İnsanın anlayış kapasitesi ve zina

Nûr sûresi, 1. ayeti okuyalım:

Bu, bizim indirdiğimiz ve (hükümlereni) farz kıldığımız bir sûredir. Düşünüp öğüt almanız için onda apaçık ayetler indirdik.

Galiba Allah yarattığı bu insanın anlama kapasitesinin ne kadar düşük olduğunu tam hesaplayamamış. İnsanın dünyanın hareket ettiğini anlaması bile 50 bin yıl falan gibi bir süre almıştır. Veya Allah her şeyi bildiğine göre ve yanlış hesap yapamayacağına göre, insanın anlama kapasitesi Kuran’ın indiği zamandan beri çok gerilemiş olmalı.

Veya anlama kapasitesi zamana ve mekana göre değişen görece bir şeydir.

Tabii Allah için apaçık olan bir ayet, mesela bu sûrenin 31. ayeti, son 1400 yıldır insanların –en usta Kuran alimleri dahil olmak üzere– çözemediği ve belki de hiç çözemeyeceği bir ayettir. Eğer “apaçık” buysa, Kuran’daki ayetler açık olmasaymış nasıl olurmuş diye insan merak ediyor.

Eğer Allah insanların anlamasını isteseydi ayetleri çok daha basit bir dille yazardı ve bütün dünya dillerinde tedavüle sokardı. Belki de Allah Kuran’ın anlaşılmasını istemiyor. İnsanın anladığı bir şeyi küçümseyeceğini ve umursamayacağını mutlaka Allah biliyor çünkü Allah her şeyi bilendir.

Şimdi de 2. ayete bakalım. Burada da zina denen olaydan bahsediliyor:

Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın din(inine koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun.

Bu ayet de, Kuran’ın muhatap aldığı Kureyş kabilesinin fertleri için, kişilere ve zaman ve mekana özel indirilmiş bir ayet özelliğini taşıyor. Bu ayeti bizim anlamamız mümkün değil.

Yüz değnek vurun denmiş. Muhakkak ki bunu okuyan bir Kureyşli, 100 değnek vurun’dan ne anlaması gerektiğini biliyordu. Kureyş kabilesinde bu işi yapan değnek vurma ustaları vardı; bu iş için özel değnekler ve herkesin bildiği değnekle dövme gelenekleri vardı.

Ama “100 değnek vurun” cümlesinin bizim için anlamı yok. Ne tür bir değnekle vuracaz? Kalınlığı ne olmalı? Hangi güçle vuracağız? Hangi aralıklarla vuracağız? Vücudun hangi bölgesine vuracağız? Çıplak tene mi vuracağız, yoksa kişi giyinik mi olacak? Kuran’ın bu hükmü halka açık mı uygulanacak yoksa, gizli olarak mı? Dövdükten sonra ne yapılacak? Cezalının iyileşmesi için çaba gösterilecek mi yoksa kaderine terk mi edilecek? Bunların hiç birini bilmiyoruz, bilemeyiz.

Bir laf vardır, onu bu bağlama uygularsak, “100 değnek vurun diyen ya saymayı bilmiyor veya hiç değnek yememiş”. Yüz tane okkalı değnek yiyip de yaşamaya devam edecek bir insan zor bulunur. Tabii değneğine göre değişir. Vurana göre de değişir.

1. ayette ne diyordu Allah, “apaçık ayetler” indirdik diyordu. Biz bu ayeti anlayamadığımıza göre, bu ayet bizim için indirilmemiştir çünkü bizim için apaçık değil. Ama Kureyşliler için apaçıkmış, çünkü onlar için indirilmiştir.

Hatta bu ayetteki değnek miktarı temsili de olabilir. Yani zina suçunun ne kadar ağır bir suç olduğunu anlatmak ve insanları zinadan vazgeçirmek için konulmuş bir kural olabilir. Öte yandan zina yapmak için gözünü karartmış iki aşığın 100 değnek umurunda olmaz, o da ayrı bir konu.

Peki zina neden bu kadar ağır bir suç olarak tanımlanmış? Hatta neden bir suç olarak tanımlanmış?

Zinanın nasıl tanımlandığını, tam bilmiyorum. Ama detayları önemli değil. Önemli olan, Allah’ın doğal bir olayı cezalandırmaya karar vermiş olması.

Evli bir kadının evli bir erkekle cinsel ilişkiye girmesi mi zina oluyor? Zinacılardan sadece birinin evli olması cinsel ilişkinin zina statüsü alması için yeterli mi?

Cinsel ilişki nasıl tanımlanıyor? Bakışmak, öpüşmek, koklaşmak, okşaşmak gibi sevgi gösterileri de zinaya giriyor mu? Yoksa cinsel organların amaçlarına uygun olarak kullanılmaları mı gerekiyor? Bilmiyorum. Önemli de değil. Benim için önemli olan başka bir şey: Bir erkek ve bir kadın, birbirlerini beğenmişler ve bu fani dünyada birbirleri ile yakınlaşmak istemişler… bunda ne suç olabilir ki?

Kullarını bu kadar sevdiği söylenen bir Allah’tan tam aksi bir ayet beklerdim ben:

Erkek ve kadın kullarım! Size verdiğim organları amaçlarına ve doğanıza uygun olarak rahatça, keyfinize göre kullanın, birbirinizi sevin, birbirinizi mutlu edin, bol bol çoğalın!

gibi bir ayet yollaması gerekmiyor muydu?

Bu zina denen olay zaten çok karanlık bir olay. İşin aslı başka. Zina, yani evli kadının kocasından başka birisi ile cinsel ilişkiye girmesi, kadını erkeklerin egemenliği altına almak için erkekler tarafından uydurulmuş bir töredir. Zina; kadınların doğal içgüdülerini ve istediğini özgürce yapabilme ve özgürce eşini seçebilme haklarını elinden almak için erkekler tarafından töreselleştirilmiş bir kuraldır. Amacı kadınları köleleştirmektir. Kuran zaten varolan bu töreyi resmileştirmiştir.

Allah’tan tam tersi, yani insan haklarını koruyan, bir ayet beklerdim. Töreye uyup kadına 100 değnek atmaya kalkanlara 200 değnek vurmayı emretseymiş daha rahman ve rahim olurmuş.

Notlar:

— İslamda, evlilik dışı her ilişkiye zina deniyormuş. Her mezhebin zina konusunu kendine göre ve derinlemesine incelediği bütün kitapları okumaya kalksak ömrümüz yetmezdi. Bu cinsel ilişkilerin düzenlenmesi konusu ulemanın en sevdiği konulardan birisi olagelmiştir. Zaten ülkemizde şeriat değil de medeni kanun uygulandığı için, insanlar artık değnekle dövülmemektedir. Yani, bu konularda Kuran’ın hükmü yoktur. İslam ülkemizde, seçmeli ders gibi, içinden istenilen hükümler alınarak, gerisi, şeriat uygulayan Arap ülkelerine bırakılarak uygulanmaktadır. Bu da yeni bir –gizli– mezhep olmalı.

