Konular – 1

Yazılarım hakkında genel bir özet yazmak istedim.

Konulara bakalım: Kozmoloji, din, ezan, Newton kültü, eğitim, tüzel varlıklar, mikrobiyom, ölüm, toplumsal konular, bireyin şahsi sınırları, kadınlar ve Cavendish deneyi.

Kozmoloji

Kozmoloji konusu var. Ben kozmoloji araştırması yapmıyorum. Kozmolojinin bir aldatmaca olduğunu söylüyorum. Yaratılış masallarını eskiden din doktorları yazarmış, şimdilerde felsefe doktorları yazıyor. İnsanlar ya aldatılmaktan memnunlar veya işi ciddiye almıyorlar. Hiç kimse kozmologların uydurduğu martavalları sorgulamıyor. Sorgulamaya vakitleri yok. Herkes geçim derdinde. Veya kozmolojinin bir bilim olduğu propagandasına inanıyorlar.

Din

Din konusu var. Din de bir aldatmaca. Çok hassas bir konu. Dini eğitim veren okullarda 2018-19 yılında yaklaşık 1 milyon 300 bin çocuk okuyormuş. Bunların dünya görüşü 7. yüzyıl Arap Bedevi kültürü ve değerleri ile oluşuyor ondan sonra modern Türkiye Cumhuriyetinde yaşamak zorunda kalıyorlar ve uyumsuz insanlar oluyor. Cumhuriyeti devirmek için gizli veya açık komplolara katılıyorlar veya destek veriyorlar. Bu konuda yazmanın sebebi ne olabilir? Bu neo-bedevilerin, Arap bozuntularının örgütlenmiş bir ordusu var. Devlet desteği de bunların yanında. Bu örgütlenmiş yobazların dinle ilgisi yok. Bunlar politik güç peşinde. Rejim değişikliği peşinde. Osmanlı’dan beri ülkeyi bölmek isteyen emperyalist güçler hep bunları kullanarak ülkede operasyon yapmışlar. Benim bunlarla uğraşmaya enerjim yok. Ben temel bir soru soruyorum, din konusunda: vahiy olmuş mu olmamış mı? Vahiy nasıl kitaplaşmış? Tarihe baktığımızda Kuran’ın da aynı İncil gibi sonradan yazıldığını görüyoruz. Vahiy olayını destekleyen Kuran’ın kendi sözünden başka hiç bir delil yok. Vahiy ben tanrının sözüyüm diyor. Buna sorgulamadan inanan milyonlarca insan var. Türkiye’yi geri bırakan tek etken dindir. Bu kesin bilgi. Ama din Türkiye’nin en büyük sektörlerinden biridir. Topluma entegre olmuş büyük bir sektör. Dine böyle bakmak gerekir.

Ezan

Bir de sanki din gibi görünen ezan konusu var. Ezanın din ile bir ilgisi yok. Toplumsal ve siyasi bir propaganda. Ezan yukarda bahsedilen bedevi mağara adamlarının Türk mahallelerini Araplaştırma aracıdır. Camiye giden 10 kişi; ezan okunuyor 10 bin kişi için. Bu siyasi değil de nedir? Peki ezan konusunda yazmanın hedefi nedir? İnsanlar ezanın ne olduğunu anlayıp ezana karşı mı çıkacaklar? Olacak şey değil. Halkın çoğunluğu ezanı duymuyor bile. Kadınlar ezanı, günlerini belirli vakitlere ayıran faydalı bir alarmlı saat olarak görüyorlar. Kadınlar için ezan okunmuş veya çan çalmış hiç farketmez. 40 bin kişilik ilçede camide sürekli olarak 5 vakit namaz kılan insanların sayısı iki elin parmaklarını geçmezken günde 5 defa bütün ilçe Arapça hoparlörlere bağıran bir Arap bozması tarafından Arap sömürgeciliğinin bu propagandasına maruz bırakılıyor. Ne kadar absürt bir şey. Üstelik ezanı Türklüğün bir sembolü yapmaya çalışan devlet büyüklerimiz var. Peki ne yapılmalı? İnsanlarla konuşmalı. Ama hiç namaz kılmayan camiye sadece caminin helasını kullanmak için giden birisi bile ezan konusu açılınca ezanı müdaafa eder. Mahalle baskısı o kadar güçlüdür ki, kimse ezanı sorgulayıp dini eleştiriyor gibi gözükmek istemez. Böyle garip bir durum var. Ben anlayamadım.

Newton kültü

Diğer bir aldatmaca da Newton kültü aldatmacasıdır. Dünyayı kim yönetiyor? Kimisi dünyayı belli iki üç ailenin yönettiğini söyler. Kimisi küresel tekellerin dünyayı yönettiğini söyler. Ama insanların aklını programlayan ve nasıl yaşayacaklarını belirleyenler okulcu alim doktorlardır. Eskiden bunlara skolastikler denirdi. Bunların iki türü vardır. Biri teoloji doktorları, veya din doktorları. Diğeri felsefe doktorları. Bunlar birbirlerine düşman gibi görünür çünkü ikisi de öğrenci pazarından kendilerine mürit toplamak için yarış halindedirler. Yaratılış masallarını bunlar yazar. Kozmoloji masallarını bunlar yazar. Uydurdukları bir sürü saçmalığı bilim diye bize yutturmaya kalkarlar. Bunlar egemen güçler tarafından desteklenir. Egemen güçler için çalışırlar. Kafanızı, aklınızı şekillendiren bunlardır. Okulcu doktorların yarattığı en büyük efsanelerden biri de Newton kültüdür. Newton kültü nedir? Bu kült Newton’un güç diye bir şey bulduğunu ve bu gücü kullanarak gezegenlerin yörüngelerini hesapladığını söyler. Burdan başlayarak Newton’u tanrılaştırır. Newton kültü bir İngiliz propagandasıdır. Newton kültü doğayı madde denen bölünemez parçalardan meydana geldiği doktrini üzerine kurmuştur. Bu doktrin dünya çapında bütün okullarda çocuklara tek doğru doğa modeli olarak öğretilir. İnsanlar Newton’un bu materyalist doktrinini gerçek doğa diye öğrenirler. Doğayı madde olarak algılamayı öğrenirler. Bu da aynı din gibi insanlara okült ve sahte bir doktrini tek gerçek doğru olarak dayatan bir öğretidir. Ne yapmalı? Nasıl ki İslamı savunan bir bedevi yobazları ordusu varsa Newton kültünü savunan bir okulcu doktorlar ordusu vardır. Bu doktorlar günümüzde kendilerine fizikçi derler ve Newton’un maddeci doktrinlerini savunurlar. Yani gerçeği öğrenmekte ve doğayı anlamamıza karşı çıkan bu felsefi yobazlar ordusudur. Ne yapmalı? Newton’un kitabını açıp okumalı ve Newton’un yaptığı hesaplarda aslında güç kavramını kullanmadığını göstermeli. Bunu yaptık. Gösterdik. Göstermeye de devam edeceğiz.

