti demek. Sünnet de Arapça, “işlek yol” demek. Başka anlamları da var. “İyi ya da kötü yol” gibi. Yani sünnetullah “Allahın yolu” demek. Böylece Arapça’da, İslam dini bağlamında, sünnet kelimesinin hem “Allahın yolu” hem de “Peygamberin yolu” anlamına geldiğini anlamış oldum. Ama bu 4 ayette gördüğümüz gibi, Kuran’da sünnet sadece Allah’ın yolu olarak geçiyor, Peygamberin yolu anlamı Kuran’da yok. Herhalde hadisçiler böyle bir kavram kargaşası yaratmayı uygun görmüşler.
  • Bu Allah’ın yolu ayetlerini okuyanlar, Allahın yolu kavramını önce Allah’ın kanunları olarak anlamlandırıyorlar, ondan sonra da bir ileri gidip Allah’ın yolunun doğanın yolu olduğunu söylüyorlar. Yani, Allah’ın yolu, Allah’ın yarattığı doğa kanunları oluyor. Böylece gözlemlenen bütün doğa olaylarına Allah’ın sebep olduğunu söyleyebiliyorlar.
  • Fakat bu yararlı bir açıklama değil. Bilimsel olarak hiç bir işe yaramıyor. Bir açıklama bile değil. Bilimsel bir açıklama hiç değil. Tam aksine, bu bilim öncesi insanlarının, şamanların, ve rahiplerin kullandığı açıklama türü. Eskiler, bilim öncesi insanları, doğa olaylarını nasıl açıklarlarmış? Her olayı bir tanrı ile ilişkilendirirlermiş. Yıldırım olayını gözlemlediler; merak ettiler ve sordular: Neden yıldırım düşer? Cevap hazır. Hemen yıldırım olaylarından sorumlu bir tanrı tanımlayalım ve yıldırımı o tanrının yolladığını söyleyelim. Böylece yıldırım tanrısı Zeus doğmuş olur. “Anne, yıldırım neden düşer?” Çok basit, oğlum. Zeus yıldırım tanrısıdır, o bize yollar.” O zamanlar İnternet olmadığı için çocuk açıp bakamıyor tabii, Zeus’a inanmak zorunda.
  • Fakat artık biz insanlar olarak bu seviyeyi aşmışız. Artık her doğa olayı için bir tanrı yaratmak gibi düşük randımanlı bir entellektüel seviyeyi aşmışız. Her doğa olayı için yeni bir tanrı yaratıp tanrı enflasyonu yaratmaya ne gerek var; zaten bu tanrılar sonra birbirleri ile kavga edip duruyorlar. Artık tek bir tanrımız var ve bütün doğa olaylarını onun yarattığına inanıyoruz.
  • Bu devirde doğa olaylarını tanrının işi diye açıklamayı seçen insanların olması da ilginç tabii. Sanki bilimsel devrim hiç olmamış gibi.
  • Ama bazı insanlar, Arapça olan her kelimenin, her cümlenin, her Arapça sesin, kutsal olduğuna ve direk olarak Allah’ın kelamı olduğuna inanırlar. Onun için “sünnetullah” Arapça kökenli bir kelime olduğuna göre Allah’ın kutsal bir sözü olmalı ve bunu sorgulayan birisi de kafir olmalı. Ama ne kadar Kuran okursanız okuyun, Kuran’da Ay’a bir uzay aracı yollamak için gerekli olan bilgiyi bulamazsınız. Acaba bu sebepten mi, Çin bile, hatta İsrail bile, Ay’a gidebiliyorlar ama biz gidemiyoruz? Hala sünnetullahı tartışıyoruz da ondan mı?

Din devlet bilim teknoloji

YalıKöşkü
Yalı Köşkü Makine Fabrikası (1850’ler)

Özet:

1. Osmanlı, Bilim ve Teknoloji arasındaki farkı anlasaydı daha verimli bir teknoloji transferi yapabilirdi.

2. Devletin içindeki dinî örgütlenmeler kendi varlıklarını devam ettirebilmek için devleti geri bıraktılar.

***

Darwin ve Osmanlılar kitabını okurken, Osmanlı’nın bilim anlayışı hakkında önemli bir ayrıntı dikkatimi çekti. 20. yüzyılın başında Osmanlı aydınları ülkenin Batı’nın gerisinde kaldığını görüyorlardı. Dinci örgütlenmelerin ülkeyi geri bıraktığını da görüyorlardı. Bu aydınlar Batı’dan ilham alarak ülkeyi modernleştirmek istiyorlardı. Osmanlı’nın bilimde geri kaldığı teşhisini koyuyorlar ve Avrupanın bilimini Osmanlıya aşılamak istiyorlardı.

