Meta olarak bilimsel teoriler…

Alper Bilgili’nin, Darwin ve Osmanlılar kitabından:

Bu kitabın temel hedeflerinden birisi … bilimsel bir teorinin ideolojik ve metafizik amaçlarla nasıl istismar edildiğini örneklemektir.

Neden acaba bilimsel teoriler devletlerin ve dinlerin eline düşüp istismar edilirler?

Aslında basit bir nedeni var. Açıklayalım.

Eskiden bu konuların sahibi kimdi? diye sorarak başlayalım. Bugün kozmoloji, kozmogoni ve doğa bilimleri olarak sınıflandırdığımız bilgi alanlarının sahibi dindi. Dinin bu konularda devlet destekli tekeli vardı. Dinin sahibi de dini kendi menfaatleri için kullanan bir hiyerarşi idi. Yani din bir doktrin etrafında örgütlenmiş bir şirket gibiydi. Bu şirketin sahibi de gösterişli törensel urbalar giyinmeyi seven ve böylece müşterilerini aşağılamayı hedefleyen bir hiyerarşi idi. Bunlar genellikle kendilerini teoloji doktoru titri ile şereflendirirler.

Eğitim de din hiyerarşisinin elinde idi. Yazı ve bilgi ile üretilen soyut konular dinin kontrolünde idi ve dinin resmi ideolojisine uygun ve onu destekleyecek şekilde üretiliyordu. Bir toplumu ele geçirmiş olan hakim din, insanlara bu dünyada nasıl yaşamaları gerektiğini bildiren, tanımlayan, emreden ve dayatan bir paket sunuyordu. Bu paketin içinde, dinî emirlerle iç içe geçmiş astronomi ve kozmoloji modelleri; bugün doğa bilimlerine dahil ettiğimiz konuların kesin açıklamaları, mucizeler, tanımlamalar, ritüeller; insanların bazı stratejik uzuvlarını sebepsiz yere sakatlama emirleri ve beslenme ve moda tavsiyeleri gibi insanları ilgilendiren herşeyi en doğru şekilde açıkladığını iddia eden kutsal bir metin olurdu.

Eğer bu kutsal metnin ilerki tarihlerde bazı konularda eksik veya yanlış olduğu farkedilirse, dinin ulemaları bu eksikleri metne şerhler ilave ederek giderirlerdi. Ulema şerh yazmakta o kadar ustadır ki, “dünya sabittir” doktrini üzerine kurulmuş bir din, her an dünyanın her hareketi ile yanlışlandığı halde, hala kendisini en doğru din diye satabilmektedir ve insanlar da hala o dine inanmaktadır.

Eskiden din de devlet kadar güçlü idi, bazı ülkelerde kendi ordusu ve mahkemeleri bile vardı. Din hiyerarşisinin uydurduğu kutsal paketi olduğu gibi sorgulamadan kabul etmeyen insanlar dinin mahkemelerinde yargılanabiliyorlardı. Fakat, bilindiği üzere, 17. yüzyılda Avrupa’da halk uyandı ve kendisini kutsal metin üzerinden sömüren ve yolan din hiyerarşisine karşı ayaklandı. Matbaanın da yardımı ile okuma yazma öğrenen halk kendine kutsal diye satılan metni sorgulamaya başladı. Halkın gözünde dinin otoritesi çöktü. Dinin eğitim üzerindeki tekeli de sona erdi. Eğitim kurumları teoloji doktorlarından felsefe doktorlarının eline geçti.

Nasıl piyasalarda bir tekel çökünce önce bir kaos ortamı olursa, eğitim ve öğretim alanında da aynı durum oldu. Eskiden dinin uydurduğu tek bir kozmoloji, tek bir doğa doktrini varken şimdi ortaya çeşitli kozmolojiler ve çeşitli doğa tasvirleri çıktı. İnsanlar dinin açıklamalarını sorgulayıp doğa olaylarını akıl yolu ile açıklamaya başladılar.

Felsefe doktorları, eskiden dinin dayattığı felsefe konularını dinin tekelinden kurtarmış oldular. Doğa felsefesi yapmak suç olmaktan çıktı. Bu sürece daha sonraları, “bilimsel devrim” diye bir de ad konulmuştur.