— Kuran’ın anlaşılmazlığı en temel sebeplerinden biri Arapça kelimelerin çok anlamlı olmasından kaynaklanıyor. Mesela, Cengiz Özakıncı bu yazısında konuyu D-R-B kelimesi açısından incelemiş. D-R-B kökünden türetilmiş kelimelerin o kadar çok anlamı var ki artık bu kelimeler anlamsızlaşmış.

— Bu dünyada bir imtihandan geçtiğimizi unutmayalım. Onun için Kuran’da Nisa 34’ü okuyup onu “Kuran size itaatsizlik eden karılarınızı dövebilirsiniz” diyor diye yorumlayıp karısın döven birisi yargı günü bir sürprizle karşılaşabilir.

Cehennem odunu

Nisa Suresi’nin 34. ayeti asırlardır tartışma konusudur. Bu ayette karılarınızı dövün diyor mu demiyor mu? Ben Sayın araştırmacı yazar Cengiz Özakıncı’nın incelemesine katılıyorum. Fakat Nisa 34’ün bir yorumu daha olabileceğini düşünüyorum.

Unutmayalım ki, bu dünyada bir imtihandan geçiyoruz. Bu sebepten, Kuran’da Nisa 34’ü okuyup, onu karısını dövmek için bir mazaret olarak kullanan bir adam yargı günü bir sürprizle karşılaşabilir. Şöyle bir konuşma geçebilir, karısını döven erkekle soruları soran melek arasında:

MELEK: (Amel defterine bakarak) Karını dövmüşsün. Geç şu kuyruğa.

ADAM: (Korku içinde) Ama orası Cehennem kuyruğu.

MELEK: Doğrudur. Senden zayıf ve suçsuz birisine ego tribi yapıp vurmuşsun. Cezanı çekeceksin.

ADAM: Ama Kuran’da karılarınızı dövebilirsiniz diyor. Bana itaatsizlik yaptı. Ben de önce yatakları ayırdım. Sonra sözle uyardım. Yine aynı şekilde devam ettiği için de vurdum. Suçsuzum. Kuran’ın dediğini aynen uyguladım.

MELEK: Ey gafil! Biz seni dünyaya imtihan etmek için yolladık. Nisa suresini de senin gibi içi bozuk insanları denemek için yolladık. Sen sınavdan geçemedin.

ADAM: Ne yapmalıydım?

MELEK: Önce insan olmalıydın. Sen yobaz olmuşsun ama insan olamamışsın. Önce insan olacaktın. Kuran’ın en temel mesajı budur. Eğer insan olabilseydin senden zayıf ve müdafaasız bir insana zarar vermezdin. Yallah cehenneme!

ADAM: (Zebaniler tarafından cehennem kuyruğuna sürüklenir) Tövbe! Tövbe! Vallahi billahi çok pişmanım… Acıyın bana… Karım bir şeytanmış kendisini dövdürerek beni cehennemlik yapmış…

MELEK: Hala adam olamamış bu odun… Atın cehennemin dibine…

Notlar:

— Cengiz Özakıncı, “Kuran’da ‘Kadını dövün’ buyruğu yok

— Kuran’da “Cehennem odunu”: 

Enbiya 98. Hiç şüphesiz siz ve Allah’tan başka kulluk ettikleriniz cehennem odunusunuz. Siz oraya varacaksınız.

Cin 15. “Hak yoldan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır.”

Tebbet 5. Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu halde sırtında odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir).

Din devlet bilim teknoloji

YalıKöşkü
Yalı Köşkü Makine Fabrikası (1850’ler)

Özet:

1. Osmanlı, Bilim ve Teknoloji arasındaki farkı anlasaydı daha verimli bir teknoloji transferi yapabilirdi.

2. Devletin içindeki dinî örgütlenmeler kendi varlıklarını devam ettirebilmek için devleti geri bıraktılar.

***

Darwin ve Osmanlılar kitabını okurken, Osmanlı’nın bilim anlayışı hakkında önemli bir ayrıntı dikkatimi çekti. 20. yüzyılın başında Osmanlı aydınları ülkenin Batı’nın gerisinde kaldığını görüyorlardı. Dinci örgütlenmelerin ülkeyi geri bıraktığını da görüyorlardı. Bu aydınlar Batı’dan ilham alarak ülkeyi modernleştirmek istiyorlardı. Osmanlı’nın bilimde geri kaldığı teşhisini koyuyorlar ve Avrupanın bilimini Osmanlıya aşılamak istiyorlardı.

Bunu nasıl yapmaya çalıştılar? Kitaplar aracılığı ile.

Alman filozof Ludwig Büchner’in ilk defa 1855’de yayınlanmış olan Madde ve Kuvvet isimli kitabı tercüme edilmişti ve birçok Osmanlı düşünürü bu kitaba yorumlar yazmıştı. Tabii, akademik konulu kitaplar tercüme edilerek bilimde ileri gidilemez, sadece akademik makaleler yazılmış olur.

Osmanlılar Batı’nın “aydınlanma ve modernleşme tecrübesini öğrenmeye ve onu takip etmeye” çalışıyorlardı. (s.18) Ne ilginçtir ki hala kendilerini “aydınlanmacı” diye tanımlayan bir kesim aynı hatayı yapmaktadır. Hala Avrupanın aydınlandığı için bilim ve teknolojide ileri gittiğini zanneder bu kesim. Yani ülkenin teknolojide ileri gitmesi için aydınlanması gerektiğine inanırlar. Aydınlanmanın bir sonuç olduğunu ve kendi başına bir işe yaramayacağını göremeyen aydınlanmacı aydınlardır bunlar.

Osmanlı aydınları (İslamcılar dahil) “Batı biliminin okullarda öğretilmesi gerektiğini” düşünmüşlerdir. (s.18) Bu da bir hata. Okulda bilim öğreterek sadece akademik bilim adamları yetiştirmiş olursunuz, onlar da gider bir kuşak daha akademik bilim adamı yetiştirirler ama ülke bilim ve teknolojide geri kalmaya devam eder.