Bunu nasıl yapmaya çalıştılar? Kitaplar aracılığı ile.

Alman filozof Ludwig Büchner’in ilk defa 1855’de yayınlanmış olan Madde ve Kuvvet isimli kitabı tercüme edilmişti ve birçok Osmanlı düşünürü bu kitaba yorumlar yazmıştı. Tabii, akademik konulu kitaplar tercüme edilerek bilimde ileri gidilemez, sadece akademik makaleler yazılmış olur.

Osmanlılar Batı’nın “aydınlanma ve modernleşme tecrübesini öğrenmeye ve onu takip etmeye” çalışıyorlardı. (s.18) Ne ilginçtir ki hala kendilerini “aydınlanmacı” diye tanımlayan bir kesim aynı hatayı yapmaktadır. Hala Avrupanın aydınlandığı için bilim ve teknolojide ileri gittiğini zanneder bu kesim. Yani ülkenin teknolojide ileri gitmesi için aydınlanması gerektiğine inanırlar. Aydınlanmanın bir sonuç olduğunu ve kendi başına bir işe yaramayacağını göremeyen aydınlanmacı aydınlardır bunlar.

Osmanlı aydınları (İslamcılar dahil) “Batı biliminin okullarda öğretilmesi gerektiğini” düşünmüşlerdir. (s.18) Bu da bir hata. Okulda bilim öğreterek sadece akademik bilim adamları yetiştirmiş olursunuz, onlar da gider bir kuşak daha akademik bilim adamı yetiştirirler ama ülke bilim ve teknolojide geri kalmaya devam eder.

“Osmanlı aydınları 19. yüzyıl bilimiyle Ludwig Büchner, Karl Vogt, Ernst Haeckel, […] ve diğer önemli popüler bilim yazarları aracılığı ile tanışmışlardır.” (s.19)

Peki Osmanlı’ya önemli bilim adamları olarak tanıtılan ve kitapları Osmanlıya bilim aşılamak için tercüme edilen bu yazarların Osmanlı bilimine ve modernleşmesine katkısı ne olmuştur? Hiç bir katkısı olmamıştır. Bu yazarlar akademik yazarlardır. Teorik konularda akademik makaleler yazmışlardır. Veya doğada gezip bitki örnekleri toplamışlardır. Teknoloji ile bir alakaları yoktur. Madde ve güç kavramları Avrupa okulculuğunun en eski konularıdır ve Aristo’dan beri binlerce Madde ve Güç kitabı yazılıp kütüphane raflarındaki yerlerin almışlardır ve teknolojiye hiç bir katkıları olmamıştır.

***

Sonra Jön Türkler sahneye çıkıyorlar. Jön Türkler “aydınlanmanın, Batılı değerlerin ve Batı biliminin ateşli hayranlarıdır” ve “dinin bu çağda gereksiz bir öğreti” olduğuna ve bilimsel gelişmeyi engellediğine inanırlar. (s.22) Yani Jön Türkler bilimin din ile çatıştığına inanırlar ve ilerlemek için de bilimin yanında olmaları gerektiğine inanırlar.

Atatürk de toplumu istila etmiş olan özel din örgütlenmelerinin ülkeyi geri bıraktığını tespit etmiş ve durumu bu çok güzel sözle özetlemiştir: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir; ilim ve fenden başka yol gösterici aramak gaflettir, delalettir, cehalettir.” s.27

Atatürk, “tarikat şeyhlerini yol gösterici sanmayın, tek yol gösterici ilimdir, fendir,” diyor.

***

Kısaca, Osmanlı aydınları, devleti içinden kemiren dinci hiyerarşinin kendi varlığını devam ettirebilmek için ülkeyi geri bıraktığını ve en ufak ilerleme girişiminde bulunan padişahları ve aydınları dinsizlikle suçlayarak engellediklerini görüyorlardı. Osmanlıyı geri bırakan en büyük etken bu özel din örgütlenmesiydi. Bu örgütlenmeyi yenebilmek için, aydınlar, onun karşısına bilim ile çıkmayı düşündüler. Ama din kadar eski ve güçlü bir örgütlenme “bilim” gibi soyut ve ne olduğu belli olmayan bir kavram ile yenilemez. Bir örgüt ancak başka bir örgütle yenilebilir.

Ayrıca, “bilim” aydınlar için, Avrupa’da var olan ama kendi ülkelerinde olmayan bir şeydi ve Avrupa’dan alınmalıydı. Dolayısıyla aydınlar, Avrupa’da yayınlanmış kitapları tercüme ederek bilim transferi yapabileceklerini zannettiler.