***

Dinin devlet ile olan özel ilişkisinden de bahsetmeliyiz. Din de devlet de en eski iki hiyerarşidir. İkisi de tüzel varlıklardır. Ve ezelden beri birbirleri ile güç savaşı vermektedirler. Halk üzerinde güç sahibi olmak için hem birbirleri ile kavga ederler hem de ortak hareket ederler. Din kontrolünde tuttuğu okullarda devletin ve dinin otoritesini sorgusuz kabul eden, kolay yönetilebilen vatandaşlar yetiştirirdi. Din bu eğitim için gerekli kutsal dünya görüşünü de tanımlayıp tek doğru gerçek diye öğretirdi. Karşılığında devletten destek alır ve bu konulardaki tekeli devlet tarafından korunurdu.

Kozmoloji ve bilimsel teoriler de birer metadır. Diğer metalar gibi alınır satılır ve sahipleri bunları markalaştırıp güç kaynağı olarak kullanırlar.

Devlet, dinin uydurduğu kozmoloji ve doğa teorilerini tek doğru ve kutsal teoriler olarak halka dayatmaktaydı. Hem devlet hem de din bu metinlerin kutsallığını kullanarak halkı aldatmakta ve sömürmekteydi.

***

İnsanlar belirsizlikten ve boşluktan korkarlar. Nerede olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini bilmek isterler. Bunlar bilinemez ama çok kolay uydurulabilir. Teoloji doktorlarının işi bu teorileri uydurmaktır. Sadece uydurmak yetmez. Uyduranın inandırıcı bir otoritesinin de olması gerekir. Devlet teoloji doktorlarına bu otoriteyi verir. Onların ünvanlarını resmileştirir. Gösterişli yapılarda şaşalı törenlerle da teoloji doktorlarının otoritesine otorite katılır. Halk da onların uydurduklarına inanır ve mutlu olur. Dinin işi budur.

Dinin kozmoloji ve bilim konularındaki tekeli yıkılınca, ortaya yeni teoriler çıkmaya başladı ve bu teoriler tartışmaya açıldı. Çünkü artık bu teoriler kutsal olarak tanımlanmıyorlardı. Devlet de din de piyasaya sürülen bu yeni teorileri sahiplenmek ve satın almak için birbirleri ile mücadele etmek durumundaydılar. Bir teoriyi ya kötülediler veya doktrinlerine uygun bulup sahiplenmeye çalıştılar. Dinin kötülediği teoriye devlet sahip çıktı; devletin kötülediği teoriye din sahip çıktı.

Artık dinin tekeli olmadığı için; piyasaya çıkan her yeni teori tartışmaya açık oluyordu. Eskiden teoloji doktorları dinin kutsal metinlerine şerhler yazarak onları yeni gelişmelere uydururken şimdi felsefe doktorları yeni teorilere şerhler yazarak onları sahipleniyordu. Darwin 500 sayfalık bir kitap yazdıysa, bir asır sonra aynı kitap herhalde 500 milyon sayfa şerh ile desteklenmektedir. Böylece Darwincilik diye bir akademik doktrin geliştirilmiştir. Bu metin dini olarak kutsal olmasa bile seküler kutsal bir metindir. Hiç bir akademisyen Darwinciliği sorgulayamaz. Sorgularsa da akademik kariyeri biter.

Aynı süreç kozmoloji için de geçerlidir. Eskiden dinin üstlendiği kozmoloji mitleri uydurma işini bugün NASA ve üniversitelerde çalışan okulcu akademikler yapmaktadırlar ve halka inandırıcı kozmoloji senaryoları sunmaktadırlar.

Doğa bilimlerinde de tanrılaştırılmış başka bir İngiliz’ın kodlaştırdığı sözde kanunlar hala okullarda tek doğru gerçek doğa anlayışı olarak okutulmaktadır.

Kısaca, doğa teorileri ve kozmoloji senaryoları her zaman siyasi birer meta olmuşlardır. Eskiden bu metinlerin tek üreticisi din iken bugün okulcu felsefe doktorları tarafından üretilmektedirler. Bu metinler kutsal olmadıkları için de tartışmaya açıktırlar. Önce tartışmaya açık olan bu metinler zamanla felsefe doktorları tarafından sabitlenir ve akademik kutsallık kazanır. Devlet de din de bu teorileri serbest piyasadan satın almak ve sahiplenmek durumundadırlar.

Yeni çıkan bilimsel teorilerin etrafında oluşan kavganın sebebi, kısaca, teoloji doktorları ile felsefe doktorları arasındaki ezeli rekabetin sonucudur.

Notlar:

— Alper Bilgili’nin Darwin ve Osmanlılar kitabını zevkle okuyorum, herkese tavsiye ederim.