“Osmanlı aydınları 19. yüzyıl bilimiyle Ludwig Büchner, Karl Vogt, Ernst Haeckel, […] ve diğer önemli popüler bilim yazarları aracılığı ile tanışmışlardır.” (s.19)

Peki Osmanlı’ya önemli bilim adamları olarak tanıtılan ve kitapları Osmanlıya bilim aşılamak için tercüme edilen bu yazarların Osmanlı bilimine ve modernleşmesine katkısı ne olmuştur? Hiç bir katkısı olmamıştır. Bu yazarlar akademik yazarlardır. Teorik konularda akademik makaleler yazmışlardır. Veya doğada gezip bitki örnekleri toplamışlardır. Teknoloji ile bir alakaları yoktur. Madde ve güç kavramları Avrupa okulculuğunun en eski konularıdır ve Aristo’dan beri binlerce Madde ve Güç kitabı yazılıp kütüphane raflarındaki yerlerin almışlardır ve teknolojiye hiç bir katkıları olmamıştır.

***

Sonra Jön Türkler sahneye çıkıyorlar. Jön Türkler “aydınlanmanın, Batılı değerlerin ve Batı biliminin ateşli hayranlarıdır” ve “dinin bu çağda gereksiz bir öğreti” olduğuna ve bilimsel gelişmeyi engellediğine inanırlar. (s.22) Yani Jön Türkler bilimin din ile çatıştığına inanırlar ve ilerlemek için de bilimin yanında olmaları gerektiğine inanırlar.

Atatürk de toplumu istila etmiş olan özel din örgütlenmelerinin ülkeyi geri bıraktığını tespit etmiş ve durumu bu çok güzel sözle özetlemiştir: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir; ilim ve fenden başka yol gösterici aramak gaflettir, delalettir, cehalettir.” s.27

Atatürk, “tarikat şeyhlerini yol gösterici sanmayın, tek yol gösterici ilimdir, fendir,” diyor.

***

Kısaca, Osmanlı aydınları, devleti içinden kemiren dinci hiyerarşinin kendi varlığını devam ettirebilmek için ülkeyi geri bıraktığını ve en ufak ilerleme girişiminde bulunan padişahları ve aydınları dinsizlikle suçlayarak engellediklerini görüyorlardı. Osmanlıyı geri bırakan en büyük etken bu özel din örgütlenmesiydi. Bu örgütlenmeyi yenebilmek için, aydınlar, onun karşısına bilim ile çıkmayı düşündüler. Ama din kadar eski ve güçlü bir örgütlenme “bilim” gibi soyut ve ne olduğu belli olmayan bir kavram ile yenilemez. Bir örgüt ancak başka bir örgütle yenilebilir.

Ayrıca, “bilim” aydınlar için, Avrupa’da var olan ama kendi ülkelerinde olmayan bir şeydi ve Avrupa’dan alınmalıydı. Dolayısıyla aydınlar, Avrupa’da yayınlanmış kitapları tercüme ederek bilim transferi yapabileceklerini zannettiler.

Teşhis doğru, ama tedavi yanlıştı.

Avrupa’yı ileri götüren bilim değildir. Avrupa’yı geri bırakan da din değildir. Dinin en güçlü olduğu ortaçağlarda bile Avrupa’da teknoloji vardı ve gelişmeye devam ediyordu. Teknolojinin gelişmesini engelleyen, dinden çok, lonca sistemi idi. Her teknoloji alanı bir bilgi kara kutusu idi ve teknolojinin bir alandan diğer alana geçmesi ve yayılması engelleniyordu.

Avrupa’yı ileri götüren aydınlanma veya akıl da değildir. Bunlar hep soyut ve akademik kavramlardır. Sonradan akademiklerin kendilerini üstün yaratıklar olarak göstermek için uydurdukları kavramlardır.

Avrupa’yı ileri götüren teknoloji idi.

Bilim teknoloji değildir. Önemli olan teknolojide ileri gitmektir. Amerika din açısından dünyanın en bağnaz ülkelerinden biridir ama teknolojide ileri gitmiştir çünkü bir teknoloji kültürü vardır.

Günümüzde teknolojide ileri gitmek isteyen ülkeler ne yapıyorlar? Toplumu aydınlatmaya mı çalışıyorlar? Hayır tam aksine, taklitçiliği yüceltiyorlar. 40 sene önce Japonya ne yaptı? 20 sene önce Çin ne yaptı?

Taklit yaptılar.

Çakma sanatını en üst seviyeye çıkardılar. Amerikanın yaptığı radyoları aldılar açtılar içine baktılar ve ucuz bir taklidini yaptılar ve yaptıklarını sattılar. Bu çok önemli. Bilimde satış ve pazarlama ve para kazanma gibi kavramlar yoktur. Teknolojide ise vardır. Yaptığınız ürünü pazarlayıp satarsınız para kazanırsınız ve daha iyi bir ürün yaparsınız. Zamanla taklitçilikten, fasonluğa daha sonra da marka seviyesine ulaşırsınız. Halk zenginleştikçe dinin onlar üzerindeki etkisi azalır.

Biz bu süreci tekstilde yaşamadık mı? Tekstilde bu kadar ileriysek Allahuekber diyerek ve dua ederek mi bu seviyeye geldik? Peki dinciler tekstilde teknolojiyi neden engellemediler? Kuran’a aykırı olmadığı için mi yoksa kendileri de tekstilden zengin oldukları için mi?

***

Teknoloji işinde olan bir devlet aynı zamanda din işinde olamaz. Din işinde olan bir devlet de hiç bir zaman bütün enerjisini teknoloji işine harcayamaz ve geri kalmaya mahkum olur. 21. yüzyılda devlet büyükleri kürsüye çıkıp “ezan Türkçe mi okunsun Arapça mı okunsun?” diye gündem yaratıyorlarsa devlet teknoloji işinde değil din işindedir demektir. Bu devletin önceliği dindir, teknoloji değildir. Halbuki kendini teknolojiye vermiş bir devlet kendi gündemini ortaçağ konuları ile belirleyen bir özel din örgütlenmesine müsaade edemez. Ama biz senelerdir bu özel din örgütlenmelerinin yarattığı ortaçağ konuları ile meşgul ediliyoruz.

Biz yapay dinî gündemlerle uğraşmaktan ancak geri kalan zamanlarımızı teknolojiye ayırabiliyoruz. Zaten teknoloji ile haşır neşir olup yeni buluşlar yapacak genç nesillerimiz tarikatların eline düşüp Kuran ezbercilerine dönüşüyorlar.

***

Osmanlı bilim ile teknoloji arasındaki farkı anlayamadığı için geriledi. Gerçi Osmanlıyı genel olarak suçlamayalım. Fatih Sultan Mehmet kesinlikle teknolojinin değerini anlamıştı. O değil mi Macar top ustası Urban’ı getirip İstanbul’u almak için gerekli güçte top yaptıran! Fatih Avrupa’dan getirilen kitapları tercüme ettirerek veya medreselerde top yapımını öğreterek bir yere varamayacağını biliyordu.