Teşhis doğru, ama tedavi yanlıştı.

Avrupa’yı ileri götüren bilim değildir. Avrupa’yı geri bırakan da din değildir. Dinin en güçlü olduğu ortaçağlarda bile Avrupa’da teknoloji vardı ve gelişmeye devam ediyordu. Teknolojinin gelişmesini engelleyen, dinden çok, lonca sistemi idi. Her teknoloji alanı bir bilgi kara kutusu idi ve teknolojinin bir alandan diğer alana geçmesi ve yayılması engelleniyordu.

Avrupa’yı ileri götüren aydınlanma veya akıl da değildir. Bunlar hep soyut ve akademik kavramlardır. Sonradan akademiklerin kendilerini üstün yaratıklar olarak göstermek için uydurdukları kavramlardır.

Avrupa’yı ileri götüren teknoloji idi.

Bilim teknoloji değildir. Önemli olan teknolojide ileri gitmektir. Amerika din açısından dünyanın en bağnaz ülkelerinden biridir ama teknolojide ileri gitmiştir çünkü bir teknoloji kültürü vardır.

Günümüzde teknolojide ileri gitmek isteyen ülkeler ne yapıyorlar? Toplumu aydınlatmaya mı çalışıyorlar? Hayır tam aksine, taklitçiliği yüceltiyorlar. 40 sene önce Japonya ne yaptı? 20 sene önce Çin ne yaptı?

Taklit yaptılar.

Çakma sanatını en üst seviyeye çıkardılar. Amerikanın yaptığı radyoları aldılar açtılar içine baktılar ve ucuz bir taklidini yaptılar ve yaptıklarını sattılar. Bu çok önemli. Bilimde satış ve pazarlama ve para kazanma gibi kavramlar yoktur. Teknolojide ise vardır. Yaptığınız ürünü pazarlayıp satarsınız para kazanırsınız ve daha iyi bir ürün yaparsınız. Zamanla taklitçilikten, fasonluğa daha sonra da marka seviyesine ulaşırsınız. Halk zenginleştikçe dinin onlar üzerindeki etkisi azalır.

Biz bu süreci tekstilde yaşamadık mı? Tekstilde bu kadar ileriysek Allahuekber diyerek ve dua ederek mi bu seviyeye geldik? Peki dinciler tekstilde teknolojiyi neden engellemediler? Kuran’a aykırı olmadığı için mi yoksa kendileri de tekstilden zengin oldukları için mi?

***

Teknoloji işinde olan bir devlet aynı zamanda din işinde olamaz. Din işinde olan bir devlet de hiç bir zaman bütün enerjisini teknoloji işine harcayamaz ve geri kalmaya mahkum olur. 21. yüzyılda devlet büyükleri kürsüye çıkıp “ezan Türkçe mi okunsun Arapça mı okunsun?” diye gündem yaratıyorlarsa devlet teknoloji işinde değil din işindedir demektir. Bu devletin önceliği dindir, teknoloji değildir. Halbuki kendini teknolojiye vermiş bir devlet kendi gündemini ortaçağ konuları ile belirleyen bir özel din örgütlenmesine müsaade edemez. Ama biz senelerdir bu özel din örgütlenmelerinin yarattığı ortaçağ konuları ile meşgul ediliyoruz.

Biz yapay dinî gündemlerle uğraşmaktan ancak geri kalan zamanlarımızı teknolojiye ayırabiliyoruz. Zaten teknoloji ile haşır neşir olup yeni buluşlar yapacak genç nesillerimiz tarikatların eline düşüp Kuran ezbercilerine dönüşüyorlar.

***

Osmanlı bilim ile teknoloji arasındaki farkı anlayamadığı için geriledi. Gerçi Osmanlıyı genel olarak suçlamayalım. Fatih Sultan Mehmet kesinlikle teknolojinin değerini anlamıştı. O değil mi Macar top ustası Urban’ı getirip İstanbul’u almak için gerekli güçte top yaptıran! Fatih Avrupa’dan getirilen kitapları tercüme ettirerek veya medreselerde top yapımını öğreterek bir yere varamayacağını biliyordu.

19. yüzyılda da Osmanlı teknoloji transferi yapamaz mıydı? Bunu düşünememişler miydi? Tabii ki düşündüler. Ama artık özel din örgütlenmesi devletin içinde o kadar güçlenmişti ki en ufak ilerleme girişiminde bulunan padişahları tahttan indirebiliyorlardı. Yani din adına devlet içine sızmış ve kalkışma yapacak kadar palazlanmış bir örgüt hiç de yeni bir yapılanma değil. Osmanlı devletinin bağırsaklarında şerit kurdu gibi devletin bütün enerjisini emen bir parazit vardı ve hala da aynı yerde aynı şekilde devam ediyor. Öyle bir tutunmuşki bağırsaklara bir türlü atılamıyor.