Herkes kendi yolunu tanımlar…

folon
Doğru yolu gösterenler…

Mürşid, doğru yolu gösteren demekmiş.

Ama teknik anlamda, bu mürşid, sokakta yol sorduğunda yol tarifi veren ve doğru yolu gösteren kişi değildir. Mürşid bir tarikat şeyhidir.

Tarikat da dinin doğru yolunu göstermek için kurulmuş bir hiyerarşidir. İnsanların doğru yolu bulabilmek için sarfettikleri bu samimi gayret şayan-ı takdirdir. Ama bu tarikatların doğru yolu bildikleri veya müritlerine doğru yolu gösterebildikleri hakkında şüphelerim var.

Burada bahsedilen yol soyut bir yoldur. Yol aslında gösterilmez tanımlanır. Herkes kendi yolunu tanımlar, şeyhe mürşide ihtiyaç yoktur.

Eğer mürşid doğru yolu gösteren kişi ise, müritlerine doğru yolu gösterir ve “haydi yolunuz açık olsun. Selametle gidin” der.

Mürid de, “sağol hocam. Artık doğru yolu buldum. Sana ihtiyacım kalmadı. Haydi eyvallah!” deyip çıkar gider.

Ama gerçek hayatta işler böyle yürümüyor. Tarikat yol geçen hanı değil ki mürit bir kaç gün kalıp gitsin. Tam aksi, tarikat yol kesen hanıdır. Bir giren bir daha çıkamaz.

Mürşidler ve şeyhler müritlerine doğru yolu gösterip “haydin yallah yürüyün gidin” demezler. Mürşide gücünü veren müritlerin sayısıdır. Tarikatın ne kadar çok müridi varsa mürşidin de o kadar çok gücü olur. Mürit gönüllü köleliği kabul etmiş kişi demektir.

Müritler hayat boyu doğru yolu arayıp dururlar ama hiç bulamazlar. Mürşitlerine tapınmayı doğru yol arayışı ile karıştırırlar. Onun elini eteğini öperler. Her lafını sosyal medyada paylaşıp tarikatın marka değerini arttırmaya çalışırlar ama mürşitlerinin çıkmaz sokak olduğunu asla göremezler.

Hatta bazı müritler doğru yolun tarikat hiyerarşisinde yükselmek olduğunu zannederler ve hiyerarşinin merdivenlerini tırmanmayı kendilerini şiar edinirler. Sonra da, yeterli müşteri tutunca yeni dükkan açan berber kalfaları gibi kendi tarikatlarını açarlar.

Neden bu işler böyle ilerliyor acaba?  Bu tarikatçılık da bir çeşit saadet zinciri mi?

Notlar:

İlüstrasyon Folon’dan esinlenmiştir.

— Mürşid Arapça r-ş-d kökünden geliyor ve yol gösteren ve kılavuz demek. Ama, durduğu yerden yol gösteren birisi ile, önden gidip kılavuzluk yapan birisi arasında fark olmalı.

Bu kökten gelen diğer bazı kelimeler:

İrşad, yol gösterme.
Rüşd, doğru yolu izleme, akil olma, olgunluk, büluğ.
Reşid, doğru yolda olan, olgun.

Biz bu kelimeleri, irşat, rüşt ve reşit olarak “t” harfi ile yazıyoruz ama Arapça’da “t” harfi olmadığı için “d” harfi ile yazılıyorlar.

İnsanın rüştüne erince yani büluğ çağına (ergenlik çağına) girince “doğru yolu izleme” becerisini kazandığı varsayımı da çok ilginç. Belki eskiden öyleymiş ama şimdiki ergenlere bakınca doğru yolu bulmak için tarikat tarikat dolaştıklarını ve yine de bulamadıklarını görüyoruz. Seks, içki, sigara, esrar, hap tarikatlarından bahsediyorum. O zaman ergenlik çağını sadece “doğru yolu arayışın başladığı çağ” olarak tanımlamak daha doğru olurdu. Çünkü bazı insanlar hiç bir zaman rüşdüne eremeyebilirler. Bir insanın rüştüne erip ermediğini anlamak için de devlet bir sınav yapmalı bence. Çünkü sınav yapmadan devlet hiç bir şey anlayamaz. Mesela bu sınava, Rüşte Dikey Geçiş Genel Değerlendirme Sınavı (RDGGD) olabilir. Rüştünü ispatlama sınavında ne sorular sorulacağını ÖSYM’ye bırakıyorum.