Eğitim

Kozmoloji, din, ezan ve Newton kültü konularına baktık. Daha bitmedi. Eğitim konusu var. Okullar yukarda bahsedilen okulcu doktorların üreme, yaşama ve çalışma alanlarıdır. Bütün okullar kapanmalıdır. Eğitim de din gibi kadim bir sektördür. Topluma entegre olmuştur. Beraber yaşamak zorundayız.

Tüzel varlıklar

Ana konulardan biri de tüzel varlıklardır. Tüzel varlıklar canlı varlıklardır. İnsanlık tarihi bireyin tüzel varlıkla mücadelesinin tarihidir. Birey hep kaybeder. Hep kaybetmeye mahkumdur.

Mikrobiyom

Bireyden behsetmişken, mikrobiyomdan de bahsetmeden olmaz. İnsan vücudunun bir ortakyaşam organizması olduğunu biliyoruz artık. O zaman bireyi yeniden tanımlamamız gerekiyor. Hür irade konusuna yeniden bakmamız gerekiyor.

Konuların ortak noktası var mı?

Peki bütün bu konuların ortak bir noktası var mı? Olmalı değil mi? Yoksa bu konular neden benim ilgimi çeksin ki?

Ölüm

Ölüm konusu var. Yaşamın bir parçası olarak görmek lazım. Bir dönüşüm olarak. Aslında ana konumuz dünyanın nasıl çalıştığını anlamaksa o zaman ölümü anlamaya çalışırak da bazı şeyler öğrenebiliriz.

Toplumsal konular

Toplumsal konular var. Neden bu kadar çirkinlik var? Neden bu kadar ilkellik var? Neden bu kadar gürültü kirliliği var? İnsanlar neden herşeyi olduğu gibi kabul ediyorlar? Neden sokakların sahibi sokak köpekleri de insanlar değil? Ülke çapında neden günde beş defa adamın biri hoparlörleri açıp Arapça bağırır? Hiç bir işlevi olmayan bu ritüel neden uygulanır?

Bireyin şahsi sınırları

Bireyin şahsi sınırları var. Bu sınırlara neden saygı duyulmaz? Bu sınırlar ülkeden ülkeye değişir. Ülkemizde nerdeyse şahsi sınırlara saygı yok gibidir. Bireyin hakları ve görevleri.

Kadınlar

Kadınlar konusu var. Kadınların bin yıl süren kölelikten kurtulma savaşları. Türk kadının türbanla imtihanı. Kadının türban dahil herşeyi modaya çevirmesi.

Cavendish deneyi

Bir de Cavendish deneyinin tekrarlanması projesi var.

Bütün bu projeler bir hayata sığmaz gibi görünüyor. Birini seçip ona odaklaşmak gerekiyor. Yazı tura mı atsam acaba??

Notlar:

— Yazdığım konularla ilgili daha önceki yazılarım:

Lüzumsuz şeyler bunlar

Dipsiz kuyuya atılan boş laflar

“En değerli varlıklarımız…”

Eğitim konusunda bir yazı:

Devlet büyüklerimiz “en değerli varlığımız çocuklarımızdır” diyor. Çok güzel. Ama devletin eylemlerine bakıyorsunuz “en değerli varlığımız” dediği gelecek nesilleri sorumsuzca harcıyor.

Devleti meydana getiren bürokratlar için gelecek nesiller, yani çocuklar, herhangi bir rant kapısından başka bir şey değil. Çocuklardan nasıl rant elde edebiliriz, devletin derdi bu:

Birkaç örnek verelim:

1) Devlet çocukları en küçük yaşta tarikat şeyhleri denen vatan haini canilerin kucağına atıyor. Devlet tarikatlardan alacağı oylar için “en değerli varlıklarımız”ın hayatını karartmayı uygun görüyor.

2) Tarikatlardan kurtulan çocuklar eğitim sektörü denen suç örgütünün dişlileri arasında ezilip test çözmekten başka hiçbir yeteneği olmayan bireyler olarak toplum içine bırakılıyorlar.

3) Devlet sigara ticaretinden yüksek gelirler elde ettiği için ve küresel tütün şirketlerinin elinde oyuncak olduğu için kadınların sigara içmesini destekliyor, böylece kadınlar doğuştan nikotin bağımlısı hastalıklı nesiller doğuruyor. Bu çocuklar devletin küresel şirketler hesabına kurduğu ve işlettiği “hastanelerin” en iyi müşterileri oluyorlar.

4) Devlet şiddet pornografisi ile dolu dizileri destekleyerek gençlerin toplumla ve birbirleri ile doğru insani ilişkilere girebilen bireyler olmasını engelliyor. Bireysel sorunları çözmenin tek yolunun şiddet olduğu mesajını veriyor.

5) Devlet kadın erkek ilişkilerini ülkede geçerli olan medeni kanuna göre değil de 7. yüzyılda çöl Araplarının töresine göre formüle edilmiş bir “din” ile tanımladığı için, “en değerli varlıklarımız” kadınlarla ilişkilerinde mağara adamı gibi davranmaktan başka bir şey bilmiyorlar.

Gelecek nesiller bir ülkenin en değerli varlıkları ise, devlet neden onlara en değerli varlıklar gibi gereken değeri vermiyor?