19. yüzyılda da Osmanlı teknoloji transferi yapamaz mıydı? Bunu düşünememişler miydi? Tabii ki düşündüler. Ama artık özel din örgütlenmesi devletin içinde o kadar güçlenmişti ki en ufak ilerleme girişiminde bulunan padişahları tahttan indirebiliyorlardı. Yani din adına devlet içine sızmış ve kalkışma yapacak kadar palazlanmış bir örgüt hiç de yeni bir yapılanma değil. Osmanlı devletinin bağırsaklarında şerit kurdu gibi devletin bütün enerjisini emen bir parazit vardı ve hala da aynı yerde aynı şekilde devam ediyor. Öyle bir tutunmuşki bağırsaklara bir türlü atılamıyor.

İslam dininin kendi hiyerarşisi olmadığı için her zaman devletin hiyerarşisini kullanmıştır ve devlet din işinden çıkana kadar da kullanacaktır.

***

Kitap tercüme ederek teknoloji transferi olmaz. Devletin teknoloji kültürü yaratıp teknoloji kültürünü desteklemesi lazım. Devlet tam aksine özel din yapılanmalarını destekliyor. Enerjisi ve parası kalırsa teknolojiyi destekliyor.

Devlet acilen dini özelleştirmeli ve din işinden çıkmalıdır. Şu anda tarikatlardan gelecek oylar için devlet çok ağır bir fatura ödemektedir. Bir kaç oy için en değerli varlığı olan gençleri tarikatlara satmaktadır. Devlet bir kaç oy için, gelecek nesillerin hayatlarını söndürüp tarikatlara satmaktadır. Bu gerçeği daha nasıl ifade edebiliriz ki.

Devlet din işinden çıkıp dini kamu alanından tamamen silmelidir. Din özel hayatın bir parçası olarak devlet tarafından korunmalıdır ama hiç bir dinî örgütlenmeye izin verilmemelidir. Bu şekilde din kurdunu düşüren devlet de rahatlar halk da rahatlar. Türklere yakışan da budur.

***

Yoksa devletin içine sızmış olan bu özel din örgütlenmeleri kendi varlıklarını sürdürebilmek için sürekli ortaçağ gündemleri yaratarak devletin enerjisini emeceklerdir. Bu örgütlerin kendi gazeteleri ve televizyonları da olduğu için istedikleri gündemi de yaratabileceklerdir.

Devletin bilimi veya dini değil teknolojiyi desteklemesi gerekir.

Atatürk en hakiki mürşit bilimdir fendir derken “fen” kelimesinden teknolojiyi kastettiğini varsayabiliriz. Çünkü Atatürk ilkeleri ile Türkiye teknoloji atılımı yapmıştır. Uçak fabrikası da bunlara dahildir. Demek ki, Batılılar bizi geri bırakmak için teknolojiden uzak durmamız gerektiğini bizden iyi biliyorlardı. Ondan bizi felsefeye ittiler ve siz kitap okuyun ve aydınlanın dediler. Ama Türkiye aydınlanmacı dolu olduğu halde bir türlü teknoloji patlaması yaşayamadık. Atatürk’ün kurduğu uçak fabrikasını kapattırdılar. Şeker fabrikalarını kapattırdılar. Tekeli özelleştirdiler. Devletin elinde özelleştirmediği bir tek din kaldı. Avrupalı’nın istediği de bu zaten. Devlet din işinde olduğu müddetçe ülkemizde istedikleri gibi operasyon yapabileceklerini biliyorlar.

Notlar:

Darwin ve Osmanlılar, Alper Bilgili.