— Bir de “en hakiki mürşit ilimdir” sözü var. Gazi Mustafa Kemal Samsun’da, İstiklal Ticaret Mektebi’nde öğretmenlerle yaptığı konuşmada: “Dünyada her şey için medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlmin ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir” dedi.

Celal Şengör: Bir akademik yobaz

Şengör-beyazıt
Prof. Doktor Celal Şengör ve Prof. Doktor olmayan Yıldırım Beyazıt’ın olduğu söylenen resim

Celal Şengör “Yıldırım Beyazıd kahraman falan değildir, enayidir” demiş.

Celal Şengör’ün akademik sicili nedir? Celal Şengör bir akademik jeologdur. Celal Şengör bir bağnaz akademisyendir. Yoksa yobaz akademisyen mi desek? Nasıl ki din yobazı kendi dininden başka herkesi kafir ilan eder, yobaz akademisyen de kendi bilgi alanı dışındaki herkesi cahil diye tanımlar. Celal Şengör’ün yaptığı akademik yobazlıktır.

“Celal Şengör: Bir akademik yobaz” yazısını okumaya devam et

Öğretmen kültü

Milli Eğitim bakanı

Sizler öğrencilerimizin hayat kapılarını açan ve hayal kapılarını kapatan anahtarlarsınız…

deseymiş durumu daha iyi açıklamış olurmuş.

Öğretmenlerin öğrencilerin hayat kapılarını açtığı da şüpheli. Ne demek ki bu? Anlamsız bir laf.

Eğitim sürecinde karşımıza bir kaç çeşit öğretmen çıkıyor. Burada bahsedilen devlet için çalışan öğretmenler olmalı. Bu öğretmenlerin tek işi devletin belirlediği müfredatı öğrencilere dayatmaktır. Bu insanların çoğunun kendi hayatları zaten kaymış. Atanmak için yıllarca beklemişler. Atandıktan sonra aldıkları maaş sigara paralarına yetmiyor… Bu insanlar mı talebelerin hayatını açacak? Güldürmeyin insanı. Okul kapılarında sigara için insanlar bunlar. Bu öğretmenler mi çocuklara örnek olacaklar?

Bakanın bahsettiği açıkça bu devletin maaşlı profesyonel öğreticileri. Ama bizim ilk öğretmenimiz annemizdir. Daha sonra çocuk okula gider ve orada devletin ajanı öğretmen tarafından devletin doktrinlerini öğrenmeye başlar. Okuma yazma da öğrenir. Öğretilir. Okulda bütün konular yıllar önce belirlenmiş yöntemlere göre öğretilir. Bu yöntemlerin çoğu eskimiştir. Maksat eğitimi mümkün olduğu kadar uzatmak olduğu için eski ve işlevsiz yöntemler kutsallaştırılıp uygulanmaya devam eder. Öğretmenin zaten neyi nasıl öğreteceği hakkında inisiyatifini kullanma hakkı yoktur.

Okullarda müfredat eskidir, öğretme yöntemleri eskidir, herşey çürümüştür, kokuşmuştur çünkü eğitimi belirleyen köhnemiş bir bürokrasidir. Bu bürokrasinin tek hedefi vardır o da öğretmenlerine iş bulmak. Okullar bunun için vardır. Devletin memurlarına iş kapısı olmak. Okulların öğrenciler için varolduğunu zannetmeyin.

Okulların çocuğuna bu kadar zarar verdiğini ve çocuğun içindeki cevheri öldürdüğünü bildiği halde bir anne çocuğunu neden okula yollar? Çok basit. Anne de kendini düşünmektedir. Yarattıkları şımarık çocukları dizginleyemeyen anneler çocuğun bütün gün kendi başına bela olması yerine öğretmenlerin başına bela olmasını yeğler. Okul işte böyle bir yerdir. Çocuklar dışında herkes okulun varlığından bir şekilde yararlanmaktadır.

En basit bilgiyi, en uzun ve katı bir şekilde her talabeye aynı şekilde dayatmaktan başka bir iş yapmayan, yapamayan öğretmen denen devletin bu ajanları mı öğrencinin hayatını açan anahtar olacak? Bu öğretmen denen insanların bu kadar yüceltilmesi neden?

Milli eğitim bakanını anlıyoruz. Öğretmenler onun çalışanlarıdır ve onlara bir kaç güzel laf söyleyerek gönüllerini almaya çalışıyor. Asgari ücretten bir gıdım fazlası için yıllarca atanmayı bekleyen bu zavallı insanlara ne kadar değerli olduklarını ve ne kadar değerli işler yaptıklarını söyleyerek onları bir kere daha kandırmış oluyor.