Devlet bürokrasisini meydana getiren bürokratların sadece kendi menfaatlerini düşündüklerini ve dış güçlerin lobi faaliyetlerine “hayır” diyecek güçleri veya istekleri olmadığı ve gelecek nesilleri korumak için hiçbir şey yapmayacaklarını biliyoruz.

Sizce ne yapılmalı?

Türbanla gelen özgürlük

kadem
KADEM’in propaganda filminden. Okula alınmayan Fraulein Rotraud Sheer’in müritleri “özgürlük” pankartı açıyor. Ne özgürlüğü?

Dinin özelleştirilmesi hakkında bir proje başlatmıştım. KADEM’in bu propaganda filmini görünce aşağıdaki yazıyı yazdım.

* * *

Din özelleşince, türban da dinî bir sembol olduğu için, kamusal alanda var olamaz. Yani, dinini giyinen insanlar okul gibi toplumsal bir alanda bulunamazlar. Dinin sadece özel alanda var olduğu laik bir ülkede bu böyle olmalıdır.

Türban şüphesiz dinî bir semboldür ve toplumsal alana girmiştir. Peki, ne olmuştur?

Hiç bir şey olmamıştır.

Türbanlılar ve türbansızlar karışıp okullarda okumaya devam ediyorlar. Ne eğitim çürüdü (zaten çürüktü) ne de toplum irticaya sürüklendi.

Neden?

Çünkü türban takan kadınlar türbanı dinî bir sembol olmaktan çıkartıp bir moda sembolü haline getirdiler. Türban şu anda bir moda ifadesinden başka bir şey değildir.

Bu genel bir kaidedir. Kadınlar ellerine geçirdikleri herşeyi mutlaka yozlaştırıp moda haline getirirler. Yani kendi malları yaparlar. (Kötü bir şey olarak söylemedim. Bu bir gözlem.)

Kadınlar “yeni”ye taparlar. Devamlı yeni şeyler isterler ve yeni şeyler denemekten büyük keyif alırlar. Bu sebepten kadınlar kendilerini tehlikeli ortamlara sokup sonra da doğaçlama yalanlar söyleyerek bu zor ortamlardan çıkmaktan büyük heyecan duyarlar. Kadınlar için bu spor gibi bir şeydir.

Kadınların “yeni” tutkusunu tatmin etmek için bir tesettür sektörü oluştu çünkü hep aynı renk türbanı takıp durmak ve devamlı yeni ve değişik türbanlar alamamak kadınlara hiç de çekici gelmedi. Yaratıcı ve ince zevkli Türk kadını üstelik tesettürü çok modern görünüşlü bir tarz haline bile getirdi. Marka aksesuarlarla desteklenen bir tesettür modası yarattı. Arap kadını bunu yapamamıştır mesela. Onların tesettürleri hep aynı ve tekdüzedir.

Kadınların dini moda; tanrısı markadır. Kadınların İslam’la bir ilgisi yoktur. İslamı ciddiye bile almazlar. Kadına, “sen erkeğin tarlasısın” diyen bir dini hangi kadın ciddiye alabilir? Sadece ciddiye alırmış gibi görünür çünkü kadınlar kesinlikle ortama uymak isterler ve sivrilmeyi sevmezler. (Moda konusu hariç. Onun da çok kesin kuralları vardır. Yani giydiklerinizle ne kadar göze batacaksınız? Nasıl, hem ortama uyup hem de kendinize göre bir dokunuş yapacaksınız? Bu konular en derin matematik ve felsefe konularından bile daha derin konulardır ve hiç bir erkeğin aklı bu konuları alacak kapasitede değildir. Erkekler ancak hangi arabanın motorunun kaç beygir olduğu gibi konularla yetinmelidirler.)

Türban konusunda kadınlar aldatıldılar, hem de başka bir kadın tarafından aldatıldılar. Ama çabuk toparlandılar. Türban ile din özgürlüğü arayan kadınlar, bir Alman misyonerin taktığı gibi türban takmayı müslüman olmak zannettiler. Ama türbanın kadın özgürlüğü için ne kadar faydalı bir araç olduğunu fark edince işler değişti ve türbanı kendilerini güçlendirmek için kullandılar.

Türban iş bulmaya ve karılarını altın takılarla donatacak zengin koca bulmaya yarıyorsa hangi kadın türban takmayı red edebilir? Zaten kankaları türban takan bir kadının türban takması için, dinî olsun olmasın, başka bir sebep gerekmez.

Kadınlara zorla bir şey dayatabileceğini zanneden erkek egemen güçler rezil oldular. Kadınlara ne giyecekleri üstünden din dayatabileceklerini zanneden erkek egemenlerin gözleri önünde kadınlar dinî sembolleri moda sembolleri haline getirdiler. Yani kendi malları yaptılar.

Moda kadının malıdır. Erkekler oraya giremez. Kadının modasına karışan erkekler böyle rezil olup kalırlar.

Kadınların ellerine “özgürlük” yazan pankartlar verip onları okullara girmeye zorlayan erkekler, kadınların din için savaştıklarını ve dindar olacaklarını zannettiler. Aslında kadınlar kendi özgürlükleri için savaşıyorlardı. Erkekleri yine kandırdılar.

Onun için, hiç bir erkek egemen güç, birey veya kurum, kadınlara zorla bir şey dayatmasın. Kadınlara zorla bir şey yaptırmanın imkansız olduğunu anlasın. Kadınların dine biat edeceklerini sanan saf kocalar, hocalar, hacı sakallılar, cüppeliler de uyansın artık. Kadınların elinde oyuncaksınız.


Notlar:

— KADEM’in kendi kendini tebrik eden propaganda videosu:

KADEM’in sitesi.

Dinin özelleştirilmesi ile ilgili proje.

— Biz bir tanımlamalar dünyasında yaşıyoruz. Her şey gibi, türban da bir tanımlama konusudur. Eğer devlet tahriklere kapılmayıp, “ben türbanı dinî bir sembol değil, bir moda sembolü olarak tanımlıyorum” diyebilseydi, türban ülkeyi yıllardır meşgul eden bir ortaçağ gündemi haline gelmezdi. Kötü bir moda olarak başlayıp biterdi.