İslam dininin kendi hiyerarşisi olmadığı için her zaman devletin hiyerarşisini kullanmıştır ve devlet din işinden çıkana kadar da kullanacaktır.

***

Kitap tercüme ederek teknoloji transferi olmaz. Devletin teknoloji kültürü yaratıp teknoloji kültürünü desteklemesi lazım. Devlet tam aksine özel din yapılanmalarını destekliyor. Enerjisi ve parası kalırsa teknolojiyi destekliyor.

Devlet acilen dini özelleştirmeli ve din işinden çıkmalıdır. Şu anda tarikatlardan gelecek oylar için devlet çok ağır bir fatura ödemektedir. Bir kaç oy için en değerli varlığı olan gençleri tarikatlara satmaktadır. Devlet bir kaç oy için, gelecek nesillerin hayatlarını söndürüp tarikatlara satmaktadır. Bu gerçeği daha nasıl ifade edebiliriz ki.

Devlet din işinden çıkıp dini kamu alanından tamamen silmelidir. Din özel hayatın bir parçası olarak devlet tarafından korunmalıdır ama hiç bir dinî örgütlenmeye izin verilmemelidir. Bu şekilde din kurdunu düşüren devlet de rahatlar halk da rahatlar. Türklere yakışan da budur.

***

Yoksa devletin içine sızmış olan bu özel din örgütlenmeleri kendi varlıklarını sürdürebilmek için sürekli ortaçağ gündemleri yaratarak devletin enerjisini emeceklerdir. Bu örgütlerin kendi gazeteleri ve televizyonları da olduğu için istedikleri gündemi de yaratabileceklerdir.

Devletin bilimi veya dini değil teknolojiyi desteklemesi gerekir.

Atatürk en hakiki mürşit bilimdir fendir derken “fen” kelimesinden teknolojiyi kastettiğini varsayabiliriz. Çünkü Atatürk ilkeleri ile Türkiye teknoloji atılımı yapmıştır. Uçak fabrikası da bunlara dahildir. Demek ki, Batılılar bizi geri bırakmak için teknolojiden uzak durmamız gerektiğini bizden iyi biliyorlardı. Ondan bizi felsefeye ittiler ve siz kitap okuyun ve aydınlanın dediler. Ama Türkiye aydınlanmacı dolu olduğu halde bir türlü teknoloji patlaması yaşayamadık. Atatürk’ün kurduğu uçak fabrikasını kapattırdılar. Şeker fabrikalarını kapattırdılar. Tekeli özelleştirdiler. Devletin elinde özelleştirmediği bir tek din kaldı. Avrupalı’nın istediği de bu zaten. Devlet din işinde olduğu müddetçe ülkemizde istedikleri gibi operasyon yapabileceklerini biliyorlar.

Notlar:

Darwin ve Osmanlılar, Alper Bilgili.