— Bir Ekşi Sözlük yazarının cümleleri ile, Ludwig Büchner‘e göre “enerji maddenin ayrılmaz ve içsel bir özelliğidir … üstelik madde yaratılamaz ve yok edilemez .. geçirdigi tüm değişimlere rağmen aynı kalır … madde, zaman ve mekan bakımından sınırsızdır … ” Tahmin ettiğim gibi adam Alman ekolünden derin bir filozof. Yazdıkları da felsefe. Osmanlı’ya gerekli olan teknoloji idi. Felsefe değil.
— Din de örgütlenmiş bir işletmedir, özelleştirilebilir.
— Osmanlı’ya bilim getirmesi için tercüme edilen diğer bir filozof Karl Vogt için ise arama motorunda Türkçe bilgi çıkmıyor. Popülerliği kalmamış.
— Adı geçen diğer Alman filozofu Ernst Haeckel için de bu bilgileri buldum: “…zooloji bilgini. Darwin’in evrim kuramının yayılmasında büyük etkinliği olmuş, “biyogenetik yasasını ortaya atmıştır.” Bu adamın kitaplarını tercüme etmek Osmanlı’nın sanayileşmesine bir katkıda bulunamazmış zaten.
— 1890–1914 yılları arasında Almanya son sürat endüstrileşiyordu. Çelik üretimi ve ağır sanayi konusunda İngilizleri geçmek üzereydiler. Demek ki, Alman filozoflarının kendileri aydınlanmanın sonucu değil, çelik sanayinin getirdiği yükselen refah seviyesinin sonuçları idi. Filozofların sanayiye bir katkısı yoktur. Osmanlı da Alman sanayileşmesinin farkındaydı ve bu teknolojiyi buraya getirmeye çalışmışlar ve bir ölçüde başarılı da olmuşlardır. Serdal Soyluer’in OSMANLI DEVLETİ’NDE AĞIR SANAYİ YATIRIMLARINA BİR ÖRNEK: YALI KÖŞKÜ DEMİR VE MAKİNE FABRİKASI adlı makalesi Osmanlı’nın sanayileşme çabalarını çok güzel anlatmış.
— Şöyle yazmışım: “Fatih Sultan Mehmet kesinlikle teknolojinin değerini anlamıştı. O değil mi Macar top ustası Urban’ı getirip İstanbul’u almak için gerekli güçte top yaptıran!” Ama daha sonra bu konuda bilgi eksikliği veya bilgi kirliliği olduğunu gördüm. Bu siteye göre Fatih zaten makine mühendisiymiş ve top işini çözmüş: “II. Mehmet döneminde Osmanlı Devleti dünyada teknoloji alanında zirvedeydi. Fatih Sultan Mehmet Han bir makine mühendisiydi. Kendini tanımaya başladığından beri hedefi Konstantiniyye’yi almak olan olan bu genç Sultan, en küçük ayrıntıya bile dikkat etmiş, ince eleyip sık dokumuştur. Kendisinin güngörmüş hocaları vardır. Bunlar; Mimar Müslihiddin ve Top döküm ustası Saruca Sekban’dır.” Olabilir. Ama bu benim tezimi çürütmez. Fatih olaya akademik olarak değil, “aydınlanma” olarak değil, “akıl” olarak değil, teknoloji olarak bakıyordu. İstanbul’u almak için gerekli topları yapmak için gerekli teknolojiyi bir şekilde bulup başarı ile uygulamıştır. Zamanın Şeyhülislam’ı acaba top yapımına karşı çıktı mı? Veya destekledi mi? Askeri bir konuda din hiyerarşisinin başındaki zatın laf söylemesi ne kadar garip geliyor bize. Ama aynı dinci güçler reformcu padişah II. Mahmut‘u “gavur padişah” diye damgaladılar. Devletin içindeki dini yapılaşma askeri konularda yapılacak reformlara kendi varlıklarını devam ettirmek için karşı çıkabiliyorlardı.
— Devlet Cumhuriyetin kuruluşundan beri devlete ait olan birçok kurumu özelleştirdi. Bu kurumların bazıları yabancılara gitti; diğerlerinin içi boşaltıldı. Devlet için özelleştirdiği kurumlardan çok daha önemli olan bir kurum var, din. Tarih boyunca devletler iktidarda kalmak için dini kullanmışlardır. Aslında burada bahsedilen dinin kendisi değildir. “Din” dediğimizde dinin hiyerarşisinden bahsediyoruz. Din hiyerarşisi, din’in kutsal kitabı etrafında örgütlenmiş bir örgüttür. Din de örgütlenmiş bir işletmedir. Dinin bir kurumdan, bir işletmeden, bir şirketten farkı yoktur. Şirket kâr amaçlı bir organizmadır. Kızılay yardım konsepti ile örgütlenmiş bir organizmadır. Bir futbol takımı renklerinin etrafında örgütlenmiş bir organizmadır. Devlet bir bayrak etrafında örgütlenmiş bir organizmadır. Bunların örgütlenme amaçları değişik olabilir ama hepsinin ortak noktası Tüzel Organizmalar olmalıdır. Din hiyerarşisi, Katolik Kilisesinde açıkça görülebileceği gibi, en eski tüzel organizmalardan biridir. İslam dininin bir hiyerarşisi olmadığı için insanların aklı biraz karışabiliyor. Çünkü Katolik Kilisesi açık olarak kendini bir dini organizma olarak tanıtırken, İslam dininin bir hiyerarşisi yoktur, bir rahipler sınıfının oluşması Kuran tarafından yasaklanmıştır. Ama bir hiyerarşisi olmadan din kendi varlığını devam ettiremez. İslam başlangıcından beri devletle işbirliği yapmış ve devletin hiyerarşisine sızarak bir parazit olarak devlet hiyerarşisini kullanmıştır.Bu sebepten İslam devletten ayrılamaz. Halkın çoğunluğu Katolik dinini benimsemiş bir ülkede devlet laik olabilir çünkü devlet hiyerarşisi ile din hiyerarşisi ayrıdır. Kavga edebilirler ama ayrıdırlar. İslam dinini destekleyen devletlerin ise laik olmaları imkansızdır. Çünkü İslam hiyerarşisi kalıcı olarak devletin içindedir. Bunu zaten acı bir şekilde 15 Temmuz’da gördük. Devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkmadığı müddetçe İslam paraziti devletin hiyerarşisini kendi ortaçağ gündemleri ile meşgul ederek bütün enerjisini emecektir. Devlet bu parazit hiyerarşiden en çok zarar gördüğü halde, onu içinden atamaz çünkü aynı zamanda ona bağımlıdır. Uyuşturucuya bağımlı bir kişi gibi.
— Aydın kelimesi de ne garip. Bu kelimeyi tanımlayanlar da aydınlanmacılar olmalı. Aydın kelimesi eski münevver kelimesinin yerini almış. Ama münevver de nur kökünden gelen Arapça bir kelime ve “terbiye ve tahsil görmüş, malumatlı, açık fikirli” insan anlamında kullanılıyor. Yani eskiden beri terbiye ve tahsil görmüş malumatlı açık fikirli insanlar ışık ve aydınlıkla ilişkilendirilmişler. Gerçi dört ayrı kavramı birbirine karıştırmışlar. Terbiye görmüş biri tahsil görmemiş olabilir; malumatlı birisi açık fikirli olmayabilir. Tahsil görmüş biri tamamen kapalı fikirli olabilir. Bu konuda derinlemesine bir analizi burada bulabilirsiniz.

Ezanlar kimin için çalıyor?

Ezan11

Aşağıdaki soruların detaylı olarak irdelendiği bir kitap buldum.

Özet: Bu ortaçağ konuları 21. yüzyıl Türkiye’sinde hala gündem olmaya devam ediyor çünkü laik olması gereken devletin bir dini var. Devlet din işinden çıkmadığı müddetçe de devam edecektir.

Ezanla ilgili 60 soru:

  1. Ezan nedir?
  2. Ezan neden okunmaktadır?
  3. Ezan namaza çağrı mıdır?
  4. Ezan okunmalı mıdır?
  5. Neden Türklerin ülkesinde Türk milleti günde beş defa Arapça ile taciz edilmektedir?
  6. Ezan kutsal mıdır?
  7. Ezan okunacaksa Arapça mı okunmalıdır Türkçe mi okunmalıdır?
  8. Ezanın işlevi nedir?
  9. Ezan-ı muhammedi ne demektir?
  10. Türkiye laik bir ülke midir?
  11. Devletin dini var mıdır?
  12. Devletin dini nedir?
  13. Ezanın sahibi var mıdır? Kimdir?
  14. Ezanı duyan halk neden camilere koşmamaktadır?
  15. Halk neden ezanı duymazdan gelmektedir?
  16. Ezanın işlevi halka saati bildirmek midir?
  17. Ezan dini saati mi bildirir yoksa sivil saati mi?
  18. Ezan bir ritüel midir?
  19. Bu ritüel kime aittir?
  20. Ezanı duyup da namaza gitmeyenlere ne olur?
  21. Ezanı duyup da namaza gidenler var mı?
  22. Türkler Arap mı?
  23. Araplaşmış Türkler var mı?
  24. Türkler müslüman mı?
  25. Türkiye halkının yüzde 99’u müslüman mı?
  26. Kaç türlü müslüman vardır?
  27. Kimlik müslümanı ne demektir?
  28. İslamda namaz saatlerini ezandan öğrenmek şartı var mıdır?
  29. Ezan devletin bir simgesi midir?
  30. Ezan da bayrak ile aynı değerde bir simge midir?
  31. Türkler bayrağı mı kutsal bulurlar yoksa ezanı mı?
  32. Ezanın hoparlörlerden okunması günah mıdır?
  33. Ezan neden en yüksek desibelde okunur?
  34. Devletin ezan yolu insanların yatak odalarına girmesi insan hakları ihlali midir?
  35. Ezan devletin bir markası mıdır?
  36. Yobazlar devletin din taşaronları mıdır?
  37. Özel cami olabilir mi?
  38. Devlet din işinden çıkabilir mi?
  39. Devlet din işinden çıkarsa ne olur?
  40. Ezanı kimse umursamadığına göre ezan neden okunmaktadır?
  41. Ezan Türkçe okunursa camiye gidenlerin sayısı artar mı?
  42. Camiye gidenlerin sayısı artabilir mi?
  43. Kamusal alanlarda ezan okunduğuna göre neden mesai saatleri ezana göre ayarlanmıyor?
  44. Devlet işçilerini ezan ile namaza çağırıyor ama devlet mesai saatleri içinde işçilerin namaza durmasını ister mi?
  45. Devlet işçilerin namaza durmasını istemiyorsa neden ezan ile onları namaza çağırıyor?
  46. Namaz kılmak neden kanuni bir zaruret değil?
  47. Devlet neden ezan okutuyor ama namaza gitmeyenlere ceza kesmiyor?
  48. Devlet neden kamu alanlarında ezan okutarak ezana saygısızlığı destekliyor?
  49. Namaza gidebilecek insanların sayısı kısıtlı mıdır?
  50. Ezan bir mesaj vermek için mi okutuluyor?
  51. Ezanın verdiği mesaj nedir?
  52. Ezanın ne dediğini anlamak gerekli mi?
  53. İbadetin amacı nedir?
  54. Ezan ibadetin bir parçası mıdır?
  55. Ezanın desibeli yükseldikçe o mahalle daha dindar mı oluyor?
  56. Camiye tuvalet için gelenlerin sayısı namaz kılmak için gelenlerin sayısını aştıkça neden ezanın desibeli yükseliyor?
  57. Namazın kabul edilip edilmediğini nereden bilebiliriz?
  58. Ezan neden siyasi ve hassas bir şeydir?
  59. Ezan evrensel midir?
  60. Ezanı istemeyenler mi ülkeyi terk etmelidir yoksa ezancılar mı Arabistan’a gitmelidir?