— Cengiz Özakıncı Türbanın Türkiye’ye nasıl bir Alman projesi olarak girdiğini anlatıyor:

— İslam kurulduğundan beri, İslam şablonunu devlet düzeni olarak kullanan şeriat devletlerinin çok iyi anladığı bir şey var: İslam kelimesi teslim olmak demektir. Dinin ismi bu. İslam dinini seçen birisi “ben teslim oldum” demektedir. “Boynumu büktüm ve teslim oldum.” Ama kime? İnanan kişi Allah’a teslim olduğunu zannetmektedir ama aslında devlete teslim olmaktadır. Çünkü, devlet veya egemen güç kendini Allah’ın dünyadaki temsilcisi olarak tanıtmaktadır.

Aynı tezgah evde de kurulmuştur.

Dinini giyinen ve üstünü başını dinî sembollerle dolduran yobaz kocanın karısına İslamı dayatmasının sebebi budur. Karısının kendisine teslim olmasını istiyor. Gerçi bu zaten açık açık söyleniyor. Dine göre, kadın kocasının resmi cariyesi imiş. Kocasına karşı çıkan kadın dine aykırı hareket etmiş oluyor. Devlet bu aldatmacayı sadece daha gizli olarak uyguluyor.

— Kadınlar modanın sahibidir. Kadınlar birbirleri için giyinir. Fakat kocalarını ve sevgililerini onlar için giyindiklerini söyleyerek aldatırlar. Bunun ispatı çok basit. İki kadın buluşunca, ilk olarak birbirlerinin kıyafetlerine bakarlar ve hemen bir yorum getirirler. Bir kadın giyinirken hem modaya ve ortama uygun giyinmek ister hem de kendine has bir dokunuş yapmak ister. Karşılaştıklarında birbirlerini yıldırım hızıyla süzen kadınlar hemen diğerinin dokunuşunu anlayıp ona atıfta bulunur: “Çok beğendim. Çok yakışmış” der. Böylece diğerini anlamış olur. Aralarında bir dayanışma olur. Lak lak başlar. Fakat benim henüz çözemediğim şu: kadınlar önce saçlara mı bakarlar yoksa, kıyafete mi? Saçın önemi ve kutsallığı tartışılamaz. Bunun için, en önemli ziyneti olan saçını türban altına sokarak diğer kadınlardan saklamak gibi inanılmaz bir fedakarlık yapan bir kadının cennete gideceğine mutlak gözüyle bakılır. “Cennet annelerin ayakları altındadır” denir. Ama, kadının saçları konusunda yaptığı bu fedakarlık çocuğu yetiştirirken yaptığı fedakarlıklar yanında hiç kalır. Eğer cennete gitme olasılığı kadının bu dünyada yaptığı fedakarlığa oranlıysa, o zaman türban modasına uyan bir kadın için cennetin garanti olduğunu söyleyebiliriz.

Türbansızlaşmada geri sayım başladı. Her moda gibi türban modası da unutulup gidecektir. Dini semboller kalıcı olabilir ama kadınlar türbanı bir moda sembolü yaparak onu geçici olmaya mahkum ettiler. Kadınlar en değerli ziynetleri olan saçlarını daha ne kadar teşhir etmekten mahrum kalacaklardır? Çoğu kadın saçlarının açık olduğu ve saçlarını yaptırdığı ve herkesin “saçların ne güzel olmuş” dediği eski açık günlerini özlüyor. Türbanın sonu yakın.

— Özgürlük mü önce gelmelidir? Laiklik mi?

— Türban din özgürlüğü arayışı mıydı? Yoksa, toplum alanlarında dini sembolleri teşhir etme özgürlüğü arayışı mıydı? Yoksa kadınları din ile siyasileştirme operasyonu muydu?

Kadınların dini moda, tanrısı markadır.

— “Türban iş bulmaya ve karılarını altın takılarla donatacak zengin koca bulmaya yarıyorsa…”

Türbanlı bacıların altınları:

— Soner Yalçın’ın türbanla ilgili bir yazısı. Şule Yüksel Şenler’in kapanış (hidayet) hikayesin anlatıyor. Kapanarak hidayete ermek ilginç bir yol olmalı.

Eğitimin amacı nedir?

Eğitim gençleri yaşama hazırlamayı amaçlar.

Bu eğitimcilerin uydurduğu bir yalan olmalı. Eğer hedef gençleri hayata hazırlamaksa, gençleri hayatın içinde hayata hazırlamak en iyisidir. Yani usta çırak ilişkisi ile. Yoksa eğitimin genci hayata hazırlaması imkansızdır. Eğitim hayattan kopuk bir ortamdır; gençlerin hayata hazırlanmalarını geciktirir, hayata hazırlanmaya engeldir.

Eğitimin tek amacı vardır o da devletin memurları olan öğretmenlere iş imkanı sağlamak. Okul dışındaki hayatın okuldaki hayatla bir ilgisi yoktur. Bu sebepten okul bitince her talebe sudan çıkmış balığa döner. Okul sudur. Hayat havadır. Okul çocuğu suya hazırlar. Eğitim kadar absürd bir kurum yoktur.

Notlar:

Eğitimle ilgili diğer yazılarım.

Okulsuz Türkiye

scribe
Oturan Katip, tahmini milattan önce 2600. Heykel Louvre Müzesi’nde bulunmaktadır.

1. Devlet vatandaşlarından ne istediğini ya bilmiyor, ya yanlış anlıyor, ya da bize yalan söylüyor.

2. Devlete işçi, memur ve mühendisler gerekiyor; ama devlet kendine sınav çözücüler gerektiğini zannediyor ve milyonlarca sınav çözücü yetiştiriyor ama aynı devlet sınav çözücülük diye bir iş alanı olmadığını bilmiyor; sınav çözücüler mezun olup işsiz kalıyorlar.

3. Devlete işçi, memur ve mühendisler gerekiyor; ama devlet kendine hiç bir işe yaramayan akademik kitap bilgisi üzerine uzlanlaşmış akademikler gerektiğini zannediyor ve her talebeye bu akademik saçmalıkları en değerli bilgi olarak dayatıyor; matematik, tarih, biyoloji, kimya, coğrafya, vs. vs. vs. gibi konuları unutmak için ezberlemiş çakma akademikler mezun olup işsiz kalıyorlar. Devlet işsizlik niye artıyor diye şaşırıyor.