— Bir Ekşi Sözlük yazarının cümleleri ile, Ludwig Büchner‘e göre “enerji maddenin ayrılmaz ve içsel bir özelliğidir … üstelik madde yaratılamaz ve yok edilemez .. geçirdigi tüm değişimlere rağmen aynı kalır … madde, zaman ve mekan bakımından sınırsızdır … ” Tahmin ettiğim gibi adam Alman ekolünden derin bir filozof. Yazdıkları da felsefe. Osmanlı’ya gerekli olan teknoloji idi. Felsefe değil.
— Din de örgütlenmiş bir işletmedir, özelleştirilebilir.
— Osmanlı’ya bilim getirmesi için tercüme edilen diğer bir filozof Karl Vogt için ise arama motorunda Türkçe bilgi çıkmıyor. Popülerliği kalmamış.
— Adı geçen diğer Alman filozofu Ernst Haeckel için de bu bilgileri buldum: “…zooloji bilgini. Darwin’in evrim kuramının yayılmasında büyük etkinliği olmuş, “biyogenetik yasasını ortaya atmıştır.” Bu adamın kitaplarını tercüme etmek Osmanlı’nın sanayileşmesine bir katkıda bulunamazmış zaten.
— 1890–1914 yılları arasında Almanya son sürat endüstrileşiyordu. Çelik üretimi ve ağır sanayi konusunda İngilizleri geçmek üzereydiler. Demek ki, Alman filozoflarının kendileri aydınlanmanın sonucu değil, çelik sanayinin getirdiği yükselen refah seviyesinin sonuçları idi. Filozofların sanayiye bir katkısı yoktur. Osmanlı da Alman sanayileşmesinin farkındaydı ve bu teknolojiyi buraya getirmeye çalışmışlar ve bir ölçüde başarılı da olmuşlardır. Serdal Soyluer’in OSMANLI DEVLETİ’NDE AĞIR SANAYİ YATIRIMLARINA BİR ÖRNEK: YALI KÖŞKÜ DEMİR VE MAKİNE FABRİKASI adlı makalesi Osmanlı’nın sanayileşme çabalarını çok güzel anlatmış.
— Şöyle yazmışım: “Fatih Sultan Mehmet kesinlikle teknolojinin değerini anlamıştı. O değil mi Macar top ustası Urban’ı getirip İstanbul’u almak için gerekli güçte top yaptıran!” Ama daha sonra bu konuda bilgi eksikliği veya bilgi kirliliği olduğunu gördüm. Bu siteye göre Fatih zaten makine mühendisiymiş ve top işini çözmüş: “II. Mehmet döneminde Osmanlı Devleti dünyada teknoloji alanında zirvedeydi. Fatih Sultan Mehmet Han bir makine mühendisiydi. Kendini tanımaya başladığından beri hedefi Konstantiniyye’yi almak olan olan bu genç Sultan, en küçük ayrıntıya bile dikkat etmiş, ince eleyip sık dokumuştur. Kendisinin güngörmüş hocaları vardır. Bunlar; Mimar Müslihiddin ve Top döküm ustası Saruca Sekban’dır.” Olabilir. Ama bu benim tezimi çürütmez. Fatih olaya akademik olarak değil, “aydınlanma” olarak değil, “akıl” olarak değil, teknoloji olarak bakıyordu. İstanbul’u almak için gerekli topları yapmak için gerekli teknolojiyi bir şekilde bulup başarı ile uygulamıştır. Zamanın Şeyhülislam’ı acaba top yapımına karşı çıktı mı? Veya destekledi mi? Askeri bir konuda din hiyerarşisinin başındaki zatın laf söylemesi ne kadar garip geliyor bize. Ama aynı dinci güçler reformcu padişah II. Mahmut‘u “gavur padişah” diye damgaladılar. Devletin içindeki dini yapılaşma askeri konularda yapılacak reformlara kendi varlıklarını devam ettirmek için karşı çıkabiliyorlardı.
— Devlet Cumhuriyetin kuruluşundan beri devlete ait olan birçok kurumu özelleştirdi. Bu kurumların bazıları yabancılara gitti; diğerlerinin içi boşaltıldı. Devlet için özelleştirdiği kurumlardan çok daha önemli olan bir kurum var, din. Tarih boyunca devletler iktidarda kalmak için dini kullanmışlardır. Aslında burada bahsedilen dinin kendisi değildir. “Din” dediğimizde dinin hiyerarşisinden bahsediyoruz. Din hiyerarşisi, din’in kutsal kitabı etrafında örgütlenmiş bir örgüttür. Din de örgütlenmiş bir işletmedir. Dinin bir kurumdan, bir işletmeden, bir şirketten farkı yoktur. Şirket kâr amaçlı bir organizmadır. Kızılay yardım konsepti ile örgütlenmiş bir organizmadır. Bir futbol takımı renklerinin etrafında örgütlenmiş bir organizmadır. Devlet bir bayrak etrafında örgütlenmiş bir organizmadır. Bunların örgütlenme amaçları değişik olabilir ama hepsinin ortak noktası Tüzel Organizmalar olmalıdır. Din hiyerarşisi, Katolik Kilisesinde açıkça görülebileceği gibi, en eski tüzel organizmalardan biridir. İslam dininin bir hiyerarşisi olmadığı için insanların aklı biraz karışabiliyor. Çünkü Katolik Kilisesi açık olarak kendini bir dini organizma olarak tanıtırken, İslam dininin bir hiyerarşisi yoktur, bir rahipler sınıfının oluşması Kuran tarafından yasaklanmıştır. Ama bir hiyerarşisi olmadan din kendi varlığını devam ettiremez. İslam başlangıcından beri devletle işbirliği yapmış ve devletin hiyerarşisine sızarak bir parazit olarak devlet hiyerarşisini kullanmıştır.Bu sebepten İslam devletten ayrılamaz. Halkın çoğunluğu Katolik dinini benimsemiş bir ülkede devlet laik olabilir çünkü devlet hiyerarşisi ile din hiyerarşisi ayrıdır. Kavga edebilirler ama ayrıdırlar. İslam dinini destekleyen devletlerin ise laik olmaları imkansızdır. Çünkü İslam hiyerarşisi kalıcı olarak devletin içindedir. Bunu zaten acı bir şekilde 15 Temmuz’da gördük. Devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkmadığı müddetçe İslam paraziti devletin hiyerarşisini kendi ortaçağ gündemleri ile meşgul ederek bütün enerjisini emecektir. Devlet bu parazit hiyerarşiden en çok zarar gördüğü halde, onu içinden atamaz çünkü aynı zamanda ona bağımlıdır. Uyuşturucuya bağımlı bir kişi gibi.
— Aydın kelimesi de ne garip. Bu kelimeyi tanımlayanlar da aydınlanmacılar olmalı. Aydın kelimesi eski münevver kelimesinin yerini almış. Ama münevver de nur kökünden gelen Arapça bir kelime ve “terbiye ve tahsil görmüş, malumatlı, açık fikirli” insan anlamında kullanılıyor. Yani eskiden beri terbiye ve tahsil görmüş malumatlı açık fikirli insanlar ışık ve aydınlıkla ilişkilendirilmişler. Gerçi dört ayrı kavramı birbirine karıştırmışlar. Terbiye görmüş biri tahsil görmemiş olabilir; malumatlı birisi açık fikirli olmayabilir. Tahsil görmüş biri tamamen kapalı fikirli olabilir. Bu konuda derinlemesine bir analizi burada bulabilirsiniz.