Meta olarak bilimsel teoriler…

Alper Bilgili’nin, Darwin ve Osmanlılar kitabından:

Bu kitabın temel hedeflerinden birisi … bilimsel bir teorinin ideolojik ve metafizik amaçlarla nasıl istismar edildiğini örneklemektir.

Neden acaba bilimsel teoriler devletlerin ve dinlerin eline düşüp istismar edilirler?

Aslında basit bir nedeni var. Açıklayalım.

Eskiden bu konuların sahibi kimdi? diye sorarak başlayalım. Bugün kozmoloji, kozmogoni ve doğa bilimleri olarak sınıflandırdığımız bilgi alanlarının sahibi dindi. Dinin bu konularda devlet destekli tekeli vardı. Dinin sahibi de dini kendi menfaatleri için kullanan bir hiyerarşi idi. Yani din bir doktrin etrafında örgütlenmiş bir şirket gibiydi. Bu şirketin sahibi de gösterişli törensel urbalar giyinmeyi seven ve böylece müşterilerini aşağılamayı hedefleyen bir hiyerarşi idi. Bunlar genellikle kendilerini teoloji doktoru titri ile şereflendirirler.

Eğitim de din hiyerarşisinin elinde idi. Yazı ve bilgi ile üretilen soyut konular dinin kontrolünde idi ve dinin resmi ideolojisine uygun ve onu destekleyecek şekilde üretiliyordu. Bir toplumu ele geçirmiş olan hakim din, insanlara bu dünyada nasıl yaşamaları gerektiğini bildiren, tanımlayan, emreden ve dayatan bir paket sunuyordu. Bu paketin içinde, dinî emirlerle iç içe geçmiş astronomi ve kozmoloji modelleri; bugün doğa bilimlerine dahil ettiğimiz konuların kesin açıklamaları, mucizeler, tanımlamalar, ritüeller; insanların bazı stratejik uzuvlarını sebepsiz yere sakatlama emirleri ve beslenme ve moda tavsiyeleri gibi insanları ilgilendiren herşeyi en doğru şekilde açıkladığını iddia eden kutsal bir metin olurdu.

Eğer bu kutsal metnin ilerki tarihlerde bazı konularda eksik veya yanlış olduğu farkedilirse, dinin ulemaları bu eksikleri metne şerhler ilave ederek giderirlerdi. Ulema şerh yazmakta o kadar ustadır ki, “dünya sabittir” doktrini üzerine kurulmuş bir din, her an dünyanın her hareketi ile yanlışlandığı halde, hala kendisini en doğru din diye satabilmektedir ve insanlar da hala o dine inanmaktadır.

Eskiden din de devlet kadar güçlü idi, bazı ülkelerde kendi ordusu ve mahkemeleri bile vardı. Din hiyerarşisinin uydurduğu kutsal paketi olduğu gibi sorgulamadan kabul etmeyen insanlar dinin mahkemelerinde yargılanabiliyorlardı. Fakat, bilindiği üzere, 17. yüzyılda Avrupa’da halk uyandı ve kendisini kutsal metin üzerinden sömüren ve yolan din hiyerarşisine karşı ayaklandı. Matbaanın da yardımı ile okuma yazma öğrenen halk kendine kutsal diye satılan metni sorgulamaya başladı. Halkın gözünde dinin otoritesi çöktü. Dinin eğitim üzerindeki tekeli de sona erdi. Eğitim kurumları teoloji doktorlarından felsefe doktorlarının eline geçti.

Nasıl piyasalarda bir tekel çökünce önce bir kaos ortamı olursa, eğitim ve öğretim alanında da aynı durum oldu. Eskiden dinin uydurduğu tek bir kozmoloji, tek bir doğa doktrini varken şimdi ortaya çeşitli kozmolojiler ve çeşitli doğa tasvirleri çıktı. İnsanlar dinin açıklamalarını sorgulayıp doğa olaylarını akıl yolu ile açıklamaya başladılar.

Felsefe doktorları, eskiden dinin dayattığı felsefe konularını dinin tekelinden kurtarmış oldular. Doğa felsefesi yapmak suç olmaktan çıktı. Bu sürece daha sonraları, “bilimsel devrim” diye bir de ad konulmuştur.

***

Dinin devlet ile olan özel ilişkisinden de bahsetmeliyiz. Din de devlet de en eski iki hiyerarşidir. İkisi de tüzel varlıklardır. Ve ezelden beri birbirleri ile güç savaşı vermektedirler. Halk üzerinde güç sahibi olmak için hem birbirleri ile kavga ederler hem de ortak hareket ederler. Din kontrolünde tuttuğu okullarda devletin ve dinin otoritesini sorgusuz kabul eden, kolay yönetilebilen vatandaşlar yetiştirirdi. Din bu eğitim için gerekli kutsal dünya görüşünü de tanımlayıp tek doğru gerçek diye öğretirdi. Karşılığında devletten destek alır ve bu konulardaki tekeli devlet tarafından korunurdu.