4. Devlete dinamik, girişimci gençler lazım. Devlet ise kendine ruhsuz, hayatından bezmiş koyunlar gerektiğini zannediyor ve gençleri 25 sene sınıflara hapsedip gerçek hayattan tecrit ediyor ve içlerindeki her türlü girişimciliği sistematik olarak öldürüyor. Sonra aynı devlet şaşırıyor, “neden bu ülkeden girişimci çıkmıyor?” diye

5. Bir adamın işçi veya memur olması için akademik konularda uzman olması gerekmiyor; yapacağı işi bilsin yeter. Mühendis olması için ise bir konuya uzmanlaşması ve mümkün olduğu kadar erken kendi alanında çalışmaya başlaması gerekir.

6. Eğitim bir sektördür; diğer sektörler gibi büyüyerek kendi varlığını devam ettirmek ister.

7. Eğitim sektörü için “talebe” bir pazardan başka bir şey değildir.

8. Devletin halkına “zorunlu eğitimi” dayatması, devletin de eğitimin suçuna ortak olduğu anlamına gelir.

9. Eğitim sektörü bir suç örgütüdür ve suçu da ağına düşürdüğü çocukların içindeki cevheri öldürmektir.

10. Devlet vatandaşlarını eğitim sektöründen zorunlu olarak geçirerek onların hayatını karartıyor ve en değerli insan kaynağını pervasızca harcıyor.

11. Devlet, zorunlu olarak çocukları 20 sene eğitim sisteminde boş vakit geçirmeye zorlayarak onların ülkenin üretimine katılmasını yasaklamış oluyor.

12. Sanki devlet kendi elini kolunu bağlıyor.

13. Yani çocukların en yaratıcı ve üretken oldukları yıllar sınıf denilen tecrit hücrelerinde heba olmakla geçiyor.

14. Devlet gençlerini eğitim sistemine kurban ediyor.

15. Bundan büyük bir suç olabilir mi?

16. Eğer bir çocuk geçimini sağlamak için bir fabrikada çalışacaksa bu çocuğu 25 sene okullarda üniversitelerde süründürdükten sonra ve ona beyaz yaka işlerde çalışma ümidi vererek aldattıktan sonra, üniversiteden sonra iş bulamadığı için fabrikaya yollamanın anlamı nedir?

17. Eğer bir çocuk fabrikada çalışacaksa ona yapacağı işin eğitimi en erken yaşta verilmelidir.

18. Bir fabrikada, yani güvenli bir işte, çalışmak isteyen bir sürü insan var. Bu insanlar neden eğitim aldatmacası ile aldatılıyorlar ve 25 sene hiç kullanmayacakları akademik konuları ezberliyorlar?

19. Tek bir sebebi var: Eğitim sektörünü zenginleştirmek ve devletin öğretmenlerine iş yaratmak.

20. Eğitim aldatmacası Türkiye’ye has bir durum değil.

21. Eğitim bütün dünyada bir aldatmaca olarak insanlığın doğal gelişimine kendi potansiyeline ulaşmasına engel olan bir kurumdur.

22. İnsanların dili icat etmelerinden ve dili kullanmaya başladıkları antik çağlardan beri, dili bilenlerin dili bilmeyenler üstünde egemenlik kurabileceklerini anlamışlardır.

23. Egemen güçler, kendileri dil konusunda uzman olamayacakları için katip denilen bir rahip sınıfı geliştirip onları kendilerine bağlamışlardır.

24. Dünyayı yönetenler ve eğitimi tanımlayanlar bu dil rahipleri ve onların işvereni egemen güçler olmuştur.

25. Hala da bu böyledir.

26. Kökleri eski Mısır’a kadar giden bu katiplik mesleği bugün iyice dallanıp budaklanmıştır.

27. Bu katiplik dediğimiz dünyanın en eski mesleğini icra edenler artık okullarda akademi şemsiyesi altında mesleklerini icra etmektedir.

28. Bugün okuma yazma bilenler arttığı için artık insanları yazı ile aldatmak zordur onun için akademikler matematikle aldatırlar veya kendi alanlarına has özel bir dil yaratırlar. Bunlar bilinen şeyler.

29. Bu katip sınıfı artık profesyonel bir sınıf olmuştur.

30. Eğitimi ve toplumu tanımlayanlar da bunlardır.

31. Doğal olarak eğitimi kendi menfaatleri doğrultusunda tanımlamışlardır.

32. Yani akademik bilgiyi en yüce ve en doğru bilgi olarak tanımlamışlardır.

33. Kitap bilgisini en değerli bilgi türü olarak yüceltmişlerdir.

34. Eğitimde devlet desteği ile güçlü bir tekel kurmuşlardır.

37. Bilginin kitap bilgisi olduğu doğru değildir ama bu yanlış tanımlama hala insanlar üzerindeki etkisini korumaktadır.

38. Bir anne baba, ne kadar az eğitim görmüşlerse eğitimi o kadar yüceltirler ve çocuklarının mümkün olan en yüksek eğitimi almasını isterler.

39. Yani çocuklarının kitap bilgisi almasını ve kitap bilgisine dayanan mesleklerden birini seçmesini isterler.

40. Vehbi Koç, küçük yaşta eğitimin zararlarını anlayıp okula bilinçli olarak gitmemeyi tercih ettiği halde daha sonra kendi başarılarını bile küçümseyip gençlere önce okula gitmelerini tavsiye etmiştir. “Benim gibi yapmayın okula gidin” demiştir.

41. Günlük hayatta kullandığımız dili tanımlayanlar da bu profesyonel akademik sınıf olduğu için, dilimizi de kendi menfaatlerine göre tanımlamışlardır.

42. Mesela “cahil” kelimesine bakalım.

43. “Cahil” bir insana söyleyebileceğiniz en aşağılayıcı bir kelimedir ve bir insanın okuma yazma bilmediğini ifade eder.