Öğretmenin olduğu yerde öğrenme olmaz. Eğer öğrenciler bir sınıfa hapsolunmak yerine kendi hallerine bırakılsalardı, onlara bir sömestirde öğretilmeye çalışılan bilgiyi bir iki günde, bilemedin bir haftada öğrenirlerdi. Bugün internet diye bir şey var. Her türlü bilgi orada var. Hala çocuklar sınıflara hapsedilip pasifize ediliyor ve önlerine bir kitap konuluyor ve bir öğretmen tahtada ders anlatıyor. Bu ders kitaplarının tek varoluş sebebi de çocuklara sırt çantası satmak. Burada öğretmenin her hangi bir aracıdan farkı yok. Eskiden seyahat acentalarından bilet almak durumundaydık. Artık biletimizi direk interneten alabiliyoruz. Öğrenmek istediğimiz her konu internette var. Öğretmene hiç gerek yok. Öğretmen öğrenmeye en büyük engelden başka bir şey değil.

Annemiz ilk öğretmenimiz dedik. Ondan sonra anaokulunda karşımıza çıkan biri var. Bunların görevi daha çok çocuklara oyun oynatmak ve çocukları okulun getireceği daha ciddi kısıtlamalara alıştırmaktır. Koşturmak ve birbirleri ile yaratıcı oyunlar oynayarak hayatı öğrenmek yerine saatlerce bir yerde oturmayı öğrenmek gibi.

Bu arada mecburen çocuk dershanelere gönderilmeye başlanıyor. Dershanede de karşımıza bir öğretmen çıkıyor. Bu özel sektör öğretmenleri de bize sınav geçmeyi öğretirler. Bunlarını öğrencilerin hayat kapısını açması sınav kazandırma becerileri ile ilgili. Her sınav kapısını açmayı başarıp içeri giren bir öğrenci gerçek hayattan o kadar uzaklaşmış olur. Sınav kapıları hayat kapıları değildir. Öğretmenler sınav kapılarını açtırır hayat kapılarını kapattırır.

Sonra ortaokul ve lise öğretmenleri var. Bunların da bütün işleri müfredatı öğrencilere dayatmaktır. Öğrenciler açısından bakıldığında öğretmenler asıl öğrenmek istediğimiz şeyleri bize öğretmeyen sınıf gardiyanlarından başka bir şey değildir.

Öğretmen denen bu profesyonel sınıfın yüceltilecek hiç bir yanını görmüyorum ben. Bunlar hem devletin hem okul patronlarının ajanlarından başka bir şey değildir. Öğretmenlerin öğrencilerin tarafında olmadığı kesin.

Bu Milli Eğitim bakanı ilginç birisi. Eğitim konusunda edebiyat yapmayı çok seviyor. Ama sonuç olarak sistemi olumlu yönde değiştiremez. Eğitim sektörü şimdi nasıl devlet ve okul patronları adına öğrencileri sömürüyorsa, Ziya Selçuk’un Milli Eğitim bakanlığında işi bittiği zaman da eğitim sektörü aynı işi yapmaya devam edecektir.

Notlar:

Ziya Selçuk’un söz konusu Twit’i.

Vehbi Koç ve Eğitim

Eğitim sisteminden geçip de Vehbi Koç olabilen bir insan var mıdır? Yoktur.

Vehbi Koç en dinamik olduğu gençlik yıllarını okullarda sınav geçmeyi öğrenmeye harcasaydı Vehbi Koç olabilir miydi? Olamazdı.

Vehbi Koç başarılı bir insan mıdır? Evet.

Ebeveynler olarak size bir seçenek sunulsa ve dense ki çocuğunuz okula gitmezse Vehbi Koç olacak okula giderse işsiz kalacak… Hangisini tercih ederdiniz? Bravo çocuğunu okula göndermeyi seçen milyonlarca anne babaya!

Vehbi Koç Anlatıyor kitabından:

İMRENDİM, OKULU BIRAKTIM

Yol kenarındaki bağımızın içinde büyük bir dut ağacı vardı. Mahalle çocukları ile orada oynardık. Yoldan geçen, şehirden bağa gelen Hıristiyanların hayvanlarının çok bakımlı olması, çeşitli güzel arabalarla yazlıklarına gitmeleri beni imrendirirdi, onlar gibi olmak isterdim. Bunun çaresini de çabucak hayata atılıp iş yapmakta gördüm. Okumamayı kararlaştırmıştım. İmzayı attık, dilekçeyi okula verdim ve tasdiknamemi aldım. Tam 15 yaşındaydım.