Kozmoloji ve bilimsel teoriler de birer metadır. Diğer metalar gibi alınır satılır ve sahipleri bunları markalaştırıp güç kaynağı olarak kullanırlar.

Devlet, dinin uydurduğu kozmoloji ve doğa teorilerini tek doğru ve kutsal teoriler olarak halka dayatmaktaydı. Hem devlet hem de din bu metinlerin kutsallığını kullanarak halkı aldatmakta ve sömürmekteydi.

***

İnsanlar belirsizlikten ve boşluktan korkarlar. Nerede olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini bilmek isterler. Bunlar bilinemez ama çok kolay uydurulabilir. Teoloji doktorlarının işi bu teorileri uydurmaktır. Sadece uydurmak yetmez. Uyduranın inandırıcı bir otoritesinin de olması gerekir. Devlet teoloji doktorlarına bu otoriteyi verir. Onların ünvanlarını resmileştirir. Gösterişli yapılarda şaşalı törenlerle da teoloji doktorlarının otoritesine otorite katılır. Halk da onların uydurduklarına inanır ve mutlu olur. Dinin işi budur.

Dinin kozmoloji ve bilim konularındaki tekeli yıkılınca, ortaya yeni teoriler çıkmaya başladı ve bu teoriler tartışmaya açıldı. Çünkü artık bu teoriler kutsal olarak tanımlanmıyorlardı. Devlet de din de piyasaya sürülen bu yeni teorileri sahiplenmek ve satın almak için birbirleri ile mücadele etmek durumundaydılar. Bir teoriyi ya kötülediler veya doktrinlerine uygun bulup sahiplenmeye çalıştılar. Dinin kötülediği teoriye devlet sahip çıktı; devletin kötülediği teoriye din sahip çıktı.

Artık dinin tekeli olmadığı için; piyasaya çıkan her yeni teori tartışmaya açık oluyordu. Eskiden teoloji doktorları dinin kutsal metinlerine şerhler yazarak onları yeni gelişmelere uydururken şimdi felsefe doktorları yeni teorilere şerhler yazarak onları sahipleniyordu. Darwin 500 sayfalık bir kitap yazdıysa, bir asır sonra aynı kitap herhalde 500 milyon sayfa şerh ile desteklenmektedir. Böylece Darwincilik diye bir akademik doktrin geliştirilmiştir. Bu metin dini olarak kutsal olmasa bile seküler kutsal bir metindir. Hiç bir akademisyen Darwinciliği sorgulayamaz. Sorgularsa da akademik kariyeri biter.

Aynı süreç kozmoloji için de geçerlidir. Eskiden dinin üstlendiği kozmoloji mitleri uydurma işini bugün NASA ve üniversitelerde çalışan okulcu akademikler yapmaktadırlar ve halka inandırıcı kozmoloji senaryoları sunmaktadırlar.

Doğa bilimlerinde de tanrılaştırılmış başka bir İngiliz’ın kodlaştırdığı sözde kanunlar hala okullarda tek doğru gerçek doğa anlayışı olarak okutulmaktadır.

Kısaca, doğa teorileri ve kozmoloji senaryoları her zaman siyasi birer meta olmuşlardır. Eskiden bu metinlerin tek üreticisi din iken bugün okulcu felsefe doktorları tarafından üretilmektedirler. Bu metinler kutsal olmadıkları için de tartışmaya açıktırlar. Önce tartışmaya açık olan bu metinler zamanla felsefe doktorları tarafından sabitlenir ve akademik kutsallık kazanır. Devlet de din de bu teorileri serbest piyasadan satın almak ve sahiplenmek durumundadırlar.

Yeni çıkan bilimsel teorilerin etrafında oluşan kavganın sebebi, kısaca, teoloji doktorları ile felsefe doktorları arasındaki ezeli rekabetin sonucudur.

Notlar:

— Alper Bilgili’nin Darwin ve Osmanlılar kitabını zevkle okuyorum, herkese tavsiye ederim.

Devletin dini var mı?

Ahmet Yavuz yazmış:

Laiklik, devletin işleyişini düzenleyen yasaları çıkarırken dini referansları esas almamayı sağlayan bir kavramdır. Kimsenin inancına ilişkin bir tercihi içermez. Egemenliğin kaynağı olarak haklı olarak dogma yerine aklı görür. Laikliğin ikiz kardeşi yani olmazsa olmazı ise liyakattir.

Tabii bunu yazan Aydınlanmacı olduğu için “akıl” kelimesinin bir yerde geçmesi gerekiyor ama laikliğin akıl ile bir alakası yok.

Zaten bu bağlamda akıl nedir? Hepimiz günlük işlerimizde aynı derecede akıllıyız. Aydınlanmacıların akıl dediği ise soyut, akademik ve ideal bir kavramdır. Dincilerde olmayıp sadece aydınlanmacılarda olan bir şeydir. Çünkü bir aydınlanmacının, sivil halkın aksine, hiçbir dogma ile bir işi olamaz. O tamamen dogmasız yaşayan pür aydınlık bir şahsiyettir. Halbuki dogma sorgulamadan kabul ettiğimiz şeylerdir. Her insan bazı şeyleri sorgulamadan kabul etmek zorundadır. Aydınlanmacı da bir çok şeyi sorgulamadan kabul eder. Ama onun derdi kendisinin sorguladığı şeyleri bizim de sorgulamamızdır. Yoksa bizi dine sorgulamadan inanan akılsız insanlar olarak tanımlar.

Türkiye’de akıl çoktur ama laiklik yoktur. Anayasada “devlet laiktir” dese bile devletin dini vardır. Devletin dini islamdır. Her Allahın günü günde beş defa kamu alanlarında Arapça ezan okutan bir devlet laik olabilir mi? Her sabah kendi vatandaşını, hangi dinden olursa olsun, Arapça ezan ile uyandıran bir devlet laik olabilir mi? Devlet din işinde olduğu müddetçe devlet laik olamaz.

Din işlerinin devlet işlerinden ayrı tutulmasına laiklik denir. Vatikan’da ne kadar laiklik varsa Türkiye’de de o kadar laiklik vardır. Çünkü Vatikan’ın dini Hristiyanlıktır, bizim devletinin dini İslamdır. İkisinin de dini vardır. İkisi de laik değildir.

Notlar:

Ahmet Yavuz’un alıntılanan yazısı.

— Devlet bir tüzel varlıktır. Bir tüzel varlığın dini olması ne demektir? Başka bir yazıda bu konuya bakmalı. Bir insanın hangi dinden olduğunu net bir şekilde bilemezken bir tüzel varlığın dini olup olmadığını bilebilir miyiz?