Meta olarak bilimsel teoriler…

Alper Bilgili’nin, Darwin ve Osmanlılar kitabından:

Bu kitabın temel hedeflerinden birisi … bilimsel bir teorinin ideolojik ve metafizik amaçlarla nasıl istismar edildiğini örneklemektir.

Neden acaba bilimsel teoriler devletlerin ve dinlerin eline düşüp istismar edilirler?

Aslında basit bir nedeni var. Açıklayalım.

Eskiden bu konuların sahibi kimdi? diye sorarak başlayalım. Bugün kozmoloji, kozmogoni ve doğa bilimleri olarak sınıflandırdığımız bilgi alanlarının sahibi dindi. Dinin bu konularda devlet destekli tekeli vardı. Dinin sahibi de dini kendi menfaatleri için kullanan bir hiyerarşi idi. Yani din bir doktrin etrafında örgütlenmiş bir şirket gibiydi. Bu şirketin sahibi de gösterişli törensel urbalar giyinmeyi seven ve böylece müşterilerini aşağılamayı hedefleyen bir hiyerarşi idi. Bunlar genellikle kendilerini teoloji doktoru titri ile şereflendirirler.

Eğitim de din hiyerarşisinin elinde idi. Yazı ve bilgi ile üretilen soyut konular dinin kontrolünde idi ve dinin resmi ideolojisine uygun ve onu destekleyecek şekilde üretiliyordu. Bir toplumu ele geçirmiş olan hakim din, insanlara bu dünyada nasıl yaşamaları gerektiğini bildiren, tanımlayan, emreden ve dayatan bir paket sunuyordu. Bu paketin içinde, dinî emirlerle iç içe geçmiş astronomi ve kozmoloji modelleri; bugün doğa bilimlerine dahil ettiğimiz konuların kesin açıklamaları, mucizeler, tanımlamalar, ritüeller; insanların bazı stratejik uzuvlarını sebepsiz yere sakatlama emirleri ve beslenme ve moda tavsiyeleri gibi insanları ilgilendiren herşeyi en doğru şekilde açıkladığını iddia eden kutsal bir metin olurdu.

Eğer bu kutsal metnin ilerki tarihlerde bazı konularda eksik veya yanlış olduğu farkedilirse, dinin ulemaları bu eksikleri metne şerhler ilave ederek giderirlerdi. Ulema şerh yazmakta o kadar ustadır ki, “dünya sabittir” doktrini üzerine kurulmuş bir din, her an dünyanın her hareketi ile yanlışlandığı halde, hala kendisini en doğru din diye satabilmektedir ve insanlar da hala o dine inanmaktadır.

Eskiden din de devlet kadar güçlü idi, bazı ülkelerde kendi ordusu ve mahkemeleri bile vardı. Din hiyerarşisinin uydurduğu kutsal paketi olduğu gibi sorgulamadan kabul etmeyen insanlar dinin mahkemelerinde yargılanabiliyorlardı. Fakat, bilindiği üzere, 17. yüzyılda Avrupa’da halk uyandı ve kendisini kutsal metin üzerinden sömüren ve yolan din hiyerarşisine karşı ayaklandı. Matbaanın da yardımı ile okuma yazma öğrenen halk kendine kutsal diye satılan metni sorgulamaya başladı. Halkın gözünde dinin otoritesi çöktü. Dinin eğitim üzerindeki tekeli de sona erdi. Eğitim kurumları teoloji doktorlarından felsefe doktorlarının eline geçti.