DERS: İYİ EĞİTİM GÖRÜN…

İyi bir okul eğitimi görmeyişimin ve dil bilmeyişimin eksikliğini daima duymuşumdur. Hayat mektebinde çok şey öğrenmiş olmama rağmen, bu eksiklikleri, sanki çok gençmişim ve başarılı olmama mani görüyormuşum gibi içimden atamamışımdır.

***

İnanılır gibi değil! Bu hikayeden benim çıkardığım sonuç tam aksi: yaşınız 15 oldumu hemen okul ile ilişkinizi kesin ve hayata atılın. 15 yaşında hata yapsanız, iş batırsanız ne olur? Yaşıtlarınız sınav çözmeyi öğrenmek için okul patronlarını zengin ederken siz kendi işinizi kurup para kazanmayı öğrenmiş olursunuz.

Dil öğrenmek nedir ki? Bir çok durumlarda dil bilmemek çok önemli bir avantajdır. Dil bilmek düşüncenizi ikiye bölebilir. Karar vermekte zorlanabilirsiniz. Recep Tayyip Erdoğan dil bilmiyor. Bilmesi de gerekmiyor. Etrafı tercümanlarla dolu. Dil bilmek, tabii burada kasıt, İngilizce bilmektir, kolonilerde çok faydalıdır. İngiliz kolonisi iseniz, Amerikan kolonisi iseniz İngilizce öğrenin işinize yarar. Ama Türkiye gibi bağımsız bir ülkede İngilizce bilmenize gerek yoktur. İhtiyaç duyarsanız İngilizce bilen eleman alırsınız. Çin ile iş yapıyorsanız Çince bilen eleman alırsınız. Başarılı olmak için Türkçe’den başka hiç bir dil bilmeniz gerekmiyor.

***

Eğitim denen suç örgütünün gençlerimizin içindeki cevheri nasıl öldürdüğünü ispatlayan bundan daha güzel bir örnek olamazdı. Vehbi Koç gerçekten akıllıymış. Eğitim sisteminin bir avantaj değil mahkumiyet olduğunu görmüş ve okula gitmekten vazgeçmiş.

***

Şu anda okula giden gençlere sesleniyorum. Vehbi Koç’a kulak verin ve hemen, şimdi, hiç vakit kaybetmeden okulla ilişkinizi kesin. Ne kadar erken kendinizi okul köleliğinden kurtarabilirseniz o kadar iyi olur.

Okul bir suç örgütüdür ve görüyorsunuz eğitim propagandası toplumda ne kadar derinlere işlemiş. Vehbi Koç gibi bir iş adamı, bir dünya markası kurmuş olan adam, size okuyun diyor. Okumadığı için başarılı olan birisini verdiği öğüt bile okuyun oluyor. Bu ne güçlü bir propagandadır.

***

Ya Sabancı şirketini kuran Hacı Sabancı? O da okullarda vakit kaybetmemiş. Genç yaşta işe atılmış. Örnekleri çok. Eğer en önemli yıllarınızı, en dinamik en yaratıcı olduğunuz ilk gençlik yıllarınızı okullarda çürümüş kitap bilgilerini ezberlemek için harcarsanız hiç bir zaman başarılı bir iş adamı olamazsınız.

Eğer avukat olacaksanız zaten okumaya mecbursunuz. Çünkü işiniz hukukla yani metinlerle olacaktır. Doktor olacaksanız yine okula gideceksiniz. Ama belli profesyonel meslekler dışında okula gitmenize gerek yoktur. Vehbi Koç bunun en güzel örneğidir.

Eğitim denen suç örgütünün propagandasına kanıp paçayı kaptırmayın. Mümkün olan en genç yaşta hayata atılın ve hayat okulunda yaşayarak yaparak öğrenerek yaşayın.

Notlar:

Eğitimle ilgili diğer yazılarım.

Vehbi Koç Anlatıyor.

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk ve sınıf kapıları

Ahmet Hakan eğitim konusunda icraat yerine edebiyat yapmayı tercih eden yeni Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk için icraata başla demiş:

… artık lütfen “Şöyle olmalı, böyle olmalı” şeklinde temenni cümlelerini ve şaşırtıcı saptamalarınızı bir tarafa bırakıp…

İCRAAT denilen olguya geçiniz.

“Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk ve sınıf kapıları” yazısını okumaya devam et