— Türklerin devletinin dini olabilir mi? Türklerin devletinin dini İslam olabilir mi?

Laf söyleme özgürlüğü

fes
İkisi de fesli değil mi?? Birisi fesin üstüne tülbent sarmış, diğeri sarmamış.

Türkiye’de laf söyleme özgürlüğü var mı? Belki vardır. Var herhalde. Ama lafların etkisi abartılıyor bence. Entellektüel olması gereken tartışmalar hemen taraftar tartışmasına dönüşüyor. Herkes futbol takımı tutar gibi bir fikri tutuyor ve o fikri müdafaa ediyor. Karşı tarafı duymuyor.

***

Fesli bir yazar var. Artık ihtiyarlamış. Hasta. Diyanet işleri başkanı resmi cüppesini kuşanıp sarığını takıp hasta ziyaretine gitmiş. Aydınlanmacı takımı Cumhuriyet’teki, Aydınlık’taki sütunlarında olayı büyütüp orantısız tepkiler vermişler. Bu fesli şahıs “İstiklal savaşını Yunan kazansaydı daha iyi olurdu” demiş. Der. Bu bir laf değil mi? Laf söyleme özgürlüğü olduğuna göre söyler. Belki kitaplarını satmak için provokasyon yapıyordur. Neyse ne. İstiklal savaşı kazanılmış. Bitmiş. Geçmişte kalmış. Kazanan belli. Kaybeden belli. Bu laf neyi değiştirebilir? Hiç bir şeyi değiştiremez. Fesli yazar bir fesliler ordusu kurup İstiklal harbini geri mi çevirecek? Yapamaz. Bu adamın devletin bekasına ne zararı var? Sıfır zararı var. Kitap yazıyor. Ben hiç bir kitabını okumadım. Belki yararlı bilgiler vardır. Söylediği bir cümle için adam böyle linç edilir mi? Ciddiye alınacak bir laf mı bu? Değil. Adam Atatürk düşmanıymış. Olabilir. Atatürk’e hakaret etmeme kanunu var. Eğer gerekiyorsa yetkililer ona göre ceza verir. Bu fanatik aydınlanmacı takımı böyle komik bir lafa aşırı tepki vererek adamın reklamını yapmış oluyorlar. Aydınlanmacıların düğmeleri belli, yobaz takımı istediği zaman bu düğmelere basıp tepki almasını çok iyi biliyor. Sonra da bu tepkileri seçimlerde servis edip oy topluyorlar. Aslında, araştırma yapan, kitap yazan herkese değer verilmeli. Bir cümle üzerinden adamı linç eden fanatik aydınlanmacıların acaba kaçı fesli yazarın kitaplarını okumuşlardır? Okumadıklarını düşünüyorum. Kimseye zararı olmayan, geçmişe hayran, geçmişte yaşayan, hasta ve yaşlı bir adama devlet değer vermiş ve gitmiş geçmiş olsun demiş. Ne var bunda? Şimdi diyanet işleri başkanı da “keşke Yunan kazansaydı…” lafına destek vermiş mi oluyor?

Böyle değişik laflar söyleyen insanlar desteklenmeli. Ama bunun için insanların kendilerine ve devletlerine güveni olması gerekir. Belki Cumhuriyetin 200.yılında bu da olur…

***

Peki, tehlike nedir? UltraAydınlanmacılar hangi tehlikeden bizi korumaya çalışıyorlar? Eğer diyanetin bu ziyaretini görmezden gelselermiş ne gibi bir tehlike doğacaktı? Gericilik yayılacak mıydı? Düşünüyorum da hiç bir tehlike aklıma gelmiyor. Tam aksine bu olayın reklamı yapılmamış olacaktı. Unutulup gidecekti.

***

Demek ki laf söyleme özgürlüğü var. Herkes laf söylüyor. Gazete köşelerini dolduruyorlar her türlü lafla. Ama çoğu boş laf. Olmayan tehlikeleri lafla müdafaa eden sözler. Tuttukları takımın doktrinlerini müdafaa eden boş laflar.

***

Peki devletin diyanet işleri başkanı resmi üniformasını giyip bazı tarihsel olayların daha değişik şekilde gelişmiş olmasını arzu ettiğini söyleyen ve modası geçmiş Osmanlı özentisi şapkalar giyen bir hastayı ziyarete gitmişse ne olur? Aslında bu iki insanın giyinişlerine bakarsak zaten aynı geçmiş devrin özlemi içinde olduklarını görüyoruz. Biri fes takıyor biri sarık. Sarığın altına cüppe giyiyor. Cüppesinin altında da takım elbisesi var. Öteki de öyle. Fesin altında herkesin giydiği gündelik elbiseler giyiyor. Kafa yapıları da aynı. Bunlar Araplaşmış Türkler. Konuştukları dil Türkçe’den çok Arapça’ya benziyor. Arapça’yı kutsal bir dil zannediyorlar. Zaten sarıklı olan devletin memuru. Bu ne demek? Devletin bir dini var demek. Anayasada devlet laiktir diyor ama devlet laik değil. Kamu alanlarında günde beş sefer Arapça yalelli okutan bir devlet nasıl laik olabilir. Devletin dinini halka dayatan memurları var. Dine karşı laf söyleyenleri linç etmeye hazır bir yobazlar ordusu var. Şalvarlı cüppeli Arap üniforması giymiş bu orduyu devlet destekliyor. Devletin özel din ordusu bu. Bunlar da devlete desteği için teşekkür ediyorlar ve oylarını iktidar için kullanıyorlar. Din hiyerarşisi devlet hiyerarşisinin içine sızmış. Devlete istediğini yaptırıyor.

Devlet dini özelleştirip din işlerinden çıkmadığı müddetçe daha çoook sarıklı devlet memurlarının fesli veya cüppeli veya hacı sakallı hocalara ziyaretini izleriz.

***

İslam dininin kendi hiyerarşisi yoktur. Kuran bir rahipler hiyerarşisi oluşmasını yasaklamıştır. Bu yüzden İslam devlet hiyerarşisine sızar ve devletin hiyerarşisini kullanır. Yani İslam egemen güçlerin emrindedir. Başından beri bu böyle olmuştur. Ancak devlet din işinden çıkarsa İslam bireylerin dini olabilir. Şimdi devletin dinidir. Ondan camiler siyasetin tam ortasındadırlar. Şaşılacak bir şey yok bunda. Bir imamın, egemen güçleri eleştirebileceğini aklınız alıyor mu? Unutmayın devletin memuru bu adam.

Notlar:

— Fesli yazarın belki de benim yazdığım kadar naif olmadığına dair böyle bir video var. Yine de sorun devletin bir dini olması. Bu sebepten dış güçler din üzerinden istedikleri gibi operasyon yapabiliyorlar.