Nasıl piyasalarda bir tekel çökünce önce bir kaos ortamı olursa, eğitim ve öğretim alanında da aynı durum oldu. Eskiden dinin uydurduğu tek bir kozmoloji, tek bir doğa doktrini varken şimdi ortaya çeşitli kozmolojiler ve çeşitli doğa tasvirleri çıktı. İnsanlar dinin açıklamalarını sorgulayıp doğa olaylarını akıl yolu ile açıklamaya başladılar.

Felsefe doktorları, eskiden dinin dayattığı felsefe konularını dinin tekelinden kurtarmış oldular. Doğa felsefesi yapmak suç olmaktan çıktı. Bu sürece daha sonraları, “bilimsel devrim” diye bir de ad konulmuştur.

***

Dinin devlet ile olan özel ilişkisinden de bahsetmeliyiz. Din de devlet de en eski iki hiyerarşidir. İkisi de tüzel varlıklardır. Ve ezelden beri birbirleri ile güç savaşı vermektedirler. Halk üzerinde güç sahibi olmak için hem birbirleri ile kavga ederler hem de ortak hareket ederler. Din kontrolünde tuttuğu okullarda devletin ve dinin otoritesini sorgusuz kabul eden, kolay yönetilebilen vatandaşlar yetiştirirdi. Din bu eğitim için gerekli kutsal dünya görüşünü de tanımlayıp tek doğru gerçek diye öğretirdi. Karşılığında devletten destek alır ve bu konulardaki tekeli devlet tarafından korunurdu.

Kozmoloji ve bilimsel teoriler de birer metadır. Diğer metalar gibi alınır satılır ve sahipleri bunları markalaştırıp güç kaynağı olarak kullanırlar.

Devlet, dinin uydurduğu kozmoloji ve doğa teorilerini tek doğru ve kutsal teoriler olarak halka dayatmaktaydı. Hem devlet hem de din bu metinlerin kutsallığını kullanarak halkı aldatmakta ve sömürmekteydi.

***

İnsanlar belirsizlikten ve boşluktan korkarlar. Nerede olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini bilmek isterler. Bunlar bilinemez ama çok kolay uydurulabilir. Teoloji doktorlarının işi bu teorileri uydurmaktır. Sadece uydurmak yetmez. Uyduranın inandırıcı bir otoritesinin de olması gerekir. Devlet teoloji doktorlarına bu otoriteyi verir. Onların ünvanlarını resmileştirir. Gösterişli yapılarda şaşalı törenlerle da teoloji doktorlarının otoritesine otorite katılır. Halk da onların uydurduklarına inanır ve mutlu olur. Dinin işi budur.

Dinin kozmoloji ve bilim konularındaki tekeli yıkılınca, ortaya yeni teoriler çıkmaya başladı ve bu teoriler tartışmaya açıldı. Çünkü artık bu teoriler kutsal olarak tanımlanmıyorlardı. Devlet de din de piyasaya sürülen bu yeni teorileri sahiplenmek ve satın almak için birbirleri ile mücadele etmek durumundaydılar. Bir teoriyi ya kötülediler veya doktrinlerine uygun bulup sahiplenmeye çalıştılar. Dinin kötülediği teoriye devlet sahip çıktı; devletin kötülediği teoriye din sahip çıktı.

Artık dinin tekeli olmadığı için; piyasaya çıkan her yeni teori tartışmaya açık oluyordu. Eskiden teoloji doktorları dinin kutsal metinlerine şerhler yazarak onları yeni gelişmelere uydururken şimdi felsefe doktorları yeni teorilere şerhler yazarak onları sahipleniyordu. Darwin 500 sayfalık bir kitap yazdıysa, bir asır sonra aynı kitap herhalde 500 milyon sayfa şerh ile desteklenmektedir. Böylece Darwincilik diye bir akademik doktrin geliştirilmiştir. Bu metin dini olarak kutsal olmasa bile seküler kutsal bir metindir. Hiç bir akademisyen Darwinciliği sorgulayamaz. Sorgularsa da akademik kariyeri biter.