44. Ama okuma yazma bilmemek aptallıkla, saflıkla, geri zekalılıkla, ve bir sürü olumsuzluklarla ilişkilendirilmiştir. Bunu yapanlar da bu profesyonel sınıftır. Kendilerinden olmayanı cahil olarak tanımlayıp onların üstünde üstünlük kurmayı amaçlamışlar ve bunda da başarılı olmuşlardır.

45. Halbuki tam tersi doğrudur.

46. Okuma yazma bilmeyen insanlar hiç de cahil insanlar değildir. Hayatı daha direk olarak yaşarlar. Hafızaları çok güçlüdür. Akıllıdırlar. Çok güzel konuşurlar.

47. İnsan okudukça cahilleşir.

Notlar:

Vehbi Koç ve eğitim.

Eğitimle ilgili diğer yazılarım.

Eğitimde ezber ve taklit

Ezber ve taklidi bir kenara bırakıp tahkikata geçmeliyiz.

Milli Eğitim Bakanı sayın Ziya Selçuk ezber ve taklidin eğitimden silinmesini istiyor! Ezber ve taklit olmadan eğitim olur mu hiç?

Çocuklara bir bakın. Onlar hayatı nasıl öğreniyorlar? Taklit ederek. Bu hayvanlar için de geçerli insanlar için de. Öğrenmek taklit ederek olur. Taklit etmek için de çocuğun önce gözlem yapması gerekir. Yani taklit gözlem gücünü de arttırır. Taklit etmeden öğrenme olmaz.

Peki ya ezber? Ezber —yani tekrar— öğrenmenin tanımıdır. Bir şeyi bilmek demek o şeyi ezberlemiş olmak demektir. Ezber, tekrarla; tekrar da hata ile ilgilidir. Çocuk düşe kalka öğrenir. Yani tekrarlayarak ve hata yaparak öğrenir. Çocuk tekrar ede ede, hata yapa yapa yürümeyi ezberler ve yürümeye başlar. Başka bir yöntemle öğrenme olamaz.

Fakat Ziya beyin okulları, taklidi ve ezberi reddettiği gibi hatayı da reddediyor. Çünkü eğitimin temel ilkesi hatayı cezalandırmaktır. Eğitim hatadan nefret eder ve hiç hata yapmayan ve hata yapmaktan korkan bireyler yetiştirmeyi hedefler. Zaten eğitimin hedefi hatayı değerlendirmek ve ölçmektir; bu sürece “sınav” denir. Yani Milli Eğitim Bakanı’na Milli Sınav Bakanı desek daha doğru söylemiş oluruz.

Eğitimin öğrenmeyle bir ilgisi yoktur. Eğitimin hedefi çocukları kalıplaşmış sınavlardan geçirerek en az hata yapanları bir sonraki sınava hazırlanmak üzere bir üst sınıfa yollamaktır. Eğitimin, eğitim açısından, başka bir amacı yoktur.

Okulu bir fabrika olarak düşünebiliriz. Bu fabrikanın işlediği hammadde talebelerin fabrikaya girerken içlerinde doğal olarak bulunan cevherdir. Çocuk fabrikanın bir kapısından girer ve öteki kapısından tek kalıba sokulmuş, sindirilmiş, her türlü inisiyatifi ve yaşama sevinci sökülüp alınmış, sınav çözmekten başka bir becerisi olmayan, umutsuz, karamsar, bir zombi olarak hayata atılır. Çöpe atılır gibi. Çocukların içindeki cevheri acımısızca öldüren bu fabrikaya da, alay eder gibi, “eğitim” deniyormuş.

Bu nasıl sapıkça bir sistemdir? Kendi varlığını devam ettirebilmek için çocukların hayatını söndüren bu fabrikaya neden “eğitim” deniyor acaba? Ortada sinsi bir aldatmaca var. Bu sistemin kökü ne zaman kazınacak ve çocuklarımız eğitim denen bu işkenceden ne zaman kurtulacak?

Gerçek eğitimin ve gerçek öğrenmenin bütün temel ilkelerini reddeden ve çocukları sınav geçme robotları haline getiren bir suç örgütüdür bu eğitim denen şey.

Hata yapmadan öğrenmek olmaz. Okullarda hata yapmak cezalandırılır. Taklit etmeden, ezberlemeden öğrenme olmaz. Fakat Ziya Selçuk’un okullarında taklit ve ezber yasaklanmış.

“Eğitimin, eğitim açısından, tek amacı hata ölçümleri yapmaktır” dedik. En az hata yapanlar bir üst seviyeye yollanırlar. Fakat eğitimin varoluş nedeni eğitim değildir. Eğitimin varoluş nedeni devletin öğretmenlerine iş alanı yaratmaktır. Eğitimin bir de yan tesiri vardır, o da çocukları evden dışarı çıkartarak annelerin biraz olsun kafa dinlemelerini sağlamaktır.

Ziya Selçuk ezber ve taklidi okullardan sildikten sonra “tahkikat”a geçecekmiş.

Tahkikat gibi Arapça kökenli ve unutulmuş bir kelimeyi kullanarak da kafasındaki asıl eğitim sistemini açığa vurmuş oluyor. Milli Eğitim bakanımız eğitimi sekülerleştireceğiz, millileştireceğiz diye demeçler verirken fiiliyatta eğitim giderek Araplaşıyor.

Tahkikat “araştırmalar” demekmiş. Ezberi ve taklidi bırakıp araştırmalara geçelim diyor. Ne araştırması? Daha önce yazmıştım, okulları kapatıp hepsini araştırma merkezi yapalım ve çocukları oralara salalım diye. Ziya beyin araştırmadan anladığı buysa, o zaman onu destekliyorum. Ama eğer bir Milli Eğitim bakanı “sınıf” denen tecrit hücrelerinde araştırma yapılamayacığını bilmiyorsa o zaman onun bir kaç saatini ayırıp bir sınıfı ziyaret etmesini tavsiye ederim.

Notlar:

Ezber ve taklidi bir kenara bırakıp tahkikata geçmeliyiz.

Bir suç örgütü olarak eğitim.

— “Daha önce yazmıştım, okulları kapatıp hepsini araştırma merkezi yapalım ve çocukları oralara salalım diye…”

— Eğitimde taklit ve ezberin önemini bu konuda Nasıl Çözmeli adlı meşhur kitabı yazmış olan G. Polya’dan dinleyelim:

Problem çözmek, yüzmek gibi pratik bir beceridir. Pratik becerileri taklitle ve uygulamayla kazanırız .

Yüzmeye çalışarak başka insanların başını su üstünde tutmak için elleriyle ve ayaklarıyla yaptıklarını taklit edersiniz ve sonuçta yüzmeyi pratik yaparak öğrenmiş olursunuz. Problemleri çözmeye çalışırken başka insanların problem çözerken yaptıklarını gözlemleyerek ve taklit ederek nihayetinde problem çözmeyi problem çözerek öğrenmiş olursunuz.

Polya’ya göre taklit ve ezber eğitimin temel ilkeleri olmalıdır çünkü taklit ve ezber ile öğreniriz. Milli Eğitim bakanımız Sayın Ziya Selçuk ise taklit ve ezberi eğitimden atmak istiyor.

2023 Eğitim Vizyonu hakkında…

2023 Eğitim Vizyonunun temel amacı; çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış ve bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen, bilime sevdalı, kültüre meraklı ve duyarlı, nitelikli, ahlaklı bireyler yetiştirmektir.

………………

Ne kadar yanlış bir eğitim vizyonu!

Eğer Milli Eğitim Bakanlığı eğitimin amacını böyle tanımlıyorsa, o zaman Türkiye’nin menfaati için çalışmıyor demektir. Bu vizyon zamanın ve memleketin şartlarına uymayan gerçek dışı bir vizyondur. İdealist bir akademik tarafından yazılmış bir martavaldır.

Diyelim ki bu vizyondan geçmiş bir talebe mezun oldu. İş bulamaz ki. Bir de bu vizyon hangi eğitim düzeyi için geçerli olacak? İlkokul mu? Lise mi? Üniversite mi? Bunların hedefleri aynı olamaz.

İlkokul denen olay en fazla, ama en fazla, 6 ay sürmelidir. İlkokulda sadece okuma yazma, çarpım tablosu ve basit oranlarla hesap yapma öğretilmelidir. Bunları bilen bir çocuk artık hayata hazırdır. Gerisini kendi öğrenir. Milli Eğitim bakanlığının hapishanelerinde öğreneceği hiç bir şey olamaz.

En fazla altı ay süren ilkokuldan sonra çocuk —eğer isterse— aktif olarak üretim yapan atölyelerin bulunduğu bir ortama salınır. Bu atölyeler hayatı yansıtan yerler olmalıdır: Resim, müzik, matematik, marangozluk, kodlama, vs. vs. Bu atölyelere serbestçe girip çıkan çocuk istediği atölyede istediği kadar kalıp istediğini yapmakta serbest olacaktır.

Hekimlik ve avukatlık gibi bir kitap bilgisini ezberlemeye dayanan özel uzmanlık alanlarına girmek isteyen çocuklar da bu alanlarda çalışan işyerlerine stajyer olarak yollanır.

Sadece istediğini severek yapan insanlar hayatları boyunca başarılı olurlar.

Bir sınıfta bir sırada oturup bir öğretmenin tahtaya yazdığı şeyleri dinlemenin eğitim olduğu anlayışı yanlıştır. MEB sınıf tahtasını akıllı yapmakla çocukları akıllı yapacağını zanneden bir hiyerarşik kurumdur. “Sınıf” denen tecrit odalarında uygulanan bu sapık sözde “eğitim” sistemi yeryüzünden silinmelidir.

MEB’in vizyonunda konulan hedeflere teker teker bakalım. Hepsi muğlak ve genel kategoriler. Okulcu akademik eğitimcilerin masa başında ve çoğunlukla Amerikan materyallerini birebir tercüme ederek uydurdukları tumturaklı boş laflar. Son moda boş laflara örnek mi verelim? MEB son moda “singularity” kelimesini “tekillik” diye tercüme edip sanki eğitim bağlamında bir anlamı varmış gibi kullanıp duruyorlar. ”Bizim tekilliğimiz” zart zurt…

…çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış…

“Çağın ve geleceğin becerileri ile donanmış” ne demek? Nasıl bir hedef bu? Belki ben bir çocuk olarak, geleneksel el sanatlarına meraklıyım ve minyatür sanatını öğrenmek istiyorum. Veya futbolcu olmak istiyorum. Veya bir bakkal dükkanı açmak istiyorum. Veya aile şirketimizin başına geçmek istiyorum. Bunların hiçbirinin “çağın ve geleceğin becerileri” ile ilgisi yok.

Zaten MEB ağına düşürdüğü talebeleri kendilerine has benzersiz bireyler olarak görmüyor ki. Ülkenin ve talebelerin iyiliğini tek önceliği yapan bir Milli Eğitim Bakanlığının vizyonu şöyle olmalıdır:

Her talebeyi kendine has becerileri ve hayalleri olan bir cevher olarak görüp bu cevherin parlaması için gereken ortamı yaratmak.

Bu kadar basit.

Futbolcu olmak isteyen çocuğu gereksiz yere matematik, edebiyat, tarih, kimya dersleri ve sınavları ile meşgul etmeyin. Eğer bu gereksiz dersleri zorla öğretiyorsanız o zaman sizin amacınız çocuklara faydalı olmak değil öğretmenlerinize daha geniş bir iş alanı yaratmaktır. Eğer çocuk futbolcu olmak istiyorsa sizin göreviniz onun en iyi futbolcu olması için gerekli olan ortamı yaratmaktır.

Matematikçi olmak isteyen bir talebeyi neden bir sürü gereksiz derslerle meşgul ediyorsunuz? Gönderin çocuğu Matematik Köyü’ne orada istediği gibi matematik yapsın. Yüzde yüz randımanlı olarak matematik öğrensin.