Aynı süreç kozmoloji için de geçerlidir. Eskiden dinin üstlendiği kozmoloji mitleri uydurma işini bugün NASA ve üniversitelerde çalışan okulcu akademikler yapmaktadırlar ve halka inandırıcı kozmoloji senaryoları sunmaktadırlar.

Doğa bilimlerinde de tanrılaştırılmış başka bir İngiliz’ın kodlaştırdığı sözde kanunlar hala okullarda tek doğru gerçek doğa anlayışı olarak okutulmaktadır.

Kısaca, doğa teorileri ve kozmoloji senaryoları her zaman siyasi birer meta olmuşlardır. Eskiden bu metinlerin tek üreticisi din iken bugün okulcu felsefe doktorları tarafından üretilmektedirler. Bu metinler kutsal olmadıkları için de tartışmaya açıktırlar. Önce tartışmaya açık olan bu metinler zamanla felsefe doktorları tarafından sabitlenir ve akademik kutsallık kazanır. Devlet de din de bu teorileri serbest piyasadan satın almak ve sahiplenmek durumundadırlar.

Yeni çıkan bilimsel teorilerin etrafında oluşan kavganın sebebi, kısaca, teoloji doktorları ile felsefe doktorları arasındaki ezeli rekabetin sonucudur.

Notlar:

— Alper Bilgili’nin Darwin ve Osmanlılar kitabını zevkle okuyorum, herkese tavsiye ederim.

Evrim mi ortakyaşam mı?

Geçişler cinsleri nerede?

Evrim kuramı ile ilgili Twitter’daki bir tartışmayı buraya da kopyalıyorum.

Ali Sebetçi’nin yorumu:

Kendisi bir değişim içinde olan bir şeyin kendi hakkında ileri sürdüğü ben değişiyor olsam da işte bu iddiam (hep değişiyor olduğum) hiç değişmeyecek demesinde bir çelişki yok mu?

Cevabım:

Bence yok çünkü ben ilke olarak herşeyin sürekli değiştiğini kabul ediyorum. Bir şeyin değişmeden duracağı fikri bizi yine mutlaklık tartışmasına götürür:)

Evrim sadece değişim demek değil zaten. Birbirleri ile üreyemeyen cinslerin ürer hale gelebileceği fikri evrimin tanımlamalarından biri. Yoksa insan yeni şartlara uymak için devamlı değişiyor. Mesela akıllı telefonlarla büyüyen neslin başparmaklarına bakarsak ortayaşlı insanlarınkine göre çok daha elastik olduğunu görebiliriz. Tabii sonradan edinilen özellikler bir sonraki nesle geçmiyor. Sünnetli çocuk doğmuyor mesela. Ama ben bazı alışkanlıkların geçtiğini düşünüyorum.

Ali Sebetçi’nin yorumu:

Evrim ağacında insandan, insan bilincinden geriye doğru değil ileriye doğru gidelim Zeynel Bey. Evrim insan türüyle bitmeyeceğine göre insan ötesi bilinçler için evrim teorisi sabit kalacak mı?

Cevabım:

Evrim teorisi ara cinsleri açıklayamıyor. Ben evrim teorisinin yararlı bir teori olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca teoriler ile konuşmaktan hoşlanmıyorum çünkü teori denen şey bir seri uyumlu veya çelişkili sözlerin, ifadelerin, tanımların ve varsayımların toplamına verilen isim oluyor. Darwin evrimle ilgili 100 cümle yazmış olsa bugün evrimle ilgili cümlelerin toplamı 100 trilyon olmuştur herhalde. Bu doğal çünkü evrim akademik bir alandır ve akademikler yorumlara yorum yazarak akademik puan toplarlar ve hiyerarşide yükselirler.

Onun için bir tek fikri ifade eden cümleler üstünde tartışmak daha iyi olur. Mesela, bir cinsin diğer bir cinse evrilmesi fikri gelecekte kabul edilecek mi? Bence edilmeyecek. Çünkü yeni cinsler evrimle değil ayrı cinslerin ortakyaşam anlaşması yaparak beraber yaşamayı seçmelerinden doğar. Örnek: insan vücudu ve bütün memelilier. Hatta bütün canlı varlıklar.

Bahsettiğiniz insan ötesi bilinçler zaten ortakyaşam anlaşmaları sonucu oluşacaktır. Onlar da kendilerinin ortakyaşam anlaşmaları sonucu oluştuğunu bilebilirler. Günümüzde insanların makinelerle olan ilişkisi henüz bir ortak yaşam ilişkisi değil. Ama yapay zeka geliştikçe makineler de insanlardan bir şeyler isteyebilir ve ilişki bir ortakyaşam ilişkisine dönebilir.

Notlar:

Twitter’daki tartışma.