Siz bütün çocukların aynı olduğunu varsayıp hepsini aynı sınıfa tıkıp kafanıza göre uydurduğunuz çoktan çürümüş bir müfredatı zorla öğretmeye çalışıyorsunuz. Neden? Çünkü eğitim uzadıkça ve müfredat şiştikçe öğretmenlerinize yeni kadrolar açılmış oluyor. Zaten eğitimin amacı öğretmek değil sınavdan geçirmektir. Eğitimin asıl amacı ise devletin memurları olan öğretmenlere iş alanı yaratmaktır. Bu gerçeği görelim.

…ve bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen…

Bu çağın becerileri ile donanmış çocuklar bir de bu becerilerini “insanlık hayrına” sarf etmeliymişler. Bu nasıl bir saçmalık? Nasıl böyle bir şey düşünebiliyorsunuz? Bu çocukların sadece ve sadece kendi menfaatlerini düşünmeleri gerekir. Kendileri için iyi olan neyse onu yapmalılar. MEB için iyi olanı zorla yapmaları gerekmiyor. Sevdikleri işleri yapanlar zaten memleketlerine de faydalı olurlar. İnsanlıkla ne alakası var bunun? Boş laflar bunlar.

…bilime sevdalı…

“Bilime sevdalı” olmalıymış. Neden? Belki ben sanatçıyım. Sana ne ey MEB! Benim neye sevdalı olacağımı bana dayatmak sana mı kalmış? Bunlar Avrupa aydınlanmacılığı hayranlığına saplanmış kalmış insanların palavralarıdır. MEB ve bu kökten aydınlanmacılar veya bir türlü aydınlanamayanlar ve aydınlanmayı bir hedef zanneden aydınlanma yobazları hala 17. yüzyıl Avrupa aydınlanmacılığı hayranlığı ile kalkınacaklarını zannediyorlar. Sanki Avrupa aydınlandığı için kalkınmış gibi. Avrupanın uydurduğu bu propagandaya hala inananlar siz aydınlanmanıza aydınlanma saplantınızdan kurtularak başlayın.

Bilim nedir ki? En azından teknoloji deyin. Bilimin kalkınma ve ilerleme ile alakası yok. Teknolojinin var. Ama teknoloji herkes için değildir. Her çocuğun teknoloji alanında kendini göstermesi gerekmez. Belki ben ticaret yapmak istiyorum. Teknoloji ve bilimle hiçbir alakam yok. Ama MEB’in vizyonunda bilim sevdalısı olmak var diye MEB zorla beni bilim adamı yapmaya çalışacak. Bilerek okumamayı seçip ticaret hayatına atılan bir Vehbi Koç mu yoksa bilim adamıyım diye ortada dolaşan bir Celal Şengör mü memlekete daha yararlı işler yapmıştır. Siz belki bilemezsiniz, okumayan Vehbi Koçlar, Hacı Sabancılar memlekete daha faydalı olmuşlardır.

İşte sizin bu vizyonunuzun ideal ürünü Celal Şengördür. Sizin amacınız Celal Şengörler yetiştirmektir. İşte bilim adamı. İşte bilim sevdalısı. İşte insanlığa faydalı olduğunu iddia eden birisi. Tam sizin adamınız.

Bilim adamı dediğin bir akademiktir. Bu akademiklerin ülkenin kalkınmasına katkısı sıfırdır. Neden çocukları bilim adamı olmaya zorluyorsunuz? Bilim adamı olmak isteyen varsa onları teşvik edersiniz. Siz bütün çocukları aynı kalıba sokarak hiçbirinin istediği alanda gelişmesine fırsat vermiyorsunuz. Yazıklar olsun.

…kültüre meraklı ve duyarlı…

“Kültüre meraklı ve duyarlı” nasıl bir vizyondur ya! Belki ben kendimi bilgisayar bilimine vermek istiyorum ve bütün zamanımı bilgisayarlarla çalışarak geçirmek istiyorum. MEB bana zorla kültür öğretecekmiş! Kültür dediği nedir? Tiyatroya mı gitmeliyim? Dizi mi seyretmeliyim? Neymiş bu kültür? Operaya mı gitmem gerekiyor? Neden? Böyle bir vizyon olabilir mi? Bir kere bu özel hayata girer. Her ailenin kültür anlayışı değişik olacaktır. MEB’in kültür vizyonu olamaz. Boş laflar.

…nitelikli…

“Nitelikli” ne demek? Hangi konuda nitelikli? MEB talebelere tek bir konuda nitelik veriyor o da sınav geçmek. MEB sınav robotları yetiştiriyor. MEB bir de utanmadan böyle bir vizyon ile ortaya çıkıyor. Pratikte MEB bakanlığının bir tek vizyonu var, açıkça söylenmeyen tabii, o da çocukların okula başladıklarında içlerinde olan cevheri sistematik olarak öldürmek. Bunu da acımasızca kendi öğretmenleri aracılığı ile yapıyor. Yani MEB ülkenin en değerli insan kaynağı olan çocukları ve gençlerin yaratıcılıklarını ve yaşama isteklerini sistematik olarak körleten bir sistemi devam ettiren bir suç örgütüdür.

…ahlaklı…

“Ahlaklı bireyler” mi? Ey MEB sana ne çocukların ahlakından. Ahlak ailelerin çocuklarına vereceği bir şeydir. Senin tek bir hedefin ve görevin olabilir o da çocukları bireyler olarak görüp her bireyin istediği alanda parlamasını sağlamak için gereken ortamı yaratmaktır. İşe bütün öğretmenlerini işten atarak başla. Ondan sonra bütün okullarını kapat. Yani sınıfları boşalt, sıraları at. Bütün okulları çalışır atölyeler haline getir. Bırak çocuklar istedikleri gibi çalışsınlar. Her çocuk ne yapmak istediğini sizin hazırlayacağınız şişmiş müfredattan çok daha iyi bilir. Sınav denen olayı eğitim sürecinden atın. Hiç bir çocuk hiç bir zaman hiç bir sınava girmesin.

Eğer bu dediklerimi yaparsanız ancak o zaman ülkenin en değerli insan kaynağı olan çocuklarımıza hakları olan değeri vermiş olursunuz.

Notlar:

— Milli Eğitim Bakanlığı 2023 Eğitim Vizyonu.

Vehbi Koç ve eğitim.

Celal Şengör, bir akademik yobaz.

Nesin Matematik Köyü